49. Bölüm

BÖLÜM 49

amberwatson
amberwatson

Okan saat gece yarısını geçerken önce Akif'i evine bıraktı, sonra da kendisi gecenin içinde ağır ağır yol aldı eve doğru. Moda'nın ara sokakları bu saatte sessizdi, ışıkları sönmüş evler, aralıklarla yanan sokak lambaları, bir yerlerde havlayan uzak bir köpek. Sabah tenis kulübünde başlayan bu korkunç gün, her geçen saatte daha da karmaşık, daha da uğursuz bir hal almıştı.

Direksiyonda elleri gevşemiş, gözleri yolda ama bakışları içindeydi. Her şey birbirine dolanıyor, bir türlü çözülmüyordu. Bu, burjuvanın kendi içinde yaşadığı bir intikam hikâyesinin çok ötesine geçiyor, İstanbul'un arka karanlık sokaklarına, belki uyuşturucu ve fuhuşa kadar gidiyordu. Ve en kötüsü, Kenan bu hikâyenin neresinde, hangi konumda duruyordu? Fail mi, tanık mı, yoksa sadece bir parça mı?

Düşündükçe delircek gibi oluyordu ama düşünmekten yorulmuştu. Neredeyse yirmi saattir ayaktaydı ve fiziksel olarak da mental olarak da dermanı kalmamıştı. Kemiklerinde bir ağırlık vardı, göz kapakları kurşun gibiydi, ama bir türlü kafasını susturamıyordu. Sorular soruları kovalıyor, cevaplar bir türlü gelmiyordu.

Nihayet Moda'nın sevimli sokaklarından birindeki binanın önüne geldiğinde motoru susturdu. Arabanın içinde bir süre öylece oturdu, ellerini direksiyondan çekmedi. Ön camdan baktı; apartmanın girişinde ışık yanıyordu, üst kattaki dairelerin birinden televizyon sesi geliyordu, her şey normaldi.

Acelesiz adımlarla binaya girip kata çıktı. Vera evde miydi, emin değildi. Bugün çok konuşamamışlardı. Sabah erkenden çıkmıştı, birkaç mesaj atmıştı sadece: "Yoğunum", "Sonra konuşuruz". Vera da cevap yazmıştı: "Tamam canım, dikkat et."

Anahtarla içeri girdi. Holde bir an durdu, gözleri alışmaya çalıştı loş ışığa. Banyodan gelen su sesini duydu. Vera duş alıyordu.

Bir yandan Vera'ya konuyu anlatıp ondan akıl almak, telkin edici şeyler duymak fikri onu çok rahatlattı. Vera'nın sakin sesi, mantıklı cümleleri, her şeyi yerli yerine koyan o hali. Ama diğer yandan da konuşmaya ne cesaret ne de güç bulabiliyordu kendinde.

Ceketini çıkarıp astı. Hareketleri mekanikti, düşüncesizdi. Yatak odasına yöneldi. Kapıdan içeri girdiğinde perdeler aralıktı, dışarıdan sokak lambasının ışığı sızıyor, odayı loş bir sarıya boyuyordu. Yatağın köşesine oturdu. Dizlerini dirseklerine yaslayıp öylece bekledi. Başı öne eğikti, elleri boşta, gözleri yerde.

Biraz sonra banyodaki su sesi kesildi. Kapının açılıp kapanma sesi, terliklerin koridorda hafif vuruşu. Okan başını kaldırmadı, sadece bekledi. Odanın kapısında Vera göründü.

"Okan?"

Sesi şaşkın ve yumuşaktı. Bir an kapıda öylece durdu, bornozunun yakası hafif açıktı genç kadının.

"Yazmayınca bu gece mesainiz uzadı diye düşündüm, gelmeni beklemiyordum."

Gecenin bu saatine göre çok enerjik, çok neşeliydi Vera'nın sesi. Belki de Okan'ın gelişine sevinmişti, belki de uzun bir günün ardından onu görmek iyi gelmişti. Başına doladığı havluyu eliyle açıp ıslak sarı saçlarının omuzlarına dökülmesine müsaade etti.

"Hoşgeldin."

Başını yana çevirip sevgilisine baktı Okan. Yüzünde hafif, belli belirsiz bir kıpırdanış belirdi. Gülümsemeye çalışmıştı aslında ama pek becerebildiği söylenemezdi. Dudaklarının kenarları hafifçe yukarı kalktı, sonra tekrar düştü. Gözlerinde o tanıdık parıltı yoktu, yerine derin bir yorgunluk oturmuştu.

"Hoşbulduk."

Vera bornozunun kuşağını iyice sıkıp aynanın karşısına geçti. Heyecanlı heyecanlı konuşmayı sürdürdü.

"Of bugün ne kadar uzun bir gün geçirdiğimi anlatamam sana... Bitmek bilmedi resmen."

Saçını taramaya koyuldu. Fırça sarı saçların arasında rahatça geziyordu, saçlar ıslak olduğundan birkaç ton daha koyu duruyordu. Aynada kendi yansımasına baktı, sonra aynadan Okan'a baktı.

"Bir de bana sor," diye mırılandı Okan kendi kendine. Sesini duyup duymadığı belli değildi, zaten duyurma niyeti de yoktu. Sözler ağzından kendiliğinden çıkıvermişti.

Vera aynanın karşısında fazla oyalanmadı. Tarağı bıraktı, sonra sevgilisinin yanına oturdu. Vücudunun sıcaklığı Okan'a vuruyordu, duştan yeni çıkmış teninin nemi havaya karışıyordu. Okan'ı çenesinden hafifçe kavrayıp yanağından öptü. Dudakları sıcaktı, teni duştan sonra hâlâ nemliydi. Öpücük yanağında uzun sürmedi ama sıcaklığı orada kaldı.

"Yorgun görünüyorsun," dedi, bu kez soru sormaktan çok bir tespit gibiydi.

"Yorgunum," dedi Okan mırıltıyla. Gözleri yine yere kaydı, Vera'nın ellerindeki parmakları hafifçe kıpırdadı.

Vera başını eğdi, Okan'ın yüzünü görmek için biraz daha yaklaştı. Gülümsemeye çalıştı, sesinde yumuşak bir ima vardı.

"Bence o yorgunluğu geçirebiliriz."

Genç adamın cevap vermesine fırsat vermeden bir öpücük daha kondurdu yanağına. Dudakları bu kez biraz daha ortada kaldı, yavaşça ayrıldı. Sonra bir tane daha, dudağının kenarına. Ufak öpüşler, her seferinde bir milim daha Okan’ın dudaklarına kayıyor, her dokunuşunda bir şeyler söylemek istiyor gibiydi.

Okan olduğu yerde öylece duruyor, ne geri çekiliyor ne de karşılık veriyordu. Elleri boşta, omuzları düşük, gözleri yarı kapalı.

Vera'nın ne yapmaya çalıştığını anlıyordu. Onu dağıtmaya, bu ağır günün izlerini sıcaklıkla, tenle, yakınlıkla silmeye çalışıyordu. Ama Okan kendini o kadar uzakta hissediyordu ki, kendi bedeninin bile tam olarak içinde değildi sanki.

En sonunda Vera bütünüyle yüzünü kendine çevirip sevgilisinin dudağını doyasıya, tutkuyla öpmeye başladı. Dudakları Okan'ın dudaklarında uzunca bir süre kaldı, sanki onu kendine getirmeye, o kabuğun ardından çıkarmaya çalışıyordu. Elleri Okan'ın yanaklarındaydı, başparmakları elmacık kemiklerinde hafifçe geziniyor, onu okşuyordu.

Okan bir süre daha tepki vermeden oturmaya devam etti. Vera'nın dudakları onun dudaklarında kaldı, ama o olduğu yerde donmuş gibiydi. Sonra bir ara karşılık vermeye çalışır gibi oldu ama çok isteksiz bir hamleydi bu.

Vera genç adamın dudaklarını bırakıp boynuna yöneldi. Dudakları çenesinin altından başlayıp yavaşça aşağı kaydı, boynunun hassas noktasında durdu, dudakları tenine değdi, ısırmadan, sadece dokunarak. Öpüşleri daha istekli, daha ısrarlı bir hale gelmişti. Sanki onu bir türlü kendine getiremiyordu ve bu çaresizlik onu daha da kararlı kılıyordu. Elleri Okan'ın yanaklarından boynuna kaymış, parmakları saçlarının arasında dolaşıyor, onu kendine çekmeye çalışıyordu.

Okan bu kez hafifçe geri çekilir gibi oldu.

Başı geriye gitti, boynunu Vera'nın dudaklarından kurtardı. Gözlerini kapadı, bir an öylece kaldı. Vera'nın elleri boynunda bekliyordu, çekilmemişti ama artık ilerlemiyordu da. Nefes alışverişi hızlanmıştı, beklentiyle doluydu.

"Vera..." dedi Okan, sesi boğuk, mahcup çıktı, içinde bir şeyler kırılıyor gibiydi. "Hiç modumda değilim... özür dilerim."

Vera'nın kaşları çatıldı. Okan'ın gözlerindeki yorgunluğun ötesindeki o derin, karmaşık endişeyi o zaman fark etti.

"Ne oldu?" dedi, sesi yumuşamıştı ama içinde tedirginlik vardı. "Ters bir şey mi var?"

Sesinde bir kırılma vardı. Okan'ı tanıyordu, onun kendisinden böyle uzak durmayacağını adı kadar iyi biliyordu.

Okan direkt Vera'nın gözlerinin içine baktı.

Vera'nın onu anlamasını istiyordu, ama aynı zamanda anlamasını istemiyordu da. Anlarsa, her şeyi anlatmak zorunda kalacaktı. Anlatmak, düşünmeye bile korktuğu şeyleri dile getirmek demekti.

Ve kelimelere dökülen şeyler gerçek oluyordu, bir kere ağızdan çıktı mı artık inkar edilemiyor, saklanamıyor, geri alınamıyordu.

Ama susmak da aynı derecede ağırdı. Susmak, her şeyi tek başına taşımak demekti. Susmak, Vera'nın karşısında bir duvar gibi durmak, onun ellerini, dudaklarını, sıcaklığını geri çevirmek demekti. Bu da Vera'yı üzüyordu, bunu görebiliyordu.

Okan derin bir nefes aldı, ellerini Vera'nın ellerinin üzerine koydu.

"Her şey çok karışık," dedi, sesi boğuk çıktı. Kelimeleri seçmekte zorlanıyordu, her biri boğazında düğümleniyor, çıkmamak için direniyordu. "Bugün… bugün çok kötü bir şey oldu.”

Okan anlatmaya başladı. Kelimeler ağır ağır dökülüyordu, her biri omuzlarındaki yükten bir parça daha taşıyor gibiydi. Defne'nin ölümü, tenis kulübündeki o soğuk sabah, nabız grafiğindeki o dümdüz çizgi. Kenan'ın kayıp saatleri, kamera kayıtlarındaki boşluk, annesine atılan o gizemli mesaj. Gece kulübündeki VIP masa, siyah araba, Ali, Kör Neco. Anlattıkça ipler birbirine dolanıyor, her yeni detay bir öncekinin üzerine karanlık bir örtü seriyordu.

O anlattıkça Vera'nın mavi gözlerine endişe dalga dalga yayıldı. Başlangıçtaki o neşeli, cilveli ifade yerini derin bir ciddiyete bırakmıştı. Dudakları aralanmış, kaşları hafifçe çatılmıştı.

"Kenan..." dedi, sesinde keskin bir inanç vardı. "Kenan hayatta böyle bir şey yapmaz Okan. İmkânı yok."

Okan başını kaldırdı, Vera'nın gözlerine baktı. Onun bu kesin tavrı, içindeki o büyük güven, Okan'ın yorgun yüzünde bir an için bir şeyleri gevşetti.

"Biliyorum," dedi, sesi kısık ama kararlıydı. "Tabii ki ben de buna inanıyorum zaten. Ama Vera..." Bir an durdu, kelimeleri seçmekte zorlanıyordu. "Yokluğu, telefonlarımı açmayışı, babası... babasının işi... Her şey o kadar şüpheli, her şey o kadar can sıkıcı şekilde denk gelmiş durumda ki. Kenan suçlu değilse bile onu bu cendereden nasıl çekip çıkaracağım bilmiyorum."

Vera bir şey demedi. Durumun vehametinin o da farkındaydı. Sözlerin yetmeyeceği anları bilirdi, bazen tek gerekenin sessizlik ve varlık olduğunu öğrenmişti. Sağ elini Okan'ın saçlarının arasına daldırdı. Usulca, yavru bir kediyi sever gibi parmaklarının ucuyla dokundu açık kumral saçlara.

Bir yandan da dingin bir deniz gibi bakıyordu gözleri. O mavi, her zaman umut dolu, her zaman güven veren bakış. Okan'ın içindeki dalgaların durulmasına yetecek kadar sakin, ama aynı zamanda onun ne kadar zorlandığını görecek kadar berraktı.

"İyi ki Kenan'ın hayatında sen varsın," dedi Vera, sesi yumuşacıktı. "Onu senin kadar iyi tanıyan, senin kadar seven, kardeşi gibi gören biri çıktı karşısına. Aksi takdirde Kenan'ı buldukları an hapse tıkmak için ellerinden geleni yaparlardı. İşte bu yüzden Kenan çok şanslı. Sen olmasaydın bu işten kurtulma şansı olmayacaktı."

Boynunu büktü, Okan'ın küçük bir çocuk gibi bakan gözlerine baktı.

"Okan," dedi Vera, sesi ciddileşti ama içindeki inanç hiç eksilmedi. "Sen işinde çok iyisin. Bunu seni teselli etmek için söylemiyorum. Yaptıkların, başardıkların ortada. Herkes de bunun farkında. Sen de farkındasın aslında ama söz konusu sevdiğin biri olunca hata yapmaktan korkuyorsun."

Bir an durdu, parmakları Okan'ın saçlarında dolaşmaya devam ediyordu.

"Yapmayacaksın. Benim tanıdığım Okan bu işin içinden bileğinin hakkıyla çıkar. Bundan eminim."

Sesinde hiç tereddüt yoktu. Bu sözler boş bir teselliden ibaret değildi, içten geliyordu, inanarak söylenmişti.

Okan ne diyeceğini bilemiyordu. Kelimeler boğazında düğümlendi, çıkmak için bir yol arıyor ama bir türlü bulamıyordu. Gün boyunca dimdik, sert, kararlı olan o adam da birilerinin onu böyle teskin etmesine, ruhunu görmesine, endişelerini anlamasına ihtiyaç duyuyordu demek ki. Uzun süre ayakta kalmış, yük taşımış, kimseye belli etmemişti. Ama şimdi, burada, Vera'nın karşısında, bütün duvarları eriyordu.

"Gel buraya," dedi Vera, onu başından nazikçe tutup kendi omzuna yatırırken. Hareketi yumuşaktı, zorlamadan, sanki en doğal hakkıymış gibi. Okan hiç itiraz etmedi. Hatta bu hareket iyi bile geldi. Yorgun bedeni sonunda bir yere yaslanmanın, ağırlığını bırakmanın rahatlığını buldu.

Okan gözlerini kapattı. Vera'nın kokusu, sesi, teninin sıcaklığı, parmaklarının saçlarında dolaşan hafif dokunuşu... Her şey yorgun bedenine ve ruhuna ninni gibi geliyordu şimdi. Gün boyu peşini bırakmayan o görüntüler, o sesler, o sorular bir an için olsun uzaklaştı.

Vera da çenesini Okan'ın saçlarına gömdü. Başının arkasından saçlarını okşamaya devam etti, parmak uçlarıyla usulca, ritmik hareketlerle.

Vera'nın parmakları saçlarında dolaşmaya devam ederken Okan'ın nefesi giderek ağırlaştı, derinleşti. Günün o korkunç yükü, bütün o ağırlık, biraz olsun hafiflemişti. Belki de ihtiyacı olan tek şey buydu: Konuşmak değil, anlaşılmak; çözüm bulmak değil, bir anlığına bırakabilmek. Vera'nın omzunda, onun sıcaklığında, kelimelere bile ihtiyaç duymadan.

"Teşekkür ederim," dedi Okan, sesi uykulu, neredeyse fısıltıydı. Kelimeler Vera'nın bornozuna gömülüp kayboldu.

Vera başını hafifçe eğdi, dudaklarını Okan'ın saçlarına değdirdi.

"Ne için?" diye sordu, sesi yumuşacıktı.

Okan cevap vermedi. Cevap vermesine gerek yoktu. İkisi de biliyordu: dinlediği için, anladığı için, zorlamadığı için, sadece orada olduğu için.

Vera saçlarını okşamaya devam etti. Dışarıda gece yavaşça ilerliyor, İstanbul'un bir köşesinde karanlık işler dönmeye devam ediyordu. Ama bu odada, şu an için, sadece ikisi vardı. Ve bu, her şeye yetiyordu.

Ertesi sabah Okan, gecenin bütün ağırlığını geride bırakmış, yeni güne hazır şekilde erkenden kalkmıştı. Sabahın ilk ışıklarıyla evden çıktı.

Arabaya binmiş, kontağı çevirmek üzereyken telefonu çaldı. Ekranda "Kadir" yazıyordu. Saate baktı, henüz çok erkendi. Kadir'in bu saatte aramasının bir nedeni vardı.

"Günaydın Başkomiserim," dedi Kadir, sesinde sabahın tazeliği vardı ama işin ciddiyetini de taşıyordu.

"Günaydın Kadir," dedi Okan, telefonu kulağına dayayıp koltuğuna yaslandı. Gözleri ön camdan boşluğa bakıyordu ama kulağı Kadir'deydi.

"Başkomiserim, istediğiniz şekilde Emre Kara ve Murat Tandoğan'ı araştırdım. Emre, Kenan'la Defne'yle aynı çevreden, hatta Kenan'ın liseden arkadaşıymış. O da STK işleriyle uğraşıyor, aynı zamanda babasıyla çalışıyor. Babasının inşaat şirketi var."

Okan'ın kaşları hafifçe çatıldı. Kenan'ın liseden arkadaşı. Aynı çevre. Defne'nin de içinde olduğu o burjuva dünyası, birbirine dolanmış ilişkiler, herkesin herkesi tanıdığı o dar çember. Ve Defne'nin ölümü, bu çemberin tam ortasında gerçekleşmişti.

Kadir sesini biraz daha alçalttı, sanki özel bir şey paylaşıyormuş gibi:

"Sizi emniyete geçmeden aradım çünkü Emre tam bu saatlerde kulüpte antrenmana gidiyormuş, rutin olarak. O oradayken yakalarsınız diye düşündüm."

Okan bu sözleri duyar duymaz motoru çalıştırmış, rotasını tenis kulübüne çevirmişti bile. Elleri direksiyonda, gözleri yolda, ama kulağı hâlâ Kadir'deydi.

Kadir devam etti, sesi daha da netleşmişti:

"Murat Tandoğan, Kenan'ın babasının vakfı, Sayer Vakfı'nın sponsor ilişkileri yürütücüsü. Levent Sayer'in sağ kolu, en güvendiği adamı. Ofisini size konum atacağım."

Okan başıyla onayladı, farkında olmadan. "Tamam Kadir, sağ ol. Konumu at, hemen bakayım."

Telefonu kapattı, ekrana kısa bir süre sonra düşen konuma baktı. Tenis kulübüne yaklaşık on beş dakikalık mesafedeydi. Rota tamdı. Önce Emre Kara, sonra Murat Tandoğan. Günün planı netleşmişti.

Arabayı sahilyoluna sürdü. Sabah güneşi denizin üzerinde parıldıyor, suyun yüzeyinde altın sarısı ışıklar dans ediyordu. Okan'ın gözleri yoldaydı ama aklı Kadir'in söylediklerindeydi.

Tenis kulübüne yaklaştığında hızını kesti. Kimliğini gösterip içeri girdi. Arabayı boş otoparka çekti. Sabahın erken saatleriydi, kulüp henüz uyanıyor gibiydi. Birkaç araba vardı, onlar da muhtemelen erken saat antrenmanına gelenlerindi. Motoru kapattı, ellerini direksiyondan çekti ve bir süre öylece bekledi.

Dün sabah buraya ilk geldiğinde, Kenan'ın olaya dahil olduğu o korkunç anı öğrenmeden önceki halinde olmayı ne çok isterdi. O sabah henüz her şey basitti. Bir ölüm vardı, şüpheli bir ölümdü ve mesaisine başlamıştı.

Birkaç dakika sonra siyah bir spor araba kulübün önüne yanaştı. İçinden genç, spor giyimli biri indi. Boyu uzundu, saçları kısa kesilmiş, hareketleri enerjikti. Elinde tenis çantası, arkasını dönüp arabasını kilitledi. Emre Kara olmalıydı.

"Emre Bey?" diye seslendi Okan, sesi net ve kararlıydı, arabadan inip Emre’ye yetişti hemen.

Tahmini doğruuydu.

Emre arkasını döndü, kaşları hafifçe çatılmış, yüzünde soru işareti vardı. Okan yaklaştı, cebinden kimliğini çıkardı.

"Başkomiser Okan Tilmen. Birkaç soru sormak istiyorum size."

Emre'nin yeşil gözlerinde bir an için endişe kıpırdadı, ama hemen toparlandı. Tenis raketi çantasını omzundan yere indirdi.

"Buyurun. Bir sorun mu var?"

Okan başını hafifçe eğdi, gözlerini Emre'nin yüzünden ayırmadı.

"Daha müsait bir yere geçelim isterseniz."

"Peki," dedi Emre, eliyle kibarca işaret ederek. "Buyurun."

Birlikte soyunma odasına geçtiler. Koridor boştu, sabahın sessizliği kulübün her köşesine sinmişti. Bir yerlerde kapı çarpması, uzaktan gelen bir ses, ama genel olarak her şey sessizdi.

Emre çantasını ahşap oturma yerlerinden birine bıraktı. Hareketleri yavaşlamıştı, sanki konuşulacakları tahmin ediyor gibiydi. Yan yana oturdular. Aralarında bir çanta boyu mesafe vardı, Emre'nin elleri dizlerinin üzerinde, Okan ise hafifçe öne eğilmiş, dirseklerini dizlerine dayamıştı.

"Emre diye hitap etmemde bir sakınca var mı?" diye sordu Okan, karşısındaki genç adamı süzerken. Sesinde ne resmi bir ağırlık vardı ne de fazla samimiyet. Sadece dengeli, sorgulayan bir tondu bu.

"Lütfen," dedi Emre de aynı kibarlıkla. "Nasıl isterseniz."

Okan bir an durdu, sonra başını hafifçe eğdi.

"Başın sağ olsun Emre," dedi samimi bir şekilde. "Defne'yle yakın mıydınız?"

Emre'nin yakışıklı yüzü gölgelenir gibi oldu. Işığın vurduğu o güzel hatlar bir anda gerildi, gözleri yere düştü. Bakışlarındaki o ışıltı kayboldu, yerini ağır bir keder aldı. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlendi.

"Defne iyi biriydi," dedi, sesi boğuk çıktı. "Dürüst bir kızdı. Bizim ailelerimiz tanışır, beraber vakıf işlerinde çalışıyorduk..." Bir an durdu, derin bir nefes aldı, sanki boğazında düğümlenen kelimeleri zorla çıkarıyordu. "O bunu hiç hak etmedi."

Okan birkaç saniye bekledi. Gözleri Emre'nin her ifadesini yakalamaya odaklıydı, kaçırmamak için. Her kırılma, her duraksama, her göz kaçırma onun için bir ipucuydu.

"Olaydan önce sen de buradaymışsınız..." dedi Okan, sesini yükseltmeden. "Kenan'la Defne'nin tartıştığına şahit oldun mu?"

Kenan'ın adını duyunca Emre'nin kederli gözleri yerde takıldığı yerden kalktı. Kederi dağılır gibi oldu, yerini daha karmaşık bir şeye bıraktı. İçinde ne olduğu tam belli olmayan bir ifade yayıldı yüzüne. Manidar manidar başını salladı, sanki o anı yeniden yaşıyor, gözlerinin önünde canlandırıyordu.

"Evet," dedi, sesi netti. "Onları gördüm."

Sustu.

Okan da sustu. Bekledi.

Emre derin bir nefes aldı, gözlerini tavana kaldırdı, sonra tekrar genç polise çevirdi.

"Benim antrenmanım bitmişti. Çantamı topladım, çıkıyordum. O sırada gördüm onları. Kenan'la Defne, dışarıdaki kapalı kortta konuşuyorlardı. Kenan'ın sesi yüksekti, daha çok yalvarıyor gibiydi aslında. 'Defne lütfen' diyordu, 'yapma, böyle bir şey yapma.' Elleri havadaydı, bir şey anlatmaya çalışıyordu, çırpınıyordu resmen."

Bir an durdu, gözleri boşluğa takıldı.

"Defne ise daha sakindi. Ama konuşma hareketliydi. Kolları kavuşturmuş, başı öne eğikti. Kenan'ın yalvarışlarına karşılık vermiyor gibiydi. Sonra bir ara başını kaldırdı, ona baktı. O anda ne dediğini tam duyamadım ama sesi sert çıktı.”

Okan'ın kaşları çatıldı. Öne doğru hafifçe eğildi, gözlerini Emre'nin yüzünden ayırmıyordu.

"Konuşmanın içeriğini duyabildin mi?"

Emre başını iki yana salladı. Yüzünde sahici bir ifade vardı. "Maalesef.”

Okan başıyla onayladı. Sonra sorusunu farklı bir yöne çevirdi, sanki bilmiyormuş gibi sordu.

"Kenan'ı nereden tanıyorsun?"

Emre'nin yüzünde bir anda memnuniyetsiz bir ifade belirdi. Dudakları hafifçe kıvrıldı, burnundan solur gibi yaptı. Kenan'ın adı geçtiğinde içindeki o rahatsızlık, o hoşnutsuzluk hemen yüzüne vuruyordu.

"Çok eskiden, liseden."

Okan gözlerini kıstı iyice. Bakışları Emre'nin yüzünde, kaçmasına izin vermiyordu. Soruyu daha keskin bir tonda sordu, artık bilmediğini iddia etmiyordu. "Çok hoşlanmıyorsun galiba ondan."

Emre bir an durdu. Gözleri Okan'ın gözlerinde, cevabı tartıyor gibiydi. Sonra konuştu, sesindeki o memnuniyetsizlik iyice belirgindi.

"Sevilecek biri değil."

Durdu. Sustu. Sanki söyleyeceği şeyler vardı da fazlasını dökmek istemiyor gibiydi. Ama sonra devam etti, sesinde hafif bir alay, bir küçümseme vardı.

"Ama iyi oynar."

"Neyi?"

Emre hafifçe omuz silkti. Hareketi öylesineydi, ama gözlerinde bir şeyler parlıyordu. Kenan'a dair içinde biriktirdiği her şey, şimdi bu tek cümleyle dışarı dökülüyor gibiydi.

"Temiz çocuk rolünü.”

Bir an durdu Emre sonra sanki kendini tutamayarak devam etti. "Herkes bilir Kenan'ı, dürüst, akıllı, babasının vakfında çalışan hayırsever genç adam. Hocaların gözdesi, ailelerin örnek gösterdiği çocuk. Oysa..."

Durdu. Dudaklarını ısırdı. Söyleyeceği şeyi tartıyordu, belki de fazla ileri gittiğini düşünüyordu. Ama Okan'ın bakışları onu bırakmıyordu.

"Oysa ne?" diye sordu Okan, sesini yumuşatarak. Emre'nin içini dökmesine izin veriyordu.

Emre başını iki yana salladı, kendini toparlamaya çalıştı.

"Oysa göründüğü gibi değil.”

"Emre," dedi Okan, sesi sakindi. "Kenan'la Defne arasında başka bir şey mi vardı? Onu sevilmeyen biri yapan neydi? Bildiğin bir şey varsa, söyle."

Emre bir an sustu, gözleri yine yere düştü. Sanki içinde biriktirdiklerini dökmek için son bir cesaret topluyordu. Okan beklemede kaldı, acele etmiyordu. Soyunma odasının sessizliğinde sadece ikisinin nefesi vardı.

"Defne bir süredir onların vakfıyla uğraşıyordu," dedi Emre, sesi fısıltıya yakındı.

Okan'ın kaşları hafifçe çatıldı. Defne'nin not defterindeki karalamalar gözünün önüne geldi. Rakamlar, listeler, altı çizili isimler.

"Ne vakfı?"

Emre başını kaldırdı, Okan'ın gözlerinin içine baktı. "Sayer Vakfı."

Okan başıyla onayladı. Tahmin etmişti. Kenan'ın babasının vakfı. Defne'nin notlarının başladığı yer.

"Ne buldu?"

Emre omuz silkti. Hareketinde bir çaresizlik vardı, ama aynı zamanda söylemek istediği şeylerin ağırlığı altında eziliyormuş gibi bir hal de vardı.

"Tam bilmiyorum." Durdu, dudaklarını ısırdı yine "Ama bir şeylerin ters gittiğini söylüyordu. Çok konuşmazdı aslında. Ama konuştuğu zamanlarda... gözlerindeki o ifadeyi unutamam. Korku muydu, öfke mi, kararlılık mı, hepsi birdendi sanki."

"Bir isim geçti mi, bu konuşmaların içinde?"

Emre kısa bir süre düşündü. Kaşları çatıldı, hatırlamaya çalışıyordu. Gözleri tavana kaydı, sonra tekrar Okan'a döndü. Ağzından çıkan isim, Okan'ın içinde bir şeyleri tetikledi.

"Murat."

İşte yine o isim. Defne'nin not defterinde altı çizili, yanında "kontrol et" yazılı olan isim. Okan'ın içinde bir şeyler yerine oturuyordu.

"Kim bu Murat?"

"Vakfın sponsor işlerini yürüten adam. Murat Tandoğan. Levent Bey'in en güvendiği adamı. Her şey onun elinden geçer. Bağışlar, sponsorluk anlaşmaları, giden paralar, gelen paralar...Paranın nereden geldiğini en iyi o bilir."

Bu noktada Emre hafifçe öne eğildi. Sanki paylaşacağı sır çok ağırdı, sadece Okan'ın duymasını istiyordu. Okan da ona doğru hafifçe eğildi, aralarındaki mesafe iyice azaldı.

"Defne bir keresinde şöyle demişti...Bağış diye giren paranın hepsi bağış değil."

Okan'ın yüzü düşünceyle kırıştı. Bu cümle, Defne'nin notlarındaki o uyuşmazlıkları, rakamlar arasındaki tutarsızlıkları açıklıyor gibiydi. Ama aynı zamanda çok daha büyük, çok daha karanlık bir resmin ipucunu veriyordu.

"Kenan bu işin neresinde?" diye sordu Okan, sesini yükseltmeden ama keskinleştirerek.

Emre hiç düşünmedi. Sanki bu sorunun cevabını yıllardır içinde taşıyor, ilk kez dışarı vuracakmış gibiydi.

"Ortasında."

Durdu. Sesi iyice sertleşti, içinde biriken öfke su yüzüne çıkıyordu.

"Babası neyse... o da o."

Burnundan solur gibi bir nefes aldı, gözlerinde bir şeyler parlıyordu. Artık çekincesi kalmamıştı, içindeki her şeyi dökecekti.

"Bakın, kimseyi zan altında bırakmak istemem," dedi, sesi titriyordu ama kararlıydı. "Ama Kenan'ın Defne'yi öldürmek için çok haklı gerekçeleri vardı bana kalırsa. Defne her neyin peşindeydiyse, Kenan'ın babasının bütün itibarı, bütün o 'saygın milletvekili' imajı, vakfın o temiz görünen yüzü... hepsi yerle bir olacaktı. Herkes öğrenecekti. Babasının ne işler çevirdiğini, o bağışların nereden geldiğini, o sponsorluk anlaşmalarının aslında neyin karşılığı olduğunu."

Sesi yükseldi, ellerini açmış, anlatırken heyecanlanıyordu.

"Kenan için bu sadece babasının itibarı değildi. Onun kendi itibarıydı. O 'temiz çocuk' imajı. Herkesin gözünde dürüst, namuslu, yardımsever Kenan. Defne bunu ortaya dökecek olsaydı, Kenan da o imajla birlikte yok olacaktı. Çünkü herkes öğrenecekti: Kenan her şeyi biliyordu. Babasının ne yaptığını görüyordu. Ama sesini çıkarmıyordu."

Emre'nin yeşil gözleri parlar gibi oldu. İçinde yıllardır biriktirdiği her şey, şimdi sel gibi boşalıyordu.

"Biri Kenan'a bunu yaptırdı mı, yoksa Kenan kendisi mi karar verdi bilmiyorum. Belki babası emretti. Belki de Kenan kendi başına karar verdi. Ama şu kesin ki Defne'nin ölmesi gerekiyordu. Çünkü o konuşacaktı. Ve kimse onun konuşmasını istemiyordu."

"Defne bunu hak etmedi," dedi, sesi titriyordu. "O sadece doğru olanı yapmaya çalıştı. Ve onu susturdular. Kim susturduysa, Kenan o işin içindeydi. İster doğrudan yapmış olsun, ister babasına göz yummuş olsun, fark etmez. Defne'ye bunu borçluyuz."

Okan'ın gözlerine baktı, bakışlarında bir yalvarış vardı.

"Lütfen onun katillerini bulun. Sadece Kenan'ı değil. Hepsini. Defne'nin başaramadığını siz tamamlayın. Onun adına da olsa. Lütfen."

Ağlamıyordu ancak genç adamın yeşil güzel gözleri sahici bir kederle yaşarmış gibiydi.

Okan bir şey demedi birkaç saniye sonra ayağa kalktı. Elini Emre'nin omzuna koydu, hafifçe sıktı.

Başka zaman olsa, başka şartlar altında, şimdi tam şu anda Emre'ye elinden geleni yapacağına, katilleri bulacağına dair söz verir, onu sahici bir güvenle teselli ederdi. Omzuna koyduğu eli sıkıp "merak etme, peşini bırakmayacağım" der, Emre'nin gözlerindeki o yaşlı ifadeye karşılık verirdi. Ama şimdi yapamıyordu.

Davanın durumu, Kenan'ın konumu ve az önce dinledikleri üzerinde öyle büyük bir etki yaratmıştı ki, kelimeler boğazında düğümleniyor, çıkmamak için direniyordu. Elbette elinden geleni yapacaktı, katili bulacaktı. Ama insanların Kenan hakkında böyle konuşabiliyor olması kanını donduruyordu.

Kenan hiçbir zaman babasının işlerinden, onun dahil olduğu çarkın düzeninden memnun olmamıştı zaten. Tam tersine, her fırsatta bu düzene olan antipatisini dile getirirdi. Hatta bu sebepten babasıyla arası hiçbir zaman çok iyi değildi. Okan bunu bilirdi. Kenan'ın ağzından duymuştu defalarca.

Şimdi nasıl oluyordu da Emre tam aksini iddia edebiliyordu? Okan'ın kafası allak bullaktı. Kendi bildiğine mi güvenecekti? Kenan'ın hayatına dair o kadar da derin bilgi sahibi olmadığı, bu arada Kenan'ın değişmiş olabileceği ihtimaline mi? Yok canım, şartlar ne olursa olsun. Kenan'ın kanında yoktu bu. Evet, bu hayatın içine doğmuştu, evet, babasının vakfı, işleri, çevresi her zaman oradaydı. Ama bu çarkın dişlisi olmayı da her fırsatta reddetmişti. Kenan'ın yüzüne bakıp da içinde o karanlığı, o pisliği barındırdığını düşünmek imkânsızdı.

Onu tanıyordu.

Yoksa yanılıyor muydu?

Soru zihnine saplandı, orada kaldı. Kenan, gerçekten her şeyi biliyor da sessiz mi kalıyordu? Defne'nin uğruna öldüğü o gerçeği görüyor da görmemezlikten mi geliyordu? Babasının işlerinin ardındaki karanlığı fark edip de Defne'ye "karışma, bulaşma" mı diyordu?

Hayır. Olmazdı. Kenan öyle biri değildi. Olamazdı.

Ama ya öyleyse?

Kafası öylesine karışmıştı ki, Emre'nin yüzüne karmaşık ifadelerle bakıyor olmalıydı. Ne diyeceğini, nasıl bir tavır takınacağını bilemiyordu. Söz vermeliydi, teselli etmeliydi, elini omzundan çekip "merak etme" demeliydi. Ama dilinin ucu damağına yapışmıştı.

Emre boş gözlerle bakmaya başladı ayakta dikilen polise.

Okan derin bir nefes aldı. "Emre," dedi, sesi sakindi ama içinde bir ağırlık vardı. "Söz veriyorum. Bu işin peşini bırakmayacağım. Adalet yerini bulacak.”

Sözler döküldü ağzından. Doğruydu. Yapacaktı. Ama içinde bir yerlerde başka bir söz daha vardı, söylemediği. Kenan suçlu değilse, onu da bu cendereden çıkaracağım. Suçluysa...

Cümleyi tamamlamadı. Tamamlayamadı.

“Teşekkür ederim Başkomiserim," dedi Emre.

Okan başıyla onayladı. Döndü, kapıya yöneldi. Soyunma odasından çıktığında koridorda bir an durdu, ellerini cebine soktu, derin bir nefes aldı. Kenan'ın yüzü gözünün önündeydi.

Okan başını iki yana salladı, sanki o düşünceyi kafasından atıyordu. Kenan öyle biri değildi. Olamazdı. Yaşanan her şeye, duyduğu her söze rağmen, içinde bir yerlerde ona olan inancı dimdik duruyordu.

Hızla otoparka yöneldi. Adımları kararlıydı, ama içinde bir şeyler yerinden oynamıştı. Kenan'ın fotoğrafı zihnine kazınmıştı. Emre'nin sözleri ise o fotoğrafın üzerine bir gölge düşürmüştü. Belki de bu gölge, gerçeğin ta kendisiydi. Belki de sadece bir gölge. Bunu ancak zaman gösterecekti.

Bölüm : 01.04.2026 10:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...