5. Bölüm

BÖLÜM 5

amberwatson
amberwatson

Vera anahtarı Devrim’in evinin kilidinde çevirip kapıyı yavaşça ittirdi. Sessizlik içinde, paslı menteşelerin hafif bir inilti çıkardığı kapı aralandı ve ardından, bir lahit ağzından yayılır gibi, tozlu ve ağır, havasız bir hava yüzlerine çarptı.

İçeri, bir mezarlık sakinliğiyle adım attı. Her hareketi ölçülü ve ihtiyatlıydı, sanki içeride birini rahatsız etmekten çekiniyordu. Topuklu botlarının her vuruşu, çıplak ve eski parkelerin üzerinde, o boş ve sessiz evin kemiklerine işleyen tok, yankılı bir ses çıkarıyordu. Her ses, bir suçun itirafı gibi, odalarda yankılanıp kayboluyordu.

Akif, bir adım gerisinde, genç kadının gölgesi gibiydi. Onun sırtına bakarak ilerliyor, kendi nefes alışverişini bile fazla yüksek buluyordu. Gözleri, etrafa hüzünle karışık bir tedirginlikle kayıyordu.

Vera’nın açık mavi, buz gibi gözleri ise bir avcı keskinliğiyle evi tarıyor, her detayı hafızasına kazıyordu. Önce, küçük salona girdi. Devrim’in cesedinin bulunduğu yerdeki parkelere uzun uzun baktı. Olay yeri ekibinin tebeşirle çizdiği silik, neredeyse görünmez izler hâlâ duruyordu. Zihninde, o son anları yeniden canlandırıyor gibiydi. Sonra gözlerini duvarlara, kitaplara, tozlu raflara, yıpranmış ciltlere, çerçevelenmiş fotoğraflardaki gülümsemelere ve kapakları kapanmış dolapların karanlık aralıklarına dikti. Resmi ekiplerin bakmayı akıl ettiği, her santimi inceleyip kenara çekildiği her yere, farklı bir niyetle, farklı bir sorgulamayla tekrar bakıyordu. Onlar delil arıyordu; o ise hikâyenin arka planını, resmin bütününü.

Peşi sıra dolanan Akif, bu ağır sessizliğin baskısına daha fazla dayanamadı ve fısıldar gibi çıkan bir tonla mırıldandı. “Fazladan bir şey geçmeyecek elimize galiba. Her yer didik didik edilmiş.” Ellerini ceplerine sokarak, umutsuzca etrafa bir kez daha baktı.

Vera hemen yanıt vermedi. Bakışları, hâlâ bir şeyler bulabilmenin inatçı ümidiyle parıldıyordu. Bir dedektiften çok, kayıp bir hazinenin izini süren bir arkeolog gibiydi. Her nesneye, sıradanlığın ardına saklanmış bir anlam, bir ipucu olma ihtimaliyle bakıyordu.

Akif, elindeki telefonun ekranında kayıp geçen zamanı kontrol etti. Endişesi yüzünden okunuyordu. “Vera,” dedi, sesi bu kez daha baskın, “Artık gitsek iyi olur. Biliyorsun zaten, olay yerine girmen, hele hele böyle izinsiz, yasak.”

Vera yine cevapsız kaldı. Ancak bu sessizlik, bir kabullenme değil, odaklanmanın doruk noktasıydı. Gözleri, salonun ortasındaki masanın üzerinde duran, gerçek olması muhtemel, avuç içinden biraz daha büyük, bembeyaz, işlemeli bir deniz kabuğuna kenetlendi. Öylece duruyordu; sıradan, dekoratif bir obje. Her evde, her sahilde bulunabilecek türden. Ama orada, o masada, o kaosun ortasında, fazlasıyla sıradan, fazlasıyla göz önündeydi.

Kararlı adımlarla sehpaya doğru ilerledi. Parmakları hafifçe titreyerek, belki de heyecandan, belki de bulacağı şeyin ağırlığını hissederek, kabuğu kaldırdı. Soğuk ve pürüzsüz yüzeyine dokundu. Ağırlığını tarttı. Hafifçe salladı. İçini merakla görmek için çevirdi. Ve işte oradaydı.

Dudakları, içinden yükselen zafer duygusuna engel olamayarak hafifçe gerildi, ince bir çizgi halinde iki yana ayrıldı.

Meraklanan Akif hemen yanına geldi. Gözlerini kısarak baktı. “O ne?”

Vera, hiç acele etmeden, bir sanat eserini sergiler gibi, kabuğun içine ustalıkla bantlanmış küçük, siyah, plastik bir ses kayıt cihazını çıkardı. Kasetli, eski model bir cihazdı bu. Onu parmaklarının ucunda, bir mücevhermişçesine tutarak hafifçe salladı. Yüzündeki gülümseme artık tam anlamıyla yerleşmiş, gözlerinin içi ışıl ışıl olmuştu.

“Belki de” dedi, sesi ilk kez bir heyecan titremesiyle doluydu, “Tüm aradığımızın özü. Belki de kayıp halka.”

Akif afallamış, şaşkınlıktan dili tutulmuş bir ifadeyle cihaza, sonra Vera'nın yüzüne, sonra tekrar cihaza baktı. Aklı basmıyordu. “Nasıl… Nasıl bu kadar göz önünde bir yeri atlamışlar? Buraya onlarca adam girdi, çıktı. Her yere bakıp her şeyi topladılar. Bu nasıl gözden kaçabilir?”

Vera, zaferle parlayan gözlerini Akif’e çevirdi. Kaşlarını, hafif bir küçümseme ve üstünlük ifadesiyle kaldırdı. “Çünkü,” diye cevap verdi, sesi artık yumuşak ve bilgece bir tona bürünmüştü, “En gizli yer, en göz önünde olandır, Akif. İnsan aklı hep karmaşığı, saklanmış olanı, örtülüyü arar. Bu kadar aleni, bu kadar masum, bu kadar 'orada olmaması gereken' bir yere bakmak, işin en basit kuralını unutturur: Süslü püslü bir deniz kabuğu, bir cinayet evinde en masum şey gibi durur. Ve masumiyet, en mükemmel kamuflajdır. Kimsenin, hele ki her şeyden şüphelenen resmi bir ekibin, aklının ucundan bile geçmez.”

İkisi beraber Emniyet’in yolunu tuttular. Bereket yol tahmin ettikleri kadar uzun sürmedi. Emniyet’ vardıklarında Vera adımlarının hızına engel olamıyor sanki uzun bacakları kendisinden bağımsız koşturmak istiyordu. Bir an evvel ses kaydının içindekileri dinleme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

Eğer İstanbul’daysa ve olaya dahil olma fırsatı yakalayabilmişse, Okan’ın davaları en nihayetinde hep onun da dikkatini çeker, sonunda kendini o davanın güçlü rüzgarına kapılmış bulurdu. Belki mesleki deformasyondan, kendi işine çok yakın, çok benzer bulduğundandı bu ilgisi. Ya da belki de, bu fırtınalı, dipsiz şehrin karanlık sokaklarında, loş ofislerde, lüks rezidanslarda veya kenar mahallelerde filizlenen o kanlı, sırlı hikayeler, bir şekilde onu kendine çekiyordu. Tıpkı bir denizciyi derinlere, bir gökbilimciyi yıldızlara çeken o gizemli manyetizma gibi.

Çünkü İstanbul, Vera için de artık sıradan bir yer, sadece üzerinde çalıştığı bir harita parçası değildi. Okan'la paylaştığı bu tutku, bu amansız arayış, şehri onun gözünde başkalaştırmıştı. İstanbul, nefes alan, hırçın, acımasız ama aynı zamanda büyüleyici bir devdi. Şehrin nabzını tutarken, kendi kalp atışlarının da o karanlık, karmaşık ritimlerle nasıl uyum sağladığını fark ediyordu. Her vaka, sadece çözülmesi gereken bir bilmece değil, aynı zamanda şehrin ve kendisinin katmanlarını soymanın bir yoluydu.

Okan'ın o cerrahî hassasiyeti, o yaraları deşme arzusu, ona da bulaşmıştı. Onunla aynı havayı solurken, aynı sokaklarda yürürken, aynı korku ve heyecanı paylaşırken, Vera da kendini bu devasa organizmanın bir parçası, bir hücresi gibi hissetmeye başlamıştı. İstanbul, tıpkı Okan'ı içine çektiği gibi, onu de bir karadelik gibi yutmaya, kendi karanlık çekimine kapılmaya başlamıştı.

Artık köklerinden bir yerlerde, belki de kalbine en yakın yerde, bu şehir çok daha fazlasıydı. Sadece geçmişinin değil, belki de geleceğinin anahtarını barındıran, üzerinde yürüdüğü her taşın altından yeni bir sır, yeni bir heyecan fışkırabilecek canlı, nefes kesici bir varlıktı. Ve Vera, bu çekime karşı koyamıyor, hatta içten içe direnmek istemiyordu. Çünkü Okan'la birlikte, bu fırtınanın göbeğinde, kendini daha önce hiç olmadığı kadar canlı hissediyordu. İstanbul, onun için artık bir mekân değil, bir macera, bir aşk, bir tutku ve belki de nihai bir cevaptı.

Merdivenleri hızlı hızlı geçip uzun koridorları saniyeler içinde geçti, öyle ki Akif hayli gerisinde kalmıştı.

Üzerinde Başkomiser Okan Tilmen yazan kapıyı heyecanını belli eden bir ritimle açıp araladı. Gözlerinde heyecanla ve dudaklarındaki zafer gülümsemesiyle belli belirsiz alt dudağını dişleyip gülümsedi sevgilisine.

Okan onun bakışlarından anlamıştı zaten çoktan iyi bir haber olduğunu sormasına fırsat kalmadan Vera bileklerine uzanan kahverengi paltosunun cebinden ses kayıt cihazını çıkardı.

Okan cevap vermedi. Kelimelere gerek yoktu; yakışıklı yüzü içten bir zafer ışığıyla aydınlandı. Dudaklarının kenarları tatminle kıvrıldı. Vera'nın getirdiği başarı, onun da zaferiydi.

Hızlı ve kararlı hareketlerle masadaki ahizeli telefona uzandı. Ahizeyi kulağına götürürken bakışları hâlâ kayıt cihazındaydı. "Alo, Selin," dedi, sesi her zamankinden bir ton daha canlı ve otoriterdi. "Bir ses kayıt cihazı bulduk. Müsaitsen hemen odama bekliyorum."

Vera çoktan siyah deri koltuğa yerleşmişti.

Kapı hafifçe açıldı ve Akif içeri girdi. Yüzü hafif pembe, nefesi normalden biraz daha hızlıydı. Vera'nın peşinden tempolu bir şekilde gelmişti.

"Vera... Bekle ya... Bu ne acele?" diye sordu, nefesi henüz tam yerine oturmamıştı. Hemen yanındaki diğer koltuğa oturdu. Arkadaşına ve aynı zamanda amirine döndü.

"Senin bu sevgilinden korkulur," diye ekledi, baş parmağını hafifçe kaldırarak. Şimdi Vera'ya baktı. "Koskoca Olay Yeri İnceleme'nin bulamadığı cihazı buldu. Pes valla."

Okan’ın dudaklarında gururlu bir gülümseme belirdi. Vera’ya anlamlı bir bakış attı. “Vera’yı bizim ekibe transfer etsek hiç fena olmaz sahi.” diye mırıldandı, sesinde hafif bir şaka ve ciddiyet karışımı vardı.

Vera’nın yüzünden, bu iltifatın hoşuna gittiği belli oluyordu. İçten içe gururlanmıştı ama bunu belli etmemeye çalışıyordu. Hafifçe omuz silkti, alçakgönüllü bir tavır takındı. “Yok canım, herkes işini yapsın,” dedi, sesi rahat ve sakindi. Ardından belli belirsiz, tatlı bir kıkırdama duyuldu. “Ben gerek olursa size yardım ederim.”

Çalan kapıyla bakışları o tarafa döndü. Bilişim Uzmanı Selin’in bir şeyi bölmüş olmanın endişesini taşıyan yüzü belirdi. Tereddütle mırıldandı genç kız. “Müsaitsiniz değil mi Başkomiserim?” Bakışları amirindeydi.

“Gel lütfen Selin, biz de seni bekliyorduk.” Okan masanın üzerindeki cihazı uzattı genç memura. “Açman ne kadar sürer.”

Selin usta gözlerle inceledi eline aldığı cihazı. Yaşına göre tecrübesi bir hayli iyiydi, işini severek yapıyor, yüzde yüzünü vermek için çabalıyordu.

Kendinden emin konuştu. “Eski model bir cihaz, kayıt kalitesi düşük olabilir ama gürültü filtrelemeyi atlamam.” Dudaklarını büzdü, kendi kendine tartıyor gibiydi. “Maksimum iki saate hallederim Başkomiserim.” Gözleri, karşısındaki kumral adamın yüzüne kenetlenmişti

“Harika o zaman, bugün bitmeden bu işi halletmiş olalım.” Anlayışla mırıldandı Okan, sesi yumuşak ama kararlı bir tonda. Başını hafifçe öne eğdi, gözlerinde takdir ve güvenle karışık bir ışık parladı.

“Emredersiniz Başkomiserim.” Selin odadan çıktı.

Selin tam iki saat sonra kapıdan içeri girdiğinde, üzerinde hem yoğun bir çabanın izleri hem de onu silip atan parlak bir zafer ışığı vardı.

Akif eve dönmek durumunda kalmıştı.

Okan da Vera da genç kızın ağzından çıkacakları merakla bekliyorlardı. İkisinin de bakışları, kızın dudaklarına kilitlenmişti; nefeslerini tutmuş, en ufak bir kelimeyi, bir tonlamayı bile kaçırmamak için adeta donup kalmışlardı.

Selin onların meraklı bakışlarını çok geçmeden yanıtladı. “Hallettim Başkomiserim.”

Düzeneği kurup Okan’ın bilgisayarının başına geçti. Okan ona oturması için müsaade etti. Okan da Vera da şimdi Selin’in oturduğu sandalyenin arkasında dikkat kesilmiş şekilde duyacaklarını bekliyorlardı.

Bir müddet sonra duyulan cızırtı odadaki sessizliği bozdu sonra Devrim’in sesi doldu çıt çıkmayan odaya.

‘Halil Bey sizin arazinizle ilgili uzun zamandır devam eden bir hukuki süreç varmış, bana anlatır mısınız? Tam olarak ne oldu?’

Vera’nın mavi gözleri şokla büyüdü şimdi. “Dur, durdur bir saniye!” Sevgilisine döndü. “Halil Bey diyor, hani şu geçen haberlerde izlediğimiz adam değil mi? Arazimizi falan satmadık gayet mutluyuz diyen.”

Okan da fark etmişti zaten. Daha sakin bir tavırla onayladı Vera’yı. “Evet ta kendisi.” Devamını duymak için can atıyordu. Selin’e eliyle devam etmesini işaret etti.

Bütün ses kaydını dinlediklerinde Vera artık olduğu yerde duramaz olmuş odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürüyor, başparmağının tırnağını dişliyordu.

“Bu insanlar ne kadar aşağılık!” Hırsla kaldırdı elini, avucunu masaya vurmak üzere savurdu ama son anda kendini tutarak havada sertçe salladı. “Dalga geçiyor gibiler, çatır çatır itiraf etmiş işte herif! Ama haberlerde nasıl kolay yalan söylüyordu!” Sinirli, acı ve inanmaz bir kahkaha attı, sesi odanın sessizliğinde çatallanarak titredi. “Aklım almıyor nasıl bu kadar kolay yalan söyleyebiliyorlar insanlar? Yüzleri kızarmıyor mu hiç?”

Okan ağırbaşlılıkla ellerini iki yana açtı. Bal rengi, sıcak gözlerinde, Vera'nın öfkesini dengelemeye çalışan o her zamanki olgun ve sakin tavır vardı. “O kadar kolay değildir belki de,” dedi sesi yumuşak ama üstüne basarak. “O kameraların önüne çıkmak, o lafları etmek... Arkasında kim bilir ne baskılar, ne hesaplar vardır.”

Onun bu sakin hali Vera’nın canını daha da sıkmıştı. Kaşlarını iyice çatarak, “Ne demek istiyorsun?” diye sordu, sesi keskinleşmişti. “Bunları savunuyor olamazsın.”

Okan, Vera'nın bakışlarındaki şimşekleri görünce derin bir nefes alıp arkasındaki masasına yaslandı. Hareketleri kasıtlı olarak yavaş ve yatıştırıcıydı. “Savunmuyorum,” diye açıkladı sabırla. “Sadece durumu anlamaya çalışıyorum. Kim bilir ne yaşattılar adama diyorum, belki de korkudan konuşuyordur. Gidip bizzat kendisiyle konuşmak, yüz ifadesini görmek gerek. Ekranda görünen her şey gerçeğin tamamı değildir.”

Vera‘nın fevriliği dinmiyor, aksine Okan'ın mantıklı yaklaşımı onu daha da hırslandırıyor, öfkesini körüklüyordu. “Hadi bulalım o halde, neredeyse gidelim!” diye atıldı hemen, adeta kapıya doğru hamle yapacakmış gibi gerildi. Devrim’i hiç tanımıyordu ama Devrim’in ölümü, içinde ani ve güçlü bir koruma içgüdüsü uyandırmıştı. Genç bir kız ölmüşken insanların bu denli ikiyüzlü, bu kadar soğuk kanlı davranabilmesi tüm benliğini sarsmış, adaletsizliğe karşı olan o eski, sert tepkisini kabartmış ve soğukkanlılığını tamamen yitirmesine yol açmıştı.

Selin ise, Vera’yı tanımadığından ve bu ikili arasındaki ilişkinin dinamiklerinden haberdar olmadığından, bir amirine bir de ayaktaki öfkeli ama bir o kadar da güzel ve kararlı kadına bakakalmıştı. Gözleri hafifçe büyümüş, bu ani gerilimin ve duygu patlamasının ortasında kendini nereye konumlandıracağını bilemiyordu. Nefesini tutmuş, bir sonraki kelimeleri bekliyor, olayların nereye varacağını kestirmeye çalışıyordu.

Genç kızın mahcup bakışları Okan’ı bulduğunda amiri onun imdadına yetişti. “Selin eline sağlık, gerçekten çok teşekkür ederim. Sen işinin başına dönebilirsin.”

Selin rahat derin bir nefes alarak oturduğu yerden kalktı. “Rica ederim Başkomiserim, görevimiz.” Başıyla izin isteyerek odadan çıktı.

Okan göz ucuyla Vera’nın haline tavırlarına bakarken cebinden telefonunu çıkardı. Yardımcısı Kadir’in numarasını tuşladı. “Alo Kadir müsait misin…sana birini soracağım bana adresini öğrenebilir misin…Halil Bulut…bir soruşturun bakalım nerede yaşıyormuş…haber bekliyorum.” Telefonu kapattığında gözleri hala Vera’da, genç kadının ruh halini tartmaya çalışıyordu.

Gözlerini hafifçe kıstı. Endişeyle Vera’nın yüzündeki öfkeyi izledi. “Vera,” diye başladı, sesi daha temkinli ve yumuşaktı, “Acaba ben tek başıma mı gitsem Halil Bulut’a?”

Vera’nın soğuk, mavi buz gibi bakışları anında üzerine döndü. Kaşları hem sorgulayan hem de itiraz eden bir ifadeyle kalktı. “O niye? Neden yalnız gidesin ki?”

Okan, derin bir iç çekti. Vera'nın öfkesinin altındaki incinmiş idealleri ve adalet arayışını görüyordu. Sesini daha da ılımlı, neredeyse yatıştırıcı bir tona bürüdü. “Adamı korkutmandan, ürkütmenden endişeleniyorum da ondan.” Duraksadı, doğru kelimeleri aradı. “Bak, bu olanlar senin kanına dokunuyor, sinirini bozuyor, farkındayım. Çünkü bu tarz şeylere alışık değilsin. Ama buranın, bu toprakların acımasız bir dinamiği var.”

“Burada paran varsa güçlüsün. Ve paran kadar insanın başına bela olabilir, paran kadar herkesi satın alıp susturabilirsin. Maalesef, bazen kimsenin, hatta kanunun bile gücü, bu çarkın içinde doğruyu sağlamaya yetmez.”

Vera cevap vermekte tereddüt etti. Sessizce durdu zaten çok da fırsatı kalmadan kapı tıklatıldı. Kadir’in ufak siyah gözleri üzerlerindeydi şimdi. Hızlı hızlı konuştu orta boylu memur. “Başkomiserim adam 3 ay öncesine kadar Mardin’de yaşıyormuş, ancak sonra İstanbul’a taşınmış.” Şimdi Okan’ın masasına doğru yürüyüp elindeki ufak kağıdı uzattı amirine. “Adres de burada.”

“Teşekkür ederim Kadir.” Kadir’le konuşuyordu ama gözleri sevgilisindeydi, tereddütle bakıyordu. “Sakinsen eğer hadi çıkalım.”

Hava neredeyse kararıyor İstanbul kasvetli bir kasım akşamına sualsiz teslim oluyordu. Arabaya bindiklerinden beri neredeyse hiç konuşmamışlardı. Bu sessizlik Okan’ın geçen gece Vera’nın laptopunda gördüğü şeyi hatırlamasına yol açtı ve içindeki huzursuzluk göğsünden bütün vücuduna yayılmaya başladı. Parmaklarının arasındaki direksiyonu huzursuzca sıkıştırdı, oturduğu yerde kıpırdandı.

Boğazını temizler gibi yaptı bakışları öndeki aracın farlarında, önemsiz bir şeyden bahsediyor gibi mırıldandı.

“Senin şu işten ne haber?”

Vera, camdaki bulanık yansımasından bakışlarını ayırıp yavaşça Okan'a döndü. Alnı hafifçe kırışmıştı. “Hangi iş?”

“Kod ad falan bir şeyler dedin ya geçenlerde,” diye mırıldandı Okan, dudaklarını hafifçe ısırarak. Dikkatini yoldan ayırmıyor, önlerindeki aracın sinyallerini takip ediyordu. Gerginliği, omuzlarına kadar çökmüştü.

Vera’nın kaşları biraz daha çatıldı. Okan'ın bu ani ve alakasız sorusu, içinde bir şüphe uyandırmıştı. “Bir haber yok,” dedi, sesi temkinli ve hafiften sorgulayıcı bir tondaydı. “Niye sordun ki şimdi?”

Okan, derin bir nefes aldı ve omuzlarını silkti, fazla rahatmış gibi görünmeye çalışarak. “Öylesine canım,” diye karşılık verdi. “Aklıma geldi birden. Önemsiz bir şey.” Ancak dikiz aynasına hızla bakıp tekrar yola odaklanması, onun aslında hiç de rahat olmadığını ele veriyordu.

Neyse ki adrese ulaşmışlardı. Okan konuyu hızlıca kapattı. “Burada da park yeri bulunmaz şimdi.” Direksiyonu Ümraniye’nin ara sokaklarından birine kırdı.

Laf olsun diye değil sahiden yer bulmaları bir hayli zaman aldı.

Hava iyiden iyiye serinlemişti. Okan, kahverengi ince bir kaban ve koyu renk bir kot pantolon giymişti. Vera ise kalın bir hırka ve siyah pantolonla yürüyordu. Saçları omuzlarına dökülüyor, hafif rüzgârda dalgalanıyordu.

Okan, Vera'nın yüzündeki gergin ifadeyi fark etti. Adımlarını yavaşlatarak yanına yaklaştı ve alçak bir sesle, "Sakin ol, tamam mı? Adamı korkutma lütfen," dedi.

Vera aldırmadı, cevapsız kalmayı tercih etti.

Kata çıktıklarında Okan usulca zile uzandı. Kapı üç çalıştan sonra tereddütle aralandı. Başörtülü ufak tefek bir kadının yüzü göründü. “Buyurun?” Sesinde de yüzünde de korku vardı bu tanımadığı ikiliye bakarken.

Okan hafifçe başını eğer gibi yaptı. “İyi akşamlar ben Başkomiser Okan Tilmen. Halil Bulut’la görüşecektim.”

Kadının yaşlı yüzündeki kırışıklıklar Başkomiser lafını duymasıyla beraber iyice geriliverdi. Koyu irisleri genişledi. “Ne...ne için görüşeceksiniz ki Halil’le?”

Okan cevap vermeye kalmadan içeriden bir erkek sesi duyuldu. “Kimmiş Nuriye?” Kapı biraz daha aralandı ve bu kez sesin sahibi yaşlı adamın yüzü de görülüyordu artık. Gözlerinde bir tedirginlik, alnında derin çizgiler vardı.

“Halil Bulut siz misiniz?” diye sordu Okan, sesini resmiyetten uzak ama net tutarak.

Yaşlı adamın yüzü bir an gölgelendi ama merakı da artmıştı. Gözleri hızla ikiliyi süzdü. “Buyurun benim, siz kimsiniz?” diye karşılık verdi, sesi hafifçe titreyerek.

“Ben Başkomiser Okan Tilmen.” Okan kimliğini uzatırken, Halil'in yüzündeki renk değişimini fark etti.

Halil boğazını temizledi, belirgin bir korkuyla yutkundu. “Buyurun Memur Bey…” sesi bu sefer daha cılız çıkmıştı.

Okan, sakin ve yatıştırıcı bir tonla konuştu. “Böyle apartman boşluğunda konuşmayalım Halil Bey, müsaitseniz içeri geçelim. Birkaç sorumuz olacak.”

Halil, yanındaki ufak tefek, çekingen kadına göz ucuyla baktı. Kadının yüzündeki endişe onu daha da heyecanlandırdı ama kendini hızla toparladı. Tereddütünü belli etmeden kapıyı tamamen araladı. “Buyurun geçin tabi” içeriye doğru adım atarak onlara yol gösterdi.

Kapıdan içeri girildiğinde, eski ve fazla eşyayla dolu ama derli toplu bir salon karşıladı onları. Havada, toz ve yaşlı ahşabın buruk kokusu karışıktı. Soluk, çiçek desenli duvar kağıtları yer yer kabarmıştı.

Yıpranmış bir divan, üzerinde dantelli örtülerle örtülmüştü. Karşısında ahşap kolları aşınmış iki koltuk ve oymalı bir sehpa duruyordu. Perdeler ağır ve koyu renkliydi, odayı loş bir ışıkla dolduruyordu.

Okan ve Vera, Halil'in gösterdiği dantelli divana oturdular. Sert koltuk hafifçe gıcırdadı. İkisi de etrafa hızlıca göz atıp resmi ifadelerini korudular.

Yaşlı adam da şimdi karşılarına geçip oturmuştu. Eşi Nuriye’yse içerideki odaya geçmişti.

Okan, oturduğu koltuğun sert minderin ucuna doğru kaydı. Hafifçe öne eğildi, avuçlarıyla dizlerini sıvazlayarak bir rahatlama, bir samimiyet arıyormuş gibi yaptı. Bakışlarını doğrudan Halil'in tedirgin gözlerine kilitleyerek, sesini alçak ve neredeyse mahrem bir tonla düşürdü. “Halil Bey Devrim İplikçi’yi nereden tanıyorsunuz?”

“Kim? Kimi?” Halil anlamamış gibi kısa kirpiklerimi kırpıştırdı.

Okan sabırla derim bir nefes aldı. Sesindeki sakinliği korudu. “Gazeteci Devrim İplikçi.”

Halil'in gözleri panikle karşısındaki ikili arasında gidip geliyordu. Ter damlaları alnında belirmiş, elleri hafifçe titremeye başlamıştı. "Tanımıyorum... yani o beni buldu ben onu tanımam." diye mırıldandı, sesi giderek cılızlaşarak.

Okan sabırla bekledi, bakışlarını Halil'den ayırmadan. "Sonra?" diye sordu sakin ama ısrarlı bir tonla.

Halil boğazını temizledi, belirgin Doğu şivesi daha da ağırlaşmıştı. "Sonrası bu işte Memur bey... Sorular sordu bana... Yok dedim... Yok... Sandığınız gibi şeyler yok."

Okan hafifçe öne eğildi. "Ne sordu Devrim size?" diye sordu, her kelimeyi vurgulayarak.

Halil, elini havada umarsızca sallayıp geçiştirmeye çalıştı. "Arsa dedi tapu dedi işte," dedi hızlıca. "Ben de ona tıpkı haberlerde de dediğim gibi öyle bir şey olmadığını söyledim. Yalan haber bunlar hep söylenti." Bakışları yere kaydı, parmakları birbirine dolandı.

Okan şimdi hafif alaycı bir tavra bürünmüştü. Anladığını belli eder gibi başını sallayıp arkasına yaslandı. Kollarını kavuşturup belirgin bir ilgiyle odada dolandırdı bakışlarını. “İstanbul’a ne zaman tanıştınız Halil Bey?”

Halil böyle bir soru beklemiyordu. Tereddütle kıpırdandı. “3…3 ay önce.”

Okan, elini koltuğun sırtına doğru uzatarak Halil’e baktı. Yapay bir sakinlikle, “Neden peki?” diye sordu. Sesi yumuşak ama çelik gibi bir keskinlik barındırıyordu. “İnsan memleketini onca yıl sonra neden bırakır?”

Bu soru, odadaki havayı aniden ağırlaştırdı. Okan’ın aşırı rahat duruşu, neredeyse provokatif bir hal almıştı. Bir elini koltuğun arkasına atmış, diğeriyle hafifçe dizine vuruyor gibiydi. Bu yapay kayıtsızlık, Halil’in artan tedirginliğiyle keskin bir tezat oluşturuyordu. Okan’ın gözleri ise, Halil’in yüzündeki en ufak bir çizgiye, gözlerindeki en küçük bir kaçamak bakışa kilitlenmişti. Bu, tamamen kontrolü elinde tutan, karşısındakinin zayıf noktalarını bulmaya çalışan soğuk ve hesaplı bir oyundu.

“Geçim derdi Başkomiserim…İstanbul’da herkese yetecek kadar ekmek var. İnsan istemeyerek de olsa terk ediyor doğup büyüdüğü toprakları.” Sesi boğuk ve çatallı çıktı. Avuçları dizlerinde ter içinde kalmıştı. Okan’ın o rahat, neredeyse sıkılmış hali, Halil’in çaresizliğini ve korkusunu katbekat artırıyor, onu bir tuzağa düşmüş gibi hissettiriyordu. Bir an tuhaf bir cesaret buldu kendinden. “Siz bunları neden soruyorsunuz ki?” Cümlenin ağzından çıkmasıyla pişman oluvermişti bile.

Okan’ın kayıtsız bakışları hafifçe sertleşir gibi oldu. Ellerini dizlerine koyup bal rengi bakışlarını Halil’in çaresiz irislerine kilitledi. Sanki bu göz hapsinden çıktığı an ölecek gibi hissetmişti yaşlı adam. Olduğu yere zımbalanıp kaldı. “Halil Bey polise devam eden bir cinayet dosyasında yalan ifade vermenin 1 yıldan 3 yıla kadar hapisle cezalandırıldığını biliyor muydunuz?”

Halil'in yüzündeki tüm kan çekilmiş, beti benzi atmıştı. Gözleri faltaşı gibi açılmış, Okan'ın yüzüne bakakalmıştı. "Cinayet mi? Ne cinayeti Başkomiserim, neler diyorsunuz siz?

Okan'ın yüzündeki yapay sıcaklık tamamen silinmiş, yerini mermi gibi soğuk ve kararlı bir ifade almıştı. Gözleri Halil'e kenetlenmişti, bakışları delip geçercesine keskindi.

"Devrim İplikçi evinde ölü bulundu, Halil Bey," diye başladı. Sesi, yüksek sesle bağırmasa da, odayı donduran sakin ve ağır bir tondaydı. Her kelimeyi ölçerek, vurgulayarak konuşuyordu. "Evi karıştırılmıştı. Yaptığınız röportajın ses kayıtlarına ulaştık."

Cebinden küçük bir dijital ses kayıt cihazı çıkarıp masaya sessizce bıraktı. Hareketleri yavaş ve kasıtlıydı.

"O kayıtlarda, aşiretin malınıza nasıl el koyduğunu, size arsanızdan nasıl edildiğinizi, usulsüzlük ve tehditleri açıkça anlatmışsınız." Sesi biraz daha sertleşti, ancak kontrollüydü. "Ancak kameraların karşısına geçip aynı ifadenizi tümüyle reddettiniz. İnsanları yanılttınız. Ve hala da gözümün içine baka baka yalanınızı sürdürüyorsunuz."

Bir an duraksadı, Halil'in tepkisini gözlemledi. Sonra, son darbeyi indirdi, sesi buz gibi ve tartışmaya kapalıydı. "Bu tutarsızlık ve yalanlarınızın üzerine, sizi merkeze götürmem gerekiyor. Konuşmama hakkınız var, avukatınızı arayabilirsiniz. Ama artık burada değil, emniyette konuşacağız."

Halil, Okan'ın ayaklarının dibine çökmüş, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Titreyen elleriyle genç polisin dizlerine tutunmak istedi, ama son anda vazgeçip ellerini havada bıraktı. Yüzü, korku ve çaresizlikten paramparça olmuştu.

"Başkomiserim, etmeyin, eylemeyin!" diye inledi, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. "Benim hiçbir suçum yok, yemin ederim! Sadece... sadece çok çaresizdim. Ne olur anlayın!"

Nefesi kesiliyor, kelimeler boğazında düğümleniyordu. "Devrim geldi, ona her şeyi anlattım, evet! Belki sesimizi duyurur, bu zulme bir son verir diye umdum. Ama ondan sonra her şey daha da beter oldu!"

Gözlerinde saf bir korku parlıyordu. "Onlarca kez ölüm tehdidi aldım, Başkomiserim! Yemin ederim! Telefonlar, isimsiz mesajlar... Çocuklarımı, karımı öldürmekle tehdit ettiler! Ne yapacaktım? Siz söyleyin, ne yapardınız benim yerimde?"

Yüzünü ellerine gömdü, omuzları hıçkırıklarla sarsılıyordu. "Çıkıp o korkunç yalanları söylemek zorunda kaldım! Sonra da zaten... memleketimden sürüldüm. Elimdeki avucumdaki her şeyi aldılar! Yaşadığım evi, toprağımı, her şeyimi... Bu soğuk, bu büyük şehre sığınmak zorunda kaldık."

Başını kaldırdı, ıslak gözleriyle Okan'ın yüzüne baktı; yalvaran, kaybolmuş bir çocuk ifadesi vardı yüzünde. "Ne olur, etmeyin! Kurban olurum size! Benim bir suçum yok, sadece korktum! Ailemi korumaya çalıştım! Anlayın bunu!"

Okan, göz ucuyla Vera'ya baktı. Onun bakışlarındaki donuk soğukluğu ve bu çaresiz serzenişten etkilenmemiş halini hemen fark etti. Zaten Vera'nın nasıl birisi olduğunu iyi biliyordu; adalet anlayışı, duygusallığa pek yer vermezdi.

Önünde diz çökmüş, perişan haldeki Halil'e döndü. Yüzündeki sert ifade biraz yumuşamıştı. Eğilerek, yaşı babasına yakın bu adamın omuzlarından tuttu ve onu hafifçe, yıpranmış koltuğa doğru yönlendirdi.

"Sakin olun, Halil Bey. Lütfen, oturun," dedi sesi artık daha insancıl, daha ılıktı. Halil'in feryadına tamamen kayıtsız kalamamıştı. "Bana olan her şeyi, başından sonuna, tane tane anlatın. Size inanmamı istiyorsanız, bana gerçeği anlatmalısınız. Saklayacağınız bir şey kalmamalı."

Halil'i koltuğa oturttuktan sonra, bir an için Vera'ya baktı. Onun hâlâ değişmeyen soğuk ifadesi, Okan'ın içinde bir burukluk yarattı. Ancak hemen Halil'e odaklandı, bekleyen sabırlı bakışlarını ona çevirdi.

Halil, hıçkırıklar arasında, kelimeleri zorlukla bir araya getirerek konuştu. Mardin’in ücra bir köyünden, aşiretin baskısıyla nasıl sürüldüklerini, topraklarının nasıl gasp edildiğini, evlerinin yakıldığını anlattı. Gözleri sıklıkla dalıyordu, bazen anlattıkları o kadar acıydı ki sesi titreyerek kesiliyordu. İstanbul’a gelişlerini, bu büyük ve soğuk şehirde nasıl çaresiz kaldıklarını, bir avuç eşya ve umutla nasıl hayata tutunmaya çalıştıklarını anlatırken, yüzündeki ifade iyice ezilmişti.

Okan, sessizce dinledi. Halil’in anlattıkları, aslında bildiği, defalarca duyduğu hikâyelerden farksızdı. Ama her seferinde yüreğine bir taş gibi oturuyordu. Halil’in sözleri bittiğinde, odada ağır bir sessizlik çöktü. Okan, artık bu zavallı, korkudan tir tir titreyen adamdan daha fazla bir şey öğrenemeyeceğini biliyordu. Onun sadece bir kurban olduğu, üzerinde oynanan kirli oyunlarda bir piyondan ibaret kaldığı ortadaydı.

Vera’ya sessizce bir bakış attı. Sonra ayağa kalktı. “Size teşekkür ederiz Halil Bey,” dedi, sesi yorgun ama nazikti.

Halil, şaşkın ve hâlâ korku dolu gözlerle onları izlerken, Okan ve Vera sessizce evden çıktılar. Kapıyı yavaşça kapattılar, arkalarında bir hayatın yıkıntılarını ve cevaplanmamış onlarca soruyu bırakarak. Apartman boşluğundaki soğuk hava, yüzlerine çarptı.

Sokağa çıktıklarında, sarı sokak lambasının altında iki uzun gölge halinde yürümeye başladılar. Okan, ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, omuzları hafifçe öne eğikti. Hava serinlemişti ve nefesleri buğu olup dağılıyordu.

“Sakin kal demiştim,” diye mırıldandı, sesi yorgun ve düşünceliydi. “Ama bu kadar sessiz kalacağını tahmin etmemiştim.”

Vera, kayıtsızca omuz silkti. Adımları sert ve kararlıydı. Soğuk ifadesi yerini keskin bir öfkeye bırakmıştı. “Yalancı herif,” diye mırıldandı, sesi buz gibi ve keskindi. “Merkeze götürelim diye diretince nasıl da döküldü.”

Bir an durdu, Okan’a döndü. Gözlerinde haksızlığa uğramış birinin öfkesi parlıyordu. “Bir kız ölmüş, Okan. Masum biri. Bir annenin evladı. Ama o adamın gözünde sadece kendi çocukları mı kıymetli? Başkasının çocuğu ölünce, onun hayatı, onun uğradığı haksızlık bu kadar mı değersizleşiyor?”

“Yapma Vera.” Okan’ın sesi karanlıkta bile yumuşak, belki de biraz yorgun bir tonla çıktı. Gözleri, sokak lambasının soluk ışığında ıslak bir parıltı barındırıyordu. “Zavallı bir adam işte. Her şeyi, yurdu, toprağı, geleceği elinden alınmış. Yaptığı yanlış, evet, kabul ediyorum. Ama o sadece bir kurban. Sistemin ezdiği, korkuya mahkum ettiği bir isim.”

Vera hiç yumuşamamıştı. Gözlerindeki buzul mavisi iyice keskinleşti. “Hayır Okan, sadece bir kurban değil.” diye çıkıştı, sesi metalik bir tınıyla kesiyordu geceyi. “O, senin her fırsatta şikayet edip durduğun o iğrenç, boktan sistemin ta kendisi. Bu yaptığıyla, suskunluğuyla, yalanlarıyla, o sistemi her geçen gün daha sıkı, daha çözülmez bir kör düğüm haline getiren dişlilerden sadece biri.” Arabaya doğru sert adımlarla yürüdü ve kapıyı sertçe çekip kapattı.

Okan, arkasından yavaşça yürüdü. Derin bir iç çekti. Coğrafya işte, diye düşündü. Tam da bu yüzden bazen kader oluyor. Aynı toprakları, aynı acıları, aynı tarihin yükünü paylaşan insanların, birbirlerinin çektiği ıstırabı anlamakta bir yabancı kadar zorlanmaması bu yüzdendi. Hiç gitmediği, belki de hiç görmeyeceği bir diyardaki birinin acısını yüreğinde hissedebilen, o kederle empati kurabilen bir insandı.

Vera’yı asla suçlayamazdı. Onun ne kadar vicdanlı, ne kadar hassas bir kalbi olduğunu çok iyi biliyordu. İşte tam da bu vicdanı yüzünden, Devrim'in başına gelenlere ve onun ailesine duyduğu o derin acıma hissi, genç kadını böyle hırçın, böyle sert bir betona dönüştürmüştü. Öfkesi, aslında çaresizliğinin ve derin insanlığının bir yansımasıydı.

Ancak Okan'ın deneyimi ona başka bir şey daha öğretmişti: Bu karmaşık hayatta, bazen bir taraf tamamen masumken, diğer taraf da yüzde yüz suçlu olmuyordu. Suç, bazen failden çok, onu fail haline getiren sarmalın içine hapsolmuştu. Halil de o sarmalın içinde sıkışıp kalmış, korkudan nefesi kesilmiş bir adamdı. Bu, dünyanın acımasız ve anlaşılması güç, tuhaf bir dengesiydi. Adalet arayışı, bu dengeyi gözetmekten geçiyordu belki de.

 

Bölüm : 20.08.2025 12:36 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...