
Sabahın erken saatlerinde adliyenin sakin koridorlarının son dakikalarında tempolu şekilde yürüyordu Okan. Engin ve mezarını ziyaret ettiği İlhan Türkmen arasındaki soy bağını çözmek için nüfus müdürlüğüne başvurmalı bunun için de savcılıktan izin çıkarması gerekiyordu.
Başsavcının odasının önüne gelip kapıyı tıklattı. Sonra da ağır ahşap kapıyı araladı.
“Günaydın Savcım, müsait misiniz?”
“Günaydın Okan Başkomiser, gel lütfen.” Savcı Murat, 50’li yaşlarında ama yaşından çok daha genç ve dinamik gözüken uzun boylu yapılı bir adamdı. Yüz çizgileri henüz neredeyse hiç dolmamış ancak hafif kırlaşan saçları yaşını hafifçe ele verir olmuştu. “Otur lütfen.” Üzerinde kalıplı omuzlarına tam oturan uçuk yeşil çizgili beyaz gömleği ve gömleğindeki çizgilere uygun yeşil kravatıyla çok şık gözüküyordu.
“Nasılsın, nasıl gidiyor?” Masasındaki telefona yönelecek oldu. “Bir şey içer misin?” Savcı Okan’ı çok severdi. Onunla birçok davada çalışmış, iş etiği ve görev disiplinine hep hayran olmuştu. Kendisinden neredeyse 20 yaş küçük bu adama duyduğu saygı ve güven de bu yüzden olsa gerekti.
“Bir şey almayayım Savcım, sizi çok tutmak istemem.”
Savcı Murat, bu sözler odada dağılırken karşısındaki genç polisi süzdü. Okan, titiz bir özenle hazırlanmıştı. Yeni tıraş olmuş yanaklarındaki kısa koyu sarı sakalları olması gerektiği gibi, kumral saçları kusursuz bir geometriyle taralıydı. Üzerindeki kaliteli gri kazak, bilinçli bir tercihti, ama asıl incelik yakadan görünen ince çizgili, lacivert kravattı. Bu ayrıntı, kıyafet kodlarını bilen kıdemli bir amir olduğunu fısıldıyordu.
Duruşu güvenli ama rahattı. Elleri bakımlı, yüz ifadesi mesafeli, ancak gözlerinde keskin bir zeka ışıldıyordu. Tüm bu unsurlar, işini ciddiye alan, şık ve oturaklı bir polis portresi çiziyordu. Görüntüsü, sessiz bir profesyonellik itirafı gibiydi.
“Şu gazeteci kızın dosyasıyla mı ilgili anlatacakların?” Murat dirseklerini masaya yaslamış, parmaklarını kavuşturmuştu.
“Evet Savcım, Devrim İplikçi davası.”
Seni dinliyorum der gibi baktı Savcı Murat’ın koyu kahve anlamlı gözleri.
“Davadaki sanıklardan birinin ölmüş bir şahısla aynı soy ismi taşıdığını fark ettik. Engin Türkmen, Devrim’in çalıştığı gazetenin sahibi, yalan ifade vermesi üzerine şüpheli listemizde adı var.” Saygıyla konuşuyordu. “Davanın gidişatı için aralarındaki akrabalık bağının tanımını netleştirmemiz gerekiyor.”
Murat küçük gözlerini iyice kıstı. “Yani diyorsun ki bağlantıyı nüfus kayıtlarından doğrulamamız şart.” Aklına yatmış gibiydi, emin olamadı Okan.
Kendinden emin onayladı onu genç polis. “Evet Savcım. MERNİS kayıtları üzerinden aile bağlarının araştırılması gerekiyor. Bizim yetkimiz sınırlı, ancak sizin yazılı talimatınızla Nüfus Müdürlüğü’nde soy kütüğü bilgisi alınabilir.”
Murat bir süre düşündü. Beyaz gömleğinin kol düğmeleriyle oynar gibi yaptı. Sesinde ciddi bir tonla konuştu. “Normalde sadece soy isim benzerliği mahkemede yeterli bir delil olarak sayılmayabilir.” Ancak sonra, bakışlarında ani bir değişim oldu. Gözlerinin derinliklerinde, işbirliğine ve belki de küçük bir risk almaya dair tuhaf, işveli bir parıltı belirdi. Oturduğu koltukta hafifçe öne eğildi ve ses tonunu daha kişisel, daha samimi bir hale getirdi “Ama… bunu benden sen istediğin için, elbette ki elimden geleni yaparım.”
Okan, bu sözler üzerine başını hafifçe eğdi. Dudaklarında, mesleki saygının ötesine geçmeyen, minnettarlık dolu sade bir gülümseme belirdi. Savcının bu jestinin değerini biliyordu. “Çok teşekkür ederim Savcım. Ben o halde, araştırılmasını istediğimiz tüm isim ve bağlantıları, resmi yazılı bir dilekçeyle ofisinize ileteceğim. Her şey usulüne uygun olsun.”
Murat, memnuniyetle başını salladı. İşlerin resmiyete dökülmesi, onun da işini kolaylaştırıyordu. “Tamamdır Okan. Bekliyorum.”
Okan, Savcı Murat'ın odasından çıktığında, koridordaki yoğun sessizlik içgüdüsel olarak saatini kontrol etmesine neden oldu. Bileğindeki sade, siyah kadranlı akıllı saat, henüz öğle saatlerini bile göstermiyordu.
Zihni, hemen bir sonraki hamleyi hesaplamaya başlamıştı bile. Tarık Taylan. Eğer şansı yaver giderse, onu antrenman saatinde, soyunma odasında veya sahada yakalayabilirdi.
Adımlarını hızlandırarak binadan ayrıldı. Park alanına yöneldi, anahtarlarını çıkardı ve sade ama güçlü bir sedan olan arabasına binerek kontağı çevirdi. Motor homurdanarak hayat buldu. Navigasyonu Ataköy'deki spor kompleksine çevirdikten sonra, trafiğin akışına karıştı. Camlardan süzülen ışık, konsolda parıldarken, aklı yalnızca Tarık Taylan'da ve ona soracağı sorulardaydı.
Devrim’in kendi fotoğraf makinesinde Tarık’la çok samimi pozları vardı malum, Tarık’tan Devrim hakkında işe yarar bir şeyler bulabilmeyi umut ediyordu.
Ataköy'ün düzgün kıyılmış kaldırımları ve birbirinin aynı apartman blokları, düzenli ve sakin bir yaşamın izlerini taşıyordu. Anadolu Yakasında yaşayan biri için çekilmez derecede hareketli olan Avrupa Yakasının içindeki nadide sakin yerlerden biriydi Ataköy.
Bu sessiz yeşil sokaklar İstanbul’dan uzak bir Akdeniz yerleşkesi hissi uyandırıyor ve bu da insana bu gürültülü şehirden kopuk, hoş bir huzur sağlıyordu.
Aracını otoparkın kuytu bir köşesine park etti. Aynalı güneş gözlüklerinin ardından bir an etrafı süzdü. Hava durgundu. Spor kompleksinin devasa, parlak cam kapılarına doğru sert, kararlı adımlarla yürüdü.
Açılan kapının ardından danışma benzeri bir yer göründü. Uzunca masanın ardında ufak tefek bir adam göründü.
“Buyurun?” Kulübe bu saatte gelen davetsiz misafir oturan görevliyi rahatsız etmişti.
Okan, acelesiz bir tavırla güneş gözlüklerini çıkarıp katladı. "Kolay gelsin," diyerek etrafa soğukkanlı bir göz attı. "Takım şu an antrenmanda mı acaba?" diye ekledi, sesi yumuşak ama istikrarlıydı.
Görevlinin memnuniyetsiz yüz ifadesi iyice belirginleşti. Dudakları ince bir çizgi halini aldı, ukala bir tavırla sağ kaşını kaldırarak, "Evet de..." dedi, kelimeleri ağır ağır ve sorgulayıcı bir tonda. "Siz kimsiniz?"
Okan, adamı bozmak istemiyordu. Son bir kez sabırla ve sakin bir ses tonuyla, başını hafifçe yana eğdi. "Tarık Taylan'la görüşmek istiyorum..." diye mırıldandı, ardından küçük bir duraksamayla ekledi. "Mümkün mü acaba?"
Görevli, kendini beğenmiş tavrını artık hiç saklamıyordu. Hatta kocaman sırıttı; sigara ve kahveden sararmış dişleriyle. Ellerini cebine sokarak, hafifçe öne eğildi ve alaycı bir ifadeyle, "Oh ne âlâ memleket!" diye gülümsedi. "Güzel kardeşim, böyle sokaktan her geçen gelip milli takım oyuncularıyla görüşmek istese, nasıl olur sence?" Cümlesini bitirirken omuzlarını hafifçe silkti. "Her gelene 'tamam' mı diyeceğiz bir de?"
Anlaşılan bu adam güler yüzden anlamayacak, gücü görmek isteyecekti. Okan'ın hareketleri artık yumuşak değil, mekanik bir kesinlikteydi. Cebinden kimliğini çıkardı. Siyah, köşeleri hafif yıpranmış kimlik kılıfını, görevlinin tam karşısında, onun bakışlarının odaklanmak zorunda kalacağı bir mesafede tuttu.
"Başkomiser Okan Tilmen." Adını ve rütbesini, her hecesi buz gibi kesen bir tonla, adeta bir tokat gibi savurdu. "Tarık Taylan'la görüşmem gerekiyor."
Sessizlik. Görevlinin sırıtan ağzındaki o kibirli ifade dondu, yerini şaşkınlık ve hızlıca yükselen bir tedirginlik aldı. Gevşek vücudu toparlandı. Yutkundu. “Kusura bakmayın Başkomiserim…ben sandım ki”
Okan, görevlinin sözünü asabi bir tavırla böldü. "Ne sandın?"
Görevli, irkilerek geri çekildi. Sesinde beliren bir titreme ile cevap verdi: "Sandım ki... düz vatandaşsınız..." Ürkekçe, neredeyse suçlu bir çocuk edasıyla baktı.
Okan'ın sarı kaşları çatılmıştı. Genç polisin sesi soğuk ve keskindi.
"Düz vatandaş bile olsam, sana böyle karşındakiyle dalga geçme yetkisini kim veriyor?" Bir adım öne attı. "Senin vatandaştan ne üstünlüğün var?"
“Haklısınız Başkomiserim…kusuruma bakmayın…eşeklik ettim.” Olduğu yerde kıpırdandı. “Ben gidip koçla konuşayım o sizi Tarık Taylan’la görüştürür.”
“İyi olur.” Sert bakışlarını hiç yumuşatmadı Okan.
Kısa görevli koşar adım uzaklaştı 3-5 dakika sonra da geri döndü. “Koç sizi bekliyor…ben eşlik edeyim.”
Okan cevap vermeden takip etti adamı.
Basketbol salonunun parlak ışıkları karşıladı Okan’ı. Hemen sahanın yanındaki adam, eski bir sporcu olduğu her halinden belli olan, orta yaşlı ama formunu oldukça korumuş atletik bir yapıya sahipti. Okan'ı görür görmez, vücut dili anında değişti; omurgası daha dik, duruşu daha saygılı bir hale büründü. Sıcak bir gülümsemeyle elini uzattı.
"Başkomiserim, merhaba. Hidayet ben. Size nasıl yardımcı olabilirim?" diyerek Okan'ın elini sıktı. Tokalaşması güçlü ve içtendi.
Okan, kendisine uzatılan eli sıktı. "Merhaba Hidayet Bey. Ben devam eden bir dosya kapsamında Tarık'la görüşmek istiyordum." Konuşurken bakışları, arka planda potaya art arda basket atan, ter içindeki oyunculara kaydı. Sesinde resmiyet vardı, ancak kibar bir tonla devam etti. "Mümkün mü acaba?"
Hidayet Bey, hiç tereddüt etmedi. "Tabii ki, Başkomiserim." Anlık bir refleksle, bileğindeki parlak kadranlı saatine baktı. "Antrenmanın bitmesine yaklaşık on dakika var." Nazikçe, kenardaki boş ve temiz seyirci koltuklarına doğru eliyle bir jest yaptı. "Sizi on dakikalığına burada misafir etsek olur mu? İsterseniz bir su ya da kahve getirteyim?"
“Beklerim, bir şey almayayım yalnız teşekkür ederim.” Okan, kendisine gösterilen sert plastik koltuklardan birine yerleşti. Basketbolcuları izlemeye koyuldu. Gözleri, uzun boylu, ter içindeki adamların arasında Tarık'ı aradı ve onu, hücum hattında top sürerken bulmakta gecikmedi.
Basketbol, Okan'ın en vakıf olduğu spor dalı falan değildi, ancak Tarık'ın işinde ne kadar iyi olduğu her hareketinden belli oluyordu. Takımının en skorer oyuncusu olması bir yana aynı zamanda sahada sergilediği zeka da dikkat çekiciydi. Savunmanın zayıf noktalarını anında görüyor, boş alanları hissediyor ve topu, takım arkadaşlarına inanılmaz zamanlamalarla, adeta yapışkanmış gibi bırakmadan iletiyordu. Her pası keskin ve isabetli, her şutu ölümcül bir hesap ürünüydü. Okan, bu disiplinli ve kontrollü performansı izlerken, Tarık'ın sadece bir sporcu değil, aynı zamanda stratejik bir zihne de sahip olduğunu not etti.
Antrenmanın bitiş düdüğü çaldığında koç, soluğu hemen Tarık'ın yanında aldı. Aralarında hızlı ve alçak sesle bir konuşma geçti. Tarık'ın bakışları, koçun işaret parmağıyla gösterdiği yöne, köşede sakin sakin oturan Başkomisere kaydı. Koçun söylediklerini dinlerken başını iki kere ciddiyetle salladı. Sonra, terini silmek için yüzünü havluyla kuruladı ve adımlarını Okan'a doğru yöneltti. Hareketleri rahat ama bir o kadar da merak doluydu.
Okan, genç adam yaklaştıkça ayağa kalktı. Kendisi de oldukça uzun bir adam olmasına rağmen, Tarık'ın yanında bir anlığına küçülmüş hissetti. Tarık, iki metreyi aşan boyuyla etkileyici bir fiziksel varlığa sahipti. Islak, koyu sarı saçları alnına yapışmıştı. Gözleri uzaktan kahverengi görünse de, yaklaştıkça içlerinde tuhaf ve çekici altın rengi kıvılcımlar barındırdığı fark ediliyordu. Yüz hatları keskin ve düzgündü; şekilli, kısa sakalları güçlü çene hattını çerçeveliyordu. Ter içinde ve yorgunken bile, hafif dalgalı saçları, kaslı kolları ve kendinden emin duruşuyla son derece yakışıklı bir adam olduğu su götürmezdi.
“Merhaba Başkomiserim.” Saygıyla elini uzattı Tarık. Sonra aniden terli avcunu hatırlayıp hafifçe geri çekmek istedi. “Terliyim biraz, kusura bakmayın.”
Okan, onun bu içgüdüsel nezaketini ve endişesini görmezden gelircesine, tereddütsüzce uzatılan eli sımsıkı kavradı. Terin sıcaklığı ve nemi avucuna işledi. “Önemi yok Tarık,” dedi, sesi sakin ve güven verici bir tondaydı. Sonra etrafına, meraklı kulaklara açık olan soyunma odası girişine bir göz attı. “Yalnızca biraz daha özel konuşabileceğimiz bir yere geçmemiz mümkün mü?”
Tarık'ın çarpıcı, altın kıvılcımlı gözleri anında bir bulutla kaplandı, içlerinde sahici ve derin bir keder belirdi. “Devrim hakkında konuşmak istiyorsunuz, değil mi?” diye mırıldandı. Türkçesi neredeyse kusursuzdu, ancak telaffuzundaki hafif bir pürüz ve cümlelerindeki melankolik bir kırılma, Okan'ın bir yerlerde okuduğu, ebeveynlerinden birinin Balkan göçmeni olduğu bilgisini hatırlamasına neden oldu.
Okan, başını hafifçe eğdi. “Evet,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Devrim hakkında.”
Tarık'ın yüzündeki atletik canlılık anında soldu, yerini derin bir içe dönüklük aldı. Olgun, ağırbaşlı bir tavırla başını salladı. Loş koridorun ilerisini işaret etti. "Şu taraftan buyurun, Başkomiserim," dedi, sesi artık oyun sahasındaki gürleyişinden çok uzakta, adeta yere yakın bir frekansta titreşiyordu. "İçeride, lobide boş bir oda var. Daha uygun olur." Öne düşüp yolu gösterdi, Okan da onu sessizce takip etti.
Tarık'ın yönlendirmesiyle sağdaki üçüncü kapıdan içeri girdiler. Burası, duvarlarında kulübün tarihini yansıtan siyah-beyaz fotoğrafların asılı olduğu, ortasında deri bir koltuk ve iki sandalyeden oluşan mütevazı bir oturma grubu bulunan, küçük ama ferah bir istişare odasıydı. Okan, koltuklardan birine, alışkın olduğu bir ciddiyetle yerleşti. Uzun boylu adam da sanki vücudundaki devasa kaslar anlamsız bir ağırlığa dönüşmüş gibi, karşısındaki sandalyeye usulca çöktü.
Okan, genç adamın ruh halini anlamak istercesine bir an durdu, onu kısaca süzdü. Yüzündeki ifade, profesyonel mesafeyi koruyor ama aynı zamanda insani bir sıcaklık da barındırıyordu. Sonra, ölçülü bir hassasiyetle konuşmaya başladı: “Başın sağ olsun Tarık…” Hafif bir duraksamayla devam etti, “Devrim, kız arkadaşındı sanırım.”
Tarık, başını yerden kaldırmadan, usulca ve hüzünle salladı. "Evet," kelimesi, odanın sessizliğinde bir iç çekiş kadar hafif, ama bir o kadar da ağır çıktı.
Konuşması gerektiğinin farkındaydı. Karşısındaki polisin onu sorgulamaktan ziyade, olanları anlamaya, parçaları birleştirmeye çalıştığını, Devrim'in katilini bulmak için çabaladığını hissediyordu. Bu düşünce, ona bir miktar güç verdi. Derin bir nefes alıp kendisini toparladı ve bakışlarını yerden, Okan'ın gözlerine doğru kaldırdı.
"Devrim... Devrim harika bir insandı, Başkomiserim," diye başladı, sesi titrek ama giderek güçlenerek. "Çok ama çok parlak bir gazeteciydi. Sadece işini yapmazdı, onun için yaşardı. Gerçeğin peşinden koşmaktan asla vazgeçmezdi."
Kederli gözleri, eski anıların ılık ışığıyla canlanır gibi oldu, yüz ifadesi yumuşadı. "Hayatında ona sahip olan, onu tanıyabilen herkes çok şanslıydı. Ben de öyle..." Duraksadı, boğazı düğümlenir gibi oldu. "Tanıştığım en kıymetli insandı Devrim. Sadece benim için değil, herkes için."
Okan'ın yeni bir soru sormasına fırsat kalmadan, Tarık konuşmaya devam etti. Kelimeler, içinde birikmiş anıların baskısıyla, adeta kendiliğinden dökülüyordu.
"Spora çok ilgiliydi," dedi, sesindeki üzgünlük her hecede belli oluyordu. "Özellikle de basketbola. Tutkuluydu... Maçları hiç kaçırmazdı. Zaten..." diye ekledi, boğazını temizlerken sesi bir an daha da kısıldı, "Onunla da burada, bu arenada tanıştık. Antrenman sonrası bir röportaj için gelmişti. Soruları o kadar keskindi, o kadar doğru yerden vuruyordu ki... Herkesten farklıydı."
Anlatırken, o güne dair küçük bir gülümseme dudaklarında belirmeye çalıştı ama başarısız oldu, hızla solup yerini derin bir hüzne bıraktı.
Okan'ın sorusu odada ağır bir şekilde asılı kaldı. "Ne kadardır beraberdiniz?"
Tarık'ın cevabı, derin bir yerden, adeta bir yük gibi çıktı: "Sekiz ay."
Okan, bir sonraki soruyu sormaktan çekiniyormuş gibiydi. Başını hafifçe eğdi, bakışları hem bir çaresizlik hem de derin bir anlayışla Tarık'ın ıslak, kederli gözlerine kenetlendi. Sesi yumuşak, neredeyse fısıldar gibiydi, ama her kelimesi netti. "Devrim... bir aşireti araştırıyormuş, Tarık." Cümleyi dikkatle kuruyor, genç adamın tepkisini ölçüyordu. "Sen o konuyla ilgili ne biliyorsun?"
Tarık, çaresizce ellerini iki yana açtı. Bu jest, hem bir iç boşluğu hem de derin bir çözümsüzlüğü ifade ediyordu.
"Ne yazık ki pek bir şey değil, Başkomiserim," dedi ve sesi, samimiyetle dolu bir çıkmazın tonunu taşıyordu. "Devrim... sevdiklerini tehlikeye atacağını bildiği her şeyden, etrafındakileri uzak tutardı. Bu konuda çok katıydı."
Duraksadı, gözleri bir anlığına boşluğa daldı, zihni geçmişe yolculuk ediyor gibiydi. "Defalarca kez ısrar ettim, merak ettim, endişelendim... Ama bana neredeyse hiçbir şey anlatmadı."
Okan'ın zihninde bir şimşek çaktı. Bu söyledikleri, tıpkı Engin Türkmen'in dedikleri gibiydi. Gazetenin sahibi de tam olarak aynı şeyi söylemişti; Devrim'in işiyle özel hayatını keskin bir çizgiyle ayırdığını, özellikle bu dosyada son derece ketum davrandığını... İki farklı kaynaktan gelen bu paralel ifadeler, Devrim'in araştırmasının tahmin ettiğinden çok daha tehlikeli ve karanlık sulara uzandığını doğruluyor, üzerine bir ölüm sessizliği örtüyordu.
Okan, soruyu suçlayıcı bir tonda değil, tamamen rutin bir prosedürün soğuk gerekliliği olarak sordu. Sesindeki yumuşaklık biraz azalmış, yerini nötr ve düz bir tona bırakmıştı. "Tarık," diye başladı, not defterine bile bakmadan, tarih ve saati ezberden aktarırken. "3 Kasım Perşembe, akşam saat 19.00’dan sonra neredeydin?"
Tarık, soruya alınmış ya da savunmaya geçmiş gibi durmuyordu. Sakinliğini neredeyse tamamen koruyarak, hafifçe mırıldandı:
"Buradaydım, Başkomiserim." Cevabı doğal ve istikrarlıydı. "Her perşembe akşamı antrenmanım var zaten. Koçtan, takım arkadaşlarımdan ya da herhangi bir görevliden teyit edebilirsiniz."
"Son bir şey daha soracağım," diye mırıldandı, sesi neredeyse bir fısıltı kadar yumuşak ama keskin bir nişancı gibi odaklanmıştı Okan’ın. "Devrim'e bunu kimin yapmış olabileceği hakkında bir fikrin var mı?"
Sorunun ağırlığıyla, Tarık'ın yüzündeki yumuşak ve kederli ifade anında buharlaştı, yerini belirgin, çelikten bir gerginlik aldı. Ağzını açtı, bir şey söyleyecek oldu, sonra vazgeçer gibi yaptı. Sanki ağzından çıkacak kelimelerin, hem Devrim'in anısına hem de karşısındaki üniformaya karşı saygı sınırlarını aşmasından korkuyordu. Kendini zorla toparladı.
"O..." diye gürledi, sesi boğuk ve öfkeyle titreşiyordu. Cümlelerini zapt etmek için bir savaş verir gibiydi. "Yunus... Yunus Kaya." Adı ağzından zehir zemberek bir tonda çıktı. Gözlerinin kahverengi derinliklerinde, kontrolden çıkmak üzere olan saf bir hırs parlıyordu. "Devrim'in eski sevgilisi..."
Bir küfür, tam dilinin ucuna geldi, yüz kasları gerildi, sonra onu yutkunup geri itti. Okan, bu beyefendi ve kontrollü adamın gözü önünde, bir anda yaşanan bu ilkel dönüşümüne şaşırarak iyice dikkat kesildi.
"Ağzımı bozmak istemiyorum, Başkomiserim," diye ekledi, sesini zorlukla kontrol ederek, "Ama o yavşak herif, Devrim'in peşine düşmüştü son zamanlarda. Israrla rahatsız ediyordu onu."
Okan'ın bal rengi gözleri, Tarık'ın üzerine daha da dikildi, her kelimeyi tartarak içine çekiyordu. "Nasıl bir rahatsızlık?" diye sordu, sesi alçak ve istikrarlıydı. "Ne yapıyordu mesela?"
Tarık'ın yüzündeki öfke, bu somut soru karşısında daha da belirginleşti, çenesi gerildi.
"Konuşmak... buluşmak istiyordu," diye düzeltti Tarık, kelimeyi tiksintiyle vurgulayarak. "Devrim'i kaybedince gördü çünkü dünyanın kaç bucak olduğunu. Kızı aylarca üzdüğü yetmezmiş gibi," diye ekledi, sesi acıyla burkulurken, "bir de yalvarıyor, özür diliyor, hayatına geri dönmek istiyordu.”
Okan, Tarık'ın kişisel öfkesinin ve kıskançlığının objektif gerçekleri perdeleyebileceğini düşündü. Bu, hemen her erkeğin eski sevgili konusunda verebileceği, fazlasıyla subjektif bir tepkiydi.
"Sapıkça saplantılı biri mi bu Yunus?" diye sordu, sesini kasıtlı olarak nötr ve araştırıcı tutmaya çalışarak. Amacı, Tarık'ın önyargılarını bir kenara itip gerçek olgulara ulaşmaktı.
Tarık, bu soruya adeta isyan edercesine, küçük bir çocuğun sabırsızlığıyla karşılık verdi. "Nasıl biri olduğu fark eder mi, Başkomiserim?" Cevabı, öfke ve çaresizlikle yüklüydü. "Kızı darlıyordu işte! Bu kadarını bilmek yetmez mi?"
Okan, Tarık'ın acıyla sarılı öfkesine anlayış göstermesi gerektiğini bilerek, sakin bir tonla mırıldandı. "Peki," dedi, sesindeki sertliği kırarak. "Ne iş yapıyor bu Yunus?"
"Mühendis," dedi, tükürür gibi. Sanki mesleğin kendisi bile onun için bir aşağılama nedeniydi.
Bir an durdu, gözlerinde derin bir küçümseme parladı. Sonra, başını hafifçe yana eğerek, sesini alaycı ve son derece aşağılayıcı bir tonda alçalttı; adeta bir küfür gibi fısıldadı. "Pabucumun mühendisi."
Bu sözler, sadece mesleğe değil, o mesleği yapan kişiye duyduğu derin bir hor görünün ve tartışmaya bile değer bulmamanın sert ifadesiydi. Okan'a, bu konunun Tarık'ın içinde nasıl bir öfke ve tahammülsüzlük yarattığını açıkça gösteriyordu.
Okan, onun öfkesini ve acısını daha fazla körüklemek istemiyordu. Genç adamın içinde bulunduğu kırılgan halin farkındaydı. Yüzüne sıcak ve güven verici bir bakış yerleştirdi.
"Tarık," dedi, sesi artık bir sorgucunun değil, bir sırdaşın yumuşaklığındaydı. "Anlattıkların için çok teşekkür ederim."
Ayağa kalktı, kendisinden neredeyse on yaş küçük olan basketbolcuya bir abi şefkatiyle baktı. Dosdoğru gözlerinin içine bakarak devam etti.
"Devrim'i sana geri getiremem belki," diye kabul etti, kelimeleri acı bir gerçekliğin ağırlığını taşıyordu. "Ama onun katilini bulmak için elimden geleni yapacağıma söz verebilirim."
Sözlerini, Tarık'ın geniş, terli omzuna hafif ve dostça bir dokunuşla tamamladı. Avucunun sıcaklığı, verdiği sözün samimiyetini iletiyordu. Bu temas, sadece bir veda jesti değil, aynı zamanda Tarık'ın anlattıklarının samimiyetine olan inancının da bir göstergesiydi.
…
“Tarık abartmış biraz.” Çağla umursamaz olmayan bir tavırla omuz silkti. “Yunus Devrim’i çok üzdü doğru ama sapık falan değildi.”
Okan Tarık’ın yanından çıktıktan sonra hastaneye, sonunda görev başına dönen Çağla’nın yanına, gitmişti. Madem Çağla Devrim’in en yakın arkadaşıydı o halde Yunus’la ilgili söyleyecek birkaç çift sözü olsa gerekti.
Okan, Çağla’nın son görüşmelerinde kızarıklıktan bulanıklaşan, şimdiyse daha net gözüken koyu mavi gözlerine baktı. Önündeki karton bardak çayı masaya yaslanarak hafifçe kenara itti. “Ne yaptı Devrim’i üzecek?”
Çağla, ‘Bu çok uzun bir hikaye,’ der gibi iç çekti. Hastanenin bahçesindeki bankta oturuyorlardı. Serinlik onu hafifçe ürperttiğinden, üzerindeki beyaz önlüğün önünü birleştirdi.
“Yunus ve Devrim ilk tanıştıklarında Yunus harika bir adamdı. Devrim, Yunus’un onun ruh eşi olduğuna emindi. Oysa dışarıdan bakıldığında bariz olan onca uyumsuzluğa rağmen.” Durdu, elini havaya kaldırarak açıklamak istediği noktayı vurgulamak istercesine. “Hayatsal uyumsuzluktan bahsediyorum. Devrim, Yunus’a başından beri birkaç gömlek fazlaydı zaten.” Okan’ın soru dolu gözlerine cevap olarak açıklamasını sürdürdü.
“Devrim’in ailesi çok varlıklıydı, Başkomiserim. Ama Devrim çok mütevazı bir kızdı. Ailesinin ona sağladığı statüyü bir başarı ya da yeterli bir hayat motivasyonu olarak görmezdi. Bu yüzden hep çok çalıştı. Kendi başardıkları onun için asıl meseleydi.” Hafif bir kederle gölgelendi gözleri. Çatallı çıkan sesini toparladı. “Yunus’sa daha kendi halinde bir ailenin çocuğuydu, umarım anlatabilmişimdir aralarındaki farkı."
Evet Okan çok iyi anlamıştı.
“Başta iyi giden her şey sonra yüz seksen derece değişti. Yunus hepten ilgisiz, soğuk, problematik bir tipe dönüştü.” Şimdi ses tonu biraz daha hüzünle çıkmıştı. “Ama iş işten geçmiş Devrim ona çoktan sırılsıklam aşık olmuştu.” Çaresizce ellerini iki yana açıp dudaklarını büzdü.
“O Yunus’un bütün gereksizliklerine, saygısızlıklarına, kendisini yok sayışlarına katlandı, yuttu, affetti.” Birden sesi keskinleşti, sanki görünmez bir saldırıya geçiyor ya da Devrim'i duvarlarla çevreliyordu.
“Devrim çok sağlam karakterlidir, Başkomiserim, kendini kimselere ezdirmez. Asla!” Bu cümleyi adeta çekiçle çakarcasına vurguladı. Sonra, tüm o savunmacı sertlik aniden söndü, yerini derin, şaşkın bir hüzne bıraktı. Omuzları hafifçe çöktü. “Ama nasıl olduysa işte... Yunus’a kapıldı. O sağlam karakter, o dimdik duruş, onun karşısında eriyip gitti bir süreliğine. Aşk denen illet işte,” dedi, sesi artık bir fısıltının sınırına dayanmış, acıyla burulmuş bir tebessümle.
“En akıllısını, en güçlüsünü bile avucunun içine alıp, kendi kurallarıyla oynatıveriyor. Devrim, dünyayı fethetmeye hazır bir orduydu, ama Yunus'un bakışlarının önünde tek bir ok bile atamadı. İşin en acı tarafı da bu değil mi zaten? Yenilgiyi kabullenmek değil, nasıl yenildiğini bir türlü anlayamamak.”
Yunus’a duyduğu öfke, yumuşak yüz hatlarının gerilişinden, dudaklarının ince bir çizgi halini alışından belli oluyordu.
Devrim’in çevresindeki herkesin Yunus’a bu denli kolektif bir öfke duyuyor oluşu çok enteresandı.
“Aylarca,” diye devam etti Çağla, sesi öfkeden ziyade derin bir hayal kırıklığıyla titreyerek, “Yunus’un düzelmesini, o ilk günlerdeki adam olmasını bekledi. Sabırla, umutla, belki de biraz aptalca... Ama yok.” Elini boşlukta keskin ve çaresiz bir hareketle savurdu, sanki görünmez bir şeyi silkeleyip atıyordu. “Yunus’tan bir cacık olmadı, olamazdı da! Çünkü değişmesi gereken şey, sadece birkaç huyu değil, tüm dünyaya bakışıydı. O, Devrim'i anlamak bir yana, onun ruhundaki o kırılgan, sanatla beslenen çiçeği fark edemedi bile. Ona sadece sahip olmak istedi, tıpkı yeni bir araba, pahalı bir ceket gibi. En sonunda...” Çağla’nın sesi iyice alçaldı, sanki bu son gerçeği söylemek bile onu yoruyordu, “...Devrim, Yunus’un kendisini aldattığını öğrendi. O kadar basit, o kadar sıradan ve iğrenç bir ihanetti ki bu...”
“Sonra?”
Çağla, önündeki soğumuş ve acılaşmış çaydan derin bir yudum aldı. Yutkunurken yüzü hafifçe buruştu, sanki zehir içiyordu. “Sonra ayrıldılar tabii. Artık geri dönülecek bir şey kalmamıştı. Ama o ayrılık, bir çözüm değil, sadece yıkımın başlangıcıydı. Devrim’in toparlanması aylar sürdü,” dedi, sesi adeta bir cenaze marşı kadar ağır ve hüzünlü. “Sadece kalbi kırılmamıştı; gururu, insanlara olan inancı, aşka dair tüm hayalleri paramparça olmuştu.” Başını, içindeki çaresizliği ve derin üzüntüyü taşıyan bir ağırlıkla iki yana salladı.
“Sonra,” diye devam etti Çağla, yüzündeki gerilim bu kez yerini nihayet bulmuş bir huzura bırakır gibi oldu, “karşısına Tarık çıktı. Ve Devrim’e, tekrar kim olduğunu hatırlattı. Ona, gerçekten neye layık olduğunu, usul usul, sabırla öğretti. Hakkıyla, layıkıyla sevdi onu Tarık. Devrim de zamanla Tarık'ı sevmeyi öğrendi tabi.”
Çağla’nın gözlerinde, hikayenin bu kısmını anlatırken nadir bir ışık parladı. “Tam her şey rayına girmiş, hayatına çekidüzen vermişken... Yunus çıkageldi. Defalarca yalvardı Devrim’e. Her şeyi telafi etmek, geçmişi silip yeniden başlamak istedi. Ama artık çok geçti. Çok...”
Başını hafifçe sallayarak, son cümleyi kesin bir tonla bitirdi. “Tarık ve Devrim, çok güzel bir şeye doğru emin adımlarla yol alırlarken, Yunus anca onları uzaktan izleyebilirdi. İşte hayat böyle bir şeydir herhalde, Başkomiserim. Bazen vazgeçtiğin şeyler, bir daha asla yakalayamayacağın fırsatlara dönüşür. Yunus da o fırsatı kaçırandı. Geriye sadece izlemek ve pişman olmak kaldı.”
Okan'ın bal rengi gözleri, Çağla'nın kurduğu süslü cümlelerin ve hayat derslerinin ötesine, hikayenin çatırdayan temellerine odaklandı. Soğuk bir ciddiyetle kıpırdandı. Çayının buğusuna hapsolmuş bir soru, ağır ve keskin bir bıçak gibi sessizliği yardı.
"Peki," dedi, sesi yumuşak ama arkasında çelikten bir irade saklıydı. Tüm o duygusal arka planı bir kenara iterek, doğrudan amacına yönelmişti. "Sence Yunus, kıskançlık uğruna Devrim'i öldürmüş olabilir mi?"
Okan'ın bakışları, Çağla'nın yüzündeki en ufak bir seğirmeyi, bir tereddüt izini avlamaya hazır avcılar gibiydi. Bu soru, bir psikolog ya da bir arkadaş değil, bir başkomiser olduğunu anımsatırcasına, havadaki tüm şiirsel havayı anında dağıttı.
Çağla da şimdi aynı soğuk atmosfere, Okan'ın bakışlarının üzerine çektiği o ağır gerçeklik katmanına teslim oldu. Yüzündeki o hüzünlü ama naif ifade silinmiş, yerini buz gibi bir ciddiyet almıştı. Bir an düşündü, kelimeleri zihninde tarttı.
"Sanmıyorum," dedi sonunda, ama sesi ilk cevabın verdiği güveni taşımıyordu; içinde derin bir çatlak vardı. "Ama kesin de konuşamıyorum." Cümlesini bitirirken, tiksinmiş bir ifadeyle başını hafifçe salladı, sanki düşüncesinin bile kendisini iğrendiriyordu. "Öylesine manyak, öylesine hastalıklı bir çağda yaşıyoruz ki..." diye ekledi, sesi alçak ve yorgun, neredeyse bir iç çekişle karışık, "...artık herkes her şeyi yapabilir. Sevdiğini kaybetmenin acısı, kıskançlık krizleri... Bunlar artık sıradan mazeretler değil, cinayetlere bile bahane olabiliyor.
Okan şimdilik alacağını almıştı. Ceketinin yakalarını soğuğa karşı kaldırdı, ağır adımlarla banktan kalktı ve çıkmak için gerisin geri bir adım attı. "Teşekkür ederim Çağla Hanım. Vaktinizi aldım."
"Ben teşekkür ederim," dedi Çağla, sesi yorgun ama nazik.
Genç polisin arkasından, önlüğünün önünü ve kollarını sıkıca kavuşturmuş bir halde, gidişini izlerken birden, içine düşen son bir kurdun yarattığı huzursuzlukla irkildi. Okan henüz fazla uzaklaşmamıştı.
"Okan Bey!"
Okan duraksadı, sonra yavaşça arkasını döndü. Sorgulayıcı bakışlarıyla Çağla'ya baktı. "Evet?"
Çağla, bir an tereddüt etti, sonra ağzındaki baklayı çıkardı. Kelimeleri dikkatle seçerek, "Yunus'u sorgulayacaksanız," dedi, sesi biraz daha ciddi ve gizemli bir tona bürünerek, "bu hikayede adını duymanız gereken biri daha var. Yunus'un eski sevgilisi, Simge. Yunus, Devrim'i onunla aldattı. Ve kendisi," diye vurguladı, "Devrim'den pek hazzetmezdi. Hatta... belki de kindardı. Kızı pek tanımıyorum, dürüst olmak gerekirse. Ama bu hikayedeki karanlıkta kalmış, saklı noktalardan birini belki o aydınlatabilir. Belki de bu işin içinde sadece kıskanç bir eski sevgili yoktur."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |