
Yunus’un ihaneti, Simge’nin muhtemel kıskançlığı, Halil’in yakarışları, Çağla’nın anlattıkları, Tarık’ın gözlerindeki öfke, Doğu’daki aşiret, Engin’in yalan ifadesi… Pınar Dağdelen.
Çoğu zaman davaları çok fazla içselleştirmemeye çalışırdı Okan. Hatta dinlenmeye ve kafasını dinlemeye ihtiyaç duyduğunda, bilhassa işini kapının dışında bırakırdı. Ama bugün… Bugün beynindeki düşünceleri susturamıyordu. Bağlantılara kafa yormaktan ve henüz bilmediği karanlık noktalara, beyninde var olmayan bir ışık tutmaya kendini zorlamaktan başı çatlayacak derecede ağrımıştı.
Saat de neredeyse gece yarısına gelmiş, dolunayın ışıkları çekinmeden tül perdeden içeri süzülüyordu. Yanında yatan sevgilisine baktı. Vera mışıl mışıl uyuyordu, yüzünde dingin bir ifade. Onu uyandırmamak için yatağından sessizce kalktı, ayaklarının altındaki parkenin soğukluğunu hissederek mutfağın yolunu tuttu. Işıkları açmadan, dolunayın dışarıdan süzülen gümüşi ışığıyla idare ederek, rahat mutfak sandalyesine çöktü. Önüne, zihnindeki karmaşayı somutlaştırmak istercesine hayali bir dosya koymuş gibiydi.
Kim suçlu, kim suçsuz, kim bu hikayenin neresindeydi; kestirmesi o kadar zordu ki. Bu belirsizlik, tahmin bile yürütemiyor olmak, onun beynini kemiriyor, içini bir sıkıntı kaplıyordu.
Bu, sıradan bir kıskanç eski sevgili hikayesi miydi, yoksa Pınar Dağdelen'in araştırdığı tehlikeli bir konunun parçası olan bir gazeteci vakası mı? Belki de hepsinin ötesinde, daha karanlık, daha fazlasıydı.
Sıkıntıyla, parmaklarını gür kumral saçlarının arasında dolaştırdı, saç derisinde hafif bir baskı oluşturarak zihnindeki gerginliği bir an olsun dindirmeye çalıştı. Huzursuz, derin ve sesli bir nefes aldı, ciğerlerine çektiği hava bile ağır gelmişti. Sonra, önündeki masanın üzerinde duran sigara paketine uzandı. Alışkanlıkla paketi salladı, içinden bir sigarayı çekip çıkardı.
Dudaklarının arasına yerleştirdiği sigaranın filtreli ucunu hafifçe ısırdı. Sağ eliyle cebinden çıkardığı çakmağı çıt sesiyle yaktı. Çakmağın cılız, turuncu-mavi alevi, bir anlığına karanlık mutfağın duvarlarında devasa, dans eden gölgeler oluşturdu; Okan'ın yorgun yüzündeki çizgileri, derin düşünceye dalmış gözlerini aydınlattı.
Alev, sigaranın ucuna değdiğinde, tütün kıvrıla kıvrıla köz rengine dönüştü. Okan, çakmağın sesini ve ilk dumanın ciğerlerine çekilişini duyuncaya kadar nefesini tuttu. Sonra, dumanı yoğun bir bulut halinde ciğerlerinden salarken, gözleri yeniden hiçliğe, zihnindeki labirente daldı.
"Uyku tutmadı galiba," diyen sesle, karanlığın içinden gelen bu cümleyle irkildi Okan. Başını mutfağın girişine çevirdi. Vera, bütün vücut hatlarını ortaya çıkaran incecik, dökümlü saten geceliği içinde, kapı eşiğine yaslanmış onu izliyordu. Başını anlayışla, merakla ve biraz da endişeyle hafifçe yana eğmişti. Gözleri, dolunayın loş ışığında, karanlıkta parıldayan iki çiğ tanesi gibiydi.
Okan pes eder gibi, elindeki sigaradan derin, düşünceli bir nefes çekti. Dumanı ciğerlerinde gezindirirken, sigara dudaklarının arasında hafifçe oynayarak konuştu. "Derine indikçe su berraklaşır sandım... Ama duyduğum her yeni şey, her bağlantı, beni daha da çıkmaza, daha da dipsiz bir karanlığa sürüklüyor." Sesi, tütün dumanıyla birlikte yoğun, pürüzlü ve yorgun çıkıyordu.
Normalde kolay kolay karamsarlığa kapılmazdı davalarında. Ama bu sefer, ilk kez kendini her yönden örülmüş duvarların arasında sıkışıp kalmış gibi hissediyordu. "Sabahtan beri Pınar Dağdelen'in ofisine ulaşmaya çalışıyorum. Telefonlarıma cevap veren yok." Öfkeyle, dudaklarından dumanı keskin bir üfleyişle savurdu, sonra ellerini iki yana, çaresizce açtı. "Her şey ters ve zor olmaya yemin etmiş gibi."
Gecenin karamsarlığının da üzerine çöktüğünün farkındaydı aslında. Vera'nın sessiz varlığı, onun bu içsel çöküşünü daha da belirgin kılıyordu. Bir an sigarasına baktı, ucundaki kırmızı korun yavaş yavaş kül rengine ilerleyişini izledi. Bu, tükenişin küçük, simgesel bir temsili gibiydi.
Külü, sigarasını hafifçe vurarak çakıltaşı desenli kül tablasına düşürdü. Bakışlarını, pencereden sokağa, sokak lambalarının cılız, turuncu ışıklarıyla aydınlattığı ıssız kaldırıma çevirdi. O sırada Vera, sessizce mutfağa geçmiş, masanın karşısındaki sandalyeye oturmuştu. Saten geceliği, oturuşuyla bedenine daha da bir yapışıyor, dolunayın ışığıyla kadifemsi bir parıltı yayıyordu.
Okan, kendi kendine konuşur gibi devam etti, sesi bu kez canlı, hırçın ve içerlemiş bir öfkeyle yükseliyordu. "Bir de başımıza manyak eski sevgili çıktı, iyi mi?" Cümlesini bitirirken kısacık, anlam yüklü bir bakışla Vera'ya baktı, sanki onay bekliyor ya da içindeki acıyı paylaşıyordu. Sonra, gözleri tekrar önündeki boşluğa kaydı. "Bu cinayetin yine bir kadın cinayeti olması ihtimali de cinlerimi tepeme çıkarıyor."
Derin, sarsıcı bir nefes çekti ve bir anlığına sigarasına sığındı. Dudakları filtrenin etrafında, duman ciğerlerine çekilirken yanakları hafifçe çöktü. Dumanı, yoğun, gri bir bulut halinde savururken, sesi içindeki öfkeyle eş zamanlı şekilde pürüzle çıktı boğazından. "Bir insanın, bir kadının, ne şekilde olursa olsun ölmesi korkunç zaten... Ama bu, yine başarılı ve güçlü bir kadının, potansiyeli yüksek bir hayatın, sırf 'hayır' dedi diye veya bir manyağın saplantısı yüzünden erkek eliyle son bulması hikayesiyse... İşte bu, artık kanıma dokunuyor."
Vera, karşısında çökmüş, öfkesiyle yorgun düşmüş sevgilisini izlerken, onun davaya olan bakışının neden bu denli karamsarlaştığını, neden bu kadar kişisel hissettiğini nihayet anlamıştı. Bu, sadece bir cinayet değil, Okan'ın her gün mücadele ettiği bir sistemsel kırılmanın, toplumsal bir yaranın bir numunesiydi.
Vera hafifçe masaya doğru eğildi. Gözleri yumuşak, anlayışlı ve derin bir sakinlikle bakıyordu Okan'a. Onun öfkesini, yorgunluğunu, içindeki fırtınayı görüyordu. Gördüğünü de hissettiriyordu.
"Ama öte yandan," diye başladı, sessiz mutfağa bir aydınlık gibi yayılmıştı sesi, "Sen varsın Okan. Senin gibi adamlar var." Kelimeleri özenle seçiyordu. "Hayatını, mesleğini, yaşam motivasyonunu bu korkunç adaletsizliğe, bu karanlığa ışık tutmaya adamış insanlar var. Sen onlardan birisin."
Elini masanın üzerinden uzatarak, Okan'ın eline dokundu. "Bu, hâlâ umut var demek. Senin varlığın bile, tek başına, bu umudun bir parçası. Her şey ters gidiyor gibi görünse de, senin gibi biri bu işin peşindeyken tamamen karanlığa gömülmüş sayılmayız."
Okan biraz yumuşar gibi olmuştu, Vera'nın sözleri içinde bir yerlerde hafif bir sıcaklık hissettirmişti. Ama yılların birikmiş yorgunluğu ve öfkesi hemen pes etmesine izin vermedi. Yüzündeki ifade, geçici bir sakinliğin ardından tekrar gerildi.
"Ben," diye başladı, sesi bu kez daha derinden gelen, acıyla burulmuş bir tonla, "Bir katili, sadece bir tanesini yakalamak için gece gündüz demeden çalışıyorum. Uyumuyorum, yemek yemeyi unutuyorum, kafamın içi sürekli davalarla dolu... Ama dışarıda," diye vurguladı, elini boşluğa, pencerenin dışındaki karanlığa doğru savurarak, "O anda, tam şu anda, bir yerlerde onlarca kadın daha öldürülüyor Vera. Belki daha şiddetli, belki daha acımasızca."
Derin, hırıltılı bir nefes aldı. Sigarasını kül tablasında söndürdü, son bir duman bulutu ciğerlerinden dışarı çıkarken.
"Bu... bu çok adaletsiz ve iğrenç bir yarış. Ben bir tane bulup çıkarırken, arka planda on tane daha ekleniyor listeye. Adalet dağıtmaya çalışıyorum ama dağıtamadığım adaletsizlik, yakalayamadığım katiller beni boğuyor. Bu, kazanamayacağım kadar adaletsiz bir yarış. Sürekli geride kalıyorum. Sürekli..." Ümitsizce başını iki yana salladı bu sırada sigaranın külünü ezmeye devam ediyordu.
Vera şimdi iyice sandalyesini sevgilisininkine yaklaştırdı. Sessizce, hiçbir söze gerek duymadan, uzun kollarını Okan'ın yapılı vücuduna doladı. Onun gergin omuzlarına, sırtına dokundu, sonra başını genç adamın göğsüne, kalbinin üstüne usulca yasladı. Okan'ın hızlı çarpıntılarını, içindeki fırtınayı hissediyordu.
Bir süre öylece sessiz kaldılar. Vera'nın sıcaklığı, Okan'ın katı duruşunu yavaş yavaş eritiyordu. Sonra, göğsüne yaslı kafasının hafifçe yukarı kalkışıyla, sesi Okan'ın göğsünden, boğuk ama net çıktı.
"Biliyorum," diye fısıldadı. "Biliyorum bu yarışın adaletsiz olduğunu. Ve evet, belki de hiç bitmeyecek. Ama sen," diye vurguladı, başını hafifçe kaldırıp ona baktı, gözlerinde dolunayın yansıması parlıyordu. "Sen o yarışta koşan birkaç iyi adamdan birisin. Ve senin yakaladığın her bir katil, senin peşine düştüğün her bir vaka, sadece bir 'vaka' değil. O, öldürülen o kadın için, onun ailesi için, onun arkadaşları için her şey demek. Onlara adalet getiren, onlara 'sizin için birisi uğraştı, sizin için savaştı' diyen sensin."
Elini kalbinin üzerine koydu. "Bu yarışı tek başına kazanmak zorunda değilsin. Sen sadece senin payına düşeni yap. Sen, birilerinin hayatındaki o korkunç adaletsizliği düzeltmeye çalış. Diğer onlarca vaka... Onlar için de başka senin gibi insanlar var. Sen onların yükünü de sırtlanmak zorunda değilsin."
Parmağıyla göğsüne hafifçe dokundu. "Buradaki bu yürek, bu kadar çok acıyı, bu kadar çok adaletsizliği kaldıramaz. Sana düşen, elinden geleni yapmak. Gerisini... Gerisini kontrol edemezsin. Ve biliyor musun?" diye ekledi, sesi biraz daha yumuşak biraz daha anlayışlı. "Belki de senin yakaladığın bir katil, bir daha asla bir kadına zarar veremeyecek. Bu, onlarca kadını kurtarmak kadar değerli belki de."
Okan, Vera'nın sözlerini dinlerken, gözlerini yumdu. Onun sıcaklığı, sakin sözleri, içindeki öfke fırtınasını dindirmese de, ona bir liman, bir nefes alma molası vermişti. Vera, onun dünyayı tek başına düzeltmek zorunda olmadığını hatırlatıyordu. Belki de ihtiyacı olan şey, tam olarak buydu.
O da, Vera'nın sıcaklığına karşılık verircesine, kollarını genç kadının incecik satenle kaplı vücuduna doladı. Elleri sırtında kavuştu, onu hafifçe kendine çekti. Vera'nın kokusu, yumuşak vanilya ve uyku karışımı bir koku, burnuna doldu.
O an, saatler sonra ilk kez, ciğerlerine tam ve derin bir nefes çekebildi. Göğsü, Vera'nın başının hafif ağırlığıyla genişledi, içeri çektiği hava artık boğucu bir duman veya öfke değil, sadece hava gibi geldi. Nefesi, Vera'nın saçlarını hafifçe dalgalandırdı.
Bu küçük, sessiz temasın içinde, zihnindeki labirentin duvarları bir an için durdu. Karanlık noktalar, kaybolan ipuçları, şüphelilerin yüzleri... Hepsi bir anlığına silikleşti. Yerini, sadece bu sıcaklık, bu güven hissi ve göğsündeki o minik ağırlık aldı. Dünya hâlâ kusurluydu, dava hâlâ karmaşıktı, ama şu an, tam da olması gerektiği yerdeydi.
…
Gri, tozlu duvarlarıyla loş oda, tek bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılıyordu, tavandan sallanan beyaz bir lamba. İçindeki cılız ampulün yaydığı sarımtırak ışık, odanın merkezindeki gri masanın yüzeyine vuruyor, sonra daha da soluklaşarak masanın kenarında, sıkıntıyla oturtulduğu sandalyede bekleyen Yunus’un endişeli yüzüne kayıyordu. Işık, alnındaki ter damlacıklarını ve gözlerinin etrafına kazınmış gergin çizgileri belirgin kılıyordu.
İçerideki hava ağırdı, bayat ve hareketsiz. Sanki zaman bile bu odada daha yavaş akıyor, her saniye bir çekirge misali zıplayarak ilerliyordu. Sessizlik derin ve boğuktu; kulakları yoklayan, nefes alışverişini bile gürültü gibi hissettiren bir sessizlik.
Yunus, sıkıntıyla etrafına bakınıyordu. Gözleri, duvardaki çatlakları, toz yığınlarını, kapının kolunu avare avare tarıyor, ama aslında hiçbir şey görmüyordu. Zihni, geçen her saniyenin acımasız hesabını yapmakla meşguldü. Beklediği şeyin ne zaman geleceğini bilmemek, içindeki tedirginliği katlanılmaz bir noktaya taşıyor, kalbi göğsünde daha hızlı, daha gürültülü çarpıyordu. Her an kapının açılma ihtimali onu bir anda hem heyecanlandırıyor hem de korkudan buz kesmesine sebep oluyordu. Beklemek, en kötü işkenceydi.
Nihayet kapı araladığında karanlıkta belli belirsiz seçebildi, uzun boylu yapılı polisi. Görmek ister gibi gözlük camlarının arkasından gözlerini kıstı.
Kendini açıklamak ister gibi panikle ama makul şekilde konuşmaya çalıştı. “Memur Bey, ben neden buradayım? Apar topar alıp getirdiler beni buraya.” Okan’ın yüz ifadesini anlamlandırmaya çalıştı. “Bana lütfen bir açıklama yapar mısınız?”
Okan, beklemenin, o gri masanın etrafına oturtulmuş herkes için en etkili işkence aleti olduğunun fazlasıyla farkındaydı. Bu yüzden cevap vermekte hiç acele etmiyor, aksine, her saniyeyi son damlasına kadar kullanıyordu.
Aslında bakılırsa, sadece cevap vermekte değil, hiçbir şey yapmakta aceleci değildi. Yunus'un kaygılı bakışlarının altında, Okan'ın yüzündeki mimikler dahi hareketsizdi. Yüzü, tavandan sallanan beyaz lambanın cılız ışığıyla hafifçe aydınlanıyor, bu ışık onun ifadesiz ve çelik gibi sert çizgilerini daha da belirgin hale getiriyordu. Donuk bir maskeydi adeta.
Okan'ın elleri hâlâ cebindeydi, ancak şimdi hafifçe öne eğilmişti. Yunus'a bakarken, ifadesindeki donuk buz tabakasının altında yavaş yavaş beliren ince ve keskin bir şey vardı, küçümseme.
Bu, bir gülümseme değildi; dudaklarının kenarları yukarı doğru kıvrılmıyor, gözlerinde bir ışık parlamıyordu. Aksine, gözlerinin etrafındaki çizgiler biraz daha belirginleşmiş, bakışları, Yunus'un her kıpırtısını, terleyen avuç içlerini, boğazından yutkunuşunu kaydederken daha da ağırlaşmıştı. İfadesi, bir böceği izleyen, onun çırpınışlarından eğlenen ama bunu asla dışarı vurmayan birinin sabrını ve acımasız merakını taşıyordu.
Okan, duyduklarından sonra Yunus'a asla objektif davranamazdı. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Onun bu çaresiz, küçülmüş, sandalyenin üzerinde adeta eriyen hali, Okan'ın içindeki insani bir şeyi harekete geçirmek şöyle dursun, tam aksine, soğuk nefretini bilemekten başka bir işe yaramıyordu.
Yunus'un her kıpırtısı, her endişeli bakışı, Okan'ın zihninde bir başka sahneyi, bir başka yüzü canlandırıyordu. O çaresiz gözlerin arkasında, Okan'ın tahammül edemediği bir ihanetin ve zayıflığın gölgesi vardı. Bu yüzden, içinde doğabilecek en ufak bir acıma hissini, doğar doğmaz katletti.
Sonunda, odayı dolduran soğuk ve ağır sessizliği bir bıçak gibi yararak hareket etti Okan. Bir hayalet gibi sessizce ilerledi ve Yunus'un tam karşısındaki sandalyeye oturdu.
Oturduğu anda, buz gibi baltalarını andıran o bal rengi gözlerini Yunus'un üzerine dikti. Bakışları öyle yoğun ve deliciydi ki, neredeyse fiziksel bir baskı uyguluyor, Yunus'un nefes alışını daha da daraltıyordu.
Okan'ın bu ani ve kasıtlı hareketi, sonunda Yunus'un dayanma gücünün sınırlarını zorladı. Sandalyede tekrar kıpırdandı, omuzları içeri çökmüş, elleri belki de dizlerinde titriyordu.
"Neden buradayım, söylemeyecek misiniz?"
Dudaklarını büzdü Okan umursamazca. “Sen söyleyeceksin Yunus.” Sağ elini avucu tavanı gösterecek şekilde açtı. “Ne yaptın Devrim’e?”
Yunus, Devrim'in adını duyar duymaz bedeni bir anda taş kesildi. Yüzündeki kaslar gerildi, sırtı bir anda dimdik oldu, sandalyede dikelircesine doğruldu. Nefesi kesik kesik, tıkanıyormuş gibiydi. Kelimeler boğum boğum, telaşla döküldü ağzından:
"Devrim mi? Ben... Ben Devrim'e ne yapmış olabilirim Memur Bey? Anlamıyorum..." Soluğu hızlanmıştı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. "Ben onu sevdim... Gerçekten, çok sevdim hem de. Yemin ederim öyle!"
Okan'ın aniden masaya indirdiği o sert yumruk, odada bir silah sesi gibi patladı. Yunus, olduğu yerde irkildi, kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Okan'ın yüzü öfkeden bir heykele dönmüştü, gözlerinin içi karanlık bir fırtına ile doluydu.
"Sen sevdiğin insanları peşinde süründürüp aldatıp sonra da öldürüp bir kenara mı atıyorsun, puşt!"
Sesi, gri duvarlara çarpıp geri dönerek Yunus'un üzerine bir kabus gibi çöküyordu. Her kelime, bir tokat gibi yüzünde patlıyordu. Okan'ın artık sınır tanımayan öfkesi, odadaki bütün oksijeni yakıp bitirmişti.
Yunus'un kahverengi gözleri, Okan'ın öfkesi karşısında bir su birikintisi gibi titreşiyordu. Yüzünde şok ve inkârın beyaz bir perdesi vardı. Sesi, neredeyse duyulmayacak kadar cılız ve parçalanmıştı, her kelimeyi bulmak için mücadele ediyormuş gibi:
"Ne... ne dediğinizi anlamıyorum... Yemin ederim, yeminler olsun ki..."
Nefesi hızlı hızlı, kesik kesikti. Elleri, belki de dizlerinde ya da masanın üzerinde, kontrolsüzce titriyordu.
"Kılına bile dokunmadım Devrim'in! Onu... onu kim öldürdü bilmiyorum! Vallahi bilmiyorum!"
Sesi sonunda bir çığlık tonuna ulaştı, çaresizlikle sarsılıyordu. İnkarı o kadar şiddetliydi ki, gerçekten masum olduğuna dair son bir umut ışığı mı yoksa mükemmel bir yalan mı söylediği anlaşılmıyordu. Odayı dolduran ağır suçlamanın altında eziliyor, küçülüyordu.
Okan'ın gözleri, korkudan adeta eriyip küçülmüş olan Yunus'un bedeninde gezindi. Ona baktıkça, içindeki öfke ve tiksinti katlanarak büyüyordu. Yunus, sıradanın da ötesinde, silik bir adamdı. Koyu kahverengi, saçlar, aynı renkte, küçük ve şimdi korkuyla iyice daralmış gözler. Sokakta yürüyen on erkekten dokuzunda görebileceğiniz, iki günlük sakalın kararttığı bir yüz. Ne uzun ne kısa, orta boylu, ne zayıf ne şişman, herhangi bir özelliği olmayan bir vücut.
Okan asla insanları dış görünüşüne göre yargılamazdı; mesleği bunun tam tersini gerektirirdi. Ama şu an Yunus'a bakışı öyle objektif değildi. Gözünün önüne, zihninden silemediği bir başka resim geldi: Tarık. Yakışıklı, karizmatik, başarılı, her bakımdan Yunus'un tam zıttı olan adam.
İki resim zihninde yan yana durduğunda, aradaki uçurum Okan'ın midesini bulandırdı. Biri âdeta Allah'ın lütfu, diğeri ise bir lanet gibiydi. Gözleri, Yunus'un o esmer, sıradan yüzüne daha da derin, daha da buz gibi bir nefretle odaklandı.
Okan'ın ses tonu değişti. Önceki patlamanın ardından gelen bu yumuşak, sinsi alay, Yunus'u çok daha savunmasız bırakıyordu. Sanki bir yılanın zehrini akıtmadan önceki o kıvrılma anı gibiydi.
"Demek çok sevdin ha Devrim'i?" diye tekrarladı, kelimeleri ağır ağır, her heceyi Yunus'un yüzüne bir tokat gibi atarcasına.
Yunus, bu ani yumuşamaya şaşırmış, belki de bir umut ışığı görmüştü. "Evet... evet, yemin ederim çok," diye mırıldandı, sesi hâlâ titrek.
Okan, sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı. Başını iki yana sallayarak, acımakla küçümseme arası bir ifade takındı. Sesindeki o alaycı yumuşaklık, oldukça keskindi:
"Sen sevdiğin insanları aldatır mısın, Yunus Efendi?”
Yunus, Okan'ın yüzünde bir gedik arar gibi baktı. Gözleri korku ve çaresizlikle dolu, sesi yalvarır gibiydi. O keskin, soğuk ve alaycı havadan kurtulmak, işi daha insani bir zemine çekmek istiyordu.
"İsminiz ne, Memur Bey? Size o şekilde hitap edeyim."
Sorusu, bir nevi beyaz bayraktı. O buz gibi mesafeyi, resmiyetin soğuk ama tanıdık kurallarıyla aşmayı umut ediyordu. Belki bir isim, onu bu öfkenin nesnesi olmaktan çıkarıp, bir birey yapabilirdi.
Okan, bu zayıf kıvılcımı anında söndürdü. Dudağının kenarında hissedilir bir kıpırtı bile olmadan, mesafeyi ve otoriteyi her hecesine işleyerek cevap verdi:
"Başkomiser Okan."
İsmini bir unvanla birlikte, bir sorgu hançeri gibi savurmuştu. Bu cevapla, aradaki mesafenin hiçbir şekilde kapanmayacağını, hiyerarşinin mutlak olduğunu ve bu odada kuralları koyanın kendisi olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu
Yunus, "Başkomiserim" diye hitap ederken sesinde yapay bir saygı ve sakinleştirme çabası vardı. Nefesini düzeltti, diksiyonunu özenle seçtiği kelimelerle doldurdu.
"Bakın Başkomiserim," diye başladı, gözlerini Okan'ın bakışlarına dikerek. "Size kim ne anlattı bilmiyorum, ama ben Devrim'i ne aldattım ne de öldürdüm." Gözleri anlık bir samimiyetle parladı, yüz ifadesi çaresizlik ve masumiyetle yoğrulmuştu. "Nasıl yaparım zaten bunu? Ben inançlı bir insanım Başkomiserim. Bir kere, Allah'tan korkarım da yapamam."
Okan, ilk kez Yunus'un bakışlarında sandığı kadar derin bir boşluk olmadığını fark etti. Bu adamın, isterse ağzının laf yapabildiğini, üstelik bunu kibar ve inandırıcı bir tonla başardığını görüyordu. İçinden bir düşünce geçirdi, kadınlar güzel konuşan erkeklere bayılırlar. Belki de Yunus, Devrim'i ilk başta bu "beyefendi" adam rolüyle kandırmıştı. İnançlı görüntüsü, düzgün diksiyonu, tam bir iyi aile çocuğu...
Okan, kollarını göğsünde sıkıca kavuşturmuş, karşısındaki gözlüklü adama meydan okurcasına bakıyordu. Yunus, burnunun ucuna düşen gözlüğünü parmağının ucuyla ittirdi ve derin bir nefes aldı.
"Başkomiserim... biz Devrim'le bir organizasyonda tanıştık. Beraber yoğunlaştırılmış bir zaman geçirme fırsatımız oldu. Çok kısa zamanda çok şey paylaştık, dolayısıyla." Gözlerinde hafif bir parıltı belirdi, anıların sıcaklığıyla yumuşayan bir ifadeyle devam etti. "Bizim kafa yapılarımız, düşünce şekillerimiz o kadar uyumlu göründü ki bana... Devrim benim gibi gülüyor, benim gibi konuşuyor, benim gibi tepki veriyordu... ben onda kendimi gördüm. Çok etkilendim ondan."
Duraksadı, sanki her kelimeyi tartarak seçiyordu. "Devrim çift kanatlı biriydi. En pahalı restoranda da nasıl oturması kalkması gerektiğini bilir ama bir ayaküstü köfte aracından yediği köfteden de zevk alırdı. Çok asil bir ruhu vardı ama aynı zamanda tanıdığım en doğal ve kasıntı olmayan insandı. Çok zekiydi, çok espriliydi. Her zaman yanımda oldu... İnsan hayatında onun gibi birinin desteğine sahipse cidden çok şanslı."
Sonra bakışları bulutlandı, yüz ifadesi ağırlaştı. Af diler gibi baktı Okan'a. "Ben eşeklik ettim, Başkomiserim. Hayatımın çok çalkantılı, çok belirsiz bir dönemindeydim. Tutunabileceğim tek dal Devrim'ken ben onu elimin tersiyle ittim. Tamamen çıkarmadım hayatımdan, yalan yok, istemedim bunu ama tutamadım da onu, tutmak için çabalamadım, o kalmak için çabaladı. Üzdüm onu, o zaman farkında değildim o zaman belki ama yok saydım, incittim." Acı bir iç çekişle itirafını tamamladı: "28 yaşında birinin yapmaması gereken şeyleri yaptım."
Yunus'un sesi, bir an için yumuşak bir pişmanlıkla doluydu, sanki Okan'ın anlayışını bekliyormuş gibi bir hali vardı. "Sonra hatamı anladım. Konuşmak istedim, özür dilemek istedim. Çok çabaladım bunun için..." diye devam etti, ancak cümlesinin devamında ses tonu değişmeye başladı. "Ama Devrim artık bana dair bir iz, bir ümit taşımıyordu kalbinde. O sıcacık bakışları gitmişti. Gülümsemesi aynıydı belki, ama bu kez o gülümseme bana acı veriyordu çünkü bana dair bütün duyguları hissizleşmiş, kalbindeki zaafı sonlandırmıştı."
Sonra, aniden bakışları değişti. Gözlerinde öfkenin keskin parıltıları belirdi. "Bir de o adam vardı tabii... Tarık." Yunus, ismi ağzından çıkarırken sesi buruk bir kıskançlık ve küçümsemeyle titredi. "Hayat herkese her şeyi altın tepside sunmuyor tabii. Herkes Tarık kadar şanslı değil."
Okan, burada bir şeylerin yolunda gitmediğini hemen sezdi. Yunus, konuyu kendi suçluluk duygusundan uzaklaştırıp, acısını başka bir yöne kanalize etmeye çalışıyordu. Kendini kurban gibi göstermek, suçu şanssızlığa ve Tarık'ın varlığına atmak istiyordu.
Yunus, son cümlesini söylerken sesi tekrar sözde bir kabullenişe büründü, samimi görünmeye çalıştı. "Gerçi belki de Devrim'in hakkettiği Tarık gibi biriydi. Her şeyiyle harika gözüken biri." Bu itiraf, yüzeyde bir teslimiyet gibiydi, ancak altında hâlâ bir öfke ve kırgınlık yatıyordu. Okan'a, "Bak, ne kadar olgunum, kabulleniyorum," demeye çalışıyordu ama Okan, bu numarayı yutmuyordu. Bu, sadece daha derinlere saklanmış bir suçluluk ve kıskançlığın maskesiydi.
Yunus, tüm o pişmanlık ve kıskançlık dolu anlatının ardından, birden kendini toparlar gibi oldu. Omuzlarını geri çekti, gözlüklerinin ardındaki bakışlarını Okan'ın üzerine dikti. Yüz ifadesi ciddileşti, sesi daha vurgulu ve keskin hale geldi. Sanki tüm itiraf ve duygu gösterisinin ardından, asıl mesajını vermek için son bir hamle yapıyordu.
"Anlayacağınız Başkomiserim," dedi, her kelimeyi ölçerek ve net bir şekilde vurgulayarak. "Ben Devrim'e zarar falan vermedim."
Okan'ın yüzündeki ifade, Yunus'un o sözde net inkarı karşısında bir an bile yumuşamadı. Tam tersine, daha da katılaştı. Dudaklarının kenarında, acımasız bir öngörüyü doğrulamış olmanın soğuk, keskin bir gölgesi belirdi. Bakışları, Yunus'un tüm o duygusal itiraflarının ardına saklanmaya çalıştığı zayıflığı deşiyordu.
Sesi, odanın boğucu sessizliğinde bir çelik şerit gibi çınladı, alaycı ve acımasız:
"Devrim'i, eski sevgilin Simge'yle aldatmak da 'zarar vermemeye' dahil miydi, Yunus?"
Yunus, Simge'nin adını duyar duymaz, sanki görünmez bir yumruk yemiş gibi sendeledi. Bedeni bir an için dondu. Gözlerindeki o ciddi ve kontrollü ifade, anında paramparça oldu ve yerini tam bir şaşkınlık ve paniğe bıraktı. "Siz... size kim Simge'den bahsetti?" diye kekeledi, sesi bir anlık kontrolsüz bir tizlikle yükseldi. Bu soru, suçlamayı reddetmekten çok, Okan'ın bilgi kaynağını panik içinde sorguluyordu.
Okan, Yunus'un panik dolu sorusuna hiç aldırmadan, hafifçe öne eğildi. "Yunus," diye mırıldandı, adeta bir yılanın tıslaması gibi. "Burada soruları ben soruyorum."
Yunus şaşkınlığını üzerinden atmaya, sesini olabildiğince stabil tutmaya uğraştı.
"Devrim'le beraber olduğumuz dönemde," diye başladı, her kelimeyi dikkatle seçerek, "Simge hayatımdan çoktan çıkmıştı."
"Peki ya sonra?" Okan blöf yapıyordu. Erkekleri, onların zaaflarını, suçluluk duyduklarında nasıl fazladan konuşmaya ve kendilerini ele vermeye meyilli olduklarını çok iyi biliyordu. "Sonra" diyerek, Yunus'u kontrol edemediği bir hikayenin içine çekmeye, onu konuşturmaya çalışıyordu.
Yunus, Okan'ın hikayeyi ne kadar bildiğinden emin olamadığı için kısmi bir itirafın onu temize çıkaracağını düşündü. Blöfü yutmuş, yaş tahtaya basmıştı.
Gözleri bir an Okan'ın yüzünde gezindi, ne kadarını anladığını ölçmeye çalışırken, sesi biraz daha yumuşak, itiraf eder bir tona büründü.
"Sonra da..." diye kekeledi, hafifçe ellerini ovuşturdu. "Sadece birkaç kez... Ama kesinlikle bitti. Devrim'den özür dilediğim evrede, Simge'yi kesin kes çıkarmıştım hayatımdan."
Okan'ın o buz gibi kontrolü, nihayet kırılmıştı. İçindeki öfke, bir volkan gibi patlayarak odanın ağır havasını yırtıp geçti. Sert ve acımasız bir kahkaha attı, ama bu kahkahada hiçbir neşe yoktu; sadece saf bir tiksinme ve öfke vardı.
"Ulan ne utanmaz, ne iğrenç adamlarsınız siz ya!" diye gürledi, sesi duvarlarda çınlayarak Yunus'un üzerine çöktü. "Kendinize 'adam' diyorsunuz bir de!"
Ayağa kalktı, masanın üzerine eğilerek Yunus'a iyice yaklaştı. Her bir kelimesi, yüzüne savurulan bir tokat gibiydi. "Böyle mi adam olunuyor? Ne kadar basit... İnsanların hayatıyla oynamak? Kalp kırmak?"
Sonra sesi bir an için daha da alçaldı, ama bu onu daha da tehditkâr yaptı. İşaret parmağıyla Yunus'u göstererek, adeta onu parmağının ucunda ezip geçercesine.
"Sen kimsin lan? Sen kimsin de iki kadını böyle parmağında oynatabiliyorsun?"
Bu hakaretler ve patlama, Yunus'u büsbütün sersemletmişti.
Yunus, Okan'ın ezici öfkesi karşısında geriye çekilmiş, adeta küçülmüştü. Ancak erkeklik gururu ağır bir yara almıştı. Okan'ın her kelimesi, onun benliğine indirilmiş bir darbe gibiydi. Toparlanmaya, son bir direnç göstermeye çalıştı. Sesini olabildiğince sakin tutmaya uğraşarak, ama içindeki sarsıntıyı tamamen gizleyemeyerek karşılık verdi.
"Başkomiserim, olmuyor böyle ama." İtirazı zayıf, neredeyse yalvarırcasına çıkmıştı. "Ne demek istiyorsunuz siz?"
"Ne anlıyorsan onu diyorum!" diye gürledi, sesi duvarlarda çınlayarak Yunus'un üzerine çöktü. Bir adım öne atılması, Yunus'u sandalyesinde geriye, duvara doğru iteledi, ürpertti.
"Kendini erkek sanıyorsun!" diye bağırdı Okan, 'erkek' kelimesini iğneleyici bir vurguyla batırarak. Yunus'un en hassas olduğu yere, benliğine ve kimliğine saldırıyordu. "Ama bir bok değilsin!"
İşaret parmağını Yunus'un yüzüne doğru sertçe salladı, gözlerinden öfke ateşleri çıkıyordu. Sonra, en ağır tehdidini savurdu.
"Devrim'in ölümüyle ilgili en ufak izin, en küçük bir ilgin olduğunu bulayım..." diye vurguladı, her kelimeyi bir çivi gibi çakarcasına, "...senin o parmaklıkların arkasında çürüyene kadar çıkmaman için elimden geleni yapacağımdan emin ol."
Son cümlesi odada çınlarken, arkasını döndü. Hiç beklemeden, hışımla kapıya yürüdü ve kapıyı çarpıp çıktı.
Sorgu odasının önündeki loş koridorda, masadaki ekrandan içeriyi izleyen Yardımcısı Kadir ve Komiser Akif, Okan'ın kapıyı çarpıp çıkmasıyla birlikte, üzerine eğildikleri masadan ağır ağır doğruldular.
Okan'ın yüzü hâlâ öfkeyle gerilmiş, alnındaki damarlar belirgindi. İçerideki patlamanın ardından sakinleşmek bir yana, öfkesi daha da yoğunlaşmış gibiydi.
Meslektaşlarına döndü, gözlerinde hâlâ için için yanan bir öfkeyle, sesi gergin ve keskindi. "Bu pislik, cinayet saati neredeymiş öğrenin, doğrulayın." Duraksadı, dişlerini sıkarak ekledi. "İnşallah yalan söyler de o zaman yapışırım yakasına."
Söyleyecekleri bitmemişti. Öfkesi, adım adım talimatlara dönüşüyordu. Yardımcısı Kadir, içgüdüsel olarak daha dik durdu onun bu hali karşısında.
En yakın arkadaşı Komiser Akif ise sadece hafifçe başını salladı; Okan'ı yıllardır tanır, bu öfkenin altındaki acıyı ve adalet arayışını anlardı.
Okan, talimatlarını yağdırmaya devam etti, hiçbir tartışmaya açık kapı bırakmadan. "Şehir dışına çıkış yasağı koyduracağım savcıyla konuşup. Her gün gelsin, imza atsın." Bir an düşündü, sonra ekledi, sesi biraz daha alçalarak ama daha da tehditkâr bir hal alarak. "Bir de bırakın, yarın öğlene kadar dursun nezarette. Görsün biraz nasıl oluyormuş, orospu çocuğu."
Cevap beklemeden, koridorda sert ve kararlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Gidişi, arkasında ağır bir sessizlik ve gerilim bıraktı.
Kadir, Okan'ın arkasından usulca, "Emredersiniz Başkomiserim," diye mırıldandı. Sonra, tereddütle Akif'e baktı.
Akif, Kadir'e anlayışlı ve sakin bir bakış attı. Hafifçe başını sallayarak, "Hadi Kadir," dedi, sesi işinin başına dönme vaktinin geldiğini hatırlatırcasına, "Elimizi çabuk tutalım."
Okan, bu sırada odasının yolunu tutmuştu. Derin bir nefes alıp yutkunarak kendisini sakinleştirmeye çalışıyordu. Odasına geçti ve arkasından gürültüyle kapıyı kapattı. Koyu gri pantolonunun cebinden telefonunu çıkardı. Ekranına yansıyan ışık, odanın loş ışığında yüzünü aydınlattı. Son üç gündür yaptığı gibi, Pınar Dağdelen’in bağlı olduğu büronun numarasını hızla tuşladı.
Çevir sesi, odanın sessizliğinde yankılandı durdu. Yine cevap veren olmadı. Karşı taraftan yükselen tek ses, umursamaz ve mekanik bir boşluğun sesiydi.
Zaten öfkeyle dolu olan damarlarındaki kan, bu son umutsuz çağrıyla birlikte iyice beynine sıçradı. Alnında ince bir damar zonkladı. Dişlerini sıkarak, "Ne çeşit bir avukat bu kadın böyle?" diye mırıldandı.
Telefonu öfkeyle, masanın ahşap yüzeyinde kayıp gürültüyle sendeleyecek bir şekilde fırlattı. Koltuğuna bıraktı kendini.
Dirseklerini masaya dayadı, avuçlarını alnına, sonra da gözlerinin üzerine bastırdı. Karanlık ve sıcak bir boşluğa gömülmek istiyordu. Bir süre öyle kaldı. Sonra, sakinleşmeye çalışır gibi, uzun ve ince parmaklarıyla alnını ovuşturdu. Parmak uçları şakaklarına, saçlarının arasına, oradan da gergin boynunun arkasına kaydı.
Kapısının tıklanması, Okan'ın kendini hapsettiği o suni karanlıktan koparıp dışarı çekti. Gözlerini kısarak, sesin geldiği yöne, kapıya doğru baktı.
"Gel," diye seslendi, sesi hâlâ içinde taşıdığı gerginliğin izlerini barındırıyordu.
Kapı aralandı ve ardından genç, üniformalı bir memur elinde mavi bir klasörle içeri girdi. "Başkomiserim," dedi saygılı bir tonla, "Savcılıktan istediğiniz nüfus kayıt belgeleri geldi."
Okan, sandalyesinde hemen doğruldu. Merakla yerinden kıpırdandı, tüm dikkati dosyadaydı. "Ver bakalım," dedi, sabırsız bir el hareketiyle.
Genç memur dosyayı masanın üzerine bıraktı. Okan'ın gözleri daha memur odadan çıkmadan dosyaya kenetlenmişti. "Sağ ol," diye mırıldandı, neredeyse farkında olmadan.
Şimdi gözlerini iyice kısıp, merakla beklediği bilgiyi okuyabilmek için sayfayı hızla taramaya başladı. Kağıdın üzerinde satırlar kayıyor, gözleri en can alıcı noktayı arıyordu. Sonunda sayfanın en altına geldi. Orada yazan birkaç kelimenin üzerinde takılıp kaldı. Düşünceli bakışları dondu kaldı; çünkü belgede açıkça yazıyordu:
İlhan Türkmen, Engin'in öz babasıydı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |