
Aralık ayı için fazla güneşli bir sabaha uyanmıştı İstanbul. Düşük derecedeki havaya rağmen güneşin ışıltıları yeryüzüne tatlı bir ılıklık sağlıyor, soğuk; dondurucu olmaktan çıkıyordu.
Günlerden süren yağmur ve bulutlu havadan sonra bu hava İstanbullular için nimet gibi bir şeydi. Okan arabasını Pınar’ın bağlı olduğu Etiler’deki hukuk bürosunun önüne çektiğinde motoru acelesizce susturdu. Gözüne koyu renk güneş gözlüklerini geçirdi. Uzun koyu gri paltosunun yakasını kaldırıp otomatik cam kapıya doğru emin adımlarla yürüdü.
Tam 5 gündür ulaşmaya çalışıyordu Pınar Dağdelen’e; gayet normal yollardan, hizmet almak isteyen bir vatandaş gibi ama ne hikmetse telefonları hep cevapsız kalmıştı.
Dayanacak sabrı kalmamıştı. Madem bu oyunu zor yoldan oynayacaklardı, memnuniyetle dahil olurdu.
Otomatik kapı sessizce açıldı ve Okan içeri adımını attı. Gözleri bir an için loş ama şık döşenmiş resepsiyon alanına alışmaya çalıştı. Havada hafif bir kahve ve eski kitap kokusu duyuluyordu. Doğruca, derin bir taraça üzerinde yükselen uzun ve parlak ahşap masanın ardında oturan genç sekreter kıza yöneldi.
Sakin ama kararlı adımlarla masaya ulaştı, başını hafifçe eğerek bir selam verdi.
“İyi günler. Avukat Pınar Hanım'la görüşmem gerekiyor," dedi. Sesi odayı dolduran, talepkâr, netti.
Sekreter kız uzun ince gözlük camlarının üzerinden baktı genç adama. “Randevunuz var mıydı?”
Okan, incecik ve samimiyetsiz bir gülümsemeyle dudaklarını büktü. Bu ofis ve temsil ettiği her şey, onu günlerdir oyaladığı için zaten içi öfkeyle doluydu. "Hayır," dedi, bu kez kelimeleri daha ağır ve üzerine basarak, "Ancak konu oldukça önemli." Sesi, kibarlığın ardına saklanmış açık bir tehdit gibi havada asılı kaldı.
Genç kız, özenle eğitilmiş bir gülümsemeyle ayağa kalktı. Görünüşte kibar, ancak ses tonunda hafif bir ukalalık ve sorgulayıcı bir edayla, "Üzgünüm beyefendi," dedi, "Ama ne yazık ki Pınar Hanım'la randevusuz görüşmeniz mümkün değil. Programı bu hafta tamamen dolu."
Okan, sekreterin sözlerine hiç tepki göstermedi. Yüzündeki o samimiyetsiz gülümseme kaybolmuş, yerini çelik gibi bir ifade almıştı. Küçük kızın yüzüne, bakışlarını hiç kaçırmadan, boş ve derin bir ifadeyle baktı.
Yavaşça cebine uzandı ve siyah deri bir kimlik kılıfı çıkardı. Plastik kaplı kimliği, ahşap masanın pürüzsüz yüzeyine sertçe bıraktı.
"Başkomiser Okan Tilmen. Cinayet Büro." Kelimeleri soğuk, keskin ve her hecesi vurgulanmış bir şekilde odada yankılandı. "Pınar Hanım'la görüşmemiz gerekiyor. Şimdi."
Kızcağız, bu net ve soğuk cümlenin ardından afallamış gibi oldu. Bir anlık tereddütle, üzerindeki mini eteğini düzelterek ayağa kalktı. Yüzündeki ukala ve kibar ifade yerini hafif bir şaşkınlık ve telaşa bırakmıştı.
"Bana bir dakika verin lütfe." diye mırıldandı. Ayağındaki yüksek topuklu ayakkabılara rağmen, ustalıkla ve hızlı adımlarla ofisin arka tarafına doğru ilerledi.
Birkaç dakika sonra geri döndüğünde, yüzü biraz daha solgundu ve bakışları Okan'dan kaçıyordu. Hafifçe eğilerek "Pınar Hanım sizi bekliyor.” Diye mırıldandı. Sesindeki o eski ukalalıktan eser kalmamış, yerini saygılı ve biraz da gergin bir ton almıştı. Okan, kendisine gösterilen yönde, sessiz ve steril kokan uzun koridoru ilerledi. Sonunda, ağır ve koyu renkli ceviz bir kapıya ulaştı. Kapıyı iterek açtığında geniş, etkileyici bir ofisle karşılaştı.
Duvarlar, tavan yüksekliğindeki kitaplıklarla kaplıydı ve ciltli hukuk kitaplarıyla dolu olan bu raflar, odaya ağırbaşlı bir hava katıyordu. Masanın üzerinde, her biri özenle etiketlenmiş, düzenli dosya yığınları vardı. Pencere kenarında, yaprakları parlak ve canlı, büyükçe bir saksı bitkisi, dışarıdaki güneşi selamlıyor gibiydi.
Ve masanın ardında, ona doğru bakan, keskin ve analitik bakışlara sahip bir kadın oturuyordu: Pınar Dağdelen.
"Bu kadar ısrarcı olmanızı, ancak konunun aciliyetine bağlayabilirim sanırım?" dedi. Sesi soğuk ve mesafeliydi. Ayağa kalkmadı, yalnızca elindeki kalemi bırakıp baktı genç polise.
Eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret etti, ancak bu bir davetten çok, bir tahliye emri gibiydi. "Buyurun Okan Bey. Açıkçası, pek vaktim yok. Lütfen hızlı anlatın."
Okan, Pınar'ın o soğuk ve küçümseyen tavrına hiç geri adım atmadan, hatta onu aratmayacak derecede ukalaca bir tavırla karşılık verdi. Onun gözünde, zenginleri savunmaktan başka bir derdi olmayan, adaleti parayla satın alınabilir bir metaya dönüştürmüş bu avukatlar belki de en tahammül edemediği meslek grubuydu. Ve Pınar Dağdelen karşısında, bu güruhun mükemmel bir temsilcisi olarak duruyordu.
Pınar'ın işaret ettiği sandalyeye, davet edildiği gibi değil, kendi istediği yeri seçercesine, rahat ama aynı zamanda mekanı sahiplenir bir edayla oturdu. Pınar'ın sözlerini duyar duymaz, hafifçe, alaycı bir gülümsemeyle dudaklarını büzdü.
"Elinizdeki hiçbir iş," diye başladı, sesi yumuşak ama her kelimesi keskin bir bıçak gibi odada yankılanarak, "Benim soracaklarımdan daha mühim değil, Pınar Hanım." Doğrudan onun gözlerinin içine bakıyordu. "O yüzden, dikkatinizi ve zamanınızı bana vermeniz sizin yararınıza olacaktır. Zira resmi bir soruşturma için buradayım. Rahat bir sohbet için değil."
Pınar Dağdelen, polislerden pek hazzetmezdi. Onları, laf anlamaz, kaba saba, donanımsız insanlar olarak görürdü. Fakat karşısındaki bu adam onun bu önyargılarını sarsacak gibiydi. Adamın kelime hazinesi, ses tonundaki o kontrollü soğukluk ve kendinden emin konuşma tarzı, Pınar'ı şaşırtmıştı. Bu beklenmedik karşılaşma, onun rekabetçi ruhunu harekete geçirmişti.
Mücadele içeren her şeyi severdi; bu, onun için bir zihinsel satranç oyunuydu.
Gözleri, Okan'ın üzerinde gezinirken, içten içe bir heyecan ve hafif bir keyif hissediyordu. Kaşları hafifçe kalktı, dudaklarının kenarında beliren küçük bir kıvrımla, "Öyle mi, Başkomiser?" diye sordu. Sesi, önceki küçümseyen tonunu koruyordu. "Pekala, o zaman beni bu kadar mühim kılan nedir? Meraklandırdınız."
Pınar, tartışmasız hoş bir kadındı. Şık, koyu renkli bir pantolon ceket takımı giymişti. Ancak güzelliği, sadece düzgün hatlardan ibaret değildi; onu asıl etkileyici kılan, yaydığı o güçlü aura ve tuhaf çekiciliğiydi.
Şekilli ve anlamlı bakan kahverengi gözleri, karşısındakinin adeta ruhunu görür gibiydi. Çene hizasında küt kesilmiş, düzgün ve parlak kestane rengi saçları, keskin ve biçimli yüz hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Yüksek elmacık kemikleri, ince burunu ve her zaman hafifçe bükülmüş gibi duran, incecik dudakları vardı.
Ama en çok dikkat çeken, soğukluğun ve mesafenin arkasına saklanmış, gizemli ve baştan çıkarıcı bir havasının olmasıydı.
Okan'ın alnındaki biçimli kaşları, iyice çatılmış, yüzündeki ifade bir anda çelik gibi sertleşmişti. Karşısındaki kadının oyununa gelmeye, kontrolü kaptırmaya hiç niyeti yoktu. Koltuğunda hafifçe öne doğru eğildi, masanın üzerine iki elini dayayarak Pınar'a doğru uzandı. Bu, fiziksel olarak da alan ihlal eden, baskın bir hareketti.
"Bakın Pınar Hanım," diye konuştu, sesi odanın lüks dekoruna meydan okuyan, yalın ve yıpratıcı bir gerçeklik gibi çarpıyordu duvarlara. "Siz durumun ciddiyetini anlayamadınız herhalde. Burada oyun oynamıyoruz."
Okan'ın bakışları, bir bıçak gibi Pınar'ın sarsılmaz görünen buzul kabuğuna saplanıyordu. Bal rengi gözlerinde amansız bir ciddiyet, sorgulayıcı bir keskinlik vardı. “Devrim İplikçi Cinayeti hakkında ne biliyorsunuz?”
Pınar, Okan'ın üzerine doğru eğilen baskın duruşuna ve deşifre edici bakışlarına karşı en ufak bir tepki vermedi. Tersine, kollarını hafifçe kavuşturarak kendine bir kalkan oluşturdu ve sandalyesinde bir santim geriye yaslandı. Bu küçük hareket, Okan'ın ihlaline bir cevaptı.
Sesi su kadar düz ve ifadesizdi. Sanki satırları ezberlemiş, hatta bu diyaloğun provasını sayısız kez yapmış gibiydi. "Basından takip ettim. Trajik bir olay," dedi. Kelimeleri seçerken ağır davranıyor, her birini tartarcasına telaffuz ediyordu. "Ancak benim bu dava ile hiçbir bağlantım yok.”
"Müvekkillerinizin olabilir, Pınar Hanım," diye konuştu Okan, sesi alaycı bir tonla yüklüydü. “Barçın Aşiretinin mesela.”
Pınar’ın sabrının son derecesini gösterircesine, derin ve anlamlı bir iç çekişle göğsü hafifçe inip kalktı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi, parmakları sıkıca kenetlendi. "Bakın Okan Bey," diye başladı, sesi ölçülü ama her kelimesi bıçak gibi keskin ve yere saplanırcasına ağırdı. Artık resmiyetten eser yoktu, doğrudan ve kişiseldi. "Benim buradaki varlık sebebim, sizin sorularınıza yardımcı olmak değil. Benim görevim, kanunların bana verdiği yetkiyle, müvekkillerimin haklarını ve menfaatlerini korumak."
Duraksamadan, meydan okuyan bir tavırla Okan'ın gözlerinin içine baktı.
"Eğer sormaya yetkili olduğunuz sorularınız varsa... eğer elinizde bu ofise gelip beni böyle sorguya çekmenize olanak tanıyan resmi ve yazılı bir celp veya soruşturma izni varsa," dedi, 'resmi' ve 'yazılı' kelimelerini vurgulayarak, "O zaman lütfen usulüne uygun şekilde ofisimize tebligatınızı yapın. Ben de avukatım aracılığıyla size yazılı cevaplarımı iletirim."
Okan, cebinden çıkardığı ufak dosyayı, üzerinde kadastro haritaları ve eski tapu kayıtları olan bir dosyayı sertçe Pınar'ın masasına bıraktı. "Pınar Hanım," dedi, sesi gergin ve baskındı. "Köylülerin arazileri hukuksuzca el değiştirmiş. Bu belgeler, bu işlemlerin tam ortasında olduğunuzu gösteriyor. Cevap vermezseniz, sizi resmi olarak ifade vermeye götürmek zorundayım."
Pınar, dosyaya şöyle bir baktı, gözlerinde bir anlık bir ışık yandı. Soğukkanlılığını zerresi kadar kaybetmeden, hafifçe öne eğildi. "Okan Bey," diye karşılık verdi, sesi sakin ama çelik gibi sağlamdı. "Hızlı davranmışsınız. Bu belgelerin çoğu, kadastro çalışmalarının karmaşa dönemine ait geçersiz taslaklar. Mahkemeye sunulmuş, zaten hükümsüz ilan edilmiş evraklar."
Okan'ın gözlerinin içine baktı, meydan okurcasına. "Yani, elinizde beni 'şüpheli' yapabilecek geçerli bir belge yok.”
Okan, bir an için tereddüt etti. Pınar'ın söyledikleri mantıklı gelmişti. Onu götürmek, kendi açısından riskli bir hamle olabilirdi. Pınar, bu küçük zaferin keyfini çıkarır gibiydi.
“Ben," diye ekledi, sesi alçak ama net, "Size yardım etmek isterim, Okan Bey. Ama lütfen usulüne uygun davranın. Resmi bir celp ile gelir, somut ve geçerli deliller gösterirseniz, o zaman konuşuruz. Şu anki yaklaşımınız, sadece gereksiz bir gerginlik yaratıyor."
Okan, bunun bir yenilgi olmadığını hissettirecek şekilde baktı şimdi. Daha fazla ileri gitmedi ama yaklaştı. Sesini alçaltarak, sözlerini bir bıçak gibi keskinleştirdi.
"Şu sıralar siz de, ben de çok iyi biliyoruz ki bu iş çok başka yerlere kadar uzanıyor. Ve aşiretin pisliği, örtbas edemeyeceğiniz kadar geniş bir alana yayılmış durumda. Bu işin peşinde olduğumu iyice anlayın lütfen." Durdu, tehditkâr bir ışık yandı gözlerinde. "Ve fazlasını bulduğumda yine karşınıza çıkacağım. O zaman bu kadar rahat konuşamıyor olacaksınız."
Okan kapıyı sertçe kapattı ve çıktı.
Arkasından kesilen o sesle birlikte, ofiste ağır bir sessizlik hüküm sürmeye başladı. Pınar, bir anlığına hareketsiz kaldı, masasının üzerinde parmak uçlarıyla hafifçe oynayarak. Dudaklarında, belli belirsiz, tatmin olmuş bir zafer gülümsemesi vardı. Karşısındaki zeki ve iradeli adamın tüm o gergin tavrına, meydan okuyuşuna rağmen, onu şimdilik alt etmiş olmanın verdiği hafif bir sarhoşluk hissediyordu.
Fakat bu zafer duygusunun hemen yanında, soğuk ve gerçekçi bir bilinç de uyanıyordu içinde. Okan'ın bu işin peşini bırakmayacağını çok iyi anlamıştı. Onun o son bakışı, sözlerinin altındaki inatçı ton, her şeyi yeterince açık etmişti.
Evet, Okan iyi, hatta belki de çok iyi bir polisti. Ama unutmamalıydı; kendisi de dişli bir avukattı ve bu oyunu ondan iyi oynayacak donanıma sahipti.
Okan, hışımla hukuk bürosundan çıktı. Öfkeyle arabasına yürüdü, kapıyı çarpıp direksiyonun başına geçti. Elini sertçe direksiyona vurdu. "Kadına bak ya!" diye homurdandı, dişlerini sıkarak. "Ben göstereceğim sana usulüne uygun tebligatı...”
İçinden, Pınar'ın kendine güvenen ifadesini ve o küçümseyen gülümsemesini görür gibi oldu. Bu düşünce, öfkesini daha da alevlendirdi.
Arabanın kontaktını açtı, motorun hırıltısı öfkesine eşlik etti. "Bekle sen, Pınar Hanım. Sıra sana da gelecek. O zaman göreceğiz o soğukkanlılığını."
Okan'ın cep telefonu çaldı. Ekranda "Akif" yazıyordu. Öfkeyle açtı aramayı.
+Efendim Akif
-Nerelerdesin ya?
Akif'in sesi, arka plandaki uğultuya karışıyordu.
+Pınar Dağdelen'in ofisinden çıktım az önce.
Okan, sesindeki gerginliği gizlemeye bile çalışmadan konuştu.
-Ooo, nasıl geçti görüşme?
+Uzun hikaye…sonra anlatırım.
-Tamam o zaman. Biz Vera'yla, Gülriz'le Karaköy'deki sıcak şarapçıdayız. İşin bittiyse çabuk gelsene.
Okan, bu spontane plana bir an şaşırdı. Kafasının dağılmaya ihtiyacı olduğunu hissediyordu.
+İyi madem geliyorum.
Etiler’in huzurlu ve nispeten sakin sokaklarından çıkıp, Cuma akşamının ışıltılı ama bir o kadar da yoğun kalabalığına karışmak zorunda kalacağını düşündü. Karaköy’e giden yol, Beşiktaş’tan Taksim’e, oradan da Galata Köprüsü’ne uzanan; İstanbul’un en hareketli, en gürültülü, en çok nefes alan damarlarından geçiyordu. Bu rotayı düşünmek bile, özellikle haftanın en yorucu günlerinden birinin akşamında, içinde hafif bir sıkıntı hissi uyandırdı.
Ama biliyordu ki, şikayet etmek sadece içindeki huzursuzluğu büyütecekti. Sonunda, derin bir nefes alarak, kendini hiç acımadan yutan o devasa trafik selinin, İstanbul’un bitmek bilmeyen akışının kollarına bıraktı.
10 yıldan fazla süredir bu şehirde yaşıyordu. Buna rağmen her seferinde büyülenmekten de kendini alamıyordu.
İstanbul bir çeşit uyuşturucu gibiydi, insanın kanına bir kez girdi mi bağımlılık yapar, kendisine muhtaç ederdi. Öte yanıyla bütün benliğinizle aslında uzak kalmak, kurtulmak, kaçmak isterdiniz ama biraz mesafe girdi mi araya bir sevgiliye duyulan özlem gibi sızlatırdı insanın içini.
Nihayet Karaköy'e vardığında, Fransız Geçidi'nde tatlı bir akşam kıpırtısı hâkimdi. İnsanlar, kulağa dolanan caz ve indie ezgiler eşliğinde, sokağın iki yanına dizilmiş rengârenk sandalyelerde oturmuş, bardaklarındaki kokteylleri ve soğuk biraları yudumluyor; sohbet edip günün yorgunluğunu üzerlerinden atıyorlardı. Işıkların yumuşak parıltısı, kahkahaların ve cam şıkırtılarının birleştiği bu atmosfer, sokağı adeta bir Avrupa şehrinin köşesine dönüştürmüştü.
Her zaman gittikleri sıcak şarapçının metal sandalyelerinde buldu sevgilisi, en yakın arkadaşı ve onun eşini.
Vera’nın yanındaki sandalyeye oturdu.
“Okancım, hoş geldin.” Akif’in eşi Gülriz’di bunu söyleyen. Gülriz’le Okan’ın arası hep çok iyiydi, senelerdir bir aile gibilerdi. “Yüzünü gören cennetlik, valla!”
Okan da şimdi gülümsedi. Bu sıcak karşılama, yorgun yüzünde geçici bir sıcaklık yarattı. “Haklısın Gülriz, ama… kafamı kaldırmaya vaktim yok, inan.”
Cebinden sigara paketini çıkardı. Sessiz, neredeyse düşünceli bir hareketle. “Alan var mı?” Kapağı cömertçe, samimi bir davetle araladı.
“Yok, sağ ol.”
Cevabı alır almaz, Okan bir sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi. Çakmağın çarkını çevirdi, alev sigaranın ucunu kavradı ve ilk nefesi ciğerlerine çekti. Dumanı, yoğun bir stresi içinden atarcasına, derin ve gözle görülür bir hızla dışarı üfledi. “Sor Akif’e,” diye ekledi, sigara dumanı sözleriyle birlikte havada dağılırken. Gülriz’le konuşmaya devam etti: “İşler şu sıralar çok yoğun.” Konuyu değiştirir gibi bir hamleyle atıldı: “Sizin nasıl, Sinan bebiş nasıl?”
Gülriz, omuzlarına dökülen dümdüz saçlarını geriye attı. “Hiç sorma, hepten huysuz bir çocuk oldu. Gece uykularımız haram.”
Şimdi Vera dahil oldu konuya: “Sahi, Sinan nerede?”
Akif, önündeki sıcak şaraptan bir yudum aldı. “Anneme bıraktık. Bazı akşamlar bırakıp böyle nefes alıyoruz.”
“En iyisini yapıyorsunuz.” Vera da gülümsedi.
Akif bu sırada arkadaki garsona işaret etti. “Biz buraya bir tane daha şarap alalım.” Sonra arkadaşına döndü. “Pınar Dağdelen’le nasıl gitti?”
Okan, Pınar’ın adını duyar duymaz, yüzündeki tüm kaslar gerildi. Sanki görünmez bir el, alnındaki çizgileri sertçe germişti. Stresinin ana kaynağı açılmıştı şimdi.
Sigarasından bir nefes daha çekti, bu sefer daha keskin, daha sinirli bir hareketle. Dumanı üflerken, sigarayı tuttuğu elinin tersiyle havadaki hayali bir engeli, belki de Pınar’ın canını sıkan varlığını ittirir gibi yaptı. Sessiz, ama son derece anlamlı bir jest. “Bela bir kadın,” dedi, sesi dumanla birlikte süzülürken. “Çok işimiz var onunla.”
Akif deşmeye kararlı gibiydi. Kaşlarını çattı. “Nasıl yani?”
Okan, bir an için sigarasının yanan ucuna baktı, küllenen endişelerini izler gibi. “İnanılmaz ukala, inanılmaz sinir bozucu bir kadın. Çok uğraştıracak beni belli.” Sonra tekrar derin bir nefes çekti. Dumanı ciğerlerinde tutarken, “Tipik bir sosyete avukatı,” diye ekledi ve nefesiyle birlikte itirafını da dışarı verdi: “Ama Allah var, çok akıllı bir kadın.”
Bu sırada sipariş edilen sıcak şarap, buğulu ve dumanı tüten bir kupanın içinde önüne geldi. Okan, önce bir an kupayı şöyle bir inceledi. İçindeki kırmızı sıvı, mekânın loş ışığında cevizimsi bir kahverengi parıltıyla ışıldıyor, buhardan ince bir tül yükseliyordu.
İki parmağıyla kupanın sapından tutarak avucunun içine aldı; sıcaklığı derhal tenine, kemiklerine işledi. Tarçın, karanfil ve ısıtılmış şarabın o keskin, meyvemsi kokusu burnunu doldurdu, zihnini bir anlığına mevcut gerginlikten uzaklaştırdı.
Dudaklarını kadehin kenarına götürdü ve dikkatle, hafifçe üfleyerek bir yudum aldı. İçecek kadar sıcak, damağını yakacak kadar değildi. Şarap, ağzında ısıtılmış elma, olgun erik ve baharatlı bir tonla yayıldı, boğazından aşağı süzülürken içini ısıtan, huzurlu bir sıcaklık bıraktı arkasında. Gözlerini bir an kapatıp bu sıcaklığın vücuduna yayılmasına izin verdi.
Sonra birden, bir şeyi hatırlamış gibi, gözlerini açtı. Önce sevgilisi Vera'ya, sonra Akif'e baktı. Göz bebekleri, içinde aniden parlayan bir düşünceyle kocaman açılmıştı, adeta şok olmuştu. “Asıl size ne diyeceğim!” diye atıldı, sesinde bir heyecan titremesi vardı. Elindeki sigarasının ucundaki küllü kısmı, özensizce, neredeyse gerginliğinden, kül tablasının kenarına hızla silkeledi. “Savcılıktan istediğimiz soy bağı belgeleri geldi.”
Vera ve Akif de nefeslerini tutmuşlardı şimdi. Havanın ağırlaştığını, zamanın yavaşladığını hissedebiliyorlardı. Her şey Okan'ın ağzından çıkacak bir sonraki kelimeye kilitlenmişti.
Okan, bir an daha bekleyip gerilimi iyice tırmandırdıktan sonra, bombanın pimini çekti:
“İlhan Türkmen, Engin’in öz babasıymış.”
Akif anlamaya çalışıyor gibi büzdü şimdi suratını. Kaşları bir araya gelmiş, alnında derin çizgiler belirmişti. Zihni, yeni öğrendiği bu bilgiyi eski parçalarla birleştirmeye çabalıyordu. "Yani cinayet saati... aslında babasının mezarını ziyarete gitmişti," dedi, sesi adeta düşüncelerinin yankısı gibiydi.
Vera, sevgilisine döndü. Gözlerinde Akif'inkinden farklı, daha pratik ve şüpheci bir bakış vardı. Zihni yalana odaklanmıştı. "Ama asıl soru." diye vurguladı, "Neden bunun hakkında yalan söyleme ihtiyacı hissettiği."
Okan, suratında hafif, ama zehir gibi bir gülümsemeyle dirseğini masaya dayadı. Elindeki sigaranın filtresi parmaklarının arasında hafifçe oynuyordu. Vera'nın sözlerinin ardından, aynı fikirde olduğunu belli etmek istercesine, sigarayı tuttuğu elinin işaret parmağını ona doğru uzattı. Duman, hareketiyle birlikte zarif ve anlamlı bir iz çizdi havada. "Aynen öyle," dedi, sesi duman kadar pusluydu.
Sonra sigarayı son kez dudağına götürdü, ciğerlerine çektiği son nefesle göğsü hafifçe kabardı. İzmariti, kül tablasında acımasızca, nihai bir kararlılıkla ezdi. Söndürülen, sadece sigara değil, Engin'in savunmasına dair son bir umut da olabilirdi.
"Bu yüzden," diye ekledi, sesi artık tamamıyla mesleki ve soğuktu, "Engin'i yarın emniyette misafir etmemiz gerekecek."
…
3 ay önce
Saat gece yarısını geçmiş, Taksim'deki Veritas Haber Ajansı'nın ofisi çoktan boşalmıştı. Çalışanlar evlerinin yolunu tutalı uzun zaman olmuştu. Karanlık ofiste, yalnızca bir masadan yayılan mavi-beyaz bir ışık hüzmesi ve klavyeden yükselen sessiz, telaşlı tıkırtılar dışında hiçbir hareket yoktu.
Bu ışığın ortasında, yüzüne düşen ekran parıltısıyla dikkatle çalışan biri oturuyordu: Devrim. Yan yana sıralanmış masalardan oluşan ofiste, onunki gibi hâlâ açık olan tek bir bilgisayar vardı. Gözleri, ekrandaki satırlar ve belgeler arasında hızla gezinirken, bir yandan da önündeki eskimiş deftere önemli notlar karalıyordu. Kalemin kâğıt üzerinde çıkardığı ses, gecenin derin sessizliğinde bir çeşit ritim yaratıyordu.
Burası onun için sadece maaşlı ve mesai saatleriyle sınırlı bir iş değildi. Gerçeği ortaya çıkarmanın bir saati, bir sınırı olmamalıydı. Bu inanç onu herkesten farklı kılıyordu. Aklına bir soru takıldı mı, başını yastığa koysa dahi asla uyuyamayacağını bilirdi. Zihnindeki o düğümü çözene, gerçeğin izini sürene kadar ofiste kalır, araştırır, okur ve yazardı. O, gerçeğin peşindeki bir avcıydı ve avı asla mesai saatlerine sığmazdı.
Devrim, önündeki ekrana öyle odaklanmıştı ki, zamanın ve mekânın farkındalığını tamamen yitirmişti. Klavyenin tuşlarından yükselen tekdüze tıkırtılar ve kendi zihninin iç sesinden başka bir şey duymuyordu. O anda, derin sessizliği aniden yırtan hafif, belirsiz bir "çıt" sesi duyuldu. Sanki bir ayak sesi, belki de ofisin diğer ucundaki bir masanın hafifçe yer değiştirmesiydi.
Bu küçük ses, onun konsantrasyonunun kırılması için yeterli oldu. Aniden irkildi, omuzları gerildi ve kalbi bir anda göğüs kafesinde hızla atmaya başladı. Soğuk bir ürperti sırtından aşağı doğru yayıldı. Yavaşça, neredeyse tedirgin bir şekilde sandalyesinde döndü.
Karanlığın içinde, kapının hemen yanındaki dosya dolaplarının gölgesinde, uzun boylu ve hareketsiz duran bir silüet seçti. Işık olmamasına rağmen, figürün boyu ve duruşu onu bir an için ürpertti. Karaltı, hiçbir şey söylemeden, neredeyse süzülürcesine bir adım öne doğru ilerledi. Devrim'in nefesi kesilmişti ki, koridordan sızan soluk bir ışık hüzmesi, yüzüne düştü.
Ve o an, gerginlik bir anda dağıldı. Sert çizgiler ve karanlık gölgeler, tanıdık bir ifadeye dönüştü. Gölgelerin arasından, hafifçe kıvrılmış, sıcak ve bilmiş bir gülümseme belirdi. Karşısında, elinde iki bardak sıcak kahveyle, sevgilisi Tarık duruyordu.
Devrim, bir an ne diyeceğini şaşırdı. Öylesine işine dalmıştı ki, Tarık'ın ofise girdiğini, ayak seslerini, hatta kapının açılıp kapanma sesini bile duymamıştı. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi, yavaş yavaş rahatlamış bir gülümsemeye yerini bıraktı.
Kalbinin hızlanan atışlarını yavaş yavaş sakinleştirirken, rahatlamış bir şekilde omuzlarını sandalyesine bıraktı ve yüzünde yorgun ama mutlu bir gülümsemeyle, "Ödümü kopardın Tarık," dedi. Sesinde, korkunun yerini alan bir sıcaklık vardı.
Tarık, elindeki iki karton bardağı dikkatle Devrim'in masasının üzerine bıraktı. Ardından, Devrim'in üzerine eğildi. Yaklaşmasıyla birlikte, üzerindeki hafif rüzgâr kokusu ve sıcak kahvenin mis gibi aroması etrafa yayıldı. Sonra, hiç bekletmeden, sanki onu günlerdir görmemişçesine, bütün özlemini ve şefkatini içine katıp, Devrim'in dudaklarına yumuşacık bir öpücük kondurdu.
"O kadar dalmışsın ki geldiğimi duymadın bile, sevgilim," dedi Tarık, sesi yumuşak bir şefkatle doluydu. Doyamadığını fark ederek, tekrar hafifçe eğildi ve Devrim'in dudaklarına bu kez daha derin, daha anlamlı bir öpücük kondurdu. Sonra, yan masalardan bir sandalye alıp Devrim'in masasına yakın bir yere çekti. Uzun bacaklarını üst üste atarak oturdu.
Genç adam, antrenmandan yeni çıkmıştı. Üzerine, kalıbı omuzlarına mükemmel oturan, koyu renkli spor bir gömlek giymiş eteklerini pantolonun içine koymamış salık bırakmıştı, altına da gömleğinin rengiyle uyumlu uzun bir kot pantolon geçirmişti. İstanbul'un o bildik serin sonbahar akşamlarına hazırlıklıydı; üzerindeki gri, şık ceket de bunun kanıtıydı. Hafif ıslak koyu sarı saçlarından, duş alıp doğruca buraya geldiği anlaşılıyordu. Devrim'i defalarca aramış, cevap alamayınca onu nerede bulacağını çok iyi bildiği için doğruca ajansa gelmişti.
Şimdi, burada, Devrim'in karşısında oturmuş, onun önüne yayılmış dosyalara, notlara ve bilgisayar ekranına odaklanmıştı. Yüzündeki ifade, derin bir endişe ve yoğun bir ilgiyle karışık bir hal almıştı.
"Devrim," diye tekrarladı, sesi bu sefer daha ciddi ve yumuşaktı, "Kendini çok yoruyorsun. Bak, saat gece yarısın geçti. Ama sen... sen hâlâ buradasın.”
Devrim, Tarık'ın yüreğine işleyen o endişeli bakışlarına karşılık verirken yüzüne yumuşak bir gülümseme yayıldı. Dudaklarının kıvrımları arasında beliren bu ifade, adeta içindeki çelişkileri yansıtıyordu. Gülümsediği an, incecik üst dudağı hafifçe gerilerek daha da narinleşti ve yanaklarındaki o derin, sevimli gamzeler bir anda beliriverdi. Bu gamzeler, onun yüzündeki en samimi ve en savunmasız noktalardı. İşte bu an, Tarık'ın asla doyamadığı, her görüşünde kalbini heyecanla hızlandıran, içini ısıtan nadide bir şeydi.
Kollarını kavuşturup masasına yaslandı genç kız. Hafifçe boynunu bükerek, "Sen de antrenmandan çıkmış gelmişsin Tarık," dedi, sesi yorgun ama sevgi doluydu. "Basketbol senin için nasıl bir tutkuysa, habercilik de benim için aynı sevgilim. Adalet arayışı, gerçeğin peşinden koşmak... İnsan içinde bir yerde, bir şeylerin yanlış gittiğini bildiği zaman, durup kenara çekilemiyor."
Tarık, kahve bardağını dudaklarına götürdü. Sıcak içecek, boğazından aşağı inerken yakışıklı yüzü, sevgi dolu bir itirazla aydınlandı; gözlerinin içi, Devrim'e olan derin bağlılığını ve koruma içgüdüsünü yansıtıyordu.
"Ama basketbol beni tehlikeye atmıyor, Devrim," dedi, sesi yumuşak ama altında bir dirençle. Birden hafifçe ciddileşti, öne doğru eğilerek. "Şu aşiret işi... O konu beni gerçekten çok endişelendiriyor. Bana aslını astarını anlatmıyorsun. Sadece gazetede çıkan o yüzeysel haberleri okuyorum, ama senin bu gece yarısı ofiste kalmana, bu kadar tedirgin olmana sebep olan şeyin ne olduğunu bilmiyorum."
Bardakla oynadı, bakışlarını Devrim'den ayırmadan. "Sadece kendini değil, beni de meraktan çatlatıyorsun. Lütfen," diye ekledi, sesi neredeyse yalvarır gibiydi. "Neyle uğraştığını bana anlat. Belki senin görmediğin bir şeyi ben görürüm. Ya da en azından, içimi kemiren bu korkunun ne olduğunu bilirim."
"Ben korkmuyorum Tarık, sen de korkma." diye yumuşakça itiraz etti Devrim, sesi hafifçe titreyerek. "Sadece gerçekleri öğrenmem gerek, hepsi bu." Tarık'a daha fazla bir şey anlatmaktan, her zaman olduğu gibi ustalıkla kaçtı. Onu, bilmesi gerekenden fazlasıyla baş başa bırakmak istemiyordu, çünkü kendisi de bu işin nereye varacağını bilmiyor, neyi ne kadar kontrol altında tutabileceğinden emin olamıyordu.
Çareyi konuyu kapatmakta buldu. Abartılı bir tavırla boynunu iki yana sallayıp gerindi, uzun süredir aynı pozisyonda oturmaktan omuzlarındaki gerginliği atmaya çalışıyordu. Sonra, önündeki dağınık dosyaları hızlı ve becerikli hareketlerle toplayıp çantasına yerleştirdi. Bilgisayarını kapatırken ekranın ışığı gözlerinde bir an parladı.
Sandalyesinin arkasına asılı duran hafif kalın kot ceketine uzanırken, "Bu konuyu sonra konuşalım canım, olur mu?" diye mırıldandı, sesi yorgunluk ve azıcık da pişmanlıkla doluydu. "Zaten sabahtan beri bu belgelerle, bu dosyalarla uğraşıyorum, çok bunaldım artık."
Aniden başını kaldırdı. Yeşil gözleri, ışığa yakalanmış iki pırlanta gibi muzır muzır parladı. Yüzünde, tüm yorgunluğunu silip atan şeytani bir tebessüm belirdi. "Yürüyüş yapalım mı? Hava nefis, biraz temiz hava alırız."
Tarık'ın en zayıf noktasıydı işte hiç şüphesiz bu gülüş. İçinde bulunduğu ruh hali ne olursa olsun, konu ne kadar ciddi olursa olsun, o yeşil gözler kendisine baktığında ve o dudaklar gülümseyip gamzeler belirdiğinde, tüm endişeleri ve itirazları bir anda buharlaşıyordu. Kendisi de farkında olmadan, kaçınılmaz bir şekilde yüzüne kocaman, içten bir sırıtış yayılıyordu.
Devrim’in, çantasını kendi omzuna atıp ayağa kalkarken "Yapalım hayatım," dedi, sesi artık yumuşamış ve tüm ısrarından arınmıştı. Kapıya doğru yürürken, elini Devrim'in omzuna doladı, onu hafifçe yanına çekti. "Ama bu gece sadece yürüyüş. Söz mü? Kimsenin peşine takılmak yok, kimseyle 'tesadüfi' bir sohbet yok. Sadece sen, ben ve İstanbul."
Devrim, uzun boylu ve atletik yapılı Tarık'ın yanında, bir kadın olmamasına rağmen, minicik kalıyordu. "Tamam, söz veriyorum," dedi, parmağını havaya kaldırıp ant içer gibi yaparak. "Bu akşam sadece biz varız.” Tarık’ın vücuduna dolanan kaslı koluna sımsıkı sarıldı.
İnsan, sevdiğiyle gezmeliydi İstanbul'u. Her bir sokağını, her yokuşunu, her kaldırım taşını, ruh eşiyle muhakkak bir kez yürümeliydi. Denizi, her açıdan, bir kez de yanında hayat arkadaşı varken görmeliydi; daha önce defalarca kez görmüş olmasına rağmen... Diğer seferlere inat, sanki ilk kez görüyormuş gibi. Çünkü şüphesiz, o mavi, daha öncekinden farklı gözükecekti insana. Aşk, bütün renkleri sıcaklaştırır, yemekleri güzelleştirir, kederi zayıflatırdı.
İşte o yüzden, aşkın paletinden bakabilmek İstanbul'a, herkese nasip olmayan büyük bir nimetti.
Ve Devrim, bunu yaşıyor olmanın şükrü içindeydi, Tarık'la sarmaş dolaş, İstiklal Caddesi'nden Galata'ya inerken.
Serin bir yaz akşamıydı, ama genç kızın kalbi sıcacıktı. Aşk, daha önce onun için canını yakan, kendisini yarı yolda bırakan acımasız bir duyguydu. Küsmüştü aşka, darılmıştı. İncinmişti çünkü. Hem hiç hak etmediği halde incinmiş, hem de birisini koşulsuz şartsız sevmeyi kabul etmişti.
Oysa hayat, insana her zaman merhametle yaklaşmıyordu. Birini karşılıksız sevmek yetmiyordu. Sevgi dediğin, tek başına yaraya merhem olmuyordu. İşte o noktada, insanın kendisine dönmesi, en çok da kendisini sevmesi gerekiyordu.
Devrim de öyle yapmıştı; ruhunun derinliklerine, içine dönmüş, başkasından medet ummayı bırakıp kendini iyileştirmişti. Ve kalbini, onu hak etmeyen kimseye bir daha açmamaya yemin etmişti. Zor yoldan da olsa, bunu öğrenmişti.
Ve sonra kader, karşısına Tarık'ı çıkarmıştı.
Tarık her şeydi: dingin bir deniz, doğan güneş, uyanan bahar, yeşillenen filiz... Tarık'ın yanı güvenliydi, sakindi. Bütün sorunlarını orada çözebilirdi Devrim; üstelik hiç ihtiyacı yokken, üstelik kendisine her bakımdan yeterken. Ama aşk zaten bu değil miydi? Eksiği tamamlamak değil de, beraberken bir bütün olmak, eksik bir parça olmadan...
İçindeki fırtınaları dindirebilmek o kişinin yanında, o gözlere bakarken bütün dünyayı ne olursa olsun karşına alabilmek, o denli güçlü, o denli yenilmez hissetmek. Ve bazen, yine de buna ihtiyaç duymadan, sadece var olabilmek.
Devrim, zekâdan her zaman etkilenirdi. Sporcuların aptal olduğu klişesinin aksine, Tarık çok zeki bir adamdı. Merhametten hoşlanırdı; Tarık, genç kızın gördüğü en yumuşak kalpli insanlardan biriydi. Nerede, nasıl davranması gerektiğini bilen, efendi ve oturaklı adamları severdi Devrim. Tarık, kelimenin tam anlamıyla bir İstanbul beyefendisiydi. Zarafeti, nezaketi ve sakin gücüyle, onun hayatına tam da ihtiyaç duyduğu dengeyi getirmişti.
İşte bu yüzden anlamıştı: Eğer fırsat verilirse, hayat insana aslında istediği her şeyi vermeye hazırdı. Er ya da geç, güzel kalpler layığını bulurdu. Acılar, hayal kırıklıkları ve geçmişin yorgunlukları, bir gün yerini tam da olması gereken huzura bırakırdı. Tarık, onun için sadece bir sevgili değil, aynı zamanda hayatın ona verdiği bir cevaptı; sabretmenin, kendini iyileştirmenin ve inancını kaybetmemenin bir ödülü.
Galata Kulesi'ni arkalarında bırakıp, Arnavut kaldırımlı, inişli yokuşlu dar sokaklardan aşağıya, Karaköy'e doğru yürümeye başladılar. Sokaklar, akşamın alacakaranlığıyla yıkanmıştı. Turuncu sokak lambaları, eski taş binaların cephelerini ve vitrinleri aydınlatıyor, her şeye sıcak ve romantik bir hava katıyordu. Daracık kaldırımların iki yanı, birbirinden şık butikler, sanat galerileri, antikacılar ve küçük, davetkâr kafelerle doluydu. Havada, taze kahve, deniz tuzu ve uzaktan gelen tatlı bir çörek kokusu karışıyordu.
Devrim aniden durdu. Eski bir binanın duvarına yeni yapılmış, henüz kurumamış bir graffiti görmüştü. Soyut, derin mavi ve mor tonlarda, iç içe geçmiş çizgilerden oluşan bir eserdi. Hiçbir yazı yoktu, sadece renkler ve duygu vardı.
"Tarık, şuna bak," diye fısıldadı, adeta büyülenmişçesine. "Ne kadar... hüzünlü ve bir o kadar da güçlü, değil mi? Sanki bir çığlık gibi.”
Tarık, bir an sessizce graffiti'yi inceledi. Sonra Devrim'e döndü ve yumuşak, anlayış dolu bir sesle. "Geçen hafta, ofiste yeni bitirdiğin 'kayıp çocuklar' dosyanın arka planını değiştirmiştin. Ekran koruyucun, tıpkı bunun gibi mavi ve mor tonlarda soyut bir dijital sanat çalışmasıydı. 'Bazen kelimeler yetmiyor, renkler daha çok şey anlatıyor,' demiştin. Bu graffiti, sana onunla aynı şeyleri hissettirmiş olabilir mi?”
Devrim, donakalmıştı. Gözleri hafifçe doldu. O dosyayı kimsenin bilmediğini, o ekran koruyucuyu sadece birkaç gece kullandığını biliyordu. Tarık'ın, onun iç dünyasını, sanata bakışını, hatta en gizli mesleki detaylarını bu kadar derinden nasıl okuyabildiğine inanamıyordu. Bu, parayla alınamayacak, sadece gerçek bir dikkatin ve sevginin sonucu olabilecek bir şeydi.
Devrim, hayranlık dolu bakışlarını çocuksu ve muzır bir ifadenin ardına saklayarak, Tarık'a doğru hafifçe eğildi. Sağ elini beline koydu ve başını iki yana sallayarak şaka ile ciddiyet arası bir tavırla sordu.
"Beyefendi, siz sihirbaz falan olabilir misiniz?" Gözlerinde oynak bir ışıltı vardı. "Ya da bir çeşit büyücü? Çünkü normal bir insanın, birinin ruhunun en karanlık ve en renkli köşelerini bu kadar iyi okuyabilmesi imkansız. İtiraf edin, yağmur yağdıran bir toteminiz falan da var, değil mi? Ya da benim kahve fincanımı okuyorsunuz!"
Tarık, onun bu teatral çıkışına gülümsedi. Ellerini havaya kaldırıp, "Yakalandım!" der gibi bir ifade takındı. "Evet, gizli bir büyücüyüm. Aslında büyük sihirbazlar loncasının İstanbul temsilcisiyim. Görevim, sokaklardaki en güzel graffiti'leri bulmak ve onları doğru insanlara göstermek."
Devrim, kahkaha attı. "Ben de öyle düşünmüştüm! Peki, büyülü asan nerede? Saklıyor musun?"
"Bir büyücü asla numaralarını ve asasının yerini açıklamaz," dedi Tarık, abartılı bir gizemlilikle omuz silkip. "Çok özür dilerim ama o kadarına izin yok. Büyücüler Loncası'nın kuralları katıdır."
İkisi de sokak ortasında, turuncu lamba ışığı altında gülmekten kendilerini alamadılar. Devrim, gözlerinde ışıltıyla, "Peki, o zaman sırlarınla baş başa kal," diye takıldı ona. "Ama unutma, ben bir gazeteciyim. Sonunda tüm sırlarını çözeceğim!"
Yine kıkırdadılar.
Beraberken böyle saçmalayabildikleri, hiçbir şeyi ciddiye almadan çocuklaşabildikleri için inanılmaz şanslıydılar. İstanbul'un kalabalığı, iş stresi, hayatın karmaşası içinde, birbirlerine sığınacak bir delik bulmuşlardı ve o delikten geçerken tüm dünyevi kaygıları dışarıda bırakabiliyorlardı.
Karaköy'ün hareketli sokaklarından geçip, Galata Köprüsü'ne yöneldiler. Köprünün üzerindeki balıkçıların olta ipleri, ay ışığında hafifçe parlıyor, denizin üzerinde sabırla sallanıyordu. Haliç'in karşısında, İstanbul'un tarihî yarımadası tüm ihtişamıyla uzanıyordu; minareler ve kubbeler, gece gökyüzünde adeta bir siluet gibiydi.
Köprüden aşağı inip, Eminönü'nün kalabalığından sıyrılarak Tarık'ın Beyoğlu'ndaki evine doğru yürümeye başladılar. Sokaklar tenhalaşmış, İstanbul onlara özel bir sessizlik sunar olmuştu. Tarık'ın evi, tarihî bir binanın üst katında, şehrin gürültüsünden uzak ama manzaraya hâkim bir yerdi.
Kapıyı açtıklarında, taş bina Eylül ayı sonu olmasına rağmen serindi. Tarık, ışıkları yaktı; loş bir aydınlatma, odanın her köşesine yumuşak bir gölge oyunu yaydı. Geniş pencereden, Haliç ve tarihî yarımadanın muhteşem gece manzarası görünüyordu.
Kapı hafifçe kapandı, dış dünyanın sesleri anında kesildi. İki çift ayak, holdeki ahşap zeminde yan yana ilerlerken, sessizliği sadece yumuşak adımlar ve hafif nefes sesleri bozuyordu.
Devrim, ceketini çıkarırken, Tarık da anahtarlarını bir kaseye bıraktı. Hareketler doğal, birbirinin alanına saygılıydı. Devrim, battaniyenin olduğu kanepenin köşesine yöneldi, ancak tam oturacağı sırada, Tarık'ın nazikçe onun kolundan tuttuğunu hissetti.
"Daha iyi bir fikrim var," diye fısıldadı Tarık, sesi alçak ve sıcak. Onu kanepenin önündeki yumuşak mindere doğru çekti. "Burada, ateşin ışığında..."
Devrim, tereddüt etmedi ve onu takip etti. Birlikte, şöminenin önündeki yere, yastıkların üzerine oturdular. Turuncu alevlerin ışığı, yüzlerini ısıtıyor, gözlerinde dans ediyordu.
Bir süre sadece ateşi izlediler, omuz omuza. Sonra Tarık, başını çevirip Devrim'e baktı. Elini uzattı, parmak uçlarıyla onun yanağına dokundu. Dokunuş o kadar hafifti ki, bir rüzgar esintisi gibiydi.
Devrim, bu dokunuşa bir iç çekişle karşılık verdi ve kendi elini kaldırıp Tarık'ın elinin üzerine koydu. Parmaklarını, onun parmaklarının arasına geçirdi. Konuşmuyorlardı. İhtiyaçları yoktu.
Yavaşça, doğal bir ritimle birbirlerine yaklaştılar. İlk öpüş, bekleyişin verdiği gerilimle değil, sıcak bir buluşma arzusuyla geldi. Yumuşak, derin, ama aceleci değil. Her biri, diğerinin dudaklarının şeklini, sıcaklığını, hissedişini öğrenmek istercesine yavaştı.
Devrim, diğer eliyle Tarık'ın ensesine dokundu, onu kendine çekti. Tarık'ın elleri ise Devrim'in belinde, kemiklerini hissetmek istercesine hafifçe geziniyordu.
Aralarında bir güç mücadelesi yoktu, bir dans vardı. Biri öne çıktığında, diğeri uyum sağlıyor, sonra roller değişiyordu. Nefes nefese kalmadan, sadece paylaşılan nefesle öpüştüler.
Devrim’in elleri, Tarık'ın yakasını hafifçe iki yana çekti, düğmeleri usulca açılmaya başladı. Her bir düğme, sessiz bir vaadin yerine getirilişi gibiydi. Tarık da aynı yavaşlıkla, Devrim'in sırtındaki tişörtünü yukarı doğru kaldırdı.
Giysiler, birer birer, acele etmeden, kenara bırakıldı. Her yeni açığa çıkan ten parçası, şömineden yayılan sıcak ışıkta yeni keşfedilen bir kıta gibiydi. Tarık'ın parmak uçları, Devrim'in omurgasında aşağıya doğru inerken, Devrim de onun sırtındaki kasların sert hatlarını avuçlarında hissediyordu.
Tekrar öpüştüler. Bu sefer dudaklar değil, bedenler konuşuyordu. Tarık, Devrim'i sırtüstü yatırdı, minderin yumuşaklığına. Üzerine eğilirken, gölgesi Devrim'in bedenini tamamen kapladı. Bir an durdu, sadece baktı. Ateşin ışığı, Devrim'in gözlerindeki güven ve arzuyu aydınlatıyordu.
İki beden aynı ritimle birbirine karıştığında ikisi de nefes nefeseydi. Göğüs kafesleri, yavaş yavaş sakinleşen bir fırtınanın son dalgaları gibi inip kalkıyor, ter damlaları ortak bir buharlaşmayla tenlerinden ayrılıyordu. Şömineden sızan turuncu ışık hâlâ sıcaklığını koruyor, çıplak omuzlarına, bel kavislerine, battaniyenin örtmediği noktalara usulca dokunuyordu.
Tarık, sonunda kendini Devrim’in yanına bıraktı. Yorgunluğun ve doygunluğun ağırlığıyla minderin üzerine yayılırken, yüzündeki huzur dolu gülümseme de odaya yayılıyordu. Yan dönüp sevgilisinin saçlarına eğildi. Kokusunu derin derin içine çekti; o tanıdık, yatıştırıcı koku… Dalgalı buklelerin arasına usulca dudaklarını değdirdi. Öpücüğü hafif, neredeyse bir hayal kadar belirsizdi.
Kolu, Devrim’in beline dolandı. Onu kendine çekti. Devrim, başını Tarık’ın göğsüne yasladı. Burnunu, genç adamın boynunun hassas kıvrımına gömdü. Nefesinin sıcaklığı, Tarık’ın derisinde hafif bir titreme yayıyor, ikisinin de kalbi aynı ritimde çarpmaya devam ediyordu.
Battaniye, iç içe geçmiş bacaklarını, kavisli sırtlarını kısmen açıkta bırakmıştı. Ama şöminenin son ısısı ve altlarındaki kalın, yumuşak minder onları sarmalıyor, dünyanın geri kalanından koruyordu. Sıkı sıkıya sarılmışlardı. Mutluluğun ağır, tatlı sarhoşluğu yavaş yavaş bedenlerine yayılıyor, göz kapaklarını ağırlaştırıyordu.
Uyku, yavaş ve merhametli dalgalar halinde üzerlerine çökerken, Tarık’ın sesi, odanın sessizliğini usulca bozdu. Alçak, uykulu, neredeyse bir rüyadan fısıldanmış gibi mırıldandı. "Seni seviyorum Devrim."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 1.4k Okunma |
242 Oy |
0 Takip |
49 Bölümlü Kitap |