9. Bölüm

BÖLÜM 9

amberwatson
amberwatson

3 ay önce

Devrim, Tarık'la geçirdiği gecenin ardından sabahın erken saatlerinde uyanmış, ferahlatıcı bir duşun ardından ajansa dönmek üzere hazırlanmıştı. Tarık da sabah antrenmanı olduğu için onunla birlikte evden çıkmış ve genç kızı ajansına bırakmayı teklif etmişti.

Tarık'ın son model spor arabası Veritas'ın etkileyici taş binasının önünde yavaşlayıp durdu. Devrim, kemerini çözerken yanına döndü ve "Teşekkür ederim bitanem," diyerek Tarık'ın dudaklarına kısa ve tatlı bir öpücük kondurdu. Bir an tereddüt edip sordu. "Milli maç cumartesiydi, değil mi?"

Tarık başıyla onayladı ve umut dolu bir sesle ekledi. "Geleceksin, değil mi?"

Devrim, yüzünde beliren gamzelerle gülümseyerek yanıt verdi. "Kaçırır mıyım sence?" Kapıyı açarken, "İyi antrenmanlar canım," diye seslendi.

Tarık da içtenlikle, "Sana da iyi işler hayatım," karşılığını verdi.

Devrim binanın cam kapısından içeri girip lobide kaybolana kadar Tarık ayağını frenden çekmeden orada bekledi. Onun güvende olduğundan emin olduktan sonra arabasını sakince yola çıkararak uzaklaştı.

Ancak tehlike ne yazık ki her zaman dışarıda beklemiyordu insanı. Devrim, girişteki turnikeye kartını okutmak için yaklaşırken, aniden biri onu kolundan tuttu. Başını çevirip baktığında, görmeyi en son istediği, belki de görmeyi hiç beklemediği biriyle karşılaştı.

"Yunus?"

İsmi ağzından çıkar çıkmaz, zihninde travmatik ve olaylı bir anı seli canlandı. O karanlık sayfayı kapatmıştı, evet, ama o sayfayı zihninde kapatmak için verdiği iç savaşın acısını ve yorgunluğunu sadece kendi biliyordu. Onu şimdi, tam da hayatının yeniden düzene girdiği, Tarık'la yeni bir sayfa açtığı bir sabah, öylece karşısında görmek, genç kıza buz gibi bir şok yaşattı.

Kanı dondu, yüzü bembeyaz kesildi.

Anın şokunu üzerinden hızla atıp, kolunu Yunus'un sıkı ve itici tutuşundan kurtardı. Yeşil gözlerinde şaşkınlığın yanı sıra, derinlerden gelen bir öfke ve tiksinti karışımı bir duygu parlıyordu. Sesini alçak ama son derece net ve keskin bir tonda tutmaya çalışarak, "Senin ne işin var burada?" diye sordu.

Yunus, küçük, kahverengi gözleri kalın merceklerin arkasından ona bakıyordu. Yüzünde bitkin ve çaresiz bir ifade vardı. "Devrim, ne olur," diye yalvardı, sesi titrek ve ısrarcı, "5 dakika konuşalım. Sadece 5 dakika. Lütfen."

Devrim, etrafına hızla göz attı. Burası onun iş yeriydi ve Yunus'la burada, herkesin gözü önünde bir kavga çıkarmak, rezil olmak en son isteyeceği şeydi. İçini kemiren öfke ve tiksintiyi bir an için yutkunup bastırdı. Hafifçe, ama kararlı bir şekilde, genç adamı kolundan tutarak lobinin dışına, sessiz sokağa doğru yönlendirdi.

"Sadece 5 dakika," diye mırıldandı, adeta kendini motive etmeye çalışarak.

Binanın yanındaki ıssız sokağa döndüklerinde, Devrim dönüp karşısındaki adamı bir süzdü. İçinde garip ve acımasız bir hayret belirdi. Bu adamda ne bulmuştum sahiden? diye geçirdi zihninden. Karakteri zaten bu kadar bozuk birini kendisine layık gördüğü için hâlâ kendine kızarken, şimdi bu, içinde zerre duygu uyandırmayan, neredeyse yabancı gibi duran adama bakmak çok tuhaf ve rahatsız edici geliyordu.

Kollarını göğsünde sıkıca kavuşturdu. Duruşu, kaybettiğini sandığı özgüveni değil, ondan çok daha güçlü bir şeyi, artık ondan ve onun yarattığı dramalardan tamamen arınmış olmanın verdiği sağlamlığı yansıtıyordu. Yeşil gözlerini Yunus'un süzgün, yalvaran bakışlarına dikti.

"Ne söyleyeceksen," diye başladı, sesi soğuk ve mesafeli, "Hızlı söyle. Zamanım kısıtlı."

Bu soğuk ve kendinden emin tavır, Yunus'u tamamen afallattı. Devrim, çektiği o derin aşk acısını hiçbir zaman dışarı vurmamış olsa da, Yunus bir şekilde geri döndüğünde, tüm zaafları tükenmemiş, hâlâ ona tutunmaya hazır, kırılgan bir Devrim görmeyi ummuştu.

Bu beklenmedik sertlik ve kayıtsızlık, onu hiç beklemediği bir yerden vurmuştu. Şimdi o da, Devrim’in tersine, kaybının büyüklüğünü anlamanın verdiği bir pişmanlık ve üzüntüyle baş başa kalmıştı.

Konuşmaya başlamadan önce, Devrim'i bir kez daha, bu kez daha dikkatli bir şekilde süzdü. Genç kızın bakışları çok daha dinç ve keskindi. Cildi, eskiye nazaran canlı ve parlaktı. Saçları biraz daha uzamış, yüz hatlarına tuhaf bir olgunluk, derin bir ifade gelmişti.

Bu, tanıdığı o çocuksu, genç kız değil, başına gelenlerden güçlenerek çıkmış bir kadındı. Bu dönüşüm, Yunus'un içinde, telafisi imkansız bir kaybın acısını daha da derinleştirdi.

Boğazında düğümlenen kelimeleri itmeye çalışır gibi yutkundu. Gözleri, Devrim'in soğuk ve sabırlı bakışlarından kaçarak etrafta gezindi, sonunda yeniden ona odaklandı. Sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak konuşmaya başladı.

"Devrim, ben... ben yaptığım her şey için özür dilerim." Cümlesi havada asılı kaldı, samimiyetsiz ve yetersiz gelmişti. Sıkıntıyla yerinde kıpırdandı, elleri ceplerine girip çıktı. Kalın camlı gözlüklerinin ardındaki küçük kahverengi gözlerde bir pişmanlık vardı, ancak bu pişmanlık yaptıklarından çok, kaybettiği şeyin farkına varmanın verdiği bencil bir acıya benziyordu.

"Seni ne kadar üzdüğümü, yok saydığımı biliyorum," diye ekledi, sesi biraz daha güçlenerek, sanki itiraf ne kadar uzun olursa o kadar makbul olacakmış gibi. "Zaman geçtikçe her şeyi daha net görüyorum... çünkü o zaman ben bunları fark edemedim. Hayatımdaki her şey o kadar zordu ki."

Son cümleyi söylerken sesi tekrar çatallaştı, bir mazeret beklentisi içinde Devrim'in yüzünü okumaya çalıştı.

"Yapamadım. Tutunamadım sana ve bize. Yazık ettim yaşadıklarımıza ve hatta belki de yaşayamadıklarımıza."

Devrim, Yunus'un sözlerine sinirle, acı bir gülüşle karşılık verdi. İç çekişi, sabrının tükendiğinin bir göstergesiydi. Bu, çok geç kalınmış, anlamını yitirmiş bir yüzleşmeydi. Bazı şeyler için artık çok geçti.

"Yunus, bak..." diye başladı, sesi yorgun ama son derece nettir. "Senin bu dilediğin özür o kadar boş, o kadar anlamsız ki..." Ellerini iki yana açtı, umursamaz ve bitmiş bir ifadeyle. "Ben sana burada, 'Seni affediyorum' bile desem, bu hiçbir şeyi değiştirmez."

Hafifçe öne eğildi, gözlerini Yunus'un şaşkın bakışlarına dikerek. Sesi yükselmişti; kontrollüydü ama artık hiçbir filtresi kalmamıştı. "Çünkü bana hissettirdiğin hiçbir şeyi geri alamazsın, Yunus. Ancak zamanı geri alman gerekir, onu da yapamayacağına göre, sen bu özürle hiçbir şeyi telafi edemezsin."

Bir an durdu, nefes alır gibi yaptı. İçindeki fırtınayı toparlamaya çalışıyordu. "Çünkü çok şey değişti. Ben değiştim, Yunus. Ben, senin sayende kendi değerimi fark ettim. Ve senin bana verdiğin ve veremediği hiçbir şey, aslında benim hak ettiğim değer değildi." Acı ve derin bir hayal kırıklığıyla, buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına.

"İnsan, zor zamanlarında da sevdiklerine yer açabilir hayatında. Bilhassa onlara tutunarak, onlardan güç alarak zorluklara göğüs gerer." Sesi biraz daha yumuşadı, ama bu yumuşama daha da yıkıcı bir içeriğe sahipti; nihai bir vedanın kabullenmişliği vardı içinde. "Ben yanında olmaya, elinden tutmaya, üstündeki bütün yükleri seninle beraber sırtlanmaya çalıştım. Sense gemiden ilk beni attın. İlk, ‘benim sana yarattığım yükten’ kurtuldun. Çünkü beni yükün ta kendisi olarak görüyordun."

Yunus, Devrim'in keskin ve acımasız gerçekleri karşısında bocaladı. "Devrim, hayır, öyle değil..." diyecek oldu, ancak sözleri boğazında düğümlendi. Devrim'in değişmez, sorgulayıcı bakışları altında, cümleleri topallayarak devam etti.

"Dediklerinde haklısın," diye itiraf etti, sesi pespaye bir kabullenişle. Başını öne eğdi, gözlüklerinin camları ışığı yansıtırken. "Ama işte... zamanla görüp fark edip, kendimden utandığım şeyler bunlar." Omuzları çökmüş bir vaziyette duruyordu. "Bu yüzden bugün bu kadar mahcup, bu kadar ezik bir şekilde karşındayım."

İtirafı, onu daha güçlü veya anlaşılır kılmıyordu. Sadece, yaptığı hataların büyüklüğünü ve geri döndürülemez olduğunu bir kez daha vurguluyordu. Bu mahcubiyet, Devrim'in hissettiği öfkeyi veya acıyı dindirmekten çok uzaktı; sadece Yunus'un kendi iç hesaplaşmasının bir yansımasıydı.

Devrim, Yunus'un içini döken itirafına karşı hiçbir tepki vermedi. Yüzünde en ufak bir yumuşama, bir anlama çabası bile yoktu. Adeta taş kesilmişti. Onun söyledikleri, artık içinde yankı bulamayan, boşluğa düşen kelimelerden ibaretti.

Yunus'un mahcup ifadesine aldırmadan, gözlerinde yeniden beliren, bu sefer daha keskin bir öfkeyle konuştu. Sesindeki soğukluk, buz gibi bir rüzgar estiriyordu.

"Yunus ben yoktum ki senin için.” Gözlerinde gerçek bir sorguyla baktı şimdi. “Bir kez bile önceliğin yapamadın beni, her şey ama her şey benden önce geldi senin hayatında.” Şimdi kaşlarını çattı. “Hem, ben anlamıyorum," diye başladı, her heceyi vurgulayarak. "Sen, biz beraberken, Simge'yle görüşmeye devam ediyordun." Bu cümleyi söylerken, o ihanetin acısı, sesine yeni bir tizlik kattı. "Benimle olduğun her an, bana söylediğin her söz, onunla da aynı şeyleri paylaşıyor muydun? Aramızda geçen her şey, bir yalanlar yumağı mıydı, beni bu sorularla baş başa bıraktın."

Bir adım daha yaklaştı, yeşil gözleri Yunus'un kaçamak bakışlarını yakalayıp adeta çiviledi.

"Bütün bunları yapıp, şimdi de nasıl bu cesareti bulup buraya gelip bunları söyleyebiliyorsun? Nasıl bir özgüven bu? Beni o kadar küçük mü görüyordun? Hala affedilebileceğini, geri dönebileceğini mi düşünüyorsun?"

Sesindeki öfke, artık kontrolden çıkmıyordu, aksine, tamamen kontrolü altındaydı ve bu onu daha da yıkıcı kılıyordu. Her kelime, Yunus'un özürlerinin ve pişmanlığının ne kadar boş ve yersiz olduğunu bir kez daha yüzüne vuruyordu.

Yunus, boğuk bir sesle itiraz etmeye çalıştı: "Devrim, ben ikinizle aynı anda bir şey yaşamadım ki!" Ancak sözleri, Devrim'in keskin ve soğuk bakışları altında havada kesildi.

"Neyi, nasıl yaptığın umurumda bile değil artık!" diye kesip attı sözünü, sesi bıçak gibi keskin. Başını iki yana salladı, kaşlarını hafifçe kaldırmıştı, yüzünde derin bir bıkkınlık ve tiksinme ifadesi vardı. "Bir ona, bir bana gelip durman da ilk seçenek kadar mide bulandırıcı ve ezikçe zaten."

Bütün bu yaşananlar, onun içinde artık karşılık bulmayan, anlamını yitirmiş üzüntülerden ibaretti. Gerçekliğe, şimdiye ve bulunduğu yere dönmüş gibi etrafına bir bakındı. Yunus'un onu iyice yorup yıprattığını hissediyordu.

"Bak Yunus," diye devam etti, sesi artık daha sakin ama son derece nihai bir tonla. "Artık bir seçim yapmak zorunda değilsin, çünkü ben bir seçenek değilim. Ben artık yokum. Sana Simge'yle mutluluklar diliyorum, ama beni rahat bırak. Çünkü benim çok mutlu olduğum bir ilişkim var. Ve artık bu saçmalıkları dinleyecek vaktim yok."

Tam arkasını dönüp, o soğuk, taş binanın güvenliğine doğru adım atacaktı ki, Yunus son bir umutla onun kolundan yakaladı. Dokunuşu, Devrim'in tüm bedenini irkilten bir yabancılıktaydı.

"İlişkin mi var?" sesi şok içinde, adeta nefesi kesilmiş gibi çıkmıştı. Gözleri fal taşı gibi açılmış, Devrim'i anlamaya çalışıyordu.

Bu şaşkınlık, Devrim'in dudaklarında acı ve alaycı bir gülümsemeye neden oldu. Yunus'un bu bekleyişi, bu sahiplenici şaşkınlığı, onu gülünç duruma düşürüyordu.

"Sonsuza kadar seni bekleyeceğimi, bana dönmen için dualar edeceğimi düşünmedin herhalde," dedi, omuz silkerken sesi hafifçe alaycı bir tona bürünmüştü. "Sen gideli çok oldu, Yunus. Ben de gittim. Ve gittiğim yerde, bana değerimi hatırlatan, beni bütün olarak kabul eden harika biri var."

Yunus'un elini kolundan sıyırdı. Suratındaki o son, keskin ifadeyle genç adama son bir bakış attı ve hiçbir şey söylemeden, dönüp uzaklaştı. Adımları sert ve kararlıydı, bir daha asla arkasına bakmayacakmışçasına. Onu izleyen Yunus ise, kaybettiği şeyin nihai ve telafisi imkansız olduğunu anlamanın ağırlığıyla olduğu yerde çakılıp kaldı.

Günümüz

Kadir, saygıyla başkomiserinin kapısını tıklatıp ağır kapıyı araladı. Yüzünde derin bir hayal kırıklığı ve gerilimin izleri vardı. Ofise girdiğinde, Okan’ın masasının arkasındaki ağır çerçeveli pencereden sızan öğle sonu ışığı, odadaki toz zerreciklerini aydınlatıyordu.

"Başkomiserim," diye başladı, sesi yorgun ama resmiyetini koruyordu. "Engin Türkmen'i alamadık."

Okan dosyaların arasından başını kaldırdı. Gözlerinde ani bir canlanma, ardından derinleşen bir odaklanma vardı. "Alamadık derken?" diye sordu, sesi alçak ama baskındı.

Kadir'in getirdiği haber, odanın havasını anında ağırlaştırdı. "Engin, 3 gün önce Hollanda'ya gitmiş başkomiserim."

Okan, bir an için hiç kıpırdamadan öylece durdu. Bu zamanlama ona son derece tuhaf, hatta rahatsız edici derecede manidar gelmişti. Zihninden, 'Acaba?' diye geçirdiği o ihtimali dile getirip Engin'e çıkış yasağı koydurmamışlardı. Tabii, böyle somut bir kanıt olmadan, sırf bir hisse dayanarak böyle bir yasağın çıkartılması neredeyse imkansızdı zaten.

İç geçirerek, bakışlarını yeniden yardımcısının üzerine çevirdi. Kadir'in merakla kendisini süzen kara gözlerine odaklandı. "Simge Gezgin?" diye sordu, sesi artık tüm karamsarlığına rağmen yeniden iş moduna dönmüştü.

"Öğleden sonra alacağız kendisini." diye yanıtladı Kadir, emin bir tonla.

Okan, başıyla onayladı. Kararını vermişti. "Tamamdır. Ben gireceğim sorgusuna. Haber edersiniz."

Kadir, bu emri bekliyormuşçasına, hemen saygıyla başını eğdi. "Emredersiniz, Başkomiserim." Hiç vakit kaybetmeden, sessizce odadan çıktı ve ağır kapıyı arkasından usulca kapattı.

Okan, artık yalnız kalmıştı. Masasının üzerine eğildi, parmak uçlarını şakaklarına dayadı. Engin'in kaçışı... Simge'nin sorgusu... Parçalar yavaş yavaş yerine oturuyordu, ancak resim hiç de iç açıcı değildi. Öğleden sonrayı beklemek zorundaydı. Simge Gezgin'in ağzından çıkacak her kelime, şimdi çok daha kritik bir önem taşıyordu.

Okan'ın zihni, bir yandan Simge'nin sorgusuna hazırlanırken, diğer bir köşesinde de Pınar Dağdelen'i düşünüyordu. Bu, satranç tahtasında aynı anda birden fazla hamleyi hesaplamak gibiydi. Engin'in kaçışı, Simge'nin ifadeleri... bunların hepsi önemliydi, ancak Pınar Dağdelen farklı bir denklemin parçasıydı.

Pınar kolay bir lokma değildi. Okan bunu biliyordu. Kadın, keskin zekası ve hukukun derinliklerine hakimiyetiyle adeta bir 'hukuk cambazı'ydı. Aşiret gibi organize ve güçlü bir yapıyla çalışıyor olması da tesadüf değildi. Onlar ancak bu kalibrede, kuralları esnetebilen, hatta kendi lehine yeniden yazabilen biriyle iş yaparlardı.

Okan'ın bir sonraki hamlesi çok daha planlı, çok daha düşünülmüş olmalıydı. Pınar'ı sıradan bir baskınla, alelacele toplanan kanıtlarla alt edemezdi. Her adımı, her sorgusu, her delili su sızdırmaz olmalıydı. Çünkü Pınar, en ufak bir çatlağı bile kullanıp tüm davayı yerle bir edebilirdi.

Aradan birkaç saat geçtiğinde, Simge nihayet emniyete getirilmiş ve sorgu odasında bekletiliyordu. Soğuk, yalnız ve gözlem camının ardındaki gizli bakışlara maruz kaldığı o steril odada, her saniye bir yıl gibi uzuyordu.

Okan, genç kadının bu bekleyiş sürecini sonlandırmak için nihayet kapıyı açıp içeri girdi. Konuşmadan, ağır ve hesaplı adımlarla masaya ilerledi. Simge'nin karşısına sessizce oturdu. Amacı, renk vermeden onun hal ve tavırlarını, bu baskı altındaki ilk tepkilerini anlamaktı.

Karşısında oturan, ufak tefek bir kadındı. Sessizliği ve hareketsizliğiyle adeta bir heykel gibi duruyor, ancak gözlerinde akan düşünceler fırtınalar koparıyordu. Bakışları doğrudan ve anlaşılmazdı, Okan'ı ölçüp biçiyordu.

Okan'ın sessizliğini ve sabırlı incelemesini yorumlayan Simge, daha fazla dayanamadı. Ilımlı olmayan, hatta hafifçe meydan okuyan bir tonda sordu.
"Neden burada olduğumu sorabilir miyim?"

Okan, anlayışla salladı başını. Önündeki dosyanın kapağını kaldırdı. Sessizce birkaç sayfa çevirdikten sonra başını kaldırıp Simge'ye baktı.

"Ben Başkomiser Okan Tilmen," diye kendini tanıttı, sesi sakin ve profesyonel. "Sizi Devrim İplikçi cinayeti davası kapsamında ifadenize başvurmak üzere burada misafir ediyoruz."

Simge'nin çökük, siyah gözleri genişledi, yüzündeki ifade şok ve inkarla karışık bir hal aldı. “Bu bir misafirlik değil. Beni zorla getirdiniz."

Okan, bu tepkiyi bekliyormuşçasına hafifçe eğildi öne. "Kanuni süreçler içerisinde yardımınıza ihtiyacımız var. Bildiğiniz veya şahit olduğunuz bazı konular, yürüttüğümüz soruşturmaya ışık tutabilir."

Simge, masanın soğuk yüzeyine ellerini dayadı, parmak uçları hafifçe titriyordu. "Benim Devrim'le ilgili söyleyebileceğim hiçbir şey yok.”

Okan, dosyadan bir fotoğraf çıkarıp masanın üzerine kaydırdı. Fotoğraf, Devrim ve Yunus'un birlikte çekilmiş eski bir fotoğrafıydı.

"İlişki dinamikleriyle ilgili sorularımız olacak," diye devam etti Okan, sesi hâlâ sakin ama bir o kadar da ısrarlı. "Özellikle de Yunus Bey'in iki ilişkisi arasındaki... geçişkenliklerle ilgili."

Simge, Okan'ın sözlerine omuz silkti. Yıpranmış boyalı kızıl saçları omuzlarına dökülüyordu. Rengi, kızıldan ziyade kına kırmızısına yakındı ve floresan ışığı altında cansız görünüyordu. Yüzünde derin bir bıkkınlık ifadesi vardı.

Simge'nin öfkesi odada neredeyse elle tutulabilir bir hal aldı. "O çıkıp gelene kadar her şey yolundaydı!" diye tekrarladı, sesi titreyerek. "Her şeyi berbat etti." Yumruklarını sıktı, tırnakları avuç içlerine batıyordu. "Yunus'la aramızda hiç sorun yoktu, ta ki o ortaya çıkana kadar.”

Okan, Simge'nin öfkesini ve suçlamalarını soğukkanlılıkla dinledi. Onun bu dar bakış açısını kırmak için gerçekleri tüm çıplaklığıyla önüne sermesi gerektiğini biliyordu.

"Simge Hanım," diye başladı, sesi sakin ama son derece netti. "Bence öfkenizi yanlış yere yöneltiyorsunuz."

Simge'nin siyah gözleri Okan'a odaklandı, şaşkınlık ve savunmaya geçme karışımı bir ifadeyle.

"İki kadını kullanan, hayatlarına sorgusuz girip çıkan kişi, Yunus Bey." diye devam etti Okan, her kelimeyi vurgulayarak. "Bu öfkenizin asıl kurbanı Devrim olmamalı."

Simge'nin ağzını açıp itiraz edeceği sırada, Okan sözünü kesmeden devam etti, sesi biraz daha güçlenerek. "Ayrıca, Devrim her şeyden sonra hayatına baktı. Ona yalvaran ve onu hayatında tutmaya çalışan Yunus Bey'di. Bunu hatırlatmak isterim."

Son cümleye gelindiğinde, Okan'ın sesindeki vurgu iyice arttı. Her kelimenin üzerine basarak, gerçeği adeta çekiçle çakar gibiydi. "Devrim, Tarık'la beraber olduktan sonra bile bu böyle devam etmiş."

Simge, Okan'ın sözlerini duymak istemiyor gibi başını iki yana salladı. Bakışları duvara dikilmişti, orada bir çatlak ya da leke arıyormuşçasına.

"Yanılıyorsunuz," dedi, sesi gergin ve keskin. "Her şey o kadar basit değil." Cümlesi havada asılı kaldı, bir açıklama getirmeden, bir savunma sunmadan.

Okan, Simge'nin bu temelsiz ve savruk öfkesine karşı sabrını korudu.

Simge'nin soluk yüzünde öfkenin kırmızı lekeleri iyice belirginleşmişti.

"Adım kadar eminim," diye ısrar etti Simge, sesi giderek daha keskin ve inançsız bir tona bürünerek. "Devrim o Tarık'ı da kullanıp bir kenara atmıştır. O hayatındaki herkesi kullandı, zaten hep yaptı bunu."

Okan, Simge'nin söylediklerinden ve söylemediklerinden çok daha fazlasını anladı. Onun Devrim'e karşı duyduğu kıskançlık, her kelimesine sinmişti. Bu kıskançlık o kadar güçlüydü ki, Yunus'ta neredeyse hiç suç görmüyor, tüm öfkesini ve hayal kırıklığını Devrim'e yönlendiriyordu

"Simge Hanım," diye başladı, sesi hâlâ sakin ama artık daha sert bir gerçeklikle yüklü. "Sizin bu kesin inancınız, maalesef gerçekleri yansıtmıyor. Devrim Hanım ve Tarık Bey'in ilişkisi, bizim gözlemlediğimiz kadarıyla istikrarlı ve karşılıklı saygı temelinde ilerlemiş."

Simge'nin beyaz suratında inanmazlık ve öfke parlıyordu, ancak Okan devam etti. "Üstelik, insanların hayatları hakkında bu kadar emin konuşmak, özellikle de somut kanıtlarınız olmadığında, sadece önyargılarınızı yansıtır. Bizim burada üzerinde durduğumuz şey, somut gerçekler ve kanıtlardır. Hisler ve varsayımlar değil."

Simge için, kendisi ve Yunus birbirlerine aitlerdi. Bu inanç o kadar köklüydü ki, dışarıdan gelen herhangi bir müdahale, özellikle de Devrim'in varlığı, ihanetten çok daha büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Devrim, sadece bir rakip değil, Simge'nin kurguladığı "mükemmel birliktelik" hayaline vurulmuş bir darbeydi. Bu yüzden de öfkesi abartılı, hatta gerçek dışı görünebilirdi. Okan'a göre, Simge'nin bu tutumu, aslında kendi içindeki güvensizliklerin ve ilişkisinin kırılganlığının bir yansımasıydı.

Simge'nin yüzündeki ifade, meydan okumakla dalga geçmek arasında gidip geldi. Gözlerini kısarak, dudaklarında ince ve keskin bir gülümsemeyle Okan'a baktı.

"Siz orada mıydınız Başkomiserim?" diye sordu, sesi hafifçe alaycı bir tona bürünmüştü.

Okan, bir anlık şaşkınlıkla "Pardon, anlayamadım." diye karşılık verdi.

Simge, soruyu daha da sivrilterek tekrarladı. "Tarık'la Devrim'in ilişkisine şahitlik etmiş gibi konuşuyorsunuz da ondan soruyorum size."

Okan, bu beklenmedik meydan okumayı geri çevirmekte gecikmedi. Hafifçe öne eğildi, sesi sakin ama aynı derecede keskinleşmişti.

"Değildim," diye itiraf etti, "ama siz belli ki benden daha fazla bilgi sahibisiniz. Beni aydınlatın lütfen."

Cevabı, Simge'yi tuzağa düşürmek istercesine kurnazca bir davetti. Onun, Devrim ve Tarık hakkındaki bilgilerinin kaynağını ve bu konuya neden bu kadar takıntılı olduğunu açığa vurmaya zorluyordu. Okan, oltaya düşmemek için değil, tam tersine, Simge'yi kendi oltasına çekmeye çalışıyordu.

Simge, Okan'ın son uyarısına yanıt vermedi. Sadece, siyah, çökük gözlerinde derin bir anlaşılmazlık ve küçümseme ile ona baktı. Sanki ‘hiçbir şey anlamıyorsunuz.’ der gibiydi.

Simge'nin üzerindeki beyaz gömlek, ince çiçek desenleriyle işlenmiş düğmelerle süslüydü. Fakat tam boynunun altına denk gelen en üstteki düğme yerinde yoktu. Okan, mesleği gereği detaylara olan keskin gözleriyle hemen fark etti bu eksik düğmeyi. Bakışları bir anlığına boş düğme iliklerinde gezindi. Ancak çok sürmedi, odağını tekrar Simge'nin yüzüne, onun anlattıklarına çevirdi.

"Ben orada değildim.” sesi bıkkın ve son derece mesafeli. "Devrim'e yakın olan hiçbir yerde olmak istemem. Ama belli ki sizinle anlaşamayacağız."

Sıkılmış bir tavırla etrafına baktı, odanın soğuk duvarlarını, tek yönlü camı süzdü. Sanki buradan bir an önce kurtulmak istiyordu.

"Var mı başka soracağınız soru?" diye ekledi, sesindeki o alaycı ve meydan okuyan ton hafifçe geri dönmüştü. Okan'ın otoritesini ve soruşturmanın ciddiyetini görmezden geliyor, onu oyalamaya çalışıyordu. Bu, bir tür pasif direnişti; suçlamaları ciddiye almadığını ve bu sorgudan sıkıldığını göstermenin bir yoluydu.

Okan, Simge'nin yüzündeki sıkılmış ve küçümseyen ifadeyi tamamen görmezden geldi. Gözlerini hafifçe kıstı, bakışları çelik gibi keskin ve ciddiydi. Ses tonu, odayı donduran bir netlikteydi. "3 Kasım Perşembe akşamı 19.00 sularında neredeydiniz?"

Simge rahatsızca baktı. "Bir ay önce herhangi bir akşamda nerede olduğumu bu şekilde hatırlamamı bekliyor olamazsınız. Bu saçmalık."

"Zihninizi zorlayın lütfen," diye ısrar etti Okan, sesi giderek daha keskinleşerek. "Veremeyeceğiniz bir yanıt sizi şüpheli konumuna düşürüyor. İyi düşünün bence."

"Üslubunuz çok çirkin Başkomiser."

"Benim mi, sizin mi Simge Hanım?" Okan'ın bakışları iyice daralmıştı.

"Siz bu sorguyu taraf tutarak yapıyorsunuz." diye karşılık verdi Simge, elleri masaya dayalı bir şekilde öne eğildi. "Bu şekilde mi adalet hizmet ediyorsunuz?"

Okan, sabır çeker gibi derin bir nefes aldı. Artık gerçekten sinirlenmeye başlamıştı. "Bakın Simge Hanım... öncelikle işimi nasıl yapacağımı bana öğretemezsiniz." Bir an durdu, sonra devam etti, sesi giderek yükselirken aynı zamanda buz gibi bir kontrolle keskinleşiyordu.

"Normal şartlarda sizin özel hayatınızda kiminle ne yaptığınız beni ilgilendirmiyor. Ama size herhangi bir somut zarar verdiğini kanıtlayamadığınız birini, sırf sevgiliniz onu sevdi diye nefretle anıyorsunuz. Ve o kişi benim davamın kurbanıysa, artık bu konu beni de ilgilendiriyor demektir."

Okan'ın bakır rengi gözleri Simge'yi adeta delip geçiyordu. Her hecesi vurgulu ve yıkıcı bir netlikteydi.

"Üstüne üstlük...bahsettiğimiz kişi artık yaşamıyor bile, ama bu durumdan bile pek etkilenmiş durmuyorsunuz. Her cümlenizle nefret saçıyorsunuz."

Sustu ve bir an Simge'nin bu ağır sözler karşısında ne tepki vereceğini gözlemledi. Ona, sadece bir cinayet zanlısı olarak değil, aynı zamanda ahlaki olarak da sorgulandığını hissettirmek istiyordu. Bu, onu psikolojik olarak dengeden çıkarmak ve belki de beklenmedik bir itiraf yapmaya zorlamak için hesaplanmış bir hamleydi.

Okan'ın sesi artık tüm yumuşaklığını yitirmiş, çelik gibi bir keskinlik kazanmıştı. Simge'ye doğru hafifçe eğildi, bakışları onu adeta delip geçiyordu.

"Ayrıca," diye vurguladı, her kelimeyi buz gibi bir netlikle telaffuz ederek, "Cinayet saati nerede olduğunuzu açıklamıyorsunuz. Bir kez daha tekrar ediyorum, bu sizi şüpheli durumuna düşürür."

Cümleler, sorgu odasının soğuk havasında ağır bir tehdit gibi çınladı. Bu artık bir davet ya da rica değil, son derece resmi ve somut bir uyarıydı.

Simge şimdi oturduğu yerde kıpırdandı. Bakışları da mimikleri de eskisi kadar dirençli değildi ama ipleri de tamamen bırakmak istemiyor gibi mırıldandı. “Telefonumdaki galeriye ya da notlara bakabilirsem yazılı ifademde size daha net bilgi verebilirim sanırım.”

Okan, "İyi olur," dedikten sonra başka bir şey söylemeden kalktı Simge'nin karşısından ve sorgu odasından çıktı. Kapının hemen dışında, içeride olan biten her şeyi izlemiş ve dinlemiş olan arkadaşı Akif bekliyordu. Akif'in koyu renk gözleri dehşetle büyümüştü, yüzündeki şok ifadesi her şeyi anlatıyordu.

"Korkulur abi bu kadından," diye fısıldadı Akif, pes etmişçesine ellerini iki yana açarak. Sesinde bir inanmazlık ve endişe vardı. "Devrim ölmüş olmasaydı da öldürürdü zaten buradan çıkıp bu öfkeyle."

Okan, düşünceli bir şekilde başını salladı. Yüzü ciddi ve endişeliydi. Akif'in söylediklerine katılıyordu, ancak polis olarak hislerinden çok kanıtlara dayanmak zorundaydı.

"Evet Akif, haklısın," diye onayladı Okan, sesi alçak ve kararlı. "Ama Simge'nin öfkesinin Devrim'i öldürmeye yetip yetmediğini anlamak ve onu suçlamak için daha somut delillere ihtiyacımız var. Öfke ve nefret cinayet işlemeye motive edebilir, ancak mahkemedeki yerimizi sağlamlaştırmak için onu o gece oraya bağlayan bir şeylere ihtiyacımız var. Bir tanık, bir görüntü, bir iz... Bir şey."

Okan, kapının önünde durarak son talimatını verdi. "Şu yazılı ifadesini alın, teyit edin bakalım cinayet saati neredeymiş."

Akif, hemen başıyla onayladı, yüzündeki şok ifadesi yerini kararlı bir göreve bırakmıştı. "Tamam abi, o iş bende."

Okan, bir an daha durdu, sorgu odasının kapısına anlamlı bir bakış attı. Simge'nin öfkesi odanın içinde hâlâ hissediliyor gibiydi. Sonra, dosyalarını sıkıca kavrayarak koridorda ilerlemeye başladı.

Okan, biten günün ardından kapıyı açıp eve girdiğinde, üzerine yorgunluk adeta bir ağırlık gibi çöküyordu. Günün yükü, özellikle de Simge'nin o zehir dolu öfkesi, omuzlarında taşıdığı görünmez bir yüktü. Anahtarlarını ses çıkarmayacak şekilde sepete bıraktı, ayakkabılarını çıkarırken derin bir iç çekişle "Ben geldim.”

Salona doğru ilerlerken, dondurucu bir kış akşamının keskin rüzgarı, camları dövüyor ve ağır perdeleri hafifçe kıpırdatıyordu. Vera, uzun, çıplak bacaklarını kanepeye uzatmış, şortu ve oversize beyaz bir tsweatshirtüyle oturuyordu. Saçları hafifçe dağınık, makyajı silinmişti ama Okan'a her zamanki gülümsemesini gösterdi. "Hoş geldin canım," dedi, sesi evin sessizliğinde bir melodi gibi yankılandı. "Günün nasıl geçti?"

Okan, kanepeye çöktü, başını geriye yasladı ve gözlerini kapattı bir an. "Uzun," diye karşılık verdi, derin bir nefes alarak. "Ve tuhaf. Bugün Yunus'un eski sevgilisi Simge’yi sorguya aldım."

Vera, yerinden kıpırdadı, ayaklarını kanepenin üzerine çekip Okan'a döndü. Dizleriyle ona doğru eğildi. "Hadi ya, nasıldı?”

"Kız çok agresifti Vera," diye konuştu Okan, gözlerini açıp ona baktı. Bakışları, Vera'nın şortunun üzerindeki desenlerde gezindi bir an, sonra yüzüne odaklandı. "Adeta nefes alan, konuşan bir nefret yumağı. Devrim'e olan kinini anlatışı... Ürperticiydi. Öyle bir öfke ki, insanı gerçekten neler yapabileceğine dair düşündürtüyor."

Vera, dudaklarını büzdü, düşünceli bir ifadeyle. "Yani? Yapmış olabilir mi sence? Devrim’in katili Simge olabilir mi?"

"Bilmiyorum," diye iç geçirdi Okan. "Öfkesi buna yetecek güçte, evet. Ama işte, kanıt lazım... Sonra bir de Tarık'la Devrim hakkında saçma sapan şeyler söyledi. Onun Tarık'ı kullandığını, falan filan."

Vera, hafifçe omuz silkti, alnındaki bir tutam saçı geri itti. "Kıskanıyor olmalı. Senin kadar bilmiyorum tabi ama Devrim sahiden kıskanılacak bir kadın. Peki, sen ne yaptın?"

Okan, anlatmaya devam etti, Vera da onu dikkatle dinledi. Konuştukça, günün gerilimi yavaş yavaş omuzlarından akıp gidiyordu. Vera'nın varlığı, onun için bir sığınak gibiydi.

Bir süre sonra, Okan'ın anlatacak enerjisi kalmadığında, bir an düşündü. Vera'ya baktı, onun sabırla kendisini dinleyişindeki o sakin güzellik içini ısıttı. Usulca doğruldu ve Vera'nın koluna hafifçe dokundu.

Vera’nın incecik sarı saçları, yüzünün keskin hatlarını çerçevelemiş, omuzlarına hafifçe dokunuyordu. Işık, bir tutamların üzerinde altın gibi parlıyordu. Teni bembeyaz ve porselen kadar pürüzsüzdü; bu duru zemin, keskin ve asil çene hattını daha da belirgin kılıyordu.

Sonra Okan’ın gözleri, Vera'nın en çarpıcı özelliğine, çakır gözlerine kaydı. Mavinin en derin ve en berrak tonu... İçine çekilen bir okyanus gibiydiler. Şimdi o gözlerde, sadece sabır değil, bir şeylerin kıpırdadığını hisseden bir ışıltı vardı.

Tam o sırada, Vera Okan'ın kendisini nasıl incelediğini fark etti. Başını hafifçe yana eğerek yukarı baktı ona. Mavi gözlerindeki o ışıltı şimdi daha belirgindi, oyunbaz ve bir o kadar da davetkârdı.

“Neye bakıyorsun?”

Okan, irkilmedi bile. Arsızca omuz silkti. Bakışlarını Vera'nın beyaz teninden, sarı saçlarına ve o keskin çene hattına doğru gezdirerek cevap verdi.
"Sana."

Vera bu beklenmedik doğrudanlık karşısında kıkırdadı. Cilveli cilveli gülümsedi şimdi. İşte Okan'ı böyle seviyordu; o koca lafların ardından ansızın çıkan bu küstah, çocuksu dürüstlük.

"Beğendin mi gördüğünü?" diye çıkıştı, gözlerindeki oyunbaz ışıltıyı hiç saklamadan.

"Beğenmek mi?" Okan, gözlerini kıstı, abartılı bir tavırla konuştu. "Beğenmek çok gösterişsiz bir laf."

Vera, bu lafına kahkaha attı. "Bak sen, öyle mi?"

“Evet, öyle," diye devam etti Okan, artık kendinden emin. "Beğenmek, sıradan bir şey için söylenir. Mesela bir kahve beğenirsin. Ya da bir şarkı. Ama..." Duraksadı, bir an Vera'nın mavi gözlerine daha derinden baktı. "...bu, o kategoriden değil."

Vera, Okan'ın sözlerinin havada asılı kalmasına izin vermedi. Cevap vermek yerine, aralarındaki mesafeyi bir hamleyle yok etti. Elini Okan'ın ensesine dolayarak kendine çekti. İlk öpüşleri yavaş ve keşfediciydi; günün tüm gerginliğini, tüm karmaşasını eriten bir sığınak gibi.

Okan, bir eliyle Vera'nın ensesini kavradı, diğer eli belinde, onu kendine doğru çekerek hiçbir kaçış alanı bırakmadı. Vera, ona karşılık verdi, elleri Okan'ın saçlarında dolaşırken, diğer eliyle onun sırtını okşuyor, tişörtünün kumaşını hafifçe yukarı çekiştiriyordu.

Okan'ın elleri de Vera'nın belinde gezindi, tişörtünün altına kayarak sıcak tenine dokundu. Vera, bu dokunuşa hafif bir ürpertiyle karşılık verdi, kendini ona daha fazla bırakarak. Okan, Vera'nın dudaklarından ayrılırken, nefesleri hâlâ sıcak ve ağır bir şekilde birbirine karışıyordu. Başını hafifçe geri çekti, gözleriyle Vera'nın hafifçe kızarmış yanaklarını, ıslak dudaklarını ve şimdi savunmasız kalan boynunu bir anlığına süzdü.

Başı hafifçe yana eğildi ve dudaklarını Vera'nın boynunun en yumuşak, en narin noktasına, çenesinin hemen altına bıraktı. İlk temas, bir tüy kadar hafif, bir söz kadar anlamlıydı. Vera'nın teni, bu beklenmedik ve hassas dokunuşla ürperdi. Okan, o ürperişi avuçlarının altında, Vera'nın belinde hissedebiliyordu.

Vera, başını daha da geriye attı, Okan'a daha fazla erişim alanı verirken, bir eliyle onun saçlarını, ensesini kavradı. Diğer eli ise Okan'ın omzuna sıkıca kenetlenmişti, hem onu kendine çekiyor hem de bu yoğun duygu selinde bir denge noktası arıyordu. Nefesi, Okan'ın kulağına yakın yerlerde hızlı ve kesik kesikti

Her öpüş, her dokunuş, günün stresini biraz daha silip atıyordu.

Vera, Okan'ın omuzlarından tuttu, hafifçe iterek onu kendinden uzaklaştırdı sadece bir anlığına. Gözlerinin içine bakarak, nefes nefese, "Yatak odasına gidelim mi?" diye fısıldadı. Sesindeki istek, sözlerinden çok daha fazlasını anlatıyordu.

Okan, başıyla onayladı, kelimelere gerek duymadan. Vera'yı kucaklayarak ayağa kalktı. Vera, bacaklarını onun beline doladı, yüzünü Okan'ın boynuna gömdü. Okan, onu taşıyarak yatak odasına doğru ilerlerken, Vera'nın nefesi kulaklarının dibinde sıcacıktı.

Yatak odasının kapısını ayağıyla iterek açtı. Oda, hafif loştu; sadece sokak lambasından sızan ışıkla aydınlanıyordu. Vera'yı yatağın üzerine usulca bıraktı, üzerine eğildi. İkisi de nefes nefese kalmıştı. Okan'ın elleri, Vera'nın tişörtünün eteğini yavaşça yukarı çekti, avuç içleriyle düz, sıcak karnını okşadı.

Vera, tişörtünü çıkarıp attı. Okan da kendi gömleğinin düğmelerini çözmek için bir an duraksadı, ama Vera onun ellerini iterek, düğmeleri kendisi açmaya başladı. Son düğme de çözüldüğünde, Vera, iki eliyle gömleğin yakasını Okan'ın omuzlarından aşağı itti. Kumaş, direnmeden, ağır ağır aşağı kaydı ve önce güçlü omuzları, sonra da geniş, çelik gibi gergin göğüs kafesi ve üzerini kaplayan sıkı, kıvrımlı kaslar tamamen ortaya çıktı.

Okan'ın parmakları Vera'nın sırtında gezindi, kopçayı kolaylıkla çözdü. Kumaş sessizce gevşeyip aralandı. Bakışları kısacık takıldı Vera’nın göğüslerine, nefesi içinde düğümlenirken. Eğildi, dudaklarını teninde gezindirdi, avuçlarıyla yumuşak kıvrımları okşarken.

Vera, Okan'ın saçlarını parmakları arasına doladı, onu kendine yakın tutarak nefesinin hızlandığını hissettirdi. "Okan," diye mırıldandı, sesi titrek bir fısıltıya dönüşmüştü, "Artık beklemek istemiyorum."

Bunun üzerine Okan kemerinin tokasına yöneldi, açılan tokanın ardından pantolon son bir dirençle bileklerine inip yerdeki giysilerin arasına karıştı. Vera, ona omuzlarından asılırcasına sarılıp iyice kendine çekti. Tenleri ilk kez tamamen, hiçbir engel olmadan buluştu.

O an, nefesleri kesen bir sıcaklık ve elektrik yüklü bir temasla geldi. Okan'ın sıcak, sert göğsü Vera'nın yumuşak göğüslerine değdiğinde ikisi de aynı anda içlerine bir ürperti dolu nefes çektiler.

Okan, Vera'nın bacaklarının arasına yerleştiğinde, son bir kez gözlerine sorarcasına baktı. Vera'nın başıyla verdiği sessiz onay, aralarındaki son mesafeyi de kaldırdı. Yavaşça birleştiklerinde, nefesleri bir an için kesildi, binlerce kez yaşanmış olsa da her seferinde yeniden keşfedilen o kadim tamamlanma hissiyle.

Okan, her hareketinde Vera'nın nefes alışverişine, bedeninin diline kulak verdi. Vera, ona tutundu, her temasla biraz daha yakınlaştı. Sessizlikte, yalnızca nefesleri ve paylaştıkları yakınlığın yumuşak sesi vardı.

Hareketlerin ritmi derinleşti, nefesler daha sıkışık hale geldi. Yastıklara karışan boğuk sesler ve yatağın hafif gıcırtısı odadaki tek şey değildi artık. Okan, Vera'nın nefesini dudaklarında hissetti; sıcak, telaşlı ve biraz da ıslak. Bu nefes, onun için en anlamlı onay, en içten çağrıydı. Birbirlerine kenetlenmiş bedenleri tutkulu bir ritimle hareket ediyor, adeta yeni bir dil öğrenircesine birbirlerine uyum sağlıyorlardı.

Alınan verilen her nefes, ortak bir yaşam kaynağı gibi bir ağızdan paylaşılıyor, kesik kesik iç çekişler ve hafif inlemeler odanın sessizliğini dolduruyordu. Bakışlarla iletilen anlarsa her şeyden daha derindi; şefkat, arzu, teslimiyet ve o anı sonsuza dek dondurma isteği, kelimelere ihtiyaç duymadan, göz bebeklerinde yankılanıyordu. Zamanın durduğu o sonsuzluk parçasında, sadece onlar vardı.

Okan, Vera'nın dudaklarını kendi dudaklarıyla mühürledi; bu öpüş artık yumuşak bir keşif değil, kontrolsüz ve ihtiras dolu bir fırtınaydı. Vera'nın alt dudağını hafifçe dişleri arasına aldı.

Elleri, Vera'nın yanaklarında, çenesinde gezindi. Başparmakları, onun çene kemiğinin sert hatlarını okşarken, avuç içleriyle yüzünü tutuyor, onu kendine doğru çekiyordu. Sanki bu sonu gelmez, nefesleri kesen öpüşten bir saniye olsun uzaklaşmasına, geri çekilmesine izin vermeyecekmişçesine, onu sabitliyordu.

Vera, bedeninin derinliklerinde dalga dalga yükselen ve zirveye ulaşan o tanıdık, kaçınılmaz hissi tanıdı. Gözleri, Okan'ınkilerine sıkı sıkıya kenetlendi; bakışlarıyla ona her şeyi anlattı: teslimiyeti, arzusu, o ana dair saf mutluluğu. Okan'a daha da sıkı sarıldı, tırnakları onun sırtında hafif, beyaz çizgiler bırakırken.

Ve sonra, birden her şey yavaşladı. Kaslarındaki gerginlik çözüldü, hareketler dinginleşti. Fırtına sona ermiş, yerini derin, huzur dolu bir sükunete bırakmıştı. Ağır ağır çekilen nefesler, odanın sessizliği içinde senkronize bir şekilde sakinleşti.

Okan, Vera'nın üzerine hafifçe yığıldı, alnı onun alnına dayalıydı. Vera da onu sıkıca kucakladı, hâlâ titreyerek.

Bir süre öylece kaldılar, nefeslerinin yavaşlamasını, kalp atışlarının sakinleşmesini beklediler. Okan, yana yattı, Vera'yı da yanına çekip sırtından kucakladı.

Vera, sırtından aşağıya terin soğuk izlerini hissetti. Okan'ın saçlarına dokundu, parmakları usulca onun terle ıslanmış ensesinde gezindi.

Okan, Vera'nın omzuna usulca bir öpücük kondurdu. Hafifçe gülümsedi. Pencereden sızan ay ışığı, tenlerinde parlıyor, odadaki her şeyi yumuşak bir gri tonuna bürüyordu.

Zaman, bu dinginlik anında genişleyip durmuş gibiydi. Karmaşık düşünceler, yerlerini tenlerinin sıcaklığına ve odadaki huzur dolu sessizliğe bırakmıştı. Dış dünyanın tüm sesleri perde arkasına çekilirken, içeride yalnızca paylaşılan bir dinginlik vardı.

 

Bölüm : 29.08.2025 15:48 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...