21. Bölüm
Asude Öztürk / Zirve ve Gölge -GERÇEK AİLE- / 18. Bölüm

18. Bölüm

Asude Öztürk
asilkalem

 

Hayırlı akşamlar sevgili okurlarım. Uzun bir aradan sonra yeni bölümümüze hoşgeldiniz😊

 

 

Haliniz hatırınız yerindedir inşAllah?

 

 

Uzun bir aradan sonra kitabın şuana kadarki en uzun bölümüyle geldim.

 

 

Bölümümüz 9.233 kelimeyle son buldu.

 

 

Yazarken her duyguyu içimde yaşadığım bir bölüm oldu.

 

 

Umarım sizlerde o duyguları hisseder, bölümü beğenirsiniz🤍

 

 

Oy vermeyi ve düşüncelerinizi yorumlarda belirtmeyi lütfen unutmayın🫶🏻

 

 

İyi okumalar dilerim…

 

 

⁓🇹🇷🇹🇷🇹🇷⁓

 

Sevdiğiniz, canınızdan olan birinin söylediği bir söz sizin dünyanın en şanslı insanı gibi hissetmenize sebep olabilirdi.

 

Emir’in gülümseyerek verdiği cevapda bana bunu hissettirmişti.

 

“Bana anlayışlı davrandığın ve ablam olduğun için.”

 

Bu cevap karşısında yüzüm aydınlanırken gözlerim dolacak gibi olmuştu.

 

Ben ona gülümseyerek bakarken o bana bir soru yöneltmişti. Sesi çekimser çıkarken gözlerini benden kaçırmıştı.

 

“Bir kere de olsa sana sarılabilir miyim?”

 

Elbette kardeşime sarılmak isterdim.

 

Kollarım her iki yana doğru açılırken başımıda şefkatle sallamıştım.

 

Biraz sonra o bana sarılırken benim de açılan kollarım onu sarmalamış, neredeyse aynı boylarda olduğum kardeşime ilk defa sarılmıştım.

 

İçim sıcacık olurken ne kadar aynı boylarda olsakta onun küçüklüğünü düşünerek sarılmıştım sanki.

 

Sanki ikimizde küçükmüşüz ve ilk sarılmamızmış gibi.

 

Düşüncemde tek birşey doğruydu ve bu canımı yakıyordu. Ben ilk defa kardeşime sarılmıştım…

 

Onu sıkıca sararken o da bana aynı şekilde sarılmış, başını boyun girintime gömmüştü.

 

Bu duyguyu ilk defa tadarken ne kadar huzurlu olduğumu fark etmiştim. Sanki bütün sorunlarım bir anlığına ortadan kaybolmuştu.

 

Bu duyguyu küçükken hep merak ederdim. Sınıfımdaki yaşıtlarım kardeşlerinin yaramazlıklarını anlatır dururlardı. Bende bu duyguyu merak eder, “Keşke benim de kardeşim olsa.” diyerek dua ederdim.

 

Belkide duam kabul olmuş, ben bilmesemde bir kardeşim olmuştu.

 

Nerden bilebilirdim ki bir kardeşim olduğunu ve yıllar sonra ilk defa sarılacağımızı…

 

Ona sıkıca sarılmaya devam ederken ikimizde ayrılmayı düşünmüyor gibiydik. Gözlerim huzurla kapanmışken dudaklarımdaki gülümseme buruk, yüreğim bayram sevincindeydi.

 

Az sonra onun üzgün çıkan sesini duymuş, güzel kalbini bir kere daha içten bir şekilde hissetmiştim.

 

“Abimler seni üzdüğü için çok üzgünüm. Birşey yapamadığım için özür dilerim. Her ne olursa olsun seni üzmelerine izin vermemeliydim.”

 

Bu sözlerle birlikte ona sarılmam daha da sıkılaşırken kalbimden geçenleri söylemiştim. Kendini suçlamayı bir an önce bırakmalıydı.

 

“Üzülmesi gereken de özür dilemesi gereken de sen değilsin Emir. Sen benim yanımda ol, o yeter bana. Bütün üzüntümde geçer kırgınlığımda.”

 

Bunu gerçekten istiyordum. Diğerleri olmasa da olurdu ama Emir onlar gibi değildi. O bana birşey yapmamış, hatta yapmadığı hata için gelip benden özür dilemişti. Sırf kendini hatalı gördüğü için.

 

Kırgınlığımın geçmeyeceğini ve hep yüreğimin bir köşesinde kırık bir şekilde kalacağını biliyordum ama ona bunu söylemek istememiştim. Geçmeyeceğini benim bilmem yeterliydi. Başkası bilmese de olurdu.

 

Hâla içimde olan kırgınlıkları da bilen yoktu. Bu da bilinmese olurdu…

 

Biraz daha sarıldıktan sonra ayrıldığımızda ikimizde birbirimizin kahve gözlerine odaklanmıştık. Neredeyse aynı tonda olan gözlerimize bakarken ilk defa bana güzelce gülümseyip mahçupluğunu bir kenarı bırakmış,

 

“Amcam da bende senin yanındayız abla. Bunu unutma lütfen. Ha dayımı da unutmamak gerek.” demişti.

 

Onu başımla onayladıktan sonra “Bende sizin yanınızdayım, canım sağ olduğu sürece de yanınızda olacağım.” demiş, onunla birlikte diğerlerinin yanına dönmüştük.

 

Kalbimdeki sızılar azaldığı için mutluydum. Bu da yeterdi bana.

 

Timin ve amcamın yanına gittiğimizde amcamın Yağmur’un yanında olduğunu ve onunla konuştuğunu, timin ise Cem’e olan öldürücü bakışlarını görmüştüm.

 

Cem’e baktığımda ise onlardan bakışlarını kaçırıp amcamları izlediğini gördüm. Her ne kadar gözleri o tarafta olsa da oraya değil ona olan bakışlara odaklandığına emindim. Bu yüzünde zoraki olduğu belli olan gülümsemesinden belliydi.

 

Bu görüntüyle birlikte başımı iki yana sallarken benim gelmemle bakışları bana dönmüş, hemen yanıma gelmişti.

 

Diğerlerinin ondan uzak durması için beni silah olarak kullanacağına olan düşüncemle aynı anda konuşmuş, düşüncemi doğrulamıştı.

 

“Allah aşkına komutanım aranızın düzeldiğini söyleyin. Yoksa bunlar beni çiğ çiğ yer.” diyerek onlara kısa bir bakış atmış, sonrasında bakışlarını ifademde sabit tutmuştu.

 

Onunla bizzat ilgileneceğim için diğerlerine döndüm.

 

Onlarda benim tepkimi yokladığı için gözlerimi açıp kapamış, sonrasında rahatlayarak nefesini veren Cem’in afallayacağı ve erken sevinmemesi gereken sözleri söylemiştim.

 

“Ben gerekli cezayı vereceğim merak etmeyin…” dedikten sonra yanımdaki Cem’e dönmüş, konuşmama devam etmiştim.

 

“Ne kadar aramızın düzelmesine vesile olsanda yerimizi ifşa ettin Cem. Bir daha yapmayacağına inansamda bir cezayı hak ettin.”

 

Kaşlarım havaya kalkmış şekilde söylediklerimle birlikte hemen kendini savunmaya geçmişti.

“Ama komutanım ben olmasam sizin barışacağınız yoktu. Hem ben yabancıya söylemedim ki yerimizi. Kendisi sizin amcanız benimde amcam olmasını istediğim kişi.”

 

Savunmasıyla birlikte ona ters bir bakış atmıştım.

 

Bu bakışla birlikte beni yumuşatmak için sevimlice gülümsemiş, huyuma gitmeye çalışmıştı.

 

“Tamam kabul ediyorum. Ben hatalıyım ve sizin benim özürümle beni affedeceğinizi biliyorum. Biricik askerinize kıyamazsınız siz.”

 

Ona yumuşar gibi bakıp o gülümseyeceği anda cevabımı vermiş, gülümsemesine sözlerimle mani olmuştum.

 

“Hayır.”

 

Tam tekrar konuşacakken yanından geçip gitmiştim. Cezamın ne olacağını düşünmeye de başlamıştım bile.

 

Askerine ceza vermekte ayrı keyifli oluyordu.

 

Keyfim yerinde amcama garip bakışlarla bakan Lale ablamın yanına gittiğimde hemen koluma girmiş, kulağıma yaklaşmıştı.

 

“Allah aşkına bu adam nasıl senin amcan olabilir aklım almıyor. Amca dediğin yaşlı olur.”

 

Sitemiyle birlikte amcama bakarken başımı iki yana sallamıştım. Yağmur ne anlatıyorsa gülümsemesiyle onu dinliyor, arada bir onunda dudakları hareket ediyordu.

 

“Genci de oluyormuş demek ki.”

 

Babamdan alamadığım desteği o bana vermişti. Babam değil o bana şefkatle sarılmıştı.

 

Ne ara daldığımı bilmediğim düşüncelerden çıkmamı sağlayan yanımdan giden Lale ablanın yerine geldiğini hissettiğim Yağız olmuştu.

 

Bana bakan bakışlarına dönerken gözleri hislerimi öğrenmek istercesine bakıyordu harelerime.

 

Karargahta ağladığımı anladığı halde bana yönelttiği o soruyu yine yöneltmişti.

Bakışlarında hiç değişiklik yoktu. Aynı o gün ki gibi bakıyordu bana.

 

“İyi misin?”

 

Bu küçük bir soru olabilirdi ama yalın şekilde sorulan bir soru değildi. Tüm duygumu belli ederek cevap vermemi istediği bir soruydu.

 

O günki gibi onu yanıtsız bırakmadım.

 

Gözlerine bakışlarım sabitlenmişken yüzümde küçük bir gülümseme oluşmuş, kalbimden geçeni amcama kısa bir bakış atıp dile getirmiştim.

 

“İyiyim. En son ne zaman bu kadar iyi olduğumu hatırlamasam da şimdi gayet iyiyim.”

 

Tepkimi kontrol edip emin olduktan sonra o da gülümsememe karşılık vermiş, bir sır verir gibi bana yaklaşarak kalbime doğru yol alırcasına fısıldamıştı.

 

“Daha da iyi olacaksın Üsteğmenim. O kadar iyi olacaksın ki bu günleri hatırlamana bile gerek kalmayacak.”

 

Bende iyi günlerimizin olacağı düşüncesindeydim ama bu histen önce kalbime akın eden kötü hisler vardı. İçimdeki o karamsarlık ortaya çıkarken kelimeler bir anlık düşünceyle dökülüvermişti dudaklarımdan.

 

Düşüncemden dolayı dudaklarım düz bir çizgi halini almıştı.

 

“Peki ya kötü günlerimiz olursa Yüzbaşım?”

 

Hani kendinizi birine yaslamak istersiniz ve bu güven hissiyle birlikte birlik hisside içinize işler ya, ben şuan bunu istiyordum.

 

Ne kadar güçlü olsanızda yanınızda size liman olacak birini isteyebilirdiniz.

 

Bende, bana güven veren bir liman olacağını düşündüğüm o kişiye bu soruyu sormuştum.

 

İçimden bir ses bunu söylüyordu. Onun daha geçen gece bana iyi geldiği gibi ileride de bana da kalbime de iyi geleceğini…

 

Gülümsemesini bozmamış, bana güven verircesine bakmıştı. Yüzü huzurlu iken gözleri bana, karşısında narin bir çiçek varmış gibi bakıyordu.

 

Cevabı huzurlu hissettirirken altında büyük bir netlik vardı.

 

“Beraber atlatırız.”

 

Bu sözüyle birlikte küçük ve huzurlu bir gülümseme yüzümde can bulurken onun yoğun bakışlarıyla küçük bir soru çıkmıştı dudaklarımdan.

 

Tam da düşündüğüm gibiydi cevabı.

 

“Söz mü Yüzbaşım?”

 

Yanımda olunmasına ihtiyacım vardı ama onun desteğine daha da ihtiyacım var gibiydi.

 

Garanti istercesine ona bakarken bakışları daha yoğun bir hal almış o güzel sözleri sarf etmişti.

 

“Söz Üsteğmenim. Vatanına sevdalı olana sevdalanmış Gölge sözü.”

 

Bu sözleriyle birlikte gözlerim onda asılı kalırken o, kısık bakışlarını üzerimde tutmakla meşguldü.

 

Evet, onun beni sevdiğini biliyordum ama bu cümlenin güzelliği bir anlık kalakalmama sebep olmuştu.

 

Nasılda güzel bir cümleydi bu.

 

O, vatanıma sevdalı olan bana sevdalanmış bir adamdı…

 

Ondan başka ne beklenirdi ki. O güzel kalpli bir adamdı. Kalbi güzel adamlarda güzel severdi.

 

Ne kadar şuana kadar bunu tatmamış olsam da buna emindim.

 

Ona olan hislerim şuan sadece güvenken onun bana olan yaklaşımı güvenden çok daha öteydi.

 

Ben bilmezdim ki sevgiyi. Nasıl sevilir onu da bilmezdim. Ama şunu biliyorum ki benim herkese anında güvenme gibi bir huyum yoktu. Kolay güvenmezdim.

 

Birine güvenmek benim için büyük bir adımken birini sevmek bir dağı aşmak gibiydi.

 

O dağı aşmak kolaydı ama zirveden aşağıya o adımı atmak zordu.

 

Ben zirvedeydim. O da beni takip eden o Gölgeydi.

 

Biraz sonra ifademi toparlarken hâla benim üzerimde olan kehribarlarına çevirmiştim gözlerimi.

 

Ne yapmaya çalıştığını ona da sordum. Evet, her ne kadar ne yapmaya çalıştığını bilsemde onun da ağzından duymak istedim.

 

“Ne yapmaya çalışıyorsun?”

 

Etrafımıza kısa bir bakış attıktan sonra dudaklarını ıslatarak sprumu cevaplamıştı.

 

“Pusulan olarak doğru yönü bulmana yardımcı oluyorum. Başka soru?”

 

Kendini doğru yön olarak göstermesiyle birlikte nefesimi vererek başımı iki yana sallamıştım.

 

Hangi konu olursa olsun kendini övmekten asla geri durmuyordu.

 

Biraz sonra ikimizde sessizleşmişken kolumda bir el hissetmiş, o tarafa döndüğümde ise karşımda amcamı görmüştüm.

 

Bana gülümseyerek baktıktan sonra Yağız’a hiçte yumuşak olmayan bir bakış atmış, geri bana dönerek beni nazik bir harketle yanına çekmişti.

 

“Seninle biraz konuşmam gerek.”

 

Ona baktıktan sonra ısrarlı bakışlarını geri çevirmemiş, başımı sallayarak onu onaylamıştım.

 

Kolumu tutan eli elimi tutup diğer koluna girmemi sağlamıştı.

 

Elimi koluna yerleştirirken gözü Yağız’daydı ve ters bakışlarını saklama gereği duymamıştı.

 

Yağız’ın ise ona ifadesiz bir yüz ifadesiyle karşılık verdiğini görmüştüm.

 

Birkaç gün önce beni amcamdan kıskanan Yağızken şimdi beni Yağızdan kıskanan amcamdı.

 

Tarih tekerrür ediyor gibiydi.

 

İkisininde bu yaptığıyla birlikte başımı iki yana sallayıp içten içe gülerken amcamın kolunu sıkıp bana bakmasını sağlamıştım.

 

Benim bakışlarımı gördükten sonra daha orada durmamış, herkesten uzakta olan çardağa geçmiştik.

 

Geçmeden önce Yağız’a başımla selam vermeyi unutmamıştım.

 

Amcamın elinde olan çantasını da fark etmiştim. Belli ki araştırma hakkında bir şey söyleyecekti.

 

İkimizde yan yana oturduktan sonra merak ettiğim soruyu sorma gereği duymuştum. Sormazsam içimde kalırdı.

 

“Neden resmi giyerek piknik alanına geldiğini merak ediyorum doğrusu.”

 

Evet yanımda oturan adam fazlasıyla resmiydi. Ütü izi olmayan siyah takım elbisesi, beyaz gömleği ve siyah kravatıyla birlikte buraya aykırı gibiydi. Buna özenle taranmış siyah saçları da eklendiğinde fazlasıyla özenli ve şık duruyordu.

 

Benim aksime.

 

Çarpık bir sırıtışla bana dönerken zaten düzgün olan saçlarını eliyle arkaya doğru taramış, cevabını vermişti.

 

“Asıl soru ‘Takım elbise giymediğin bir zaman var mı?’ Olmalıydı güzel yeğenim.”

 

Kaşlarım havalanmışken merak etmiştim doğrusu. Neden hep böyle giyiniyordu?

 

“Bir nedeni varmı?”

 

Dudaklarından alaycı bir gülümseme peydah olurken bu gülümsemeyi bilmek canımı yakmıştı.

 

Bunun altında acı bir olayın var olduğunu hissettim o an.

 

Çünkü bu gülüşü çok yakından tanıyordum.

 

Bu gülüş, acılarımı göstermek istemediğimde dudaklarımdan firar eden acılarımı altında sakladığım o gülüştü.

 

Gözlerim merak ve üzüntüyle birlikte ona dönerken onun bende olan gözleri benim onu anladığımı anlamış gibiydi.

 

Benim yüzümden eksik olmayan o gülüş, şimdi ailemden beni destekleyen ilk kişinin yüzündeydi.

 

Biraz sonra o gülüşü dindirmeden konuşurken gözlerindeki acıyı geri plana atmaya çalışmıştı ama bunu başaramamıştı.

 

Bilmek istedim. Onun canını bu denli yakan acıyı bilmek, onun acısını paylaşmak istedim. Ama o bunu istemedi.

 

“Tek ama büyük bir nedeni var. Ama bu nedeni şimdi anlatmayacağım Sıla. Senin bana acılarını anlattığın, senin acılarını azaltabildiğimde anlatacağım.”

 

Bu sözlerle birlikte ondan bakışlarımı kaçırıp önümdeki yeşillik alana bakışlarımı çevirmiştim.

 

Birine acılarımı anlatmak bana çok uzak geliyordu. Ben içime atmaya, kimseye söylememeye alışmıştım.

 

Ben çocukluğunu elinden aldıkları, erken yaşta olgun birine dönüşmesine sebep oldukları o kızdım.

 

Ben acılarımı anlatmak yerine başkalarının acılarını almayı bilirdim.

 

İlk defa birisiyle paylaşmayı düşündüğüm an tamda bu zamandı. İlkti ama son olmayacaktı.

 

İçimden amcamın acılarının dinmesi için dua ettim. Elimden şuanda başka birşey gelmiyordu.

 

Biraz sonra benim bakışlarım onda değilken eski neşeli haliyle konuşmuş, kasvetli havayı dağıtmaya çalışmıştı.

 

“Şimdi bunları boş vermek en mantıklısı. Sana asıl büyük hediyeni vereceğim.”

 

Az önceki konuşmamızdan ötürü ne kadar olayın üzerini örtmeye çalışıp ortamın havasını değiştirmeye çalışsa da bunu hemen unutamazdım. Ama onun üzülmesini istemediğim için üzüntümü içime akıttım.

 

İfadesizleşen yüzümle ona dönerken bana göz devirip bakışlarıma yine laf etmişti.

 

“Yağız denen herife bakarken hiçte ifadesiz durmuyordu yüzün. Şuan bana merakla bakman gerekirdi.”

 

Yine Yağızla alakalı lafı çarpıttığı için ona ciddi misin dercesine bakarken o bakışlarımı umursamamış ağzındaki baklayı sonunda çıkarmıştı.

 

“Geçen seferde sormuştum bilmem deyip geçiştirmiştin. Aranızda birşey var değil mi? Yoksa yanında gülümsediğini gördüğüm tek kişi o olmazdı.”

 

Cevap ararcasına gözlerime bakarken söylediklerini düşünmeden edememiştim.

 

Yanında gülümsediğim tek kişi o olmasa da beni gülümsetmeyi başaran nadir insanların başında o vardı.

 

Ben en çok onun yanında gülümsüyordum.

 

Ben, onun kollarında ağlayacak kadar ona güveniyordum.

 

Bunları düşündükten sonra amcama bakarken sorusuna cevap vermemeyi tercih etmiştim.

 

Neden bunu yapmıştım bilmiyordum ama bunu tercih etmiştim.

 

Onun gibi konuyu değiştirmek için merak eder gibi ona bakıp çantasını işaret etmiştim.

 

“Şimdi bunu boş verelim. Dediğin büyük hediyen neydi?”

 

Onun yaptığı gibi konuyu boş vermesini söylerken bana sinirle bakmıştı. Ona hiç de şirin olmayan yalancı gülümsememle baktıktan sonra onun huysuzca homurdanmasını duymuştum.

 

“Boş vermekmiş…”

 

Ona olan bakışımla birlikte başını iki yana sallayıp çantasını aralamış, içerisinden tam da düşündüğüm gibi siyah bir dosya çıkarıp bana uzatmıştı.

 

Elindeki dosyayı alırken az önceki huysuz tavrından eser kalmamış haliyle kendini övmeyi ihmal etmemişti.

 

“Yeğenimle barışmak için sadece balon alacağımı düşünmemişsindir umarım. Çünkü biricik amcan bir balonla yetinecek biri asla değil.”

 

Ona birşey söylemeden elimdeki dosyanın kapağını araladığımda gördüğüm belgeyle birlikte gülümsememe engel olamamıştım.

 

Şaşkınlığımı gizleyemeden ona dönerken onun yüzünde de benim gülümsememi aratmayacak bir gülümseme hakimdi.

 

Bir daha önümdeki belgeye dönerken ben ona söylemeden isteğimi gerçekleştirmesi benim için çok değerliydi.

 

Ondan isteyeceğimi ben istemeden bana hediye etmesi kadar güzel birşey olamazdı.

 

Elimde tutuğum belge benim doğumda karışmama sebep olduğundan şüphelendiğimiz kişinin, yani hemşirenin tutuklama kararıydı.

 

Derin bir nefesi içime hapsederken gözlerimin dolmasına son anda engel olmuştum.

 

Belgeyi önümüzde olan masaya bıraktıktan hemen sonra amcama dönmüş, içten bir şekilde teşekkürümü sunmuştum.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Dişlerini gösterecek, yeni fark ettiğim gamzelerini gösterecek şekilde gülümserken göz kırpmayı ihmal etmemişti.

 

“Rica ederim. Her şey senin mutluluğun için.”

 

Biraz sonra bana yaklaşıp kollarını açarken “Gel buraya…” diyerek ona sarılmamı istemişti.

 

Sevincimle birlikte ona sarılırken o da bana sıkıca sarılmıştı.

 

Aklıma gelenle birlikte muzipçe sırıtırken onu sinir edeceğini bildiğim kelime dudaklarımdan dökülmüştü.

 

“Sağolun Baş Savcım.”

 

Kaşlarını çattığını anladığım o anda sitemli sesini de duymuştum.

 

“Başladın yine. Böyle hitap edilmesini sevsem de sende bunu istemiyorum be Sıla. Amca demek bu kadar mı zor?”

 

İçimden geçenleri söyledim.

 

“Yaşlı olsan zor olmazdı.”

 

 

◆◆◆

 

O konuşmamızdan sonra biraz daha konu hakkında hasbihal etmiş, sonrasında diğerlerinin yanına geçmiştik.

 

Kimse semaveri hâla yakmadığı için kınayan bakışlarla onlara bakıp yakmaya kendim girişmiştim. Çayı sevmek bunu gerektirirdi.

 

Her ne kadar Yağız ben hallederim dese de ben yakarım diyerek onu reddetmiştim. Mangalı da o halletmişti, daha fazlasına gerek yoktu. Ne kadar bunu söylesem de getirdikleri diğer tabureyi getirmiş, yanıma yerleşmişti.

 

Bir yandan önümdeki işimle ilgilenirken kulağım Cem’in söylediklerindeydi.

 

“Bakın bugün için özel top almışım, bana hayır demek yerine bunu bir düşünün. Sizleri düşünüyorum burada.”

 

Kimseden çıt çıkmazken Cem her zamanki gibi yapmış, benim üzerimden fikirleri değiştirmek için yanıma damlamıştı.

 

Ona hiç dönmeden tek düşüncem olan semavere kozalakları atarken o yanımda konuşmaya başlamıştı bile.

 

“Komutanım sizle bi futbol maçı yapsak olmaz mı? Tek isteğim sizinle maç yapmak. Eminimki birinciliği bize siz getirirsiniz.”

 

Beni manipüle etmeye çalışsa da ona yandan bir bakış atmış, düşüncemi tüm gerçekçiliğiyle söylemiştim.

 

“Cezalı olduğunu hatırlatmak isterim Cem. Daha cezanı vermesemde kimseyi ikna etmeyeceğim.”

 

Morali düşerken ikinci kapı olarak Lale ablayı bulmuş, Kemal abimin göğsüne yaslanmış olan Lale ablamın yanına gitmişti.

 

Keyifle oturan Lale abla ona gölge olan Cemle birlikte ona bakışlarını çevirmiş, daha o söylemeden onu reddetmişti.

 

“Kocam ikna olursa kendisi olur. Beni hiç bu işe karıştırma Yengem.”

 

Cem’in omuzları düşerken ona yandaş olacağını düşünmediğimiz kişiden ses gelmişti.

 

Takım elbisesi kırışmasın diye yere serdiğimiz örtüye oturmayıp ağaca yaslanan amcamdan.

 

“Niye çocuğun hevesini kırıyorsunuz. Oynayın işte.”

 

Hepimizin bakışları ona dönerken Cem keyiften dört köşeydi.

 

Az sonra yanımdan gelen sesle birlikte ona dönmüştüm.

 

“Siz oynamayacak mısınız Turan Bey?”

 

Yağız’ın sözleri amcamın gözlerinin kısılmasına sebep olurken bakışları ne hikmetse bana dönmüştü.

 

“Sıla oynarsa oynarım.”

 

Bu sözle birlikte bütün bakışlar bana dönerken ben onları umursamamış, bomba imha eder gibi dikkatle semavere odaklanmıştım.

 

Bakışları hâla üzerimdeyken onlara hiç dönmemiş, yanıma yaklaşan sese dönmüştüm sadece.

 

Çünkü kardeşimden gelmişti bu ses.

 

“Beraber bir maç yapmak güzel olur aslında. Ne dersin abla?”

 

Onun istek dolu yüzüne baktığımda az önceki itirazlarım geri çekilmiş gibiydi.

 

Aslında maç yapmayı sevsemde öyle bir isteğim yoktu. Ta ki kardeşimin isteğine kadar…

 

“Öyle olsun ama çay demlenene kadar varım.” dedikten sonra Emir’e göz kırpmıştım. O da bana gülümseyerek karşılık verirken bu haberle sevinen Cem, sevincine mani olamamıştı.

 

Yanında olan Kerem’in ensesine şaplak atmış, sevincini böyle yaşamayı tercih etmişti.

 

Yüzünü buruşturmuş olan Kerem’e üzülmeden edememiştim. Cemden çektiği kadar kimseden çekmemiştir.

 

Az sonra çayı özenle demledikten sonra takımlar için bir araya toplanmıştık.

 

Lale abla halsiz olduğunu söyleyerek bize katılmamış, hakem olmak istediğini söylemişti.

 

Takım kaptanları Cem ve Kemal abim olurken oynanan yazı turayla birlikte ilk seçen Cem olmuştu.

 

Gözleri her birimizin üzerinde gezindikten sonra bende durmuş,

“Tabiki biricik Komutanımı seçiyorum.” diyerek beni takımına seçmişti.

 

Bununla birlikte onun yanında dururken Kemal abimin seçimi için ona bakmıştım.

 

Gözleri Yağız’ın üzerinde dursa da Yağız’ın itirazlı bakışlarıyla Kerem’i seçmişti.

 

“Kerem, gel aslanım.”

 

Cem ise sıradaki kişiyi seçmek için ağzını aralamışken Yağız onu ensesinden tuttuğu gibi kenarıya çekmişti.

 

Bizim duyamayacağımız şekilde birşeyler söylemiş, sonrasında tehditkar bakışlarıyla birlikte sırıtan Cem’i bırakarak eski yerine geçmişti.

 

Yağız’ın onu tehdit ettiğine adım kadar emindim. Benimle aynı takıma girmek istiyordu. Ama bir sorun vardı.

 

Ucunda büyük bir ceza dahi olsa Cem onu asla bu takıma almazdı. Bunu bildiğim için alttan alttan gülerken Cem’in Yağız’a baka baka Amcam’ı seçtiğini gördüm.

 

“Turan Beyciğimi seçiyorum.”

 

Gülüşümü sakladığım sırada göz göze geldiğim Metin Abimin de benimle aynı ifadede olması gülüşümü saklamamı zorlaştırmıştı.

 

Aynı anda bakışlarımızı ayırırken Kemal Abim derin bir of çekip Yağız’ı es geçmiş, bu seferde Metin Abimi seçmişti.

 

“Metin sen de gel koçum.”

 

Metin Abimde onun yanına geçerken geriye sadece Emir ve takım beğenmeyen Yağız kalmıştı.

 

Amcam halinden gayet memnunken Cem Yağız’ı seçmediği için sırıtır bir yüz ifadesi ile Yağız’a bakıyordu.

 

Cem Emir’i seçerken Yağız sinirli bir soluk bırakmış, Emirin omzunu pat patlayıp usulca fısıldamıştı. Bunu yaparken Emir’e gülümsemeyi unutmamıştı.

 

“Sen olduğun için kabul ediyorum aslanım. Geç ablanın yanına.”

 

Bu sözlerle Emir’de ona gülümsedikten sonra takımlar belirlenmiş, bu durumdan sadece şikayetçi olan kişi Yağız olmuştu.

 

Herkes kendi takımı olarak dururken gelen düdük sesiyle o tarafa dönmüştük.

 

Elinde kırmızı bir düdükle ve elinden tuttuğu Yağmurla yanımıza yaklaşan Lale ablanın gözleri sinirle Cem’in üzerindeydi.

 

Ben düdüğü bile düşünerek yanında getirmesine şaşırırken diğerleri pek şaşırmış gibi değildi.

 

Az sonra tam yanımıza dururken sözleri Cem’i bulmuştu.

 

“Ben sana böyle mi öğrettim Cem?”

 

Cem’in bakışları şaşkınlıkla yengesine dönerken ne için olduğunu bilmediğim bu azara karşı savunmaya geçmeye çalışmıştı.

 

“Ama Yenge…”

 

Onun sözünü Lale abla keserken onu ilk defa bu kadar agresif görüyordum.

 

“Sus Cem. Yerlerinize geçinde başlayın artık.”

 

En sonunda bize çatarken bu hallerini anlayamamıştım. Pamuk gibi kadına ne olmuştu şimdi.

 

Az sonra herkes yerlerine geçerken Amcamın ceketini çıkarıp arabasına götürmesini beklemiştik.

 

Şimdi ise herkes pozisyon almış, Emir kaleye geçmişti. Karşı takımdan ise kaleye Kemal abim geçerken çalan düdükle birlikte maç başlamıştı.

 

Topu kimseye bırakmadan Cem alırken az sonra daha ne olduğunu anlamadan topu Metin abim kaparak kaleye ilerlemişti ama bir engel vardı.

 

Yaptığım hızlı ataklarla birlikte topu ondan alıp Yağız’ı sollayarak geçerken kalenin önüne gelmiştim.

 

Kerem topu almak isterken ondanda kurtulduğumda geriye kale kalmıştı

 

Kemal abim hareketlerime dikkat kesilmişken onu yanıltarak kalenin sağ yanında benim topu atmamı bekleyen amcama şut çekmiştim.

 

Topu kaptığı gibi kaleye atan amcamla birlikte ilk sayı bize gelmiş, galibiyetle ellerimiz havaya kalkmıştı.

 

Önüme gelen saçımı derin bir nefes eşliğinde geriye atarken Cem beni övmeyi ihmal etmemişti.

 

“Biliyordum biricik komutanımın bizi kazandıracağını.”

 

Hâla bana komutanım diyerek hitap etmesinden dolayı ona söyleyeceklerimi aklıma not ettikten sonra yanıma gelen Lale ablamla ona odaklanmıştım.

 

Alkışlayarak yanıma gelirken omuzlarımdan tutup sevincini belli etmişti.

 

“Harikasın be güzellik.”

 

Ona teşekkür ederken yanımızdan gelen sesle gülmeden edememiştim.

 

“Hayatım benim olduğum takımı tutacağını sanıyordum?”

 

Tek kaşı kalkmış şekilde bunu soran Kemal abimdi ve bu sözlerle benimle birlikte diğerleri de gülmüştü.

 

Kocasına tatlı bir gülümsemeyle baktıktan sonra yanına giden Lale ablam cilveyle konuşmuş, ellerini Kemal abimin omuzlarına çıkarmıştı.

 

“Ama kocacım onları desteklemeyip haksızlık mı edeyim? Hem ben hep seni tutmuyormuyum zaten?”

 

Bu sözlerle Kemal abimin yüzü aydınlanırken içi gidiyormuşçasına karısını kendisine çekip alnına uzun bir öpücük kondurmuştu.

 

Onların tanışma hikayesini bildiğim için onlara ayrı bir hayranlıkla bakarken kulağıma değen sıcak nefesle birlikte yanıma ne zaman geldiğini bilmediğim adama şaşkınlıkla dönmüştüm.

 

Tamam gölge gibi yaklaşması çok normaldi ama bunu görevlerde kullanmasını tercih ederdim.

 

Ona doğru döndüğümde aramızda çok az bir mesafe kalmıştı. Neredeyse bir karış kadar olan mesafeden daha da güzel gözüken hareleriyle göz göze geldiğimde yine aynısı olmuştu.

 

Yanımızdakiler silinmiş, sadece biz kalmıştık…

 

Uzun boyundan dolayı altta kalan bakışlarımla ona sorgulayan bakışlarımla bakarken o yoğun bakışları eşliğinde seslice yutkunmuştu. Bu hareketiyle adem elması ağırca hareket ederken gözüm anlık olarak oraya kaymış, sonrasında tekrar gözlerine bakmayı sürdürmüştüm.

 

Az sonra konuşurken sesi bir fısıltıyla bana ulaşmış, nefesi yüzüme vurmuştu.

 

“Şuan ne hayal ettiğimi bilmek istermiydin?”

 

Konuşmam gecikmemişti.

 

“Kimin hakkında olduğuna bağlı desem?”

 

“Senin hakkında olduğunu desem?”

 

Dudaklarımı birbirine bastırıp düşünür gibi yaparken bakışları anlık olarak dudaklarıma kaymıştı.

 

Bu bakışı ile birlikte bu hareketimi keserken düşüncemi söylemiştim.

 

“Merakımı uyandırır.”

 

Bu cevapla memnunca gülümserken sözleri kalakalmama sebep olmuştu.

 

“Sen ve ben. Abim ve yengem gibi…”

 

Cümlesinin devamını getirmezken ben alacağımı almış, o da anlatmak istediğini anlatmıştı.

 

Gözlerim onun gözlerinde asılı kalırken bende bir anlık hayal etmiştim bu anı.

 

Neden yapmıştım bilmiyorum ama içimden hayal etmek gelmişti. Hayal etmek güzeldi, hayalini yaşamak ise daha da güzeliydi.

 

İkimiz evliyiz. Ben ona aşığım, o bana meftun… Bizden bir parçayla birlikte mutlu bir hayatımız var…

 

Bu görüntü ile birlikte nedensiz bir huzur etrafımı kaplarken elimde olmadan dudaklarım hareket etmiş, bir anlık küçük bir tebessüm can bulmuştu dudaklarımda.

 

Kim olursa olsun bu durumda huzurlu hissederdi. Kim mutlu bir yuvaya sahip olduğunu hayal edip huzur bulmazdı ki?

 

Bu küçük kıpırtıyı Yağız’ın görmediğini düşünürken ona odaklandığımda gördüğüm çapkın sırıtmayla bunu çoktan gördüğünü anlamıştım.

 

Hayal ettiğimi de, bununla oluşan küçük tebessümümü de fark etmişti.

 

İçten içe kendime kızarken gelen ses beni bu durumdan kurtarmış gibiydi. O ses olmasa ne diyecektim ben de bilmiyordum.

 

“E hani maç yapıyorduk? Mızıkçılık yapmayın. Romantikliğinize sonra devam edersiniz.”

 

Bu sözleri duyar duymaz bir adım geri çekilerek Yağız’dan uzaklaşırken Yağız’ın gözleri sinirle kapanmış, elleri yumruk olmuştu.

 

Hemen yanıma gelen Cem’e söylediklerim onun sevinmesine sebep olmuştu.

 

“Cezan yarıya indi.”

 

Tam sevinçle konuşacakken sevinmesine sinirli bir bey izin vermemişti.

 

“Cezan iki katına çıktı.”

 

Yağızdan gelen yeni cezayla birlikte Cem’in yüzü asılırken konuşmaya tekrar çalıştı ama Yağız buna da engel oldu.

 

“Eğer o ağzını açarsan üç katına çıkarırım.”

 

 

◆◆◆

 

Yağız’ın o tehdidinden sonra maça devam etmiş, Kerem’in aldığı sayı ile berabere olarak maçı sonlandırmıştık.

 

Bu eşitlik sağlanana kadar çokça uğraşılmış, Cem iki de bir kendini yerde bulduğu için isyan etmeye devam etmişti.

 

Haklıydı da. Yağız o konuşmadan sonra ona omuz atarak yere düşürmüş, Cem ise her seferinde bu yaptığıyla birlikte faül diye sinirle bağırmıştı.

 

Hakemimiz Lale abla ise hiç Cem’i duymamış, kendileri Yağız’ın bana olan davranışlarının en büyük destekçisi olduğu için oh olsun dercesine bakmıştı.

 

Bu yapılanlara izleyici kalırken benim verdiğim süre dolduğu için oyunu bizzat ben sonlandırmıştım.

 

Sonuçta çayım demlenmişti. Bundan da önemli birşey yoktu.

 

Cem ne kadar itiraz etmeye çalışsa da onu susturmuş, geri oturduğumuz alana gidip çaylarımızı keyifle içmiştik.

 

Çayımızı içerken amcam bana doğru söylenmişti.

 

“Bu akşam Rıza Beylere gitmem gerek. Beyefendi o günün acısını çıkaracak belliki.”

 

O günün acısı dediğinde kaşlarım çatılırken yanıma kurulmuş amcama dönmüştüm.

 

“O günden sonra konuşmadınız mı?”

 

İsteksizce söylendi.

 

“Hayır, o evde olmayınca uğradım. O da Elif ve Aras için. Emir de zaten dün bende kalıyordu birlikte geldik.”

 

Anladığımı belirtmek için başımı sallarken Emir’e bakmıştım ister istemez.

 

Amcası ve babasının araları kötüyken bunlara morali bozuluyor mu diye bakmıştım.

 

Gördüğüm görüntüyle ister istemez gülümsemiştim.

 

Bir yanında Cem, diğer yanında Kerem birlikte sohbet ediyorlardı. Keremde Cemde yeni tanıştığı biriyle sohbet ediyor gibi değilde, epeydir tanıştıkları biriyle sohbet ediyorlar gibiydi.

 

Göz göze geldiğim Emir’in ise yüzündeki gülümsemeyle onları dinlemesi ve amcamla konuştuklarıma kulak assada gülümsemeye devam etmesi içimi rahatlatmıştı.

 

Bu gülümseme aralarındaki husumette amcasını suçlamadığını söylüyordu bana. Ki suçladığı birinin amcası dahi olsa evinde kalmazdı.

 

Ona gözlerimi kapatıp açarken onun gülümsemesi büyümüş, sonrasında sohbeterine geri dönmüştü.

 

Bu an o kadar güzeldi ki bir an hayalmiş gibi hissetmiştim.

 

Ailem yanımdaydı. Ne bir kötü düşünce, ne de önyargı vardı. Bundan başka ne isterdim ki…

 

Aklıma gelenle birlikte telefonumu açıp Emir’e uzatırken bana anlamsız bir bakış atmıştı.

 

Telefonu bir kez daha uzatırken nedenini de söylemiştim.

 

“Numaranı kaydet.”

 

Bu dediğimle birlikte buruk bir gülümsemeyle elimdeki telefonu almış, numarasını girdikten sonra beklediğim soruyu sormuştu.

 

“Nasıl kaydedeyim?”

 

Çayımdan aldığım yudumdan sonra o yanıtı vermiştim.

 

“‘Kardeşim’ olarak.”

 

Bu yanıtla birlikte hemen kaydederken onu başka şekilde kaydetmek istemediğimi biliyordum.

 

O kaydederken amcama doğru fısıltıyla konuşmuştum.

 

“Abinle aranız neden bozuk?”

 

Cevabını geciktirmek ister gibi elindeki bardaktan büyük bir yudum alırken omuz silkmişti.

 

“Çok uzun ve geçmiş bir mesele.”

 

Anlatmayacağı bakışlarından anlaşılırken yüzümü diğer tarafa çevirmiş, Emir’in uzattığı telefonumu almıştım.

 

O bana anlatmadığı sürece ona kendim hakkında hiçbirşey söylemeyecektim.

 

Biraz sonra amcamın telefonu çalmış, işi çıktığı için gitmek zorunda olduğunu belirtmişti.

 

İkisini de sarılarak vedalaşırken bugün son kez sarıldığım kardeşime dönmüştüm.

 

“En yakın zamanda izinli olduğum zaman birlikte vakit geçirelim. Olur mu?”

 

Başını hevesle sallarken cevabı da bu fikri sevdiğini hissettirmişti.

 

“Tabi ki olur. Çok sevinirim.”

 

Diğerleride Emirle sarılarak vedalaşırken amcamla tokalaşarak vedalaşmışlardı.

 

En son Yağız onunla el sıkışırken Amcamın sözleri ona dönmemizi sağlamıştı.

 

“Birlikte plan yapmış gelmişsiniz buraya. Rahatsızlık verdiysek kusura bakmayın. Sılayla aramız kötü olduğu için haber vermedim. Kabul etmezdi. Hakkınızı helal edin.”

 

Sözleriyle birlikte Yağız hemen lafa girmiş, ona anlayışla gülümsemişti.

 

“Olur mu öyle şey Turan Bey. Rahatsızlık vermediniz, aksine Sıla’yı mutlu ederek bizleri de mutlu ettiniz. Her zaman bekleriz.”

 

Amcamın memnun gülümseyişinden sonra Yağız Emir’e bakmış, sözlerine devam etmişti.

 

“Seni de delikanlı. Sıla’nın kardeşi bizimde kardeşimiz.”

 

Emir söze girerken bu anı gülümseyerek ve huzurla izliyordum.

 

“Sağol abi.”

 

Mutluydum. Aile bildiğim herkes bir arada vakit geçirmişti.

 

Az sonra ortama hiç kimsenin beklemediği bir ses düşerken hepimiz minik boyu olduğu için kafamızı eğerek sesin sahibine bakmıştık.

 

Minik adımlarla amcama doğru ilerlerken hepimiz pür dikkat dediklerini dinliyor, ne yaptığını izliyorduk.

 

“Kyaliçenin avcası…” dedikten sonra elini kaldırıp dudaklarına götürmüş, amcama öpücük atmıştı.

 

Bu hareketi kimse beklemediği için hepimiz şok olurken, bir tek Lale ablam gülmüştü bu duruma.

 

Amcam ise bu tatlı hareketle birlikte dizlerinin üzerine çökmüş, gülümseyerek Yağmur’a bakmıştı.

 

“Sen bana öpücük mü attın şimdi?” diye sorduğunda Yağmur hızlı hızlı kafasını sallamış, az önceki hareketini tekrarlamıştı. Elindeki balonları sıkı sıkıya tutmayı da unutmamıştı.

 

Amcam ikinci sorusunu sorarken Kemal abimin kızını hayretle izlediğini fark etmiştim. Babası şaşırdıysa bizimde şaşırmamız pek tabiydi.

 

“Bir dahaki geldiğimde yine pembe balon getirmemi ister misin peki?”

 

Bu soruyla birlikte Yağmur hem kafa sallamış hem de sesli şekilde dile getirmişti isteğini.

 

“İveet.”

 

Bununla birlikte gülümserken Yağmur’un yerinde olmayı ne çok isterdim…

 

Amcam elini karşısında heyecanla ona bakan kıza doğru uzatırken hayran hayran bakıyordu.

 

Uzattığı eline Yağmur elini koyarken minik eli küçük bir şekilde sıkmış,

 

“O zaman anlaştık Yağmur Hanım.” diyerek Yağmur’un eline küçük bir öpücük bırakmıştı.

 

Bu sözü aldıktan sonra babasına giden Yağmur’la birlikte amcam ayağa kalkmış, Lale ablam ve Kemal abime doğru dönerek buruk gülümsemesiyle konuşmuştu.

 

“Rabbim anneli babalı büyütsün. Hep mutlu olur inşAllah.”

 

Buna cevaben Kemal abim teşekkür etmiş, Lale ablamda gülümsemekle yetinmişti.

 

Az sonra onlar giderken sohbetimize devam etmiş, bu güzel sohbette gitme vaktine kadar sürmüştü…

 

 

◆◆◆

 

Gitme vakti geldiğinde bütün eşyaları toparlamış, arabalara yerleştirmiştik.

 

Son sepeti de Yağız’ın arabasına bırakan Cemle birlikte Cem Yağız’a gülümseyerek dönmüştü.

 

Bu bakışı hissetse de dönmeyen Yağızla birlikte Cem onun hemen karşısına dikilmişti.

 

“Abi…” diye seslendiğinde usanmış şekilde dönen Yağız soruyu duymadan sertçe cevabını vermişti.

 

“Hayır.”

 

“Ama daha birşey söylemedim.”

 

“Biliyorum o demek istediğini. Hayır bizimle gelmiyorsun.”

 

Bu cevapla kaşlarım kalkmış şekilde Cem’e bakmıştım. Gelirken de bunu istemişti ama yine izin verilmemişti.

 

Az sonra tam ağzını açıp konuşmak isteyen Cemle birlikte Metin abim önceden olduğu gibi ensesinden tutmuş,

 

“Benimle geliyorsun.” diyerek Cem’i peşinden sürüklemişti.

 

Cem isyan ederken Yağız az önceki ifadesinin aksine sırıtarak ona bakıyordu.

 

Metin abime “Eyvallah.” demeyi unutmazken bana keyifli bir bakış atmış, sabak olduğu gibi yeniden kapımı açarak binmemi beklemişti.

 

Bindiğimde tam teşekkür edecekken bana engel olmuş,

 

“Teşekküre gerek yok.” demişti.

 

Kapıyı kapattıktan sonra şoför koltuğuna geçerken emniyet kemerlerimizi aynı anda bağlamıştık.

 

O arabayı çalıştırırken gözlerimi önümüzdeki yola çevirmiştim.

 

Aramızdaki sessizlik sadece birkaç dakika sürerken hareketiyle birlikte ona dönmüştüm.

 

Bana uzattığını gördüğüm telefonuyla birlikte ona doğru dönerken tekrar uzatmasıyla telefonunu elinden almıştım.

 

“Şarkı açmak isteyebileceğini düşündüm.” diyerek bana attığı kısık bakışla birlikte omuz silkmiş,

 

“Teşekkür ederim.” diyerek ekranı aydınlattığımda ekran resmi dikkatimi çekmişti.

 

Kadrajda, dalgalanan Bayrağımız varken arka planda olan gün batımı, fotoğrafı daha da güzelleştirmişti.

 

Bu görüntüyle birlikte yüzümde huzurlu bir gülümseme belirirken şifreyi girmesi için telefonu ona uzatmıştım.

 

Düşündüğümün aksine telefonu almazken ona attığım bakışla beni şaşırtarak şifresini söylemişti.

 

“Şifrem 0811

 

Telefona söylediği rakamları girerken giriş tuşuna basacağım an bu rakamların nereden tanıdık olduğunu düşünerek durdum.

 

“Bu bir tarih mi?” diye ister istemez sorduğumda cevabı, tanıdık gelmesinin altındaki nedeni ortaya çıkarmıştı.

 

“Evet, sevdiğim birinin doğum tarihi.”

 

Bu cevabıyla birlikte ellerimi dizlerime doğru indirirken içimde bir boşluk peyda olmuştu.

 

Çünkü bu nefret ettiğim o tarihi hatırlatmıştı. Doğum günümü…

 

Gözlerim elimde tuttuğum telefonda yazdığım tarihte takılı kalmışken ister istemez hissizleşen sesimle dudaklarımdan çıkan kelimeleri kontrol edememiştim.

 

“Neden peki? Neden bu kadar berbat bir günü değerliymiş gibi şifren yaptın?”

 

Bu soru kuru bir soru değildi. İçimden dökülen bir isyandı.

 

Az sonra arabayı yolun kenarına park eden Yağız’ın sesini duyarken hislerim yok olmuş gibiydi.

 

Ona sinirlenmemiştim. Sadece nasıl olurda böyle bir tarihi önemli görürdü bunu kavrayamamıştım.

 

“Sıla…” diyerek ona bakmamı istediğinde gözlerimi yazılı sayıdan ayırmamış,

dönmemiştim ona doğru.

 

Az sonra elini çenemde hissederken baskı kurarak yüzümü kendisine doğru çevirmiş, gözgöze gelmemizi sağlamıştı.

 

Şefkatle bakan bakışlarına karşı bakışlarımı kaçırmak istesemde buna izin vermemişti. Çenemdeki parmaklarını çekmezken orayı hafifçe okşuyor, güzel bakışlarını üzerimde tutuyordu.

 

“Senin için kötü bir gün olduğunu biliyorum ama benim için o tarih sensin.” derken sesi bu duruma katlanamıyor olduğunu haykırıyordu sanki.

 

Benim konuşmama izin vermeden devam ederken sözleri beni ikna etmek istercesine çıkıyordu dudaklarından.

 

“Seni nasıl seviyorsam o tarihi de seviyorum. Çünkü o tarih bu dünyaya güneş gibi doğduğun gün.”

 

Bu güzel düşüncesiyle birlikte gözlerim gözlerinde takılı kalırken mağlup olmuştum sanki.

 

Kendimle olan savaşı kaybetmiştim. Ama birşey tersti.

 

Kaybetmiş olmak ilk defa güzeldi…

 

Benim bütün kötü düşüncelerimi güzelleriyle değiştirmek isteyen bu adama karşı ilk defa sessiz kalmadım.

 

Bana söylediklerine karşı nasıl tepki vereceğimi dikkatle izlerken ona doğru gülümsemiş, içimden geçeni direkt söylemiştim.

 

“Çok güzel bir kalbin var be adam.”

 

Kalbimden geçen bu kelimeleri söylerken bakışlarımın hayranlık olması şuana kadar bana olan güzel düşüncelerinden ötürüydü.

 

Sözlerim gamzelerini ortaya serecek büyük bir gülümsemeye sebep olurken sözleri her zamanki gibi çok güzeldi.

 

“Kalbim değil sevdiğim güzel be kadın.”

 

Her zamanki açık sözleriyle gözlerim kısılırken ne zamandır sormak istediğim soru bir kaçış olarak dudaklarımdan dökülmüştü.

 

Sesimin sitemli çıkması da bu yüzdendi.

 

“Bu kadar açık sözlü olmak zor olmuyor mu?”

 

Kaçış olmasını istediğim sözler daha da dibe batmamı sağlamasaydı güzel olabilirdi.

 

“Karşımda sen varken bu asla olamaz güzelim. Çünkü seni görünce diliminde kalbiminde ayarları bozuluyor.”

 

İnadıma söyledikleri ve hitabıyla birlikte ona ters bir bakış atarken o sırıtışını bozmamıştı.

 

Kafamı geriye çekecekken çenemi tutuşu sıkılaşınca hareketimi durdurmuş, kafamı iki yana sallayarak ne olduğunu anlamaya çalışmıştım.

 

Az sonra kararsız sesi duyulurken ona kısık bakışlarımla bakmayı sürdürmüştüm.

 

“Aslında…” dedikten sonra cümlesinin devamı gelmezken getirmesi için “Aslında?” diyerek sorumu yöneltmiştim.

 

“Söylesem mi bilemedim.” kararsız olarak söyledikleri merakımı uyandırırken içimdeki bu duygu soru yöneltmemi sağlamıştı.

 

“Ne söyleyecektin?”

 

“Söylememi istediğine emin misin?” kaçamak sorusuyla birlikte sinirlenmeye başlamıştım. Söylemesi saniyeler almazdı.

 

“Söylesene Yağız.” diyerek sitemimi belli ederken pişmam olmam onun sözleriyle birlikte saniyeler almıştı.

 

Çenemi serbest bırakıp kulağıma doğru yaklaştıktan sonra nefesi boynuma vurmuş, sözleri kulaklarıma nüfus etmişti.

 

“Hayalimin hoşuna gittiğini hatırlatacaktım.”

 

Bu sözleri ona doğru az da olsa dönmemi sağlarken gözgöze geldiğimizde o anı tekrar yaşamıştım sanki.

 

Bunu fark ettiğini bilsemde hatırlatması benim için beklenmedikti. İçimden utanç duygusu yükselirken bunu ona belli etmemiş, gözlerimi ondan kaçırıp geriye çekilmiştim.

 

“Dobra olduğunu söylemişmiydim?”

 

Ona bakmadan söylediklerim sesli gülmesini sağlarken gülüşünü görmek için kısa bir bakış atmıştım.

 

Sözleriyle birlikte bana dönerken ben tekrar önüme dönmüştüm.

 

“İlk defa söyledin ama son olmayacağını söyleyebilirim Kıyıfilizi.”

 

İlk defa kullandığı hitabın anlamını ne kadar merak etsem de şimdi beni sinir etmişken sormayacaktım.

 

Kıyıfilizi de neyin nesiydi?

 

 

◆◆◆

 

Yolculuğumuz benim ona telefonunu geri vermemle sessiz geçerken en son ne kadar ona karşı sitem etsem de sohbetimizde, yolculuğumuzda çok güzel geçmişti.

 

Bu güzel seven adam sayesinde kalbim ferahlamış gibi hissetmiştim.

 

Benim doğum günüm benim için berbatken onun sayesinde artık o güne o kadarda kötü bakmıyordum sanki. Daha doğrusu o gün olan herşeyi arka plana kaldırmıştım.

 

Belki de mutlu olmak için bunu yapmalıydım. Pozitif düşüncelerle bakmalıydım hayata. Aynı Yağız’ın yaptığı gibi.

 

Mesela doğumda karışmasam ve Demir ailesiyle büyüseydim belki de bu onurlu mesleği yapmayacaktım. Belki abilerim gibi bende dışarıya karşı duyarsız olacaktım.

 

Bunları bilemezdim ama şunu biliyordum.

 

Onların öylesine söyledikleri özürler umrumda değildi.

 

 

Timim benim ailemdi. Başkasına da gerek yoktu.

 

Sessiz yolculuğumuzun son bulmasıyla hava iyice kararmış, saat yediye yaklaşmıştı.

 

Yağız arabasını benim arabamın yanına park ederken timin evlere dağılmadığını, benim arabamın yanında beklediklerini görmüştüm.

 

Bu durum garip gelirken emniyet kemerimi çıkarıp dışarıya adımımı atmıştım.

 

Gözlerim kısık şekilde diğerlerine bakarken Yağız sormak istediğim soruyu benden önce sormuştu.

 

“Neyi bekliyorsunuz?”

 

Bunu sorarken yanıma gelmişti.

 

Cevaplarını beklerken Metin Abim cevaplamış, çenesiyle arabamın sileceğine sıkıştırılmış kağıdı işaret etmişti.

 

“Pek normal gelmedi.”

 

Sözleriyle birlikte arabamı görüş açıma alırken gördüğüm kahverengi kağıtla birlikte yaklaşmış, bir yandan Metin abimin sözlerini dinlerken bir yandan da elime kağıdı almıştım.

 

“Senin arabanda olduğu için de seni bekledik.”

 

Elimdeki katlanmış kağıdı dikkatle açarken içime kötü bir his yayılmıştı. Bu kötü hissi geçirmek istesemde açtığım kağıttaki yazıları görmem bunun azalmasına değil kat kat artmasını neden olmuştu.

 

“Ne kadar sana zarar vermiş olsa da acele etmediğin taktirde Demirlerin erimesi hoşuna gitmeyecektir…”

 

Anlamsız gibi gözüken cümleyi tekrar tekrar okurken yanımdan gelen Yağız’ın sesi çok uzaktan geliyor gibiydi.

 

“Bu cümle de neyin nesi?”

 

Diğerleride yanıma gelip yazıya bakarken en sonki okuyuşumla fark ettiğim büyük harfle ne denmeye çalıştığını anlamıştım.

 

İçimden endişe ve sinir yükselirken elimdeki kağıdı son anda buruşturmamıştım. Çünkü bunu bırakanı bu kağıtla bulabilirdim.

 

Sesli şekilde ne anladığımı söylerken çantamdan arabamın anahtarını çıkarmış, diğerlerinin anlamsız bakışlarının eşliğinde kilidini açmıştım.

 

“Demirlere suikast düzenlenecek.”

 

Neredeyse fısıltıyla söylediğim sözler dudaklarımdan çıkarken içimde büyük bir endişe peydah olmuştu. Ama bu endişeyi içimde bırakmış sert bir yüz ifadesine bürünmüştüm.

 

Her ne olursa olsun soğukkanlılığımı koruyacaktım.

 

Bir destek sağlamak istiyorsam bunu ancak timimle yapabilirdim.

 

Bu desteği ancak Komutanım sağlayabilirken kararlı bakışlarım ona dönmüştü.

 

“Komutanım…” diyerek ona bakarken karşımda ne engel olursa olsun o eve giderdim. Kimse için değil, yeğenlerim ve kardeşim için.

 

Diğerleri içinde giderdim ama onlar için kardeş ya da evlat olarak değil, bir TSK mensubu olarak giderdim. Ne olmuş olursa olsun onlarda bu ülkenin bir vatandaşıydı. Ve ben bu mesleği ülkemi ve milletimi korumak için seçmiştim.

 

Bir iki kalp kırıklığı için bunu göz ardı etmezdim.

 

Hele de bu kağıt parçası benim arabama bırakılmışken.

 

Kim bilir, belki de asıl sebep bendim. Sırf bu yüzden bile oraya giderdim.

 

Yağız’a olan bakışlarım buz gibiyken aynı zamanda kararlıydı da.

 

Derin bir nefesin ardından herkeste gözlerini gezdirmiş,

 

“Tim, gidiyoruz.” diyerek emrini vermişti.

 

Hepimiz aynı anda selam dururken içimdeki endişe bir miktarda olsa bu destekle birlikte azalmıştı.

 

“Emredersiniz Komutanım.” diyerek selamımızı dururken Yağız’ın benim arabama doğru ilerlemesiyle bizlerde hareket etmiş, diğerleri arabamın yanında olan Metin abimin arabasına geçerken benim arabama sadece ben ve Yağız geçmiştik.

 

Arabaya biner binmez çalıştırırken Yağız Yarbay’a olduğunu düşündüğüm bir arama yapmıştı.

 

Yola çıkmışken az sonra Yağız’ın sert ve otoriter sesini duymuş, bu düşüncemi doğrulamıştım.

 

“Komutanım, timimdeki personelin ailesine yönelik olası suikast ihbarı aldık. Adrese intikal ediyoruz. Sıcak temas ihtimaline karşı teyakkuzdayız.”

 

Bir süre karşı tarafı dinledikten sonra “Emredersiniz Komutanım.” demiş, az sonra kulağından telefonunu indirmişti.

 

Onun konuşması biter bitmez uyarmamız gereken kişileri aramak isteyerek elim araba ekranına uzanmıştı ki aklıma amcamın bugün ki konuşması gelmişti.

 

Amcam da oradaydı.

 

Bu hatırlamayla birlikte derin bir nefes verirken hızımı arttırmış, amcama aramıştım.

 

Arabanın içerisini çağrı sesi doldururken her gelen ses içimdeki endişeye odun atıyordu sanki.

 

Onun açması saniyeler sürerken gelen neşeli sesin asla susmamasını istedim Rabbimden.

 

“Ooo bakıyorumda en sevdiğim yeğenim en sevdiği amcasını aramış. Hayırdır, kıyamet mi kopuyor yoksa? Malum-”

 

Onun cümlesini sert çıkan sesimle bölerken sesim emir verircesine çıkmıştı.

 

“Başsavcım, Demirlerin evine suikast düzenlenmiş. Gerekli önlemi alın ve güvenliği sağlayın. Bizde yoldayız geliyoruz. Gözükmeden içeriye girebileceğimiz başka kapı var mı?”

 

O gerekeni zaten bildiği için ayrıntıya girmeden söylediklerimle amcamın neşeli sesinin yerini buz gibi sesi doldururken sesinde zerre endişe yoktu.

 

“Arka tarafta kullanılmayan bir kapı var. Üç kısa iki uzun çal. Korumam kapıyı açacak. Biz de gerekli önlemi alacağız.”

 

“Tamam dikkatli olun.” diyerek kapattığım çağrıyla birlikte içimdeki endişe bir miktarda olsa azalmıştı.

 

Bunun nedeni ise Amcamın korumalarının fazladan desteği sağlayacak olmasıydı.

 

En hızlı şekilde yolculuğumuzu bitirirken ilk geldiğimde içimdeki umutla geldiğim eve bugün büyük bir endişeyle gelmiştim.

 

O gün buraya bir daha gelmem demiştim ama şimdi kendi isteğimle gelmiştim.

 

Evleri şehir merkezinde değildi. Daha çok villaların az çok olduğu bir alandaydı ve her yeri kaplayan sessizlikte bunun eseriydi.

 

Ya da gelecek felaketten önceki ölüm sessizliğiydi…

 

Arabayı, evin gözükeceği ama yakın olmayan bir ağacın gölgesine park ederken Metin abimde hemen arkama park etmiş, hepimiz aynı anda arabadan inerek araba bagajlarını açmıştık.

 

Açtığım bagajın en arkasında duran çelik yeleğimi alırken Yağız’da daha önce önlem olarak koyduğum yedek yeleği almıştı.

 

Diğerleride kendi yeleklerini üzerlerine geçirirken telsizlerimizi Yağız’ın konuşmasıyla açmış, kulaklıklarımızı takmıştık.

 

“Üçüncü kod. Sessiz mod.”

 

Hepimiz aynı anda hareket ederken bu sessizlikte tek duyulan yeleklerimizdeki cırtcırt, telsizlerin takılma ve elimize aldığımız uzun namlulu tüfekleri kontrol ettiğimiz seslerdi.

 

Elimizdeki silahlarımızı hızlıca kontrol edip göğüs hizamızda tutarak yan yana dizilirken hepimiz önümüzde dik duran komutanımıza selam durmuştuk.

 

Hepimize baktıktan sonra ölüm sessizliğinde “Gidiyoruz.” emrini vermiş, ikili sıra halinde yürümeye başlamıştık.

 

Yürüyüşümüz sessiz, gözlerimiz keskin, yüreğimiz vatan aşkıyla atıyordu.

 

Her bir köşeyi kontrol ederken kulağımda yankılanan sessiz ses yanımdaki adamdan geliyordu.

 

“Gölge 2, 4 ve 6, arkadan dolaş ve içeriyi koruma altına al.”

 

Bu emirle birlikte elimi yan tarafa açmış, avuç içim yere bakacak şekilde başıma doğru sallayarak sessiz ‘beni takip et’ emrini vermiştim.

 

Telsize doğru “Emredersiniz.” derken arkamdan beni takip eden Metin Üsteğmenim ve Kerem Asteğmenimle birlikte sessizce arka taraftan dolaşmıştık.

 

Her bir noktayı kontrol ederek hızlı ama sessizce ilerlerken amcamın dediği o kapıya varmıştık.

 

Diğerleri hemen yanımda tetikte dururken silahımı indirmeyerek amcamın verdiği kapı çalma koduyla kapıya üç kısa iki uzun olacak şekilde vurmuştum.

 

Az sonra kapı hızlı ama sessizce açılırken dışarıyı son kez kontrol etmiş, elinde silahla tetikte bekleyen adamın yanından içeriye girmiştik.

 

İçeriye girer girmez bilgi geçerken sadece küçük bir ışığın aydınlattığı salona ilerlemiştik.

 

“Komutanım, içerideyiz.”

 

Az sonra Yağız’ın sert sesini duyarken dikkatli şekilde salondan içeriye girmiştik.

 

“Anlaşıldı. Dikkatli olun.”

 

“Emredersiniz.”

 

Arkama dönüp Kerem’e elimle işaret verirken onun işaret ettiğim kolona yaslanarak siper almasıyla Metin abime pencerenin yanındaki büyük boşluğu işaret etmiştim.

 

O da oraya geçerken pencerenin diğer yanındaki kör noktaya da ben geçmiştim.

 

Diğerlerinde gözlerimi gezdirirken dikkatle yanıma gelen Kaan’a dönmüştüm.

 

O da bizim gibi çelik yeleğini giymiş, telsizini kulağına takmıştı. Ekibine haber verdiğini bununla birlikte anlarken yanıma yerleşip söyledikleriyle bunu doğrulamıştı.

 

“Ekibe bilgi geçtim. Az sonra burada olurlar.”

 

Ona baktıktan sonra telsize doğru konuşmuştum.

 

“Komutanım, Emniyete bilgi geçilmiş desteğe geliyorlar. Ne emredersiniz?”

 

Kısa bir sessizlikten sonra sesi gelirken diğerlerine de emir veriyordu.

 

“Gölge-2, dışarıdan destek vereceğimizi bildir.”

 

Emri alır almaz “Emredersiniz.” derken Kaan’a sert bakışlarımla dönmüş, gerekli yönlendirmeyi mikrofonumu kapattıktan sonra yapmıştım.

 

“Ekibe dışarıda destek için üç kişi olduğunu bildir.”

 

Hemen başıyla söylediklerimi onaylarken kendi telsizinden gerekli bilgilendirmeyi yapmıştı.

 

Sessiz bekleyişimiz sürerken gözlerim diğerlerini kontrol etmişti. Sadece kısık bir ışıkla slüetlerin belirgin olmaması sağlanmış, diğerleri ise anladığım üzere güvenli bir odaya geçmişti.

 

Rıza Demir koridora doğru siper almışken elindeki silahı ustaca tutmuştu. Gözleri kısık şekilde bana bakarken benim ona olan ifadesiz bakışlarım saniyeler sürmüştü.

 

Bakışlarımı ondan çekip amcamın iki korumasına gözlerimi çevirdiğimde gördüğüm iki cesur yiğitle başımla selam vermiştim.

 

İkiside selamımı alırken telsizden gelen ses benim sıramın geldiğini gösteriyordu.

 

“Gölge-2, terasa çık ve destek sağla. Gölge-4, içerideki emniyet sende.”

 

Metin abimle göz göze geldiğimiz an aynı anda konuşmuştuk.

 

“Emredersiniz.”

 

Yanımdaki Kaan’a dönerken sorum kısa ve netti.

 

“Teras?”

 

O da benim gibi kısa cevap verirken ilk defa güzel anlaşıyorduk. Bu da sırf aynı görev üzerinde olduğumuz içindi. Yoksa normal kimliği ile onunla anlaşmam imkansızdı ki onunla konuşmaya bile tahammül edemiyordum.

 

“Güney tarafında.”

 

Bilgiyi alır almaz yerimden dikkatle hareket edip merdivenlere yönelirken hareketlerim dikkatli ve hızlıydı.

 

Merdivenleri çıktıktan sonra karşıma iki koridor çıkarken Kaan’ın dediği gibi güney tarafına ilerlemiş, camdan yapılmış kapının ardından terasa ulaşmıştım.

 

Yere çökerken silahımın namlusunu korkuluğa yaslamış, kendimi keskin nişancı moduna almıştım.

 

Keskin sesim telsize ulaşırken içimde endişe namına birşey kalmamıştı. Çünkü TSK buradaydı.

 

“Komutanım, yerimdeyim.”

 

Benim yerim zirveydi. Zirveye çıkar, vatanıma ihanet edenleri teker teker yok ederdim.

 

Yağız’ın keyifli gelen sesi de korumayı sağlamamızdan kaynaklıydı.

 

“Durum nedir Zirve?”

 

Gözlerim dürbünde etrafı kontrol ederken etraf temiz gözükse de tam konuşacağım an yansıyarak bana ulaşan ışıkla birlikte burada olduklarını anlamıştım.

 

“Komutanım, hareket var.”

 

Dedikten sadece birkaç saniye sonra silah sesleri yükselirken, gelen cam kırılma sesleri hem aşağıdan hem de tam arkamdaki kapıdan gelmişti.

 

Duyduğum iki çığlık sesi ise acıdan değil korkudan atılan küçük seslere aitti.

 

Bu ses canımı acıtırken komutanımdan gelen o emri bekledim. Buna sebep olanları öldürmek için bekledim. Bu çok kısa sürdü.

 

Az sonra istediğim emir gelmişti.

 

“Asker, karşı savunmaya geç.”

 

Hepimiz aynı anda emri yerine getirip savunmaya geçerken kulaklıktan gelen ses fazlasıyla gürdü.

 

“Emredersiniz Komutanım.”

 

Gördüğüm her iti tek tek öldürürken hem en köşeye geçmiş olmam, hem de yanımda boşluğu olan bir duvar olması benim için büyük bir avantajdı.

 

Az sonra bizim tarafımızdan gelen silah sesleri artarken tanıdığım mermi sesi PÖH ekibinin de geldiğini gösteriyordu.

 

İşte şimdi karşımızda olanlardan kimse sağ çıkamazdı.

 

Çünkü bizler buradaydık.

 

Az sonra duyduğum Cem’in sesi de beni destekler nitelikteydi.

 

“Kim durabilir ulan karşımızda.”

 

Hepimiz keyifle silahlarımızı ateşlerken Yağız’ın sesi hepimizi daha da keyiflendirmişti.

 

“Çaylak, başla aslanım.”

 

Az sonra Kerem’in hem keyifli hem de kalın gelen sesiyle birlikte bizde ona eşlik ederken sesimiz dağları taşları inletecek cinstendi.

 

“Gündoğdu, hep uyandık siperlere dayandık.”

 

O söyledi biz tekrar ettik.

 

“GÜNDOĞDU, HEP UYANDIK SİPERLERE DAYANDIK.”

 

Diğer ekipte bize katıldı.

 

“İstiklalin uğrunada al kanlara boyandık.”

 

Biz canımızı feda eder, al kanların arasında boğulurduk. Yeter ki istiklal korunsun. Yeter ki vatan yaşasın. Yeter ki bu millet korkuyla yaşamasın.

 

“İSTİKLALİN UĞRUNADA AL KANLARA BOYANDIK.”

 

Az sonra arkamdaki odalardan birinden gelen sesle gururla gülümserken göğsüm kabarmıştı. İlk amcamda bize katılırken az sonra diğerleri de katılmıştı gür sesimize. Kardeşim, yengelerim ve eşleri…

 

“Sandılar Türk uyudu ata cenge buyurdu”

 

Türk uyumazdı. Uyur gibi yapar, yaklaşanı savunmasız bırakarak alaşağı ederdi.

 

“SANDILAR TÜRK UYUDU ATA CENGE BUYURDU.”

 

“Türk’ün asker olduğunu dünyalara duyurdu.”

 

Her Türk asker doğardı.

 

“TÜRK’ÜN ASKER OLDUĞUNU DÜNYALARA DUYURDU.”

 

“Ülkemiz, Türk ülkesi aşık eder herkesi.”

 

Biz aşıktık ülkemize. Aşkımızın yolundaydık.

 

“ÜLKEMİZ, TÜRK ÜLKESİ AŞIK EDER HERKESİ.”

 

“ÜSTÜMÜZDEN EKSİLMESİN AL BAYRAĞIN GÖLGESİ.”

 

Bu cümleyi defalarca tekrar ederken sesimiz düşmana korku salmıştı.

 

Herkesi temizledikten sonra marşı bitirirken yavaş yavaş telsizden bilgi geliyordu.

 

“Gölge-3, temiz.”

 

“Gölge-5, temiz.”

 

“Gölge-4, burası kontrol altında.”

 

Gözlerim her bir alanı tararken herhangi bir hareketlilik yoktu.

 

Telsize doğru konuştum.

 

“Gölge-2, hareketlilik yok.”

 

Az sonra Yağız’ın sesi gelmişti kulağıma.

 

“Kontrolü diğer ekip devraldı. Yerinden ayrılabilirsin asker. Aferin.”

 

Bu söyledikleriyle birlikte dikkatle yerden kalkarken derin bir nefes vermiş, diğerleriyle aynı anda mikrofona doğru konuşmuştum.

 

“Sağolun Komutanım.”

 

Kontrol artık bizde olmadığı için elimdeki silahı üzerime sabitlemiş, elime tabancamı almıştım.

 

Terastan, paramparça olan kapının altında oluşan cam kırıklarını ezerek çıkarken tek isteğim diğerlerinin iyi olduğunu görmekti.

 

Girdiğim koridordan çıkıp diğerine girerken en güvenli gelen kapıya doğru adımlarımı atmış, elimi kapı kulpuna yerleştirmiştim.

 

Besmele çekerek kapı kulpunu çevirirken kapıyı yavaşça aralamıştım.

 

Kapıyı aralar aralamaz üzerime silah doğrultulurken karşımda gördüğüm kişiye karşı ellerimi teslim olur gibi kaldırmış, elimdeki tabancayı parmaklarımın arasında serbest bırakıp sırıtarak konuşmuştum.

 

“Vurmak istiyorsan tam zamanı.”

 

Bana silah doğrultmuş olanda, söylediğime ve hareketime göz deviren kişide benim amcam oluyordu.

 

Az sonra o konuşurken gözlerim ondan ayrılmış, diğer yanımda yeni silahını indirmiş olan Borayla göz göze gelmiştim.

 

“Delisin kızım sen.”

 

Omuz silkerek Boradan da gözlerimi çekerken yere çökmüş olan Leyla Demir’i es geçmiş, sözcüklerimi söyledikten sonra annesine sımsıkı sarılmış iki minik yeğenimin yanına doğru diz çökmüştüm.

 

“Asıl delilik benim deli olduğumu düşünmen, Baş Savcım.”

 

Üzüntü dolu iki annenin yanına çökerken onlara şefkatle gülümsemiş, özlediğim yeğenlerime doğru seslenmiştim.

 

“Yeğenlerim halalarını özlememiş mi yoksa?”

 

Hem Melek, hem de Betül gülümsemeye çalışırken ikiside çökmüştü ama Betül daha kötü görünüyordu.

 

Daha fazla birşey demeden öylece beklerken gözlerim Emir’i bulmuş, başımla yanıma gelmesini işaret etmiştim.

 

Bu anı bekler gibi hemen yanıma gelirken sıkıca boynuma sarılmış, kimse değil sadece benim duyabileceğim şekilde fısıldamıştı.

 

“Çok korktum. İkinci kez sarılamadan sana birşey olacak diye çok korktum abla.”

 

Bende ona sıkıca sarılırken saçlarına öpücük kondurmuş, bende onun gibi sessizce fısıldamıştım.

 

“Hiç birşey olmadı bana, sakin ol. Hem şuan bana sarıldığına göre korkmana gerektirecek hiçbirşey kalmadı.”

 

Başını salladığını hissederken bir kez daha kardeşimin başını öpmüş, kokusunu içime çekmiştim.

 

Az sonra sarılmamız onun geri çekilmesiyle son bulurken yanımdan ayrılmamıştı.

 

Ona gülümsedikten sonra tekrar yeğenlerime dönerken bu sefer yüzlerini görmüştüm.

 

Elif’in gözleri ağlamaktan kızarmışken Aras’ın gözleri ağlamaktan değil ağlamak isteyip ağlayamamaktan kızarmıştı

 

İkiside ağlamaklı yüz ifadeleriyle bana bakarken başım şefkatle yana yatmış, elim ikisininde yanaklarına gitmişti.

 

İkisininde yanaklarını yavaş hareketlerle okşamış, sessizce bu hareketimi sürdürürken annelerinin yorgun yüzlerine bakmıştım.

 

Hepsinin iyi bir dinlenmeye ihtiyacı vardı. Bu yüzden dudaklarımdan çıkan sözcükler onlara kısık bir şekilde ulaşmıştı.

 

“Gidip biraz dinlenin. Sonra konuşuruz.”

 

İkiside başını sallarken Elif’in o kadifemsi sesi ile ona dönmüştüm.

 

“Gidiyor musun Hala?”

 

Saçlarını yavaşça okşarken başımı iki yana sallamış, sese çok maruz kaldıkları için sessizce cevap vermiştim.

 

“Gitmiyorum. Sen uyanana kadar seni bekleyeceğim. Güzelce annene sarılarak uyu, uyandıktan sonrada bana sarılırsın. Olur mu?”

 

Tatlı tatlı başını sallarken öyle bir iç çekmiştiki içim parçalandı sanki. Arasla Elif’in birbirinin ellerine sıkıca tuttuğunu görünce elimi uzattım ve avucumun arasında olan iki minik ele öpücük kondurdum.

 

Derin bir nefes almış öyle öpmüştüm.

 

İçimdeki korku bu yüzdendi. Ya geç kalsaydım. Ya bu ellere ağlaya ağlaya tutunsaydım ne yapardım ben.

 

Her korku yok olduğunda ardında bıraktığı o hüzün kalbimi tekrar ele geçirirken onlara bunu belli etmedim. İçimde yaşadım o hüznü.

 

Eğildiğim yerden doğrulurken iki anneninde bana olan minnetli bakışlarıyla karşılaştım. Bu bakış içimi daha da burktu.

 

İkiside aynı anda bana doğru hareket ederken az sonra bana sarılan iki beden vardı.

 

Bende onlara sarılırken ilk önce Melek’in, sonra da Betül’ün o minnetli seslerini duymuştum.

 

“Sen olmasan ne yapardık biz. Sen oğlumunda aileminde hayatını kurtardın. Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim…”

 

İkisininde ağladığını fark ederken benim yüzümde buruk bir gülümseme, içimde ise ağlayan bir kız çocuğu vardı.

 

Hem korkudan hemde bir aileyi kurtardığı için mutluluktan ağlayan bir kız çocuğu…

 

“Kızıma birşey olsaydı yaşayamazdım ben. Çok teşekkür ederim Sıla. Sen olmasaydın şimdi belki de-”

 

Kesik kesik nefeslerinin ardından devam edecekken onun sözlerini bölmüştüm. Eğer devam etseydi bende paramparça olurdum çünkü.

 

“Teşekkür etmeniz için yapmadım. Bende birşey olsaydı ne yapardım bilmiyorum ama olmadı. Rabbim’e şükürler olsun ki olmadı. Teşekkür etmek istiyorsanız da güçlü durun. Kendiniz için duramazsanızda çocuklarınız için güçlü durun. Ben bir tek bunu istiyorum sizden. Onları anne sevgisinden mahrum etmeyin hiçbir zaman.”

 

İkiside beni onaylayarak başlarını omzumdan kaldırırken omuzlarım ağırlaşmıştı sanki.

 

Onların minnetli bakışlarının arasında ikisininde omuzlarına elimi yerleştirmiş, güç vermek istercesine sıkmıştım.

 

“Şimdi gidip güzelce dinlenin. Biz güvenliği sağlamaya devam edeceğiz.”

 

İkiside beni onayladıktan sonra odadan ayrılırken peşlerinden Bora ve Ege’de gitmişti.

 

Amcamın aşağıya ineceğini söyleyerek gitmesiyle yüzümdeki buruk gülümsemede kaybolmuş, içimdeki burukluk orada kalmıştı.

 

Odada ben, Emir ve Leyla Demir kalmışken Emirle birlikte bende ayaklanmış, odadan çıkmayı planlamıştım.

 

Ama buna engel olan şey paramparça olan pencereden gördüğüm slüetti.

 

Yanlış görmediğime eminken az sonra gördüğüm metalin yansımasıyla birlikte namlunun ucunu görmüş, hedefe baktığımda ise Emir’i hedef aldığını fark etmiştim.

 

Herşey bir anda olurken hızla Emir’e doğru hareket etmiş, az önce tekrar elime aldığım silahımı silüete doğru hedef almışken Emir’i iterek hedef halinden çıkarmıştım.

 

Silahımın hedefiyle aynı anda tetiğe basarken benim mermim karşımdaki kişiyi etkisiz hale getirmiş, onun mermisi ise kolumu sıyırıp geçmişti.

 

Gelen acıyla birlikte dişlerimi sıkarken sinirle solumuş Emir’in yanına giden babası ve annesini gördüğümde ise hızla merdivenlere doğru harekete geçmiştim.

 

Emir iyiydi ama şuan yerde kanlar içinde de yatabilirdi.

 

Bedenime nükseden sinirle birlikte yaramı umursamazken odaya doğru telaşla gelen Bora’nın yanından geçmiş, kimse ne olduğunu anlamadığı için olan anlamsız bakışların eşliğinde hızla aşağıya inmiştim.

 

Timdekilerde yukarıya çıkacakken benim aşağı inişimle birlikte gözler bana dönmüş, gelen soruları cevapsız bırakarak o itin yanına gitmek için dışarıya adımımı atmıştım.

 

Timinde peşimden geldiğini fark ederken az sonra kaşlarını çatarak benim olduğum yere gelen Yağız’ı da umursamamış, o itin yanına varmıştım.

 

Silahımı çıkarıp Cem’in eline tutuştururken gözleri diğerleri gibi ne yaptığımı anlamaya, olayı çözmeye çalıştığı için benim üzerimdeydi.

 

Silahımı verir vermez arkamı dönüp yere serdiğim ite doğru eğilirken gözlerini açmaya çalıştığını görmek onu boynundan tuttuğum gibi kaldırmama neden olmuştu.

 

Ellerimle o iğrenç kıyafetlerini avuçlamışken kolumdan akan kanında oradaki acınında farkında değildim.

 

Tek hamlede ayağa kaldırdığım p*çe kafa atarken onu omzundan vurduğum için ölmesine karşı bir endişem yoktu. Başını istediğim kadar ezebilirdim. En sonunda konuşturur gebertirdim bu iti.

 

“Sen kimsin lan! Kimsin de benim kardeşimi vurmaya kalkıyorsun?!”

 

Buz gibi sesimle söylediklerim arkamdaki insanların ne olduğunu anlamasını sağlarken Başkomiser'in emir verdiğini duymuştum.

 

“Güvenliği artırın.”

 

Başı, attığım kafayla birlikte geriye düşen iti sarsarken ağzını açmaya çalışmış, tek elimle onu tuttuktan sonra diğer elimle attığım yumrukla birlikte yere yığılmıştı.

 

Sert bir soluk verirken hemen üzerine yere çökmüş, yaralı olduğunu unuttuğum kolumla birbiri ardına yumruklarımı indirmiştim.

 

Her bir yumrukla ağzı kan dolan it ağzındakileri tükürerek çıkarırken az sonra tekrar omuzlarından tutmuş, bu sefer vurmayarak soru sormuştum.

 

“Kim gönderdi lan sizi? Söyle yoksa o kurşunu içini deşe deşe çıkarırım!”

 

O hiçbir şekilde konuşmazken alayla sırıtarak başımı sallamış, tabancamı elime aldığım gibi yaraladığım omzuna doğru bastırmıştım.

 

Ondan gelen tek ses çığlık olurken hem sorumu yenilemiş, hem de daha da sert bastırmıştım yarasına.

 

“Söyle. Sizi buraya kim gönderdi?”

 

Ne yalvarma ne de istediğim bilgiler karşımdaki itten gelmezken düşündüğüm şeyin olmaması için içten içe dua ettim.

 

Ellerimi yüzüne sabitlerken ağzını aralamasını sağlamış, karanlık olduğu için arkama seslenmiştim.

 

“Işık tutun.”

 

Az sonra ışık tutulurken karşımdaki itin dilinin kesilmiş olduğunu görmek kısıkça küfür savurmama sebep olmuştu.

 

Az sonra osmanlı tokadımı sertçe yüzüne geçirerek bayılmasını sağlamış, üzerinden sinirle kalkmıştım.

 

Kimdi bunu planlayan? Kimdi beni bilen ama benim bilmediğim kişi?

 

Kendimi fazlasıyla sıkışmış hissederken diğerlerinin yanından hızla geçmiş, diğerlerinin de öyle olup olmadığını görmek için ileri atılmıştım ama bana biri engel olmuştu.

 

Yaralı kolumu tutup kısık şekilde inlememi sağlayan kişiye döndüğümde bana sinirle bakan Yağız’ı görmüştüm karşımda.

 

İlk önce kolumu tutmuş, inlememden sonra ise hemen bırakmıştı. Gözleri elindeki sıcak sıvıyı bulurken bana olan bakışını unutacak gibi değildim.

 

Normalde yanımda gülümsemeden durmayan adam bana öyle bir bakmıştı ki ilk defa onu bu kadar ters ve sert bakarken görmüştüm. Ama bana pekte etki ettiği söylenemezdi.

 

Az sonra sinirli sesi kulağıma ulaşırken bende ona ters bakışlarımla bakıyordum. Çünkü sinirim geçmemişti. Hiç iyi değildim.

 

“Yaralanmışsın ve burada adam mı dövüyorsun ulan sen?”

 

Sözleri soru sorar gibi çıkarken bana kullandığı kelimeyi sonra düşünecektim.

 

Konuşmak için dudaklarımı ıslatırken terden sırılsıklam olmuştum.

 

“Rütbede miyiz?”

 

Siniri geçmeyip daha da artarken az önce kolumu tutan eli yumruk olmuştu.

 

“Değiliz. Soruma cevap ver.”

 

Bu cevap hoşuma giderken başımı sallamış, cevabımı vermiştim.

 

“Kurşun sıyırdı, öldürmez merak etme.”

 

Sitemle söylediklerimin ardından diğer elimden tutarken söylediği sözler afallamama sebep olmuştu.

 

“Seni öldürmez ama beni öldürür.”

 

Ben ne diyordum bu adam ne diyordu Allah aşkına.

 

Ben daha ne olduğunu anlamadan elimden çekiştirmesiyle beni kendisiyle birlikte yönlendirmiş, konuşmama izin vermemişti.

 

“Konuşma ve benimle gel. Bu bir emirdir Üsteğmenim.”

 

İstediği zaman rütbeye girip istediği zaman çıkmasıyla sinirlerim daha da bozulurken elimi çekmemem için sıkıca tutmuştu.

 

Dişlerimi sıka sıka peşinden zorla giderken arkamdan konuştuğunu duyduğum Cem’in cezasının iki katına çıktığından haberi yoktu.

 

“Bayılıyorum canım komutanlarıma. Nasılda sinir dolu bir çift oldular. Genelde çiftler aşk dolu olur ama bunlarda tam tersi.”

 

Bu sözlere ne kadar sessiz kalsamda cezasını verdiğim zaman gösterecektim ben ona sinir dolu çifti.

 

Başımdaki inanılmaz ağrıyla birlikte pes ederek Yağız’ın yanında yürürken ilk defa el ele yürümek farklı bir duyguydu.

 

Tekrar elimi çekmek istediğimde tutuşunu daha da sıkılaştırmış, sözleriyle de izin vermemişti.

 

“Bırakmayacağım. Boşuna çekiştirme.”

 

Tamamen pes ederken gücüm yok olmuştu sanki. Geriye ise halsiz bir ben kalmıştı.

 

El ele kapıdan içeriye girerken timde hemen arkamızdan gelmişti.

 

Koridordan geçip salon kapısından içeriye girerken aşağıya inmiş olan Demirlerin bakışlarının eşliğinde ve Yağız’ın desteğiyle koltuğa oturmuştum.

 

Bitkinlikle başımı arkama yaslarken gözlerimi yorgunlukla kapatmıştım. Az sonra Yağız’ın eli elimden ayrılırken sert emir verici sesini duymuştum.

 

“İlk yardım malzemelerini getirin.”

 

Az sonra ayak sesleriyle birinin bunun için gittiğini anlarken gözlerimi açmak bile istemiyordum.

 

Yine bu evdeydim.

 

İlk geldiğimde oturduğum ve abimin bana hakaret ederek el kaldırdığı o yerdeydim.

 

Bugün buraya geldiğimde içimde endişe olduğu için tüm bunları düşünmemiş olsam da şimdi herşey durulmuş, etrafta bir sessizlik hakimken aklıma o gün gelmişti.

 

Bu evde uğradığım haksızlık.

 

Gözlerim kapalı olduğu için bana olan bakışları sadece hissederken az sonra koluma dokunan sıcak ellerle birlikte açmıştım gözlerimi.

 

Kısıkça açtığım gözlerim Yağız’ı bulurken az önceki sinirinin söndüğünü, yerini en sevdiğim şefkatinin aldığını sadece bana olan o gülümsemesiyle anlamıştım.

 

Hislerim yokmuş gibi boş bakışlarımla ona bakarken gülümsemesini asla bozmamış, kısıkça konuşmuştu.

 

“Yeleğini çıkarıp pansuman yapmamız lazım.”

 

Bu sözlerin ardından başımı sallarken yerimde doğrulmuş, yeleğimin cırt cırtlarını yavaş yavaş çözmüştüm. Yağız’ın da yardımıyla yeleği başımdan çıkarırken üzerimdeki o ağırlık yok olmuştu.

 

Tam arkama yaslandığımda gelen Ege’nin sesiyle hem içim burkulmuş, hemde kardeşim için sevinmiştim.

 

“Emir iyi, annem uyuyana kadar yanında kalacağını söyledi.”

 

Yaralı kızını kimse fark etmemişken komutanı fark etmişti ama onun hiç umrunda değildi bu durum.

 

Kızının iyi olup olmaması onun umrunda bile değildi.

 

Ne kadar bu acı durum karşısında yüzümde acı bir gülümseme belirse de kardeşim için sevinmiştim.

 

En azından onu umursayan ve seven bir annesi vardı…

 

Yüzümdeki gülümsemeyi sadece Yağız fark ederken üzerimdeki hırkayı çıkarmış, kolumu açıkta bırakarak yaramın gözükmesini sağlayan kolsuz ince kazağımla kalmıştım.

 

Yağız’ın yüzü sanki şuana kadar hiç yara görmemiş gibi buruşurken ben, yaralı olan ben değilmişim gibi rahatça arkama yaslanmıştım.

 

Diğerleri az önce içeride oldukları için yaramı daha yeni fark ederken Yağız’ın ilk yardım çantasını ne için istediğini düşündüler merak etmiştim doğrusu.

 

Bir insan, ilk yardım çantasını yaralanma haricinde ne için isterdi ki?

 

Bununla birlikte Ege kaşlarını çatarak bana doğru ilerlemiş, yanıma doğru adım atacağı sırada önüne geçen Cemle birlikte admını atamamıştı.

 

Cem başını iki yana sallayıp onu durdururken Ege konuşmak istemiş, bunu ise içeriye telefonla görüşerek giren ama beni görür görmez yanıma gelen amcam bölmüştü.

 

Amcam yanıma gelmek için Cem’in önünden geçerken az önce Ege’ye engel olan o değilmiş gibi selam vererek geriye çekilmiş, o yanıma oturur oturmaz ise tekrar duvar olmuştu.

 

Amcam yarama büyük bir dikkatle eğilip bakarken Yağız akmış olan kanı büyük bir titizlikle temizliyordu.

 

Her hareketinden sonra gözleri beni buluyor, canım yanar diye tetikte bekliyordu.

 

Az sonra amcamın sesiyle gözlerimi Yağızdan çekip ona dönerken karşımdaki adam büyük bir şok içerisindeydi.

 

“Nasıl olduda vurulmayı başardın bilmiyorum ama bu hiç hoşuma gitmedi. Bir daha dikkat etmediğini görmeyeceğim.”

 

Bu tehdidi karşısında sessiz kalırken beni daha bir cezbeden sohbete dönmüştüm.

 

“Amcama gelince çekilmeyi biliyorsun. Doktorum ben, bırakta tedavi edeyim.”

 

Cem’in ağzından itiraz edercesine çıkan sesten sonra alayla söylenmişti.

 

“Nerde görülmüş Beyin Cerrahının koldaki kurşun yarasına baktığı?”

 

Ege’de bilmişçe cevabını verirken Cem’den aşağı kalır bir yanı yoktu. İkiside bıraksak akşama kadar birbirine laf atardı.

 

“En azından ben doktorum. Ama komutanının tıpla alakası olduğundan şüpheliyim.”

 

Cem’in cevabı sabır çekmemi sağlarken Yağız’ın sırıtarak bana bakmasını sağlamıştı. Birde görüyormusun dercesine attığı bakışlar vardı tabi.

 

“Evet, Yağız komutanımın tıpla alakası yok. Ama Sıla Komutanıma çok alakası var. Bu da diğer bütün tezleri çürütür.”

 

Odaya derin bir sessizlik çökerken bütün bakışlar yanımda sırıtarak pansumanımı yapan adamdaydı.

 

Sanki ona kimse bakmıyormuş gibi rahatça işine devam ederken bir kez olsun kafasını kaldırmamış, pür dikkat koluma odaklanmıştı.

 

Ya da bana…

 

Az sonra diğer iki kardeşte Ege’nin yanına gelirken bu hareketleri Kemal abimin, Metin abimin ve Kerem’in de Cem’in yanında durmasına sebep olmuştu.

 

Tüm bu olanlara sessiz kalarak izleyenlerin içerisinde bende vardım. Ne halim kalmıştı ne de mecalim.

 

Sadece izliyordum.

 

Çünkü beni karşımdaki insanlar alakadar etmiyordu. Umrumda değillerdi. Ne aklımda yerleri olacaktı ne de kalbimde…

 

Az sonra Bora konuşurken önceden bana olan davranışı yoktu. Daha sakin ve ılımlı yaklaşıyordu karşısındaki dört adama.

 

“Bırakın da yardımcı olsun.”

 

Bizimkilerden ses çıkmazken duruşları dimdikti.

 

Az sonra Kaan lafa girerken abisinin aksine tahammül edemezcesine çıkmıştı bana hakaret ettiği zaman gür, şimdi ise normal çıkan sesi.

 

“Allah aşkına siz kim olarak engel oluyorsunuz? Bizim kardeşimiz değil mi-”

 

Onun kelimelerini bölen ses bana abimden daha çok abi olan Metin abimden çıkarken sesi sert ve oldukça netti.

 

“Biz onun ailesiyiz. Eğer bunu halâ anlamamışsan bu senin sorunun.”

 

Tok sesiyle karşısındakileri sustururken gelen ses onlardan değil, babalarından çıkmıştı.

 

“Bırakın dalaşmayı da yardım etmesine izin verin asker.”

 

Sesi emir verir gibi çıkarken dönüp yüzüne bakan bile olmamıştı ki o sırada Yağız konuşmuştu. Askerlerine asla toz kondurmazdı.

 

“Onlar sizden değil benden emir alır Rıza Bey. Askerlerime karşı emir kipi kullanmayın. Ve hepinize hitaben söyleyeyim, kendini canlı canlı diken birisinin pansuman becerisini sorgulamak akıl işi değil.”

 

Sözlerini yüzlerine bakmadan bitirirken pansumanımı bitirmiş, neredeyse hiç acı vermeden güzelce sarmıştı yaramı.

 

Amcamın yüzünde gururlu bir gülümseme varken diğerleri timdekilere ters bakışlarıyla bakıyordu. Ama sesleri kesilmişti.

 

Şuan bazı konuları daha da netleştirmiştim.

 

Yağız hem ruhuma hem de yaralarıma şifa olan bir adamdı.

 

Ağladığım gün yaslandığım sert omzu, bugün ise pansumanımı yapan o nasırlı eli bana merhem olmuştu.

 

Benim timim görevdeyken yoldaşım, sivildeyken ailemdi. Ve onlar bana yapılan her harekete karşı önümde duvar gibi dururlardı.

 

Az önce olduğu gibi.

 

Onların bana neler yaptığını bildikleri için ben hiçbirşey demememe rağmen önüme duvar olmuş, geçit vermemişlerdi.

 

Bunu ne olursa olsun yapacaklarından şüphem yoktu.

 

Metin abimin de dediği gibi. Onlar benim ailemdi…

 

⁓🇹🇷🇹🇷🇹🇷⁓

 

Bölüm sonu.

 

Gelelim özlediğim o soruları sormaya.

 

Bölümü nasıl buldunuz?

 

En sevdiğiniz sahne hangisiydi?

 

Turan Beyciğimiz ve Emir hakkındaki düşünceleriniz neler?

 

Bunları cevapladıysanız eğer sizleri instagram hesabıma ve kanalıma davet ediyorum.

 

Süreç hakkındaki bilgileri de duyuruları da oradan paylaşıyorum ve her iki platforma da pek giremiyorum.

 

Yorumlarınızı cevapsız bıraktıysam bu yüzden maalesef 🙃

 

Gelecek bölümde görüşmek üzere. Kendinize çok dikkat edin 🌸

 

Sizleri çok seviyorum 🫡

 

Allah’a emanet olun ❤️

 

İnstagram:

 

asil_kalem

 

Bölüm : 08.03.2026 00:56 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...