40. Bölüm
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 32.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

32.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼

Haftanız nasıl geçti?

Benim için biraz farklı bir haftaydı

Pazartesi günü Annem ve babam motor kazası geçirdi ve bir anda çok büyük bir korkuyla karşılaştım gerçekten o gün yaşadıklarım hiç kolay değildi.

Haftanın devamı ise yine bazı imtihanlarla doluydu.

Her halimize elhamdülillah.

Ama sonra Rabbim cumartesi günü bana öyle güzel şeyler yaşattı ki...

Bir yıldır o günü bekliyordum. TÜYAP'ı çok şükür gitmek sevdiğim yazarlarla konuşmak imzalarını almak onlara sarılmak nasip oldu.

Bu bana gerçekten çok iyi geldi.

Bir gün sizlerle böyle buluşmayı düşlüyorum...

Bölüm öncesinde böyle minik şeyler yazmak benim çok hoşuma gidiyor.

Sizinle muhabbet ediyormuş gibi hissediyorum umarım siz de hoşlanıyorsunuzdur.

---

“Mü’minin işi ne hoştur! Çünkü onun her işi hayırdır. Ona bir sevinç isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Ona bir sıkıntı isabet ederse sabreder, bu da onun için hayır olur.”
(Müslim, Zühd 64)

--
Mihri’den

Hep mutlu ol ya da her zaman mutlu olayım… Bu, bence çok büyük bir yalan. Evet, gerçekten çok büyük bir yalan. Gökyüzü bile her zaman güneşli değil; olamaz da. Her zaman güneşli olsa kâinatın düzeni bozulur. Her zaman gündüz değildir ama hep gece de kalmaz. Sürekli yağmur yağmaz ama fırtınalar da olur.

İnsanın ruh hâlini, psikolojisini, içinde bulunduğu durumları hava durumuna, gökyüzüne çok benzetiyorum. Bazen bir gün doğumu kadar taze hissederiz kendimizi; her şeyi silip yeniden başlamaya hazır gibi… Bazen bir gün batımı oluruz; başımızdan türlü türlü şeyler geçmiştir ama o gün batımının sakinliği, huzuru ve dinginliği vardır içimizde.

Bazen öğle vakti gibi oluruz; güneş en tepedeyken cıvıl cıvıl, neşeli ve enerjik hissederiz. İşte tam olarak böyle… Aslında bir yerde sürekli mutlu olmaya çalışmak ya da her gün mutlu olmayı istemek de buna benziyor. Kendimizi bir yandan sanki sürekli mutlu olmak zorundaymışız gibi hissediyoruz. Mutlu olmadığımız her anı yanlış, kötü bir durum gibi görüyoruz. Hâlbuki değil… hiç değil.

Evet, bunu kabullenmek ilk başta biraz zor, hatta biraz tuhaf. Ama bu böyle. Nasıl ki gece olmadan gündüzün kıymeti anlaşılmazsa, yağmurlar yağmadan güneşli günlerin tadı çıkmaz. Aynı şekilde bazı günler ağlamazsak, bunalmazsak, sıkılmazsak; mutluluğu, güzellikleri, ferahlığı da tam anlamıyla hissedemeyiz.

Bir de şu yönü var diye tefekkür ettim: Allah’ın bizim üzerimizde tecelli eden isimleri var. Bazen Kabız ismi tecelli eder; dünya size dar gelir. Gökyüzü üzerinize düşecekmiş gibi hissedersiniz. Yollar, caddeler sizi sıkıştırır; ruhunuza bedeniniz bile dar gelir.

Sonra bir bakmışsınız, bir saat sonra küçücük bir oda bile size geniş ve ferah gelir. Hâlbuki aynı yerdesinizdir, aynı evdesinizdir. Hayatınız değişmemiştir ama hissettikleriniz, bakış açınız değişmiştir. İşte orada da Allah’ın Fettah ismi üzerinize tecelli eder.

Tabii bu durumu anlayabilmek için bazen hayatımızdaki fırtınaların biraz dinginleştiği bir dönem gerekir. Bunu çok iyi biliyorum. Çünkü şu an yüreğimde öyle büyük bir korku var ki… Koşuyorum. Arada nefeslenmek için adımlarımı yavaşlatıyor, sonra tekrar seri adımlarla yürümeye devam ediyorum.

Çarşının dükkân ışıkları ve yolların lambaları o kadar çok ki etraf aslında karanlık değil. Gökyüzü sadece öyle… Bugün ilk kez hissettiğim bir duyguydu bu korku. Oysa az önce öyle mutluydum, öyle huzurluydum ki; uzun zamandır hissetmediğim kadar.

Ama annemin aramasıyla bir anda güzel bir rüyadan uyanmış gibiydim. Bindiğim otobüs, çok şükür, aşırı kalabalık değildi ve trafiğe de çok takılmadan yaşadığım ilçeye gelmiştim. Fakat durak evimize uzak olduğu için yürümek zorunda kalmıştım.

Yürüyordum… Bir yandan da ‘Acaba babamdan sonra eve girersem başıma neler gelir?’ diye düşünüyor, zihnimde felaket senaryoları kurmadan edemiyordum. Çünkü olabilirdi; bir ihtimaldi bu. ‘Allah’ım, sen koru,’ diye dua ederken, diğer yandan nefes nefese kaldığım için hızla çarpan kalbimi sakinleştirmek adına elimle göğsümü ovuyordum.
Diğer elimde tuttuğum papatya buketini düşürmemek için fazla sık kavramıştım. Bu yüzden etrafındaki kâğıt hafif hafif buruşmuş, papatyalar yıpranmıştı; hatta bazılarının yaprakları dökülmüştü. Buna üzülmeden edemedim. Bu buket çok değerliydi. Onu hediye edenden ötürü… Bu buket yüzünden sorun çıkabilirdi. Hakkında sorguya çekilirsem ne diyeceğimi düşündüm.

Artık eve varmamıza çok az bir mesafe kalmıştı. Gerçekten kalbim beynimde atıyordu. Korkudan dilim damağım kurumuştu. Isınmış olmama rağmen ellerim yine buz gibiydi; midem kasılıyordu.

Apartmanın önüne vardığımda merdivenleri hızla çıktım. Kapının önünde babamın ayakkabısını görmemek beni biraz olsun rahatlattı. Zile bastım. Kapıyı annem açtı. Kaşları çatık, bakışları öfkeliydi.

“Neredesin sen? Saat kaç oldu!”

Hemen ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Babamın eve gelip gelmediğini öğrenmem lazımdı. Eve gelmişse, istediği kadar kızabilirdi; umurumda olmazdı. Annemin sözünü bölüp aceleyle sordum:

“Babam geldi mi?”

“Neredeyse geldi, kapıyı çaldı çalacak,” dedi.

Bir hışımla söylenmeye devam ederken onu hiç umursamadım. Gülümsedim ve hızlıca odama doğru yürüdüm.

“O buketi nereden aldın?” diye seslendi.

Cevap vermedim.

Odama girer girmez buketi masamın üzerine koydum. Hızla üzerimi değiştirdim, elimi yüzümü yıkadım. Annem hâlâ söyleniyordu; ben ise susmayı tercih ettim. Bu çok zordu. Çünkü söylediği her söz, kalbimde açılan bir hançer yarası gibiydi.

Abdestimi aldıktan sonra aklıma bir hadis geldi.

Peygamber Efendimiz (asm) ve Hz. Ebû Bekir sahabeler arasında otururken bir adam gelip Hz. Ebû Bekir’e iki defa hakaret eder. Hz. Ebû Bekir ikisinde de susar. Üçüncü seferde artık dayanamayıp adama cevap verir. Bunun üzerine Resûlullah (asm) oradan kalkıp gider.

Hz. Ebû Bekir hemen arkasından yetişir:

“Ey Allah’ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?” diye sorar.

Allah Resûlü (asm) buyurur ki:

“Hayır. Lakin gökten bir melek inmişti; o adamın sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip hakkını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 41/4896)

Bu hadisi hatırlamak beni gülümsetti. Evet, çok ağırdı. Size karşı kötü sözler söylenmesine rağmen susmak… Bir de karşınızdaki sevdiğiniz biriyse; anneniz, babanızsa… Canımız yanıyor. Ama sabrettiğimiz şeyin bizim için ne kadar hayırlı ve mükâfatlı olduğunu hatırlamak gerekiyor. Bu düşünce sabretmeyi biraz olsun kolaylaştırıyordu.

Üzerimi değiştirip ev kıyafetlerimi giydiğim sırada kapı çaldı. Hemen kapıya koştum; sanki evdeymişim, hiçbir yere gitmemişim gibi babamı güler yüzle karşıladım. Oldukça yorgun ve halsizdi. Sadece “Hoş bulduk,” deyip doğruca yatak odasına geçti. Annem de peşinden gitti.

Ben ise odama çekildim.

Yatsı namazını henüz kılmamıştım. Babamın beni sorgulayacak ya da etrafı araştırıp kızacak hâli yoktu. Bu durum beni rahatlattı.

Seccademi serdim ve büyük bir huzurla namaza durdum. Niyete dururken ellerimi arkaya doğru verdiğim an, zihnimdeki bütün düşünceleri—geçmişi, geleceği—bir kenara atmaya çalıştım. Aslında niyet ederken yaptığımız bu hareketin anlamı buydu: Dünyayı arkamıza atıp Rabbimizin huzuruna gelmek.

Namazımı elimden geldiğince huşû içinde kılmaya, okuduğum sûrelerin ve duaların anlamlarını düşünmeye çalıştım. Elbette bunu her zaman aynı şekilde yapamıyorum. Zaten ibadetlerde her zaman aynı feyzi beklemek doğru değil. Önemli olan vazifemizi en güzel şekilde yerine getirmek. Kimi zaman Rabbim büyük bir şevk verir, kimi zaman ise sebat etmek gerekir. Canımız istemese bile, belki hiç zevk almasak da o ibadeti sırf Allah için yapmak…

Namazdan sonra parmaklarımla tesbih çektim. Ellerimi açıp Rabbime uzun uzun dua ettim. Bugün yaşadıklarımı anlattım. Bir kez daha gönülden “Elhamdülillah” dedim. Babama yakalanmamış olmanın verdiği korku yerini sükûnete bırakmıştı.

Hüma ve Enes, yarın okulları olduğu için erkenden uyumuşlardı. Annemle babam yatak odasında konuşuyordu. Beni rahat bıraktıkları için mutluydum.

Papatya buketimi buruşmuş kâğıdından kurtardım. Dolaptan bir vazo çıkarıp suyla doldurdum ve masamın üzerine yerleştirdim.

Ne kadar da güzel görünüyordu.

Minik minik, irili ufaklı papatyalar… Ortalarında bembeyaz güller…

Bir süre uzaktan izledim onu. Aslında izlediğim, bugün yaşadıklarımın zihnimde dönüp duran tekrarlarıydı. Özellikle de Tarık’la yaşadıklarımız… Bana söyledikleri…

“Evet,” dedim kendi kendime, “hakikaten… Beni Allah için sevdiğini söyledi. O artık bir Müslüman. Hem de beni seven biri…”

“Allah’ım…”

Ellerimi yüzüme kapattım. Yaşadıklarımı hâlâ sindirmeye çalışıyordum; her şey öyle peş peşe gelmişti ki…

Sonra Bükra ve Bartu ağabeyimle buluşmamız geldi aklıma. Yediğimiz yemek… Ne kadar da lezzetliydi. Gerçi apar topar ayrılmak zorunda kalmıştım ama beni anlayacaklarını biliyordum. O yüzden ayıp oldu diye düşünmedim.

Yatağımın üzerinde bıraktığım çantamı karıştırdım. Teyzemin bana verdiği geçici telefonu ve Tarık’ın hediyesi olan lacivert kutulu kolyeyi çıkardım. Bir yandan da annemler odaya baskın yapar mı diye seslerini dinliyordum.

Çok şükür, hâlâ konuşuyorlardı.

Masama döndüm. Önce kutuyu açtım. Bugünün gerçek olduğunu kendime kanıtlamak ister gibi, lacivert kadife minik yastığın üzerinde inatla parıl parıl parlayan papatya kolyeye baktım. İnce bir ipin ucunda, hassasça asılı duruyordu.

Biraz daha dikkatli bakınca üç yaprağının farklı olduğunu fark ettim. Kolyeye yaklaştım, tekrar baktım. Şimdi daha netti.

Sağ taraftaki üç yaprak, minik minik parıltılı taşlarla süslenmişti.

“Elhamdülillah ya Rabbim,” dedim içimden. “Bu ne güzel bir ilahî ikram…”

“Acaba,” diye düşündüm, “bu üç yaprağın böyle olmasının bir sebebi var mı?”

Tam o sırada telefonumdan gelen cılız bildirim sesi, dikkatimi ona çevirdi.

“Eve vardın mı?”

Mesaj, WhatsApp’tan kayıtlı olmayan bir numaradan gelmişti. Aklıma ilk gelen Tarık’tı. Bunu düşünmemde profil fotoğrafı etkili olmuştu tabii. Ekipman kıyafetleri içerisindeydi; motoruna yaslanmış, kaskının yalnızca vizörü açıktı ve o yemyeşil gözleri tam kameraya bakacak şekilde çekilmişti.

Bir an onu tekrar karşımda görmüş gibi oldum. Heyecanlandım. Yanaklarım bir anda ısındı.

Tam o sırada bir kapı açılma sesi duydum. Annemler odadan çıkmıştı. Hızlı bir refleksle telefonu kıyafetimin içine sıkıştırdım, masa lambamı kapattım ve yatağıma yöneldim.

Birkaç dakika sonra annem kapıyı açtı. Gülümsedim. “İyi geceler,” dedim. Sanki az önce o bana hiçbir şey söylememiş gibi… Önce garipsedi bu hâlimi. Gün içinde bana bir sürü laf söylemiş olmalarına rağmen hâlâ gülümsüyor olmam onlara tuhaf gelmişti.

Ama ben bugün o kadar mutluydum ki, söyledikleri kulağıma bir vızıltı gibi gelmişti. Hiç umursamamıştım.

O da sakin bir şekilde “İyi geceler,” dedi ve odadan çıktı. Fakat benim kalp atışlarım, yakınımda biri olsa fark edebileceği kadar yükselmişti. Kalp çarpıntım başladığında ağzım açılıyor, art arda nefes almaya başlıyordum. Hızlı hızlı soluyor, soluğum kesiliyordu.

Çok şükür annem fark etmemişti.

Bir süre kendimi sıvazladım. Bunu bana yapabilecek, yanımda kimse yoktu. Evet, gerçekten de sırtını sıvazlayacak biri olmuyor insanın böyle anlarda. Olsun… Rabbim her zaman yanımdaydı.

O an bir şeyin daha bilincine vardım. Aslında bunu biliyordum ama bazen insan, yaptığı şeyin nerelere varabileceğini tam kestiremiyor. Bu telefonu ne pahasına olursa olsun onlardan saklamak zorundayım. Bunu kendi hayatımı kurtarmak için, kendi geleceğim için yapmalıyım.

Sakinleşmeye çalışırken annemlerin tekrar yatak odalarına çekildiklerini ve kapılarını kapattıklarını duydum. Biraz olsun rahatladım. Odadan gece yaptıktan sonra çıkmazlardı.

Minik adımlarla tekrar çalışma masamın başına geçtim. Odanın çok büyük bir kısmını aydınlatmamak adına küçük bir mum yaktım ve telefonu usulca çıkardım.

Telefonun hattı vardı ama internet, SMS ya da dakika paketi olup olmadığını bilmiyordum.
“Allah’ım,” dedim içimden, “ne olur olsun.”

Evet, yarın kendim yükleyebilirdim ama şu an… Şu an cevap vermek istiyordum. Gerçekten bunu çok istiyordum.

WhatsApp’a girdim, mobil veriyi açtım ve cevap yazma yerine sadece “Evet” yazıp gönderdim. İki tik oldu. İnternet vardı.

Hangi hattı kullanıyor, paket durumu ne… Bunları yarın teyzemden öğrenirim diye kafamın bir köşesine not ettim. Çok geçmeden tikler maviye döndü. Tarık mesajı görmüştü.

O cevap vermeyince, içimden geldiği gibi bir mesaj daha yazdım:

“Evet geldim ama vardım diyemem. Çünkü eve varmak benim için çok farklı bir anlamda. Ev; hiçbir şekilde yalnız hissetmediğin, yargılanmadığın, sorgulanmadığın, hiçbir koşul olmadan sana kucak açılan ve seni sevgiyle büyüten yer ya da kişidir. O yüzden ben henüz evime varamadım.”

Yazdığım anda utandım. Silmemek için kendimle yarışarak hızlıca gönderdim.

Mesajı gördü.

Ben ise telefonu ters çevirip gözlerimi yumdum. Yanlış bir şey yazdım mı diye kendimi sorguladım.

Derken cılız bir bildirim sesi kulaklarıma ulaştı. Büyük bir heyecanla telefonu tekrar çevirdim ve gelen mesaja baktım.

Şöyle yazıyordu:

“Umarım evine ulaşırsın… Çünkü evin, sensiz içi bomboş kalıyor.”


---

O kadar yorgundum ki, mesajına sadece gülümsedim. Telefonu tamamen sessize alıp kolay kolay bulunamayacak bir yere sakladıktan sonra kendimi yatağıma bıraktım. Gözlerim kapandığında çoktan uykuya esir olmuştum.

Geç uyumuştum. Üstelik dünkü yorgunluk hâlâ bedenimden atılmamıştı. Sabah, annemin uyarı dolu sesiyle uyandım. Gerçekten yine geç kalkmıştım; saat on bire geliyordu.

Hızlıca yatağımı topladım. Hüma okula gitmişti, babam da evde yoktu. Enes’le birlikte kahvaltı yaptık, annem de arada bize katıldı. Kahvaltıdan sonra bugün Enes’i okula benim bırakmamı istedi. Ben de bulaşıkları toparlayıp hızlıca hazırlandım.

Evet, aradan sadece minicik bir hafta sonu geçmişti ama özellikle favori sınıfımdaki talebelerimi çok özlemiştim.

Telefonumu da gizlice çantama koydum. Enes’le birlikte yola çıktık. Enes çok konuşkan bir çocuktur; yol boyunca sınıfındaki arkadaşlarını, kavgalarını, kaybolan silgilerini anlattı.

Onu okula bıraktıktan sonra kursa doğru yürüdüm. O kadar mutluydum ki içim içime sığmıyordu. Yolda hoplaya zıplaya yürümek istiyordum. Yüzümde sık sık beliren tebessüme engel olamıyordum. Hatta bunu ders alırken hafızlık talebelerim fark edince, artık iyice emin oldum.

Çok şükür, bu hafta da sevdiğim öğrencilerimle birlikte olabilecektim. Bu benim için tam anlamıyla bir sürprizdi. Pazartesi günü kursa gittiğimizde idare bize söylüyordu; anlaşılan talebelerim idareyi biraz sıkıştırmış, benimle çalışmak istediklerini özellikle belirtmişlerdi.

Bu, benim için tarifsiz bir mutluluktu.

Tabii bir de işin diğer tarafı vardı… Benimle aynı zamanda buraya gelen diğer hoca, biraz — hatta birazdan fazla — tuhaf davranışlar sergiliyordu. Öğrenciler ondan gerçekten rahatsız oluyor, hatta korkuyorlardı. Şahsen ben de teneffüslerde hocalar odasına gitmeye çekiniyordum.

Sağ olsun, neredeyse hiç konuşmazdı ama hâl ve hareketleriyle rahatsızlığını o kadar net belli ediyordu ki…

Bir gün öğle namazını hocalar odasında kılarken içeri girdi. Telefonu çalmıştı; açtı ve ailesiyle konuşmaya başladı. Oldukça normal, hatta sıcak bir konuşmaydı. Buna çok şaşırdım. Demek ki bazı insanlar, kiminle konuştuğuna göre bambaşka birine dönüşebiliyordu.

Ben pek öyle biri değilim. O yüzden bu durum beni fazlasıyla afallatıyordu.

Bu arada telefonumu teneffüslerde kursta şarj etme kararı aldım. Evde edemezdim; en mantıklı seçenek buydu. Kursun Wi-Fi ağı olduğu için internet işini de bu şekilde halledebilirdim.

Namazımı kıldıktan sonra Bükra’dan ve Bartu’dan gelen mesajları gördüm.

Bükra:
Canım, rahat gidebildin mi? Nasılsın? İlk fırsatta konuşalım. Şu nişan olayınızı çok merak ediyorum.

Bartu:
Küçük hanımmmm benimmm.
Canım abim diye kaydet beni.

Bir de önce yazmış:
Acaba sen kimsin?
Gerçi “kim” olduğunu sormaya hiç gerek yoktu. Profil fotoğrafı ve yazma tarzı, resmen “Ben Bartu’yum” diye bağırıyordu.

Gülerek okudum mesajlarını. Hepsine tek tek cevap yazdım.

Peki Bartucuğum.

Hemen cevap geldi:
Abiye ne oldu cadı?

😁🤭

Emoji gönderdim.
Sonra onu kaydettiğim ekran görüntüsünü alıp kendisine attım. Rehberimde “Canım Abim” diye yazıyordu.

Tarık’tan ise herhangi bir mesaj yoktu.

Birkaç kez dünkü mesajlaşmamızı okudum. Profiline baktım. Yazmak istedim… Ama ne yazacağımı bilemedim. Birkaç kez saçma sapan cümleler yazdım, sonra hızlıca sildim.

Telefonu elimde tutup öylece ekrana baktım.


---
Tarık’tan
Uzandım.
Otel yatağından, heyecanla beklediğim bildirim sesini duyunca doğruldum. Kendim bile bu heyecanıma hayret ederek telefonuma uzandım. Gelen bildirim papatyamdandı.
Evet…
Sağ salim vardığını duyunca rahatladım. Onu bırakmaya gerçekten çok istemiştim ama şu hâlimle onu bırakmamam daha sağlıklı bir karardı.
Mesajın devamında yazdığı ev tanımı, bir süre ekrana boş boş bakmamı sağladı. “Ev” kelimesini bu kadar güzel betimlemişti. Bilmiyorum, bana mı söylemek istemişti ama yine de üzerime alındım.
Ev kelimesinin anlamını…
Umarım onun evi ben olurum.
Namazımı kılmıştım. Tekrar yatağa uzandım ve birkaç kere daha mesajlaşmamızı okudum. Sanki bugünün gerçekliğine inanmak istiyordum. Daha da inanmak, duyduğum o sözlerden tamamen emin olmak istiyordum.
İstediğim pek çok şeyi söylememiştim hâlâ. Cevaplanmamış pek çok soru vardı zihnimde.
Ama bütün soruların, sıkıntıların üzerinde sadece tek bir cümle vardı.
Tekrar tekrar kalbime yazılmış gibi kendini belli ediyordu:
“Seni Allah için seviyorum.”
Telefonu yanımdaki komodinin üzerine koydum. İlk defa bir yatak bana bu kadar rahat hissettiriyordu. Herhâlde gözlerim ağır ağır kapanırken, bugün yaşadığım mucize beni derinden öyle etkilemişti ki…
Bir an Mihri’nin yanında ağlayacağım diye korkmuştum.
İkimiz de farklı bir yola girmiştik. Bu nişan olayı bana yeni bir başlangıç gibi hissettiriyordu. Artık birbirimizi bulmuştuk.
Fakat bu hayat yolunda nasıl yan yana yürüyecektik?
İşte bunu ben de bilmiyordum.
Ama Rabbimin bizi bugün buluşturduğu gibi, en güzel şekilde, tam anlamıyla kavuşturacağına inanıyordum.
Gözlerim ağır ağır kapanırken, uzun zaman sonra bugün keyifle onunla yediğim yemeğin lezzeti hâlâ damağımdaydı.
Huzurluydum.
Mutluydum.
Günler sonra ilk defa hayatın renklerini fark ediyormuş gibi hissettim.


--
Mihri’den
(4 gün sonra)
Kendime acı, bol köpüklü ve evde bulunan en büyük kupanın aldığı kadar bir Türk kahvesi pişirmiştim. Pişen kahvemi kupama döktüm ve balkona çıktım.
Altıma bir sandalye koyup oturdum. Derin bir nefes bıraktım.
Hava gittikçe serinliyordu. Sonbaharın son ayındaydık. Ellerim soğuktu yine ama ben geceleri balkona çıkıp yıldızları izlemekten asla bıkmıyor, havanın soğuk oluşuna ya da ellerimin üşümesine aldırmıyordum.
Şu an en ihtiyacım olan şey; soğuk parmaklarımı doladığım büyük kupamın son damlasına kadar, ağır ağır kahvemi yudumlamak ve yaşadığım durumları kendimle baş başa kalıp konuşmaktı.
Evet…
Kendimle baş başa konuşmaya ve aslında kendime dönmeye öyle ihtiyacım vardı ki.
Bu hafta hep kaçmıştım hislerimden. Kendimden…
Bazı zamanlar öyle zorlanmıştım ki gerçekten kocaman bir çıkmazın içinde bulmuştum kendimi.
Bu düşüncelerden kaçmak için sürekli bir meşgale bulmuştum kendime. Kursta teneffüslerde bile ders dinlemiş, talebelerle uğraşmış, hepsiyle tek tek ilgilenmiştim. Eve geldiğimde ise ev işleri beni bekliyordu.
Annemle aramız biraz daha iyi olsa da yine ara ara ufak tartışmalar çıkıyordu. Babam biraz daha sakinleşmişti ama yine de zaman zaman anlamsız bağırmaları, anlamlandıramadığım çıkışları oluyordu.
Yine de İstanbul’a ilk geldiğimiz zamana göre çok daha iyiydi.
Babaannemin hastalığı onu benimle uğraşmaktan alıkoyuyordu.
Bu akşam da ailecek, çok önem verdikleri arkadaşlarıyla bir akşam gezmesine gittiler. Aslında ben de gidecektim. Gitmemek için çok uğraşmam gerekti. Dil döktüm. Hatta bir ara gerçekten sinirlerim bozuldu ama çok şükür saygısızlık yapmadan bir şekilde gitmeyi reddettim.
O ortamda Derya’nın annesi, Selma Hanım, Dürdane abla gibi pek de görmek istemediğim kişiler olacaktı. Şu an en son ihtiyacım olan şey; onlarla yüz yüze gelip sinirlerimi daha da gerecek bir muhabbete, daha doğrusu zorunlu bir konuşmanın içine girmekti.
Geçen hafta bugün başıma geleceklerden öyle habersizdim ki…
Teyzemin yanına gidişim, Cengiz’le tekrar karşılaşmam, o korku dolu anlar… Sonra teyzeme bazı şeyleri açıklamam, onunla birlikte ağlamamız…
Ve beni en çok sarsan şey: Tarık’la aylar sonra tekrar karşılaşmam.


Sadece karşılaşmakla da kalmamıştık. Onun bana karşı itirafını duymuştum.
Evet, bu beni tam anlamıyla çok etkilemişti.
O an düşünmeden, tartmadan, direkt içimden geldiği gibi hislerimi söylemiştim. Ona karşılık olarak onu sevdiğimi söylemiştim.
O gün içim kıpır kıpırdı. Bugüne nazaran çok farklı hissediyordum.
Sonra o günden beri Tarık’tan bir tane bile mesaj alamamak…
Beni üzmüştü.
Bir yerlerde kırılmıştım aslında. Elim pek çok kez ona mesaj atmaya gitmişti ama her seferinde anlayamadığım bir şekilde vazgeçmiştim. Ondan beklemiştim. Onun yazmasını, beni merak etmesini, bir şekilde bir muhabbet açmasını istemiştim.
Ama olmadı.
Yazmadı.
Hiçbir şey söylemedi.
Ve ben bir anda kendimi çok üzgün buldum. Hatta üzgün demek az kalırdı. Karmakarışık bir hâlin içindeydim.
Bir an öyle bir güvensizlik sardı ki etrafımı…
“Bir dakika,” dedim. “Ben ne yapıyorum?”
Evet, Tarık’a karşı hislerim var. Bu doğru.
Ama ben bir anda onunla nişanlanmaya karar verdim. Bundan henüz hiçbir aile üyeme bahsetmedim. Tabii bahsedebileceğim kişiler değildi bunu da biliyorum.
Keşke bahsedebileceğim insanlar olsaydı. Kimse bilmiyor.

Ve içimde, aylar önce nikâh masasında terk edilmiş; onlarca kınayıcı, küçümseyici bakışa maruz kalmış o kız…
Bir yerlerde yine güven problemleri yaşıyordu.

Sıcak dumanları soğuk havayla çarpışarak üzerinde tatlı buharlar oluşturan acı kahvemden büyük bir yudum aldım. Kahve her zamanki gibiydi ama bana daha acı geliyordu.
Bu geçen dört gün içinde iç sesim beni öyle korkunç sorgulamıştı ki…
“Evet,” diyordu, “Tarık’a güveniyorsun. Ama bunun tek nedeni onun güvenilir olduğunu hissetmen mi? Bu mu yani?”
Sonra devam ediyordu:
“İlk başta Cengiz için de böyle hissetmedin mi?”
Ne kadar hatırlamak istemesem de…
Evet, ilk başta Cengiz’in de iyi biri olabileceğini düşünmüştüm. Ailesinin düzgün bir aile olduğunu, bana anlatıldığı gibi biri olduğunu sanmıştım. Babama davrandığı gibi bana da davranacağını düşünmüştüm.
Ama hiçbir şey öyle olmadı.
Her şey tam tersi oldu.

Ve Cengiz’in gerçek kişiliğini gördüğümde, duvara toslamış gibi hissetmiştim.
Ama şimdi iyi ki diyorum.
İyi ki o duvara toslamışım.
İyi ki Rabbim beni o nikâh günü ondan kurtarmış.
Güya o beni terk etmişti. Ama aslında kurtulan bendim.
İyi ki terk edilmişim…
Kupamı balkon mermerine bıraktım. Ayağa kalkıp başımı gökyüzüne kaldırdım. Hafif sisli havaya rağmen yıldızları görmeye çalıştım.
En acı olan ise şuydu:
Şu an hâlâ, kurtulduğuma şükrettiğim o adamla ailemin gözünde —ve onun ailesinin gözünde— nişanlı olmamdı.
En son karşılaştığımızda Cengiz’in söylediğine göre mart ayında evlenecekmişiz.
Ne kadar da komikti…
Çünkü asla, Allah’ın izniyle, böyle bir şey olmayacaktı.
Olamazdı.
Olmamalıydı.
Derin bir nefes bıraktım. Nefesim gökyüzüne doğru buharlaştı.
Buna bu sefer izin vermeyecektim.
Gerçekten hayatımı kimsenin yönetmesine katlanamazdım. Katlanmayacaktım.
Artık kendi kararlarımı verip kendi hayatımı kontrol edecektim.
Ama en zor tarafı da buydu…
Bunu tam olarak nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Yıldızları göremeyince biraz üzülüp tekrar sandalyeye oturdum. Biraz ılımış olan kahvemden bir yudum daha aldım.
Kendi hayatımı ben kurtarmak istiyorum.
Zihnim biraz daha geriye sardı…
Hafız olarak mezun olduğumuz zamana.
Mezun olduktan sonra içimde iki keskin duygu vardı. Biri hafız olduğum için duyduğum gurur, diğeri ise:
“Peki buradan sonra ne yapacaksın?” diyen endişeli bir ses.
Cengiz’le nişanlı olmam, bu endişeyi daha da ağırlaştırmıştı. Ben kendi hayatımı çizmek isterken ailem, güya benim iyiliğim için beni istemediğim bir yola sokuyordu.
Ve elhamdülillah…
Rabbim beni o yoldan kurtarmıştı.
Sonra anneannemin yanına gidişim…
Bir kaçıştı aslında.
Ve orada karşıma çıkan, gözleri sisli bir ormanı andıran o koyu yeşil gözlü, sakin ama derin Tarık…

 


İlk karşılaştığımızda hissettiğim duygu belki de en çok utançtı. Ama sonra kaderimiz art arda kesişmeye başladı. Minik tevafuklarla örülen adımlar bizi yavaş yavaş birbirimize yaklaştırdı.
Onun varlığı benim için bir umut olmuştu. Ondan gelecek mektupları, satırları heyecanla bekler olmuştum.
İlk başta kendime bunu itiraf edemesem de…
Ona güvenmekten korkuyordum.
Yine yarı yolda bırakılmaktan, yine acı çekmekten…
Kupayı son kez elime alıp kalan yudumu içtiğimde, telveler kupanın duvarlarında ince izler bırakmıştı. Ellerim iyice üşümüştü. Birbirine sürterek ısıtmaya çalıştım ama nafile…
Yine de içeri girmedim.
Soğuk hava daha iyi düşünmemi sağlıyordu.
Günlerdir bu düşüncelerle boğuşuyordum.
Bir yanım:
“Güvenebilirsin Mihri. En azından bir şans ver,” diyordu.
Diğer yanım ise fısıldıyordu:
“Ya o da seni yarı yolda bırakırsa? Bir hayal kırıklığını daha kaldırabilir misin?”
Cevabım kocaman bir hayırdı.
Ve bir de gururum vardı…
Tarık’ı kendim için bir kurtarıcı olarak görmek istemiyordum. Beyaz atlı prensin gelip beni kurtarmasını, benim hiçbir şey yapmadan hayatımı onun ellerine bırakmamı istemiyordum.

Bu düşünceler sürekli zihnimde dönüp duruyordu. Bazıları kalbimi acıtıyor, bazılarıysa sessizce içime çörekleniyordu. Usulca Bismillah diyerek Tarık Suresi’ni okumaya başladım. Ağır ağır… Her bir ayet, gönlümdeki sıkleti biraz olsun aralıyordu. Gözlerim yorgunluktan hafif hafif kapanırken, ardı ardına çalan zil sesiyle yerimden sıçradım. Koşarak kapıyı açtım. Annemle babamın hamurdan masasının başında öyle dalıp gitmiştim ki zil sesini gerçekten duymadığımı fark ettim.
Ertesi gün…
Babam bu hafta sonu babaanneme gitmediği için ben de evdeydim. Hüma yine üşütmüştü. Evin işlerini hallettikten sonra annem, ona bitki çayı almam için beni aktara gönderdi. Cumartesi günü kurs vardı ama ben görevli değildim. Yine de aktardan sonra uğramak çok da kötü bir fikir olmazdı. Hem telefonumu şarj ederdim, hem belki teyzeme mesaj atar ya da gelen mesajları kontrol ederdim diye düşündüm.
Önce aktara uğrayıp soğuk algınlığı için bitki çayları aldım, çantama koydum. Üzerimde, teyzemin aldığı kahverengi abaya vardı; çok güzeldi ama bu havada üzerine kaban giymeden dışarı çıkmam imkânsızdı. Ben de bugünlük siyah bir elbise giyip üzerine kabanımı geçirdim. Başıma yine aynı renk bir şal bağladım. Renkli giyinecek enerjim yoktu.
Düşünceli düşünceli, ellerimi kabanımın ceplerine sokmuş halde kursun yolunu tuttum. İçeri girdiğimde tüm sınıfların dersinin olduğunu görünce direkt öğretmenler odasına girdim. Telefonumu şarja taktım. Allah’tan o tuhaf davranışlı hocam bugün gelmiyordu.
Mesajları kontrol ettim. Teyzemden, Bükra’dan ve Bartu’dan mesajlar vardı. Ama gözlerim sadece tek bir kişinin mesajını arıyordu. Yine yoktu. Hiçbir mesaj gelmemişti.
Teyzem nasıl olduğumu soruyor, ilk fırsatta yine yanına gelmemi söylüyordu. Ona biraz daha iyi olduğumu yazdım. Bu hafta sonu babamın evde kaldığını, ilk fırsatta tekrar geleceğimi söyledim. Bir de Cengiz’le alakalı… Gerçi onun adını söylemekten çok, farklı ve kötü kelimelerle ondan bahsediyordu. Bana onun hakkında bilgi vermemi istiyordu; nasıl biri olduğu, birlikte neler yapabileceğimiz gibi… Kafam o kadar allak bullaktı ki ne diyeceğimi bilemedim. İlk fırsatta dönüş yapacağımı yazmakla yetindim.
Bükra, ona aldığım pembe şalı takmış bir fotoğrafını göndermişti. O kadar güzel olmuştu ki istemsizce gülümsedim. Bugün ilk defa biri beni gülümsetmişti. “Çok yakışmış, maşallah,” diye cevapladım.
“Artık namazlarımda hep bu şalı takıyorum,” diyordu.
Okul için tekrar Aydın’a döndüğünü yazmıştı. “Devamsızlık süremi tamamen kullanmak istemedim. Seni görmek için belki yine gelirim,” demişti. Bu beni mutlu etmişti. İnşallah gelirdi.
Bartu abimle de ufak çekişmeli, bol şakalı mesajlaşmalar yapmıştık. Haftanın diğer günlerinde de yazmıştı. Hatta Almanya’daki okulundan videolar, kareler atıyordu. Bu beni çok mutlu ediyordu; çünkü ilk defa onun okulunu görüyordum. Bir de hepsini öyle komik anlatıyor, saçma sapan pozlarla gönderiyordu ki moralim ayrı yükseliyordu.
O, Tarık’la alakalı bir şey söylememişti. Sadece birkaç gün İstanbul’da kalıp dinlendiğini, sonra Almanya’ya geri döndüğünü yazmıştı.
Telefonu şarjdan çekip cebime koyduğumda derin bir of çektim ve öğretmenler odasındaki kanepelerden birine oturdum. İçimdeki sıkıntı öyle büyüyordu ki… Sürekli sorular, sorgulamalar, çelişkiler… Zihnen öyle yorulmuştum ki güvenli bir limana ve doğru cevaplara ihtiyacım vardı.
Bir süre boş boş tavana baktım. Sonra telefonumu çantama koyup sessiz adımlarla kurstan çıktım. Belki sevdiğim talebelerden birkaçını görür, biraz muhabbet ederim diye düşünmüştüm ama herkes dersinin başındaydı. Kimseyi bölmek istemedim.
Bugün deri kısa çizmelerimi giymiştim. Aslında siyah renkle uyumlu olsun diye özel bir çaba göstermemiştim ama her şey neredeyse aynı renkti. Botlarımın fermuarlarını çektim, kursun ağır demir kapısını açtım.
Normalde hemen önümdeki merdivenlere bakar, başım yerde yoluma yürürdüm. Ama bu sefer bir anda başımı kaldırdım. Dümdüz ileri baktığımda, kursun hemen önündeki araç otoparkında, araçların arasında siyah bir motor dikkatimi çekti. Önü kursun kapısına dönüktü. Üzerinde siyah ekipman kıyafetleri olan, siyah kasklı biri motorun üstünde oturuyor ve telefonuna bakıyordu. Başı eğik olduğu için kim olduğunu göremedim.
İçime bir kuşku düştü.
Ama yok… O değildir, dedim kendi kendime.
Merdivenleri indim. Kapıyı bırakmamla birlikte, ardımdan büyük bir gürültüyle kapanan demir kapının sesi kulaklarımı doldurdu. Gözlerim hâlâ o motordaydı. O da sesi duymuş olacak ki başını hızla kaldırdı.
Ve gözlerimiz birleşti.

Yorgundu.
Ama ilk gördüğümdeki gibi… O koyu yeşil gözler, gündüz vaktinin ışıklarıyla biraz daha açık bir tona bürünmüş hâlde gözlerime değdiğinde olduğum yerde kalakaldım.
Bizi yine buluşturmuştu.
Rabb’im…
Sonra adım attım ona doğru.
Bir adım daha…
Bir adım daha…
Her adımda, içimdeki düğümleri çözmeye çalışıyordum sanki. Sorularımı cevaplamaya, bir şekilde doğru yolu bulmaya… Onun elinden tutup, ikimizin de itiraf ettiği sevgiyi en doğru kalıba uydurmaya.
Beni görür görmez o da motorundan indi.
O da bana doğru adım attı.
Bir adım… Bir adım daha…
Adımları sakindi; kendinden emin ama biraz da yorgun gibiydi.
Tam karşı karşıya geldiğimizde başımı kaldırdım. O da hafifçe başını bana doğru eğdi. İçimde ona söylemek istediğim, biriktirdiğim dünyalar dolusu kelimeler vardı. Hisler vardı. Ama onların yeri burası değildi.
Onun gözleri de anlamlandıramadığım pek çok duyguyla doluydu. Bu hâlimi fark etmiş olacak ki, sakin bir sesle,
“Daha sakin bir yere geçebilir miyiz?” diye sordu.
Kaskına rağmen sesi gayet net bir şekilde bana ulaştı.
Başımı salladım.
“Geçelim.”

--

Tarık’tan


Mihri’nin isteği üzerine merkezden biraz daha uzak, tenha bir ara sokakta kalmış, çok da büyük olmayan bir kafenin arka taraflardaki masalarından birini tercih etmiştik. Mihri bu konuda oldukça hassastı. O nasıl isterse, o şekilde yapabilirdik. Sadece bu kadar gizlenme ihtiyacı bana biraz fazla gelmişti; tam olarak nedenini anlayamamıştım.
Onunla birlikte İstanbul Boğazı’nı izlerken kurduğumuz cümleler hâlâ yüreğimdeki tazeliğini koruyordu. Onunla ayrılırken, zihnimde yeniden onu nasıl görebileceğimi planlamaya daha o gün başlamıştım bile.
O gece İstanbul’da kaldıktan sonra sabah, Kian’ın ısrarlı aramalarıyla uyandım. Önce beni bir güzel fırçaladı. Tabii tamamen haksız sayılmazdı. Hatta onun hastalığını bir fırsat bilerek kaçtığımı bile söyledi. Bazılarına güldüm ama işi fazla ilerletince artık durması gerektiğini söyledim.
Aramalarının bir diğer nedeni ise dedemdi. Ufak bir soğuk algınlığı geçirmişti; durumu yeni yeni düzeliyordu ve hâlâ hassas bir dönemin içindeydi. Bu soğuk algınlığının iyileşme sürecini yavaşlatabileceğini söyledi. Ben de doktorla iletişime geçip durumunu öğrendim.
İstanbul’da o gün kalıp biraz dinlendikten sonra uçakla tekrar Almanya’ya döndüm. Motorumu burada güvenebileceğim bir bayiye emanet ettikten sonra gitmiştim.
Geçirdiğim günler benim için oldukça koşuşturmacalı geçmişti. Hatta tek nefes molalarım, namaz kılmak için camiye gitmekti. Gerçi çoğu zaman onu bile yapamamış; yanımda taşımayı alışkanlık hâline getirdiğim cep seccademle, nerede bir boşluk bulsam orada namazımı kılmıştım.
Bir yandan dedemin yanına gidiyor, onunla ilgilenmeye çalışıyordum; diğer yandan şirkete geliyordum. İkisi arasında mekik dokuyordum. Ama kalbim hep papatyamdaydı.
Birkaç kez ona bir şeyler yazmak içimden gelmişti. Ama ne yazdıysam aptalca bulmuş ya da saçma gelmişti. Bir türlü içimden geldiği gibi yazıp kendimi ifade edememiştim. Defalarca yazdıklarımı silmiştim. Bunda telefonu çok sevmememin de, mesajlarda hislerimi iyi ifade edemememin de payı vardı.
Dosyalardan aşırı bunaldığım zamanlarda, ufak bir boşluk yakaladığımda, not için kullandığım kâğıtlardan birini alıp papatyama birkaç satır yazıyordum. Bu beni biraz olsun rahatlatıyordu.
Aslında yazmak istiyordum ona… Saatlerce.
Ama kalemle kâğıda yazmak, yazmaktan çok onu istemekti. Onu görmek istiyordum. Gözlerinin içine bakmak, ellerini tutacağım gün için dakikaları, saatleri sabırsızlıkla sayıyordum.
Ve çok şükür, bir fırsatını bulup tekrar buraya gelmiştim.
Şu an buradaki sürem çok kısıtlıydı ama onu görecek olmak, her şeye değerdi.

--

Mihri'den

--

Gözlerim onun yüzü hariç her yerde boş boş gezerken, içimdeki sıkıntıyı dudaklarımdan bir nefes olarak bıraktım. Onunla böyle bir anda karşılaşmayı hiç beklemiyordum. Kafam daha da allak bullak olmuştu.
Ben ne diyecektim, ne yapmalıydım… Gerçekten bilmiyorum.
Kendimi o kadar afallamış hissediyordum ki yerimde rahatsızca kımıldandım. Hızlı hareketlerle şalımın kenarlarını düzelttim. Ellerim önümdeki masaya kilitlenmişti.
Herhalde şu an bu kafayla yaptığım en mantıklı seçim, mahallemize oldukça uzak, yeni açılmış ve tenha bir sokakta bulunan bu kafeye onunla gelmekti. Çünkü birinin bizi birlikte görmesini kaldıramazdım. Zaten üzerime yapıştırılan etiketler ortadayken, bir de bu hareketimle onları doğrulayamazdım.
Tanıdıklardan biri beni böyle görse, fotoğrafımı çekip annemlere bile atabilirdi. Gerçekten onlara hiç güvenmiyorum. Bu ihtimali düşündükçe, onunla buraya geldiğime bile pişman oldum.
Şu an sadece kaçmak istiyordum.
Koşmak… Hiç tanımadığım sokaklara doğru, arkama bile bakmadan.
Ben bile kendi hislerime, içimde verdiğim mücadelelere, zihnimden geçenlere anlam veremezken; onları sağlıklı bir zemine oturtamazken karşımdaki kişiye ne diyecektim, ne diyebilirdim, ya da ne demeliydim?
Hareketlerimden rahatsız olduğumu fark etmiş olacak ki fısıltıyla konuştu:
“Her şey yolunda mı? İyi misin?”
Başım önümdeydi. Olumsuz anlamda salladım.
“Yapabileceğim bir şey var mı? Ne oldu?” diye tekrar sordu.
Aslında o kadar çok şey söylemek istiyordum ki… Hatta bağırmak, çağırmak, haykırmak. Ama yine konuşmakta zorlanıyordum.
Ah, yine o baş belası durum gelmişti. Buna tekrar tekrar girmekten o kadar yorulmuştum ki…
“Birer kahve içelim mi?” diye sordu bu sefer. Çaresiz bir nefes bıraktım. Sesi kırık çıkıyordu.
Başımı olumlu anlamda salladım.
Garsonu çağırdı.
“İki kahve lütfen.”
Sonra tekrar bana baktı.
“Şekersiz, değil mi?”
“Evet,” dedim.
“İki şekersiz kahve,” diyerek garsonu onayladı.
“Tatlı bir şeyler yesek mi?”
Bu sefer garsona baktım. On altı, on yedi yaşlarında genç bir çocuktu. Başımı olumsuz salladım.
“İstemiyorum.”
“Peki,” derken Tarık’ın sesi yine sıkıntılıydı.
Garson siparişi alıp yanımızdan ayrıldığında, dışarıdan kendimi hayal ettim. Mızmızlanan küçük bir çocuk gibiydim. Ya da belki Tarık’ın benim bu halimi idare edeceğini düşündüğüm için böyle davranmaya kendimde bir hak buluyordum. Çünkü başka kimseye böyle davranamıyordum.
Aramızdaki sessizlik uzarken içimden sürekli dua ediyordum:
Ya Rabbi, ben gerçekten şu an ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Hislerim o kadar karışık ki… Ne doğru, ne yanlış ayırt edemiyorum. Her şey birbirine girdi. Ne olur bana doğru yolu göster. Doğruları konuştur bana… Çünkü ben konuşamıyorum.
“Neler olduğunu konuşmak ister misin?” diye tekrar sordu.
Tam söylemek için içimden bir cesaret topluyordum ki sandalyesini ittirdiğini duydum. Kalkıp gideceğini sandım. Ama o yanıma geldi ve diz çöktü.
Bir an onu öyle görünce afallayarak baktım.
Gülümsedi.
Sonunda gözlerime baktım.
Bu hâli beni de gülümsetti ama ardından gözlerimin dolmasına sebep oldu.
“Neden her görüşmemizde seni ağlatıyorum?” dedi.
“Nerede yanlış yapıyorum, gerçekten bilemiyorum…”
Kendi kendine konuşur gibi söylerken bir eliyle saçlarını karıştırıyordu.
“Hayır, hayır,” dedim elimle işaret ederek.
“Sen ağlatmıyorsun. Ama her görüşmemizde ağlıyorum, inan bana.”
“Ağlamak içimdeki duyguların çözüldüğünün bir işareti. Kötü bir şey değil. Ağladığımda rahatlıyorum.”
Bir kaşını kaldırdı.
“Emin misin?”
“Evet,” dedim. “Eminim.”
Bir damla yaş usulca yanaklarımdan aşağı süzüldü.
Tarık tekrar karşıma oturdu. Masadaki peçetelikten bir mendil uzattı. Teşekkür ederek alıp gözlerimi sildim. Bir süre konuşamadım. Gözyaşlarım, kalbimin ne kadar yorulduğunu benim yerime ilan ediyordu.
Kahvelerimiz geldiğinde yoğun, sıcak kokusu burnuma doldu.
“Tatlı sevmez misin?” diye muhabbet açmaya çalıştı Tarık.
“Severim,” dedim. “En çok da çikolatalı olanları.”
“Hımm…” diye mırıldanırken kahvesinden büyük bir yudum aldı.
“Bir de bitter olursa daha çok hoşuma gidiyor.”
“Çikolatada acı seviyorsun yani.”
“Acı değil de… daha yoğun.”
“Sen tatlı sever misin?”
Aslında şu an sormayı hiç planlamadığım bir soruydu bu. Ama onun açtığı bu hafif muhabbeti sürdürmek kötü gelmemişti.
“Özel olarak aramam ama bir tatlıyı severim.”
“Hangi tatlı?”
Yüzüne baktım ama gözlerine bakamadım. Kahvemden bir yudum aldım.
“M ile başlayan bir tatlı.”
“Hımm… Muhallebi mi?”
Öyle bir güldü ki… Yanağındaki gamze ortaya çıktı. Saçının önündeki uzun kumral tutamlar alnına dökülürken eliyle ağzını kapatmaya çalıştı.
Keşke dizginlemeseydi.
“Hangisi?” diye sordum.
“Bir gün söyleyeceğim,” dedi.
Kahve fincanına uzandı.
Biraz daha sakinleştiğimi hissediyordum. Ilık kahve boğazımdan inerken, Tarık’ın güven veren tavırları ve benim tuhaf hâllerime rağmen gösterdiği sabır beni dinginleştiriyordu.
“Aslında…” dedim, ellerimi masada birleştirerek.
“Senden bir mesaj bekledim. O günlerden sonra konuştuk ama sonra hiçbir şey yazmadın. Ertesi gün de… Bugün geleceğini bile söylemedin.”
Derin bir nefes aldım. Bunları sesli söylemek zordu. Söyledikçe kendimi sanki küçücük bir şeyi büyütmüş gibi hissediyordum. Ama öyle değildi. Geçmişimin karanlık gölgeleri beni bırakmıyordu. En ufak bir zorlukta üzerime çöküyorlardı.
Ben bütün hafta onlarla savaşmaktan yorulmuştum.
“Tarık…” dedim yine gözlerine bakamadan.
“Ben ailesi tarafından istemediği bir evliliğe mecbur bırakılmış, nikâh masasında terk edilmiş bir kızım. Kimsenin inanmadığı, üstüne iftiralar atılan… Terk edildiği hâlde suçlu gösterilen… Sonra tekrar aynı insanla nişanlanmaya zorlanan…”
Sesim titriyordu.
“Benim çok büyük güven problemlerim var. Kimseye güvenemiyorum. Güvenmek istiyorum ama…”
Sözler boğazımda düğümlendi.
Tarık elini bana doğru uzattı. Fark edince istemsizce geri çekildim. Başımı kaldırdığımda gözlerini buldum.
“Gözlerime bak, Mihri,” dedi şefkatle.
“Sence bu gözler, güvenemeyeceğin birine mi ait?”
Görüşüm bulanıklaştı. Ama gözlerimi ayıramadım. O koyu yeşil gözlerde güven vardı, sevgi vardı…
Ve en önemlisi sadakat.
“Herkesten şüphe edebilirsin,” dedi.
“Ama asla, asla benden şüphe etme.”
Sesi yalvarır gibiydi.
Ağlamam arttı. Peçeteyi ağzıma kapattım. Omuzlarım sarsılıyordu. İçime atıp taş gibi durduğum onca şey, şimdi küçük çatlaklardan dışarı sızıyordu.
“Özür dilerim,” dedim titreyerek.
“Ben senden şüphe etmedim… Hislerimden ya da senin hislerinden değil. Sadece…”
Tarık yanıma gelmemek için kendini zor tutuyordu. Yerinden hafifçe kalkıp tekrar oturuyordu.
“Lütfen özür dileme,” dedi.
“Anlıyorum seni. Gerçekten anlıyorum. Hissettiklerin için özür dileme. Çok zor şeyler yaşamışsın.”
Allah’ım, diye geçirdim içimden, sen bana ne kadar güzel bir adam göndermiştin…
“İyi olacaksın,” dedi kararlılıkla.
“İyileşeceksin. İyileşeceğiz.”
Başımı salladım.
Kafede kalabalık yoktu. Herkes kendi dünyasındaydı. Ama biz konuşurken sanki dünyada sadece ikimiz vardık.
Tarık derin bir nefes aldı. Motor ceketin cebinden hafif buruşmuş, dörde katlanmış bir kâğıt çıkardı ve bana uzattı.
“Aslında bunu sana vermek için yazmamıştım,” dedi.
“Sadece neden yazmadığımı sorduğun için… Bu kâğıt cevap olabilir.”
Ekledi:
“Mesajlara pek alışkın değilim. Hislerimi orada ifade edebildiğimi sanmıyorum. O yüzden bugün buraya, seni görmeye geldim.”
Kâğıdı avucuma bıraktı.
Ellerim sıcaktı. Ağlamaktan kızaran yanaklarım ve burnumla kâğıda baktım.

Bugün ana duygularımı itiraf ettim. Hiç kolay olmadı. Aylardır onu nişanlı zannediyordum, telefonuma gelen bir mesaj yüzünden… Ama öyle değilmiş. Hislerim doğru çıktı.
O da bana beni sevdiğini söyledi. Duygularımız karşılıklıymış.
Dedemin yanındayım. Onunla muhabbet ederken Mihri’den de bahsetmek istiyorum ama şu an onu çok heyecanlandıracak, kalp atışlarını yükseltecek bir haber vermekten kaçınmalıyım. Ama bu çok zor.
Anneme mesaj atmak istiyorum ama ne diyeceğimi bilemiyorum. Defalarca yazıp yazıp sildim. Galiba ben mesajlaşma adamı değilim.
İşlerimi daha da yoğun bir programa soktum. Hafta sonu yanına gideceğim. Ana sürprizi o zaman yapmayı düşünüyorum.
Gözlerim satırların arasında dolaşırken büyük bir mutluluk, heyecan ve utangaçlıkla geziniyordu. Kâğıdı birkaç kez daha okudum. Farklı farklı renklerde yazılmıştı; bu da aslında farklı zaman dilimlerinde, farklı kalemlerle yazdığını gösteriyordu. Kenarlarında alınmış minik tarih notları, aralara serpiştirilmiş birkaç amatör çizim vardı.
Elimdeki kâğıttan başımı kaldırdığımda onu izlerken buldum. Bir kolunu masaya dayamış, o eliyle yüzünü yarı yarıya saklıyordu. Kendini bir şekilde gizliyordu… Utanmış mıydı benim adamım?
“Yani,” dedim, bana bakması için,
“Bana o kadar güzel şeyler yazmışsın ki… Söyleyecek bir şey bulamıyorum.”
Tekrar kâğıda baktım.
“Sen bunları yazarken, benim düşündüklerim…”
Devamını getiremedim.
Tam o sırada içeri giren bir liseli grup ikimizin de dikkatini dağıttı. Birbirleriyle kaba saba şakalaşıyor, yüksek sesle konuşuyor, gülüşüyorlardı. Üstelik gelip tam arkamızdaki masaya oturdular. Küfürlü, argolu konuşmaları ister istemez bizim masamıza kadar geliyordu. Ne kadar rahatsız olduğumu fark etmeden kaşlarımı çattım.
Tarık sandalyeden hafifçe arkaya döndü. Önce yüksek ve sert bir şekilde öksürdü. Liseliler bir an duraksadı. Ardından:
“Aile var… Aile,” dedi.
Hepsine kızgın bir bakış attıktan sonra tekrar bana döndü. Dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım. Şu an bir kahkaha patlatmayı o kadar istiyordum ki…
Gülmemek için kendimi zor tuttuğumu fark edince,
“Komik bir şey mi söyledim?” dedi.
“Hayır, hayır,” dedim ama gülüyordum. Elimle ağzımı kapattım.
“Bunu bir kere babamdan duymuştum,” diye açıklamaya başladı.
“O ve büyük babam birlikte otururken, böyle gürültülü ve saygısız bir grup yanımıza gelmişti. Babam da aynen böyle söylemişti. Türkiye’deyken… Ben de ondan hatırlıyorum.”
Bunu anlatırken ellerini nereye koyacağını bilemez gibiydi.
Daha fazla utanmaması için,
“Evet, evet,” dedim. “Böyle bir şey söylenir.”
Ama içimden…
Bizi bir aile olarak tanımlaması hem beni mahcup etmişti hem de tarifsiz bir mutluluk vermişti.
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
Gözlerimin içine baktı.
“Asıl ben teşekkür ederim. Bütün haftamın yorgunluğunu bir gülümsemenle aldın.”
Vücudumdaki bütün sıcaklığın yüzüme hücum ettiğini hissettim. Alev alev yanıyordum. Terlemiştim. Bir elimle kendimi serinletmek ister gibi yelpaze yaptım.
Diğer elimle kahvenin yanında getirilen minik suya uzandım. Yanıyordum.
Birkaç yudum alınca biraz daha sakinleşmiş gibiydim.
“Yazdıkların beni gerçekten çok mutlu etti,” dedim, elimde tuttuğum kâğıda bakarak.
“Aslında ben de mesajlaşmayı pek sevmiyorum ama bu şartlar dâhilinde mesajlaşmak bizim için daha ulaşılabilir bir iletişim aracı olacak.”
“Haklısın,” dedi.
“Yardımını isteyeceğim bir konu var.”
Yüzündeki o muzip ifade gitmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı.
“Biliyorsun, babamı aylar önce bir motor kazasında kaybettim. Ve şu an bunun bir kaza değil… bir cinayet olduğunu öğrendim gibi.”
Söylediği şey o kadar korkunçtu ki alt dudağımı ısırdım. Sözünü bölmedim.
“Babamın kanını yerde bırakmak istemiyorum. Bu olayı aydınlatmak için aylardır çabalıyorum ama hâlâ bazı deliller eksik. Bazı noktalar karanlık.”
Acaba benden nasıl bir yardım isteyecek? diye düşündüm.
“Şüphelendiğim kişi,” dedi,
“Borsan Grubu’nun başkan yardımcısı… Cengiz Borsan.”
İşte şimdi taşlar yerine oturmuştu.


“Yardımı kabul etmeden önce,” dedim,
“aynı kişiyle ilgili ben de senden yardım isteyebilir miyim?”


Gözlerimin içine baktı.


“O zaman bu işte ortağız.”


“Ortağız,” dedim.

 

---

 

---

Nasıl buldunuz?

Yorumlarda buluşalım.

--

 

 

Bölüm : 21.12.2025 23:22 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...