
Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Nasılsınız?
Eğer iyi değilseniz. Bu bölümü okuduktan sonra alacaksınız Allah'ın izniyle.
Uzun zamandır beklediğimiz o bölüm o kadar güzel ki papatyalarım neyse ben sizi bölümüne baş başa bırakayım.
--
“Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)
--
Tarık'tan
__
Geçmiş her zaman geçmez.
Yaptığımız hatalar, işlediğimiz günahlar, seçtiğimiz kötü yollar öyle kolay kolay bırakmaz peşimizi. Bazen karanlıkları bekleyen ya da gölgeleri kovalayan hayaletler gibi dolanırlar ardımızda.
Gafil olduğumuz bir boşluğu, karanlık bir anımızı kollarlar. Ve o an saldırırlar.
Geçmişimi düşündüğümde kendimi çok acınası hissediyorum. Çok aciz ve bir o kadar da hatalı...
Evet, hatalıydım. Onları her hatırladığımda tekrar yapmaktan korkuyordum. Tekrar o karanlık, inançsız, neden yaşadığını bilmeyen, sadece öylesine nefes alan o adama dönüşmekten...
Ölmeyi bekliyordum. Ölmek için yaşıyordum sanki. Çok sevdiğim yoldaşım olan motorumu bile ölmek için sürüyordum. Çünkü sığamıyordum içime artık. Karanlıklar her yerimi kaplamıştı.
O zaman bunun günahlarımdan gelen bir ağırlık olduğunu bilmiyordum. Öyle büyük bir boşluk vardı ki içimde, ne koysam doldurmuyordu.
İmkanlarım vardı. İyi bir okul, güzel bir motor, babamdan kalacak bir miras... Yakışıklı olduğumu da söylerlerdi. Ama hiçbirisi... Hiçbirisi içimdeki o boşluğu doldurmaya yetmemişti.
Sonra o gün geldi.
Düşüncelerimden kaçmak için motorumla yola çıktığım o gün, onunla karşılaştım. Sesi önce kulağıma, susuz kalmış bir çölde serap bulmuş gibi hissettirmişti.
O papatya tarlasının ortasında, elinde kitapla oturan o kızı gördüğümde dünya durdu. İlahi bir tevafuktu bu. Beni görünce gülümsedi. Kararmaktan çürümüş kalbimin ortasında minik bir papatya yeşerdi o an.
Adım adım yaklaştı ve o beyaz parmaklarıyla kaskımın vizörünü kaldırdı. Siyah-beyaz gördüğüm dünya bir anda renklenmişti.
Gülerken kısılan koyu kahve gözleri... Yüzüne yayılan o ışık... Kalbim tekledi. O günden sonra ben, ben olmaktan çıktım.
Ama şimdi, her ona baktığımda içimde o zehirli ses uyanıyor:
"Sen ona layık değilsin Tarık."
Benim ellerim onunkiler kadar temiz değil. Benim sesim kötü sözlerle, gözlerim haramlarla kirlendi. Ben Müslüman oldum, şehadet getirdim ama içimdeki o karanlık fısıltı susmuyor:
"O, senden daha iyisini hak etmiyor mu? Nereden biliyorsun affedildiğini?"
"Nereden eminsin tekrar eskisine dönmeyeceğinden? O karanlık hallerine bürünmeyeceğinden nereden eminsin?"
Gözlerim ahşap masanın desenlerine öyle boş boş dalmıştı ki... Elimdeki bardağı istemsizce ağzıma götürdüğümde, kahvemin bittiğini ancak fark edebildim.
Mehmet Hoca, sanki beni düşüncelerimle yalnız bırakmak istermiş gibi önündeki yıpranmış kılıflı not defterini karıştırıyordu. Bu karanlık düşüncelerin ne kadar uzun zamandır zihnimi kemirdiğini yeni anlıyordum. Mihri ile ne zaman dini nikah yapmayı ya da bu birlikteliğin gerçek olacağını düşlesem, o korku duvarına çarpıyordum. Bu hisler öyle derinlerime sinmişti ki, ben bile yeni yeni uyanıyordum.
İyi ki şu anda karşımda Mehmet Hoca gibi bir insan vardı. Dile getirmekte zorlansam da ona güveniyordum. Derin bir nefes verdim. Bir el hareketiyle Cemil Abi’den bu sefer bir çay isteyip tekrar önüme döndüm.
Mehmet Hoca bana bakıyordu. Bir şeyler anlatacağımı hissetmişti.
"Abi," dedim sesim titreyerek. "Ben geçmişte... İslamiyet’te yasak olan pek çok şey yaptım."
"Günahlar işledin yani?" dedi sözümü tamamlayarak.
"Evet," dedim, başımı mahcup bir şekilde öne eğerek. "Maalesef işledim abi."
"Peki pişman mısın kardeşim?" dedi, kendinden emin ve ciddi bir sesle.
Başımı kaldırdım: "Tabii ki pişmanım."
"Peki sen Müslüman olmadın mı kardeşim?"
Yarım ağız güldüm. Neden sorduğunu anlayamamıştım. "Elhamdülillah, oldum abi."
"E kardeşim!" dedi şefkatle. "Sen Müslüman olduktan sonra artık geçmişin tamamen silindi. Allah katında sen, anasından doğma tertemiz bir Müslümansın. Bak maşallah, ne kadar temiz kalplisin ki, biraz önce karıştırdığım defterde tam da şu ayeti kerimeyi not almışım..."
Gözlüğünü düzeltti ve okumaya başladı:
"Ancak şu var ki dönüş yapıp iman edenler, güzel ve makbul işler işleyenler bundan müstesnadır. Allah onların kötülüklerini iyiliklere, günahlarını sevaplara çevirir. Çünkü Allah Gafur'dur, Rahîm'dir." (Furkan, 25/70)
Gülümsemeye başladım. "Sübhanallah..."
"Gerçekten maşallah, barikallah kardeşim! Bu tevafuk aslında senin affedildiğine güzel bir işaret." Dostça sol omzuma vurdu, sıvazladı. "Kardeşim sen tertemizsin, biz kendi günahlarımızı düşünelim."
Gözleri yine pencereye dalmıştı. "O da mı günah işliyordu acaba?" diye düşündüm. "O da mı hatalarından pişman olmuştu?"
"Bazen affedilmediğime dair kötü sesler geliyor," dedim mahcubiyetle. Sanki bunu söylemek ayıp bir şeymiş gibi hissediyordum.
Manidar gülümsemesi genişledi. "O seslere vesvese diyoruz kardeşim. Emin ol hepimize geliyor. Onlara çok kulak asmamak lazım; çünkü onlar arı gibidir. Onlarla uğraşırsan daha çok üzerine gelirler. Önemsemezsen giderler."
O sırada Cemil Abi’nin çırağı, dumanı üzerinde tüten çayımı bırakıp ayrıldı. İçerisi biraz daha tenhalaşmıştı. Mehmet Hoca’nın sözleri içimi serinletmişti. Birden saatini kontrol etti:
"Abooo! Saat kaç olmuş? Hanım kızmaz inşallah..."
Tebessüm ettim. Demek evli olunca insan böyle oluyordu. Ayrılmadan önce son bir kez durdu. "Sana son bir yer okumak istiyorum Tarık. Tabii ondan sonra karar senin, ben karışamam ama arkandayım, bunu bil."
Sayfaları hızlıca çevirdi. Kısık bir sesle, "Biz de zamanında hatalar yaptık kardeşim, kimse kusursuz değil," diye fısıldadı. Şaşırmıştım. Onun gibi mübarek bir adamın bile pişmanlıkları olması garipti.
"Hah, tamam, burasıydı işte! Ben de tam senin gibi hissettiğim bir zamanda Risale’den burası karşıma çıkmıştı."
Çayımdan büyük bir yudum alırken can kulağıyla onu dinlemeye başladım:
"Ruhumda büyük bir boşluk hissederek, okuyacak kitap ararken, Risale-i Nur'u okuduğum zaman elimde olmayarak ondan ayrılamadım. Kalbimdeki o büyük ihtiyacı Risale-i Nur eserlerinin karşıladığını hissettim... Böylelikle vesveselerin verdiği sıkıntılardan kurtuldum." (Şualar)
İnanamıyordum. Demek ki tam bizim gibi hisseden başkaları da vardı ve şifayı burada bulmuşlardı.
Mehmet Hoca defterini kapattı. "İnşallah biz de imanı kuvvetlenenlerden oluruz kardeşim," diyerek ayağa kalktı. Sıkıca sarıldık.
O giderken arkasından baktım. İçimdeki düğümlerden biri daha çözülmüştü. Hesabı ödeyip kendimi dışarı attım. Soğuk hava beni kucakladı ama içerideki o sıcaklık hala kalbimdeydi.
Caminin olduğu tarafa doğru yürüdüm. Her adımda içimdeki ağırlık biraz daha kalkıyor, gönlüm ferahlıyordu. En Sevgili’nin huzuruna gidiyordum.
Şimdi, halledilemez sandığım o derin yaraların kabuk bağladığını hissediyordum. İlk kez bu kadar umutluydum. Ve şimdi Rabbimden tek bir şey istemeye gidiyordum:
Papatyamı benim helalim eylemesi için dua etmeye...
Namazımı kıldıktan sonra ellerimi En Sevgili’ye açmış ve içimi dökmüştüm. Nasıl geçiyorsa içimden, öyle konuşmuştum... Hatalarımı anlatmıştım bir bir. Pişman olduğumu söylemiştim.
İslamiyet öyle güzeldi ki! Hristiyanlıktaki gibi araya herhangi bir aracı koymak ya da günahlarını bir insana anlatmak zorunda değildin. Direkt, birebir... Allah’ın kalbimize koyduğu o manevi telefonla O’nunla görüşebilirdik. Bu öyle muhteşem ve mükemmel bir şeydi ki!
Caminin girişine park ettiğim yoldaşımın yanına adımladım. Hava çok soğuktu, bileğim sızlıyordu ama yine de motora binmekten vazgeçemiyordum. Kaskımı başıma geçirdim, selenin altından eldivenlerimi çıkarıp ellerime taktım. Rahatça üzerine oturup güvenlik pedalını sol ayağımın ucuyla kaldırdım. Avluda minik bir "U" dönüşü çekip yola koyuldum.
Evet, geçmişim kirliydi. Belki Mihri’ninki gibi temiz değildi ama ben Müslüman olmuştum. O tüm kirli geçmişi geride bırakmıştım. Belki onun kadar bilgili değildim ama meraklıydım. Kendimi geliştirecektim. Ve ben en çok da bu yolda onunla yürümek, ondan öğrenmek istiyordum.
Artık emindim. İçimde hiçbir şüphe kalmamıştı. Kabanımın kalınlığına rağmen içimi üşüten o kuru soğuğa inat, motorun gazını biraz daha açtım. Şu an yönüm, babamla yaşadığımız eve doğruydu.
Dedemin yanına gidiyordum. Onunla konuşmalıydım; bu noktada onun desteği lazımdı.
Motoru apartmanın girişine park edip merdivenlere yöneldiğimde, içimden dedemle yapacağım konuşmanın provasını yapıyordum. Kapıyı çaldıktan beş dakika sonra dedem kapıyı açtı. Beni gördüğüne hem şaşırmış hem de sevinmişti.
"Ooo, kimleri görüyorum! Selamünaleyküm," dedi neşeyle.
"Aleykümselam... Dedem, sen hala selam verince bana bir tuhaf geliyor."
Tebessüm etti. "Alışırsın, alışırsın. Geç içeri."
Salondaki kanepelerde karşılıklı oturuyorduk. Beni biraz süzdü. Oturduğum yerde hafifçe öne doğru eğilip dirseklerimi bacaklarıma dayadım. Derin bir nefes verip dudaklarımı ıslattım.
"Dede..."
"Buyur evlat?"
"Ben Mihri’yle imam nikahı kıymaya karar verdim."
Odanın duvarlarını gürültülü, harıl harıl bir kahkaha doldurdu. Dedem, kanepeye yaslanan elini göbeğine götürüp sallanan göbeğini tuttu. O gülerken ben de gülümsedim. Bu habere bu kadar sevineceğini tahmin etmemiştim.
"Çok şükür evlat! Çok şükür bugünleri de gördük desene!"
Aslında kabul edeceğini içten içe biliyordum. Dedem, Mihri’yi sevdiğimi biliyordu ve başından beri bu işe taraftardı. Onun bu keyifli tepkisi beni daha da rahatlatmıştı.
"Öyle oldu," dedim mahcup bir ifadeyle.
"Ne zaman peki?" dedi, gözleri ışıldayarak. Kahkahası yerini huzurlu bir gülümsemeye bırakmıştı.
"En kısa zamanda."
Bu cevap kendimden beklemediğim kadar net çıkmıştı. Ama gerçekten, artık yüreğim onun özlemine dayanamıyordu. Onu çok özlemiştim.
"İşte tam beklediğim cevap! Hazırlıklar başlasın mı o zaman?"
Kıkırdadım. "İşte tam buraya, onları başlatmaya geldim."
"Nasıl bir şey düşünüyorsun oğlum? Nerede yapacaksınız?"
"Aklımda çok güzel bir yer var. Birkaç kişiyle daha görüşmem lazım."
Dedem hemen kendi hazırlığına girişmişti bile: "Hangi gün? Ona göre ben de gelen yardımcıya takım elbisemi hazırlatayım, ütüsü yapılsın."
Gülümseyerek cevap verdim:
"Allah nasip ederse önümüzdeki Cumartesi."
Dedemle biraz daha sohbet ettikten sonra vakit kaybetmeden vedalaşarak yanından ayrıldım. Verdiğim habere o kadar sevinmişti ki, bileğimdeki bandajlı yara izini fark etmemişti bile. Buna sevindim; çünkü fark etseydi açıklama yapmak durumunda kalacaktım ve bu kesinlikle tercihim değildi.
Tekrar motorun yanına dönüp kaskımı ve eldivenlerimi taktım; büyük bir mutlulukla motorun üzerine atladım. Gazlamadan önce telefonumu kaskın Bluetooth'una bağladım ve ilk Bartu’yu aradım. Eğer bu kadar kısa süre içinde böyle güzel bir sürpriz hazırlamak istiyorsam, onun yardımına ihtiyacım vardı. Hem de büyük bir yardıma... Bartu bu konuda bana fazlasıyla yardımcı olabilirdi, tabii geçen seferki gibi garip bir şey yapmazsa.
Uzun uzun çalan telefonunu sonunda uykulu bir şekilde, "Efendim, kimsin?" diye açtı.
"Benim, benim ya! Kendinde misin sen?"
Uykulu bir sesle, "Benim ne demek ya? Adın ne, sen kimsin?" diye sayıkladı.
"Tarık, Tarık!" dedim üzerine bastıra bastıra. Bir yandan trafiği kontrol edip motoru kullanıyordum. "Bartu kendinde misin? Önemli bir haberim var."
Bir süre karşı taraftan ses gelmedi, sanki kendine gelmeye çalışıyordu. Sonra, "Buyur buyur Tarık, evet seni dinliyorum," dedi. Sesi her zamanki haline kavuşmuştu.
"Bombaya hazır mısın?"
"Her zaman hazırım."
"Mihri’ye evlilik teklifi edeceğim!"
"Neeee!"
Kulağımdaki kulaklık şu an çıkarabileceğim bir yerde olsaydı, kesinlikle kulağımdan uzaklaştırırdım; çünkü öyle bir bağırdı ki kulağım patladı.
"Sakin ol, sakin ol," dedim.
"Sen de epey hızlısın," dedi manidar bir şekilde gülerken.
"Artık zamanının geldiğini düşünüyorum."
"Peki benim görevim nedir? Yani sana görev vereceğini anladım tabii ki. Böyle önemli bir olayda görev almak istiyorum, sen vermesen kırılırım zaten."
Haklıydı. "Tamam, şöyle ki..." diyerek sürprizin detaylarını kafamdaki şekliyle kabataslak anlattım. En önemlisi; onun hiçbir şey hissettirmeden önce Mihri’nin teyzesine durumu anlatması ve ardından Mihri’yi Kuşadası’na getirmesiydi. Bu sırada iyi ki Bartu İstanbul’daydı; yoksa Almanya’da olsaydı bu sürprizi gerçekleştirmemiz daha zor olur, süre uzardı. "Tamam tamam, o iş bende. Benden hiç sır çıkmaz, hiç hissettirmeyeceğim ona," diye güven vermeye çalıştı.
"Hissettirmesen iyi olur," dedim. Sesim kendimden beklemeyeceğim bir şekilde tehditkâr çıkıyordu. "Yoksa gerçekten ne yapabileceğimi ben bile bilmiyorum."
"Tamam, çok korktum enişte ya, abartma! Ben de en az senin kadar kardeşimin mutlu olmasını istiyorum." Sesi gerçekten bizim için mutlu olduğunu belli ediyordu. Gülümsedim.
"Tamam o zaman, sana güveniyorum. İletişimde kalırız, biletleri ben hallederim," dedim. Telefonu kapatmadan önce, "Hiç gerek yok, ben hallederim," dedi. Birkaç ısrardan sonra kabul etmediğini anladım; bazen garip bir şekilde inatçı olabiliyordu. Başımı salladım, bu sırada neredeyse şirkete gelmiştim.
"Tamam, sen nasıl biliyorsan öyle yap. Sakın hiçbir şeyi batırma!"
"Sanki istesem de batırabilirim," dedi kahkaha atarak.
Telefonu kapatıp motoru kendi özel garajıma park ettikten sonra kaskımı ve eldivenlerimi kilitli dolabıma koyup şirketin asansörüne adımladım. Diğer yandan, bu sürprizde benim için gerçekten büyük bir rol oynayabilecek kişi Elsa’dan başkası değildi. Bir kadının yardımına kesinlikle ihtiyacım vardı; çünkü bazı detayları ben düşünemeyebilirdim ve her şeyin muhteşem olmasını istediğimi hesaba katarsak, onun yardımı azımsanamazdı.
En üst kattaki odama çıkmıştım. Bu asansör sadece yöneticilere özel olduğu için istemediğim biriyle karşılaşmıyordum; bu da bana büyük rahatlık sağlıyordu. Kadın çalışanlarımla yüz yüze gelmek, aynı asansöre binme fikri bile çok korkunçtu. Ben Müslüman bir adamdım, buna dikkat etmeliydim. Asansörün kapıları açıldığında seri adımlarla odama yöneldim. Elsa’yı aramalıydım. Yine de içimden küçük bir tereddüt geçti: Acaba böyle bir şey için onu aradığımda rahatsız olur muydu? Sonra hastanedeki tepkisini hatırladım; artık ilişkimiz eskisi gibi değildi. Masama geçip deri koltuğuma yaslandım ve numarasını aradım. İkinci çalışta hemen açtı.
"Tarık?" Sesi soru sorar gibiydi. Bileğim yaralandığından beri benim için ayrı bir diken üstündeydi.
"Elsa," diye karşılık verdim.
"İyisin değil mi? Niye aradın, kötü bir şey mi oldu?"
"Gayet iyiyim, bir sorun yok," dedim sesimi düz tutarak. "Sen nasılsın?"
Bu soruyu ona o kadar uzun zamandır sormuyordum ki, sorarken sesim kulaklarıma garip geldi. O da afallamış olacak ki bir süre cevap vermedi.
"İyiyim, iyiyim... Bir sorun yok. Gerçekten iyi misin sen?"
Galiba sorum onu şaşırtmıştı. "İyiyim gerçekten, herhangi bir sorun yok. Sadece bir konuda daha yardımına ihtiyacım var."
"Bu sıralar gerçekten benden çok yardım istiyorsun, borçların giderek artıyor," derken sesi gülümsemiş miydi? Belki onu hiç tanımayan biri fark etmezdi ama ben fark ediyordum.
"Bir şekilde öderim artık," dedim.
"Tamam o zaman, ne isteyecektin?"
Ona Mihri ile alakalı durumdan bahsettim.
"İkiniz adına da çok mutluyum," dedi sesi gerçekten iyi geliyordu. "Yani onu gördüm Tarık... Onu gördükten sonra daha çok emin oldum. Onu neden bu kadar aradığından ve aylar sonra neden benden bir şey rica ettiğinden o gün daha da emin oldum. O kız gerçekten uğrunda mücadele edilesi biri; bunu açık yüreklilikle söylüyorum. Ve bu kararın da ayrı güzel."
Onu gülümseyerek dinliyordum.
"Rol almak benim için bir onurdur. Rica falan etmene gerek yok, gayet sevindim. Sadece ne yapacağımı biraz detaylandırır mısın?"
Aklımdaki birkaç fikirden daha bahsettim. Her şey net değildi, parçalar vardı ama sanki birleştirememiştim. Elsa birkaç noktada daha fikir verdi. Rezervasyonlar ve organizasyonun estetik kısmı için her şeyi halledebileceğini söyledi.
Dedemi de Bartu’yu da halletmiştim; artık çoğu şey hazırdı. İçim içime sığmıyordu. O kadar heyecanlıydım ki... Akşam namazını kıldıktan sonra minicik boşluğumda hemen Papatyama mesaj çekip iyi olup olmadığını sordum ve tekrar işlere gömüldüm. Bugün işlerde büyük bir boşluk oluşturmuştum ve bunun bedeli olarak epey iş yığılmıştı. Dosyaların arasında ne kadar yorulsam da içim huzur ve umut doluydu.
--
Aynanın karşısında son kez baştan aşağı kendimi süzdüm; bütün detayları tekrar gözden geçirdim. Saçımı sol elimle biraz daha arkaya yatırıp, parmaklarımı açarak taradım. Yüzümde herhangi bir sıkıntı yok gibiydi, yeni tıraş olmuştum.
Almanya’dan ayrılmadan önce Kian’ın önerisiyle bir saç tasarım merkezine gitmiş ve saçlarıma ufak dokunuşlar yaptırmıştım. Hoşuma gitmişti ama önemli olan; onun beğenip beğenmeyeceğiydi...
Birkaç adım geriye atarak üzerime tam oturan takımın beyaz gömleğinin düğmelerini ilikledim. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki sanki bütün odada kalp atışlarım yankılanıyordu. Kulaklarım uğuluyordu. Bugün kaçıncı defa kendime sakin olmamı telkin ettiğimi hatırlamıyorum. Öğle namazını yeni kılmış; Rabbime bana sükûnet verip dilimi açması için dua etmiştim. Çünkü o en önemli anda, heyecandan bir anda dilim tutulur diye korkuyordum.
Artık daha fazla burada vakit kaybedemezdim. Odamın kapısını açıp dışarı çıktım. Bu odada Papatyamdan heyecanla kaç gün mektuplar beklemiş, onun ilk mektuplarını orada okumuştum. Şimdi Kuşadası’nda; dedemin, Mihri’nin anneannesinin eviyle komşu olan yazlığındayım.
Merdivenleri ikişer üçer hızlıca adımlayıp aşağı indiğimde, ayakta ceketini ilikleyen dedemi gördüm. Yavaşça bana döndü. Önce baştan aşağı beni süzdü, sonra neşeli bir ses tonuyla:
"Manken gibi olmuşsun evlat!" dedi.
Gülümsedim. "Estağfurullah dedeciğim, asıl sen mankenlere taş çıkaracak gibi olmuşsun."
Gerçekten artık beyazların ağırlıkta olduğu fakat aralarda grilerin de belli olduğu saçlarını arkaya taramış, üzerine yaşına uygun bir takım giymişti.
"Eee, kimin torunu olacaksın? Olacak o kadar!" dedi gururla gerinerek.
İkimizin konuşmasını bir kapının gıcırdayarak açılması böldü. Topuklu ayakkabının ritmik sesleri ahşap zeminde yankılanırken, merdivenlerin başında o göründü. Üzerine saçlarıyla uyumlu koyu mor şık bir elbise giymiş, saçlarını salık bırakmıştı. Elsa... Bizim onu meraklı bakışlarla süzmemiz arasında, o da sakince merdivenleri adımlayarak yanımıza geldi.
Gözlerinin içine bakarak gülümsedim. "Çok güzel olmuşsun."
Gülümsememe karşılık verirken tebessümü inceydi. Dedem hemen iltifatları yağdırmaya başladı:
"Prenses gibi olmuşsun kızım, maşallah maşallah!"
İkimizin iltifatlarını başıyla kabul eden Elsa: "İkinize de teşekkür ederim," diye karşılık verdi.
"Her şey hazır değil mi?" dedim, bir kere daha onun ağzından duymak için.
"Her şey hazır, merak etme," dedi güven verici bir sesle. Cebimden telefonumu çıkarıp Bartu’nun mesajlarına baktım. On dakikaya papatya tarlasında taksiyle olacaklarını söylüyordu. Sanki yeterince panik değilmişim gibi beni iyice ateş bastı.
Derin bir nefes bıraktım. Sakin olmalıydım. Hayatımda söz konusu Mihri olduktan sonra o kadar çok panik olduğum sahne hatırlıyordum ki kendime bile şaşıyordum. Meraklı gözlerle bir bana bir telefonuma bakan dedem ve Elsa’ya döndüm:
"Neredeyse gelmişler, ben yavaştan çıkıyorum. Siz herhangi bir durum olursa benimle iletişime geçmeyin çünkü meşgul olacağım," dedim son kelimeleri söylerken gülümseyerek. Telefonumu sessize aldım. Papatyamla konuşurken o anı hiçbir kimsenin, hiçbir şeyin bölmesini istemiyordum.
Bahçenin sürgülü pimapen kapısını açtığımda, bana doğru havlayarak büyük bir coşkuyla koşan Burçak kahkaha atmama sebep oldu.
"Ah küçük yumurcak seni! Seni de çok özlemişim."
Dedem ve Elsa arkamdan birkaç adım atarak verandaya çıktılar. Elsa, Burçak’ı süzerek "Ben de çok özlemişim pamuk beyaz Burçak’ımı... Çok şükür ki iyi bakmışlar," dedi dertli dertli. Onun Burçak ile ilk karşılaşmasıydı.
"Maalesef bu sefer çok uzun süre hasret gideremeyeceğiz ama yine de seni gördüğümüze sevindik oğlum," dedim ve ellerimi pamuk gibi yumuşak tüylerinin arasında gezdirdim.
Tam bahçe kapısındaydım ki Elsa arkamdan bağırdı:
"Mehmet Hoca İzmir Havalimanı’na inmiş, hemen onu karşılaması için bir araç gönderiyorum, tamamdır!"
"Okeydir!" diyerek el salladım ikisine de. BMW marka spor siyah aracıma binmek üzere garaja yöneldim. Normalde bana kalsa kesinlikle motor kullanırdım ama hem biricik yoldaşım Almanya’daydı hem de Bartu ve papatyamı tek bir motorla getiremezdim.
İşte yine aynı yerdeydik. Günler, aylar sonra... Uzun bekleyişler, türlü türlü sıkıntılar ve aramıza giren pek çok şeye rağmen; yine Allah’ın izniyle birlikte bu papatya tarlasındaydık. Papatyaların pek çoğu, mevsimin kış olması dolayısıyla solup toprağa karışmış olsa da biz yine buradaydık.
Taksiden inen papatyam, beni görünce uzaktan bile fark edilir biçimde şaşırmıştı. Bartu, ondan beklenmeyecek bir hassasiyetle çantaları hemen tarlanın yanındaki asfalta bıraktığı gibi oracığa çöktü. Hem bize mahremiyet tanıyor hem de Mihri’yi yalnız bırakmıyordu.
Adım adım ona doğru yürümeye başladım. Sanki adımlarımı ben kontrol etmiyordum; yüreğim çekiliyordu. İlk bu tarlada görüp sesinde huzur bulduğum, gülüşüne vurulduğum, gözlerinin kahvesinde kaybolduğum papatyama bakarken, onda anlamlandıramadığım tılsımlı bir şeyler vardı. O da bana doğru geliyordu adım adım... Sanki zaman bizim için bu tarlada durmuş, aylar önceki karşılaşmamız aynı günün içinde devam ediyordu. Sadece güneş, o güne nispeten biraz daha yüksekteydi bugün.
Hafif bir esinti aramızdan geçti, kurumuş papatya yaprakları uçuştu. Aralıkta olmamıza rağmen havanın Ege’de pek de soğumamasına ilk defa bu kadar sevinmiştim. Çünkü papatyam üşüyebilirdi... Ama şu an hava, yüreğimde esen meltemler kadar tatlı bir ılıklıktaydı.
Aramızda neredeyse bir metre kalmıştı. Günlerdir bulduğum her fırsatta çalıştığım o sureyi okumaya başladım. Hayır, bunu önceden planlamamıştım; bir anda içimden gelmişti. Euzü besmelemi çekip, papatyamın ismiyle adaş olan o sureyi, Şems (Güneş) Suresi'ni okumaya başladım. Okurken yüzüne bakıyor, bazen utanmasın diye gözlerimi kaçırıp ikimizin ortasına düşürüyordum. Gözlerindeki şaşkınlık çoktan yerini mutluluğa bırakmıştı.
Sureyi okurken hiç takılmadığıma şaşırıp Rabbimin lütfuna şükrettim. Ben tam bitirmiştim ki bir anda Mihri başladı... O naif sesiyle ilk ayeti okurken ismimi duydum. O da benim yaptığım gibi, ismimi taşıyan sureyi okuyordu bana: Tarık Suresi. İkinci satıra geldiğinde, "Hafız" diye bitirdiği ayette yüreğim titredi. Evet, bir Tarık’tım ben; tam gönlünün ortasına bir hafız düşmüş Tarık... Kaybolmuş bir yıldızdım, güneşini bulup yönünü tayin etmiş bir yıldızdım artık.
Öyle heyecanlıydım ki nefes alışverişlerimi düzene koymak hiç kolay değildi. Derin bir soluk bırakıp gözlerimi gözlerine diktim. Sevdiğim kız, siyah paltosunun üzerine aynı renk büyük bir eşarp bağlamıştı. Koyu kahve gözleri tebessüm ettiği için hafifçe kısılmıştı. Yanakları yine pamuk beyazı, gülümsemesi zarifti... Ben onu bir ömür böyle izleyebilirdim. Zaten tam da bunu dile getirmek için gelmiştim.
"Papatyam..." dedim. Sesim ürkekti. Bakışlarını hafifçe gözlerime kaldırdı. "Yine karşılaştık," dedim gülümseyerek.
Dudaklarındaki tebessüm genişledi. "Öyle oldu ama bu sefer seni herhangi biriyle karıştırmadım. Ben, sen olduğunu anladığım için sana doğru geldim," dedi. "O gün seni Bartu abim zannedip yanına koşmuştum ve büyük bir özgüvenle vizörünü kaldırmıştım."
Gülüyordum. Unutmak ne mümkündü? "İşte o gün o hareketi yapınca çok utanmıştım," dedi başını yere eğerek. Ellerini birleştirmiş, o anı yaşıyor gibiydi.
"İyi ki..." dedim. "İyi ki öyle özgüvenli davranmışsın."
Mihri dudaklarını birbirine bastırdı. "Mihri," dedim; sesim derinden, kendime bile yabancı bir boğuklukla çıkıyordu. "Ben... Nereden başlayacağımı bilemiyorum."
Kelimelerle can çekiştiğimi anlamış gibi, "Söyle," dedi içtenlikle. "Anlatabilirsin."
Artık daha fazla kilitli kalmadım. "Ben, koyu Hristiyan bir annenin yanında, yıllarca çok sert ve sevgisiz bir ortamda büyüdüm. Her pazar gittiğim soğuk duvarlı, sevimsiz kiliseler vardı. Bana ürkütücü gelen ilahiler, garip beyaz giysili rahipler... Yıllarca orada kalmak durumunda kaldım."
Bunları söylemek tekrar yaşıyormuşum gibi acı veriyordu. "Ama sonra bir şekilde kaçtım ve babamın yanına geldim. O zaman daha özgürdüm ama çocukluğumdaki o baskının izleri ergenliğimde ortaya çıktı. Şimdiki gibi değildim Mihri. O zamanlar herhangi bir dine inanmıyordum. Yani şu an Müslümanım elhamdülillah ama... Müslümanlıkta hoş karşılanmayacak şeyler yaptım. Günahlar işledim."
Mihri’nin yüzü bir an bulandı. Belki söylememeliydim ama bilmeliydi. Geçmişimi bilmeliydi.
"Hiç..." dedi, sesinde bir tereddüt vardı. "Çekinme," dedim cesaret vererek.
"Başka biri oldu mu?" diye sordu. Gözleri öyle meraklı, öyle araştırmacıydı ki... Sanki her şey bu sorunun cevabına bağlıydı.
Yarım ağız sırıttım. Bilerek biraz beklettim. Papatyam resmen beni kıskanıyordu! "Asla," dedim büyük bir netlikle. "Asla kimse olmadı o anlamda Mihri."
Yüzüne büyük bir rahatlama oturdu. Belli belirsiz bir "Oh" dediğini duydum. Devam ettim:
"Babamı o yağmurlu, karanlık gecede gözlerimin önünde kaybedince..." Başımı yere eğdim. "Yaşamak için bir nedenim kalmamıştı. Öyle çaresizdim ki... Ben buraya ölmek isteyerek geldim Mihri. Dünya benim için siyah beyazdı."
Gözlerimin önüne o an gelince gülümsedim. Olayın yaşandığı yeri elimle gösterdim. "O gün öylesine gazlamaya çıktığımda, tarlanın ortasında elinde kitapla oturan sen dikkatimi çektin. Merakla durdum. Ve sen... Bir anda bana gülerek koştun. Vizörümü açtığında sanki gözlerimin önündeki o karanlık inkar gözlüklerini kaldırdın. Sen benim dünyama güneş oldun. Hayatımı aydınlattın."
Mihri’nin yanakları kızarmıştı, başını tekrar yere eğdi. "Şimdi," dedim, heyecanlı bir nefes bırakarak. "Sana sormak istediğim çok önemli bir soru var. Sorabilir miyim papatya?"
Bana döndü. Bakışlarından cevabımı almıştım. Rabbime beni utandırmaması için dua ettim. Aramızdaki mesafeyi kalbimle doldurmak ister gibi tam karşısında durdum. Rüzgar saçlarımı karıştırdı, onun eşarbını hafifçe uçuşturdu.
Ve o kelimeler ağzımdan büyük bir itiraf gibi döküldü:
"Helalim olur musun?"
--
Mihri’den
Bartu’nun ve teyzemin sürekli benden saklamaya çalıştıkları ama büyük olduğunu da hissettirdikleri o sürpriz, içimde bir yerlerde sanki belliydi. Doğmuştu içime işte, hissediyordum... Gerçekten beni çok mutlu edecek bir şey olmalıydı; uzun zamandır beklediğim, karanlık gecelerde düşlediğim bir şeydi bu aslında.
Uçağımız İzmir’e indiğinde ve taksi Kuşadası yollarında ilerlediğinde, ona doğru gittiğimi biliyordum. Her saniye ona biraz daha yaklaştığımı; her uzaklaştığım an özlemini çektiğim o koyu yeşil gözlere, o buğulu sese, alnına dökülen saçlarına ve güven verici kokusuna yaklaştığımı hissediyordum. Ama dilime dökemiyordum çünkü bu benim umudumdu; Rabbimden umduğumdu. Olur da imtihanım olur, hayal kırıklığına uğrarım diye korkuyordum. Zaten Bartu’ya bunu açıkça sorsam da gerçekleri benimle paylaşmayacağını biliyordum; ağzını mıhlamıştı sanki.
Ancak o papatya tarlasının yoluna girdiğimizde ve tarlanın ortasında, şık bir takım elbisenin içerisinde onu gördüğümde anladım her şeyi... Buraya neden böyle aceleyle geldiğimizi, bu ortamın ve onun burada olmasının neden sürpriz olduğunu o an kavradım.
"Helalim Olur Musun?"
Önce Kur’an-ı Kerim’den ayetler okuyarak başlamıştık konuşmaya. Ayetlerden sonra, sanki buraya geldiğimden beri hiç aklımdan çıkmıyormuş gibi bir de o hatırlattı buradaki ilk karşılaşmamızı. Ben de bir an bile unutmamıştım ki! Öyle güzel bir tevafuktu ki o... O an hayatımın değişeceğini asla hayal bile edememiş, öngörememiştim. Ve şimdi aylar sonra yine buradaydık, karşı karşıya.
Bu Rabbimin lütfu değil de neydi? Onun ikramıydı bana şüphesiz. Yoksa etrafımda beni istemediğim bir hayata bütün güçleriyle zorlayan, ne istediğimi hiçbir zaman umursamayan ancak kendi çıkarları uğruna beni kullanmaya çalışan insanlar hayatım boyunca çevremde pervane olmuşken; böyle ince düşünceli, fedakâr hem de tazecik bir Müslüman’ın karşıma çıkması asla tesadüf değildi.
Her halinden belli oluyordu; öyle heyecanlı, bir o kadar da tedirgindi. Gözlerimi alabildiğince ondan kaçırmaya çalışsam da öyle yakışıklıydı ki bugün... Sanki diğer günler o değilmiş gibi! Anlatmaya çalıştığı şeyler vardı, içinde biriktirdiği... O yüzden olabildiğince onu cesaretlendirmeye çalıştım.
Anlattı... Sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla. O anlattıkça yüreğim biraz daha burkuldu. Ne zor şeyler yaşamıştı güzel kalpli Tarık... O anlattıkça, o gün ilk defa göz göze geldiğim o puslu yeşillerdeki karanlık biraz daha aydınlandı zihnimde.
Neden öyle ölü gibi baktığını şimdi anlamıştım. Ama artık öyle bakmıyordu o gözler; o gözlerde imanın, İslam’ın pırıltıları vardı. Gözlerine aydınlık geldiği gibi yüzüne de renk ve can gelmişti.
Soracağı soruyu tahmin ediyordum. İçimden kaç defa "Evet" dedim, bilmiyorum. Ben de öyle heyecanlıydım ki ellerim titriyordu. Yumruklarımı usulca sıktım, ona belli etmek istemiyordum ama baştan aşağı zangır zangır titriyordum. Sanki saatler önce İstanbul’un o bulutlu, gri, kasvetli havasında değildim; şu an aylar öncesindeki o bahar günündeydim sanki. Ya da bu farklı bir boyuttu, bu dünyadan değil gibi...
Anlatacakları bittiğinde, istemsizce gözlerini buldu gözlerim. Şimdi söyleyeceği şey için öyle heyecanlıydım ki dudaklarımı dişliyordum. Havanın ılık esintisine rağmen yanaklarım kızarmaya başlamıştı, her yerimi ter basmıştı. Kalp atışlarım, bu papatya tarlasına adım attığımdan ve onu o siyah takımıyla gördüğümden beri hiç yavaşlamamıştı.
"Allah’ım ne olur kalbime güç ver, bu güzel anda durup beni yarı yolda bırakmasın," dedim içimden. Gözlerimle söylüyordum bana soracağı soruyu artık söylemesini. Bir cesaret almış gibi konuştu ama sesi çok derinden geliyordu. O da çok heyecanlıydı, bu tüm kelimelerine yansıyordu.
Soracağı soru için benden izin aldıktan sonra devam etti. İzin almasına gerek de yoktu ki; ben zaten en baştan beri bu sorunun cevabını kalbimle defalarca kez vermiştim. Ama bir kez de onun ağzından duymak istiyordum. Onun sesinden...
— Helalim olur musun?
Allah’ım, bu nasıl güzel bir soruydu böyle? Hayatımda duyduğum en güzel soru... Gülümsedim. Tüm içtenliğimle gülümsedim. Gözlerimin içi gülüyordu. O kadar mutluydum ki dişlerim bile gözüküyordu artık. O an hiç kimse, hiçbir şey umurumda değildi. Sanki bütün dünya silinmişti. Yaşadıklarım ya da yaşama ihtimalim olan o kötü şeyler, beni anlamayan insanlar, beni sadece baskılayanlar... Hepsi geride kalmıştı. Şu an ikimiz buradaydık ve tüm dünyadan kopmuştuk sanki. Bu papatya tarlasının sınırları içerisinde kimse bize dokunamazdı.
İçimden öyle derin şeyler geçiyordu ki, aylardır yaşadığımız her şey bir film şeridi gibi akıyordu gözlerimin önünden. Mektuplarında söyledikleri, eski deniz sahilindeki itirafı kulaklarıma doluyordu. Cevabım geciktiği için iyice telaşlanmış gibiydi, hatta yüzü biraz solmuştu. Nefesini tutmuştu sanki; hayatı, dudaklarımın arasından çıkacak o kelimeye bağlıymış gibi bekliyordu.
Bir adım daha yaklaşıp aramızdaki boşluğu biraz daha daralttı. Sadece benim duyabileceğim kadar kısık ama bir o kadar da içli bir sesle fısıldadı:
— Evet de bana... Hayatım cennet olsun seninle.
Gülümsemem iyice büyüdüğünde bir elimle kibarca ağzımı kapattım, başımı eğmiştim. Normalde kimseyi bekletmeyi sevmem ama o öyle güzel bakıyordu, öyle heyecanla bekliyordu ki... Onu böyle bekletmek nedense garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Başımı kaldırdım ve zaten belli olan o cevabı söyledim:
— Evet... İki dünyada da olurum.
Yüzündeki tedirginlik anında uçup gitti. Dudaklarından derin bir nefes bırakırken gerçekten nefesini tuttuğunu anladım. O an onun da yüzü kızarmıştı, tıpkı benim gibi. Yanlış mı görüyordum? Gülümsedi ve yanağındaki o minik çukur göründü. Ben de gülümsedim. "Evet" demiştim ama buradan sonra ne olacaktı, hiçbir şey bilmiyordum.
— Peki, ne yapacağız şimdi? — dedim içimdekini ona dökmek adına. Bir yandan kıkırdıyordum. — Sanki liseli aşıklar gibiyiz.
Gözlerini yummuştu, halimize gülüyordu o da. Bir eliyle arkaya doğru biçimlendirdiği saçlarını tekrar yatırdı.
— Merak etme, her şey ayarlandı.
Bunu duymak beni o kadar rahatlattı ki... Çünkü onun söylediğine güveniyordum. O "ayarladım" diyorsa ayarlamıştır. Güvenmek... Öyle kıymetliydi ki bir insanın sözüne şartsız koşulsuz kendini bırakabilmek. Ben en çok Tarık’a güvenmiştim. Güvenmeseydim, dünyanın en yakışıklısı da olsa ona "Evet" demezdim. Çünkü güven bir ilişkideki en temel unsurdur; bunu Cengiz ile yaşadıklarımdan çok acı bir şekilde tecrübe etmiştim.
Tarık’ın yönlendirmesiyle arkamı döndüm ve bizi aynı noktada bekleyen Bartu’nun yanına doğru koşmaya başladım. Tarık da ağır adımlarla beni takip ediyordu. Koştum, koştum... Beni gören Bartu direkt kollarını açtı. Büyük bir mutlulukla kollarımı beline doladım, sıkı sıkı sarıldım. O da kollarını sırtıma sarmış, yumuşak bir şekilde okşuyordu.
— Ona "Evet" dedim! — dedim başımı kaldırarak.
Bartu da bana bakıyordu.
— Zaten belli değil miydi en başından beri?
— Giderken sus dedim, olayın heyecanını kaçırma!
— Tamam tamam küçük hanım, bir şey söylemedim. Oley! Tebrik ederim ikinizi de.
Bartu bir bana, bir de arkadan gelen Tarık’a bakıyordu.
— O zaman geçiyor muyuz? — diye sordu Bartu.
— Biraz ileri park ettim aracı, — dedi Tarık. O sırada benim çantamı sırtına takmıştı bile.
Ben hallederdim diye ona yöneldiğimde, baş parmağını usulca dudaklarına götürdü.
— Şişt... Bundan sonra bu tarz işler tamamen bende. Senin hiç dokunmana gerek yok.
Öyle yumuşakça söylüyordu ki bunları; emir verir gibi değil ya da "sen güçsüzsün" der gibi değil... "Ben yanında olduğum müddetçe ben taşırım" der gibiydi.
Birlikte Tarık’ın aracına doğru ilerledik. Bence asıl sürpriz sadece bu değildi, devamı da vardı. Nereye gittiğimize dair ufak bir fikrim vardı ama korkuyordum. Büyük ihtimalle anneannemlere gidiyorduk. Evet, Tarık’a "Evet" demiştim ama daha nişanlandığımızı teyzem yeni öğrenmişti; hele anneannemi düşünemiyorum bile!
Ay Allah muhafaza! Aklıma bir an bu durumun annemlere uçabileceği geldi ve vücudumdan bir elektrik dalgası geçmiş gibi endişeyle titredim.
Biliyordum ki her şeyi yoluna koyacak olan yalnız ve yalnız Rabbimdi. O’nun her şeye gücü yeterdi. "Ol" derse her şey olurdu; insanların o en sabit fikirleri bile değişirdi. İnanıyordum ve Rabbimden umut ediyordum.
Zaten çok yakın olan yol; benim heyecanım, kaçamak bakışlarla Tarık’a bakmam ve yakalanınca gözlerimi kaçırmamla çabuk sona erdi. Tarık’ı ilk defa araba kullanırken görüyordum. Gayet rahat ve alışık bir tavırla sürüyordu. Evlerimizin olduğu yokuşta beni ve Bartu’yu indirdi; kendisi arabayı arka taraftaki garaja koyacaktı büyük ihtimalle.
Bana değil de Bartu’ya bakarak, "Umarım evdeki işler yolundadır," dedi. Gülümsemesi stresliydi.
Bartu, her zamanki umursamaz tavrıyla cevap verdi:
— İnşallah... Benim de hiç haberim yok ama öyledir diye umuyorum.
"Anneannem Biliyor Mu?"
Neredeyse arabadan indiğimizden beri hem heyecanlanıyor hem de bir şey sormaya korkuyordum. Tarık arabayı garaja doğru sürdü, Bartu da çantaları yüklendi. Birlikte merdivenlere yöneldik.
— Bartu abi, — dedim gülümseyerek. Ama bu gülümseme tamamen sinir ve strestendi. — Sakın bana anneannemlerin de olaylardan haberi olduğunu söyleme!
Bana döndü.
— Umalım ki bizi güzel bir şekilde karşılamış olsun Mihri, öyle düşün.
Bir an çığlık atacaktım; kendimi zor frenleyerek durumu küçük bir bağırışla kurtardım. Kulağına doğru fısıldıyordum:
— Ne diyorsun? Gerçekten mi? Anneannem böyle bir şeyi asla kabul etmez Bartu abi! Allah muhafaza annemler falan duyarsa ne yaparım?
Bana doğru döndü, sesini alçalttı:
— Biliyorum canım, biz bu konuları teyzenle konuştuk.
Adımlarımız oldukça yavaştı. Bahçelerimizin yan yana olduğu ince uzun kısımda yürüyorduk. Önünde bulunduğumuz ev Tarık’ın dedesine aitti. Bahçede Burçak koşuşturup oynuyordu ama başka kimse yoktu.
— Bence Özge teyze bu işi halletmiştir, — dedi Bartu, bizim evin siyah demir bahçe kapısına bakarken.
— Emin misin? Hiç haber almadın mı? Kesin mi bu bilgi?
— Yani en son taksideyken 'işler yoluna giriyor' gibi bir şeyler yazmıştı ama net bir şey söylemedi.
Bahçe kapısının ziline bastı. Ben de hemen yanındaydım, içimden dualar etmeye başlamıştım bile: "Allah’ım ne olur her şey yolunda gitsin bugün. Hiçbir şey ters gitmesin, ne olur..."
Kapıyı teyzem açtı. Saçlarını başının üzerinden sıkı bir tokayla at kuyruğu yapmıştı. Üzerinde siyaha çalan bordo, dökümlü bir elbise vardı. Kolları hafif balon, bileklerine doğru büzgülüydü; yakası ise kare kesimdi. Hem sade hem de dökümlü olan bu elbise, uzun boyuna çok yakışmıştı. Ama ben ne yapıyordum? Şu an teyzemin elbisesini inceleyerek en önemli mevzuyu unutmaya çalışıyordum sanki.
Teyzem bizi görünce gülümsedi. Bir bana baktı, bir Bartu’ya... Kendinden emin bir şekilde göz kırptı:
— Sakin olun, işlem tamam!
— Gerçekten mi? — demiştim, sesim biraz yüksek çıkmıştı.
— Sakin ol, sakin ol... — dedi teyzem eliyle işaret ederek.
Bartu, "İşlem tamamsa ben yukarı çıkıyorum, üzerimi değiştireceğim," diyerek teyzemin yanından hızlıca sıvıştı. Ben ürkek bir adımla içeri girdiğimde teyzem kapıyı kapattı. Gitmesine izin vermemek için elinden tuttum.
— Teyze nasıl oldu bu? Yani anneannem şu an benim Tarık’la nikahlanacağımı biliyor mu?
Öyle büyük bir hayret içerisindeydim ki... Teyzem kocaman gülüyordu.
— Yani, "Evet" dedin mi?
— Evet, evet dedim! Ama asıl konu o değil... — Kulağına yaklaştım. — Anneannem duyabilir... Onu nasıl hallettin?
— Sen teyzeni hafife alıyorsun galiba, — dedi, bir eliyle at kuyruğu yaptığı saçlarını savurarak. — Neden senin geldiğin gün alelacele çıktık zannediyorsun? Alp ile birlikte ilk uçakla buraya geldik. Anneannene bazı şeyleri anlattım. Tüm detayları bilmiyor ama şundan emin olabiliriz: Anneannen senin Tarık’ı sevdiğini biliyor ve ikna oldu. Tarık’ın da iyi bir çocuk olduğuna inandırdım onu. Bu konuda Bartu’nun da büyük etkisi oldu, ona ayrıca teşekkür et.
Şaşkınlıktan donup kalmıştım. Dediklerini duyuyor ama algılayamıyordum.
— Peki annemlere söylerlerse teyze? Ben ne yaparım o zaman?
En büyük telaşım buydu. Dünyayı bana zindan edebilirlerdi. Hele Cengiz duyarsa...
— Merak etme teyzeciğim, anneannem kimseye bir şey söylemeyecek. Annenlerin senin hayatını sana sormadan nasıl yönettiğini, söylersen neler olabileceğini ona anlattım. Senin zaten ailen tarafından zorla evlendirileceğini biliyor. Sen şu an sadece istediğin kişiyle evleniyorsun. Kocaman kız olmuşsun, bu kararı kendin verebilirsin.
Bir elini havada sallayarak ekledi:
— Hiç kolay olmadı onu ikna etmek, biraz inatçıdır. Hatta biraz demem az kalır, kaç kavga ettik biliyor musun? Ama en sonunda ikna oldu elhamdülillah.
Derin, içli bir nefes verdi. Ben de derin bir iç çektim. Gözlerimden minik yaşlar akarken gülümsedim. Yanımda olacaklarını bilmek, onlara güvenebilmek... Sadece güvenmek istiyordum artık. Kaçmayayım, korkmayayım, endişelenmeyeyim... Tabii bu imtihan dünyasında tamamen mümkün değildi ama yanında soluklanabileceğim insanlar olsun istiyordum. Bunların başında da elbette Tarık geliyordu.
Teyzem beni kolumdan tutarak içeri sürüklemeye başladı.
— Hadi artık, şaşkın şaşkın baktığın yeter! Daha üzerine bir şeyler giyeceksin. Seni istemeye gelecekler Mihri, farkında mısın?
Donup kaldım.
— Ne dedin? Beni istemeye mi gelecekler?
Bir yandan ayakkabılarımı çıkarıyordum. Teyzem kendinden emin bir kız evi sahipleniciliğiyle konuştu:
— Ne sandın? Seni öyle kaçar gibi mi evlendireceğiz? Gelsinler, usulünce istesinler kızımızı!
Girişteki bahçe masasının yanından geçerken teyzem hemen dibimdeydi.
— Bakarsın vermeyiz! — dedi gülerken.
— Teyze yaaa! — diye yalancıktan isyan ederek onun şakasına ayak uydurdum.
Ben önde, teyzem arkada; merdivenlerin mermer basamaklarını adımlayarak ikinci kata çıktık.
— Tabii tabii, çok yakışıklı oldun. Gel bir papyonunu düzelteyim Alp...
Anneannemden gelen bu ses, bir an olduğum yerde durmama sebep oldu. İstemsizce tedirgin hissettim. Benim durduğumu fark eden teyzem önüme geçti. Ses, anneannemin yatak odasından geliyordu. Bir süre kapı pervazından göz ucuyla onları izledik.
Anneannem; üzerinde sadece özel günlerde veya eski fotoğraflarda gördüğüm, yaşına uygun, çok şık bir takım elbise giymişti. Hemen karşısında ise keten pantolonu ve beyaz gömleğiyle Alp duruyordu. Anneannesi ona özenle papyonunu bağlıyordu.
Ben bu ilk karşılaşma için sanki tam hazır değil gibiydim ama teyzem sırtımı hafifçe okşadı. "Sorun yok, merak etme," der gibi gözlerini yumup başını salladı. Bir cesaretle kapıyı tıklatıp ürkekçe içeri adımımı attım. İkisi de başını bana doğru çevirdi.
Anneannemle göz göze geldik. Gözlerinden bir şeyler geçti; tam olarak anlayamadığım, karmaşık, bende karşılığı olmayan bir bakıştı bu... Sonra her zamanki gibi gülümseyip ifadesini toparladı.
— Hoş geldin, hoş geldin Mihri çocuğum.
Alp hemen koşup bana sarıldı.
— Mihri ablaaaa! Hoş geldin! Nasıl olmuşum, nasıl olmuşum?
Hemen üzerindekileri gösteriyordu. Papyonunun bir ucundan tutup bana doğru yukarı kaldırdı.
— Bak, bak! Annem aldı!
— Çok yakışıklı olmuşsun Alpçiğim, — dedim sözlerimi uzatarak. — Tam bir beyefendisin.
— Yakışıklı olmuşum değil mi? — Tekrar duymak istiyordu.
— Çok yakışıklı olmuşsun ufak bey!
Gururla gülümseyerek yanımızdan koşarak kaçtı. Büyük ihtimalle papyonunu evde herhangi birine daha göstermeye gidiyordu.
"Başını Eğme..."
— Hoş bulduk anneanne, — dedim tekrar ona dönerek.
— Hayırlı olsun kızım, — dedi. — Teyzen bahsetti.
— Evet... Öyle oldu. Amin inşallah. — Başımı hafifçe eğdim.
— Başını eğme, — dedi hemen. — Bugün mutlu olmalısın, senin için çok özel bir gün.
Usulca başımı kaldırıp ifadesini kontrol ettim. Gerçekten de bir o kadar buruk ama gururlu bir "anneanne" duruşuyla yatakta oturuyordu. Anneannem böyle özel günlerde hep takım elbise giyerdi; galiba öğretmenliğinden kalma bir alışkanlıktı ya da kendine has stiliydi.
— Sen de çok güzel olmuşsun anneanne, — dedim gülümseyerek.
— Bakalım birazdan sen nasıl olacaksın? — dedi teyzem, bu gizemli muhabbeti bölerek. Yüzünü bana çevirdi. — Gelin kızımızın hazırlanması lazım!
Anneannem de hemen atıldı:
— Hemen, hemen çabuk! Mihri, yukarı çık haydi çocuğum, hazırlan.
Tamam, peki... Teyzem kolumdan tutmuştu bile. İkimiz de koşarak en üst katın merdivenlerini adımladık. Karşımda, geçen yazdan bir sürü anımın olduğu o pimapen kapılı odayı görünce duygulandım.
Kapıyı hızlıca açtım ama:
— Daha hazır değilim ki ben! — diye bir cırlamayla kalakaldım.
Karşımda; bir elinde uzun sarı saçlarını maşaya dolamış, diğer elinde tarakla saçının diğer kısmını tarayan bir kız duruyordu. Üzerinde kolları hafif bol, beline tam oturan, dökümlü kumaşı ve tül detaylı uzun eteğiyle pespembe bir abiyenin içinde... Bükra!
Öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki! Yüzünde "yok gibi" duran ama profesyonel olduğu belli olan çok doğal bir makyaj vardı. Onu tanıdığım için fark etmiştim; filmlerden kaçmış bir prensesi andırıyordu.
— Senin ne işin var burada?! — diyerek ona doğru koşmaya başladım.
Hızlıca elindeki maşayı ve fırçayı çalışma masasının üzerine attı. O da sevinç çığlıkları atıyordu. Hemen beni kucakladı. Sıkı sıkıya sarılırken ikimiz de birbirimizin sırtına hafif hafif vuruyorduk.
— Süp-riz! — diyerek kahkaha attı. — Nasıl ama? Bayağı sürpriz oldu değil mi?
Halimden öyle keyif alıyordu ki!
— Bayağı bayağı hem de... Öyle sürpriz ki şurada bayılabilirim! Sen de buradasın...
— Tabii ki burada olacağım! — dedi. — Bu özel günde seni yalnız mı bırakacaktım? Hem makyajını kim yapacak, elbiseni kim giydirecek?
— Doğru... Tabii ki. Sadece onlar için değil, senin varlığın da kocaman bir sürpriz oldu. Hem de böyle güzel bir prensese dönüşmüş halinle!
— Ay gerçekten mi? — diyerek ellerini yanaklarına kapattı.
"Yalan söyler miyim hiç? Zaten her zaman prensessin de..." Onu baştan aşağı bir kez daha süzdüm. Bugün gerçekten de bir prenses olmuştu; heyecan dolu çığlıklarımız odanın duvarlarında yankılanıyordu.
Teyzem, "Güzel arkadaşlığınızı bölmek istemem kızlar ama..." diyerek odanın hemen sağ tarafındaki ahşap gardırobun kapaklarını açtı. "Mihri’nin artık bunu giymesi gerekiyor."
Askılıktan, etrafı beyaz bir kılıfın içerisinde olan bir parça çıkardı. Tamamen gold renkli kılıfın üzerinde; süslü, lirik bir yazı tarzıyla yazılmış kocaman, altı renkli bir amblem dikkatimi çekti. "Ay, bu çok güzel!" diyerek bir anda teyzemin yanına geldim.
Bükra da bana katılarak, "Gerçekten öyle," dedi. Bir anda ikimizin de dikkati teyzemin elindeki o gösterişli askılığa odaklanmıştı. İçinden ne çıkacağını deli gibi merak ediyordum.
Teyzem gülümsedi. "Bunu kim gönderdi tahmin edin?"
"Tarık mı?" dedim, gözlerimin içi parlayarak.
Teyzem başını iki yana salladı. "Hayır, Elsa Grunewald. Galiba görümcenmiş..."
Gülümsemem daha da büyüdü. Artık gülmekten yanaklarım ağrıyordu. Onları hatırlayınca, "Ayy evet, evet! Geçen davette tanışmıştık. O mu göndermiş?" diye heyecanla atıldım.
"Evet, onun adıyla kargoyla geldi bu sabah. Elimize yeni ulaştı." Teyzem, yatağın üzerine bıraktığı kılıflı askılığa bakıp bana döndü. "Ben ufak bir göz atmış olabilirim ama seni bunun içinde görmek için sabırsızlanıyorum. Benim evde halletmem gereken birkaç ufak şey var."
Yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Çıkmadan hemen önce Bükra’ya baktı: "Mihri sana emanet, tamam mı? Bu arada Tarık ve ailesi her an gelebilir, o yüzden elinizi olabildiğince çabuk tutun."
Bükra, kendinden emin bir tavırla, "Merak etme Özge teyzem, o iş bende," diyerek kapıyı kapatmak üzere olan teyzeme 'tamam' işareti yaptı.
İkisine bakıp yine gülümsedim. Allah’ım, sanki bana meleklerini göndermişti... Her şey o kadar yolunda gidiyordu ki! Onların yardımı benim için çok kıymetliydi; çünkü biliyordum ki bunlar başıma tek başıma kalsaydı, asla altından kalkamazdım. Bu tarz organizasyonlar gerçekten tek başına yapılacak gibi değildi.
(Yazar Notu: Bunu çok iyi biliyorum çünkü gerçekten büyük bir organizasyonu neredeyse tek başıma düzenledim. Haşatım çıkmıştı ama sonuç muhteşemdi!)
Bükra’yla muhabbet ederken bir yandan üzerimi çıkarmaya başladım. Şalımı çözüp saçlarımı serbest bıraktım. Kabonumun içinde uzun kollu bir body ve eteğim vardı. Bükra saçlarımı görünce gözleri parladı. "Yine çok hoş saçların..."
"Teşekkür ederim," dedim ellerimle saçlarımı karıştırırken. "Gerçi biraz seyreldi son zamanlarda, pek bakım yapamıyorum."
"Merak etme canım," dedi teselli edercesine. "Sonuçta kökü sende. Biraz bakımı sıkı tuttun mu yine eski haline kavuşur." Üzülmemem için böyle diyordu ama son zamanlarda saçlarımın gerçekten cılızlaştığını hissediyordum.
Artık dayanamayacaktım, çok heyecanlıydım. Adım adım yatağın üzerindeki o gösterişli kılıfa doğru yürüdüm. Bükra hemen yanı başıma gelmişti; ikimiz de nefesimizi tutmuştuk. Fermuarı zarifçe aşağı indirdiğimde gözlerimiz fal taşı gibi açıldı.
Karşımızda öyle yumuşak, öyle güzel dökümlü bembeyaz bir kumaş duruyordu ki... Hemen Bükra’nın yardımıyla elbiseyi kılıfından kurtarıp gardırobun üzerine astık. Boydan baktığımda nutkum tutuldu. Meleklere yakışacak kadar güzeldi.
"Bükra," dedim nefes nefese. "Benim hemen hızlıca bir duş almam lazım, İstanbul’dan geldim sonuçta."
Beni anlayışla karşıladı. "Tamam, ben de buraları toparlayayım. Hazırlanırken etrafı biraz dağıtmışız. Sen hemen gel, bekliyorum seni!"
Hemen aşağı kata, banyoya koştum. Elimi olabildiğince çabuk tutmuştum. İnce içliklerimi yanıma aldığım için saçlarımı havluya sarıp yukarı çıktım. Şimdi tek yapmam gereken kurulanıp bu rüya gibi elbiseyi giymekti.
İçimi bir korku kapladı: "Allah’ım ne olur üzerime tam olsun!" Bedenimi nereden bildiklerini bile bilmiyordum. Eğer olmazsa bu tam bir felaket olurdu. Hem çok mutluydum hem de karnımda kelebekler uçuşuyordu; tüm duyguların karışımını yaşıyordum sanki.
Bükra’nın yardımıyla elbisenin arkasındaki gizli fermuarı açtık. Önce eteklerini giydim, ardından kollarımı geçirdim. Bükra fermuarı usulca yukarı doğru çektiğinde, aynadaki görüntüme inanamadım.
Elbise tam belden oturtmalıydı. Beyaz astarın üzerinde, bembeyaz tüllerle çevrelenmiş geniş etekleri vardı. Kolları balon modeldi ve dökümlü tüllerle kaplıydı. Öylece kendime bakakaldım. Aynadaki prenses görüntüsüyle başımdaki ıslak havlu tam bir tezat oluşturuyordu.
Bükra, dakikalardır bu kelimeyi içinde tutuyormuş gibi iç çekti: "Çok güzelsin..."
Ona döndüm. "Çok teşekkür ederim güzel arkadaşım."
"Hadi bir dön bakalım! Uçur şu etekleri!"
Hafifçe etrafımda döndüm. Tüller havalandı, sanki odanın zemini bembeyaz bulutlarla kaplandı. Bükra yanıma gelip elimi sıktı. "Bu güzellikten Tarık'ı mahrum edemeyiz değil mi? Hadi elimizi çabuk tutalım."
Önce saçlarımı kurutup bonenin içine aldık. Üzerine beyaz saten bir içlik iğneledik. Onun üzerine ise elbisemin tülleriyle uyumlu, şifon model geniş bir şal yaptık. Şal omuzlarıma doğru süzülüyor, göğüslerimi nazikçe örtüyordu. Elbisenin en sevdiğim özelliği buydu: Zarifti ama vücut hatlarımı direkt ortaya çıkarmıyordu. Hem koruyucu hem de büyüleyiciydi.
Tabiki biricik Yıldız'ımın bana nişan hediyesi olan özel tasarım altın papatya kolyemi de takmayı ihmal etmedim.
Beyazların üzerinde iyice ön plana çıkmıştı.
Sıra makyaja geldiğinde tereddüt ettim. "Bir şey yapmasak mı?"
"Merak etme, şeffaf bir makyaj yapacağım," dedi Bükra beni ikna etmek istercesine. "Sadece hafif bir kapatıcı, kirpiklerini kaldırırız, kaşlarını tararım... Başka bir şey yok."
Ona teslim oldum. Bükra beni asla kandırmazdı.
Heyecandan ellerim titriyordu. Daha onu görmeden, vücudumdaki bütün kan yüzüme hücum etmişti sanki. Bahçemizin o ağır, ziya demir kapısının önünde; Tarık ve ailesinin gelmesini bekliyorduk. Hemen yanımda Bükra vardı. Özge teyzem, beş dakika öncesine kadar yanımızdaydı ama bir sigara molası için müsaade istemişti.
Alp, bir yanımıza uğruyor, bir evin diğer köşesine koşup geri geliyordu; yerinde duramıyordu. Anneannem ise bahçe masasındaki sandalyesine oturmuş, düşünceli gözlerle etrafı süzüyordu. Mutfaktaki ikramlıklar hazırdı; ben hazırlanırken teyzem her şeyi ustalıkla halletmişti.
"Nasıl olmuşum?"
Bu soruyu Bartu abimin bana sorduğuna emin miydik? Soru bana sorulmuş gibi görünse de, gözlerini hemen yanındaki o pembe rüyadan alamıyordu. Bükra, omuzlarından aşağı bukle bukle dökülen sarı saçları ve pespembe elbisesiyle tam bir prensese benzemişti. Bükra'nın da ondan kalır yanı yoktu; o da Bartu’ya kilitlenmiş gibi bakıyordu.
Bartu, nadiren görebileceğimiz bir şey yapmış ve o meşhur kıvırcık saçlarını düzleştirmeye çalışmıştı. "Çalışmıştı" diyorum çünkü üstler düz görünse de yanlar ve arka taraf tam gaz kıvırcık kalmıştı. Üzerinde ceket yoktu; vücudunu saran beyaz bir gömlek, siyah pantolon ve sevimli bir papyon... Her zamanki kibar Bartu abimdi işte.
Birbirlerine öyle bir bakıyorlardı ki, aralarındaki çekimi onları hiç tanımayan biri bile kilometrelerce öteden fark edebilirdi. Birkaç kez yalandan öksürdüm; bana bakmadılar. Sesimi biraz daha yükselterek, "Öhö, öhö!" dedim.
"Çok yakışıklı olmuşsun," diye fısıldadım Bartu abime.
Sanki bunu Bükra söylemiş gibi kafasını sallayarak mırıldandı: "Teşekkür ederim, sen de çok güzel..."
Kıkırdamaya başladım. İkisi o kadar komikti ki! Bir anda rüyadan uyanmış gibi Bükra arkama geçti, Bartu da bize arkasını döndü. Onların bu hallerine gülerken, bir anda o ses duyuldu.
Kapı çalmıştı.
Beklediğim o kapı, nihayet çalmıştı. "Allah'ım, Allah'ım... Ne olur yardım et!" dedim içimden. Kalp atışlarım beynimin içinde yankılanıyordu. Ellerimi yanaklarıma koydum. "Bükra, yanıyorum!"
Bükra eliyle bana yelpaze yapmaya başladı. "Sakin ol, sakin ol... Her şey çok güzel olacak. Elbisen, makyajın, her şey harika! Sadece gülümse ve 'hoş geldiniz' de. Bu kadar!"
Tam kapıyı açacaktım ki, Bartu araya girdi: "Dur! Hemen öyle açılır mı? Önce ben geçeyim, para koparacağım daha enişteden!"
Bükra ters ters baktı. "Sus sen bakayım! Zaten kız heyecanlı, bir de siz araya giriyorsunuz."
Onlara kulak asmadım. "Bismillahirrahmanirrahim," diyerek kapıyı yavaşça, ardına kadar açtım.
Karşımdaki görüntü, tam bir şükür sebebiydi. Sevdiğim adam... Elinde kocaman bir papatya buketiyle karşımda duruyordu. Üzerinde yine o aşık olduğum şık elbisesi vardı. Kumral saçları biraz karışmış, hafifçe alnına dökülmüştü; sanki heyecandan ellerini sürekli saçlarına götürmüş gibi bir hali vardı.
O yosun yeşili gözleri, beni baştan aşağı süzdü. Sonra gözlerimde durdu. Bizim için zaman yine durmuştu. Belli belirsiz, kendimin bile zor duyduğu bir sesle, "Hoş geldin," diyebildim.
Gülümsedi; o meşhur gamzesi yine oradaydı. Arkadan birisi onu hafifçe ittirince sendeledi ama hemen toparladı. Elindeki buketi bana doğru uzatırken, o buğulu sesi kulaklarımı doldurdu. Sadece benim duyabileceğim kadar kısık ama kalp ritmimi altüst edecek kadar derindi:
"Sen bugün beni kalpten götüreceksin, Papatya..."

(Özgü Teyzenin elbisesi)
--

(Mihri'nin elbisesinin aynısı değil.
Benzeri hayal edebilmeniz için.)
--

(Bükra'nın elbisesi benzeri)
--
İnanır mısınız yazarken beni ateş bastı.😅😍
Ama öyle heyecanlı öyle keyifli yazdım ki neredeyse yazarken sürekli gülümsüyordum. 🥰
Ama çok uzun zamandır hepimiz bu bölümü beklemiyor muyduk?
Yani o kadar heyecanlı o kadar güzeldi ki ben sıcacık oldum peki siz ne durumdasınız?
Yorumlarda buluşalım
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.95k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |