58. Bölüm

47.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım

Nasılsınız?

Bugün bölümü biraz daha erken yükleme imkanım oldu.

Size minik bir sürpriz.

Güzel dualarınızı bekliyorum.

Veeee o beklenen bölüm

Bu bölüme bir kelime verecek olsam "Huzur" derim.

---

"Kaynaşmanız için size kendi nefislerinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun delillerindendir..."

(Rûm Suresi, 21. Ayet)

 

--

 

​Güneş ve ay İstanbul semasında karşılaştılar, gördüler birbirlerini... Tam birbirlerine sunulacakken güneş ufukta gözden kaybolduğunda, ay arkasından mahzun bir şekilde kararan gökyüzünde yalnız kaldı. Ama biz birlikteydik.

​Yine aynı anda gökyüzünde yıldızlar ve güneş olur mu? Bizim gökyüzümüzde artık vardı. Gözlerimi kapattığımda hâlâ o ana gidiyor gibi hissediyorum; İstanbul’un rüzgârı gelinliğimin eteklerini uçuruyor, başörtümü okşuyor... Sevdiğim yanımda ve biz birlikte tek nefes alıyoruz. Bizim için zaman durdu o an; her şey durdu. Dünya dönmüyordu sanki. İstanbul Boğazı’ndan vapurlar geçmiyor, saatler akmıyordu. Öyle bir andı...

​Kaç gece bu anı düşledim, kaç duamda bu hissi istedim bilmiyorum. Rabbim; yaşadığım tüm zorluklara, çektiğim tüm çilelere ve sabrettiğim her anın karşılığında bana öyle güzellikler verip beni öylesine mükemmel rızıklatmıştı ki; kalbim, aklım, fikrim, her şeyim doyuyordu.

​Surlardan el ele motorlarımızın yanına yürüdüğümüzde, akşam ezanı nazlı nazlı Süleymaniye minarelerinden okunuyordu. Ellerimiz birbirine kenetliydi. Biliyordum, visal günüydü bugün; kavuşmuştuk. Ama birbirimize öyle hasrettik ki, hiç teması kesemiyorduk. Aramızda huzurlu bir sessizlik vardı.

​Motorlara tekrar bindiğimiz için ellerimizi ayırmak durumunda kaldık. Yine Tarık’ı takip ediyordum. Kasklarımızda bluetooth kulaklık olduğu için bana bu gece kalacağımız otel süitine gideceğimizi söylemişti. Şu an öyle yorgun hissediyorum ki, sessizliğe ve dinginliğe çok ihtiyacım var. Bu haber beni çok sevindirmişti. Düğün ortamımızı ne kadar sevsem ve mutlu olsam da, gerçekten artık kimseye gülümseyecek, fotoğraf çekilecek ya da konuşacak halim kalmamıştı.

​Çok şükür gideceğimiz yer çok uzak değildi. Tabii akşam saati olduğu için İstanbul trafiği oldukça yoğundu ve bu da gitme süremizi uzatmıştı. Etraftan bizi parmakla gösterenler, gülümseyenler, hatta fotoğraf çekenler oluyordu. Bir gelinle damat, arka arkaya motorlarıyla İstanbul sokaklarındaydı! Ama benim tek gördüğüm şey, önümde giden sevdiğimdi.

​Vardığımızda ilk dikkatimi çeken, giriş kapısının bile çok görkemli ve mükemmel aydınlatmalara sahip olmasıydı. Sanki bir galaya gelmiş gibi hissetmiştim, fazla gösterişli duruyordu. Bahçesinden içeri girdiğimizde valeler motorlarımızı park edebileceklerini söylediler ancak biz kendimiz park etmek istedik.

​Kasklarımızı kilitledikten sonra Tarık bana döndü:

"Yorulmuşsundur papatyam..."

​Uzattığı eli bekletmeden tuttum. Yorgun göz kapaklarımı inatla kaldırıp başımı diktim ve gözlerinin içine baktım.

"Birazcık mı?" diye kıkırdadım. "Gözlerin öyle söylemiyor."

​El ele giriş kapısına doğru adımladık. Giriş merdivenlerinden birkaç metre ötede kırmızı halılar başlıyordu. Bir elimle Tarık’ın elini tutarken diğer elimle gelinliğimin eteklerini yavaşça kaldırıyordum. İyi ki bu modeli seçmiştim; bütün gün üzerimde olmasına rağmen çok rahat hissettirmişti. Vücut hatlarımı belli etmiyor, içinde rahat hareket etmemi sağlıyordu. Tabii siyah motor takımım daha güzeldi, o ayrı!

​Kapılar otomatik açıldığında Tarık’ın koluna girdim. Onun yanında dururken kendimi öyle mutlu ve gururlu hissediyordum ki... Biz gerçekten yan yana, tam anlamıyla bir bütün olmuştuk. Bizi görünce saygıyla selam vererek "Hoş geldiniz" diyen görevlilere başımızla selam verdik. Tarık resepsiyona yönelerek ismini söylediğinde, kibar bir hanımefendi oda kartımızı vererek bizi bilgilendirdi. Resepsiyon kısmı da oldukça göz alıcıydı; yeni ve teknolojik bir bina olduğu her halinden belliydi.

​Tarık, "Hadi odamıza geçelim," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Birazdan karşılaşacağım gerçeği düşünmeye başladım. Birlikte, her tarafı aynalarla çevrili bir asansöre bindik. Ellerimin içi terlemeye başlamıştı bile. Tarık’a çaktırmadan gelinliğimin eteklerine ellerimi silmeye çalışıyordum.

​Asansör durup kapılar açıldığında başım yerdeydi. Yüzüne bakamıyordum. Evet, şu an evliydik; hem resmi hem dini nikâhımız vardı, birbirimizi çok seviyorduk ama bu durum ilk gecemizi geçireceğimiz odaya ilerlerken beni sakinleştirmiyordu. Aksine, daha da heyecanlandırıyordu.

​Tam kapının önüne geldiğimizde Tarık durdu. Ben de dalgınlıkla kafamı sırtına çarptım. Güldü ve arkasını döndü. Bana doğru eğildiğinde göz göze geldik. O doyamadığım gülümsemesiyle bakıyordu yine. Ellerini kaldırdı ve bana gösterdi:

"Seninkiler de mi terliyor?"

​O an ben de gülmeye başladım. Ellerimi tekrar eteklerime sildim. "Hem de nasıl!" dedim. O da kendi ellerini pantolonuna siliyordu. Ya Rabbi, sen ne büyüksün... Bana bu kadar içten ve halden anlayan bir insan gönderdin.

​İkimiz de halimize bakıp güldük. Tarık kapı kulpunun soluna geçti, ben de sağındaydım. Oda kartının ucunu bana doğru uzattı.

"Hadi, birlikte açalım."

​İkimiz de aynı sözcüğü fısıldadık: "Bismillahirrahmanirrahim."

​Birlikte girdik odamıza. Tabii şimdi ne yapacaktık, o ayrı bir mevzuydu ama Tarık’ın da en az benim kadar heyecanlı ve gergin olduğunu görmek beni rahatlatmıştı. Sağ tarafta banyo vardı, içerisi ise kocaman bir odaydı. Sol taraftaki çift kişilik yatağa bakmamaya çalışarak etrafı inceledim. Gece olduğu için perdeler kapalıydı ve aydınlatma o kadar güzeldi ki kendimi bir stüdyoda gibi hissettim.

​Tarık gergince ellerini birbirine geçirdi. Göz ucuyla ona baktım. Bir şey söylemek istiyor ama tedirgin oluyor gibiydi. Tamamıyla ona döndüm. Aramızda birkaç metre vardı. Gözleri eşarbıma kaydı, yutkundu.

"Görebilir miyim?" diye sordu fısıltıyla.

​Ne demek istediğini anlamıştım. Onaylar biçimde başımı salladım.

"Rica etsem, çıkarırken sen burada olmasan olur mu?"

​"Tabii, tabii," dedi ricamı anında kabul ederek. "Ben de bir duşa girecektim zaten."

​Duş deyince yine gerildim ama sakin olmalıydım. Teyzemin benim için ayarladığı seminerlerde öğrendiklerimi hatırlamaya çalıştım. Tarık ceketini çıkartıp astı. Gömlek düğmelerini açarken bir yandan da bana bakıyordu. Ben ise olduğum yerde put gibi kasılmış kalmıştım.

​Bu halimi görünce gülümsedi. Banyoya girip kapıyı kapatmadan hemen önce konuştu:

"Biraz oyalanacağım... Rahat ol."

​Ne kadar bana "rahat ol" dese de olamıyordum işte... Yine de artık üzerimdekilerden ben de sıkılmıştım. Ellerimin titremesini biraz olsun durdurmak için odadaki tuvalet aynasının önüne oturdum ve başörtümdeki iğneleri çıkartmaya başladım. Oldukça fazlaydı; onuncu iğneyi çıkartmıştım ama hâlâ başörtüyü tam olarak açamamıştım.

​Diğer yandan, Tarık’ın saçlarımı ilk defa göreceği bu anı hep merak etmiştim. Nasıl tepki vereceğini az çok düşlüyordum ama şimdi gerçeğini yaşayacaktım. Allah’ım, kalbim duracak gibi öyle hızlı gümbürdüyor ki!

​Çok şükür son iğneyi de çıkardığımda, başörtünün uzun kumaşı omuzlarımdan aşağıya kaydı. Bir el çabukluğu ile bonemi de çıkardım. Bu bone bile iğneliydi; gerçekten çok dikkatli ve katmanlı bir şekilde yapılmıştı. Aslında Tarık’tan rica edebilirdim ama beni tamamen saçlarım salık bir şekilde görsün istiyordum.

​Bonemi de çıkarttığımda elim tokama gitti. Saatlerdir sıkı ve düzgün bir topuz halinde kalmış; bunalmış, yorulmuş saçlarımı tokanın esaretinden kurtardım. Saçlarım dalga dalga omuzlarıma döküldüğünde burnuma ince bir papatya kokusu geldi. Evden çıkmadan önce papatya yağı sürmüştüm. Bu anı, heyecanla biraz daha güzelleştirmek istemiştim.

 

 

Tarık’tan

 

​Soğuk su saçlarımdan yüzüme, omuzlarımdan vücuduma damla damla kayarken, birazdan göreceğim manzaranın heyecanı içerisinde kıvranıyordum. Papatyam artık her şeyiyle benim helalimdi; hem dini hem resmi karımdı. Aramıza giren herkesi, her şeyi çekip atmıştık. Bizi engellemek isteyip yolumuza ket vuranlardan kurtulmuştuk. Artık sadece o ve ben vardık... Bir de sevdiklerimiz.

​Bu kadar heyecanlanmam normal mi, bilmiyorum. Daha önce hiç böyle bir duygu yaşamamıştım. Neyi normal, neyi değil bilemiyordum. Tek bildiğim; bu güzel anı ikimiz için de unutulmaz bir hoşluk içerisinde geçirmek ve en önemlisi asla ama asla papatyamın yüreğini hüzünlendirmemekti. Gözüne yaş değdirmemek, saçının bir teline zarar vermemek... Bir yandan da ona öyle susamıştım ki, her şeyiyle onu istiyordum.

​Kendimi kontrol edememekten, onu incitmekten çok korkuyordum. Bu yüzden kasılıyordum. "Ya Rabbi, sen bana yardım et, en doğru şekilde beni yönlendir," diye iltica ettim. Bir abim gibi gördüğüm Mehmet Hoca'ya üstü kapalı birkaç şey sormuştum; dinimizde bu geceyle alakalı nasıl davranılması gerektiğini öğrenmek istemiştim. Cahilliğimin gecemizi mahvetmesini istemiyordum. O bana bu gecede yaşanabilecek durumlardan bahsetmişti. Özellikle gelini övmemi, onun gururunu okşamamı, güzel sözlerin onun için ne kadar önemli olduğunu söylemişti.

​Duştan çıktığımda, Mihri’nin bana gelinliğiyle donmuş bir şekilde baktığı sırada valizden çıkardığım kıyafetlerimi üzerime geçirdim. Saçlarımı kurutmak için boynuma bir havlu aldım. Yeterince oyalanabilmiş miydim acaba? Hazır mıydı? İçten içe fısıldadım: Acaba ben hazır mıydım?

​Derin bir nefes verdim ve kapıyı tıklatıp odaya seslendim:

"Gelebilir miyim?"

​Önce hiçbir ses gelmedi, ardından cılız bir cevap duydum:

"Gel..."

​Kapının kulpu, heyecandan terlemeye başlayan avuçlarımın arasında kaydı. Kapıyı açtığımda gözlerim zemindeki parkelerdeydi; bakışlarımı kaldırmadım. Neden yaptığımı ben de bilmiyordum. Odanın ortasına doğru birkaç adım attım. Sonrasında, sanki her şey ağır çekime girmiş gibi başımı kaldırdım.

​Üzerinde hâlâ onu bir meleğe benzeten gelinliği vardı. Bakışlarım ayak uçlarından başlayarak yukarı tırmandı. Yüzüne geldiğimde; omuzlarından aşağıya bir şelale gibi akan uzun, gür, dalgalı saçlarını gördüm. Bir adım daha attım. Gözlerimiz yine kavuştu. Gözlerinde, ifademi merakla inceleyen bir bakış vardı.

​Yutkundum. Gözlerimi saçlarından alamazken bir adım daha attım aramızdaki boşluğa. Alt dudağımı ısırdım. Bir adım daha... Boğazımda oluşan yumru, birazdan gözlerimden akmasına engel olamayacağım yaşların habercisiydi.

​Mihri yerinden hiç kıpırdamıyor, sadece gelinliğinin eteklerini avuçlarının arasında buruştururken beni izliyordu. Ve bir adım daha attım... Artık aramızda neredeyse hiç mesafe yoktu. Gözlerim dolu dolu baktım kahve harelerine. Uzandım; haramlardan koruduğu o tertemiz saçlarının ucundaki bir tutamı kavradım ve eğildim.

​Hürmetle o tutamı öperken, gözümden akan yaşlar kahverengi dalgalı saçlarına karıştı. Bir kere daha öptüm. Hülyalarımı süsleyen o buram buram papatya kokulu saçlar... Ateş gibi yanan yanağımda soğuk, minik ve beyaz bir el hissettim. Yanağımı seven o el ile doğruldum. Başımı tam kaldırmamıştım, yüzlerimiz karşı karşıyaydı. Soğuk elleri, yangınıma sakinlik verdi. Onun da gözleri dolu doluydu.

​Yanağımdaki elini tutup avucuna dudaklarımı bastırdım. Bu tertemiz elleri bana veren Rabbime şükrederken, gözyaşlarım yanaklarımdan sessizce akıyordu. Odada tek bir kelime yoktu ama gözlerimiz, hareketlerimiz ezgiler söylüyor, mısralar yazıyordu.

 

Mihri'den


​O güzelim orman yeşili gözleri yaşlarla doluydu... Saçlarımı gördüğü için bu kadar etkileneceğini hiç hayal etmemiştim. Canım kocam, nasıl da duygusaldı...

Hele avuç içime bıraktığı o sıcak buse; avuç içimden damarlarıma sızdı, oradan yanaklarıma ulaştı ve tüm bedenimi ısıttı.

​Bir süre daha öylece kaldık; gözlerimiz birbirine mühürlenmişti. Ama onun bakışları sık sık saçlarıma kayıyordu.

"Güzel demek az kalır..." diye fısıldadı. Ellerini saç tutamlarımda gezdirirken devam etti: "Kimselerin görmediği eşsiz bir mücevher gibi... Sadece bana özel."

​Böyle söyledikçe beni iyice utandırıyordu. Bakışlarımı kaçırmak için bir bahane aradım.

"Saçların..." dedim titreyen bir sesle. "Islak kalmış."

Bir eli başına gitti, durumu yeni hatırlamış gibiydi. "Kurutabilirim," diye ekledim hemen.

​Bu teklifime hiç itiraz etmedi. Yüzünde o mahcup ama huzurlu gülümsemesiyle, hemen arkamızda bulunan yatağın kenarına oturdu. Ben karşısında ayakta durduğum için ancak bu şekilde yüzlerimiz eşitlenmişti. Omuzundaki havluyu alıp saçlarına götürdüm. Yumuşak, incitmekten korkan hareketlerle kurulamaya başladım. Tarık’ın bir eli ise sürekli saçlarımın arasındaydı; uçlardaki dalgaları parmaklarıyla çeviriyordu.

​Havludan kaçan saçları ellerimi gıdıklıyordu. Öyle ipeksi bir yumuşaklığı vardı ki... Rengi de bir o kadar güzeldi; koyu kumraldı ama aralardan bazı tutamlar daha açık renklerde parlıyordu. Gözleriyle mükemmel bir uyum yakalıyordu bu hali.

​Tamamı kuruyan saçlarını daha fazla kendimi tutamayarak ellerimle karıştırdım. Saçları düz olduğu için bu hali çok hoşuma gitmişti. Hep saçlarımın düz olmasını isterdim ama galiba bana, Tarık’ta olduğu kadar yakışmazdı. Kendi kendime gülümserken kendimi tutamadım; eğildim ve o yumuşacık, yeni yıkanmış şampuan kokulu saçlarının arasına küçük bir öpücük bıraktım.

​Gözlerimi yumarak geri çekildiğimde, Tarık aniden bileğimden yakaladı beni. Gözlerindeki o yoğun, derin bakışlar yüzümün her noktasında gezerken adem elmasının hareketlendiğini gördüm. Kalbim yine o maraton koşusuna başlamıştı. Hem konuyu biraz dağıtmak hem de o mühim gerçeği dile getirmek için gülümsedim.

​"Akşam namazını kılmadık... İmam olur musun?"

​"Olurum karıcığım," dedi sesi titreyerek.

​Abdest almak için bileğimdeki toka ile saçlarımı hızlıca toplarken, bana hâlâ o hülyalı gözlerle bakan ve oturduğu yerden hiç kıpırdamayan bir Tarık’ı arkamda bırakıp banyoya girdim.


Hızlıca bir duş aldığımda, üzerimdeki o yoğun heyecanı biraz olsun atmış oldum. Yine de ellerim buz gibiydi; yüzüm ve kalbim ise alev alev... Heyecandan kaynaklanan o küçük titremelerime engel olamıyordum. Aklıma Tarık’ın saçlarımı görünce verdiği tepki, avucumun içini öpmesi geliyordu ve her hatırlayışımda biraz daha utanıyordum. Biraz önceki yumuşacık saçlarını, ilk fırsatta tekrar karıştırmak istiyordum.

​Banyoya girmeden önce valizden rahat, günlük bir elbise almıştım. Bu valizi kim hazırladı bilmiyorum ama içindekiler gerçekten hayat kurtarıcıydı. Muhtemelen Bükra benimkini, Bartu da Tarık’ınkini hazırlamıştı. Onları ilk gördüğümde teşekkür etmeliydim; ne kadar kızsalar da bu ince düşünceleri karşısında hep mahcup oluyordum.

​Üzerime elbisemi giyip başıma bir yazma bağladım. Banyonun kapısını açtığımda Tarık’ı başında takkesiyle, seccadeleri arka arkaya sermiş, imam olarak beni beklerken buldum. Öyle güzel görünüyordu ki... Onu ilk defa takkeli görüyordum. Koyu kumral, ipeksi saçlarına o bembeyaz takke ne kadar da yakışmıştı. Gülümseyerek yanına gittim. Aramızdaki o elektrikli hava, ibadetin sükunetiyle biraz olsun dağılmıştı. Tarık’ın okuduğu sureler eşliğinde akşam namazımızı cemaatle eda ettik.

​Ardından yemek yemek için otelin restoranına indik. Biraz acıkmıştım ama aklım sürekli bu geceye ve olacaklara gittiği için iştahla yiyemedim. Tarık da benden farklı değildi; ikimiz de sadece biraz atıştırdık. Otelin camiyi andıran büyük mescidinde vaktimizi geçirdikten sonra tekrar odamıza döndük.

​Odaya girdiğimizde heyecanım katlanmıştı. Oda ne kadar ılık olursa olsun, ellerim demir gibi soğuktu; bir türlü sakinleşemiyordum. Bir süre karşılıklı koltuklara oturup düğünden, komik anlardan bahsettik. Takıları bizimkilere emanet etmiştik; insanın hayatta gözü arkada kalmadan güvenebileceği dostlarının olması ne büyük bir nimetti...

​Günün yorgunluğu üzerimize çökerken yatma vakti gelip çatmıştı. Elim ayağım birbirine dolanmaya başlamıştı. "Ben üzerimi değiştireceğim," diyerek banyoya giden Tarık’ı beklerken, ben de hemen bavulun başına çöktüm. Bükra ile daha önce konuştuğumuz gibi, içinde beni rahatsız edecek hiçbir şey yoktu; sadece papatya desenli, pamuklu, çok tatlı bir pijama takımı vardı.

​Titreyen parmaklarımla pijamalarımı giydim. Saçlarımı ensemde basit bir topuz yaptım. Aynadaki yansımama baktığımda, o geceye hazırlanan bir gelinden ziyade, en sevdiği kişiye sarılıp uyuyacak huzurlu bir çocuğa benziyordum. "Sakin ol, yapabilirsin... Rabbim her şeyde bir kolaylık verir," diye mırıldandım.

​Banyonun kapısı açıldığında Tarık siyah pijama takımıyla göründü. Saçlarının ön tutamları alnına dağılmıştı. Beni görünce bakışları pijama takımıma takıldı, sonra yine gözlerimi buldu. Ağır adımlarla yanıma gelip buz gibi ellerimi avuçlarının içine aldı.

"Şükür namazımızı kılalım mı?" diye sordu. Gamzesi görünecek kadar gülümsedi ve ekledi: "Şükür sebebim..."

​Seccadelerimizi tekrar serdik. İkimiz de kendi iç dünyamızda, Rabbimize yöneldik. Hangi sureyi okuduğumu hatırlamıyorum bile; zihnim bulanık, hislerim coşkuluydu. Namazımı bitirip ellerimi kaldırdım. Bu anı O’nun razı olacağı şekilde geçirmek için uzun uzun dua ettim.

​Başımı kaldırdığımda Tarık’ın hâlâ huşu içinde dua ettiğini gördüm. Onu izlerken birlikte aştığımız engelleri düşündüm. Tarık duasını bitirip bana döndüğünde, bakışlarında şefkat ve aşk vardı.

​"Sana bir şey okuyabilir miyim?" diye sordu.

​Şaşırmıştım. Ceketinin cebinden bir kağıt parçası çıkardı. Odadaki parlak ışığı söndürüp sadece girişteki loş lambayı açık bıraktı. Odanın içine sızan hüzmelerin altında, seccadesine bağdaş kurup okumaya başladı:

​"Uykunun, tüm yorgunluğuma rağmen bana hiç uğramadığı, sessiz ve soğuk bir geceden yazıyorum... Şu an tek yarenim kağıdım ve kalemim; tabii bir de içimde taşan senli hislerim. Gülüşün, soluk hatıralarımda bile içimi ısıtıyor... Hele o toprak karası, parıl parıl parlayan kahve gözlerin... Nasıl da içine işliyor bakışların bir bilsen..."

 

​Gözlerini kağıttan kaldırıp bana baktı. Bu satırlar benim için, biz ayrıyken yazılmıştı. Sesi eşsiz bir melodi gibi devam etti:

​"Baygın düştüğüm gecelerde yakamı bırakmayan kabuslarım var; onlarda da sen varsın. Fakat senin yüreğinde ben yokum... Sana uzanan ellerim hep boşlukta asılı kalıyor."

​Mektubu biz kavuşmadan aylar önce yazmıştı. Biraz bana doğru yaklaştı, loş ışık yüzünü aydınlatıyordu.

​"Yüreğimde her daim sen varken, payıma hep hicran düşüyor... Bir gün biterse bu hasret, bu satırları gözlerine bakıp, ellerini sıkıca tutup okumak istiyorum."

​Ellerimi ona uzattım. Ellerimi tuttu ve kağıda geri döndü:

​"Sevmek, duygularımı anlatmak için çok sığ bir sözcük; ben daha çok 'sensedim'. Yerin her daim bende imiş, bu gerçeği gözlerimiz ilk buluştuğunda anladım... Sen de ufak da olsa gönlünde bana bir yer versen olur mu?"

​Fısıldadım: "Olur..."

​"Bana önce seni, sonra kendimi buldurdun. Hep yanımda kalsan olur mu?"

"Olur..."

"Birlikte kahve yudumlarken Kur'an okusak olur mu?"

"Olur..."

​Tarık’ın elindeki kağıt yere düştü. Bir eli belimi bulurken diğeri saçlarımdaki tokaya gitti. Saçlarım omuzlarıma özgürce yayılırken, mektubun devamını ezberden, nefesi nefesime değerek söyledi:

​"Ellerim ellerine, yüreğim yüreğine tutunsa... Şu imtihan meydanında Allah için birbirimizi severek huzurla yaşasak olur mu? Kabul eder misin beni papatyam?"

​Göğüs kafesimden taşan hıçkırığa engel olamadım. Kollarımı sırtına sardım, ona sıkıca tutundum.

"Olur... Bir ömür boyu OLUR!"

​Beni hiç zorlanmadan kucakladı ve yatağa götürdü. Okuduğu o cümleler yüreğime öyle bir sükunet vermişti ki, ne korku kalmıştı ne de endişe... Biliyordum, bu güzel yürekli adam beni incitmezdi. Saçlarımı okşayıp kulağıma fısıldadı:

​"Bana neden bu kadar uzun dua ettiğimi sormuştun... İşte cevabı: Her namazımdan sonra seni bana veren Allah’a dakikalarca şükrediyorum."

 

​O dakikadan sonra, Tarık’ın mektubunda yazdığı gibi; ellerimiz ve yüreklerimiz birbirine tutundu. Rabbim önce kendisini, sonra birbirimizi buldurmuş ve bizi helal bir şekilde rızıklandırmıştı.


--

​Huzur buydu belki de... Sevdiğinin sıcacık kollarında uyanmak. Gözlerimi kırpıştırarak, zorlanarak açtım göz kapaklarımı. Birkaç dakika boş boş tavanı izledikten sonra dün gece yaşanılanlar hatırıma geldi; yüzümde geniş bir tebessüm oluştu. Güzel anlardı bunlar; hiç unutmak istemeyeceğim zamanlar...

 

​Sabah namazını kıldıktan sonra tekrardan yatmıştık, şimdi böyle uyanmak çok değişik hissettiriyordu. Daha önce hiç böyle bir an yaşamamış olmama rağmen, Tarık’ın yanındaki varlığını hiç garipsemedim. Sanki ben hep onu beklemiştim. Yıllardır ağlayarak kendi kendime uyuduğum soğuk gecelerin acısına, Rabbim öyle sıcak ve huzur dolu bir sabah nasip etmişti ki... Her yanımız huzur kokuyordu.

​Sağ tarafıma döndüğümde yüzlerimizin çok yakın olduğunu fark ettim. Beni göğsüne dayayarak uyutmuştu. Tekrar aynı şekilde gözlerimi kapatıp başımı göğsüne yasladım. Sevdiğinin kalp atışlarını dinlemek, dünyadaki en güzel melodi olabilirdi. Bir süre daha gözlerimi yumdum. Bugün erken kalkmak zorunda değildik; yetişecek, koşturacak veya endişelenecek hiçbir şeyimiz yoktu.

​Yine de uyku tutmadı. Hafifçe doğruldum, onu uyandırmamaya çalışıyordum. Bir yandan da gözlerimi Tarık’ın uyuyan görüntüsünden alamıyordum. İlk defa gözlerimin önünde böyle bir manzara vardı. Saçları karışmış, uzun kirpikleri göz kapaklarını çevrelemiş, yüzünde sakin bir ifade... Gözlerine ne kadar vurgun olsam da, gözlerinin kapalı hali de bir o kadar aşık olunasıydı.

​Korkakça elimi uzattım saçlarına. Yumuşak yumuşak okşadım; ipeksi tutamları böyle durunca minik bir çocuğun masumiyetini andırıyordu. Sonra parmak uçlarım, hep merak edip hiç dokunmaya cesaret edemediğim o kirpiklere gitti. Tüy gibi bir dokunuşla okşadım. Ardından yanaklarına indi parmaklarım. Dokunmaya bile kıyamıyordum ki... Benim yüzümden uyansın istemezdim.

​Elimi geri çektim... Ya da ben çekebileceğimi zannettim. Bir anda, nereden çıktığını anlayamadığım güçlü avucu bileğimi tuttu. Dokunuşu sert değildi, aksine "Bırakıp gitme," der gibiydi.

"Uyandın mı?" diye fısıldadım.

​Gözlerini açmamıştı. "Devam et..." dedi usulca.

"N-neye devam edeyim?"

​Bir anda suçüstü yakalanmış gibi hissettim. Benim böyle söylememle, o çok sevdiğim gözleri aralandı. Odamıza vuran ışıktan mıdır bilmem, gözleri açık yeşile çalıyordu ve hemen benimkileri buldu. Diğer eliyle yanağımı sevdi ve gülümsedi.

"Dokunabilirsin, çekinmene gerek yok."

​Yanaklarım hemen kızardı. Derin bir nefes çekip dudaklarımı birbirine bastırdım. Bileğimi tuttuğu eli parmaklarımı buldu ve elimi tekrar yanağına koydu.

"Senin dokunuşların bana şifa papatyam..."

​Ama ben devam edemedim, hareket bile edemedim. Öylece kalakalmış, sadece onu izliyordum. Benim böyle hareketsiz kaldığımı görünce, kendine has kahkahasını atarak kollarımın altından tuttuğu gibi beni üzerine yatırdı. Gözlerimi kapattım. O kollarını etrafıma sardı, ben ise ellerimi göğsüne dayadım. Onun sıcaklığını hissetmek ve bu huzur verici sessizlikte sadece kalp atışlarını dinlemek ne büyük lütuftu.

​"Canım..." dedi, sonunu uzatarak. "Rüyada mıyız biz? Rüyaysa bile uyanmak istemiyorum."

Göğsünden destek alarak başımı kaldırdım. O da başını kaldırarak bana bakıyordu. Sol elimi uzatıp yanağını okşadım, parmağımı gamzesine bastırdım.

"Rüya değil," diye fısıldadım.

​O da güldü. Tabii bir anda beni gıdıklamaya başlayınca kahkahalarımı tutamadım; hatta gözümden yaş geliyordu.

"Tamam tamam Tarık, yeter! Çok gıdıklanıyorum!"

​Beni tekrar kucağına çekti. "Tamam o zaman, bugünlük burada bırakalım." Gözümden akan yaşları silerken saçlarımı okşadı. "Kahvaltımızı odamızda mı yapalım, yoksa restorana mı inmek istersin?"

Biraz düşündüm. "Buraya söylesek olur mu?"

Göz kırptı.


​Yataktan inip banyoya yöneldim. Rutin işlerimi tamamladıktan sonra içeri geçtiğimde, Tarık’ı elinde telefonla sipariş verirken buldum. Hızlıca yatağı düzelttim ve bir alışkanlık olarak odanın perdelerini iki elimle tutup ardına kadar tek seferde açtım. Bir an gözlerime çarpan yoğun ışıkla manzarayı göremedim. Birkaç kez kırpıştırdıktan sonra önümdeki manzara netleşti.

​Odamızın manzarası tamamen İstanbul Boğazı’ydı! Hızlıca başörtümü taktım, pencereyi açtım ve hemen önümdeki minik balkona çıktım. İçeri dolan temiz hava başörtümü havalandırdı. Boğaz’ın o engin suları nazlı nazlı dalgalanırken, İstanbul’un o eşsiz silüeti gözlerimin önündeydi. Biz Avrupa yakasındaydık; karşı tarafta Anadolu yakasının camileri, en ileride silüet gibi Çamlıca Camii ve kulesi vardı. Denizin ortasında bir başına duran Kız Kulesi bile seçiliyordu. Umarım onlar da kavuşur, diye geçirdim içimden... Çünkü biz, sevdiğimle kavuşmuştuk.

​Belime dolanan ellerle Tarık’ın varlığını hissettim. Başımı kaldırdım.

"Bu odayı özellikle seçtim. Senin bu manzarayı sevdiğini biliyorum."

Kollarımı beline doladım. "Doğru biliyorsun..."

​Bir süre ikimiz de Boğaz’ı seyrettik. İstanbul sahiden de şiir gibi bir kentti. Aramızdaki tatlı sessizliği kahvaltı siparişinin gelmesi böldü. Balkondaki küçük masada, Boğaz manzarası eşliğinde huzurlu bir kahvaltı ettik. Çaylarımızı sıcak tutmak için yanına minik bir termos da göndermişlerdi.

​"Biraz daha kalmak istersen kalabiliriz ama uçağı kaçırabiliriz," dedi Tarık kahvaltının sonlarına doğru.


"Uçak mı? Nereye gidiyoruz?" dedim merakla.

"Gidince öğrenirsin," dedi elindeki ekmek parçasını ağzına atarken, kafasını bilmiş bilmiş sallayarak.

​Gülümsedim. Bu kahvaltı benim için mükemmeldi; çünkü karşımda hem İstanbul, hem de aşık olduğum adam vardı. Kahvaltımızı bitirdikten sonra hazırlandık. Tarık valizleri aldı, ben de koluna girdim.

"Motorları görevlendirdiğim çalışanlar alacak, biz taksiyle geçsek daha rahat olur canım," dedi.

Onu onayladım; havalimanına motorla gitmek pek pratik olmayacaktı. Çok geçmeden gelen taksiyle havalimanına geçtik.

​Tarık bilet işlemlerini hallederken ben Bükra’yı aradım. Konuşurken sürekli alttan alta gülüyor, bir şeyler sormak isteyip sürekli dudağını ısırıyordu. Yine de normal bir konuşma gerçekleştirdik. Uçağa binerken Tarık elini uzattığında yine parmaklarımız birbirine kenetlendi.

​"Bir şey istememişsin canım?"

"Şu an bir kahve olsa hayır demezdim," diye yanıtladım onu.

İkimiz de birer Türk kahvesi aldık; acı, bol köpüklü ve mis kokulu... Kahvelerimizi yudumlarken ipucu almaya çalıştım ama pek başarılı olamadım. "Mutlu olacağın bir yer," dedi sadece.

​Telefonlarımızdan Risale-i Nur uygulamamızı açtık ve okumaya başladık. Onunla yaptığım en basit şey bile benim için anlamlıydı. Keyifli bir yolculuğun ardından uçağımız iniş yaptı. Havalimanından çıkınca havanın sıcaklığı ve yoğun nem, nereye geldiğimiz hakkında fikir verdi. Tabelalardan da anlamıştım: Muğla’daydık.

​Takside uyuyakalmışım. Dünün yorgunluğu üzerimden gitmemişti sanki. Hafif bir sarsıntıyla gözlerimi açtığımda, kendimi Tarık’ın kucağında buldum! Beni tek koluyla kaldırmış, diğer eliyle valizi sürüklüyordu. Nerede olduğumuzu anlayınca korkuyla boynuna tutundum.

"Beni indirebilirsin, uyandım!"

​Güldü. "Ooo, bakıyorum da Uyuyan Güzel ben öpmeden uyanmış?"

Yanağını hafifçe sıktım. "Şştt... Birileri duyacak!"

Ağır adımlarla yürümeye devam ederken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Duysunlar..."

"Tarık," dedim biraz daha ciddi bir tonda. "Beni aşağı indir lütfen."

"Tabii hanımım, ne isterse o..."

​Beni yumuşakça yere indirirken bir yandan da üzerime eğilmişti. Yere indiğim gibi elbisemin eteklerini düzelttim; üzerime çok rahat, pamuklu bir elbise giymiştim. Hemen sol tarafına geçip koluna girdim. O bir eliyle valizi sürerken, biz birlikte yürümeye başladık.

"Artık söyle ama... Nereye gidiyoruz?" dedim mızıkçılık yaparak.

"Geldik, geldik..."

​Etrafıma bakındığımda, burnuma dolan yoğun deniz kokusuna rağmen denizi henüz göremiyordum. Etrafta pek çok villa ve otel olduğunu tahmin ettiğim iki katlı, begonvillerin bahçe duvarlarından sarktığı yapılar vardı. Sakin, huzurlu bir sokakta ilerliyorduk. Biraz daha yürüdükten sonra tek katlı bir yapıya vardık. Sokağın en sonundaki ahşap ve çelik karışımı kapının önünde durduk. Bahçe, uzun örme taş duvarlarla çevrelenmişti.

​Tarık kapıyı açıp içeri girdi ve eliyle beni buyur etti.

"Geldik... Hadi geç bakalım canım."

​Meraklı gözlerle içeri yürüdüm. Burası tek katlı, müstakil bir yapıydı. Sol tarafıma baktığımda nihayet o sonsuz maviliği gördüm. Şu an bulunduğumuz yer denize tamamen sıfırdı! Öyle yakındı ki, heyecanla denize doğru koştum. Kayalara çarpan dalgaların sesi kulaklarıma doldu. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı ama hâlâ o tatlı sıcaklığını hissettiriyordu.

​Bir süre bu mucizevi manzarayı izledim; gözlerime inanamıyordum. Tarık içeriye girmişti, ben de hemen peşinden gittim. Burası ahşap ağırlıklı, sıcak bir ev gibi dekore edilmiş bir otel odasıydı; daha çok iki artı bir küçük bir villayı andırıyordu. Minik mutfak kısmını geçip koridoru takip ettiğimde devasa bir yatak odasıyla karşılaştım.

​Odada minik bir oturma grubu ve kırmızı detaylarla süslenmiş bir yatak vardı. Odanın kendine özel bir balkonu daha vardı ve Tarık’ı orada buldum; telefonla konuşuyordu. Balkona çıktığımda ahşap bir masa, iki sandalye ve bize özel minik bir havuz olduğunu fark ettim. Burası da tamamen deniz manzaralıydı.

​Aşağıdaki avluda, tam denize doğru sallanma imkanı sunan bir salıncak dikkatimi çekti. Görünürde kimsenin olmaması beni çok rahatlatmıştı; kalabalıklar beni hep huzursuz ederdi. Kafamı çevirip sevdiğime baktığımda, onun da beni izlediğini fark ettim. Aramızdaki mesafeyi küçük bir sıçrayışla kapattım ve kollarımı boynuna doladım.

​Hâlâ ona tam yetişemiyordum ama o hemen kollarıyla beni destekledi. Bir koala gibi ona sarılmak istediğim için ayaklarımı beline doladım; bacaklarımdan ve sırtımdan beni öyle sıkı tutuyordu ki, düşmeyeceğimden emindim. Bir süre sadece sarıldım, boynunu kokladım, öptüm... Bu ani hareketimle hafifçe irkildi. Başımı geriye çekip yüzüne baktım, bir elimle saçlarını karıştırdım. Dudaklarına minik bir öpücük bırakırken fısıldadım:

"Buraya bayıldım!"

​Güneş Ege’nin üzerinde parıldarken, huzurla esen rüzgar nerede olduğunu bilmediğim minik çanları hareketlendiriyordu. Kuş cıvıltıları odamıza dolarken bu sıcacık anı paylaştık.

​Öğle namazını havalimanında kılmıştık; üzerimizi değiştirip ikindi namazlarımızı balkona serdiğimiz seccadelerde cemaatle eda ettik. Akşam yemeği için otelin restoranına inmek istedim. Tarık buranın bungalov tarzı, tamamen kişiye özel alanlar sunan bir otel olduğunu anlattı. Havuzun ve bahçenin sadece bize ait olması mükemmel bir imkandı. Bavulumdan bu akşama yakışacağını düşündüğüm şık ve rahat bir elbise seçtim.

​Akşam yemeği için otelin ana girişindeki restorana geçtik. Tamamen deniz manzaralı, loş aydınlatmalı ve sakin bir yerdi. Açık büfeden tabaklarımızı doldurduk. Özellikle tatlı istasyonundaki çeşitlilik göz kamaştırıcıydı ama bir yandan da bu kadar yemeğin israf olma ihtimali içimi sızlatıyordu. Umarım kalanlar çöpe gitmiyordur diye geçirdim içimden.

​Açık havada, köşedeki masalardan birine oturduk.

"Balayına gideceğimizi tahmin etmiştim ama böyle bir yer olacağını hiç düşünmemiştim," dedim gülümseyerek.

"Tahmininin ötesinde olduğuna sevindim. Sağ olsun Elsa seçerken yardımcı oldu. Muğla Fethiyedeyiz. Daha önce kalmadığım için tereddütlüydüm ama korktuğum gibi değilmiş; gayet güzel görünüyor."

​Tabağımdaki haydariden bir çatal alırken sordum:

"Peki, burada ne kadar kalacağız?"

​Tarık, kendi tabağındaki etleri benim yiyebileceğim küçüklükte parçalara bölüp tabağıma bırakırken cevap verdi:

"Üç gün..."

"Gayet yeterli bence, tadında kalır..." diye onayladım onu.

"Evet, ben de öyle düşündüm. Buradan sonrası için daha güzel bir planım vardı, o yüzden burayı kısa tutmayı tercih ettim." Tarık, küçük parçalara böldüğü etlerden birini ağzıma uzatırken göz kırptı.

"Tahmin edeyim... O da sürpriz, değil mi?"

"Artık beni daha iyi çözüyorsun," dedi kocaman gülümserken.

​Yemeklerimizi tadına vararak, acele etmeden yedik; yanındaki sodalarımızı yudumladık. Güneş artık batmaya iyice yaklaşmıştı ama havada hâlâ o tatlı ikindi sıcaklığı vardı. Yemeğimi bitirdiğimde masadan kalkıp hemen yanımızdaki seyir terasının korkuluklarına yaslandım.

"Gün batımını izlemeye gidelim mi Tarık?"

Tarık masadan kalkmıştı, başımın üzerinden ona baktım. "Tam da onu söyleyecekti benim güzel karım..."

​Gözlerim kısılarak, otuz iki diş gülümsedim ve koluna girdim. Otelin girişindeki vale ile konuştuktan sonra Tarık bizim için beyaz renkli bir araç kiraladı. Tarık şoför koltuğuna geçerken ben hemen yanına oturdum. Bir an garipsedim; çünkü ilk defa baş başa bir aracın içinde, bu kadar yakın gidiyorduk.

​Başımı çevirip araba kullanan Tarık’ı izlemeye başladım. Altına siyah bir pantolon, üzerine lacivert bir polo yaka tişört giymişti. Saçları yine alnına dökülüyordu. Yüzündeki ciddiyete rağmen onu izlediğimi fark edince gözlerini kısarak gülümsedi.

"Peki nereye gideceğiz?"

"Gün batımını izlemek için birkaç yer araştırmıştım. Burası, seninle gitmek istediğim ilk yer," dedi.

​İstanbul’a kıyasla burada trafik yok denecek kadar azdı. Yollar oldukça sakindi; belki de henüz tam sezon açılmadığı içindi bu huzur. Sağ camdan içeri süzülen güneşin son ışıkları, Tarık’ın direksiyondaki ellerine vuruyordu. Elbisemin üzerinde birleştirdiğim parmaklarımla oynadım. Bu akşam için lacivert, pamuklu ve kolları geniş yapılı bir elbise tercih etmiştim.

​Araba, eski asfalta sahip yokuş bir yola girdiğinde sağ tarafımızda kalan koy dikkatimi çekti. Tabelalardan buranın Kıdrak Koyu olduğunu gördüm. Yol biraz sallantılı olsa da Tarık oldukça güvenli sürüyordu.

"Bayağı tepelikmiş burası..." dedim. Sürekli yokuş çıkıyorduk. Tarık bir yandan telefonundaki navigasyondan yolu takip ediyordu. Etrafımız tamamen çam ağaçlarıyla çevrelenmişti. Toz olmaması için pencereleri açmamıştık.

​Nihayet yol düzleştiğinde Tarık arabayı uygun bir yere park etti. "Burayı gün batımı için mutlaka görün diyorlar, bakalım dedikleri kadar var mıymış?"

Hemen aşağı indim. Sağ tarafımızdaki yeşil ormanların arasından turkuaz denizi görmek, neredeyse ufka ulaşmış güneşin kızıllığıyla birleşince nefesimi kesti. Tarık hemen yanıma geldi, ellerimiz kenetlendi.

​Topraklı yolda adımlarken yerden kalkan tozlar hafifçe etrafımızda uçuşuyordu. Sağ tarafımızdaki o eşsiz mavilikten gözlerimi alamıyordum. Kısa bir yürüyüşün ardından düz bir kayalık alana ulaştık. Gördüğüm manzara karşısında heyecanla ileri atıldım ama belimi sıkıca kavrayan güçlü kollar beni yerime mıhladı.

"Dikkat et papatyam, aşağısı uçurum!"

​Başımı kaldırdım, Tarık endişeyle üzerime eğilmişti.

"Ama burası... Çok güzel yaratılmış, gerçekten..."

"Öyle..." dedi Tarık, sesi derinleşerek. "Aşağı taraf Kelebekler Vadisi. Burası orayı izleyebileceğimiz en güzel seyir terası. Gün batımında seninle buraya gelmeyi çok istedim."

"İyi ki geldik," dedim, belimdeki kollarını okşayarak.

​Dikkatli bir biçimde kayaların ucuna yan yana oturduk. Tarık beni sürekli tutuyordu; düşmemden korktuğu her halinden belliydi. Manzara karşısında o kadar büyülenmiştim ki ne kadar yüksekte olduğumuzu bir an unutmuştum. Onun koluna tutunurken aşağıya baktım; tekneler oyuncak gibi küçücük görünüyordu. Güneş, ufuktaki denize kavuşmuştu artık. Gökyüzündeki bulutlara çarpan kızıllık denize yayılıyor, suyun o turkuaz tonlarını binbir renge boyuyordu.

​Saçları rüzgarla uçuşan Tarık’a bakıp mırıldandım: "Sence de burası kekik ve adaçayı kokmuyor mu?"

Gözlerini kapatıp havayı kokladı. "Kesinlikle kokuyor... Çok güzel, değil mi?" Bana döndü ve ekledi: "Ama senin varlığın hepsinden güzel..."

​Eğilip yanağıma uzun, sıcacık bir öpücük bıraktı.

"Umarım birlikte buradaki üç günümüzü çok güzel geçiririz."

"Geçeceğinden eminim zaten. Sen yanımdayken kötü geçmesi mümkün mü?" dedim.

​Attığı kahkaha, önümdeki manzaradan bile daha güzeldi. Güneşin yarısı ufukta kaybolmuştu. İnsan bu anı dondurup duvarına asmak istiyordu. Tarık’ın kolları beni çevrelerken, esen rüzgar tenimi hiç üşütmüyordu.

"Yarın da deniz kıyısına gidelim," dedim. "Ama ne olur çok kalabalık olmasın, pek rahat edemiyorum."

Kulağıma doğru fısıldadı: "Sen nasıl istersen öyle olur... Ayrıca ben de kalabalığı pek sevmem papatyam."

 

​Normalde tanımadığım bir yerde, geceleri pek rahat uyuyabilen bir insan değilimdir. Yerimi yadırgarım, uyku tutmaz... Ama Tarık’ın kollarında olunca her yer benim evimmiş gibi hissettiriyordu. Birbirimizden ayrıyken söylediği o söz hatırıma geldi: "Evim, sensiz içi bomboş..." Artık ikimiz de evimizdeydik. Şimdi sırada adım adım bu evi bir yuvaya çevirmek ve tam bir aile olmak vardı. Sabah yine gizli gizli Tarık’ı izlerken yakalanmıştım ama bu sefer işi şakaya vurup onu gıdıkladım. Beyefendi benden daha çok gıdıklanıyormuş, bunu da öğrenmiş oldum. Çocuklar gibi yatakta oyalanmış, bayağı eğlenmiştik.

​Bu benim için çok büyük bir lükstü. Hayatı boyunca sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak zorunda kalan, oyalandığında azarlanan biriydim ben. Sanki durup birazcık sakinleşmeye iznim yokmuş gibi... Sevilmek için hep daha çok çabalamalıydım. Ama burada öyle değildi. Burada ikimiz de sakindik, dingindik. Birbirimizi yargılamadan, olduğumuz gibi kabul ederek hareket ediyorduk. Tarık’ın bir yere yetişme telaşı yoktu; çünkü aslında ikimiz de birbirimize varmıştık.

​Pijamalarımızdan kurtulduğumuzda saatin düne göre daha erken olduğunu gördüm. Gece erken yatmanın huzuru yüzümüze vurmuştu. Ben ne kadar aç olmadığımı ve kahvaltı yapmak istemediğimi söylesem de Tarık ısrarcıydı. Gün boyu hareket halinde olacağımızı, illaki bir şeyler yemem gerektiğini söyleyince birer sandviçe ikna oldum.

​Ben ahşap dairenin avlusundan merdivenleri inip gözüme kestirdiğim o salıncağa doğru ilerledim. Tarık da bize kahve ve sandviç almak üzere dışarı çıkmıştı. Telefonuma gelen mesajla siparişlerimin bugün geleceğini öğrendim. Bu telefon benim için çok anlamlıydı; biricik ağabeyim Bartu ve canım dostum Bükra’nın hediyesiydi... Aylarca saklamak zorunda kalmış, kullanamamıştım. Ama şu an özgürce elimde tutuyordum.

​Bana hesap soracak, kızacak, azarlayacak; psikolojik ya ama fiziksel şiddet uygulayacak kimse yoktu artık hayatımda. Onları düşünmek istemiyordum. Annem teyzemin yanındaydı; ifadesini aldıktan sonra serbest bırakmışlardı. Tabii diğerleri için durum aynı değildi; tutuklanıp direkt cezaevine gönderilmişlerdi. Teyzem kısa bir mesajla haber vermişti bunları. Balayında keyfimizi kaçırmak istemiyordu. Benim miniklerim, Hüma ile Enes de teyzemin yanındaydı. Onların iyi olduğunu bilmek içimi huzurla dolduruyordu. Onlar iyiydi, tıpkı benim gibi...

​Merdivenleri adım adım inerken, denizden esen serin sabah esintisi elbisemin eteklerini uçurdu, başörtümü okşadı. Valizimin diplerinde bulduğum sandaletler burası için kesinlikle çok idealdi. Tam bir ılık bahar havası vardı. Merdivenler bittiğinde, yeşillikler ve çiçeklerle çevrili patika bir yol beni salıncağa ulaştırdı.

​Bir süre manzarayı izledim. Burada yaşadıklarım, hayallerimin bile ötesindeydi. Rabbim, o sabrettiğim, acı çektiğim, umutsuzluğa kapıldığım gecelerin aksine beni ne güzel rızıklandırmıştı... Ne kadar hamdetsem yetmeyecekti. Salıncağa bindim, ayaklarımla kendimi ileri doğru atarak yavaş yavaş sallanmaya başladım. İçim umut doluydu. Fethiye’nin o eşsiz manzarasını izlerken hayallere daldım. En çok da Kuşadası’ndaki evimizi merak ediyordum. Çizimlerimdekiyle gerçeği farklı olabilirdi ama biliyordum; orası bizim gerçek yuvamız olacaktı.

​Birden arkamdan gelen güçlü bir ittirmeyle hafifçe denize doğru savruldum. Ağzımdan minik bir "Ay!" sesi çıktı. Omuzumun üzerinden arkama baktığımda, bir elinde paketler, diğer eliyle beni ittiren fazla yakışıklı kocamı gördüm.

"Düşeceğim!" diye ciyakladım. Tarık’ın kahkahası rüzgara karışıp kulaklarıma ulaştı.

"Tutarım!" diye seslendi arkamdan. Biliyordum, o varsa düşmezdim; tutardı... Salıncağın hasır iplerini sıkı sıkıya kavradım. Tarık bu sefer daha yavaş, ritmik bir şekilde sallamaya başladı beni. Denize doğru her süzüldüğümde ayaklarımı uzatıyordum; sanki uçuyordum. Her geriye gidişimde ise omzumun üzerinden Tarık’a bakıyordum.

​İlk defa beni salıncakta sallıyordu. Bugünlerde hep ilklerimizi, "iyi ki"lerimizi yaşıyorduk. Salıncağın o çocuksu neşesi içime dolarken, yaşımız kaç olursa olsun içimizdeki o çocuğun hep bir yerlerde sallanmak istediğini fark ettim. Ve ben şu an, içindeki çocuğu özgür bırakabileceği bir adamın yanındaydım. Beni çocuksu olmakla, mızmızlıkla ya da nazlı olmakla suçlamayacak; aksine tüm nazımı çekecek biriydi o... Gerçi amacım hiçbir zaman boş triplere girmek olmamıştı; sadece güvenle nazlanabilmek istemiştim. Bu da bir lüks değil miydi?

​"Biraz daha hızlı salla!" diye seslendiğimde, Tarık yavaşça hızı arttırdı. Tam arkamızda doğan güneşin ışıkları, önümüzdeki turkuaz denizi aydınlatırken etrafımızı çevreleyen ağaçlara vuruyordu. Bir an arkamda bir boşluk hissedince Tarık’ın hemen yanımızdaki yeşilliğe oturduğunu gördüm. Elini yanağına dayamış, hayranlıkla beni izliyordu. Salıncak yavaşlayınca indim ve yanına, çimlerin üzerine kendimi bir çocuk gibi bıraktım.

​Tarık hemen paketten sandviçimi çıkarıp uzattı. Rahat yiyebileyim diye kağıtlarını da incelikle açmıştı. Kibarca gülümsedim. "Çok teşekkür ederim... Kocacığım," diye heceledim.

Yüzünü burnumun dibine kadar yaklaştırdı. "Kocan seni yaratana kurban olsun..."

​İkimizden de bir kahkaha koptu. Sandviçimden bir ısırık alırken yoğun aromalı kahvemin tadına baktım; tadı nefisti.

"Böyle güzel anlarda, senin de içini bir burukluk kaplıyor mu?" diye sordum kahvemi yudumlarken.

Bana baktı. "Kaplıyor... Senin de mi?"

Başımı salladım. "Bunun nedenini biliyor mu musun? Üzerine çok düşündüm ama tam cevaplayamadım."

Göz kırptı. "Sen beni aydınlatır mısın?"

​Kahvemi yanımızdaki çime bırakıp sandviçimi kucağıma koydum.

"Şöyle ki," dedim ciddileşerek. "İnsanın içinde çok yoğun bir 'ebed' duygusu var. Yani her şeyin ebedi olmasını istiyoruz; geçici ve fani olana yüreğimiz dayanmıyor. Özellikle güzel, lezzetli anları hep yaşamak istiyoruz. Bitsin istemiyoruz ve biteceğini bilmek bize acı veriyor. Hatta öyle bir acı ki, o anı yaşarken bile biteceği korkusuyla tadını çıkaramıyoruz."

​Tarık hafifçe kaşlarını çattı. "Peki bunun bir çözümü yok mu?"

"Tabii ki var," dedim, Risale-i Nur eserlerinden öğrendiğim o eşsiz hakikati paylaşarak. "Bunun çözümü, yaşadığımız bu fani dakikaları 'ebedi aleme' göndermek. Eğer biz bu anları Allah rızası için yaşarsak, o anlar ibadet hükmüne geçer ve ahirette tekrar yaşayabileceğimiz birer meyveye dönüşür. Orada hiçbir şey bitmeyecek, orada hiç üzülmeyeceğiz."

​Gülümsedi. "Ne kadar güzelmiş öyle..."

"Çok güzel," dedim devam ederek. "Aslında bu duygu bize ebedi bir alemin varlığını kanıtlıyor. İnsana bütün dünyayı versen de doymaz, hep daha fazlasını, hep sonsuzunu ister. Hatta Risale’de geçer; yok olup gitmektense ebedi bir cehennemi bile kabul ediyor insan ruhu. Yokluk o kadar korkunç..."

​Bunu söylerken sesi biraz kısılmıştı, aklına babasının geldiğini fark ettim. Elini tuttum.

"Gerçekten dayanılmaz... Sence bu kadar güzelliği yaratan, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen bir Zat, bunları böyle başıboş bırakır mı? İçimize bu kadar kuvvetli bir ebediyet arzusu verip sonra bizi yokluğa atar mı? Atmaz."

"Atmaz," dedi Tarık kesin bir sesle.

​"İşte o yüzden namazlardan sonra hep niyet ediyoruz ya; 'Ya Rabbi, yaptığım mübah amelleri ibadet hükmüne geçir' diye... Hem bu şekilde niyet ediyoruz hem de bu güzel manzaraları gördüğümüz zaman tefekkür etmeliyiz."

Tarık sandviçinden bir ısırık alırken gülümsedi. "Tefekkür konusunu biraz anlamaya başladım ama senden dinlemesi ayrı bir keyif."

​Dikkatimi tekrar önümüzdeki Muğla manzarasına verdim.

"Sence buraya gelen kaç misafir, bu manzarayı Allah’ın bir sanat eseri olarak görüp tefekkür ediyor? Buradaki isimleri okuyor? Pek sanmıyorum. İşte bu yüzden biz şuurlu Müslümanlar olmalıyız. Sadece 'çok güzel' deyip geçmek, bu koca sanata haksızlık değil mi? En ufacık bir yaprağı bile bütün teknolojiyle yapmaktan acizken, bu güzellikleri tesadüfe veya tabiata vermek imkansız."

​Tarık güldü. "Kesinlikle imkansız."

"Bak," dedim heyecanla. "Baharda kupkuru, odun gibi olmuş ağaçlar pespembe, bembeyaz çiçekler açıyor. O çiçeğin rengi ne toprakta var ne ağaçta... Ama bir bakıyorsun, en nazenin çiçekler açıyor. Kainat her yıl yeniden yaratılıyor, haşir oluyor. Rabbimiz hem çok çabuk, hem çok sanatlı yapıyor her şeyi."

​Başımda bir el hissettim; Tarık saçlarımı okşuyordu.

"Kesinlikle çok büyük Rabbimizin gücü... Sen böyle deyince manzara daha bir anlam kazandı. Sanki bu manzara biz O'nu tanıyalım diye çizilmiş gibi."

"Evet," dedim omzuna biraz daha sokulurken. "O kendini tanıtmak için bize bu güzellikleri verirken, bizim kör gibi hiçbir şey görmememiz ne acı... Elimizden geldiğince hep görmeliyiz."

​Sandviçlerimizi bitirmiştik. Konuştuklarımızı düşünürken, kahvelerimizin son yudumları damağımızda aromalı bir tat bırakmıştı.

​"Beni kendine biraz daha hayran bırakıyorsun Mihri’m..." diye fısıldadı kulağıma doğru. Gözlerimi yumup kulağımı göğsüne yasladım. Kalp atışları hızlanmıştı... Şimdi bu kalp gerçekten benim için mi böyle sert çarpıyordu?

"Asıl sen beni hep biraz daha etkiliyorsun," diye mırıldandım.

"Ne yapıyorum ki sanki?" dedi, bir eliyle yerden destek alırken. İkimiz de ayaklarımızı çimlerin üzerine, önümüzdeki sonsuz deniz manzarasına karşı uzatmıştık.

"Ne yapmıyorsun ki?" dedim. "Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüyorsun... Bana bir çocuk gibi, kıymetlimmişim gibi bakıyorsun."

"Bir kocanın yapması gereken normal şeyleri yapıyorum sadece," dedi tevazuyla.

​Başımı göğsünden kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. Bir elim yanağına gitti. "Ben hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum..."

Gülümsememiz aynı anda genişledi. Tarık’ın yanından hafifçe doğruldum. Kahvaltımızdan kalan çöpleri getirdiği poşetin içine koydum. Hâlâ çimlerin üzerinde oturuyordum, kalkasım hiç yoktu. Tarık yanımda boylu boyunca uzanmış bana bakarken, aniden kucağımı gözleriyle işaret etti.

"Yatabilir miyim?" diye sordu. Öyle masum sormuştu ki...

"Tabii, tabii..." dedim başımı sallayarak. Ağırlığının beni incitmesinden çekinir gibi, yavaşça başını dizlerime koydu.

​Şimdi o pamuk gibi yumuşak saçları avuçlarımın arasındaydı. Parmaklarım hemen o kumral tutamların arasına süzüldü; yumuşakça okşadım saçlarını. Gözlerimi yumdum. Tatlı tatlı esen rüzgar burnuma taze çam kokularını getiriyordu. Gökyüzünde birkaç kuş süzülürken, uzaklardan minik bir rüzgar çanının sesi duyuluyordu. Dalgalar ritmik bir biçimde kayalara vuruyordu. Tarık, birkaç dakikalık sessizliğin ardından saçlarının arasında dolaşan elimi yakaladı ve avucumun içine sıcak bir buse bıraktı.

 

Odamızın manzarası tamamen İstanbul Boğazı’ydı! Hızlıca başörtümü taktım, pencereyi açtım ve hemen önümdeki minik balkona çıktım. İçeri dolan temiz hava başörtümü havalandırdı. Boğaz’ın o engin suları nazlı nazlı dalgalanırken, İstanbul’un o eşsiz silüeti gözlerimin önündeydi. Biz Avrupa yakasındaydık; karşı tarafta Anadolu yakasının camileri, en ileride silüet gibi Çamlıca Camii ve kulesi vardı. Denizin ortasında bir başına duran Kız Kulesi bile seçiliyordu. Umarım onlar da kavuşur, diye geçirdim içimden... Çünkü biz, sevdiğimle kavuşmuştuk.

 

Belime dolanan ellerle Tarık’ın varlığını hissettim. Başımı kaldırdım.

 

"Bu odayı özellikle seçtim. Senin bu manzarayı sevdiğini biliyorum."

 

Kollarımı beline doladım. "Doğru biliyorsun..."

 

Bir süre ikimiz de Boğaz’ı seyrettik. İstanbul sahiden de şiir gibi bir kentti. Aramızdaki tatlı sessizliği kahvaltı siparişinin gelmesi böldü. Balkondaki küçük masada, Boğaz manzarası eşliğinde huzurlu bir kahvaltı ettik. Çaylarımızı sıcak tutmak için yanına minik bir termos da göndermişlerdi.

 

"Biraz daha kalmak istersen kalabiliriz ama uçağı kaçırabiliriz," dedi Tarık kahvaltının sonlarına doğru.

 

 

"Uçak mı? Nereye gidiyoruz?" dedim merakla.

 

"Gidince öğrenirsin," dedi elindeki ekmek parçasını ağzına atarken, kafasını bilmiş bilmiş sallayarak.

 

Gülümsedim. Bu kahvaltı benim için mükemmeldi; çünkü karşımda hem İstanbul, hem de aşık olduğum adam vardı. Kahvaltımızı bitirdikten sonra hazırlandık. Tarık valizleri aldı, ben de koluna girdim.

 

"Motorları görevlendirdiğim çalışanlar alacak, biz taksiyle geçsek daha rahat olur canım," dedi.

 

Onu onayladım; havalimanına motorla gitmek pek pratik olmayacaktı. Çok geçmeden gelen taksiyle havalimanına geçtik.

 

Tarık bilet işlemlerini hallederken ben Bükra’yı aradım. Konuşurken sürekli alttan alta gülüyor, bir şeyler sormak isteyip sürekli dudağını ısırıyordu. Yine de normal bir konuşma gerçekleştirdik. Uçağa binerken Tarık elini uzattığında yine parmaklarımız birbirine kenetlendi.

 

"Bir şey istememişsin canım?"

 

"Şu an bir kahve olsa hayır demezdim," diye yanıtladım onu.

 

İkimiz de birer Türk kahvesi aldık; acı, bol köpüklü ve mis kokulu... Kahvelerimizi yudumlarken ipucu almaya çalıştım ama pek başarılı olamadım. "Mutlu olacağın bir yer," dedi sadece.

 

Telefonlarımızdan Risale-i Nur uygulamamızı açtık ve okumaya başladık. Onunla yaptığım en basit şey bile benim için anlamlıydı. Keyifli bir yolculuğun ardından uçağımız iniş yaptı. Havalimanından çıkınca havanın sıcaklığı ve yoğun nem, nereye geldiğimiz hakkında fikir verdi. Tabelalardan da anlamıştım: Muğla’daydık.

 

Takside uyuyakalmışım. Dünün yorgunluğu üzerimden gitmemişti sanki. Hafif bir sarsıntıyla gözlerimi açtığımda, kendimi Tarık’ın kucağında buldum! Beni tek koluyla kaldırmış, diğer eliyle valizi sürüklüyordu. Nerede olduğumuzu anlayınca korkuyla boynuna tutundum.

 

"Beni indirebilirsin, uyandım!"

 

Güldü. "Ooo, bakıyorum da Uyuyan Güzel ben öpmeden uyanmış?"

 

Yanağını hafifçe sıktım. "Şştt... Birileri duyacak!"

 

Ağır adımlarla yürümeye devam ederken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Duysunlar..."

 

"Tarık," dedim biraz daha ciddi bir tonda. "Beni aşağı indir lütfen."

 

"Tabii hanımım, ne isterse o..."

 

Beni yumuşakça yere indirirken bir yandan da üzerime eğilmişti. Yere indiğim gibi elbisemin eteklerini düzelttim; üzerime çok rahat, pamuklu bir elbise giymiştim. Hemen sol tarafına geçip koluna girdim. O bir eliyle valizi sürerken, biz birlikte yürümeye başladık.

 

"Artık söyle ama... Nereye gidiyoruz?" dedim mızıkçılık yaparak.

 

"Geldik, geldik..."

 

Etrafıma bakındığımda, burnuma dolan yoğun deniz kokusuna rağmen denizi henüz göremiyordum. Etrafta pek çok villa ve otel olduğunu tahmin ettiğim iki katlı, begonvillerin bahçe duvarlarından sarktığı yapılar vardı. Sakin, huzurlu bir sokakta ilerliyorduk. Biraz daha yürüdükten sonra tek katlı bir yapıya vardık. Sokağın en sonundaki ahşap ve çelik karışımı kapının önünde durduk. Bahçe, uzun örme taş duvarlarla çevrelenmişti.

 

Tarık kapıyı açıp içeri girdi ve eliyle beni buyur etti.

 

"Geldik... Hadi geç bakalım canım."

 

Meraklı gözlerle içeri yürüdüm. Burası tek katlı, müstakil bir yapıydı. Sol tarafıma baktığımda nihayet o sonsuz maviliği gördüm. Şu an bulunduğumuz yer denize tamamen sıfırdı! Öyle yakındı ki, heyecanla denize doğru koştum. Kayalara çarpan dalgaların sesi kulaklarıma doldu. Güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı ama hâlâ o tatlı sıcaklığını hissettiriyordu.

 

Bir süre bu mucizevi manzarayı izledim; gözlerime inanamıyordum. Tarık içeriye girmişti, ben de hemen peşinden gittim. Burası ahşap ağırlıklı, sıcak bir ev gibi dekore edilmiş bir otel odasıydı; daha çok iki artı bir küçük bir villayı andırıyordu. Minik mutfak kısmını geçip koridoru takip ettiğimde devasa bir yatak odasıyla karşılaştım.

 

Odada minik bir oturma grubu ve kırmızı detaylarla süslenmiş bir yatak vardı. Odanın kendine özel bir balkonu daha vardı ve Tarık’ı orada buldum; telefonla konuşuyordu. Balkona çıktığımda ahşap bir masa, iki sandalye ve bize özel minik bir havuz olduğunu fark ettim. Burası da tamamen deniz manzaralıydı.

 

Aşağıdaki avluda, tam denize doğru sallanma imkanı sunan bir salıncak dikkatimi çekti. Görünürde kimsenin olmaması beni çok rahatlatmıştı; kalabalıklar beni hep huzursuz ederdi. Kafamı çevirip sevdiğime baktığımda, onun da beni izlediğini fark ettim. Aramızdaki mesafeyi küçük bir sıçrayışla kapattım ve kollarımı boynuna doladım.

 

Hâlâ ona tam yetişemiyordum ama o hemen kollarıyla beni destekledi. Bir koala gibi ona sarılmak istediğim için ayaklarımı beline doladım; bacaklarımdan ve sırtımdan beni öyle sıkı tutuyordu ki, düşmeyeceğimden emindim. Bir süre sadece sarıldım, boynunu kokladım, öptüm... Bu ani hareketimle hafifçe irkildi. Başımı geriye çekip yüzüne baktım, bir elimle saçlarını karıştırdım. Dudaklarına minik bir öpücük bırakırken fısıldadım:

 

"Buraya bayıldım!"

 

Güneş Ege’nin üzerinde parıldarken, huzurla esen rüzgar nerede olduğunu bilmediğim minik çanları hareketlendiriyordu. Kuş cıvıltıları odamıza dolarken bu sıcacık anı paylaştık.

 

Öğle namazını havalimanında kılmıştık; üzerimizi değiştirip ikindi namazlarımızı balkona serdiğimiz seccadelerde cemaatle eda ettik. Akşam yemeği için otelin restoranına inmek istedim. Tarık buranın bungalov tarzı, tamamen kişiye özel alanlar sunan bir otel olduğunu anlattı. Havuzun ve bahçenin sadece bize ait olması mükemmel bir imkandı. Bavulumdan bu akşama yakışacağını düşündüğüm şık ve rahat bir elbise seçtim.

 

Akşam yemeği için otelin ana girişindeki restorana geçtik. Tamamen deniz manzaralı, loş aydınlatmalı ve sakin bir yerdi. Açık büfeden tabaklarımızı doldurduk. Özellikle tatlı istasyonundaki çeşitlilik göz kamaştırıcıydı ama bir yandan da bu kadar yemeğin israf olma ihtimali içimi sızlatıyordu. Umarım kalanlar çöpe gitmiyordur diye geçirdim içimden.

 

Açık havada, köşedeki masalardan birine oturduk.

 

"Balayına gideceğimizi tahmin etmiştim ama böyle bir yer olacağını hiç düşünmemiştim," dedim gülümseyerek.

 

"Tahmininin ötesinde olduğuna sevindim. Sağ olsun Elsa seçerken yardımcı oldu. Muğla Fethiyedeyiz. Daha önce kalmadığım için tereddütlüydüm ama korktuğum gibi değilmiş; gayet güzel görünüyor."

 

Tabağımdaki haydariden bir çatal alırken sordum:

 

"Peki, burada ne kadar kalacağız?"

 

Tarık, kendi tabağındaki etleri benim yiyebileceğim küçüklükte parçalara bölüp tabağıma bırakırken cevap verdi:

 

"Üç gün..."

 

"Gayet yeterli bence, tadında kalır..." diye onayladım onu.

 

"Evet, ben de öyle düşündüm. Buradan sonrası için daha güzel bir planım vardı, o yüzden burayı kısa tutmayı tercih ettim." Tarık, küçük parçalara böldüğü etlerden birini ağzıma uzatırken göz kırptı.

 

"Tahmin edeyim... O da sürpriz, değil mi?"

 

"Artık beni daha iyi çözüyorsun," dedi kocaman gülümserken.

 

Yemeklerimizi tadına vararak, acele etmeden yedik; yanındaki sodalarımızı yudumladık. Güneş artık batmaya iyice yaklaşmıştı ama havada hâlâ o tatlı ikindi sıcaklığı vardı. Yemeğimi bitirdiğimde masadan kalkıp hemen yanımızdaki seyir terasının korkuluklarına yaslandım.

 

"Gün batımını izlemeye gidelim mi Tarık?"

 

Tarık masadan kalkmıştı, başımın üzerinden ona baktım. "Tam da onu söyleyecekti benim güzel karım..."

 

Gözlerim kısılarak, otuz iki diş gülümsedim ve koluna girdim. Otelin girişindeki vale ile konuştuktan sonra Tarık bizim için beyaz renkli bir araç kiraladı. Tarık şoför koltuğuna geçerken ben hemen yanına oturdum. Bir an garipsedim; çünkü ilk defa baş başa bir aracın içinde, bu kadar yakın gidiyorduk.

 

Başımı çevirip araba kullanan Tarık’ı izlemeye başladım. Altına siyah bir pantolon, üzerine lacivert bir polo yaka tişört giymişti. Saçları yine alnına dökülüyordu. Yüzündeki ciddiyete rağmen onu izlediğimi fark edince gözlerini kısarak gülümsedi.

 

"Peki nereye gideceğiz?"

 

"Gün batımını izlemek için birkaç yer araştırmıştım. Burası, seninle gitmek istediğim ilk yer," dedi.

 

İstanbul’a kıyasla burada trafik yok denecek kadar azdı. Yollar oldukça sakindi; belki de henüz tam sezon açılmadığı içindi bu huzur. Sağ camdan içeri süzülen güneşin son ışıkları, Tarık’ın direksiyondaki ellerine vuruyordu. Elbisemin üzerinde birleştirdiğim parmaklarımla oynadım. Bu akşam için lacivert, pamuklu ve kolları geniş yapılı bir elbise tercih etmiştim.

 

Araba, eski asfalta sahip yokuş bir yola girdiğinde sağ tarafımızda kalan koy dikkatimi çekti. Tabelalardan buranın Kıdrak Koyu olduğunu gördüm. Yol biraz sallantılı olsa da Tarık oldukça güvenli sürüyordu.

 

"Bayağı tepelikmiş burası..." dedim. Sürekli yokuş çıkıyorduk. Tarık bir yandan telefonundaki navigasyondan yolu takip ediyordu. Etrafımız tamamen çam ağaçlarıyla çevrelenmişti. Toz olmaması için pencereleri açmamıştık.

 

Nihayet yol düzleştiğinde Tarık arabayı uygun bir yere park etti. "Burayı gün batımı için mutlaka görün diyorlar, bakalım dedikleri kadar var mıymış?"

 

Hemen aşağı indim. Sağ tarafımızdaki yeşil ormanların arasından turkuaz denizi görmek, neredeyse ufka ulaşmış güneşin kızıllığıyla birleşince nefesimi kesti. Tarık hemen yanıma geldi, ellerimiz kenetlendi.

 

Topraklı yolda adımlarken yerden kalkan tozlar hafifçe etrafımızda uçuşuyordu. Sağ tarafımızdaki o eşsiz mavilikten gözlerimi alamıyordum. Kısa bir yürüyüşün ardından düz bir kayalık alana ulaştık. Gördüğüm manzara karşısında heyecanla ileri atıldım ama belimi sıkıca kavrayan güçlü kollar beni yerime mıhladı.

 

"Dikkat et papatyam, aşağısı uçurum!"

 

Başımı kaldırdım, Tarık endişeyle üzerime eğilmişti.

 

"Ama burası... Çok güzel yaratılmış, gerçekten..."

 

"Öyle..." dedi Tarık, sesi derinleşerek. "Aşağı taraf Kelebekler Vadisi. Burası orayı izleyebileceğimiz en güzel seyir terası. Gün batımında seninle buraya gelmeyi çok istedim."

 

"İyi ki geldik," dedim, belimdeki kollarını okşayarak.

 

Dikkatli bir biçimde kayaların ucuna yan yana oturduk. Tarık beni sürekli tutuyordu; düşmemden korktuğu her halinden belliydi. Manzara karşısında o kadar büyülenmiştim ki ne kadar yüksekte olduğumuzu bir an unutmuştum. Onun koluna tutunurken aşağıya baktım; tekneler oyuncak gibi küçücük görünüyordu. Güneş, ufuktaki denize kavuşmuştu artık. Gökyüzündeki bulutlara çarpan kızıllık denize yayılıyor, suyun o turkuaz tonlarını binbir renge boyuyordu.

 

Saçları rüzgarla uçuşan Tarık’a bakıp mırıldandım: "Sence de burası kekik ve adaçayı kokmuyor mu?"

 

Gözlerini kapatıp havayı kokladı. "Kesinlikle kokuyor... Çok güzel, değil mi?" Bana döndü ve ekledi: "Ama senin varlığın hepsinden güzel..."

 

Eğilip yanağıma uzun, sıcacık bir öpücük bıraktı.

 

"Umarım birlikte buradaki üç günümüzü çok güzel geçiririz."

 

"Geçeceğinden eminim zaten. Sen yanımdayken kötü geçmesi mümkün mü?" dedim.

 

Attığı kahkaha, önümdeki manzaradan bile daha güzeldi. Güneşin yarısı ufukta kaybolmuştu. İnsan bu anı dondurup duvarına asmak istiyordu. Tarık’ın kolları beni çevrelerken, esen rüzgar tenimi hiç üşütmüyordu.

 

"Yarın da deniz kıyısına gidelim," dedim. "Ama ne olur çok kalabalık olmasın, pek rahat edemiyorum."

 

Kulağıma doğru fısıldadı: "Sen nasıl istersen öyle olur... Ayrıca ben de kalabalığı pek sevmem papatyam."

 

Normalde tanımadığım bir yerde, geceleri pek rahat uyuyabilen bir insan değilimdir. Yerimi yadırgarım, uyku tutmaz... Ama Tarık’ın kollarında olunca her yer benim evimmiş gibi hissettiriyordu. Birbirimizden ayrıyken söylediği o söz hatırıma geldi: "Evim, sensiz içi bomboş..." Artık ikimiz de evimizdeydik. Şimdi sırada adım adım bu evi bir yuvaya çevirmek ve tam bir aile olmak vardı. Sabah yine gizli gizli Tarık’ı izlerken yakalanmıştım ama bu sefer işi şakaya vurup onu gıdıkladım. Beyefendi benden daha çok gıdıklanıyormuş, bunu da öğrenmiş oldum. Çocuklar gibi yatakta oyalanmış, bayağı eğlenmiştik.

 

Bu benim için çok büyük bir lükstü. Hayatı boyunca sürekli bir yerlere yetişmeye çalışmak zorunda kalan, oyalandığında azarlanan biriydim ben. Sanki durup birazcık sakinleşmeye iznim yokmuş gibi... Sevilmek için hep daha çok çabalamalıydım. Ama burada öyle değildi. Burada ikimiz de sakindik, dingindik. Birbirimizi yargılamadan, olduğumuz gibi kabul ederek hareket ediyorduk. Tarık’ın bir yere yetişme telaşı yoktu; çünkü aslında ikimiz de birbirimize varmıştık.

 

Pijamalarımızdan kurtulduğumuzda saatin düne göre daha erken olduğunu gördüm. Gece erken yatmanın huzuru yüzümüze vurmuştu. Ben ne kadar aç olmadığımı ve kahvaltı yapmak istemediğimi söylesem de Tarık ısrarcıydı. Gün boyu hareket halinde olacağımızı, illaki bir şeyler yemem gerektiğini söyleyince birer sandviçe ikna oldum.

 

Ben ahşap dairenin avlusundan merdivenleri inip gözüme kestirdiğim o salıncağa doğru ilerledim. Tarık da bize kahve ve sandviç almak üzere dışarı çıkmıştı. Telefonuma gelen mesajla siparişlerimin bugün geleceğini öğrendim. Bu telefon benim için çok anlamlıydı; biricik ağabeyim Bartu ve canım dostum Bükra’nın hediyesiydi... Aylarca saklamak zorunda kalmış, kullanamamıştım. Ama şu an özgürce elimde tutuyordum.

 

Bana hesap soracak, kızacak, azarlayacak; psikolojik ya ama fiziksel şiddet uygulayacak kimse yoktu artık hayatımda. Onları düşünmek istemiyordum. Annem teyzemin yanındaydı; ifadesini aldıktan sonra serbest bırakmışlardı. Tabii diğerleri için durum aynı değildi; tutuklanıp direkt cezaevine gönderilmişlerdi. Teyzem kısa bir mesajla haber vermişti bunları. Balayında keyfimizi kaçırmak istemiyordu. Benim miniklerim, Hüma ile Enes de teyzemin yanındaydı. Onların iyi olduğunu bilmek içimi huzurla dolduruyordu. Onlar iyiydi, tıpkı benim gibi...

 

Merdivenleri adım adım inerken, denizden esen serin sabah esintisi elbisemin eteklerini uçurdu, başörtümü okşadı. Valizimin diplerinde bulduğum sandaletler burası için kesinlikle çok idealdi. Tam bir ılık bahar havası vardı. Merdivenler bittiğinde, yeşillikler ve çiçeklerle çevrili patika bir yol beni salıncağa ulaştırdı.

 

Bir süre manzarayı izledim. Burada yaşadıklarım, hayallerimin bile ötesindeydi. Rabbim, o sabrettiğim, acı çektiğim, umutsuzluğa kapıldığım gecelerin aksine beni ne güzel rızıklandırmıştı... Ne kadar hamdetsem yetmeyecekti. Salıncağa bindim, ayaklarımla kendimi ileri doğru atarak yavaş yavaş sallanmaya başladım. İçim umut doluydu. Fethiye’nin o eşsiz manzarasını izlerken hayallere daldım. En çok da Kuşadası’ndaki evimizi merak ediyordum. Çizimlerimdekiyle gerçeği farklı olabilirdi ama biliyordum; orası bizim gerçek yuvamız olacaktı.

 

Birden arkamdan gelen güçlü bir ittirmeyle hafifçe denize doğru savruldum. Ağzımdan minik bir "Ay!" sesi çıktı. Omuzumun üzerinden arkama baktığımda, bir elinde paketler, diğer eliyle beni ittiren fazla yakışıklı kocamı gördüm.

 

"Düşeceğim!" diye ciyakladım. Tarık’ın kahkahası rüzgara karışıp kulaklarıma ulaştı.

 

"Tutarım!" diye seslendi arkamdan. Biliyordum, o varsa düşmezdim; tutardı... Salıncağın hasır iplerini sıkı sıkıya kavradım. Tarık bu sefer daha yavaş, ritmik bir şekilde sallamaya başladı beni. Denize doğru her süzüldüğümde ayaklarımı uzatıyordum; sanki uçuyordum. Her geriye gidişimde ise omzumun üzerinden Tarık’a bakıyordum.

 

İlk defa beni salıncakta sallıyordu. Bugünlerde hep ilklerimizi, "iyi ki"lerimizi yaşıyorduk. Salıncağın o çocuksu neşesi içime dolarken, yaşımız kaç olursa olsun içimizdeki o çocuğun hep bir yerlerde sallanmak istediğini fark ettim. Ve ben şu an, içindeki çocuğu özgür bırakabileceği bir adamın yanındaydım. Beni çocuksu olmakla, mızmızlıkla ya da nazlı olmakla suçlamayacak; aksine tüm nazımı çekecek biriydi o... Gerçi amacım hiçbir zaman boş triplere girmek olmamıştı; sadece güvenle nazlanabilmek istemiştim. Bu da bir lüks değil miydi?

 

"Biraz daha hızlı salla!" diye seslendiğimde, Tarık yavaşça hızı arttırdı. Tam arkamızda doğan güneşin ışıkları, önümüzdeki turkuaz denizi aydınlatırken etrafımızı çevreleyen ağaçlara vuruyordu. Bir an arkamda bir boşluk hissedince Tarık’ın hemen yanımızdaki yeşilliğe oturduğunu gördüm. Elini yanağına dayamış, hayranlıkla beni izliyordu. Salıncak yavaşlayınca indim ve yanına, çimlerin üzerine kendimi bir çocuk gibi bıraktım.

 

Tarık hemen paketten sandviçimi çıkarıp uzattı. Rahat yiyebileyim diye kağıtlarını da incelikle açmıştı. Kibarca gülümsedim. "Çok teşekkür ederim... Kocacığım," diye heceledim.

 

Yüzünü burnumun dibine kadar yaklaştırdı. "Kocan sana kurban olsun..."

 

İkimizden de bir kahkaha koptu. Sandviçimden bir ısırık alırken yoğun aromalı kahvemin tadına baktım; tadı nefisti.

 

"Böyle güzel anlarda, senin de içini bir burukluk kaplıyor mu?" diye sordum kahvemi yudumlarken.

 

Bana baktı. "Kaplıyor... Senin de mi?"

 

Başımı salladım. "Bunun nedenini biliyor mu musun? Üzerine çok düşündüm ama tam cevaplayamadım."

 

Göz kırptı. "Sen beni aydınlatır mısın?"

 

Kahvemi yanımızdaki çime bırakıp sandviçimi kucağıma koydum.

 

"Şöyle ki," dedim ciddileşerek. "İnsanın içinde çok yoğun bir 'ebed' duygusu var. Yani her şeyin ebedi olmasını istiyoruz; geçici ve fani olana yüreğimiz dayanmıyor. Özellikle güzel, lezzetli anları hep yaşamak istiyoruz. Bitsin istemiyoruz ve biteceğini bilmek bize acı veriyor. Hatta öyle bir acı ki, o anı yaşarken bile biteceği korkusuyla tadını çıkaramıyoruz."

 

Tarık hafifçe kaşlarını çattı. "Peki bunun bir çözümü yok mu?"

 

"Tabii ki var," dedim, Risale-i Nur eserlerinden öğrendiğim o eşsiz hakikati paylaşarak. "Bunun çözümü, yaşadığımız bu fani dakikaları 'ebedi aleme' göndermek. Eğer biz bu anları Allah rızası için yaşarsak, o anlar ibadet hükmüne geçer ve ahirette tekrar yaşayabileceğimiz birer meyveye dönüşür. Orada hiçbir şey bitmeyecek, orada hiç üzülmeyeceğiz."

 

Gülümsedi. "Ne kadar güzelmiş öyle..."

 

"Çok güzel," dedim devam ederek. "Aslında bu duygu bize ebedi bir alemin varlığını kanıtlıyor. İnsana bütün dünyayı versen de doymaz, hep daha fazlasını, hep sonsuzunu ister. Hatta Risale’de geçer; yok olup gitmektense ebedi bir cehennemi bile kabul ediyor insan ruhu. Yokluk o kadar korkunç..."

 

Bunu söylerken sesi biraz kısılmıştı, aklına babasının geldiğini fark ettim. Elini tuttum.

 

"Gerçekten dayanılmaz... Sence bu kadar güzelliği yaratan, her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünen bir Zat, bunları böyle başıboş bırakır mı? İçimize bu kadar kuvvetli bir ebediyet arzusu verip sonra bizi yokluğa atar mı? Atmaz."

 

"Atmaz," dedi Tarık kesin bir sesle.

 

"İşte o yüzden namazlardan sonra hep niyet ediyoruz ya; 'Ya Rabbi, yaptığım mübah amelleri ibadet hükmüne geçir' diye... Hem bu şekilde niyet ediyoruz hem de bu güzel manzaraları gördüğümüz zaman tefekkür etmeliyiz."

 

Tarık sandviçinden bir ısırık alırken gülümsedi. "Tefekkür konusunu biraz anlamaya başladım ama senden dinlemesi ayrı bir keyif."

 

Dikkatimi tekrar önümüzdeki Muğla manzarasına verdim.

 

"Sence buraya gelen kaç misafir, bu manzarayı Allah’ın bir sanat eseri olarak görüp tefekkür ediyor? Buradaki isimleri okuyor? Pek sanmıyorum. İşte bu yüzden biz şuurlu Müslümanlar olmalıyız. Sadece 'çok güzel' deyip geçmek, bu koca sanata haksızlık değil mi? En ufacık bir yaprağı bile bütün teknolojiyle yapmaktan acizken, bu güzellikleri tesadüfe veya tabiata vermek imkansız."

 

Tarık güldü. "Kesinlikle imkansız."

 

"Bak," dedim heyecanla. "Baharda kupkuru, odun gibi olmuş ağaçlar pespembe, bembeyaz çiçekler açıyor. O çiçeğin rengi ne toprakta var ne ağaçta... Ama bir bakıyorsun, en nazenin çiçekler açıyor. Kainat her yıl yeniden yaratılıyor, haşir oluyor. Rabbimiz hem çok çabuk, hem çok sanatlı yapıyor her şeyi."

 

Başımda bir el hissettim; Tarık saçlarımı okşuyordu.

 

"Kesinlikle çok büyük Rabbimizin gücü... Sen böyle deyince manzara daha bir anlam kazandı. Sanki bu manzara biz O'nu tanıyalım diye çizilmiş gibi."

 

"Evet," dedim omzuna biraz daha sokulurken. "O kendini tanıtmak için bize bu güzellikleri verirken, bizim kör gibi hiçbir şey görmememiz ne acı... Elimizden geldiğince hep görmeliyiz."

 

Sandviçlerimizi bitirmiştik. Konuştuklarımızı düşünürken, kahvelerimizin son yudumları damağımızda aromalı bir tat bırakmıştı.

 

"Beni kendine biraz daha hayran bırakıyorsun Mihri’m..." diye fısıldadı kulağıma doğru. Gözlerimi yumup kulağımı göğsüne yasladım. Kalp atışları hızlanmıştı... Şimdi bu kalp gerçekten benim için mi böyle sert çarpıyordu?

 

"Asıl sen beni hep biraz daha etkiliyorsun," diye mırıldandım.

 

"Ne yapıyorum ki sanki?" dedi, bir eliyle yerden destek alırken. İkimiz de ayaklarımızı çimlerin üzerine, önümüzdeki sonsuz deniz manzarasına karşı uzatmıştık.

 

"Ne yapmıyorsun ki?" dedim. "Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünüyorsun... Bana bir çocuk gibi, kıymetlimmişim gibi bakıyorsun."

 

"Bir kocanın yapması gereken normal şeyleri yapıyorum sadece," dedi tevazuyla.

 

Başımı göğsünden kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. Bir elim yanağına gitti. "Ben hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum..."

 

Gülümsememiz aynı anda genişledi. Tarık’ın yanından hafifçe doğruldum. Kahvaltımızdan kalan çöpleri getirdiği poşetin içine koydum. Hâlâ çimlerin üzerinde oturuyordum, kalkasım hiç yoktu. Tarık yanımda boylu boyunca uzanmış bana bakarken, aniden kucağımı gözleriyle işaret etti.

 

"Yatabilir miyim?" diye sordu. Öyle masum sormuştu ki...

 

"Tabii, tabii..." dedim başımı sallayarak. Ağırlığının beni incitmesinden çekinir gibi, yavaşça başını dizlerime koydu.

​Şimdi o pamuk gibi yumuşak saçları avuçlarımın arasındaydı. Parmaklarım hemen o kumral tutamların arasına süzüldü; yumuşakça okşadım saçlarını. Gözlerimi yumdum. Tatlı tatlı esen rüzgar burnuma taze çam kokularını getiriyordu. Gökyüzünde birkaç kuş süzülürken, uzaklardan minik bir rüzgar çanının sesi duyuluyordu. Dalgalar ritmik bir biçimde kayalara vuruyordu. Tarık, birkaç dakikalık sessizliğin ardından saçlarının arasında dolaşan elimi yakaladı ve avucumun içine sıcak bir buse bıraktı.

 

"Papatya kokulu yarim..." diye fısıldadı. "Yeşil gözlü sevdiğim..."

 

 

---

 


​Daha ne kadar o şekilde, zamanı durdurmuşçasına kaldık bilmiyorum. Güneş artık iyice tepeye çıkmıştı. Normalde yazın bu vakitlerde güneşin altında bu kadar rahat oturamazdınız ama bahar güneşi yakmıyor, sadece içimizi ısıtıyordu. Öğle namazımızı eda ettikten sonra biraz Fethiye’nin sokaklarını dolaşmaya karar verdik.

​Yerel halkın kurduğu renkli pazarları gezdik. Bizimkilere; Bükra’ya, Bartu ağabeyime ve teyzemin yanındaki miniklere küçük hediyelikler aldık. Fethiye’nin o begonvilli sokaklarında yürümek bile başlı başına bir keyifti. Uzun mesafelerde kiraladığımız aracı kullansak da, dar sokaklarda el ele yürümeyi tercih ediyorduk.

​Akşam yemeği vakti geldiğinde Tarık tekrar restorana gitmeyi teklif etti. Ama benim burnuma, yolda geçerken gördüğüm o enfes gözlemelerin kokusu dolmuştu bir kere.

"Akşam yemeğini şöyle güzel bir gözlemeyle geçiştirsek olur mu?" diye sordum. O teyzenin el açması gözlemelerini göz ucuyla izlemiştim ve canım çok çekmişti.

Tarık hemen kabul etti. Bize bir paket yaptırırken, bir tanesini de sıcak sıcak kağıda sarıp elime uzattı.

​Gözlememi iştahla yerken Tarık’ın koluna girdim. Bu gözlemeci dükkanı denize yakın sakin bir noktadaydı. Şimdi birlikte deniz kenarına doğru yürüyorduk. Gözlemeci abladan öğrendiğimize göre bu koy, merkezdekilere nazaran çok daha tenha ve huzurlu oluyormuş; tam istediğimiz gibi...

"Çok lezzetliymiş," dedim, elimdeki gözlemeyi Tarık’a doğru uzatarak.

​Önce bana baktı, sonra uzattığım gözlemeye başını eğdi. Tam da benim ısırdığım yerden, küçük bir parça ısırdı. Bu tatlı hareketi karşısında duraksadım ve gülümsedim.

"Biliyor musun? Bu yaptığın sünnet..." dedim.

"Nasıl yani?" dedi ağzındakini çiğnerken merakla.

"Peygamber Efendimiz (sav), Hz. Ayşe annemizin içtiği yerden su içer, onun yediği yerden yermiş... Yani eşinin yediği yerden yemek sünnettir."

​Tarık durdu, bana derin bir hayranlıkla baktı. Gözlerindeki o parıltı, batan güneşin denizdeki yansımasından bile daha parlaktı. Elimi daha sıkı tuttu.

"Hem sana, hem de İslamiyet’in bu ince güzelliğine her gün biraz daha aşık oluyorum..." dedi.

 

---

Nasıl buldunuz?

Ben gerçekten bu bölümü ayrı bir emekle yazdım.

Müjdeyi veriyorum.

Bu bölümün 2.Partı olacak.

YORUMLARINIZI BEKLİYORUM.

 

Bölüm : 12.04.2026 11:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 47.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶
Mihrimah Altun
Bir Demet Papatya

57.21k Okunma

8.29k Oy

0 Takip
60
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...