

Selamünaleyküm Papatyalarım
Aslında bu bölümü doğum günümde sizlerle paylaşmak istiyordum fakat olmadı nasip kısmet..
Bu sıralar hem mutlu ama daha çok buruk hissediyorum...
Çünkü biricik kitabımı final yapıyorum...
Onları çok özleyeceğim.
Bu bölüm balayının ikinci partı.
Keyifli okumalar.
---
"Müminlerin iman bakımından en kâmili, ahlakı en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız da eşlerine karşı en hayırlı olanınızdır."
(Tirmizî, Radâ 11)
---
Mihri’den
Başımı kaldırmış, güneşin batışıyla gökyüzüne yayılan o derin lacivertlikte ayı izliyorum. Renk renk tonlarla boyanmış gökyüzünde, kararmaya başlayan akşamın ortasında tüm güzelliğiyle bir gece lambası misali parlıyor...
Eskiden geceleri hep ayı izlemeye çıkardım. Neredeyse evin bütün pencerelerini gezer; bu gece ay çıkmış mı, gökyüzünde görünüyor mu diye onu kovalardım. Çok farklı bir duyguydu ona bakmak... Sanki ona baktığımda kaderimde yazılmış kişiyi görmeyi umuyordum. Ya da onun da aynı anda aya baktığını hayal ediyordum. Ay, benim için gecenin karanlığında sessizce parıldayan bir umut gibiydi. Rabbim, gece ne kadar karanlık olsa da onu öyle güzel parlatıyordu ki; sanki bütün umutsuzluklara rağmen "Umut etmeye devam edin" der gibiydi. Güneş ne kadar görkemli aydınlatıyorsa günü, ay da geceyi bir o kadar sessiz ve asil bir biçimde ışıklandırıyordu. Bir yanı hep karanlıktır ayın ama ben o yanının da aslında bembeyaz olduğunu biliyordum. Yıllarca uzaktan izlediğim o ay, şimdi gözlerindeki galaksilerle tam yanımdaydı...
Başımı sağa çevirdim. Tarık da aynı anda bana baktı; yine göz göze gelmiştik. Biçimli kaşlarının altında kalan o koyu yeşil irisler, gecenin karanlığına rağmen kendi güzel rengini ortaya koyuyordu. Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı; ikimizin de yüzünde o kelimelerle tarif edilemez huzurlu ifade vardı.
Birlikte denizi izleyerek gözlemelerimizi yerken, Tarık’ın gözüne köşedeki küçük bir motor tamircisi ilişmişti. Yemeğimiz bittiğinde, "Gel bir bakalım şuraya," dedi. Önce tereddüt ettim, "Yok, olmaz herhalde," dedim ama Tarık kararlıydı. "Belki kiralayabiliriz," dedi. İkimiz de motorcuyduk sonuçta ve kendi motorlarımızdan biraz ayrı kalınca hemen özlemeye başlıyorduk.
Tarık’ın aklındaki düşünce, dükkanın önündeki o iki minik scooter tarzı motoru kiralamaktı. Adamla kısa bir konuşma yaptıktan sonra eliyle beni çağırdı.
"Tamamdır, kiraladık! Bir saat motorlar bizde."
"Ne kadar ödedin?" diye sordum merakla. O sırada arkadan yaşlı bir amcanın sesi yükseldi:
"Çifte kumrular sizi! Gidin gezin yavrum, biz yaşlandık, siz güzel vakit geçirin. Ama dikkatli kullanın ha!"
Tarık amcanın uzattığı anahtarları alırken gülümsedi. "Merak etmeyin, ikimiz de ehliyetliyiz."
Bu minik sürpriz beni öyle mutlu etmişti ki... Rabbimin bize olan tevafuklarıydı işte; hiçbirisi tesadüf değildi. Kalbimizin en ince isteklerini duyan, en küçük arzularımızı bile yerine getiren merhametli bir Rabbimiz vardı. Tabii ki pembe olan motoru ben kaptım, Tarık’a da mavisini verdim! Bunlar bizim kendi canavarlarımızın yanında çocuk oyuncağı gibi kalsalar da çok sevimliydiler.
Kasklarımızı takıp motorları çalıştırdık. Amacımız hız yapmak değil, sadece sahil boyunca denizi yanımıza alarak sürmekti. Sahil yolu boyunca sürmek çok zor olmadı ama yine de dikkatliydik; etrafta çok fazla çocuklu aile vardı. Dayanamayıp tek elimi bıraktım ve Tarık’a döndüm.
"Bak, tek elle sürüyorum!"
Tarık gülümseyerek hızını arttırdı ve önüme geçti.
"Teker yapayım mı sana?" diye bağırdı. Kulaklıklarımız olmadığı için birbirimize bağırarak sesleniyorduk ama motorların sesi çok yüksek olmadığı için duymak zor değildi.
"Hayır, hayır! Önüne bak!" diye seslendim kahkahalarla.
Yarım saat boyunca kıyı şeridinde sürdük. Kimi zaman yarış yaptık, bazen hızlandık ama genel olarak orta bir hızda ilerledik. Denizden gelen o ferah esinti yüzümüzü okşuyor, yüreğimizi ferahlatıyordu. Tam geri dönüş yoluna geçecektik ki, minik minaresiyle şirin bir cami dikkatimizi çekti. İkindi namazını burada kılmaya karar verdik. Cami tenhaydı; Tarık’la cemaat yaparak kıldık namazımızı.
Ardından uzun uzun dua ettik. Artık Tarık’ın neden bu kadar uzun dua ettiğini, o derinlikte neler fısıldadığını biliyordum. Ben de dualarımı uzattım, şükrettim. Çünkü biliyordum ki şükür, aynı zamanda bize verilen nimetlere karşı gösterilen en büyük hürmetti.
Dönüş yolunda da hiç sıkılmadık; aynı coşku ve heyecanla sürdük. Motor sürmeyi gerçekten özlemiştim. Hayatımızın geri kalanında da böyle yan yana, sağlıkla "gazlamak" için içimden bir dua daha ettim. Amcanın dükkanına yaklaşırken hızımı iyice düşürüp Tarık’a döndüm:
"Bizim çocuğumuz da motorcu olur mu Tarık?"
İkimiz de fren yapıp durmuştuk. Tarık güldü.
"Yani annesi babası motor hastası... Sence ne olur?"
Ben de güldüm. Kesin o da çok sevecekti. Motorun içinde büyüyen birinin bundan vazgeçmesi pek mümkün görünmüyordu.
Motorları teslim ettikten sonra, kumsala doğru el ele yürümeye başladık. Kumların başladığı o ince çizgide, sanki sözleşmişiz gibi ayakkabılarımızı çıkarıp ellerimize aldık. Aramızdaki o sessiz dille anlaşmıştık; ikimiz de toprağa, kuma çıplak ayakla basmanın huzuruna aşıktık. Kumun sıcaklığını tenimde hissettiğim an, vücudumdaki tüm negatifliğin uçup gittiğini hissettim.
İçimden gelen çocuksu bir coşkuyla, ufukta batmaya yüz tutan güneşe ve rüzgarla coşan dalgalara doğru koşmaya başladım. Çok hızlı değildi belki ama özgürceydi... Bir elimde ayakkabılarım, omuzlarımda savrulan şalım ve arkamda sevdiğim adamın neşeli kahkahası...
Bir an arkama döndüğümde, Tarık’ı hemen dibimde buldum. İkimiz de nefes nefeseydik. Göğüslerimizin hızla inip kalkışını izlerken muzipçe alt dudağımı ısırdım. Bir anda elimle omzuna dokunup, "Ebe sensin!" diye bağırdım ve ayakkabılarımı kumların üzerine fırlatıp kaçmaya başladım.
Tarık önce ne olduğunu anlayamadı, şaşkınca duraksadı; ama peşimden gelmesi saniyeler sürdü. Meğer bunca zaman hızını benden saklıyormuş! Yakalanmam çok sürmedi; beni belimden kavradığı gibi havalandırdı. Ayaklarımın altında deniz, gökyüzünde süzülen kuşlar ve kulağımda birkaç ailenin uzaktan gelen keyifli sohbetleri... Çırpınırken neşeyle seslendim:
"Tarık tamam, sen kazandın! İndir beni!"
Beni yavaşça indirdiğinde, ayaklarım dalgaların ıslattığı serin kumlarla buluştu. Kalbimin çok hızlı çarptığını hissedince, elimi gayri ihtiyari göğsümün üzerine bastırdım. Tarık’ın bu kadar telaşlanacağını tahmin edememiştim. Hemen yanıma eğildi, yüzümü incelemek için saçlarını alnına döken o endişeli bakışlarla sordu:
"İyi misin birtanem? Kalbin mi?"
Endişeyle bana bakan bu ilgili adama gülümseyerek baktım. "İyiyim, iyiyim merak etme. Sadece..." Ayakkabılarımızı fırlattığım yeri işaret ettim. "Birazcık otursam iyi olacak, böyle koşmaya pek alışkın değilim."
Ne kadar itiraz etsem de, Tarık beni kucağına alıp işaret ettiğim yere kadar taşıdı. Kumlara oturduğumda bacaklarımı denize doğru uzattım. Tarık da hemen yanıma çöktü, ellerini kuma dayayıp bana eşlik etti.
"Ne zamandır kalbim böyle heyecanla çarpmıyor, biliyor musun?" diye fısıldadım.
"Gerçekten mi?" dedi, sesi yumuşacıktı.
"Evet," dedim. "Özellikle de artık haksızlıklara uğramadığım, gerçekten sevildiğim bir hayata başladığımdan beri..."
Tarık’ın eli, dizimin üzerindeki elimin üzerine kenetlendi. "Sen yine de dikkatli ol, yorma o güzel kalbini."
Güneşin batışını izlerken soluklarımız birbirine karışıyordu. Aramızdaki o huzurlu sessizliğe, benim içimden okuduğum ikindi namazının tesbihatı eşlik ediyordu. Tam tepemizde ay vardı; az önce uzaklardan izlediğim o ışık şimdi başucumuzdaydı. Tarık’ın bakışlarını yine üzerimde hissettim. Öyle derin bakıyordu ki, yüzümdeki her bir çizgiyi ezberlemek ister gibiydi. Bakışlarımızı kaçırmadan, sadece birbirimize ve önümüzdeki nefes kesen manzaraya odaklandık.
Tarık, sesi dalgaların uğultusuna karışırken yavaşça mırıldanmaya başladı. Sesi öyle derinden geliyordu ki...
"Tränen im Gesicht, doch du siehst ihr Lächeln nicht..."
Önce ne söylediğini anlayamadım, kelimeler yabancıydı ama tınısı tanıdıktı. Gözlerimi yumup ona biraz daha sokuldum, başımı göğsüne yasladım. Tarık’ın kolları anında beni sarıp sarmaladı; kollarımı yavaşça okşarken devam etti mırıldanmaya. Kulaklarımda onun sesi, denizin hışırtısı ve uzaktan gelen bir kuşun sesi vardı.
"Yüzünde gözyaşları var ama sen onun gülüşünü göremezsin..."
Öyle güzel bir melodiyle söylüyordu ki, sesi tek başına bir enstrüman gibiydi. Bu mırıldandıklarının, ruhu şifalandıran bir Nasheed olduğunu anlamıştım. Hiç bölmedim. İlk cümleyi Almanca kuruyor, hemen ardından Türkçesini kalbime fısıldıyordu:
"Das ist für einen Mann, und das ist sicher nicht für dich."
Eli usulca yanağıma gitti, yüzümü kendine doğru çevirip gülümsememe baktı.
"O gülüş sadece bir adam içindir, başkası için değil."
Allah'ım, ne kadar naif bir cümleydi bu! Sadece küçük bir mırıltıyla ona eşlik edebildim. Tarık devam etti:
"Verdeckt wie eine Perle, Vergleich sie niemals mit den anderen."
Beni tekrar göğsüne çekti; sanki beni tüm dünyadan saklamak, göğüs kafesinde korumak ister gibi...
"Bir inci gibi saklıdır o; onu asla başkalarıyla kıyaslama."
Bu cümleyi duyduğumda yüreğim titredi. Gözlerimi açtım; ayın denizin üzerine bıraktığı o muazzam yakamoz, Tarık’ın kollarında olduğum bu anı kutsuyor gibiydi. Bir inciye benzetilmek... Bu adamın kalbindeki yerimi bir kez daha hissetmek paha biçilemezdi.
"Sie ist eine Dienerin, sie fürchtet sich nicht vor Geschöpfen."
"O sadece Allah'a bir kuldur; artık yaratılmışlardan korkmaz."
Gözlerimi tekrar yumdum. Dalgalar kıyıya çarptı, Tarık sustu. Sadece dudaklarından dökülen belli belirsiz bir mırıltı kaldı geriye. Bir süre sonra doğrulduğunda ben de başımı kaldırdım. Tarık tamamen bana döndü, parmak uçlarıyla yanağımı sevdi ve alnını alnıma yaslayarak o en sevdiğim mısrayı tekrar fısıldadı:
"Verdeckt wie eine Perle, Vergleich sie niemals mit den anderen..."
Bilmediğim bir dilde, bana beni anlatıyordu. Bu kelimelerin ruhuma bu kadar işleyeceğini tahmin edemezdim. Söyleyenin güzelliğinden miydi, yoksa sözlerin derinliğinden mi? Ayırt edemiyordum.
"Bir inci gibi saklıdır o diyor Mihri... Onu asla başkalarıyla kıyaslama..."
Kollarımı boynuna doladım. Bulunduğumuz yer karanlıktı ama gözlerimiz birbirimize duyduğumuz aşkla, umutla öyle parlıyordu ki; her şeyi net görüyorduk. Tarık, dudaklarıma öyle masum ama öyle derin bir öpücük bıraktı ki... O an bana tüm hasretimizi anlattı. Doğduğumuzdan beri birbirimize ne kadar aç olduğumuzu hissettim o minik dokunuşta.
Ayrıldığımızda yüzlerimizi uzaklaştırmadık. Ben de onun yüzünü sevdim; kirpiklerine dokundum, saçlarını karıştırdım.
"Henüz müslüman olduğum, ama seni henüz bulamadığım zamanlarda keşfettim bu Nasheed'i," diye başladı anlatmaya. Sesi ay ışığında yankılanıyordu. "Bir dönem çok müzik dinlerdim. Müslüman olduktan sonra şarkılardaki o boşluğu dolduracak, kalbimi yormayacak bir şeyler ararken bu Almanca ezgi çıktı karşıma."
Hafifçe geri çekilip gözlerimin içine baktı. "Aslında bunu bu kadar çok dinlememi sağlayan şey senin varlığındı. Çünkü ilk dinlediğimde anladım; bu sözler tıpkı seni anlatıyordu. O günden sonra her dinlediğimde aklıma sen geldin. Bir gün bunları sana böyle söyleyebilir miyim diye düşünürdüm... Bak, Rabbim lütfetti."
"Yüreğime dokundu Tarık," dedim fısıltıyla. "Gerçekten çok güzel... Tekrar söyler misin?"
Keyifli bir şekilde gülerken yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Sen iste, ben sana her zaman söylerim Papatyam..."
Denizi izlerken Tarık, o güzel ezgiyi mırıldanmaya devam ediyordu. Bizim için zaman kavramı sanki bitmişti; burada akrep ve yelkovan çok daha farklı bir ritimle ilerliyordu. Birlikte ayaklarımızı denize soktuk... Denizi izlemek her ne kadar keyifli olsa da, ona karışmak bambaşkaydı. Uzun zamandır denize girmemiştim. Kıyıda herkesin çekinmeden suya girdiğini görüyordum ama içimdeki o mahremiyet duygusu beni hep geride tutuyordu. Ancak ertesi gün Tarık’tan "baş başa olacağımız bir yere gideceğiz" müjdesini alınca, tüm o çekingen düşüncelerim dağılıp gitti.
Ertesi sabah, otelin restoranında iştahla bir kahvaltı yaptık. Bu sefer ikimiz de epey acıkmıştık. Ardından birkaç eşya almak için odamıza döndük. Kapının önünde duran kargo poşeti Tarık’ın dikkatini çekince, hemen elime alıp ona gösterdim.
"Bu da benden sana minik bir sürpriz olsun," dedim gözlerimi kırpıştırarak.
Paketi birlikte açmaya başladık. Poşet açılırken bir yandan da Tarık’ın tepkisini ölçüyordum. İçinden çıkan "çift kombinimizi" görünce bir bana, bir de elindekilere baktı. Yüzündeki o şaşkın ve mutlu ifadeyi görünce dünyalar benim oldu. Elindeki kıyafetleri bırakmadan beni kendine çekip sıkıca sarıldı. Boyum yettiğince, kollarım ona ulaştığınca karşılık verdim bu sıcak kucaklamaya.
"Ne güzel düşünmüşsün... Hadi, giyinelim hemen!"
Tarık için beyaz bir pantolon ve beyaz kolsuz bir tişört seçmiştim. Kendime ise aynı beyazlıkta, bol pileli, pamuklu ve çok rahat bir elbise almıştım. Hasır renginde bir şal ile tamamlayacaktım bu görüntüyü. İlk önce ben banyoya girip giyindim; hâlâ onun yanında giyinmeye tam alışamamıştım. Banyodan çıktığımda odanın ortasına doğru yürüdüm. Yatağa dayanmış bir şekilde telefonuna bakan Tarık, başını kaldırdığı an duraksadı. Yutkunduğunu gördüm. Ben kendi etrafımda mutlulukla dönerken, bir anda dibimde bitiverdi. Eli belime gitti.
"Yine fazla güzel olmuşsun... Dışarı çıkmasak mı?"
Yalandan göğsüne vurdum. "Denize gideceğiz, hadi ama! Sen de giyin."
Tabii bu dediğime pişman olacağımı o an düşünmemiştim... Tarık banyodan çıktığında, üzerine giymesi gereken o parçayı henüz giymemişti. Sadece beyaz pantolonu ve kolsuz tişörtüyle karşımdaydı. Bu görüntü, zaten kalıplı olan vücudunu iyice ortaya çıkarmış, kaslı kollarını tamamen gözler önüne sermişti. Sinirli adımlarla ona doğru yürüdüm.
"Böyle hayatta dışarı çıkamazsın!"
Bir eli belinde, diğeri çenesinde... Sadece benim ifademi izliyor, eğleniyordu.
"Normalde bunu erkekler kadınlara söyler ama?" dedi gülerek.
"Hiç kusura bakma!" dedim kaşlarımı çatarak. "Ben kıskanç bir kadınım. Seni böyle hayatta dışarı çıkarmam, sonra bütün turist kızlar sana baksın, öyle mi? Yok öyle yağma!"
Tarık’ın o anki yüz ifadesini görmeliydiniz... Benim onu böyle sahiplenmem, kıskanmam öyle hoşuna gitmişti ki! Önce biraz kızardım ama sonra dayanamayıp ben de güldüm. Hemen giymediği o parçayı getirdim; kot rengi şık bir ceketti bu. Tarık biraz eğilince giymesine yardım ettim. Aynı ceketin çok daha küçüğünü kendim için de almıştım; beyaz elbiseler ve kot ceketlerle tam bir çift kombini yapmıştık. Sosyal medyada görüp hep özenirdim, nasip bugüneymiş...
Tarık’ın sipariş verdiği minik çanta ve sandviçlerin gelmesiyle yola koyulduk. Yanımıza havlularımızı, mayalarımızı ve birkaç parça eşyamızı almıştık. Gideceğimiz yer oldukça özeldi; normal turistlerin bilmediği, şezlongların veya tesislerin olmadığı gizli bir koydu burası. Yerel halktan sorup öğrenmiştik; teknelerin uğramadığı, ulaşımı meşakkatli olduğu için sadece bilenlerin gittiği bir yerdi.
Ormanın içinden geçen sakin bir yolculuğun ardından arabayı uygun bir yere park ettik. Görünürde henüz bir deniz yoktu, her yer ağaçlarla kaplıydı. Israrlarım sonucu elime minik bir poşet almayı başarmıştım, Tarık geri kalan her şeyi yüklenmişti. Navigasyonun bile çekmediği bu ıssız yerde içten içe "Acaba kaybolur muyuz?" diye korkuyordum. Tarık endişemi anlamış gibi bana baktı:
"Merak etme, en kötü ihtimalle geri döneriz ama kaybolmayız."
Yanımdaki varlığı bana öyle bir güven veriyordu ki... Dağlık, taşlık yollardan yürümeye başladık. Bir süre sonra gerçekten dermanım kalmamıştı. Dizlerimi tutarak biraz çömeldim; beyaz elbisem kirlenmesin diye eteklerimi toplamayı da ihmal etmedim. Önümde yürüyen beyazlar içindeki o asil adama baktım. Sanki bu dünyadan değildi... Hâlâ onun varlığına alışamıyordum; gerçi alışmak da istemiyordum, onu her gün bana verilmiş yeni bir hediye gibi görmek daha anlamlıydı. Tarık durdu, elini sallayarak seslendi:
"Geldik Mihri! Deniz göründü!"
Elhamdülillah! O zorlu yürüyüşün ardından gelen bu haberle yorgunluğum bir anda uçup gitti. Çocuklar gibi heyecanla koşmaya başladım. Çalıların arasından, patikalardan geçerek nihayet aşağı indik. Başımızı kaldırıp manzaraya baktığımızda ikimiz de büyülenmiştik. Tek bir çöp yoktu, etraf sessizdi; sadece kuş cıvıltıları ve denizin o yumuşak sesi... Sanki Maldivler'deydik. Deniz o kadar berraktı ki altındaki kumsalı her detayıyla görebiliyordunuz. Ayakkabılarımı bir kenara fırlatıp suya koştum. Soğuk su bacaklarıma değerken sadece gülüyordum.
Tarık, fırlattığım ayakkabıları toplamış, pantolonunun paçalarını sıyırıp ceketini çıkarmış bir halde bana katıldı. Bir süre çocuklar gibi su savaşı yaptık. Güneş ağaçların arasından süzülüp üzerimize vuruyordu. Sırılsıklam olmuştuk. Tarık bir ara durup bana döndü:
"Buraya seni getirmeyi neden bu kadar istedim, biliyor musun?" Elini başıma götürdü. "Kimse yok Mihri... Saçlarını rüzgara bırakabilirsin."
Duyduğumla afalladım. Gözlerimi kırpıştırıp etrafa baktım. Yıllardır saçlarım güneşe doğrudan değmemişti, rüzgarı hissetmemişti. "Yapabilir miyim?" diye düşündüm. "Rabbim," dedim içimden, "Sen niyetimi biliyorsun, beni koru."
Hasır şalımı yavaşça çözdüm, omuzlarıma düştü. Saç tokamı Tarık çıkardı. O an hafif bir esinti çıktı sanki... Gözlerimi kapattım. Rüzgar her bir saç telime dokunurken, dünya bir hapishane ise Rabbimin cennetinin ne kadar güzel olabileceğini tefekkür ettim. Cennet de cehennem de insanın yüreğindeydi aslında. Rabbimin emirleri doğrultusunda yaşadığında, nerede olursan ol orası sana cennet olurdu.
Başımı Tarık’a çevirdiğimde büyülenmiş gibi beni izlediğini gördüm. Saçlarım açık, gözlerim güneşten kısılmış bir halde gülümserken fısıldadı:
"Sen gerçekten dünyaya gönderilmiş bir hurisin..."
"Değilim ama," dedim mahcubiyetle. "Allah’ın emirlerine uyup O'nu razı ettiğimizde, cennette hurilerden bile güzel olacağız..."
Tarık yanıma yaklaştı, saçlarımı koklayarak öptü. "Şimdi bile öylesin."
Elbiselerimizin altına giydiğimiz mayalarla denize girdik. Deniz o kadar berraktı ki ne kadar ilerlesek de derinleşmiyor gibiydi. Tarık yüzme biliyordu ama ben pek beceremiyordum. Bana birkaç hareket öğretmeye çalıştı ama ben en çok onun boynuna tutunup sırtında denizin üzerinde gitmeyi sevmiştim.
Denizden çıktığımızda ikimiz de kurt gibi acıkmıştık. Güneşin altında mayalarımız kururken hazırladığımız sandviçleri yedik, kahvelerimizi içtik.
"İyi ki buraya geldik," dedim manzaraya bakarak. "O zorlu yola değdi."
"Dönüş yolu bizi bekliyor ama," dedi Tarık muzipçe.
Gerçekten de bekliyordu. Eşyalarımızı toplayıp tekrar giyindik ve o meşakkatli yolu bu sefer daha büyük bir neşeyle yürüdük. Otele döndüğümüzde öyle yorulmuştuk ki, namazlarımızı kılıp hemen uykuya daldık.
Gözlerimi açtığımda Tarık’ın beni uyandırma çabalarıyla karşılaştım. İkindi vakti olmuştu bile.
"Hadi güzelim, üzerine güzel bir şeyler giy," diye fısıldadı kulağıma. "Akşam yemeğine gidelim. Son akşam yemeğimiz..."
Kelimeler boğazıma düğümlendi. Günler ne çabuk geçmişti! İşte dünya böyleydi; en güzel günleri de yaşasanız, en paha biçilemez yerlere de gitseniz vakit faniydi. Her güzel giden şey insanın kalbini biraz acıtıyordu, çünkü biz "ebedi" olanı istiyorduk; biz sonsuzluğa aşıktık. Ama çok şükür ki ahireti biliyorduk; bu güzel anların orada katlanarak devam edeceğine inanıyorduk.
Banyoya gidip rutin işlerimi hallettikten sonra güzel bir abdest aldım. Üzerime bugün giydiğim beyaz elbisenin krem renkli modelini geçirdim; bu renk sanki tenime daha çok yakışmış, daha çok içime sinmişti. Şalımı da aynı tonlarda bağlayıp hazırlandım. Tarık ortalarda gözükmüyordu. Kapıyı açıp avluya çıktığımda, onun aşağı bahçeye inen merdivenlerden geldiğini gördüm.
"Gel papatyam," dedi elini bana doğru uzatarak.
Sandaletimin lastiklerini hızlıca topuklarıma geçirip yanına adımladım. Uzattığı avucuna kibarca bıraktım elimi; parmaklarımı öyle zarif, öyle sahiplenici tutuyordu ki... Üzerindeki siyah takım elbiseyi fark edince duraksadım; fazla şık, fazla özenliydi. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda saçlarını da özenle yaptığını gördüm. Gülümsedim.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum merakla. Çünkü şu anda yürüdüğümüz yol, her zaman oturduğumuz o salıncağın tarafına çıkıyordu.
"Sürpriz," dedi, sesinde muzip bir tınıyla.
Elimi biraz daha sıkı kavradı, sanki beni bir dansa davet ediyor gibiydi. Salıncağın önündeki yoldan yürüyüp, daha önce hiç gitmediğim ama hep merak ettiğim o alt patikaya indik. Sağ tarafımızda denizin dalgaları, uğultulu bir melodi gibi kulaklarımıza doluyordu. Güneş batmaya yüz tutmuş, bulutlar gökyüzünde yer yer kendilerini göstermeye başlamıştı.
"Başını eğer misin canım?" dedi Tarık. Öyle güzel söylemişti ki, itiraz etmedim.
Başımı eğip yürürken, ayaklarımın altındaki taş yolda kurumuş gül yapraklarını fark ettim. Adım adım o yaprakların üzerinde, yol kenarına dizilmiş silindir mumların ışığında ilerliyorduk. Derinden ince bir ezgi yayılıyordu yola... Sürprizi bozmamak için başımı hiç kaldırmadım; Tarık zaten beni çok kibar bir şekilde yönlendiriyordu. Yol kıvrılıp hafif bir yokuşa döndüğünde heyecanım iyice arttı.
Yokuş bittiğinde düz bir zemine ulaştık. Tarık kulağıma fısıldadı:
"Başını kaldır papatyam..."
Bakışlarım ağır ağır yukarı tırmandı. Mumlarla çevrelenmiş yolun ucunda, denizin tam kıyısındaki o yuvarlak çıkıntının üzerinde beyaz bir masa duruyordu. Çiçekler, mumlar, özenle açılmış servisler... Masanın hemen üzerinde görkemli bir avize sallanıyordu. Allah’ım, bu ne romantik, ne masalsı bir sürprizdi böyle!
Tarık sandalyemi kibarca çektiğinde hayranlıkla mırıldandım:
"Teşekkür ederim canım... Ne kadar hoş bir yer burası."
Karşıma geçip oturdu. Bir süre denizin o uçsuz bucaksız maviliğine baktı, sonra bakışlarını benim gözlerime sabitledi. Ensesini ovuştururken gülümsedi.
"Son akşam yemeğimizi böyle yiyelim diye düşündüm."
Ellerimi yüzüme yasladım. İçimde açan çiçeklerin mutluluğu yüzüme yansımıştı.
"Her şey gibi bunu da çok güzel düşünmüşsün. Peki yemekte ne var? Ben biraz acıktım da..."
Tarık kaşlarını kaldırdı. "Biraz acıktım diyorsan, epey acıkmışsındır!"
Kıkırdadım. "Çok acıktım, merak etme."
"Oldukça zengin bir menümüz var," dedi ellerini masada birleştirerek. "Aç kalkma ihtimalin yok."

Soğuk başlangıçların ardından en sevdiğim ara sıcak olan su böreği geldi. Peyniri öyle güzel sünüyordu ki, Tarık benim iştahımı görünce sadece su böreğinden oluşan bir tabak daha istedi. Bir dilimi bıçakla dörde böldükten sonra, bir parçasını çatalıyla bana uzattı. Gülümseyerek aldım o lokmayı. Dalgaların sesi kayalara çarparken, sanki denizin tam üzerinde yemek yiyorduk.
Ana yemek olarak taze palamut servis edildiğinde, manzara tamamlanmış oldu. Balık taze, yeşillikler çıtırdı.
"Rabbim ne kadar güzel yaratmış, değil mi?" diye mırıldandım denize bakarak.
Tarık başıyla onayladı.
"Su normalde her yeri istila eder ama Allah öyle bir kanun koymuş ki, denizler taşmıyor. Belli bir sınıra kadar gelip geri dönüyorlar," dedim bir lokma daha alırken.
"Gerçekten ilginç," dedi Tarık, düşünceli bir şekilde.
"Hem," dedim devam ederek, "bu balıklar denizin içinde ne yiyorlar? Onları özel yemleyen kimse yok ama balıkçılar zamanı gelince böyle semiz, böyle lezzetli balıklar avlıyorlar. Hafızaları üç saniyeymiş..."
Tarık güldü. "Öyle söylerler."
"Yani bu kadar aciz mahlukların bu kadar bolluk içinde olması... Asıl tefekkür edilmesi gereken bu değil mi? İnsanlar bazen küçük detaylara takılmıyor, 'çiçek işte, balık işte' deyip geçiyorlar. Halbuki asıl bu güzelliklerde Rabbimizi tanımalıyız. Yoksa denize bakıp 'ne kadar güzel' demek çok eksik kalmaz mı?"
Tarık bardağından bir yudum alırken derin bir nefes aldı. "Çok haklısın papatyam, hem de çok..."
Yemek bittiğinde masadaki her şey pratik bir şekilde toplandı. Tatlı servisi için biraz vakit olduğu söylendiğinde, Tarık bir eliyle yanağımı okşadı. Gözlerimi yumup o dokunuşun huzuruna bıraktım kendimi.
"Yarın Almanya’ya uçuyoruz," dedi aniden.
Gözlerimi açtım. "Almanya mı?"
"Evet, sana sormadım ama sorun olmaz umarım. Mimarlarla görüştüm, Kuşadası’ndaki evimiz hâlâ tamamlanmamış." Parmaklarını birbirine kenetleyip denize baktı. "Aslında buradan direkt evimize geçmek isterdim."
"Ben de çok isterdim, orayı çok merak ediyorum," dedim.
"Sana son fotoğrafları göstereceğim canım. Bir süre Almanya’da kalırız diye düşündüm. Orada evimiz var, aynı zamanda sana şirketi de göstermek istiyorum. Gerçi..." Bana göz kırptı. "Artık şirketimiz."
"Şirketimiz" detayı kalbimi titretmişti. Masada öne doğru eğildim.
"Benim için sorun değil, aksine çok güzel olur. Daha önce hiç Almanya’ya gitmedim, orayı da görmüş olurum. Şirketi de evimizi de çok merak ediyorum."
Tarık’ın gözleri, güneşin son ışıklarıyla açık yeşile dönmüştü. Öyle anlamlı bakıyordu ki, dilinden dökülenlerden fazlasını fısıldıyordu o bakışlar.
"Dün söylediğin o Almanca neşidi tekrar söyler misin?" dedim küçük bir çocuk gibi omuz silkerken.
Tarık başını yana eğip gülümsedi. "Bu sefer sen söyle..."
"Ama ben Almanca bilmiyorum ki!"
Başını yana eğerek "O zaman sen de gönlünden geçen başka bir şey söyle... Olmaz mı?"
Bu kadar tatlı bir soruya nasıl hayır diyebilirdim ki.
Başımı hafifçe salladım, onu reddedemezdim. Minik bir öksürükle boğazımı temizleyip tamamen sol tarafımdaki denize döndüm. Bir süre dalgaların o ritmik uğultusunu dinledim; tıpkı bir melodi gibi... Sonra yüreğimden gelen o kısık sesle fısıldamaya başladım.
"Etrafındaki insanların davranışlarını umursamadan, onlara nezaketle yaklaşmaya çalışan bir genç kız varmış..." dedim denize doğru. "Hafızlık sevdası düşmüş gönlüne. Kur’an’ın satırlarını ruhuna nakış nakış işlemek istemiş." Göz ucuyla Tarık’a baktım; nefesini tutmuş beni izliyordu.
"Nedenini bilmediği bir şekilde dışlanmış gittiği yerlerde... Ama o kız yine de pes etmemiş. Uğraşmış, didinmiş. Çünkü bir kere düşmüş o sevda içine; Kur’an’ın muhafızı olmak istemiş." Gülümsedim, bakışlarım uzaklara daldı. "Ve olmuş da... Başına o görünmez hafızlık tacı takılmış; Kur’an en yakın yoldaşı, en sadık arkadaşı olmuş."
Biraz duraksadım, boğazımdaki yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştım. "Ansızın, hiç beklemediği bir anda, istemediği bir nişan imtihanı gelip bulmuş onu. Yüreğinde bir sıcaklık hissetmese de ailesinin hatırına kabul etmiş. 'Bir gün severim' diye düşünmüş... Ama hiç de öyle olmamış. Maskeler düştüğünde gerçekler bir bir dökülmüş ortaya. Bir çocuğu her koşulda sevmesi gereken anne ve babalar, bu kızın hikâyesinde maalesef onu sadece bir basamak olarak gören, sevgilerini pazarlıkla veren kuklalarmış."
Yutkundum. Bunları söylemek kolay değildi. Başkasının hayatını anlatıyor gibiydim ama her kelimesi benim tenime kazınmıştı. "Herkesin sırtını döndüğü o yapayalnız anda, Hz. Meryem’i örnek almış ve Rabbine sığınmış. Çünkü O'ndan başka kimsesi kalmamış. Bir gece gökyüzünün o zifiri karanlığına bakarken, yolunu aydınlatması için Rabbinden bir yıldız istemiş."
Gülümsediğimde, Tarık’ın gözlerinde binlerce yıldızın aynı anda parladığını gördüm. Bakışlarımız birbirine değdi. "Kaçmış oradan... Anlaşılmadığı yerden uzaklaşmış. Ve kaçtığı yerde kaderine, ömrüne yazılan kişiyle bir tevafukla karşılaşmış. Rabbi duasını kabul etmiş de, o kız önce anlayamamış bunun bir lütuf olduğunu. Bir meşelikten düştüğü için ayağının kırıldığını, kalbinin teklediğini sanmış... Oysa Rabbi, kaderinin ağlarını ilmek ilmek örüyormuş. Ayağı alçıda, terasında otururken gelen o mektuplarla..."
Tarık, dişlerini göstererek gülümsedi. O mektupların bizdeki yeri apayrıydı. "Mektuplar derinleştikçe kızın gönlünde yer tutmuş. Yazarını çok merak etmiş... Bir gün görmüş ki; dualarını süsleyen, gözlerinde yıldızlar olan o kişiymiş mektupları yazan. Kız çok sevinmiş ama bilememiş zorlukların onları ayıracağını... İletişim sağlayacak hiçbir sebep yokken ayrı düşmüşler. En acı kısmı da buymuş hikâyenin; kız o adamı seviyormuş ama bunu kendine bile itiraf edemiyormuş."
Güneşin ufka değecek kadar yaklaştığı o kızıl ana baktım. "İstanbul Boğazı’nda, Üsküdar kıyısında buluşmuş bu iki kayıp ruh. Bir tevafukla birbirlerini görür görmez anlamışlar yüreklerinden geçenleri. Dillerinden önce gözleri konuşmuş... Bir tutulmuşlar ki birbirlerine, bir daha ayrılmamak üzere söz vermişler. Ama yine de kolay olmamış; mesafeler girmiş araya, kötü insanlar, iftiralar, zaman..."
Oturduğum sandalyeyi geri iterek ayağa kalktım. Elbisemin kırışan eteklerini düzelttim ve denize doğru birkaç adım attım. Sesimi yükselttim, rüzgara karşı haykırdım:
"Her ne olursa olsun, o genç kız Allah’a olan umudunu hiç kaybetmemiş! En kötü gününde bile tüm yaralarına, güvensizliklerine, acılarına, anlayışsızlıklara rağmen O'nun kendisini terk etmeyeceğine inanmış, dayanmış!"
Arkamdan gelen ayak seslerinden Tarık’ın kalktığını anladım. Derin bir nefes aldım. Denizden esen sert rüzgar şalımı uçururken arkama döndüm. Güneşin son kızıl ışıkları, sevdiceğimin yüzünü bir tablo gibi aydınlatıyordu. Gözleri birer mücevher gibi içli ve dolu doluydu; o da yaşadıklarımızı düşünüyordu.
Ellerimi yüzüne doğru uzattığımda, bu anı bekliyormuş gibi hemen bana doğru eğildi. Ellerimi sıcak yanaklarına yaslandım, onun elleri ise nazikçe belime yerleşti. Bir elinin başörtümün kenarına doğru kalktığını hissettim; masadan aldığı bir papatyayı usulca şalımın arasına iliştirmişti.
Bu yoğunluğa, bu masum sevgiye daha fazla dayanamadım. Parmak uçlarımda yükselerek dudaklarına doğru uzandım. Aramızdaki o son milimetreyi kapatırken, yüreğimden kopan o son cümleyi fısıldadım:
"İsminin anlamı Güneş olan o kız; gözlerinde galaksiler olan Ay gibi o adama aşık olmuş..."
Tatlı servisini yapan garsonların ayak seslerini duyunca, birbirimizden yavaşça ayrıldık. Rüzgar şiddetini biraz daha artırmış, masa örtüsünün uçlarını havalandırmaya başlamıştı. Sunum tamamlandığında, Tarık’la sandalyelerimize geçip yine karşılıklı oturduk. Görevliler sönen birkaç mumu, özellikle de masadakileri özenle tekrardan yaktılar. Belki birazdan yine söneceklerdi ama o ışığın titrek dansı ortama öyle hoş bir hava katıyordu ki...
Önümdeki tatlı, en sevdiklerimden biriydi; çikolatalı, içi akışkan bir sufle... Bu sefer biraz daha çabalayarak, bu enfes lezzeti daha kibar bir şekilde yedim. Yanında yudumladığımız kahvelerle tadı damağımızda kaldı. Bir ara biraz çılgınlık yapıp üzerinde bulunduğumuz kayanın tam ucuna gidip oturdum. Tarık bu hareketimle anında endişelendi ve yanıma gelip koluyla belimi sardı; düşmemden korkuyordu.
Kahvelerimizi yudumlarken sessizce denizi seyrettik, sadece gözlerimizle konuştuk. Buradaki son gün batımımızı birlikte paylaştık. Gün batımları bana hep huzur verir; sanki ulaşmak istediğin o menzile nihayet varmışsın gibi... Güneşin son kızıllıkları dünyanın üzerine vururken, kalbimdeki huzurun katlanarak arttığını hissettim.
Güneş battıktan sonra bir süre daha manzarayı izledik. Buradaki son gecemiz öyle iyileştiriciydi ki... Rabbim bizi birbirimizle şifalandırıyordu. Ne gereksiz bir arama ne de bizi bölen bir ses oldu; sadece birbirimizin kollarındaydık.
Ertesi sabah, kendiliğimden uyandım. Bu sefer Tarık benden önce uyanmış, hazırlanmaya başlamıştı. Rutin hazırlıklarımızı yapıp Tarık’ın ayarladığı taksiyle havalimanına geçtik. Otelden ayrılırken arkama baktığımda, "Yaşadığım en güzel tatildi," diye geçirdim içimden. Bunu Tarık’a da söyledim. Daha önce de tatillere gitmiştik ama o zamanlar hep bir stres, hep bir "yapmak zorunda olduklarım" vardı. Ben pek düşünülen kişi olmazdım; genelde sorun çıkaranlar önceliklendirilirdi, bu da benim silikleşmeme sebep olurdu. Ama burada sadece "biz" vardık. Ben Tarık’ı önemsiyordum, o da her şeyiyle beni...
Uçakta pencere kenarına ben kuruldum, Tarık hemen yanıma... Uçağa biniş koşuşturmacası beni yorduğu için havalanır havalanmaz uykum geldi. Başımı omzuna yasladım. Tarık’ın eli yanağıma gitti, beni severken uçak bulutlara karıştı. Uyuduğum için bana çok kısa gelen bir yolculuğun ardından Almanya havalimanına iniş yaptık. Namazlarımızı kılıp valizlerimizi aldığımızda, bizi takım elbiseli bir adam karşıladı. Tarık ile tokalaşmasından onu uzun zamandır tanıdığı belliydi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum arabaya bindiğimizde.
"Bizim eve gidiyoruz," dedi Tarık.
Sesindeki o garip gerginliği, yüzündeki endişeli ifadeyi hemen fark ettim. Neden böyle olduğunu çözememiştim; sonuçta kendi evine gidiyordu. Ama sonra kendi evimi hatırladım... Ne kadar rahatsız bir şekilde oraya gittiğimi, oranın aslında hiç benim "evim" olmadığını... Elimi uzatıp yanımda oturan Tarık’ın elini tuttum, parmaklarımı parmaklarına geçirdim. Anında kenetledi ellerimizi. Gözlerinin içine bakıp gülümsedim. Bazen bir dokunuş, binlerce kelimeden daha çok destek olurdu insana.
Çok uzun sürmeyen bir yolculuğun ardından şık bir apartmanın önünde durduk. Adam valizlerimizi indirip vedalaşarak ayrıldı. Valizlerimizle baş başa kalmıştık. Tarık ellerini beline koymuş, alt dudağını ısırıyordu; yüzündeki o sıkıntılı ifade hâlâ oradaydı. Gülümsedim ve valizin ucundan tutup çekiştirmeye başladım.
"Hadi, girelim artık!"
Gücümün bu devasa valize yetmeyeceğini biliyordum ama onu neşelendirmek istiyordum. Dayanamadı, gülümsedi ve yanıma gelip valizi elimden aldı. Asansöre bindiğimizde ensesini ovuşturduğunu, bakışlarını benden kaçırdığını gördüm. Avucunu tuttuğumda elinin terlediğini fark ettim.
"Eğer istemiyorsan girmek zorunda değiliz," dedim yumuşak bir sesle. "Benim için sorun değil."
Bakışları beni buldu, yutkundun. Asansör kapısı açıldığında eli ürkekçe yanağımı buldu:
"Sen yanımdasın papatyam... Girelim."
Yazardan (27 Yıl Önce)
Şeref Bey, oğlunun ısrarlarına dayanamayarak Almanya’ya çalışmaya gitmesine razı olmuştu. Kendisi de uzun süre orada çalıştığı için bu isteği anlayabiliyordu ama oğlunu korumak istiyordu. Bir telefonla eski dostu Hans Grunewald’ı aradı. Dostundan, oğlu Murat’ı yanına işe alıp alamayacağını sordu.
Hans Bey bu teklife olumlu yaklaştı. Murat geldiğinde tokalaştılar; kumral saçlı, koyu yeşil gözlü, zinde ve başarılı bir delikanlıyla karşılaşmak Hans’ı memnun etmişti. Zamanla Murat’ın azmi ve babasından öğrendiği kusursuz Almancası, onu şirkette hızla yükseltti. Hans Grunewald, yaşlandığı için şirketi kime devredeceğini düşünürken, kızı Elena ile Murat’ın tanışması bu kararı netleştirdi.
Elena; içine kapanık, siyah saçlı, beyaz tenli ve sessiz bir genç kızdı. Murat ile aralarındaki o naif etkileşim Hans’ı sevindirdi. Şeref Bey ile bu konuyu konuştuğunda, onun da rızasını alınca her şey yerli yerine oturdu. Murat ve Elena sade bir düğünle evlendiler.
Hans Bey, evliliklerinin ilk yılında hayata gözlerini yumarken arkasında tüm belgeleri hazırlanmış Grunewald şirketini bıraktı. Murat, bir Alman ile evlendiği için Avrupa pazarında daha rahat hareket edebilmek ve bürokrasiyi aşmak adına kayınpederinin soyadını almayı kabul etti. Şirket büyüyordu; Murat babası Şeref Bey’den de bu soyadını almasını rica etti. Şeref Bey önce çekinse de, hem oğluna destek olmak hem de işlerin yürümesini sağlamak için kabul etti.
Böylece her ikisinin de soyadı Grunewald oldu.
Evliliklerinin ilk yılları sükunet içinde geçerken, ikinci yılda gelen hamilelik haberi Murat ve Şeref Bey’i inanılmaz mutlu etmişti. Murat havalara uçuyordu; baba olacaktı. Şirket hızla büyüdüğü için işleri yoğunlaşsa da her fırsatta eşi Elena’nın yanına koşuyor, onu desteklemeye çalışıyordu.
Elena ise çevresi olmayan, yalnız bir kadındı. Murat ne kadar sosyalleşmesini istese de o buna kapalıydı; tek sığınağı kiliseydi. Murat, eşine hiçbir zaman Müslüman olması için baskı yapmadı; ona ve inancına sonsuz saygı duyuyordu. Ancak yeni bir eve taşındıklarında, Elena’nın gittiği kilise değişti. Bu yeni kilisede, Elena’dan on yaş büyük bir papazla tanışması, her şeyin geri dönülemez bir şekilde değişmesine sebep oldu. Murat işteyken, Elena günlerini kilisede geçirmeye başlamıştı. İkizlere hamileydi ve bu yük ona ağır geliyordu. Yanında annesi yoktu, dostu yoktu... Kendisine dostça yaklaştığını sandığı o papaza, farkında bile olmadan marazi bir şekilde bağlanmıştı.
Doğum zamanı geldiğinde Elena’nın tek düşüncesi, çocuklarından ziyade papazdan ayrı kalmış olmaktı. İkizlerini ne kadar sevmeye çalışsa da aklı hep o "yasak" bağlılıktaydı. Lohusalık döneminde çocuklarına bakamıyor, sürekli üzgün ve dalgın görünüyordu. Murat, eşine yardımcı olması için deneyimli bir dadı tuttu. Ancak Elena, çocukları dadıya bırakıp nefes almak bahanesiyle her fırsatta kiliseye kaçıyordu.
Zamanla Elena’nın kalbi tamamen soğudu. Artık çocuklarını emzirmek bile istemiyordu. Tek düşüncesi Murat’tan boşanmaktı. Bir gün Murat işten geldiğinde, Elena içindeki tüm zehri akıttı. Onu hiçbir zaman sevmediğini, evliliğinin bir hata olduğunu haykırdı. Murat donup kalmıştı. Tek tesellisi, o an çocukların parkta olmasıydı. Boşanma kaçınılmazdı; Murat kendisini sevmeyen ve ağır ithamlarda bulunan bir kadınla daha fazla evli kalamazdı.
İhanetin Gölgesinde Bir Çocukluk
Boşandılar ama Murat çocuklarını çok seviyordu. Çok küçük oldukları için annelerinin şefkatine ihtiyaç duyacaklarını düşünerek, velayetin Elena’da kalmasına razı oldu. Ancak Murat’ın göz ardı ettiği büyük bir acı vardı: Elena, kızı Elsa’ya ne kadar ilgiliyse, Tarık’a karşı o kadar soğuk ve mesafeliydi. Çünkü Tarık, tıpkı babasına benziyordu; özellikle de o delici, koyu yeşil gözleri her an Elena’ya Murat’ı hatırlatıyordu.
Elena, papazın etkisiyle bu evliliği "en büyük günahı" olarak görmeye başlamıştı. Pazar günleri çocukları da kiliseye götürüyordu. Bir gün, henüz çok küçük olan Tarık, merakına yenik düşüp kilisenin aralık bir kapısından içeri baktı. Annesini ve papazı o kadar yakın görmek, küçük kalbini titretti, boğazını kuruttu. Korkuyla kardeşinin yanına koştu ama Elena onu fark etmişti. Eve geldiklerinde o gün Tarık’ı ilk kez dövdü... Ve bu şiddet, yıllar içinde sistematik bir hale geldi.
Tarık içine kapandı. Babasıyla görüştüğü o kısıtlı vakitler, onun tek nefes alabildiği anlardı. Babasının bıraktığı kitapları okuyor, onunla gizlice Türkçe konuşarak dilini geliştiriyordu. Ancak annesi, babasının onları sevmediğini, aramadığını söyleyerek Tarık’ın zihnine yalanlar ekiyordu. Elsa, annesinin gazabından korktuğu için her şeye boyun eğiyordu. Tarık ise büyüdükçe hem kiliselerden hem de o adamlardan nefret etmeye başladı; hristiyan olmayacağına dair kendine yeminler etti.
Küllerinden Doğan Bir Baba-Oğul
Tarık’ın hayatındaki ilk kırılma noktası, lisedeki edebiyat öğretmeni oldu. Saçlarını yüzüne döken, kapüşonunun altına saklanan o sessiz çocuğu odasına çağırdı, onunla ilgilendi. Tarık ilk kez birinden gerçek bir samimiyet gördü. Kendine çeki düzen verdiğinde popülerliği arttı ama onun aklında tek bir şey vardı: Babasını bulmak ve hesap sormak.
Evden kaçıp babasının adresine gittiğinde, kapıyı açan o yaşlı ama yeşil gözlü adamla karşılaştı. Murat, oğlunu görür görmez gözyaşları içinde ona sarıldı. O sarılma, annesinin söylediği tüm yalanları bir anda yakıp kül etti. Tarık o günden sonra bir daha annesinin evine dönmedi. Babasıyla yeni bir hayata başladı; üniversiteye girdi, motor sürmeyi babasından öğrendi, birlikte gazladılar, birlikte güldüler... Ta ki o kara güne kadar.
Birlikte motor sürdükleri bir gün, Tarık arkasına baktığında babasını göremedi. Geri döndüğünde gördüğü manzara, zihnine kanlı bir bıçak gibi saplandı. Babası olay yerinde hayatını kaybetmişti. Tarık dünyadan koptu. Hastanede uyandığında başında yıllardır görmediği ikizi Elsa vardı. Elsa ona destek olmaya çalışsa da Tarık derin bir depresyonun içindeydi. Şirketteki dedikodular, "babasını o öldürdü" iftiraları midesini bulandırıyordu.
En sonunda her şeyi geride bırakıp dedesinin yanına, Kuşadası’na kaçmaya karar verdi. Hayatına bir güneş gibi doğacak olan Mihri ile orada, o meşelikte karşılaşacağından henüz habersizdi...
--
Mihri'den
--
Tarık, bizi bırakan adamın verdiği anahtarı cebinden çıkarıp kapıya yöneldiğinde, boşta kalan elini hemen iki elimin arasına aldım. Parmaklarını yumuşakça okşadım; ona destek olduğumu, orada olduğumu hissetsin istiyordum. Onu daha önce hiç bu kadar kırılgan, bu kadar "sessiz" görmemişim. Kapıyı açtığında hüzünlü bir bakış attı bana, sonra birlikte içeri süzüldük.
Işıkları açtığında, bizi ince uzun bir koridor karşıladı. Dış kıyafetlerimizi askılığa asıp Tarık’ın rehberliğinde yürümeye başladık. Kapıların çoğu kapalıydı. Hemen önünde durduğumuz odanın kapısını açtığında, orta büyüklükte bir salonla karşılaştım. Gözüme çarpan ilk şey, köşedeki ceviz ağacından yapılmış o eski kitaplıktı... Rafları hınca hınç kitap doluydu. Sade bir oturma grubu, televizyon ünitesi ve orta yerde duran düz renkli halısıyla burası tam bir "ev" gibi kokuyordu; anılarla yüklü bir ev.
Tarık kenara çekilip beni buyur ettiğinde, üç kişilik kanepelerden birinin ucuna çekingence oturdum. Ellerimi bacaklarımın üzerine koyup parmaklarımı birbirine kenetledim. Ortamdaki o tanımlayamadığım gerginlik nefesimi daraltıyordu. Alt dudağımı ısırarak etrafı inceledim.
"Güzelmiş," dedim sesimi bulmaya çalışarak.
Tarık da hemen yanıma oturdu. Bacaklarını hafifçe ayırmış, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Tıpkı benim gibi ellerini stresle birleştirmiş, boşluğa bakıyordu. Hafifçe başını salladı.
"Güzeldi..."
"Geçmişte güzeldi demek ki," diye geçirdim içimden. Aramızdaki sessizlik uzadıkça uzuyordu. Yüzüne yandan baktım ve sesimi en yumuşak tonuna ayarlayarak konuştum:
"Burada neler yaşadığını, buranın senin için ne anlam ifade ettiğini bilmiyorum... Sen anlatmazsan anlayamam da. Ama Tarık..." Başını yavaşça bana çevirdi. Gözlerindeki o dipsiz hüzün kalbimi sızlattı. "Anlatmak zorunda değilsin. Her şeyin bir zamanı vardır. Kendini ne zaman hazır hissedersen o zaman dökersin içini. Ben, sen hazır olana kadar burada bekleyeceğim."
Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı; yorgun ama minnet dolu bir gülümseme sundu bana. Elimi tuttu, sağ elini ise yanağıma yerleştirdi.
"Papatya yürekli karım benim..."
Gülümsedim. Ortamdaki o ağır hava bir nebze olsun dağılmıştı. Yine de o hüzün hâlâ oradaydı. Saatlerdir başörtüyle durmaktan bunalmıştım. Başörtümü yavaş hareketlerle açıp saçlarımı tokadan kurtardım. Omuzlarıma dağılması için serbest bıraktım. Kanepenin üzerinde dizlerimden güç alarak doğruldum; ancak şimdi ondan daha uzun olabiliyordum. Yapacağım şeyden biraz çekinsem de kollarımı iki yana açtım ve fısıldadım:
"Gel... Sarılalım."
Sanki bu teklifi bekliyormuş gibi, o koca adam bir saniye bile düşünmeden bana yaklaştı. Güçlü kolları anında belimi sardı, başını göğsüme yasladı. Ben de bir koza gibi kollarımı onun başına sardım. Başımı o kumral tutamlara eğdim; ne de güzel kokuyordu saçları... Pamuk gibiydi. Parmaklarım saçlarının arasında gezinirken nefesini göğsümde hissediyordum. Bu kucaklaşmanın ona ne kadar iyi geldiğini biliyordum. Artık bizim yüreklerimiz birlikte atıyordu; onun hüznü benim hüznümdü. Biz birbirimizin yaralarına şifa, yorgunluklarına liman olmak için buradaydık.
Tarık’ın sesi, göğsümde boğuk ama huzurlu bir mırıltı olarak döküldü:
"Senin her zerren şifa bana..."
Bu sarılmak ikimize de şifa oldu. Yüreklerimiz öyle yumuşadı ki; sanki yaralarımızın bir bir kapandığını, kabuk tuttuğunu hissettim. Tarık, küçük bir çocuk gibi başını göğsümden kaldırdı ve gür kirpiklerinin çevrelediği yeşil gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Sanki uykusu gelmiş gibiydi; ikimiz de çok yorulmuştuk.
Ben daha ne olduğunu anlayamadan Tarık, kolunu dizlerimin altından geçirdiği gibi çok kolay bir şekilde beni kucağına oturttu. O an dizlerimin acıdığını hissettim; koltuğun üzerinde doğrulduğum için biraz hırpalanmışlardı. Eliyle dizlerimi nazikçe ovaladı.
"Acıdı mı?"
Başımı olumsuz anlamda salladım. Bu sarılma ikimize de öyle iyi gelmişti ki, dizimin yorulduğunu bile fark etmemiştim. Sağ elimi yanağına koydum ve gülümseyerek konuştum:
"Kabuk tutan yaralarını kanatma o zaman... Yaranın kabuk tutmasının ne anlamı kalır ki?"
Dudaklarımın titrediğini hissettim. Ne kadar güçlü durup ona destek vermeye çalışsam da, aslında bu kelimeler benim de duymak istediklerimdi. Çünkü benim de çok yaram vardı. Ne kadar bazen iyileştiğimi, çok iyi olduğumu söylesem de içten içe sızlayan o yaralar hep oradaydı.
Tarık'ın eli önce kucağına yayılan uzun, kahverengi dalgalı saçlarımı buldu. Sanki kırılacaklarmış gibi özenle okşadı onları. Sonra sıcak avucu yanağımı buldu. Tıpkı benim yaptığım gibi, o da avuç içini yanağıma koydu; sevdi usul usul...
"Sızlıyor papatyam... Yaralarım sızlıyor."
Dudaklarımın yine titrediğini hissettim, dolu dolu gözlerle baktım ona.
"Biliyorum... Yine de," dedim. "Ne kadar canımızı acıtsa da yaşadığımız zorluklar bizi güçlendirdi. Yaşamamız gerekiyordu, Allah böyle uygun görmüştü. Biz O’ndan daha iyi bilecek değiliz, değil mi?"
Küçük bir çocuk gibi başını salladığında kumral tutamlar yine alnına döküldü. Yanağındaki elimi gamzesine doğru uzattım ve parmağımla hafifçe bastırdım.
"Ben bu gamzeyi görmek istiyorum..."
Benim bu sözümle gülümsediğinde gamzesi tam yerinde ortaya çıktı. İşte dedim, dişlerimi gösterecek kadar sırıtırken:
"Böyle gülümsemeni istiyorum!"
Tarık'ın bakışları tüm yüzümde gezerken dudaklarımda durdu. Yüzüme doğru yaklaşırken dudaklarıma sıcak nefesi değdi.
"Gülüşünden öptüğüm karım... Sen nasıl bu kadar güzel olabiliyorsun?"
Birbirimize her dokunuşumuz, söylediğimiz her bir kelime, paylaştığımız bu sıcaklık ikimize de merhem oluyordu. Yaralarımın sahiden iyileştiğini hissediyordum.
İkindi namazını kılmak için kalktığımızda Tarık bana ufak bir ev turu yaptırdı. Oldukça sade ve düzenli bir evdi. Bir odası tamamen Şeref Amca’ya aitti, diğeri ise Tarık'ındı. Şunu söylemeliyim ki, oda fazla düzenliydi. Ben düzenli bir insan olduğumu düşünürdüm ama onun odasını görünce kendimi dağınık hissettim. Birlikte salonda namazlarımızı kıldık.
Sonra yemek hazırlamak için mutfağa geçtik. Tarık dışarıda yemeği ya da eve söylemeyi teklif etti fakat kabul etmedim; birlikte bir şeyler hazırlamak istiyordum. Dolapta pek bir şey olmadığı için Tarık marketten malzeme sipariş etti. Bu sırada ben de bize birer kahve hazırladım.
Kahveyi fincanlara bölüştürürken, üzerine rahat bir kısa kollu tişört ve gri bir eşofman altı giyen Tarık dikkatimi çekti. Üstünü değiştirmişti ve saçlarından anladığım kadarıyla hızlıca bir duş almıştı. Gözlerim saçlarına takılsa da sadece yutkundum, bir şey demedim. Kahveleri gördüğünde gülümseyerek mırıldandı:
"Zahmet etmişsin."
Sadece gülümsemekle yetindim. Gözleri üzerimde gezindiğinde, "İstersen sen de üstünü değiştir," dedi. Üzerimdeki elbise rahattı gerçi ama onun üzerindekiler çok daha konforlu duruyordu. Yine de şu an onunla oturup konuşmak, kıyafet değiştirmekten daha cazip geldi.
Karşılıklı sandalyelerimize oturduk. Tarık büyük bir yudum aldığı fincanı masaya bırakırken, "Enfes olmuş," diye mırıldandı. Dirseklerimi masaya dayayıp avuçlarımın arasına yüzümü yerleştirdim. Tüm dikkatimi ona vermiş, anlatacaklarını bekliyordum.
Anlatmaya başladı... Çok ayrıntıya girmiyordu, oldukça yüzeyseldi. Hatta çoğu detayı anlatmadığına emindim. Biraz küçüklüğünden bahsetti. Annesinden "o kadın" diye bahsediyordu; anne bile demiyordu. Bu bile aralarındaki bağın ne kadar kopuk olduğunu anlamama yetti. Babasıyla ilgili hep güzel şeyler anlatıyor, onu özlediğini her mimiğiyle belli ediyordu. Edebiyat hocasından ve o zamanlar ne kadar içine kapanık bir çocuk olduğundan bahsetti.
"Sınıfta dışlanırdım," dediğinde kendimi tutamayarak, "Ben de dışlanırdım," dedim.
Şaşırdı. "Aslında çok sıcakkanlı gözüküyorsun. Senin dışlanman değişik olmuş," dedi fincanından bir yudum daha alırken.
İkimiz için de birer bardak su doldurup masaya döndüm.
"Biraz fazla çalışkandım galiba, o yüzden çoğu kişi benden hoşlanmıyordu. Ya da yanlış bir sınıfa düşmüştüm; beni anlayan pek yoktu."
Tarık gözlerimin içine derin derin baktı.
"Ben seni anlıyorum."
Sadece iki kelimeydi ama içinde binlerce anlam vardı. Anlaşılmak, belki de bir ruhun isteyebileceği en güzel şeylerden biriydi. Sevilmek, sevmek bambaşkaydı ama anlamak ve anlaşılmak çok daha özeldi.
Muhabbetimiz kapıya gelen siparişlerle bölündü. Ondan sonra Tarık bir daha pek ağzını açmayınca ben de ısrar etmedim. Aslında bu kadar anlatması bile beni sevindirmişti; demek ki kendini biraz daha hazır hissediyordu. Birlikte yemek yapmak için kolları sıvadık.
Gelen ürünleri masanın üzerine dizdiğimizde hayranlıkla baktım. Ellerimi iki yana açarak, "Eee, ne pişireceğiz?" diye sordum. Tarık bir bana baktı, bir de malzemelere... Sonra gülümseyerek tek bir kelime söyledi:
"Käsespätzle."
"Ne? Ne?" dedim. Almanca söylediği için hiçbir şey anlayamamıştım.
Güldü. "Yani peynirli bir tür makarna aslında. Aynı zamanda üzerinde karamelize soğan kızartması oluyor. Bence seveceksin."
Ellerimi heyecanla birbirine çırptım. "Sen yaparsan her şeyi severim!" İkimiz de kıkırdayarak işe koyulduk. Tarık bana soğanları yıkayıp halka halka kesmemi söyledi. Kendisi de hemen bir kap çıkarıp hamur hazırlamaya girişti. Onu ilk defa böyle yemek yaparken izliyordum; bu hali bana çok farklı, çok özel hissettirmişti. Birlikte mutfakta çalışmak, omuz omuza bir şeyler üretmek içimizi rahatlatmış, tüm yorgunluğumuzu unutturmuştu.
Tarık hamuru hazırlarken, ben de soğanları hazırlayıp kızartmaya başladım. Bir yandan da ocağa, normal makarna yapar gibi su dolu bir tencere koyup içine tuz attım. Sonra Tarık, bana oldukça farklı gelen bir aparat çıkardı ve tencerenin üzerine yerleştirdi. İçine hamuru döküp bastırdığında, altındaki deliklerden hamur kalın şeritler halinde kaynayan suyun içine akıyordu. Kendi ellerimizle, kendi makarnamızı yapıyorduk!
Ben bir yandan sipariş ettiği o yoğun kokulu peynirleri rendeledim, diğer yanda ise Tarık pişen hamurları tereyağı ve rendelediğim peynirlerle harmanladı. Ortaya gerçekten iştah kabartıcı bir koku çıkmıştı. Tarık’ın bana bakıp gülümsemesiyle, makarnaya bakıp yutkunduğumu fark ettim. Çok acıkmıştım!
Akşam olmuş, etraf yavaş yavaş kararmıştı. Önce namazlarımızı kıldık, sonra makarnayı ısıtıp servis etmeye başladık. Tarık iki tabağa eşit bir şekilde bölüştürdü. Ben de üzerlerini kızarmış soğanlar ve ince kıydığım taze yeşil soğanlarla süsledim. Daha fazla dayanamayarak hemen sandalyeme geçtim ve bu ağızda dağılan enfes lezzeti yemeye başladım. Tabii Tarık, benim bu iştahlı halime bakıp gülmekten kendi yemeğini pek yiyemedi.
Birlikte şakalaşarak tabaklarımızı bitirdiğimizde, ne kadar ısrar etsem de Tarık bulaşıkları yıkamama izin vermedi. "Ben hallederim, sen içeri geç bize bir film seç," diyip göz kırptı.
"Önce bir duş alsam iyi olacak," dedim. Yemek hazırlığı derken iyice yorulmuş ve terlemiştim.
"Banyonun yerini hatırlıyorsun, değil mi? Sağdan ikinci kapı," dedi bulaşıkları makineye dizerken.
Başımı sallayıp banyoya girdim. Duştan çıktığımda, kenardaki havluluktaki tertemiz havluları hem başıma hem vücuduma sardım. Burada bana göre bir bornoz yoktu ama asıl sorun bu değildi... Banyoya girerken yanıma kıyafet almayı tamamen unutmuştum!
Bir süre kapının arkasında bekledim, sonra derin bir nefes alıp havlulara sıkıca sarılarak dışarı çıktım. Etrafı kolaçan ettim; Tarık beni yakalamadan valizden eşyalarımı alıp tekrar banyoya kaçmalıydım. Sessiz adımlarla odaya geçip valizden pijama takımımı aldım. Tam arkamı dönmüştüm ki...
Tarık’ın o cüsseli gövdesine çarptım.
Omuzlarını duvara dayamış, kollarını göğsünde birleştirmiş, muzip bir tavırla beni izliyordu. Onu karşımda görüp yakalanınca, elimdeki pijama takımı anında avuçlarımın arasından kayıp yere düştü. Tarık’ın gülümsemesi genişledi.
"Benim dolabımdan giyinmek ister misin?" diye sordu.
Elimle sıkı sıkıya havlumun ucunu tutarken, bu teklif o an kulağıma çok cazip gelmişti. Hemen dayandığı duvardan doğruldu ve önündeki kapıyı açtı. Işıkları yakıp dolabın önüne geldi. Ben de peşi sıra, mahcup adımlarla içeri girdim. Bir süre dolabındaki kıyafetlere baktı, sonra bana döndü:
"Sen hangisini istersen onu giy, ben salondayım."
Göz kırpıp odadan çıktı. Onun yanında giyinirken rahatsız hissedeceğimi biliyor, bana alan tanıyordu. Bu ince düşüncesi kalbimi bir kez daha ısıttı.
Elimin altındaki, üzerime sardığım havluyu biraz daha sıktım ve tek elimle Tarık'ın açık bıraktığı dolabın içerisindeki eşyaları karıştırdım. Şunu söylemeliyim ki; genel olarak hepsi siyah renkteydi. Evet, ben de siyahı severim ama bu kadar siyah bir dolabı ilk defa görüyordum galiba. Üzerindeki gri eşofman, sanırım dolaptaki nadir renkli parçalardan biriydi.
Siyah, yumuşak dokulu bir kazak ve bir de eşofman altı buldum. Bavulumdan aldığım çamaşırlarımı giydikten sonra önce eşofman altını, sonra da kazağı üzerime geçirdim. Tahmin ettiğim gibi fazlasıyla büyük gelmişlerdi. Eşofman altı bilekten lastikli olduğu için bir şekilde idare ediyordu ama kazak kesinlikle çok komikti.
Gardırobun kapaklarını kapatıp aynada kendime baktım. Yaramazlık yapıp ebeveynlerinin kıyafetlerini giymiş küçük bir çocuk gibi duruyordum. Ama burnuma dolan o koku, kesinlikle bunu yaptığıma beni asla pişman etmeyecek cinstendi. Tıpkı Tarık gibi kokuyordu; huzur kokuyordu... Kolları fazla uzun geldiği için ellerim kazağın içinde tamamen kaybolmuştu. Manşetlerini biraz katlamaya çalışarak, Tarık'ın tepkisini deli gibi merak ettiğim için hızlı adımlarla salona girdim.
İçeriye girdiğimde, taze patlamış mısır kokusu tüm evi sarmıştı. Film izleyeceğimiz için hazırlık yaptığını anladım. Adım seslerimi duymuş olacak ki Tarık başını kaldırdı ve kapı pervazında duran bana baktı. İri adımlarla yanıma gelirken gözlerindeki ifadeye odaklandım. O kadar tatlı bakıyordu ki... Gamzesi belli belirsiz çıkmıştı, yüzünde eğlenen bir ifade vardı. Oturduğu yerden hafifçe geriye yaslanıp kollarını açtığında, adımlarımı hızlandırıp kendimi onun kucağına bıraktım.
Hemen tuttu beni, sardı sarmaladı... Burnumu boynuma gömdüğünde derin bir nefes çektim. Ben de başımı onun omuzlarına, saçlarına gömmüştüm. Saçları hafif kurusa da hâlâ nemliydi. Başını kaldırdı, gözlerimin içine derin derin baktı:
"Benim gibi kokuyorsun..."
"Yani... Güzel mi?" dedim kaşlarımı muzipçe kaldırarak.
"Sen hep papatya kokuyorsun ama böyle de çok güzel olmuş."
Kollarım boynundaydı, onu hiç bırakmak istemiyordum.
"Seni hiç bırakmak istemiyorum ama saçlarının böyle ıslak kalmasına izin veremem," dedi. Beni hemen yanına, kanepeye oturtup ayaklandı. Elinde bir havluyla geri döndü. Elime kumandayı verip arkama geçti. Yumuşak hareketlerle saçımı kuruturken fısıldadı:
"Film seçecektin?"
Bir süre düşündüm. Çok film izleyen bir insan değildim gerçekten, pek film kültürüm de yoktu; genelde çabuk sıkılırdım. Ama sevdiğim ve izlediğim bir anime serisi vardı; izlediğimde yüreğime dokunmuştu. O zamanlar babamdan gizli izlemiştim. Yıllarca etkisinden çıkamamıştım, en son filmi de çıkmıştı ve o da ayrı bir vurucuydu.
"Aklıma gelen bir şey var, çok hoşuma gitmişti. Açsana," dedi Tarık.
"Ama," dedim duraksayarak. "Bu bir serinin son sahnelerini gösteren bir film. Yani tek başına bir film değil ama gerçekten çok güzel."
"O zaman seriyi sen bana anlat, filmi öyle izleyelim," dedi saçlarımı havluyla kurulamaya devam ederken.
Peki dedim ve anlatmaya başladım:
"Serinin adı Violet Evergarden. Yaşanan bir savaşın hemen ardından başlayan bir hikâye. İlk sahnelerinden beni vuran detay şuydu: Bu kızı bir asker yanına alıyor ve istemese de onu savaşa götürmek zorunda kalıyor. Çünkü bu kız, savaşlarda bir asker olarak eğitilmiş biri. O asker ne kadar istemese de onu yanında götürüyor ama bir yandan da ona okuma yazmayı, pek çok şeyi öğretiyor. Bir gün birlikte çarşıda gezerlerken ona bir şey hediye etmek istiyor..."
Tarık neredeyse saçlarımı kurulamıştı. Ona döndüm ve bakmaya doyamadığım gözlerine diktim bakışlarımı.
"O askerin gözleri de tıpkı seninkiler gibi... Yeşilin çok güzel bir tonunda. Ve o kız, tam o askerin göz renginde olan bir broş beğeniyor. O broşu bir daha hiç yanından ayırmıyor. Sonrasında en acı kısmı geliyor; savaşta çok zor bir durumda kalıyorlar. Adam gözünden yaralanıyor, ölmek üzere... Ve kıza o kelimeleri söylüyor: 'Seni seviyorum.' Ve 'Beni bırakıp git, sen yaşa' diyor. Kız istemese de orada ayrılmak zorunda kalıyorlar. Adamın öldüğünü zannediyor... Kız bir hastanede gözlerini açtığında, adamın eski bir asker arkadaşının yanına gidiyor. O adam savaştan sonra postanede çalışmaya başlamış. Kız ona şunu soruyor: 'Seni seviyorum ne demek?' Ve hikâye böyle başlıyor aslında..."
"Kız o postanede 'Yazıcı Bebek' olarak çalışmaya başlıyor. Mektuplar yazıyor... Bu arada kız savaşta kollarını kaybetmiş, protez kollarla daktilo kullanıyor. İnsanların duygularını anlayıp onları kelimelere dökme konusunda çok güzel bir seri."
Tarık gülümseyerek, pür dikkat beni dinliyordu. Saçlarım kurumuştu ama hâlâ hafif nemli tutamlar yanaklarıma değiyordu.
"Pek çok bölümde ağladım ama en sonunda beni en çok meraklandıran şey; kızın o askerin ölmediğini öğrenmesiydi. İşte sonrası bu filmde," dedim. Tarık’ın yardımıyla televizyondan internete girip filmi açtım.
Tarık, "Mısır getireyim," diye ayaklandığında ben de kalktım. Onun da saçları ıslaktı. "Ben de senin saçlarını kurulamayı teklif edecektim," dedim ve duraksayıp tepkisine baktım. Yüzünde yine o aynı huzurlu gülümseme vardı. Yüzünü yüzüme yaklaştırırken tatlı bir sesle konuştu:
"İstersen kurutabilirsin..."
Yüzüm alev alev yanarken, fazla uzun olduğu için görünmeyen ellerim ile kazağın uçlarını avucuma sıkıştırdım. Güçlükle yutkundum... Öyle davranması kalp atışlarımı hızlandırıyordu. Midemde uçuşan kelebekler kesinlikle biraz önce yediğimiz yemekten değildi; sadece Tarık beni çok heyecanlandırıyordu.
O mutfağa yöneldiğinde ben de banyodan bir havlu getirdim. Önümüze çektiği sehpanın üzerine mısırı koydum; yanına da iki bardak ve minik bir demlik yerleştirdim. Kanepeye rahat bir biçimde oturmuştu.
"Işıkları kapatayım mı?" diye sorduğumda başını salladı.
Film oynamaya başladı. Ben kanepeye çıktığımda, sırt dayadığımız kısma oturdum ve bana doğru hafifçe başını geriye yaslayan Tarık'ın yumuşacık kumral saçlarını havluyla yavaş yavaş kurutmaya başladım. Tarık gözlerini kapatmıştı; filmin en başındaki sakin sahneler ekranda oynuyordu. Saçlarını kuruttuğumda oturduğum yerden inip yanına geçtim. Havluyu kanepenin kenarına koyarken mırıldandım:
"Saçların çok yumuşak..."
Bana bakarak gülümsedi. Hiç kıpırdanmamıştı yerinden; sadece kolunu bana doğru açtı. Bu "yanıma gel" demekti. Hemen sokuldum ona, başımı göğsüne yasladım ve birlikte filmi seyretmeye başladık. Oldukça huzurlu, anlamlı sahneler gözümüzün önünde oynarken cama çarpan yağmur damlaları, dışarıda yağışın başladığını bize haber veriyordu.
Film ilerlerken bazı karakterleri Tarık’a tanıtıyor, onlar hakkında minik bilgiler veriyordum. O ise sakin bir şekilde önündeki mısır kasesinden alıp ağzına atıyor, bir yandan beni dinliyordu. İkimizin fincanlarına çay doldurdum. Fincanımı elime aldım ve tekrar yerime sokuldum. Bir filmi birlikte izlemenin böyle hissettireceğini yaşamadan bilemiyormuşuz; onu anladım.
Bu filmi seçtiğime tekrardan çok sevindim çünkü karakterlerin serüveni biraz da bizi anlatıyordu. Mektuplar yazan ve ayrı kaldığı kişinin peşinden koşan karakter filmde kızdı ama bizim hikâyemizde bu Tarık’tı. Filmde iki karakter de yıllar sonra tekrar birbirlerini gördüğünde çok duygusallaştım, gözlerim doldu.
Mısır kasemizin yarısı bitmişti. Aklıma Tarık’la Üsküdar'da karşılaştığım o anlar geldi. Ona baktığımda fısıldadım:
"Tıpkı bizim gibiler, değil mi?"
Başını salladı. "Bize çok benziyor..."
Filmin son sahnelerine geliyorduk. Erkek karakter Gilbert, aslında Violet’in onun için ne kadar önemli olduğunu ve hayatına ne kadar çok şey kattığını fark ettiğinde; hiçbir şeyi önemsemeden son sürat limana doğru koşmaya başlıyordu. İşte benim en etkilendiğim sahne başlıyordu; çünkü o saatlerde Violet’in gemisi denize açılmaya başlamıştı.
Violet hâlâ kıyıya bakıyor ve Gilbert’in gelmesini bekliyordu. Onu gördüğü anda hiçbir şeye önemsemeden denize atladı. Gilbert’in bir kolu yoktu ve bir gözü kördü; yine de tüm gücüyle kayalara, çakıl taşlarına aldırmadan denize doğru koşuyordu. Violet denizde yüzerek ona doğru yaklaştığında, ben istemsizce biraz daha Tarık’a sokuldum. Güçlü kollarını omzumda biraz daha hissettim.
İki aşık ağlaya ağlaya birbirlerine kavuştuklarında, Violet’in Gilbert’e yazdığı son mektup aralarından kurtulup denize doğru uçtu. Birbirlerine sarıldılar... Gilbert defalarca şunu fısıldadı:
"Seni seviyorum,
seni seviyorum,
seni seviyorum..."
Film yine benim gözyaşlarımla bitmişti; çok duygulu ve anlamlıydı. Filmin bittiğini gösteren siyah ekran ve çıkan beyaz yazılar ile Tarık bana döndü. Ekrandan yansıyan ışığın el verdiği ölçüde birbirimizi görebiliyorduk.
"Bu filmin sonunda büyük bir eksiklik var," dedi.
Gözleri dudaklarıma odaklanmışken ne demek istediğini anlamıştım. Yutkundum.
"İşte... Birbirlerine kavuştular," dedim masumca gülümseyerek.
Yüzüme doğru eğildiğinde, aramızdaki boşluğu kapatarak fısıldadı:
"O eksik sahneyi biz tamamlayalım..."
Tarık’tan
Sıçrayarak uyandım. Nefes nefeseydim, terlemiştim. Elimi enseme götürüp ovuşturdum. Göğsümün üzerinde hissettiğim ağırlık fazla yumuşaktı. Sol elimi uzattığımda papatyamın saçları parmaklarıma dolandı ve saatler önce yaşadığımız o anlar zihnimde canlandı. Birlikte bu kanepede uyuyakalmıştık. Bu anı tahmin ettiğim için kanepenin kenarına büyük, yumuşak bir battaniye koymuştum; Mihrim uyuduğunda ikimizin de üzerini örtmüştüm.
Sevdiğim kadın kollarımın arasındaydı; adeta cenneti yaşıyordum. Biraz önceki kabusun verdiği huzursuzluk, onun kokusu burnuma dolunca yerini sonsuz bir huzura bıraktı. Sevdiğinle uyumak böyle bir şey miydi? Rüyandan sıçrayarak uyandığında bile sana şifa olması... Onu incitmekten korkarak biraz daha sıkı sarıldım, göğsüme bastırdım. Saçlarını sevdim, başına minik öpücükler bıraktım. Bugün ne de güzel sarmıştı yaralarımı; varlığını unuttuğum sızılarıma şifa, bana yar olmuştu.
Buradan sonra ona yapacağım sürprizleri düşünüp tepkisini hayal etmeye çalıştım. Hafifçe kıpırdandığında bir şeyler mırıldandığını fark ettim. Kulağımı yaklaştırdım. Şu fısıltıları duyduğumda huzurla gözlerimi kapattım:
"Üzülme... Seni çok seviyorum Tarık, çok..."
Mihri’den
Tarık’tan erken uyandığım için kahvaltıyı ben hazırladım. Hızlıca bir kahvaltı yapıp üzerimizi giyindiğimizde, Tarık bugün benimle şirkete gitmek istediğini söyledi. Merak ediyordum ama öncesinde bir mağazaya uğramamız gerektiğini belirtti. Havalimanında da hissetmiştim, burası oldukça soğuktu. Onu kırmadım. Lüks bir mağazaya girdik ve bana kalın kıyafetler aldık. Birkaç kazak ve en önemlisi; kalın ama çok zarif duruşlu, siyah bir kaban seçtik. Hemen üzerime giydim, çok hoşuma gitmişti.
Tarık’ın arabasıyla şirkete doğru gidiyorduk. Ne kadar belli etmemeye çalışsam da gergindim.
"Ben," dedim şirketin önüne geldiğimizde yüzüne bakarak. "Böyle ortamlara pek alışkın değilim."
Üzerindeki füme boğazlı kazığı, siyah kabanı ve alnına dökülen saçlarıyla her zamanki gibi çok yakışıklıydı kocacığım... Yaramazca gülümsedi.
"Merak etme, ben senin neler yapabileceğini biliyorum. En güzel şekilde üstesinden gelirsin."
İçeriye adımımızı atar atmaz, Tarık’ı gören her çalışan durup saygıyla selam veriyordu. Herkesin kullandığının aksine farklı bir asansöre bindik.
Tarık bir telefon görüşmesi yapıyordu. "Herkes büyük konferans salonuna gelsin," dediğini duydum. Neler olacaktı?
Ofisine girdiğimizde büyüklüğü ve manzarası beni hayran bıraktı. Çok sürmeden Kian içeri girdi ve herkesin hazır olduğunu söyledi. Tarık bana seslendi: "Hadi hayatım, gidiyoruz."
Bir kapının önünde durduk. Önce Kian, sonra Tarık girdi; ben ise ürkek bakışlarla içeriye süzüldüm. Ağzına kadar dolu, devasa bir konferans salonuydu. Tüm gözler Tarık’ın üzerindeydi. Ciddi ve kendinden emin adımlarla yürüdü. Bu, benim tanıdığım Tarık’tan çok farklıydı.
"Bugün sizlerle tanıştırmak istediğim önemli bir kişi var," dedi. Ben yerime çakılmış gibiydim. "Biliyorsunuz, bu şirketin patronuyum," dedi; sesi odada yankılandı. "Bugün sizlerle benim patronumu tanıştıracağım."
Kapıda bekleyen bana baktı. Gözlerindeki o kelimeyi okudum: "Gel, korkma papatyam."
Derin bir nefes aldım, duruşumu dikleştirdim. Ben de onun gibi özgüvenli adımlarla yanına yürüdüm. Tarık ciddiyetini bozmadan çalışanlara baktı:
"O ne derse emirdir. Bana gösterdiğiniz saygıyı ona da göstereceksiniz."
O gün şirkette vakit geçirdik, atölyeleri gezdim. Ama asıl bomba akşam patladı. Tarık, mutluluktan beni gökyüzünde süzültecek o haberi verdi:
"Bir hafta içerisinde hazırlıklarımızı tamamlayalım, çünkü Umre’ye gidiyoruz."
---
Bu bölümü yazarken defalarca gözlerim doldu biliyorum üzücü bir bölüm değildi. Yinede benim yüreğime çok dokundu.
Umarım size de dokunur.
Yorumlarınızı eksik etmeyin.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 57.21k Okunma |
8.29k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |