
Selamünaleyküm Papatyalarım
Umarım iyisinizdir.
Bu bölüm benim için çok anlamlı ve ayrı bir özel.
Bir Demet Papatya'yı ilk yazdığım zamanlarda bir arkadaşım umre'ye gidiyordu. Ben de bu kitabımın finalinde daha o zamanlarda bir umre sahnesi yazmayı hayal ediyordum. Ona gelince bana detayları anlatmasını söylemiştim. Peygamber efendimize selam göndermiştim. Bana mesajında şöyle demişti "sen bu kadar istiyorsan Rabbim sana da nasip etsin."
GERÇEKTEN RÜYA GİBİ BANA DA NASİP OLDU.
RABBİM İSTEYEN HERKESE NASİP ETSİN.
---
“İki umre, aralarında işlenen günahlara kefarettir. Makbul bir haccın karşılığı ise ancak cennettir.” (Buhârî, Müslim)
---
Mihri'den
Tarık bir hafta sonra gideceğimiz yeri söylediğinde bütün moralim yerine gelmişti; hatta mutluluktan gökyüzünde süzülüyordum. Çünkü sevdiğim adam şunu söylemişti:
"Bir hafta içerisinde hazırlıklarımızı tamamlayalım, çünkü Umre’ye gidiyoruz."
Kendi kendime salonun ortasında dönüyordum. Koştum, koştum ve Tarık’ın boynuna atladım! Öyle mutluydum ki, yüzüne öpücükler bıraktım. Biraz daha sakinleştiğinde daha detaylı konuştuk. Bizim imam nikahımızı kıyan Mehmet Hoca Umre turu düzenliyormuş ve Tarık bizim için de iki kişilik yer ayırtmış. Sadece bazı eksikleri gidermemiz gerektiğini söyledi, onlarla da ben ilgilenecektim. Çoğunu internetten sipariş etmemi istedi ve bu şekilde bir hafta öyle hızlı geçti ki... Her gün hayaller kuruyor, birlikte neler yapabileceğimizi konuşuyorduk.
Tabii bir yandan çok özlediğim için Bartu ve Bükra ile bol bol görüntülü görüşüyordum. Bir de bizim minikleri çok özlemiştim; Hüma ve Enes... Uzun zamandır onları bu kadar mutlu görmemiştim, teyzem onlara çok iyi bakıyordu. O kadar mutluydum ki, yaptıklarım sadece benim değil onların da hayatını değiştirmişti. Annemle konuşmaya hâlâ hazır değildim, zaten onun da böyle bir girişimini olmamıştı.
Valizlerimizi topladığımızda, bu kadar kısa süre içinde her şeyi toplamamıza şaşırdım; oldukça sıkı çalışmıştım. Bir yandan da araştırmalar yapmaya çalışmıştım, biraz ani olmuştu yine de böyle mutluydum. Hiçbir şey beni üzmüyordu. Tarık’a ihram almıştık, kendime de beyaz bir sufle sipariş etmiştim.
Havalimanına giderken o suflemi giydim; bembeyaz olmuştum, öyle güzeldi ki... Tarık’ın ihramını da bir çanta poşete yerleştirdim, o da havalimanında giydi. Havalimanında ihram namazlarımızı kıldık ve kafilemizle birlikte uçağa bindik. Uçak havalanırken arka sıralarda minik çocukların telbiye sesleri kulağımıza geliyordu. İkimiz de gülümsedik, el ele tutuştuk ve ihram niyetimizi ettik.
Tarık kulağıma doğru eğildi:
"Benden istediğin mehir gerçek oluyor Papatya'm."
Kocaman gülümsedim, gözlerim parlıyordu. Hâlâ gerçekliğini sorguluyordum, yaşadığımız o anı tekrar ettim, söylediğini: "Gerçek oluyor..."
Artık buradan sonra ihram yasaklarımız başlamıştı. Gece vakti olduğu için uyuduk.
Sabah namazı vakti gibi uçağımız Cidde’ye indiğinde, kafilemizle birlikte sabah namazını burada kıldık. Ardından Mehmet Hoca’nın ayarladığı otobüs ile birlikte Mekke’ye gittik. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki heyecandan ne yapacağımı bilemiyordum. Otobüsün penceresinden gün doğumunu izlerken diğer yandan Tarık ile birlikte Kur’an-ı Kerim okuyorduk.
Dakikalar sonra Kabe-i Muazzama’yı görecektik...
(Gerçek umrem'de Kabe'yi görmeden önceki duygularımı bir deftere yazmıştım çok güzel olmuştu.)
Otelimize geldiğimizde hızlıca herkes valizlerini bıraktı ve otelin girişinde bütün kafile hızlı bir şekilde buluştu. Mehmet Hoca’nın liderliğinde hep birlikte yürüyerek Kabe’ye doğru adımlamaya başladık. Otelimiz çok yakındı, bu belki bizim için en büyük avantajdı ama kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Tarık’ın elini biraz daha sıkı tuttum; onun gözlerine baktığımda benim kadar heyecanlı olduğunu gördüm. Yıllardır secde ettiğim yönüm, döndüğüm kıblem birazdan gerçekten gözlerimin önünde olacaktı.
Mehmet Hoca’nın uyarısı ile hepimiz başımızı yere eğdik. Bir yandan Kabe’nin içindeki tadilat sesleri kulağımıza doluyor, diğer yandan diğer umre yapan kişilerin görüntüleri, ayak sesleri duyuluyordu. Heyecanla adımlarken tekbirler getiriyorduk. Her adımda Kabe biraz daha yaklaşıyordu. Gözlerim doldu dolacaktı... Çok az kalmıştı, hissediyordum. Bembeyaz zeminde ayaklarımızdaki sandaletlerle yürüyorduk; ikimiz de bembeyaz, pak ve gelmiştik. İçimden edeceğim duaları unutmamak için tekrar ediyordum. O ses duyuldu, Mehmet Hoca tüm gruba seslendi:
"Kaldırın başlarınızı ve Kabe-i Muazzama’ya bakın!"
Başımı ağır ağır kaldırdım. Göz kapaklarım açıldı ve gözlerim O’nu gördü... Tüm Müslümanların kara sevdası. Öyle güzel, öyle göz alıcıydı ki... Dökülmek için hazır bekleyen mutluluk gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladığında unutmadan edeceğim dualarımı bir bir sıraladım:
"Ya Rabbi," dedim. "Sen ne büyüksün... Bizi ne zorluklardan geçirip buraya gönderdin. Sen bizi evine kabul ettin, bizi davet ettin. Allah’ım sen bir ömür sevdiğimle beni hayırla, afiyetle mutlu mesut eyle. Hayırlı bir evlatla bizi şenlendir Ya Rabbi, bizi bir ömür boyu doğru yoldan ayırma," diye mırıldandım.
Başımı kaldırıp Tarık’a baktığımda koyu yeşil gözleri dolu doluydu. Ağlıyordu... Koca adam ağlıyordu. Grubun kalanına baktığımda teyzeleri hiç söylemiyorum, amcalar bile ağlıyordu. Hepimiz hem dua ediyor hem de Kabe’nin ihtişamı karşısında ağlayıp Rabbimize şükrediyorduk. Mutluluk gözyaşlarımızı mendillere silerken Mehmet Hoca bize niyet ettirdi ve ilk umremizi yapmaya başladık.
İlk tavafımız öyle güzeldi ki... Saat 9 civarı hava sıcaktı ama öyle aşırı bir sıcak yoktu. Tavaf da fazla kalabalık değildi. Gözlerimizi Kabe’den alamıyorduk; sanki bir mıknatıs gibiydi, göz irislerimiz ona kilitlenmişti. Yedi tavafımızı bitirdiğimizde dualarımızı edip Mehmet Hoca tarafından Safa ve Merve’ye gittik. Hep menkıbelerde dinlediğim gibi biraz daha dağlık taşlık hayal etmiştim ama burası tamamen mermerlerle kaplanmış çok daha modern bir görünüme sahipti. Safa ve Merve’de yürürken Hz. Hacer validemizi ve onun teslimiyetini hatırladım. Pek konuşmadık Tarık’la çünkü ikimiz de elimizdeki dua kitaplarını okumakla meşguldük ve bu güzel ibadeti yüreğimizde hissetmekle...
Çıkışa yöneldiğimizde Mehmet Hoca hepimizin tekrar otele dönmemizi ve saçımızdan hangi boyutlarda tutamlar kesmemiz gerektiğini anlattı. Bu şekilde ihramdan çıkacaktık ve umremiz tamamlanmış olacaktı. Öyle mutluyduk ki anlatamam...
Otele dönerken tavaf alanının içinden çıkmak epey uzun sürmüştü; yol inşaattan ötürü çok dolambaçlıydı. Normalde 99 kapısı olan bu mübarek mekanın sadece çok az kapısı açıktı ama sağ olsun yorulduğumuz için her yanında durduğumuz zemzem musluklarında temizlik görevlileri bizim için bardaklara zemzem koyup ikram ettiler. Tarık ilk önce bana verdi; ikimiz de susamıştık. Gülümseyerek, oturarak suyumu yudumladım. Allah’ım, yeryüzünün en kıymetli suyunu içiyordum; Hz. İsmail’in ayaklarının altından çıkan zemzemi... Görevliler gerçekten tüm misafirlere karşı çok anlayışlılardı.
Otel odamıza döndüğümüzde Tarık benim, ben de Tarık’ın saçını kestim. Ardından ikimiz de üzerimizi değiştirdik ve yatağımıza yatıp bir süre uyuduk, yorulmuştuk. Akşam yemeği için otele indik; oldukça hoş bir ortam vardı, açık büfede fazlasıyla yiyecekler vardı. Grubumuzdaki kişilerle tanıştık. Çok tatlı aileler ve birkaç yaşlı çift vardı.
İkindi namazı için tekrar Kabe’ye gittik. Allah’ım, bir namaz vakti için Kabe’ye yürümek ne büyük bir mutluluktu! Kabe’yi her gördüğümde içimden şunu geçirmeden edemedim: "Ben şu an her Müslüman'ın hayali olan bir durumu yaşıyorum." Mekke’de 5 gün kaldık. Namaz vakitlerinden çıktığımızda birkaç kez Zemzem Tower ve Safa Tower’ı gezdik, sevdiklerimize seccadeler yaptırdık, hediyeler aldık. Birkaç farklı yöresel lezzet denedik; hem Endonezya hem Bangladeş hem de Pakistan mutfakları vardı burada. Değişik lezzetler denedik, hoş deneyimlerdi. En çok yediğimiz pizzayı sevdim.
Ama Kabe ve tavaf bambaşkaydı. Beni en çok mutlu eden şeylerden biri gece vakti kalkıp Kabe’ye teheccüde gitmekti. Birkaç kez Kabe’nin içinde yolumuzu kaybettiğimizde sağ olsun görevliler yardımcı oldu. En çok dikkatimi çeken şeylerden biri ise peçeli hanım görevlilerin ayaklarında hep Türk usulü, bizim patiklerimiz vardı. Ben namaz vakitlerinden sonra eğer grup ile tavaf yapmayacak isek hemen Tarık ile buluşuyordum.
Tarık, Müslüman olmadan önceki halinden bahsetti biraz; sonra da Müslüman olup buraya geldiğinde ne kadar şükretmesi gerektiğini tekrar fark ettiğini anlattı. Müslümanlık, İslamiyet ne güzel, ne kadar birleştirici bir dindi; çünkü burada her dinden insan vardı ve hepimiz tek bir Allah’a, tek bir dine ve tek bir kıbleye inanıp O’na yöneliyorduk. Bir günümüz de geziye ayrılmıştı; Nur Dağı, Arafat, Hz. Ayşe Mescidi... Buraları tur ile gezdik, Mehmet Hoca’nın anlatımıyla bu güzelliğin köklerini dinledik.
Daha sakin olduğunu duyduğumuz için Tarık ile birlikte bir gün kahvaltıyı ekip tavafa gittik. Kabe’mizi görmeye... Tarık beni önüne almıştı, kimsenin bana çarpmaması için kollarını bana siper ediyordu. Gerçekten bu saatlerde çok daha rahattı tavaf. Hatta kabe'ye dokunmayı bile başarmıştık.
Sevdiğimin kolları arasında Rabbimin evini tavaf ediyor ve sürekli dualar mırıldanıyordum.
Başımı kaldırdım, Kabe’ye baktım. Bir an gözlerim doldu; ne kadar baksam da doyamıyordum O’na ve biliyordum, ben şu an yaşadığımız bu anı hatırladığım her gün özleyecektim.
Tavaf namazını birlikte kıldıktan sonra Tarık ile birlikte yan yana Kur’an okumaya başladık. Biraz yorulunca başımı omzuna yasladım. O da kafasını benim başımın üzerine yasladı. Okuduğu yerin devamını gözlerimi Kabe’den ayırmadan ezberden devam ettirdim. O sustu, ben okumaya devam ettim. "Maşallah" diye fısıldadığını duydum.

En hüzünlüsü ise son tavaftı. Kabe’ye gitmek bile ağır gelmişti çünkü biliyordum, ayrılacaktık ve bir daha O’nu ne zaman göreceğimi bilemiyordum. Ne kadar hüzünlü olsa da gittik. Teheccüd vaktiydi; teheccüd namazımızı kıldık, ardından sabah namazını ve gün ağarana kadar tavaf ettik. Dua kitaplarımızı defalarca bitirdik, sevdiklerimize dualar ettik. Birkaç fotoğraf çektik hatıra kalması için ve ayaklarımız geri geri gitse de "Son bir kez, son bir kez" diyerek defalarca Kabe’ye bakıp hüzünle ayrıldık.
Şu an tek tesellimiz Resulullah’ın yanına gidiyor olmaktı. İlk defa görmemiş olmamıza rağmen bu kadar kısa süre içerisinde bile O'na o kadar alışmıştık ki ayrılmak çok zor gelmişti. Resulullah’ı düşündüm; O burada doğmuştu, burada büyümüştü, burada evlenmişti, burada çocukları olmuştu ve sırf İslam için buraları terk etmek ve Medine’ye hicret etmek zorunda kalmıştı. Ne kadar zor bir imtihandı O'nun yaşadığı...
4-5 saatlik bir otobüs seyahatinin ardından Medine-i Münevvere’ye ulaştık. Bir süre otelde dinlendikten sonra namaz vakti için Mescid-i Nebevi’ye gittik. Burada ayrıca güzel bir hava vardı. Bir şehrin havası huzur kokar mı? Kokuyordu işte, çünkü burada Resulullah vardı. Üzerime pamuklu, rahat bir sufle takımı giydim; Tarık da entari giymişti. Birlikte grubumuzla Mescid-i Nebevi’ye yürümeye başladık. Herkes şehrin tüm sokaklarından akın akın aynı noktaya yürüyordu. Ezan sesi nazlı nazlı Medine semalarında yükseliyordu. Bastığım her yerde "Belki Resulullah da buraya basmıştır, belki sahabe efendilerimiz de buraya basmıştır" diye düşünüyorduk ve bizim ayak izlerimiz onların ayak izleriyle karışıyordu.
Mescid-i Nebevi’de ilk namazımı kıldım. Yeşil halıların üzerinde, dışarıdaki güneşliklerin altında kalmıştım. Hem fotoğraflarda görmüştüm buraları, bu mübarek mekanları; şimdi gerçeğini görmek bambaşkaydı. Namaz bittikten sonra oturduğum yerde tesbihlerimi çekmeye başladım. Şimdiden Kabe’nin özlemi yüreğimi sızlatmaya başlamıştı; çünkü artık rükûda, secdeden başımı kaldırdığımda karşımda kara sevdam Kabe’m yoktu.
Grubun çoğu yorgun olduğu için bugün herkes serbest kalmıştı. Akşam yemeği için otele gidip tekrardan namaz vakti için Mescid-i Nebevi’ye geldik. Çıkışta buluşmak için 303 numaralı kapıyı seçtik. Burada gerçekten mesafeler çok uzaktı, yani oldukça fazla yürüyorduk; tabii mutluluktan o çok gözünüze gelmiyor fakat günler ilerledikçe yorgunluk vücudunuza vurmaya başlıyor.
Namazda bulduğum yerde hemen yanıma esmer tenli çok güzel bir hanım ve kızı durdu. Namazdan sonra kırık İngilizcem ile onlar ile tanıştım. Çat pat konuştuk; Cezayirli imişler. O hanıma "So beautiful" dediğimde çok mutlu oldu. Aslında bu kadar kolaydı bir Müslüman kardeşimizin gönlünü almak. "Hepimiz Müslüman kardeşleriz," dedim. Başını sallayarak beni onayladı. Gerçekten öyleydik.
Sözleştiğimiz kapıda Tarık ile buluştuğumuzda elimden tuttu ve birlikte Medine’nin çarşısına doğru yürümeye başladık. Tarık, Mehmet Hoca’ya nerelere gidebileceğimizi sormuş; biraz bu sokakları da görmek bize iyi gelecekti. Yatsı namazına kadar vaktimiz vardı.
"Şimdi birazdan göreceğin şeyi eminim çok beğeneceksin," dedi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım: "Sen diyorsan kesin beğenirim."
Birkaç sokak yürüdük; gerçekten büyük caddelerde etraf hep boy boy otelleriyle doluydu. Sonra biraz daha ara bir sokağa girdik; burası da büyüktü. Burada minik kulübeler gibi dükkanlar, sokak satıcıları vardı. Tabii neler sattıklarını çok merak ediyordum. Yaklaştık, ikinci kulübeye yöneldik. Genelde satıcılarda bayan olduğu için Tarık izin vermedi, ben alırım dedim ve ne sattıklarını gördüm: Güllü dondurma satıyorlardı! Gerçekten de ben buna bayılırdım. Heyecandan yerimde duramayan tepkime gülen yüzü Tarık’a aldırış etmeden ikimiz için de birer külah güllü dondurma aldım. Hem rengi gül pembesi idi hem de külahın üzerinde sivri bir kule gibi sıkılan dondurmanın üzerine yenilebilir taze gül yaprakları serpiyorlardı.
Külahlarımızı alıp satıcıların arka kısmındaki yere geçtik; burası daha sakindi. Bir banka oturduğumuzda ben hâlâ gözlerimi dondurmamdan alamıyordum, hiç böylesini görmemişim. Tadını inanılmaz merak ediyordum. Ucundan yemeye başladığımda Tarık’ın telefondan bir şeyler açmaya çalıştığını gördüm ve merakla ona baktığımda kulaklarıma çok tanıdık bir ezgi doldu: Maher Zain ve Harris J'den Fil Galbi Madine...
Ya Rabbi, bu ne güzel bir andı! Sevdiğimle sevgililer sevgilisinin şehrinde, en sevdiğim neşitlerden birini güllü dondurma yerken dinliyordum.
Tarık da dondurmasından yerken beğenmiş gibi gözüküyordu. Pek söyleyemesem de Maher ve Harris’e eşlik ettim. Bana gülen Tarık’a aldırmadım. Tekrar güllü dondurmama gömüldüğümde bu sefer Tarık söylüyordu; tabii benim söylediğimin yanında kat kat güzeldi... Kıkırdadım.

Yatsı namazı için tekrardan Peygamber Efendimiz’in mescidine geldik. Bu sefer yanımda namaz kılan, Asya ülkelerinden olduğu belli olan çekik gözlü bir teyze idi. Nereli olduğunu sorduğumda kulağıma yaklaşarak kısık sesle fısıldadı: "Malezya."
Yatsı namazından sonra her ne kadar yorgun olsak da hemen otele gitmedik çünkü Medine’de sadece iki günümüz vardı. Tarık ile birlikte seccadelerimizi aldık ve Peygamberimizin yeşil kubbesini rahat görebileceğimiz bir yerde yere seccadelerimizi serip oturduk. Bir süre Kur’an-ı Kerim okuduk. Mescidin bahçesinde çocuklar oynuyor, bizim gibi aileler oturuyordu. Etraf öylece cıvıl cıvıldı ki... Mescitlerin çıkışlarında bazı abiler ellerindeki termos ile naneli çay ikram ediyordu, biz de birer bardak çay aldık.
Kur’an-ı Kerimlerimizi kapattığımızda bu sefer çantamdan bir risale aldım; özellikle Peygamberimizle ilgili bir şeydi. Burada Peygamber Efendimiz’in mucizelerinden bahsediliyordu. Daha önce okumuş olsam da şimdi tam Peygamberimiz'in kabri karşısında, bu hadiselerin geçtiği yerde bu risaleyi okumak öyle eşsiz bir güzelliğe sahipti ki... Tarık ile birlikte okuduk, okuduk, tefekkür ettik bol bol. Saatler birbirini kovalarken isteksizce otele geri döndük.
Ertesi gün Medine pazarında hurma alışverişine çıktık grupça. Mehmet Hoca’nın tanıdığı güvendiği satıcılar varmış, onlardan alışveriş yaptık. Saatler su gibi geçiyordu. Namaz vakitleri için hep Ravza’ya gidiyorduk. Yatsı namazını cemaat ile kıldıktan sonra Ravza-i Mutahhara randevumuz vardı. Önce erkekler girmişti; Tarık çıktığında gözlerindeki kızarıklıktan ağladığını anladım. Yüzünde çok huzurlu bir tebessüm vardı; bana baktı:
"Hadi," dedi. "Sen de En Sevgili’nin yanına git."
Elim ayağım birbirine dolaşıyordu, sürekli zikirmatiğimle salavatlar getiriyordum ve zaman gelmişti. Birkaç posta görevlilerin bizi bekletmesi ile biraz daha yaklaştık ve sıra bizim gruba geldi. Adım adım yeşil halıların üzerinde Mescid-i Nebevi’de yürüyordum. Yanımdaki kadının dilini bilmiyordum fakat çocuğuna söylediği şu cümle çok tanıdıktı: "Resulullah... Resulullah’a gidiyoruz."
Allah’ım, bu ne büyük bir lütuftu! O’nu öyle canlı kanlı hissettim ki; gerçekten sanki Resulullah yaşıyordu ve biz O’nu görmeye gidiyorduk. Dolan gözlerimle ayakta durmaya çalıştım, sağ olsun grubumuzdan bir teyze koluma girdi; o da çok heyecanlıydı. Birlikte yürüdük, yeşil halılara biraz daha yaklaştık. Grupta salavat sesleri yükseliyordu ve biraz daha yaklaştık... Peygamber Efendimiz’in mübarek kabri şerifinin üzerindeki ismini gördüm. Bir salavat da benim dudaklarımdan döküldü ve fısıldadım:
"Ben geldim Ya Resulallah... Seni görmeden sana iman etmiş ümmetinden Aciz, fakir, Hafize Mihri geldi Ya Resulallah. Kabul buyur huzuruna..."
---
Gözlerim dolu dolu oldu son cümleleri yazarken...
Tekrar o anları yaşadım gibi...
Finale son 1 bölüm kaldı...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 57.21k Okunma |
8.29k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |