

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Bu size bir süreliğine son selam verişim.
İlk göz ağrım "Bir Demet Papatya'mı final yapıyorum.
Ara vereceğim.
Beni özleyin
MihTar'ı da ben özleyeceğim.
Yazabilirsiniz.
Yorumlarınızı geri dönüş mesajlarınızı okumayı çok seviyorum.
Gerçekten bu güzel hikayenin yüreğinize dokunduğunu bilmek bana iyi geliyor.
Instagram hesabım @aydaki_yazar04
---
EVE VARMAK
Mihri'den
Eve varmak... Her anlamda eve varmak; ait olduğun, kendine ait hissettiğin, huzurla dolduğun, hayatı sessize alabildiğin, rahatlayabildiğin, gardını indirebildiğin, yargılanmadığın, kızılmadığın, hata yapmaktan korkmadığın gibi kabul edildiğin yer ya da kişi... Evim olan kişiye varmıştım; şimdi sırada evimize varmak vardı.
Umre bir rüya gibi geçti. Çok huzurlu ve her anı gerçekliğini sorguladığım çok güzel bir rüya gibi... İkimize de pek çok şey katmıştı Umre. Kıblemizi, Rabbimizin evini ve Resulullah'ı ziyaret etmek, içimizde çözemediğimiz şeyleri çözmüştü; bizi iyileştirmişti.
Umre'den dönüşte Türkiye'ye gitmiş; teyzem ve kardeşlerim ile görüşmüş, onlara Umre hediyelerini vermiştim. Annem bizim geleceğimizi duyduğunda teyzemin evinden eskiden oturduğumuz eve geri gitmiş. Teyzem bir psikoloğa gitmeye başlaması konusunda onu ikna etmeye çalışıyor ama hâlâ olayların etkisinden çıkabilmiş değil ve işin üzücü tarafı hâlâ beni suçluyor. Artık daha az takılıyorum bu yaptıklarına; üzülmüyorum desem yalan olur ama artık daha güçlü hissediyorum.
Hüma ile Enes beni gördüklerinde çok sevindiler; teyzemin evinde kalmak onlara da iyi gelmiş. Onlara aldığımız hediyelikleri verdik, hurma ve zemzemlerini bıraktık ve Kuşadası'na yola çıktık. Önce uçak, sonra araba yolculuğu... Şu anda hâlâ araba yolculuğundayız. Tarık bu sefer de taksi yerine kendi aracını getirdiği için bizim için daha rahat bir yolculuk oldu.
Neredeyse Soğucak köyüne varmıştık. Çok heyecanlıydım, yerimde duramıyordum. Sadece kâğıt üzerinde projesini gördüğümüz ya da fotoğraflardan aşamalı olarak yapıldığını haber aldığımız evimizi canlı kanlı karşımızda görecektik. Evimiz; artık yaşayacağımız, yeni bir hayat kuracağımız yer. Tarık da en az benim kadar heyecanlıydı.
Köye ulaştığımızda, "Öncesinde bir yere uğrayalım mı?" dediğinde başımı salladım. Köyün hemen girişindeki mezarlığa doğru arabayı sürdüğünde ziyaret etmek istediği birinin olduğunu anladım. Sessizliğin hâkim olduğu kabristanın önünde arabadan indik. Girişteki şişelere biraz su doldurup yanımıza aldık.
Tarık önde, ben arkada gidiyordum. İçimden bir his bu kişinin kim olduğunu söylese de yine de kabri görene kadar emin olamadım. Birlikte yürüdük; bir yandan gözlerim bakımsız mezarların üzerinde geziniyordu. Ne kadar değişikti; biz de bir gün toprak olup gidecektik ama sanki hiç ölmeyecekmişiz, hiç üzerimize toprak atılmayacakmış, hiç kabre konulmayacakmış gibi yaşıyor; dünyaya dört elle, sıkı sıkıya tutunuyorduk.
Tarık'ın durmasıyla dikkatimi onun baktığı yöndeki kabre çevirdim. Biraz daha yaklaştım. Mermer taşlardan yapılmış, üzerine çiçekler dikilmiş bakımlı bir kabir taşında şu isim yazılıydı: Murat Grunewald.
Tarık'ın babası... Küçük adımlarla yaklaştı; sanki babasını incitmekten korkuyor gibiydi. Elleriyle kabir taşının üzerindeki tozları silkeledi, okşadı; gözleri toprakta dağıldı gitti. Ben de elimdeki su şişesi ile önce kabrini suladım, ardından hemen bir Yasin-i Şerif okumaya başladım. Sesim kısık olsa da Tarık beni duyuyordu. Etrafta sadece kuş cıvıltıları vardı. Hafif bir rüzgâr esti, kabrin üzerindeki çiçekler uçuştu.
Tarık güçlükle yutkundu; sanki kelimeler iki dudağının arasından çıkamıyor gibi...
— Baba, dedi, bak sana kimi getirdim?
Ve eliyle beni gösterdi.
— Eşim Mihri.
Ellerimi önümde bağladım.
— Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum efendim, dedim.
Ölüler bizi duyardı.
— Çok güzel değil mi baba? dedi Tarık acıyla gülümseyerek. Çok iyi biri baba, hatta benim için fazla iyi. Eminim sen de onu çok severdin, diye bitirdi sözlerini.
Yanına gidip sırtını okşadım. Biraz babasıyla özel konuşma ihtiyacı var gibiydi. Ben de hemen birkaç sıra yanında bulunan dedemin kabrine gittim ve onu ziyaret edip Fatiha okudum. Ben de dedemle konuştum, evlendiğimi söyledim.
Birlikte mezarlıktan çıkıp arabaya bindiğimizde ikimizde de fazlasıyla sessizlik vardı.
— Onlarla tekrar görüşeceğiz, dedim teselli etmek için.
— Biliyorum, dedi, bunu biliyor olmak çok iyi geliyor. Yine de özlüyorum.
Ben de dedim:
— Özlemeye çare yok ama onlar sadece farklı bir alemde; yani yok olmadılar.
— Evet, dedi, yok olmadılar.
Elimi direksiyonu tutan elinin üzerine koydum, hafifçe okşadım.
— Hadi evimize gidelim.
Bana çevirdi başını, gözlerimin içine baktı. Yeşillerindeki hüzünlü bakış dağıldı. Gülümsedim ona; gülümsetmek istediğim için...
Kün der sokaklarından geçtiğimizde karşımıza koca çınar ağacı çıktı. Benim yanından düştü bayıldığım ve Tarık'ın da beni kucaklayıp hastaneye götürdüğü o çınar ağacı... Şimdi bu çınarın yanından birlikte evli, mutlu olarak özel yaptırdığımız evimizi görmeye gidiyorduk.
Yokuşu indik. Sol tarafta anneannem ve Tarık'ın dedesinin evi vardı.
— Onlara da bir selam verelim mi? dediğimde arabayı evlerin hemen sağ tarafındaki açık otoparka bıraktı.
Onlara selam vermeden geçmek içime sinmemişti. Ayaküstü önce Şeref amca ile sonra anneannem ile konuştuk. Bizi gördüklerine çok sevinmişlerdi. Onlar için hazırladığımız Umre hediyeliklerinden de vermeyi ihmal etmedim.
Artık sıra evimizi görmeye gelmişti. Yokuş aşağı inerken kalbim öyle hızlı atıyordu ki! Neredeyse sokağa girmiştik, ev uzaktan gözüküyordu. Biraz daha yaklaştı; onun da ifadesi heyecanlıydı. Kendi kapısını açıp ardından benim kapımı da açtı. Elimden tutarak inmeme yardımcı oldu. Parmaklarımı parmaklarına geçirdim.
— Hadi canım, evimize gidelim.
Bu "evimiz" sözcüğü beni her duyduğumda gülümsetecekti. El ele adım adım yaklaşmaya başladık. Evin etrafı duvar ile çevrilmiş, duvarların uçları ise telleriyle kaplanmıştı; bu şekilde daha güvenli olacaktı. Evet, bahçe kapısına geldik. İkimiz de ellerimizi birleştirdik.
— Bismillahirrahmanirrahim, diyerek kapıyı açtık.
Gözlerimi karşımdaki manzaraya diktiğimde; kocaman bir bahçenin ortasında, modern esintiler de barındıran ama daha çok bir Osmanlı konağını andıran, iki katlı çok sevimli bir ev vardı. Hemen sol tarafında minik bir garaj, sağ tarafında ise bahçe eşyalarını koyabileceğimiz minik bir kulübe vardı. Açtığımız kapıdan evin önüne doğru taşlar ile bir yol yapılmıştı. İkimiz de meraklı bakışlarla etrafı incelerken el ele evimizin bahçesine giriş yaptık.
Bahçede düzenlenmesi gereken yerler vardı; yine de bu haliyle bile çok güzeldi, yemyeşildi. Evin hemen önünde açılabilir camlarla kaplanmış geniş bir veranda yapılmıştı. Verandanın ahşap merdivenlerinden çıktım. Allah'ım, burası ne kadar da güzeldi böyle!
— Çok güzel, dedim ellerimi çırpıp Tarık'a bakarken.
O da ellerini cebine sokmuş, benim ifademi izliyordu.
— Gerçekten öyle, dedi başını sallayarak.
Evin anahtarını cebinden çıkardı. Yine birlikte evimizin anahtarını çevirip, ayakkabılarımızı çıkarıp içeriye girdik. En çok mutfağı ve bu katı merak ediyordum. İçerisi ahşap tonlarının ve kremin en yumuşak, uyumlu tonlarıyla bezeliydi. Duvarların hepsi açık krem rengine boyanmıştı. Yerlerin ahşap parkeleri oldukça hoş ve temiz gözüküyordu.
Sipariş ettiğimiz temel eşyalar yardımcılar vasıtası ile yerleştirilmiş ve temizlik görevlileri tarafından kaba pisliği alınmıştı; ince minik tozlar ve birkaç süpürülüp silinme işleri kalmıştı. Bu salona bir L koltuk, ortasına göbekli bir halı, birkaç puf sehpa ve birkaç tablo ile bir dekorasyon tasarlamıştık.
İkimiz de etrafa bakıyorduk. Dayanamayıp L koltuklardan birine oturdum. Tarık da yanıma geldi. İkimizin yüzünde de gitmeyen bir gülümseme vardı; hem etrafa bakıyor hem birbirimizin ifadesini izliyorduk. Oturduğum yerden kalkıp koşarak mutfağın olduğu tarafa yöneldim.
Mutfak tam hayal ettiğim gibiydi; ferahtı. Cama istediğim perdeler geçirilmişti. Cam hafif aralık bırakıldığı için perdeler uçuşuyordu. Ahşap renkli mermer bir tezgah, kırık beyaz dolaplar, ahşap kulpları ve döner bir tezgah... Fazlasıyla güzeldi. Mutfakta iş yaparken camdan bahçemizi izleyebilecektim; işte bu benim en sevdiğim detaydı.
Ben ellerimi tezgaha dayamış etrafı izlerken Tarık arkamdan geldi, kollarını belime doladı. Başını boynuma doğru yaklaştırdı.
— Nasıl papatyam?
Elimi, boynuma yaklaştırdığı yüzüne sürdüm.
— Hayallerimden bile güzel.
Bir süre mutfak camından önümüzdeki bahçeye baktık. Sonra Tarık'ın elini tutup üst katın merdivenlerine doğru sürükledim. Ahşabın çok tatlı bir tonunda yapılmıştı merdivenlerimiz. Üst katta birkaç boş karton kutu bizi karşıladı; ardından kapıları kapalı pek çok oda...
Heyecanla merdivenin bitimindeki ilk kapıyı açtım. Gözlerime dolan gün ışığı görüşümü ilk anda engellese de önümdeki odanın detayları yavaş yavaş gözlerimde netleşti. Büyük bir gülümseme ve ardına kadar açılmış gözlerle inceledim etrafı. Bu oda bizim oturma odamızdı. Minik bir oturma grubu, ortasına göbekli bir halı, duvara monte bir kitaplık ve sipariş ettiğim birkaç bitki ile bu, tarzında sade bir oda olmuştu.
Hemen yanındaki odanın kapısını açtım. Tarık da peşimden beni takip ediyordu. Bu odayı görünce ağzımdan kaçan sevinç çığlığına engel olamadım; mutluluğum duvarlarda yankılandı, pencereden uçup gökyüzüne karıştı. Bu oda benim hayalini kurduğum kütüphane odasıydı!
Sağ tarafta tavandan yere kadar uzanmış devasa bir duvar kitaplığı; aynı zamanda köşede bir çalışma masası, panom, masa lambası, çok tatlı bir sandalyesi, yerdeki üzeri kitap ve kahve temalı bir halı, açılmayı bekleyen birkaç kutu ve en önemlisi de boydan boya tamamen cam olan pencerenin önünde iki tane sallanan okuma koltuğu... Hemen ortalarında ise bir sehpa. Burası benim hem kütüphanem hem de ikimizin de okuma odası olacaktı.
İçeriye girdim, heyecanla her şeyi yakından incelemeye çalışıyordum. Bir yandan kütüphanemin ne kadar büyük olacağını hayal ediyor, en üst taraflara ulaşmam için kesinlikle bir merdivene ihtiyaç duyacağımı düşünüyordum.
— Bence merdiven almayalım, bu şekilde her sefer benden rica edebilirsiniz, dedi Tarık üstten bana bakıp gülümserken.
— Tabii ki rica ederim ama her zaman evde olmayacaksın ki, dedim.
Başını yana eğdi.
— Doğru.
Çalışma masasını incelemeye koyuldum. Tarık da sallanan koltuklardan birine oturmuştu.
— Gerçekten işlerinin hakkını vermişler, ben memnun kaldım, dedi Tarık etrafa bakınıp kendi kendine konuşurken.
— Gerçekten her şey mükemmel olmuş; yani doğruyu söylemek gerekirse bu kadar iyi olacağını tahmin etmiyordum, dedim.
Odanın ortasında kendi kendime dönüyor, bir yandan da zıplıyordum. Tarık yanıma geldi, elimden tuttu. Gülümserken yine gamzesi bana göz kırpıyordu. Kendi etrafımda birkaç kez döndürdü beni. Odanın ortasındaydık. Belimden tuttuğu gibi havaya kaldırdı.
— Ya da istersen kitapları böyle alırsın!
Kahkahalar atıyordum, o da gülüyordu. Birlikte hemen yan odaya geçtik. Burası bizim en özel odamızdı; yatak odası. Burası da oldukça ferah hissettiriyordu. Sol tarafa boydan boya büyük bir gardırop almıştık. Aynı zamanda tuvalet aynası, bir tuvalet aynası pufu, çift kişilik yatak, iki tarafında minik iki çekmeceli komodinler... Aynı zamanda bu odada minik bir ebeveyn banyosu vardı. Kesinlikle bu detay çok iyi olmuştu.
Etrafta ayakkabılarımızla geziyorduk. Genel olarak her şey yerli yerine yerleştirilmişti; sadece etrafta minik bir temizlik yapılması gerekiyordu. Tabii ev çok büyük olduğu için o minik temizlik bile çok minik olmayacak gibiydi.
Tarık yatağın üzerine oturdu, dudaklarını yaladı.
— Bugün burada yatmamız için sıkı çalışmamız gerekiyor.
Ellerimi arkamda birleştirdim, başımı salladım.
— Bayağı sıkı çalışmalıyız, sonra da pert olup yatarız.
— Ne kadar çalışırsam çalışayım pert olarak yatmayacağım, dedi Tarık bir kaşını kaldırıp beni süzerken.
Ona dil çıkardım ve küçük bir çocuk gibi yan odaya kaçtım. Sanki kaçabilirdim de! Yan odaya girdiğimde gördüğüm manzara beni öyle etkiledi ki Tarık'ın peşimden gelip kollarını belime dolayıp başını omzuma yasladığını fark edemedim. Burası doğacak olan çocuğumuzun ya da çocuklarımızın odasıydı. Minik bir dolap, ahşap sevimli bir beşik, hatta birkaç oyuncak ve yerde bebek resimlerinin, bulutların, çiçeklerin olduğu tatlı bir halı bile vardı.
Öyle güzeldi ki gözlerimin dolmasına engel olamadım. Çok duygulanmıştım. Bir gün bizim bebeğimiz burada mı yatacaktı yani? Ben etrafa bakınırken Tarık kulağıma doğru fısıldadı:
— Ama kaçarsan burada yatan tatlı, tıpkı sana benzeyen mışıl mışıl bir bebeğimiz olmaz.
Kollarından kurtuldum, ellerimi önümde birleştirdim.
— Ne alakası var, belki de sana benzer?
Keyifli kahkahası odada yankılanırken bir eliyle alnına dökülen saçlarını geriye yatırdı. Gözlerimin içine manalı manalı bakarken konuştu:
— Belki de...
Bu katta bir tuvalet banyo daha vardı. Koridor da hiç küçük değildi; buraya da sermek için bir halı almıştık. Etrafı gezmeyi bitirdiğimizde kollarımı sıvadım:
— Hadi bakalım gezme bitti, sırada temizlik var!
— Temizlik?
Tarık neşeyle gülümserken o kolileri açmaya başladı. Birlikte hayaller kurarak, sohbet ederek, minik molalar verip bahçede nefeslenerek tüm günü bitirmiştik. Evin çoğu yerleşmişti. Ben kolileri açarken Tarık süpürgeyi çalıştırmış etrafı süpürmüş, ben de arkasından güzelce silmiştim. Neredeyse her şey bitmişti. Birkaç ufak dokunuştan sonra her şey hazır olacaktı.
Artık ayakkabıları çıkartmış, eve normal bir şekilde girmeye başlamıştık. Fazlasıyla yorulduğumuz için dışarıdan döner sipariş ettik. Tabii benim tercihim pizza olmuştu fakat pizza markaları hep boykot olduğu için döner sipariş etmeyi tercih etmiştim. O markaları görünce "Aç da kalsam asla bu markalardan bir şey yemem," diyorum.
Gündüzleri hava ne kadar ılık olsa da gece biraz daha serin olduğu için salonumuzda yemeğimizi yedik. Kendi evimizde ilk yemeğimiz... Tabii ben hazırlayamamıştım ama olsun, yine de ilk yemeğimizdi. Benim aklımı kurcalayan diğer önemli mevzu ise bugün tarihlerden 14 Nisan'dı. Yani yarın benim doğum günüm; 22 yaş doğum günüm. Ve Tarık bugün bir kere bile bu mevzudan bahsetmemişti. Hiç konu açılmamıştı. Ben de kasten, dilimin ucuna gelse de sürekli yutmuştum.
Aynı zamanda ne Bartu, Bükra, teyzem, Elsa... Hiçbirisinden bu konuyla alakalı bir mesaj bile alamamıştım. Tabii bu durum biraz canımı sıkmıştı. Ufak da olsa bir kutlama yaparız, bir araya geliriz diye düşünmüştüm aslında. Onları davet etmiştim, Kuşadası'na geldiğimizi biliyorlardı. Doğum günü değil de Umre ziyareti için onları davet etmiştim. Hepsi uygun olduğu ilk zamanda geleceğini söylemişti. Tabii ki herkesin kendi meşguliyetleri vardı, kimse boş değildi. Yine de unutmamışlardır inşallah.
Yemeklerimizi bitirdikten sonra Tarık ile birlikte namazlarımızı kütüphane odasında kıldık. Bu odanın duvarına üç mescidimizin tablolarını sipariş etmiştim. Hem bir kütüphane hem mescit gibi olmuştu burası. Kalbin, ruhun dinlenebileceği bir durak olmuştu.
İkimiz de gerçekten çok yorulmuştuk. Önce ben duş aldım, ardından Tarık girdi. Saçlarımı bilerek kurutmadım, o kurutsun istiyordum. Üzerimde yine papatya desenli pijama takımı vardı. Bir de papatya yağı sürdüm bileklerime, boynuma. Güzel kokmak istiyordum ama sadece ona güzel kokmak, onun papatyası olmak...
Kendi tarafımda yatağa girdiğimde yorganı bacaklarıma kadar çekip yan taraftaki komodinin çekmecesinden defter ve kalemimi çıkarttım. Yaşadıklarım ile alakalı birkaç cümle yazdım, hislerimi aktardım satırlara. Anı olsun, unutmayayım, yıllar sonra dönüp bakayım diye...
Banyo kapısının açılma sesleri gelince hızlıca defterimi kalemimi çekmeceye koyup yorganı kafama kadar çekip uyuyor gibi yaptım. Ama tabii bunu yaptıktan sonra da bir sorguladım, neden böyle yapıyorum diye. O kadar alışmıştım ki aile evimde bir şeyleri saklamaya; okuduklarımı, izlediklerimi, dinlediklerimi, yazdıklarımı... En acısı buydu işte; sevdiğim şeyleri saklıyordum sanki koca bir hata yapıyor gibi. Ama artık buradaydım, kendi evimdeydim, özgür... Yine de rolümü bozmadım, uyuyor gibi yapmaya devam ettim.
Tarık üzerini giyiyordu; çekmece açıp kapatma seslerinden bunu anlamıştım. Odada sadece koridordan yansıyan ışık vardı, yatak odasının ışığı kapalıydı. Işığın kapanma sesini duydum, ardından birkaç adım sesi, örtülen bir kapı daha ve yanımdaki yatağın ağırlıkla çökmesi... Gözlerimi kapatmıştım. Saçlarımda bir kıpırdama hissettim, sonra kulağımda bir fısıltı:
— Saçların ıslak kalmış papatyam, üşütürsün.
Açmadım gözlerimi. Göz kapaklarımda bir sıcaklık hissettim.
— Kirpiklerin kırpışıyor, uyumamışsın.
Kısarak gözlerimi açtım. Penceredeki perdenin aralığından ay ışığı yatağımıza yansıyordu. Ay ışığında gördüm onun yüzünü. Alnını kaplayan saçları, biçimli kaşları, derin yeşil gözleri, kenarı kıvrılmış dudakları... Beni izliyor ve gözlerinden binlerce kelime geçiriyordu. Gülümsedim ve kollarımı boynuna dolarken mırıldandım:
— Yakalandım.
--
Sevdiğinin kollarında, onun göğsüne yaslanmış bir biçimde; sıcaklığı ve kokusu dört bir yanını sarmış bir halde güvende hissederek uyanmak... Galiba ben bu hisse hiçbir zaman alışamayacağım. Her seferinde bana biraz daha güzel geliyor. Alışmak da istemiyorum; alışılıp önemini kaybetmiş olmasını istemiyorum benim nezdimde.
Gözlerimi hafifçe kırpıştırdım, Tarık yanımdaydı. Saçlarıma bıraktığı öpücükleri hissettim, eli yüzümde geziniyordu. Göz kapaklarımı huzurla kapattım. Dudaklarıma minik bir öpücük bırakırken, tam uyanmamış bilincime fısıldadı:
— Uyu papatyam, daha erken.
Ben onun yanındayken zaten hep huzurlu bir rüyada uyuyor gibiydim. Bir gün gerçekle uyanmaktan korkuyordum; her şeyin bir rüya olmasından korkuyordum. Tekrar yalnız hissetmekten, anlaşılmadığım insanlarla çevrelenmekten, yapayalnız hissetmekten korkuyordum. Ama bir yanım da biliyordu ki Rabbim her zaman yanımda. Yine de ellerimle sıkı sıkı tutulmaya, bedenimin sarıp sarmalanmasına ihtiyacım var.
Önce tek gözümü açtım, yatakta birazcık gerindim. Yüzüme düşen saçlarımı geriye ittim ve yavaşça doğruldum. Gözlerimi kırpıştırdığımda görüşüm netleşmişti. Sağ olsun teyzem bana uzun süreli, kaliteli lensler aldığı için gece lenslerimi çıkartmasam da sorun olmuyordu. Üstümü başımı düzeltip yatağımdan doğruldum. Galiba Tarık benden erken kalkmıştı.
Önce perdeleri açtım; önümüz tamamen papatya tarlasına baktığı için tül perdeleri bile çekmeme gerek yoktu. Yatağımızı hızlıca topladım. Bu evimizdeki ilk sabahımızdı. Ebeveyn banyosuna girip rutin işlerimi hallettim. Altıma çiçekli, pamuklu, sade bir etek; krem rengi bir body giydim. Başıma bir başörtüsü alıp odadan çıktım.
Merdivenleri inerken bir yandan sanki birileri konuşuyormuş gibi fısıltılar geliyordu kulağıma, anlamlandıramadım. Merdiveni döndüğümde Amerikan mutfak tamamen görüş alanıma girdi ve ocağın başında kısa kollu tişörtü ve rahat eşofmanının üzerine tatlı bir mutfak önlüğü giymiş, önündeki tavayı karıştıran bir adet Tarık buldum. Gülümseyerek koşar adım indim basamakları. Beni görünce elindeki işini bırakıp kollarını açtı. Koştum, koştum ve boynuna atladım.
— Ne yapıyorsun?
— Menemen, dedi kolları belimi sararken. Benim en sevdiğim kahvaltıdır, bize yapmak istedim.
— Şimdiden tadını çok merak ettim.
Kollarımı gevşettiğimde o da yavaşça beni yere indirdi. Başımı kaldırdım, gözlerinin içine baktım. Hızlı hızlı gözlerini kırpıştırıyordu, sık sık yutkunuyordu. Ellerini hemen arkasında bağlamıştı; sanki bir şeyler saklamaya çalışıyor gibiydi. Hızlıca görüşümü kapattı, mutfak camına yöneldim ve bir de ne göreyim! Cam kapalı olduğu için seslerini duymadığım fakat Bartu’nun ağzını kapatmış bir şekilde onu camın baktığı taraftan uzaklaştırmaya çalışan bir adet Bükra... Ellerinde balonlar...
Onları görünce elimle ağzımı kapattım, sonrasında arkamı dönüp haykırdım:
— Onların burada ne işi var, hem de bu saatte?
Tarık'ın beni engellemesine aldırmadan heyecanla kapıya koştum. Verandaya açılan kapıyı açıp yalın ayak bahçenin merdivenlerini indim. Çimlere bastığımda Bartu ve Bükra’nın saklandığı yeri gördüm; hâlâ aralarında tartışıyorlardı. Onlara doğru bağırdım:
— Gördüm sizi! Gördüm!
İkisi de başını bana çevirdi. Sonra Bükra, Bartu'ya baktı:
— Hepsi senin yüzünden!
Onların bu hâlini görünce kahkahalara boğuldum. Koşarak ikisine de teker teker sarıldım. Özlemiştim onları ya... Bartu’nun saçlarını karıştırdım, Bükra’ya öpücük attım. Tarık da arkamızdan gelmişti.
— Engellemeye çalıştım ama tutamadım, dedi pes etmiş bir sesle.
Yerimde duramıyordum. Ufak ufak zıplarken bir yandan da bizimkilere doğru:
— Biliyordum işte, biliyordum sürpriz yapacaktınız değil mi? Sürpriz! diyerek gıcıklık yapmaya başladım.
Çok mutlu olmuştum, gerçekten tahmin ediyordum böyle bir şey yapacaklarını. Yine de "Acaba unuturlar mı?" diye de içimden geçirmiştim. Bahçeye şöyle bir bakınca; astıkları balonları, kıvrılmış rafyaları, kenarda bekleyen büyük hediye kartonlarını fark ettim. Hediyelere doğru gidince Bartu önüme geçti:
— Bırak bunları, sürpriz yapalım.
Gülümsedim.
— Peki peki, ben hiçbir şey görmedim. Siz devam edin.
Tarık'ın elinden tuttum. Birlikte içeriye girerken onlara seslendim:
— Biz kahvaltıyı hazırlıyoruz, işiniz bitince gelin!
İçeriye girdiğimizde başımı kaldırdım, Tarık da bana bakıyordu.
— Çok teşekkür ederim, dedim. Bir an unuttunuz diye çok korktum.
Eli belimi bulurken başını biraz daha bana yaklaştırdı:
— Seni unutmak ne mümkün?
Kıkırdadım.
— Kahvaltıyı verandadaki masaya mı hazırlasak? Çok güzel olur.
Buzdolabında pek bir kahvaltılık yoktu fakat kapının kenarındaki poşetin içerisine ihtiyaç duyacağımız her şey alınmıştı. Hızlı bir şekilde kahvaltılıkları, ekmekleri ve tabii ki Tarık'ın başrol menemenini verandadaki ahşap yemek masasının üzerine hazırladık. Ben sandalyelerden birini çekip oturdum, acıkmıştım. Bartu ve Bükra ellerini yıkayıp masada yerlerini aldılar. Tarık da çayı getirmeye gitmişti.
Bartu ekmekten koparıp ağzına atarken konuştu:
— Madem sürpriz bozuldu, devamını da söyleyeyim; Elsa ve Özgür teyze de gelecekler. Senin minikler...
Bana göz kırptı.
— Hüma ile Enes de geliyor. Tabii Alp'i de unutmayalım, diye ekledi Bükra.
— Aynı zamanda, dedi çaydanlığı masaya bırakan Tarık, dedem ve senin anneannen de en son bize katılacaklar.
Tabağıma kahvaltılıklardan koyarken;
— Hepiniz... dedim.
Yüzlerine teker teker baktım.
— Çok güzel düşünmüşsünüz gerçekten, çok iyi bir iş çıkarmışsınız. Çok teşekkür ediyorum.
İçtenlikle gülümsedim. Sakin bir kahvaltının ardından; ben, Bükra ile bulaşıkları yıkayıp kahvaltıyı toplamaya karar vermiştik. Tarık ile Bartu da bahçedeki bazı düzenlemeleri yapacaklardı. Bahçe kapısının çalması ile hemen ellerimi kurulayıp başörtümü taktım ve kapıya koştum. Böyle bahçeli bir eve alışmak kesinlikle zor olmayacaktı; aksine çok güzeldi. Kapıyı açtım, herkesi karşımda gördüm. Elleri dolu doluydu. Hepsine teker teker "Hoş geldiniz," diyerek içeri buyur ettim.
Etraf bir anda neşelenmiş; sesler, konuşmalar, sohbetler birbirine karışmıştı. Şeref amcanın ve anneannemin ellerini öptüm. Anneannem elinde benim çok sevdiğim, kendi evinde de hep bulunan deniz kabuklarından yapılmış bir rüzgar çanı getirmişti. Hemen kapının üzerine astı.
— Hep huzurlu, mutlu olun çocuğum inşallah.
— Anneanneciğim... dedim.
Teyzeme, Elsa'ya sarıldım; miniklere de teker teker... Hepsini özlemiştim. Herkes bahçede kendine ayrılan yere yerleşti. Ekstra sandalyeler getirmişlerdi. Tabii bir de Elsa'nın elindeki büyük pastane kutusu dikkatimden kaçmamıştı. Mutfağa bıraktığında Bükra yanıma geldi:
— Gerçekten çok iyi bir yerden aldık, emin olabilirsiniz.
— Hiç şüphem yok, dedim onlara gülümserken.
Bu sırada Elsa'nın elime verdiği kıyafet poşetiyle üzerimdeki etek ve tişörtü değiştirme kararı aldım çünkü canım arkadaşım bana çok güzel bir elbise almıştı. Aynı zamanda bugün doğum günü çocuğuydum ne kadar 22 yaşını bitirmiş bir genç kadın olsam da. Bana kolları marul şeklinde kıvrımlı, aynı zamanda pamuklu, rahat, bol bir elbise almışlardı. Kahverengi tonlarındaydı; ben bu tonları çok seviyordum.
Kıyafeti giyip üst kattan aşağıya indiğimde merdivenlerde beni gören herkes bir alkış koparmış, aynı zamanda iltifat yağmuruna tutmuşlardı. Onları böyle görmek, koca bir aile olduğumuzu hissetmek kalbimi yumuşacık yapmıştı.
Tarık ve Bartu çocukları bahçede oynatmaya başlamışlardı. Yakar top oynuyorlardı. Herkesin yorgunluğu geçsin diye birer kahve yapmıştık. Önce oturup biraz sohbet ettik; Umre'den, balayından konuştuk. Onlara hazırladığım Umre hediyeliklerini verdim.
Teyzem ile muhabbet ederken, alışkanlık gereği bir sigara yaktı. Çok yakın oturuyorduk ve yine o nefret ettiğim koku yüzüme vurmaya başlamıştı. Aslında kalkabilirdim ama tam sohbetin ortasındaydık; kalkarsam ayıp olur diye düşündüm. Teyzem İstanbul'dan sadece benim bu özel günüm için gelmişti; "Birazcık dumandan bir şey olmaz ya," diye içimden geçiştiriyordum.
Tam o sırada Tarık yanımızda bitti. Gözlerindeki o korumacı parıltıyı hemen tanıdım.
— Özgü Abla, Alp arka bahçeyi görmek istiyormuş. Onunla gitmek ister misiniz? diye sordu nezaketle.
Teyzemi yerinden kaldırıp arka bahçeye doğru yönlendirdiğinde, bunun bir bahaneden ibaret olduğunu anlamıştım; bunu kasıtlı yapmıştı. Ardından yanıma gelip oturdu. Gözleri ilgiyle üzerimde gezinirken mırıldandı:
— İyi misin papatyam?
— İyiyim, dedim gülümseyerek. — Hani, bunu neden sordun dercesine...
— Sigara rahatsız etti mi? dedi, yüzünü hafifçe buruşturarak.
Sandalyemi ona biraz daha yaklaştırdım. Etrafımızdaki herkes bir işle meşgul olduğu, kahkahalar bahçeyi doldurduğu için şu an baş başaydık; kimse bizi duymuyordu.
— Evet, nereden anladın? dedim şaşkınlıkla.
Gülümsedi. Bakışları derinleşti, sanki o an maziye, her şeyin başladığı yere gitti.
— O zamanlar, dedi, — Sadece yan komşum olduğunu biliyordum. Terasta siz teyzenle konuşurken tesadüfen duymuştum sizi.
Hayretle onu dinliyordum. Anlatmaya devam etti:
— O gün duydum sigaradan hoşlanmadığını...
— Bir dakika, bir dakika! dedim, söyleyeceklerinin devamını tahmin ederek. — Yoksa sen de mi sigara içiyordun?
Dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini kapattı; başını hafifçe onaylayarak salladı.
— Gerçekten mi? dedim, hayretimi gizleyemeyerek.
Onu sigarayla hiç yan yana getirememiştim, o asil duruşuna yakıştıramıyordum bile.
— Sen sevmediğin için bıraktım...
İşte o an, ona bir kez daha, sanki ilk defaymış gibi âşık oldum. Etrafa minik bir bakış atıp kimsenin bakmadığından emin olduğumda, yanağına tüy gibi bir öpücük bıraktım.
— Şimdi, dedim, — Çok güzel kokuyorsun.
Gülümsemesi daha da keyifli bir hal almıştı.
— İşte tam da bunun için bıraktım, diyerek göz kırptı ve o eşsiz enerjisiyle yanımdan kalkıp misafirlerin arasına karıştı.
Öğle namazını üst kattaki mescidimizde kıldık.
Pasta kesme zamanı gelmişti. Kutuyu açtığımda yazan yazı beni çok duygulandırdı. Tamamıyla çikolatalı bir pasta olduğu her şeyinden belli olan bu güzel doğum günü pastasının üzerinde şunlar yazılıydı:
"İyi ki hayatımıza doğdun güneşimiz."
"Yiaaaaaaaaaa!" diye bir iç çekiş döküldü dudaklarımdan.
Herkes masanın etrafında toplanmıştı. Tek tek yüzlerine baktım, gözlerimin içi gülüyordu. Tüm samimiyetimle gülümsedim.
— İyi ki varsınız, iyi ki yanımdasınız. Sizlerle güzel bugün, yoksa...
Gözlerim doldu; yaşadıklarım aklıma gelmişti. Yapayalnız geçirdiğim doğum günlerim, hiçbir işe yaramaz hissettiğim zamanlar, dışlandıklarım, kırıldıklarım, haksızlığa uğradıklarım gelmişti aklıma.
— Ne yapardım bilemiyorum, dedim ve ekledim dolan gözlerimle:
— Sizi bana Rabbim gönderdi.
Teyzem, Elsa, Bükra... Hepsi beni çevrelemişlerdi, sıkı sıkıya sarıldılar. Tarık biraz imrenir gibi bakıyordu bize. Kızlar etrafımı biraz boşaltınca hemen Bartu geldi. Sıkı sıkıya sarıldım ona da.
— Canım abim benim, dedim.
— Canım kardeşim, diye fısıldadı kulağıma.
Çocuklarla oynuyor gibi gözüken ama sürekli beni kesen Tarık'ın yanına gittim, boynuna atladım. Tabii yine herkesten bir "Oooooo!" tepkisi geldi. Çok da umursamadım; onlar bizim sevgimizi gördükçe mutlu oluyorlardı. Çok uzun sürmeyen bir sarılmadan sonra ayrıldık. Ben ona daha uzun uzun sarılmak istiyordum ama baş başa...
Küçüklerle birlikte pastayı kestik. Herkesin tabağına büyük birer dilim koydum. Masanın etrafı tamamen kaplanmıştı; işte böyle güzeldi bu ev. Cıvıl cıvıl güzeldi. Bizi seven insanlarla çevrili olmak belki de hayatta en güzel şeylerden biriydi.
Teyzem ve Elsa da birkaç tuzlu çeşit getirmişlerdi sofraya, onları da koyduk. Çay da demlemiştik tabii. Çocuklara meyve suyu ikram ettik. Bartu ve Bükra masadan kalkıp bana döndü:
— Hadi şimdi hediye zamanı!
Tabii heyecanlandım. "Acaba ne?" diye onlara bakarken beni taklit ettiler. İkisi elimden tutup beni evin içine soktu, birlikte ahşap merdivenleri çıktık. Üst kattaydı galiba hediyeler. Tabii ben üstümü değiştirirken, etraftaki işlere koştururken onlar benden gizli bir şeyler yapmışlardı galiba; göz yummuştum.
Beni kütüphane odama götürdüler. Bartu gözlerimi kapattı, Bükra kapıyı açtı. Tabii bir yandan herkes de yavaş yavaş peşimizden gelmişti, merdivenleri çıkıyorlardı. Beni odanın içine soktular, biraz ilerledik. Sonra Bartu gözlerimi açtı.
Odanın biraz boş kaldığını düşündüğüm köşesinde hayalini kurduğum, asla vazgeçemeyeceğim bir şeyin köşesini hazırlamışlardı: Kahve Köşesi. Kitap ve kahve, bu hayattaki ikinci ve üçüncü aşkım olabilir; çünkü ilki Tarık! Beyaz, çok büyük olmayan ama kullanışlı, sade, şık bir dolap koymuşlar. İki kapılı; üzerinde mükemmel bir kahve makinesi, öğütücüsü, kavrama aparatları ve üzerinde duvara monte minik bir fincan rafı... Allah'ım! Birkaç tane de kahveyle alakalı söz içeren tablo koymuşlar. O kadar güzel ve muhteşem olmuş ki!
İkisine de aynı anda sarılmak istiyordum ama tabii bu mümkün değildi. Teker teker sarıldım. Bartu ile sarılırken o bir yandan da konuşuyordu:
— İşte sana düğünde söylediğim hediye buydu. Tabii belki biraz değişik bir düğün hediyesi ama inanın küçük hanım, kahve ekipmanları öyle bir pahalıymış ki altından pahalı!
Gülümsedim.
— Biliyorum, kahve petrolden pahalı bir şey, mümkün mü? diyerek göz kırptım.
— Ben de destek olmaya çalıştım, özellikle mobilyalar benim fikrimdi, dedi Bükra.
İkisine de teker teker sarıldım, öptüm. Gerçekten harikasınız, bayıldım! Tekrar kahve köşeme baktım. Bizimkiler de odaya doluşmuştu. Çocuklar kahve köşesine bakıyor ve eşyaları kurcalıyorlardı.
— Çok güzel olmuş, dedim tekrardan. Yani ben hiç böyle bir şey hayal edemezdim. Bu odaya öyle bir yakışmış ki, sanki ilk baştan beri hep burada varmış gibi olmuş.
Tabii tepkime herkes çok mutlu oldu. Tam bir doğum günü çocuğu gibi hissediyordum. Sanki Rabbim yıllarca hiç bu duyguyu yaşayamadığım için beni bugün ayrı bir mutlu ediyor, maddi manevi beni rızıklandırıyordu.
Teyzem ellerini çırptı:
— O zaman bir kahve içelim mi? Ben çok merak ettim tadını.
Bartu hemen kollarını sıvadı; bir de ellerindeki o havalı hareketleri göreceksiniz...
— Burada barista var yani, merak etme! Zengin krallar gibi kahve içireceğim size.
Bükra da aşağıdan eşyaları çıkardı. Ben de bir yandan onları izliyordum çünkü Bartu hepimize nasıl yapılacağını anlatıyordu. Onlar gittiğinde artık bu makineyi benim kullanmam gerekecekti, pür dikkat onları dinliyordum. Minik bir kahve eğitimi aldık. Herkes biraz dinliyor, biraz aralarında muhabbet ediyordu. Tarık oldukça sessiz ama yüzündeki tebessüm hiç solmadan yanımızdaydı.
Anneannem ve Şeref amca yaşlı oldukları için merdivenlerde zorlanıyorlardı, o yüzden aşağıda kalmışlardı. Tabii onların yanına gidip hediyeden bahsettim. Aynı zamanda Bartu'nun hazırladığı kahveleri onlara ikram edip gönüllerini aldım. Kahve sıralamasını büyükten küçüğe doğru yapmıştık; çocuklardan sonra aralarındaki en küçük bendim. En son kahveyi Bartu'dan rica edip ben kendim hazırladım. Bartu yanımda beni izledi. Artık yapabilecek kıvama gelmişim, öğrenmişim. Tabii biraz daha deneme yanılmayla daha iyi olabileceğimi söyledi.
Ben de kahvemi alıp bahçedeki kocaman aileme katıldım. Akşam yemeği için de dışarıdan bir şeyler söyledik; pide, lahmacun ve ayran yemeyi planlamıştık. Akşam yemeğinin ardından herkes yavaş yavaş ayrılmaya başladı. Tabii Bükra sağ olsun bana bulaşıklarda, etrafı toplamakta yardım etti. Teyzem yol yorgunuydu, onu yormak istemiyordum. Elsa da evi süpürdü.
Teyzem ve çocuklar anneannemde kalacaklardı. Enes ve Şeref amca da... Bükra merkeze geri dönmesi gerektiğini söyledi, kalması için ısrar etmiştim aslında. Bartu da teyzemlere uğrayacaktı. Herkes yavaş yavaş ayrılırken bir yandan da salonun bir köşesine benim için minik hediyeler bırakmışlardı. Biraz dinlendikten sonra onları açmaya karar verdim.
Herkesin ayrılmasıyla Tarık ile baş başa kalmıştık. Hava kararmaya başlamıştı. Güneşin son ışıkları etrafı aydınlatıyor, havanın serinliği gecenin geldiğini fısıldıyordu. Tarık bana döndü:
— Biraz yürüyelim mi?
— Ben de tam bunu teklif edecektim, olur.
Birlikte evden çıktık ve papatya tarlasına doğru yürümeye başladık. Evimizin hemen önündeydi. Papatyaların arasına girdim. Yürümeye devam ederken gülümsüyordum, Tarık hemen arkamdaydı.
— Şey... dedi, ensesini ovuşturdu bir eliyle. Her şey biraz üst üste geldi, ben doğum günün için çok bir şey düşünemedim ama...
Onun bu hâlini görünce duraksadım. Güneş tam arkasından onun yüzüne vuruyordu. Gülümsedim. Koştum, koştum ve boynuna atladım.
— Sen zaten bana gönderilmiş en güzel hediyesin, diye fısıldadım sevgiyle, aşkla, tüm samimiyetimle.
Kolları hemen beni sardı, ayaklarım yere değmiyordu.
— Asıl sen bana en güzel hediyesin papatyam, Mihri'm, güneşim, her şeyim... diye karşılık verdi.
Canım kocam... Rabbimin hiç ummadığımız bir anda bizi bir tevafuk ile karşılaştırdığı... Rüzgarın hafifçe değmesiyle sallanan yüzlerce papatyanın arasında, güneşin son ışıklarının üzerimize vurduğu masmavi, berrak gökyüzünün altında birbirine sıkı sıkıya sarılmış iki ruh, tek ceset, tek kalptik biz.
Yeni evimiz ile yeni hayatımızın ilk haftasına başlıyorduk. İlk defa bahçeli bir evim olduğu için bahçeyi nasıl bir şekilde değerlendirebileceğimiz ve orada neler yapacağımız hakkında çok fikrim yoktu; ama Tarık benden bu konuda çok daha bilgiliydi.
Bahçeye ekmek için çok tatlı çiçek fideleri; aynı zamanda çilekler, domates, salatalık, maydanoz... Minik minik fideler almıştı. Aynı zamanda bahçeyle ilgilenmesi için biriyle bile konuşmuş. Bunları öğrenince hem çok şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Bahçeye bir şeyleri ekme fikri bana harika gelmişti. Evin içindeki düzenlemeler bir yana, bahçeyle uğraşmak gerçekten tam bir terapiydi; zamanı, saati, her şeyi unutuyorduk.
Bugün çilek fidelerini ekecektik. Bahçeyi ona göre düzenledik. Arka kısım minik bir bahçe olacaktı, ekip biçecektik; ama ön kısım salıncak, yürüyüş yolu, aynı zamanda birlikte oturup zaman geçirebileceğimiz kısımlardan oluşacaktı.
Sabah erkenden işe başladık, kahvaltı bile yapmamıştık. Bahçe işlerinde pek iyi olmayan ben, yine de elimden gelen en iyisini yapma konusunda kararlıydım. Önce tesbihatımızı yaptık, ardından Tarık'ın bana göstermesi ile fideleri düzgün bir şekilde belirlediğimiz alana ekmeye başladık.
Toprak ile uğraşmak insanın stresini alıp götürüyordu. Zaten topraktan gelmemiş miydik? Ona dokundukça rahatladığımı hissediyordum. Asıl garip olan taş duvarlar arasında toprak ve yeşillik görmeden yaşamakmış. Maalesef şu an hâlâ İstanbul gibi kalabalık şehirlerde binaların arasındaki ufacık boşluklara bile ev yapıyorlar; sanki insanların yeşillik görmeye, kendilerine ait ufacık bir toprak parçasına bir şeyler ekip biçmeye ihtiyacı yokmuşçasına...
Çilek fidelerini ekerken Tarık yine bize güzel bir neşid okudu, ben birkaç şiir söyledim. Zaman nasıl akıp gitti bilmiyorum. Çilek fidelerini ekmeyi bitirmiştik; üzerimiz başımız tabii biraz toprak olmuştu. İçeriye girdik, elimizi yüzümüzü temizleyip birlikte güzel bir kahvaltı hazırladık. Bahçe masamızda baş başa yedik.
Hayat amacı insanlara iyi gelmek, birbirinin hayatını kolaylaştırmak olunca hayat öyle güzelleşiyor ki inanamıyorsunuz. Ama maalesef bazı insanların hayat amacı karşısındaki kişiye hayatı zorlaştırmak, kusurunu bulmak, hatasını gözüne sokmak... Ama asıl bir aile böyle olmalı; birbirinin hatasını kapatmalı. Ailelerdeki huzuru, mutluluğu yok eden en büyük etken eleştiriymiş.
Bahçeyle, evle uğraşınca günler öyle su gibi akıp geçiyordu ki... Belli bir saate kadar onlarla ilgilendikten sonra mutfakta yemek hazırlıyordum. Bulaşıkları Tarık hallediyordu. Bazen Tarık bizim için bir şeyler pişiriyordu. O zaman da ben bulaşıkları yıkıyordum. Ama en çok da akşamları birlikte kütüphane odamızda kahve içip sessizliğin tadını çıkararak kitap okumak bizi rahatlatıyordu.
Birkaç gün sonra yine bahçedeki işimizi bitirmiştik. Kahvaltıdan sonra akşam yemeğimizi hazırladığım için Kur'an'ımı alıp bahçeye çıktım. Tarık'ın birkaç görüşmesi vardı, üst kattaydı. Namazımı bahçede kıldım, ardından seccademi kaldırmadım. Üzerinde bağdaş kurup Kur'an-ı Kerim'imi okumaya başladık. Kuş cıvıltıları, çimenler, hafif batmaya durmuş gün ışıkları... Kur'an-ı Kerim'in verdiği huzura daha bir sakinlik katıyordu.
Kapının açılma sesiyle başımı çevirdiğimde, Tarık'ın yanıma doğru geldiğini, elinde de kendi Kur'an'ı olduğunu gördüm. Tıpkı benim gibi o da seccadesini serdi, birlikte bahçemizde Kur'an okumaya başladık. Hazırladığım birkaç sayfayı ona ezber olarak verdim. Kur'an-ı Kerim'den çok dikkatli bir şekilde sayfalarımı dinliyor ve takip ediyordu. Güzelliğin orada da denildiği gibi; aile hayatı insanın bir sığınağı, küçük bir cennetiydi.
Aklıma gelen düşünceyle yüzümdeki gülümseme soldu. Gözlerimin önündeki Kur'an'ın bulanıklaştığını hissettim. Dudaklarımı birbirine bastırdım, okumayı bıraktım. Başımı ağır ağır kaldırdım. Karşımda, bahçemizde seccadesinin üzerine bağdaş kurmuş Kur'an-ı Kerim'ini biraz kendine has bir şekilde okuyan Tarık'ım... Yine saçları alnına düşmüş. Gözlerimin dolmasına engel olamıyordum. Hep böyle olalım istiyordum. Hep yanımda olsun, yalnız kalmak istemiyordum. Ama biliyordum işte, küçük bir çocuk değildim. Gerçekler öyle değildi. Gidecekti, gitmesi gerekiyordu; işi Almanya'daydı.
Bir an hızla elimdeki Kur'an'ı göğsüme bastırdım. Daha fazla dayanamadım. Yanımdaki minik sandalyenin üzerine Kur'an'ımı koydum ve Tarık'ın boynuna doğru atladım. Hareketimle afalladı. Öyle bir sarılıyordum ki ellerim boynunda, sırtında geziniyordu. Öyle bir kendime bastırıyordum ki sanki ellerimden kaçıp gidecek gibi; bir anda buhar olup uçacak, onu kaybedecekmişim gibi...
Tarık sakin hareketlerle Kur'an'ını kapatıp benim Kur'an'ımın üstüne koydu. Sonra beni hafifçe kucağına doğru yönlendirdi; elleri sırtımda kavuştu. O da beni kendine bastırdı aynı şekilde. Ne eksik ne fazla.
— Gideceksin, dedim, hiç kabul etmek istemediğim o gerçeği söyleyerek. — Ve ben yine yalnız kalacağım.
Dudaklarımdan bir hıçkırık koptu; ve bir tane daha, ve bir tane daha... Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hem ağlıyor hem de biraz daha ona sarılıyordum.
— Gitme, dedim yalvarır gibi. — Gitme ne olur, ben artık yalnız kalmak istemiyorum.
Söylediğimle Tarık beni biraz daha kendine bastırdı, boynuma yasladı başını.
— Gitmek istemiyorum, dedi. — Ben de gitmek istemiyorum.
Ne kadar süre öyle kaldık bilmiyorum. Gözyaşlarım aktı, aktı; boynunu, tişörtünü ıslattı.
— Bir yolunu bulacağım papatyam, dedi. — Bir yolunu bulacağım. Her zaman yanında olmak için bir yol bulacağım.
— Lütfen, dedim. — Bul.
Birkaç gün daha birlikteydik. Bahçedeki ekip biçme işlerini neredeyse bitirmiştik. Şu an için sadece toprak gibi gözükse de ektiğimiz tohumlar yeşerecekti ve burası çok, çok daha güzel bir yere dönüşecekti; biliyordum. Bir bahçıvan gelmiş ve düzenleme konusunda bize biraz yardımcı olduktan sonra gitmişti.
O akşam yine kütüphanemizdeydik. Tarık risalelerimizi getirmiş ve sallanan sandalyelerimizde yerini almıştı. Ben de kahve çekirdeklerimizi önce öğütücüyle çekip ardından kahvelerimizi tazecik ve sıcacık hazırlıyordum.
— Hâlâ edebiyat okumak istiyor musun? diye sordu Tarık kadife gibi sesiyle.
Sorusu beni şaşırttı ama bir yandan da ne zamandır zihnimde dönüp duran ve dile dökmediğim o durumu hatırladım. Ona döndüm:
—Çok istiyorum.
— O zaman artık bu hayalin için çalışabilirsin, dedi. — Ne gerekiyorsa yaparım.
Biliyordum, yapardı. Liseyi bitireli olmuştu; öncelikle derslerimi tekrar edip ardından üniversiteye hazırlanmak istiyordum. Dışarıdan okuyabilirdim ve belki bir gün edebiyat öğretmeni olurdum. Olmasam da sadece edebiyat okumak ve hayalimi gerçekleştirmek bile bana çok iyi gelirdi.
Kahvelerimizi sandalyelerimizin ortasındaki sehpaya koydum. Penceremizdeki perdeler açıktı; etrafta kütüphaneme doladığım minik ışıkların yansımaları dolaşıyordu. Sehpanın yanına birkaç kokulu mum yaktım.
— İnşallah, dedim Tarık'ın gözlerine bakarken. — En güzel bir şekilde çalışacağım ve edebiyat okuyacağım.
— Eminim, dedi bana gülümsedi kocaman. — Aynı zamanda, dedi, — Ben de işlerle alakalı ne yapabilirim bir yandan düşünüyorum. Diğer yandan birkaç müdürle toplantı yapacağım, Almanya'ya daha az gitmek için.
— Umarım, dedim. — En güzel bir şekilde bir yolunu bulacaksın.
Birlikte kitaplarımızı okumaya ve bu güzel ânın tadını çıkartmaya başladık.
Son gecemizden önce duş almıştım. Tuvalet aynasının önüne koyduğum papatya yağını bileklerime sürdüm ve kokusunu içime çektim. Bu koku beni hep rahatlatıyordu. Tarık benden önce yataktaki kendi yerine geçmiş ve sırtını yastığa dik bir pozisyona koymuş, yaslanmış; yatağın yanındaki komodinin üzerine koyduğumuz minik abajur ışığı ile kitap okuyordu.
Saçlarımdaki tokayı çıkartmadan pijamalarımla yataktaki kendi yerime yürüdüm. Yorganın altına girdim. Benim de hemen uyuyasım yoktu. Aynı şekilde yastığımı sırtıma dayayıp oturdum. Benim de aynı şeyi yaptığımı gören Tarık gülümsedi; elindeki kitabı kapatıp komodinin üzerine bıraktı. Bana baktı, ben de ona.
Başımızın üzerindeki pencerenin perdesi açıktı. Gökyüzündeki yıldızlar parlıyordu, yarım ay vardı gecenin ortasında parlayan. Bir süre sessizce birbirimize baktık. Her ayrılık böyle canımı mı acıtacaktı? Gönlüme onun sevgisi düştüğünden beri hep ayrılıklar peşimizi kovalamıştı ve ben her seferinde biraz daha üzülmüştüm. Ama şimdi onun eşi olarak ayrılmak daha bir farklıymış.
Sol eli yanağıma gitti; önüme düşen birkaç perçemi kulağımın arkasına sıkıştırdı.
— Güzelim, uykun yok mu?
Gülümsedim kalbimdeki burukluğa inat.
— Birazcık.
— Kitap okuyayım mı sana?
Gülümsemem genişledi. Öyle güzel seviyordu ki, böyle bir adama kalbimin erimemesi mümkün müydü?
— Olur, dedim.
— Ondan önce, dedi, — Seninle bir şey konuşmak istiyorum.
Birazcık gerildim tabii, yine de başımı salladım.
— Bir süredir düşünüyordum papatyam, dedi. Yanağımdaki eli önüne düştü.
Devam etmeyince meraklandım:
— Ne üzerine düşünüyorsun?
Kafasını kaldırdı, yüzünde kararsız bir ifade vardı:
— Affetmek üzerine düşünüyordum.
"Affetmek" dediği an anladım.
— Aslında, dedim, — Ben de düşünüyorum bir süredir. Özellikle Umre'den sonra bu konu çok kafamı meşgul etti.
Derin bir nefes bıraktı, başı önüne düştü.
— Affetmek istiyorum, dedi. — Ama bir yanım da affedemiyor.
Elimi uzatıp alnına dökülen saçlarını geriye ittiğimde dikkatini çekmişim gibi bana baktı. O koyu yeşiller içinde farklı bir parıltı ile bakıyordu.
— Affetmek, sana haksızlık yapanları haklı çıkartmak gibi geliyor değil mi?
Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı.
— İyi ki beni anlayan bir eşim var. İyi ki...
Ellerimi önümde birleştirdim, parmaklarımı birbirine geçirdim.
— Ben de çok haksızlığa uğradım biliyorsun, diye sürdürdürdüm sözlerimi. Bir yandan da yerimden doğruldum ve başımızın üzerindeki pencereden gökyüzüne bakmaya başladım.
— Sence affetmek güçsüzlükten olsaydı Peygamber Efendimiz affeder miydi ona haksızlık edenleri? Zamanında ona zulmedenleri, bile canını yakanları affeder miydi?
— Etmezdi, dedim kendi kendime konuşur gibi. — Ama o affetti. Çok sevdiği amcasını zamanında öldüren kişileri bile affetti. Biz de, dedim Tarık'a döndüğümde; onun da benim gibi dönüp pencereden geceyi izlediğini gördüm.
— Affetmeliyiz. Çünkü, dedim gülümsemem genişledi; — Affetmek onları haklı çıkartmak değil, aksine onları Allah'a bırakmak.
— Bırakmak... diye devam etti Tarık. — Aslında bir de onları affetmedikçe hep içimizde onların yaptıklarını tutuyoruz. Öyle sıkı sıkıya tutuyoruz ki, sanki biz tuttukça daha çok haklı olacakmışız gibi. Ama, dedi; — Aslında hep o kişilerin yaptıklarını hatırlamak bizi rahatsız ediyor, üzüyor, kederlendiriyor.
Gülümseyerek izliyordum onu.
— Ama, dedi, — Onları her şeye gücü yeten bir yaratıcıya bırakmak çok rahatlatıcı olmaz mı? diye sözlerini tamamladım.
İkimiz de doğrulduğumuz için yorgan epey kıvrılmıştı. Bacaklarımı önümde bağdaş kurdum ve ellerimi ona uzattım. Tarık da bana uydu aynı şekilde ve küçük avuçlarımın içine büyük ellerini bıraktı. Tabii artık benim ellerim gözükmüyordu ama olsun.
— O zaman, dedim, — Bu gece ikimiz de Allah rızası için bize yapılan bütün kötülükleri ve bütün kötüleri affedelim. Onları Allah'a bırakalım ve hafifleyelim.
— Affettim, dedi Tarık. — Affettim.
Ben de aynı şeyi tekrarladım:
— Affettim.
Ardından Tarık avucumun içindeki elini hızla çekip minik abajuru söndürdü. Ben daha ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldı. Bir eli saçlarımdaki tokaya gitti. Tokadan kurtulan saçlarım özgürce omuzlarımda dağılırken Tarık yüzünü bana doğru yaklaştırdı. Ay ışığında, kendi evimizde yan yanaydık.
— Papatyam... diye fısıldadı.
— Yıldızım... diye karşılık verdim ve gecenin karanlığına daha pek çok iltifat ve sevgi sözcüğü karıştı...
Ne kadar gelmesini istemesem de o gün geldi çattı. Tarık'ın işleri için Almanya'ya dönmesi gerekiyordu. İstemiyordum, hem de hiç; ama küçük bir çocuk gibi işe gitmek zorunda olan kocama zorluk çıkarıp aklı burada kalsın istemiyordum.
O gün üzerime çiçekli krem bir elbise giydim. Tarık da valizini hazırlamıştı. Kapıdan onu geçirirken;
— Hiç merak etme, anneannemler burada, arada Bükra yanıma gelir, hiç yalnız kalmam. Aynı zamanda Şeref amcanın yanına da uğrarım, diye konuştum.
Biliyordum, ikimiz de birbirimizi çok özleyecektik. İşin üzücü tarafı gittiği zaman tam olarak ne zaman geleceği de belli değildi; o da bu ayrılığa sabretmemi zorlaştırıyordu. Yine de eskiye nazaran, biz kavuşmuştuk.
---
Devamı ikinci partta.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 57.21k Okunma |
8.29k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |