
Selamünaleyküm Papatyalarım
Bu bölümü maalesef geç yayınlamak zorunda kaldım.
Hatta yayınlamam bile tam bir inayet oldu.
Güzel başlayan zor bir gündü. Sizlere söz verdiğim için mahcup olmak istemiyordum.
Rabb'im yardım etti.
Elhamdülillah.
Bölüm Nasheedi
MaşaAllah - Maher Zain
---
"Kendileriyle huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun varlığının ve kudretinin delillerindendir..."
(Rûm Suresi, 21. Ayet)
--
Mihri'den
Başımı kaldırdım ve Rabbimin eşsiz bir güzellikte yarattığı; farklı tonlarla bezeli, parçalı bulutlu bir tabloyu andıran gökyüzüne baktım. Ellerimde motorun gaz ve debriyaj kolu... Hızımdan ötürü esen rüzgâr, siyah eşarbımı uçuruyor ve kulağıma özgürlüğün namelerini fısıldıyordu.
Evet, elhamdülillah! Ben Rabbimin izniyle başardım. Zincirlerimi kırdım, boyunduruklarımdan kurtuldum. Özgürüm artık; hayatımın iplerini elime aldım. Sağ tarafımda sevdiğim, motoruyla yanımda... Sol tarafımda biricik abim Bartu gazlıyor. Onun hemen yanında ise gören herkesin bir daha dönüp baktığı, gerçekten oldukça dikkat çekici pembe rengiyle —hatta kaskı bile pembe olan— Bükra var.
Teyzemin evinde iken odada baş başa kaldığımızda bana söylediklerini hatırlayıp gülümsedim.
Teyzem, arabasına Elsa ve kardeşlerimi alarak peşimize takıldı bile. Benim gülümseyerek motora gaz vermemle, aynı hareket bir domino taşı etkisiyle önce Tarık’a, sonra Bartu ve Bükra’ya sekti. Ardından peşimizde metrelerce uzanan yüzlerce motorcunun oluşturduğu dev düğün konvoyumuzdan büyük bir yankı olarak İstanbul’un sokaklarına yayıldı motorların o coşkulu ara gaz sesleri...
Tarık’a baktığımda, kaskının ardından bile belli olacak şekilde gülümsüyordu; o güzelim koyu yeşil gözleri kısılmıştı. Ben de mutlulukla, coşkuyla ve huzurla gülümsedim. İçimden bir dua yükseldi:
"Allah’ım, şu an dünyadaki en mutlu kız ben olabilirim. Bana haksızlık yapanları, kendi işlediği suçları görmezden gelip benim üzerime gelenleri susturma gücünü verdiğin için şükürler olsun. Beni o insafsız, bencil insanların elinden kurtardın..."
Tüm İstanbul’a haykırmak istiyordum: "Ben başardım! Sevdiğimle gidiyorum, mutluyum!" diye coşkuyla bağırmak, bu zaferi herkesle paylaşmak istiyordum.
Bağırmıyordum ama motorların sesleri her yerde büyük bir coşkuyla yankılanıyordu. Tarık, "Sana kilometrelerce konvoy yapmak istiyorum," dediğinde böyle bir şey hayal etmemiştim. Ama bizim düğünümüze de tam böyle bir konvoy yakışırdı; sonuçta biz motorcuyduk ve motor, hayatımızın her alanında vardı.
Dakikalar önce içinde bulunduğum durumu düşündüm; hâlâ inanamıyordum. Her şey açığa çıkmıştı. Bütün gerçekler gün yüzüne çıkmış ve suçlular yakalanmıştı. Başta babam Mümtaz Bey olmak üzere Cengiz tutuklanmıştı. Artık "Her an bir yerlerden çıkıp mutluluğumuzu bozacaklar mı?" diye korkmayacaktım. Korkmayacaktık...
Artık özgürdük, mutluyduk. Planı gerçekten hatasız bir şekilde gerçekleştirdiğimizi düşündükçe içimi bir huzur kaplıyordu. Merdivenleri teker teker inerken, aylardır içimde tutup da söyleyemediklerimi dilime döktüm. Hep susmak zorunda kalmıştım; en doğal haklarım elimden alınırken bile... Ama bugün haksızlık yapanlar, suç işleyenler susacaktı. Onlar boyunlarını bükecek, onlar mahcup olacaktı. Ben değil.
Gerçekten Rabbim bana bir kuvvet, ayakta durma gücü vermiş ve beni konuşturmuştu. En çok korktuğum ve kalbimin yerinden çıkacakmış gibi hissettiğim an, Cengiz'in Tarık'a silah doğrulttuğu sahneydi.
Vücudum bir anda buz kesmiş, ensemden ayak ucuma kadar bir ürperti geçmişti. Tam her şey yoluna girdi derken sevdiğimin canına gelecek en ufak bir zarar, alemi yerle bir edebilirdi. Ama Rabbim korudu her zamanki gibi ve bizi muzaffer etti. Bugün bizim ve sevdiklerimiz için zaferimizin bayramıydı.
Heyecanla biraz daha ara gaz verdim. Benim bu hareketim önce Tarık, sonra Bartu ve Bükra, ardından da arkamızdaki tüm motorculara yayıldı. Mutlulukla kahkaha attım. Bartu yanıma yaklaştı ve kaskının izin verdiği ölçüde bağırdı:
"Benim takipçiler, 'Küçük Hanım'ın düğünü var, konvoy yapacağız' deyince beklediğimin üstünde bir katılım oldu!"
Gözlerimi yoldan ayırmadan yanıtladım:
"Çok güzel olmuş, bayıldım!"
Bükra, Bartu’ya bir meşale uzatınca Bartu bana döndü:
"Bunu tutmak senin hakkın!"
Bir yandan dengemi korumaya çalışırken, diğer yandan hızlıca meşaleyi aldım. Allah’ım, meşalelere kadar her şeyi düşünmüşlerdi! Ben en önde olduğum için göremiyordum ama arkamızda meşale yakan pek çok motorcu vardı.
"Neyse, drone kaydı yapan bir takipçim vardı; o kesin çekmiştir bu konvoyu. Sonra bakarız," dedi Bartu göz kırparak.
"Aynen aynen, sonra bakarız," diye geçiştirdim onu, bir elimle meşaleyi tutup diğeriyle motoru kontrol etmeye çalışırken.
Sağ tarafıma baktığımda Tarık’ı göremedim. Bir anda yanımda yabancı bir motorcu bitti. Vizörü açıktı, bana bakarken gülümsedi:
"Hayırlı olsun yenge!"
Motorların ve şehrin gürültüsü arasında dediğini zor duysam da, bakışlarından ve bu kadar dibime girmesinden rahatsız olmuştum. Dikkatli bir manevra ile gaz verip aramızı açtım. O da peşimden gelmek için hamle yapmıştı ki, aramıza büyük bir "cisim" girdi.
Biricik eşim Tarık, motorunun üzerinde tüm heybetiyle öyle bir dibime girmişti ki görüşümü tamamen kapatmıştı. Sadece ileriye baktım ama motor seslerine rağmen şu konuşmayı duydum:
"Sen işine baksana! Niye dibine giriyorsun karımın?"
"Ne var abi ya, yengeye hayırlı olsun dedim..."
"Bana de kardeşim, yengeni boş ver sen!"
Tarık’ın ses tonundan sinirlendiği belliydi. Kaskın içinden güldüm. Elimdeki meşale bittiği için onu Bartu’ya uzattım. Tarık hemen yanıma süzüldü:
"Nasıl gidiyor canım, keyfin yerinde mi?"
Sesi az önceki sertliğinin aksine her zamanki gibi naifti. Bu adamın nasıl bu kadar hızlı değişebildiğini sanırım hiçbir zaman çözemeyecekti.
"İyiyim canım, gayet keyifliyim. Ne kadar kaldı?"
Tarık navigasyonu kontrol etti. Nikahımızın ve düğünümüzün olacağı mekana gidiyorduk. Süleymaniye civarında, tarihi bir köşkü düğün mekanına çevirmişlerdi. Elçiz (Elsa) ile birlikte seçmiştik ama ben de ilk defa canlı görecektim. Papatya alyansımı ve kolyemi valize koymuştum; Funda sağ olsun onları teyzemin aracına yerleştirmişti. Gelinliği de doğrudan mağazadan oraya göndereceklerdi.
Mekanın anlaşmalı kuaförünü istememiştim. Zaten ağır bir makyaj sevmiyordum, Bükra’nın ufak dokunuşları benim için yeterliydi. Şansımıza trafik de çok yoktu. Tarık; Mehmet Hoca’yı, ailesini ve onur konuğumuz Şeref Amca’yı da davet etmişti. Onlar havalimanından alınıp doğrudan köşke getirilecekti.
Diğer uçakla gelecek olan ise anneannemdi. Bazı davranışlarına sinir olsam da beni desteklemişti. Şeref Amca’nın torunuyla evleneceğimi duyduğunda şaşırmış ama planımızı kabul etmişti.
Bir de Sevdenur ablam vardı... Teyzemdeyken onu davet ettiğimde önce inanamamış, sonra sevinçle boynuma sarılmıştı. Ona her şeyi en başından anlatmıştım. Bugün o da yanımızda olacaktı.
Bulutların arasından çıkan güneş yolumuzu daha da aydınlattı. Ana caddeden çıkıp ormanlık bir yola girdiğimizde Tarık yanıma yaklaştı. Muzip bir tonda sordu:
"Yarışalım mı?"
Allah’ım, ne tatlı soruyordu!
"Tamam o zaman, ilerideki ışıklara kadar!"
Dediğim gibi gazı kökledim. Arkadan, "Ama daha başla demedim!" diye itiraz ettiğini duydum ama dinlemedim. Beni geçeceğini biliyordum ama yine de hırslıydım. Motorun üzerine yatıp rüzgarı göğüsledim.
Birkaç saniye içinde Tarık’ın beni geçmesi beklediğim bir şeydi. Pes etmedim, debriyajı yumuşak tutup hızımı artırdım. Işıklara çok az mesafe kala onu geçtim ve dengeli bir frenle durdum. İlk ben ulaşmıştım!
"Bilerek yavaşladın," dedim motoru durdurup ona dönerken.
Başını anlamlı anlamlı salladı: "Ne yapayım güzel hanımım, ışıklardan fırlayıp uçsun mu?"
Gülümsedim. "Ama," dedi, "bu yarışın rövanşını isterim."
Kollarımı önümde bağlayıp meydan okudum: "Sen yeter ki iste, ben her zaman hazırım!"
Bartu ve Bükra da arkamızdan yetiştiler. Bükra kaskını açıp bağırdı:
"Kız ne yapıyorsun? Bir an baktım, yok oldun!"
Bartu da ekledi: "Ehliyeti yeni aldın, yavaş! İlk çevirmede polisler alsın mı istiyorsun?"
"Bir şey olmaz, iki dakika yarıştık alt tarafı," diye güldüm.
Işıklar yeşile dönünce tekrar yola koyulduk. Köşke son birkaç kilometre kala Bartu konvoydakilere teşekkür etti ve gruptan ayrıldılar. İstanbul’un o dar, tarihi sokaklarına girmiştik. Altımızdaki motorlar büyüktü ve bu sokaklarda ilerlemek hiç kolay değildi.
Nihayet sağ salim vardığımızda teyzemlerin bizden önce geldiğini gördüm. Motorları yan yana park edip kasklarımızı kilitledik. Önde ben, hemen yanımda Tarık, arkamızda Bartu ve Bükra ile köşkün o büyük kapısına doğru yürüdük.
Köşkün bahçesi oldukça bakımlı, aynı zamanda öbek öbek çiçeklerle doluydu. Hemen önünde bir park alanı oluşturmaları çok iyi olmuştu. Motorlarımızı yan yana park ettikten sonra kasklarımızı üzerlerine bağladık.
Kaskımı çıkardıktan sonra, gözlerimin önündeki duvarları tarih kokan, dört köşesinde devasa sırmalı sütunlar bulunan iki katlı köşke hızlıca göz gezdirdim. Tarihi dokusuna göre oldukça hoş bir şekilde restore edilmiş, krem renkli bu yapı, resimlerdeki ile birebir aynıydı. Önde ben, hemen yanımda Tarık, arkamda ise Bartu ile Bükra; hep birlikte köşke doğru adımladık.
Siyah botlarımla, krem renkli ve tarihi deformasyonu görüntüsünden anlaşılan merdivenleri tırmandım. Üzeri kabartmalı, ahşap dokulu devasa kapının önüne geldiğimizde, kapı anında iki yana açıldı. Kapıyı açan görevlilerin tam ortasında, biraz daha özenli giyinmiş, orta yaşlarda sarışın bir hanımefendi bizleri karşıladı.
"Hoş geldiniz efendim, buyurun."
"Hoş bulduk," dedim hepimizin adına ve kadına elimi uzattım. "Ben Mihri Altun."
Kadın elimi sıkarken gözlerimin içine samimiyetle baktı. "Hoş geldiniz... Gelin siz olacaksınız o zaman?"
"Evet," dedim hafifçe utanarak gülümsediğimde. Tarık hemen yanıma sokuldu ve gözlerini benden ayırmadan ekledi:
"Artık Altun değil, Grunewald."
Kocaman gülümseyerek ona döndüm. Birazdan gerçekten Grunewald olacaktım. Biz giriş yaparken, takım elbiseli orta yaşlı bir beyefendi sarı saçlı hanımın yanına geldi.
"O zaman damat beyi de ben alıyorum," dedi.
Sarı saçlı hanımefendi başını onaylar biçimde salladı. Tarık elini uzattı: "Ben Tarık Grunewald."
"Memnun oldum Tarık Bey," diye karşılık verdi beyefendi elini sıkarken. "Hoş geldiniz tekrardan."
Ben Bükra ile birlikte sarı saçlı hanımın peşine takıldım; Bartu da Tarık’ın peşinden gitti. Köşkün giriş holünde, çok hoş desenleri olan tarihi bir halı vardı. Yerler ahşap ve oldukça temizdi. Daha koyu bir ahşaptan yapılmış, ortaları bordo renkli halılarla kaplı geniş merdivenlerden birlikte çıktık. Merdivenler ikiye ayrıldığında biz sağ tarafa, erkekler ise sol tarafa doğru yöneldi.
Hanımefendi, gelin ve damadın hazırlanma odalarının üst katta olduğu bilgisini verdi. Her basamağı çıktığımda kalbim biraz daha coşkuyla çarpıyordu; çok heyecanlı, bir o kadar da mutluluk doluydum. Üst kata çıktığımızda buradaki halıların da bordo renkte olduğunu fark ettim. Odaların kapıları da köşkün dışı gibi tarihi bir mimariye sahipti. Restorasyon, dokuyu bozmadan çok güzel korumuştu.
Minik vazolardaki çiçekler ve odaların üzerindeki gösterişli gaz lambaları ortama loş, mistik bir ambiyans katıyordu. Güneş en tepede olmasına rağmen içerisi çok aydınlık değildi; sadece pencerelerden sızan ışık hüzmeleri içeriyi aydınlatıyordu. Birkaç odanın önünden geçtikten sonra sarı saçlı hanımefendi durdu ve kapıyı tıklattı.
Kapı ardına kadar açıldığında karşımda kıvırcık saçlı, hafif kilolu ve çok tatlı bir bayan belirdi. "Hoş geldiniz, buyurun geçin!" dedi neşeyle. Gözleri bana takılınca duraksadı. "Gelin hanım sen misin?"
Başımı salladım. Odaya göz ucuyla baktığımda bordo renkli kalın fon perdeleri dikkatimi çekti. Pencereler geniş olduğu için içerisi tamamen güneş ışığıyla kaplıydı. Mobilyaların köşkün genel ruhuna uygun seçilmesi çok hoşuma gitmişti. Sol tarafta bir tuvalet aynası ve makyaj malzemeleri, sağ tarafta ise hazırlık kabinleri vardı.
Pencerelerin önündeki kadife koltukta oturan Elsa, beni görmesiyle hemen ayaklandı. "Hoş geldiniz canım!"
"Hoş bulduk Elsa ablacığım," diyerek boynuna sarıldım. Elsa benden uzundu ama Tarık’tan kısaydı. Birbirimizden ayrıldığımızda kıvırcık saçlı kadın bana göz kırptı: "Doğru tahmin etmişim, gelin sensin!"
Gülümsedim. "Evet, benim."
Kısa bir hal hatır muhabbeti için köşedeki koltuklara geçtik. Elsa’ya baktım ve "Başardık," dedim. Bu kelime benim için yüzlerce anlam barındırıyordu. Elsa’nın gözlerinde de aynı mutluluk parıltısı vardı.
"Evet canım, başardık çok şükür. Hakladık onları!" diyerek elini yumruk yapıp havaya kaldırdı. Bükra gülerek araya girdi: "Oradaki o yürüyüşün, sahneye inmen... Çok havalı değil miydi ama?"
Elsa biraz Almanca aksanıyla, "Çok... Gelinimiz bayağı güçlü," dediğinde hepimiz kıkırdadık.
Elsa saatini kontrol edip ayaklandı. "Nikaha çok kalmadı, misafirler gelmiştir. Ben onlara bir bakayım. Siz de lütfen hazırlıklara başlayın."
"Tamamdır," dedim doğrularak. "Ben namazımı kılayım önce."
Bükra da hemen atıldı: "Ben de kılsam çok iyi olacak."
Odada banyo olduğu için rahatça abdestimizi aldık. Bir yandan da birbirimize bakıp sürekli gülümsüyorduk. Bugün bizim geleceğimizdi ve her şeye gülmeye niyetliydik. Bizim namaz kılacağımızı duyan kıvırcık saçlı hanımefendi dışarı çıkmıştı. İçeri girdiğimizde elinde bir seccadeyle gülümsedi.
"Hemen kıbleye doğru sereyim," dedi. Bu hareketi çok hoşuma gitmişti. "Ben de yeni kıldım."
"Allah kabul etsin," dedim yumuşak bir sesle. Aslında dış görünüşünden dolayı namaz kıldığını düşünmemiştim ama bir kez daha insanları yargılamamak gerektiğini anladım. O namaza durduğunda, içimden ona tesettürün de nasip olmasını diledim.
Namazda aklım sürekli olacaklara kayıyordu. Hayaller kurarken içimden bir fısıltı geçti: “Dur, sakin ol... Şu an huzurunda bulunduğun an, en kıymetli an değil mi? O’ndan istesene, O’na şükretsene.”
Namazın içinde incecik gülümsedim. Secdelerimi uzattım, rükularımı yavaşlattım. Huzur içinde eda ettim namazımı. Ardından ellerimi açtım: "Allah’ım... Sen ne büyüksün. Beni zindanlardan çıkarıp Mısır’a sultan ettiğin Yusuf Aleyhisselam gibi, hiç çıkamayacağımı sandığım o karanlıklardan çıkardın. Beni sevdiğime kavuşturdun."
Tarık ile kıyılacak nikahımızın bir ömür huzur getirmesini ve onunla iki dünyada da beraber olmayı diledim. "Elhamdülillah," diyerek ellerimi yüzüme sürdüm. Bükra da namazını bitirmişti. Göz göze geldik.
"Hazırlanalım mı?"
Güldü. "Tabii, yoksa Tarık kapıya dayanacak!"
Üzerimdeki motorcu takımını çıkarıp kabine girdim. Bükra’nın yardımıyla o özenle seçtiğimiz gelinliği giymeye başladım. Gelinliği giyip kabinden çıktığımda kıvırcık saçlı hanımefendinin gözleri irileşti. "Çok yakışmış Mihri Hanım!"
"Teşekkür ederim," dedim çekinerek.
"Bir de güzelce başınızı ve makyajınızı yaptık mı, tamamsınız."
Tuvalet aynasına doğru yürürken mırıldandım: "Peki, başlayalım o zaman."
Hanımefendi baş örtümün kaymaması için boneyi dikkatlice taktı. Diğer yanda Bükra da kendi elbisesini giyiyordu. Aynadan kadının hareketlerini izlerken ricamı dile getirdim: "Sizden ricam; göğüslerimi örtsün, omuzlarımdan aşağı dökülsün. Vücut hatlarımın belli olmasını istemiyorum."
"Gelinliğiniz de aynı hassasiyette zaten Mihri Hanım, merak etmeyin tam istediğiniz gibi olacak," dedi güven vererek.
Gözlerim makyaj malzemelerine takıldı. Abartılı bir şey istemiyordum; sadece bir güneş kremi ve Bükra’nın bahsettiği o şeffaf makyaj yeterliydi. Boya badana yapılmış bir yüzle sevdiklerimin karşısına çıkmak bana göre değildi. En önemlisi; Rabbim beni görüyordu ve ahirette bu sahneleri izlediğimde mahcup olmak istemiyordum.
Birazdan beni görünce Tarık’ın vereceği tepkiyi düşünüyor, diğer yandan da rengini bizzat seçtiğim takımının üzerinde nasıl duracağını merak ediyordum.
"Hazır mısınız?" diye fısıldadı hanımefendi kulağıma.
Dikkatimi aynadaki görüntüme verdim. Başımı sağa sola çevirdim ve gülümsedim. Bu başörtüsü gelinliğimin kendi kumaşından yapılmıştı; oldukça geniş ve dökümlüydü. Kumaşı biraz kaygan olduğu için sabit durması zordu ama şu an başımdaki çok sayıda iğne ile tamamen sabitlenmiş, uzun saatler bozulmayacak gibi duruyordu.
Yüzüm yuvarlak olduğu için önünü oval bir şekilde bağlatmıştım ve bu model bende oldukça iyi durmuştu. Normal bir eşarp bağlar gibi tam çenemden iğneledikten sonra, kumaşın kalanını başımdan tekrar dolamış ve tam olarak nasıl yaptığını anlayamadığım bir teknikle; hem omuzlarımdan dökülen hem de zaten bol olan gelinliğimin göğüs kısmını rahatça kapatan bir modele dönüşmüştü bu beyaz büyü.
"Bazı gelinlerimiz peçeli model tercih ediyor ama ben size bu modeli peçesiz yaptım. İsteyenlere o şekilde de uyguluyorum," diye açıklama yapıyordu hanımefendi.
"Çok güzel olmuş, çok beğendim," diye yanıtladım onu. Yüzümde memnuniyet dolu bir gülümseme oluşmuştu.
"Nasıl olmuşum?" diye heyecanla seslenen Bükra ile yerimden kalkıp arkamı döndüm. Güzel arkadaşımı baştan aşağı süzdüm. Üzerinde, tam tahmin ettiğim gibi pembenin çok tatlı bir tonunda, tüylü ve oldukça zarif, üzerine tam oturan bir elbise vardı. Özellikle bileklerindeki fırfır detayları çok hoş bir hava katarken, elbise belinden aşağıya doğru genişleyerek iniyordu. Ayaklarındaki kırık beyaz zarif topuklularla mükemmel bir kombin yapmıştı. Koyu sarı saçları ise omuzlarına serbestçe dökülüyordu.
Ona doğru yürürken gülümsedim. "Yine Pamuk Prenses gibisin canım!"
Karşı karşıya geldiğimizde ellerimizi birleştirdik. "Aslında prenses olan sensin," dedi Bükra hayranlıkla. "Şu gelinliğin güzelliğine bak... Allah’ım, gerçekten artık tamamen evleniyorsunuz!"
"Evet," dedim iç çekerek. "Artık tamamen..."
İmam nikahımız kıyılmıştı, birbirimize helaldik ama henüz bir hayatı paylaşamamıştık. Tam anlamıyla evli gibi değildik; ama bugünden sonra tamamıyla gerçek bir çifte dönüşecektik.
"Şimdi makyajınızı da yapalım," diyerek araya girdi kıvırcık saçlı hanımefendi. Bu sırada Bükra’ya güzel iltifatlar etmeyi de ihmal etmedi.
"Evet, güzelleşelim," dedim aynaya dönerek. "Makyajımı aslında arkadaşımın yapmasını istiyordum, zaten hafif bir şeyler olacak."
Hanımefendi bir bana bir de Bükra’ya baktı. "Siz nasıl isterseniz arkadaşınız yapabilir. Yine de nasıl bir şey istediğinizi söylerseniz, ben tam da istediğiniz şekilde uygulayabilirim."
Söylerken o kadar tatlıydı ki, dini hassasiyetlerime de saygı duyduğunu hissetmiştim. Bükra’dan rica etsem beni kırmazdı ama o da hazırlanacaktı; saçlarına maşa yapacak, kendi makyajıyla ilgilenecekti.
"Peki," dedim. "Çok hafif birkaç şey istiyorum. Bükra, sen hazırlan; seninki de seni bekliyordur," diyerek arkadaşıma göz kırptım.
Bükra gözlerini devirdi. "Allah Allah... Benimki kimmiş?"
"Sen biliyorsun, sen biliyorsun," diyerek tekrar tuvalet aynasına oturdum.
Bükra’nın o "şeffaf makyaj" dediği tarzda neler yapılması gerektiğini anlattığında, hanımefendi tarif edilen şekilde işe koyuldu. Kirpiklerimi yukarı kaldırdı, yüzüme şeffaf bir güneş kremi sürdü ve dudaklarıma nemlendirici uyguladı.
Son olarak, "Biraz allık sürsek?" diye teklif ettiğinde reddettim.
"Eşimi görünce zaten kendiliğinden kızarırım," deyince kadın neşeli bir kahkaha attı.
Kıvırcık hanımefendi, hazırlıkları kahkahalar eşliğinde hızlıca bitirdi. Yüzüme baktığında içtenlikle gülümsedi. "Gerçekten son zamanlarda gördüğüm en duru, en güzel gelinsiniz," dedi.
Bu sözleri beni çok mutlu etmişti. Zaten bir insanın kalbi güzelse yüzüne de yansır derler; umarım benimki de öyle oluyordur diye içimden geçirdim. Bükra’ya baktığımda, sarı lülelerinin omuzlarına çok yakıştığını gördüm; o da çok hafif bir makyaj yapmıştı.
En son kutudan çok hafif topuklu beyaz babetlerimi çıkardı, dikkatli bir şekilde giydim.
"Ben de hazırım neredeyse," dedi Bükra. Tam o sırada kapı tıklatıldı. Bir an Tarık geldi sanıp heyecandan elim ayağıma dolandı fakat gelen teyzemdi. Beni görünce küçük bir sevinç çığlığı attı ve koşar adım yanıma gelip sıkıca sarıldı. Yüzümü avuçlarının içine aldı.
"Ne kadar güzel olmuşsun fıstığım! Tarık görüp bayılmazsa iyidir."
Bugün herkes sanki beni utandırma yarışına girmiş gibiydi. Teyzemin kulağına fısıldadım: "Her şey için çok teşekkür ederim canım teyzem. İyi ki bugün yanımdasın."
"Her zaman canım, her zaman!" diyerek beni biraz daha kendine bastırdı.
Kıvırcık saçlı hanımefendi bize döndü. "Müsaadenizle gelini yan odaya kaçıracağız önce." Ne demek istediğini başta anlamadım. "Şimdi birazdan damat bey kapıya dayanır, Elsa Hanım böyle yapmamızı söyledi," diye ekleyince yine benden habersiz bir işler çevrildiğini fark ettim. İtiraz etmedim; hemen sağ tarafımızda kalan diğer odaya geçtik, Bükra da peşimden geldi.
Birkaç dakika geçmişti ki kapı çalındı. Bükra, sanki kimseyi beklemiyormuşuz gibi bir tavırla atıldı: "Kim o?"
Tarık’ın vakur sesi duyuldu: "Müsait misiniz?"
Bükra, muzip bir ses tonuyla cevap verdi: "Müsaitiz, hatta Mihri fazla güzel bir şekilde hazır! Ama enişteciğim, maalesef kapı sıkışmış..."
Allah’ım, bu espriyi yapmasa olmazdı! Dışarıdan Tarık’ın sesi geldi: "Allah Allah, ben yardım edeyim mi? Bu taraftan ittireyim mi?"
"Hayır oğlum ondan değil ya, para istiyor kız işte!" dedi Bartu’nun sesi.
Tarık’tan bir süre ses gelmedi. Sonra kapının altından kabarık bir zarf odanın içine süzüldü. Ben bir yandan kıs kıs gülüyor, bir yandan da pazarlığı izliyordum. Bükra zarfı görünce gözleri irileşti, ellerini birbirine sürttü. "Zengin damada denk geldik!"
Kapıyı açmasını beklerken bizimki biraz daha pazarlık yaptı. Sonunda kapıyı hafifçe aralamıştı ki, Bartu’nun diğer taraftan yüklenmesiyle Bükra hafifçe sendeleyi. Bartu içeri daldığı gibi Bükra’yı tuttu.
"Seni görünce ben düştüm ama," dedi Bartu, elini hızla Bükra’nın belinden çekerken. "Tabii sen de bana düşebilirsin."
Ben kenarda kaldığım için kapıdakileri göremiyordum. Bükra, Bartu’nun onu tutmasıyla bir süre donup kaldıktan sonra sinirle cırladı: "Niye tutuyorsun beni?"
"Tutmasaydım bu şeker gibi elbise yerlerde mi sürünseydi?"
"Arkadan itmeseydin düşmezdim!"
Onların bu tatlı atışmalarını izlerken canım abime baktım. Beyaz takım elbisesi, siyah papyonu ve özenle şekil verilmiş gür sarı saçlarıyla her zamanki gibi yakışıklı ama bugün çok daha şıktı.
"Tamam neyse, hadi biz çıkalım," diyerek ikisi de aynı anda bana baktı. "Günün çiftini yalnız bırakalım."
Elimle ağzımı kapattım; o kadar tatlılardı ki... Onların mutlu olmasını çok istiyordum. Kapı arkalarından kapandığında odanın ortasına doğru yürüdüm. Burası modern eşyalarla döşenmiş, krem rengi halısı ve büyük pencereleriyle oldukça aydınlık bir odaydı.
Sırtım kapıya dönük şekilde cama doğru yürüdüm. Bir tıkırtı, ardından kapının gıcırtısını duydum. Yerime mıhlanmış gibiydim; nefes almayı unutmuştum. Arkamdaki adımlar; yıldızım, kocam, helalim Tarık’ındı. Kalbimin çarpıntısı tüm bedenimde bir zelzele gibi yankılanıyordu.
"Papatyam... Güzelim..."
Söylediği her kelime, gönlümdeki çiçek bahçelerini şenlendiren eşsiz birer nağme gibiydi. Arkamı dönemiyordum. Bir an belime dolanan güçlü bir el, beni hızla kendine çevirdi. Başımı kaldırıp gözlerimi açtığımda burun buruna gelmiştik. Gözlerim, o koyu yeşillerin en derinindeydi.
O beni güçlü bir şekilde kavramasaydı, heyecandan dizlerimin bağı çözülüp yere düşebilirdim. Cengiz’e, babama, herkese karşı dimdik duran ben; Tarık söz konusu olunca nutkum tutulmuş bir halde kalıyordum.
"Hafızım..." dedi sonunu uzatarak.
"Canım..." diye fısıldadım.
Yavaşça geri çekilirken alnıma usulca bir öpücük bıraktı. "Bugün gökten yeryüzüne inmiş bir melek gibisin papatyam."
Biraz daha geriye gidip kocamı baştan aşağı süzdüm. Üzerinde koyu lacivert, oldukça ağır duruşlu mat bir takım elbise vardı. Üst vücudunu daha kalıplı göstermiş, tam üzerine göre dikilmişti.
"Gökyüzünün koyu lacivertinde parlayan yakışıklı bir yıldız olmuşsun," dedim göz kırparak.
Başını hafifçe eğdi, kulaklarının belli belirsiz kızardığını gördüm. Allah’ım... Bir de utanıyordu benim tatlı kocam!
"Meleğim..." dedi Tarık, gözlerimin içine derin bir sevgiyle bakarken. "Birazdan resmen evleniyoruz. Hazır mısın?"
Hazırdım, hazır olmasına fakat içimde beni kemiren, ne kadar asılsız olduğunu bilsem de dile getirmek istediğim bazı duygular vardı. Onlar için şu andan daha uygun bir zaman olamazdı.
"Biliyorum, şu an bunu söylemek belki biraz aptalca, belki de hiç zamanı değil..."
Tarık, ağır hareketlerle başını kaldırdı. Gözlerimin içine bakarken dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Söyle güzelim," dedi teşvik edercesine.
Gözlerim kısılacak kadar gülümsedim. Uzanıp bir elini tuttuğumda, o diğer eliyle benim boşta kalan elimi de yakalayıp avuçlarının arasına aldı. Derin bir nefes bıraktım.
"Tarık... Ben her zaman gülümseyen biri değilim. Bazen çok saçma sapan şeylere sinirlenirim, bazen ağlarım, bazen huysuz olurum. Eminim benden daha güzel kızlar vardır... Ne kadar güzelim, onu da bilmiyorum ama bir gün yaşlanacağım. Büyük ihtimalle bu senden önce olacak; biliyorsun kadınlar hamilelik ve pek çok sebep yüzünden daha erken yaşlanıyor. Ağır hareket etmeye başlayacağım, yüzümde kırışıklıklar olacak. Ellerim de şimdiki kadar güzel olmayacak... Kilo alabilirim, vücudumda birçok değişiklik olabilir ve daha da huysuz bir kadına dönüşebilirim."
Ben bunları söylerken, Tarık’ın gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı. O meşhur gamzesi yine ortaya çıktı. Ama ben devam ettim ve bir an duraksadım. Bunu söylemek benim için gerçekten hiç kolay değildi.
"Benden sıkılırsın diye korkuyorum... Beni şimdiki gibi güzel bulmazsın diye, yeterince çekici ve mükemmel bir kız gibi görmezsin diye... Bana sabredemezsin, beni artık eskisi gibi sevemezsin diye korkuyorum."
Bunları söylerken gözlerimin dolduğunu ve yaşların ılık ılık süzüldüğünü fark etmemiştim bile. Sadece gözlerimi onun gözlerine kilitlemiştim. Ne zamandır içime attığım, hatta çoğu zaman kendime bile itiraf edemediğim o cümleleri tek nefeste yüzüne karşı kurmuştum.
Tarık önce sadece güldü, hatta hafif bir kahkaha attı. "Peki," dedi yumuşak bir sesle. "O zaman ben de sana şunu söylesem? Ben bazen çok içe dönük bir insan olabiliyorum, hatta biraz fazla karamsar... Konuşmak istemediğim zamanlar olabilir. Senden yaşça büyük olduğum için muhtemelen senden daha erken yaşlanacağım. Saçlarım dökülebilir, belki kel kalırım ya da hepsi beyazlar... Şimdiki gücüm kuvvetim yerinde olmaz, kollarım incelir, belim bükülür, kamburum çıkabilir. Yaşlandıkça huysuz bir ihtiyara dönüşebilirim. Peki ya sen benden sıkılırsan?"
Bu sefer ben de onun gibi kıkırdadım. Elimi elinden çekip yanaklarımı silmeye çalıştığımda izin vermedi. Yanaklarımı o kendi sildi; yumuşacık dokunuşlarıyla... O yüzümü severken bana doğru eğildiği için, ben de elimi uzatıp onun yeni tıraş olmuş pürüzsüz yanağına dokundum.
İkimiz de birbirimizin yüzünü severken göz göze geldik. Sanki gözlerine değil, ruhunun en derinlerine bakıyordum. Ve o küçük odada aynı cümle yankılandı:
"Allah’ın izniyle, bu imkansız!"
İkimiz de bunu aynı anda söylemiştik. Bunu fark edince birlikte kahkahalara boğulduk. Tarık beni çekip göğsüne yapıştırdığında, hiç itiraz etmeden ona sığındım. Kalp atışlarını dinlerken tüm endişelerim uçup gitti.
Gelecekte neler yaşayacağımızı, Rabbimizin bize nasıl imtihanlar vereceğini bilemezdik. Fakat şunu çok iyi biliyordum ki; biz gerçekten birbirimizi Allah rızası için seviyorduk. Ve bu güzel muhabbet O’nun için olduğunda, Rabbim bunu zayi etmeyecek; bizi dünya ve ahirette bu güzel sevgiyle rızıklandıracaktı. Bizi hiçbir zaman ayırmayacaktı.
Birbirimizden zorlanarak ayrıldığımızda, Tarık birkaç adım geriye gitti. Ellerimiz birbirinden yavaşça koparken gözlerimin içine baktı. "Sana minik bir sürprizimiz var," dedi.
İçimden geçirip beklediğim o haberi nihayet söylediğinde, hazır olup olmadığımı sordu. Onaylayarak başımı salladım. Tarık ellerini birbirine vurdu ve kapı açıldı. İçeriye bembeyaz elbiseler içinde, çekinerek giren kızları görünce hayretle donakaldım.
Allah’ım... Bu kızlar benim hafızlık talebelerimdi! Kursta ders verdiğim, sınıftaki o pırlanta gibi kızlar teker teker içeri girip etrafımda bir daire oluşturdular. Ortada, merkezde ben vardım. Önce en sağdaki, yaşça benden büyük olan abla bana doğru adımladı. Her birinin elinde birer adet papatya vardı. Benimle salavatlaştı ve kulağıma fısıldadı:
"Hocam, sizin vesilenizle hafızlığımı bitirdim. Allah sizden razı olsun... Düğününüz mübarek olsun."
Öyle güzel bakıyordu ki... Elindeki papatyayı avucuma bıraktı. Ben daha bir şey diyemeden hemen yanındaki talebem yaklaştı. Hepsi sırayla benimle salavatlaşıp tebriklerini iletirken, hayatlarına dair mucizevi haberler veriyorlardı.
"Hocam, artık namazlarımı daha düzenli kılıyorum."
"Hocam, Kur'an'la aramı düzelttim, hafızlığı artık çok seviyorum."
"Hocam, artık o yanlış arkadaşlıktan ayrıldım, tövbe ettim..."
Her birinin verdiği bu güzel haberler beni o kadar duygulandırmıştı ki, gözyaşlarımı tutmakta zorlanıyordum. Her sarılan talebemle birlikte elimdeki papatyalar artıyor, kucağım kocaman bir demete dönüşüyordu. Kızlar odadan çıktığında, odada yine Tarık ile baş başa kalmıştık. Ellerini cebine sokmuş, içten bir gülümsemeyle beni izliyordu.
Ardından odaya Elsa, teyzem, Bükra ve Bartu girdi. İlk yanıma gelen Elsa oldu. Elindeki papatyalarla birlikte, biraz zor olsa da bana sıkıca sarıldı. Boşta kalan elimi tam bir abla şefkatiyle kavradı ve kulağıma fısıldadı:
"İyi ki hayatımıza girdin Mihri... Senin sayende Tarık ile aramızdaki o kopuk bağlar düzeldi. Ben artık hiçbir zaman kardeş olamayacağımızı düşünürdüm ama senin gelişin bizi birbirimize bağladı. İyi ki varsın."
"Ne demek abla, asıl ben size desteğiniz için teşekkür ederim," diyebildim sadece. Elsa’nın gözlerinin dolduğunu gördüm ama o, ağladığını görmemi istemez gibi hızlıca başını eğip Tarık’ın yanına geçti. Onları böyle yakın görmek, her şeyden çok mutlu ediyordu beni.
Sıra teyzeme geldiğinde, elimdeki demete bir papatya daha iliştirdi. "Canım... İyi ki bana her şeyi anlattın," dedi duyguyla. "Eğer konuşmasaydın, neler yaşadığını asla bilemeyecektim. Artık Hüma ve Enes için endişelenme; onlara ben bakacağım. Artık özgürce önüne bakabilirsin, kendi hayatını kurabilirsin."
Bu, bugün aldığım en güzel haberlerden biriydi. Bir yanım kardeşlerimi, hatta bana bunca kötülüğü yapan anne ve babamı düşünüyordu. Onların da burada olmasını, benimle gurur duymalarını isterdim ama onlar beni değil, kendi menfaatlerini seçmişlerdi. Teyzemin varlığı ve kardeşlerime sahip çıkması, içimdeki o boşluğu bir nebze olsun dindiriyordu.
Ardından Bükra yanıma geldi ve kulağıma öyle bir haber verdi ki... İşte o an, hazırda bekleyen göz pınarlarım daha fazla dayanamadı. Mutluluk gözyaşları yanaklarımdan süzülürken Bükra ile birbirimize sarılıp hem ağladık hem güldük.
Bükra’dan sonra Bartu yanıma geldi. Tam bir abi gibi sarıldı, yüzümü avuçlarının içine aldı. "Bak, tekrar söylüyorum," dedi Tarık’ı işaret ederek. "Şu adam seni ufacık üzsün, direkt beni arıyorsun. Bir 'alo' demen yeterli!"
Tarık ile dost olmalarına rağmen bana karşı bu korumacı tavrı içimi güvenle dolduruyordu. "Merak etme abiciğim," dedim gülümseyerek. Bartu, Tarık’ın yanından geçerken omuzuna dostça vurdu. "Hayırlı olsun damat bey!"
Tarık da aynı şekilde karşılık verdi: "Sağ olasın kayınbiraderim!"
Kucağımda artık iki elimle zor tutabildiğim devasa bir papatya demeti oluşmuştu. Tarık yanıma adımladı, sol elindeki son papatyayı bana uzattı. "İyi ki varsın papatyam," dedi derinden gelen bir sesle. "Senin vesilenle Rabbimi buldum, kendimi buldum... Her şeyim oldun."
Alnıma bıraktığı o uzun öpücükle gözlerimi yumdum. Kucağımda dokunduğum pek çok hayatın bıraktığı papatyalar, alnımda sevdiğimin mührü... Sadece hamdettim. Rabbime, bana bu tarifsiz anı yaşattığı için binlerce kez şükrettim.
Tarık ile odadan çıktığımızda, Elsa omuzlarıma ince bir pelerin bıraktı. Bu pelerinle elbisem daha katmanlı ve görkemli bir kuyruğa sahipmiş gibi görünüyordu. "Üşüme canım," dedi şefkatle.
Tam aşağı inecektik ki, kıvırcık saçlı hanımefendi elinde bembeyaz bir tülle odadan çıktı. "Duvağı takmayı unuttuk!"
Gülümsedim; yaşadığımız o duygusal ana öyle odaklanmıştık ki hiçbirimiz fark etmemişti. Hemen yanındaki odaya geçtim, Tarık’ın kolundan kısa bir süreliğine ayrıldım. Hanımefendi pratik bir şekilde duvağımı örttü. İnce tülün ardından önümü rahatça görebiliyordum. Tam o sırada başıma yerleştirilen tacın ağırlığıyla gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Aynaya baktığımda kalbim titredi. Bu, benim hafızlık tacımdı... Hafız olduğum, Kur’an’ın muhafızı seçildiğim o mübarek günde hocamın başıma taktığı taçtı. Durumu olmayan bir hafız adayı kullansın diye kursa bağışlamıştım; şimdi ise en özel günümde yine başımdaydı. Hocalarımın da aşağıda beni beklediğini o an anladım. Onlar gelmişti, benimlelerdi...
Heyecanım katlanırken duvardaki altın varaklı boy aynadaki aksime son kez baktım. Bir prensesi andırıyordum; ama masallardaki o uydurma prenseslerden değil... Zorluklarla mücadele etmiş, imkansızlıkların içinden süzülmüş, haram ne kadar tatlı görünse de helali seçmiş gerçek bir prenses. Hanımefendiye teşekkür edip kapıyı açtığımda, karşımda görmeyi beklediğim kişi kesinlikle Bartu değildi.
"Seni ben götüreceğim küçük hanım," dedi Bartu, göz kırpıp kolunu nazikçe uzatarak.
İtiraz etmeden koluna girdim. Babamın yokluğunu hissettirmemek için yaptığı bu ince düşünce beni çok duygulandırmıştı. Mecbur değildi, kimse onu ayıplamazdı ama o, "abim" olmayı seçmişti. Benden uzun olduğu için kulağına doğru yükseldim: "Yakıyorsun ortalığı abi!"
Kendinden emin bir kahkaha attı. "Her zamanki halim canım, çok bir şey yapmadım." Oysa üzerindeki takımı ve özenli saçlarıyla gayet şık görünüyordu.
Birlikte köşkün bordo halılarla kaplı ahşap merdivenlerinden indik. Köşkün arka bahçesine doğru adımlarken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Köşeyi döndüğümüzde ise gözlerime inanamadım; bu kadar masalsı bir manzara beklemiyordum.
Denize sıfır, beyaz mermerlerle kaplı tertemiz bir yol uzanıyordu önümde. Yolun sonunda, papatyalarla süslenmiş ışıl ışıl bir platform ve üzerinde Tarık ile benim ismimin yazdığı o pano duruyordu. Nikah memuru masasında evrakları düzenliyor, sağ ve sol taraftaki yuvarlak masalarda ise sevdiklerimiz bizi bekliyordu. Tam hayalimdeki kır düğünüydü bu.
Hocalarımı, Şeref Amca’yı, babaannemi, Bükra’yı ve Elsa’yı gördüm. Ve tabii ki Tarık... Nikah masasının yanında, jilet gibi dimdik yerini almıştı. Gözlerimiz buluştuğunda o koyu yeşiller kısıldı; sanki gözleriyle bana "Gel sevdiğim" diye sesleniyordu.
Alana giriş yaptığımızda etrafa huzur dolu bir ezgi yayıldı: Maher Zain’den "Maashallah".
Herkes sustu, tüm gözler üzerimize toplandı. Bir elimle gelinliğimin eteklerini hafifçe kaldırıyor, diğer elimle Bartu’nun kolundan destek alıyordum. Etrafa yayılan o nakarat içimi titretti: "Elhamdülillah..." Bugün benim en çok söylediğim sözcüktü bu. Sevdiğime, helalime doğru yürüyordum. Sağımda ve solumda beni seven insanlar, kucağımda koca bir demet papatya... Rabbimden daha ne isteyebilirdim ki? O yol sanki yıllar sürdü, bitmesini istemediğim bir rüya gibiydi. İçimden nakarata eşlik ettim:
"Saadetimize nazar uğramasın, hep birlikte Maşallah diyelim... Esirgesin Allah."
Ufka baktığımda, parçalı bulutların arasından sızan İstanbul güneşi tam tepemizdeydi. Nihayet sevdiğimin yanına vardım. Bartu nazikçe kolumdan ayrıldı ve şahitler için ayrılan kısma geçti. Artık sadece biz vardık.
Tarık’ın yanına vardığımda, şahitlerimiz de yerlerini almıştı. Tarık’ın şahitleri Şeref Amca ve Mehmet Hoca; benimkiler ise Bartu ve Bükra idi. Etrafta yankılanan ezgi sustu, herkes pürdikkat nikah memuruna bakmaya başladı. Heyecandan ellerim terliyor, mutluluk içimden taşacakmış gibi geliyordu.
Nikah memuru, o klasik ama ağır cümlelerine başladı. "İyi günde, kötü günde..." diye devam ederken duraksadı. Yaşının getirdiği o derin tecrübe yüzündeki çizgilerden okunuyordu.
"Maalesef günümüzdeki çoğu çift 'iyi günde' kavramını yaşarken, sıra 'kötü güne' gelince tosluyor. Gençler, siz böyle olmayın," dedi babacan bir tavırla. "Mutlulukla birlikte olduğunuz gibi, mutsuzlukta da birlikte olmayı göze alın. Hayat sadece bugünkü gibi bir bayram şenliği değil; hatta çoğunlukla zorluklardan ibaret..."
Davetliler arasında hafif kıkırtılar yükselse de ben acı bir tebessümle onu dinledim. Haklıydı; burası bir imtihan dünyasıydı ve biz bazen bu dünyada sadece mükafat bekleyerek yanılıyorduk.
Memur önce Tarık’a döndü: "Siz, Mihri Altun’u eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Bahçedeki herkes nefesini tutmuştu. Tarık mikrofonu eline aldı. Önce gözlerimin içine bakıp belli belirsiz gülümsedi, sonra konuklara döndü.
"Bu soruya cevap vermeden önce birkaç cümle etmek isterim," dedi. "Yanımdaki hanımefendi, gerçekten saygı duyduğum, azmine takdir ettiğim ve gülüşüyle kalbimi çalan tek kişi..." Bana dönüp göz kırptığında kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Allığa hiç gerek yoktu, zaten alev alev yanıyordum. "Birlikte pek çok zorluğun üstesinden geldik. Onu hem hayat arkadaşım hem yol arkadaşım, hem de iki dünya arkadaşım olarak kabul etmekten onur duyuyorum. EVET!"
Gür sesi mikrofonun etkisiyle tüm bahçede, sanki tüm İstanbul’da yankılandı. Onore olmuştum; beni herkesin içinde böyle tanımlaması ruhumu kanatlandırmıştı. Aynı soru bana yöneltildiğinde mikrofonu titreyen ellerimle aldım.
"Ben de birkaç cümle kurmak istiyorum," dedim Tarık’ın gözlerinin içine bakarak. "Çünkü bizim aşkımız sadece bir evlilikten ibaret değil. Aramıza ayrılıklar girdi, kötü insanlar girdi, korkularımız girdi... Ama Rabbim bizi öyle güzel bir tevafukla buluşturdu ki, hiçbir şey ayıramadı. Yanımdaki beyefendi, yaşadığımız her zorlukta beni destekledi ama bu kısıtlayıcı bir destek değildi. Beni güvenli bir çemberin içinde, özgür bırakarak sevdi. Kelimelerini bile beni kırmamak için özenle seçti... Çünkü sevgi, kırmaktan korkmak değil midir?"
Bahçede devasa bir alkış tufanı koptu. Bu sözleri planlamamıştım ama o an yüreğimden dökülmüşlerdi. Tarık’ın gözlerindeki o parıltıyı görünce derin bir nefes aldım. "Yakışıklı olduğu kadar yüreği de güzel olan bu adamla, ömür boyu hayat yolunda yürümeye, ahirette de yoldaş olmaya... EVET, EVET, EVET!"
İmzalar atılırken Tarık, titreyen elimi büyük ve sıcak avucunun içine alarak bana destek oldu. Birlikte attık o imzaları. Sıra yüzüklere geldiğinde Elsa kadife kutuyu uzattı. Biri gümüş, diğeri altın zarif bir çift alyans...
Tarık, alyansı parmağıma takarken kulağıma fısıldadı: "Seni kaderime yazan Rabbime hamdolsun, güneşim..."
Sıra bendeydi. Tarık’ın elini tuttum; bir erkeğin eli ancak bu kadar güven verebilirdi. Yüzüğü parmağına yerleştirirken mırıldandım: "Bizi birbirimize helal eden Rabbime hamdüsenalar olsun... Ayrıca bu alyansın içinde Ayetel Kürsi yazıyor. Mazallah, sevdiğime nazar değmesin, fazla yakışıklı çünkü!"
Tarık kulağıma doğru eğildi, nefesi yüzümü yakıyordu. "Tevafuk papatyam..." diyerek duvağımı narince kaldırdı. Alnıma sıcacık bir öpücük bırakırken fısıldadı: "Bende de Ayetel Kürsi yazılı. Çünkü sen de fazla güzelsin..."
Nikah memuru evlilik cüzdanını ikimize birden uzattı. "Bu cüzdanı ikinize aynı anda vermek istiyorum. Gözlerinizdeki o gerçek aşkı gördüm. İki cihanda da mutlu olun çocuklar!"
Bahçe yeniden alkış ve ıslık sesleriyle şenlendi.
Mehmet hoca ayağa kalktı ve dua etmek için müsaade istedi. müsaade kendisinindi tabii ki hepimiz ellerimizi açtık gerçekten çok güzel içten bir dua etti. Herkesten "amin amin" mırıltıları duyuluyordu duamızı da ettikten sonra bahçedeki şenlik ışıkları tekrardan yandı ve Nasheedler, ezgiler yeri göğü inletmeye başladı.
İlk olarak Şeref Amca ve anneannem geldi. Ellerini öptük. Anneannem bilezik takarken, Şeref Amca hem Cumhuriyet altını hem de bir Ajda bilezik taktı. "Çok şükür ölmeden şu günleri de gördük," dedi Şeref Amca neşeyle.
Sonra tüm ailemiz ve dostlarımız etrafımızı sardı. Elsa, Bartu, Bükra... Hüma ve Enes ağlamışlardı, hemen onlara sarıldım. "Merak etmeyin canlarım, artık hep birlikte çok mutlu olacağız," dedim Enes’i kucağıma alarak.
Bartu kulağıma eğilip "Asıl hediyem bu değil, sürpriz!" diyerek beni yine meraklandırdı. O kalabalığın içinde tebrikler yağarken, gözüm bir an kalabalığın arkasındaki o çok özel kişiye çarptı: Hafızlık hocam da oradaydı...
Hocam yanıma geldiğinde, yüzünde tam bir gururlu anne bakışı vardı. Gülümseyerek eli yanağıma kaydı. "Ne kadar güzel olmuşsun Mihriciğim... Seni böyle gördüğüme ne kadar sevindim anlatamam."
"İyi ki geldiniz hocam, yanımda olmanız benim için çok kıymetli," diye yanıtladım.
Gerçekten de insan, o en özel gününde yanında bazı kişilerin mutlaka olmasını istiyor. Hocam, hafızlık yaparken ne kadar zorlandığımı, ailemle neler yaşadığımı az çok biliyordu. Beni bu halimle görmesi, başardığımı iliklerime kadar hissettirmişti.
Tebrikler yağmur gibi yağarken Tarık’ın tarafı da boş değildi. Özellikle Şeref Amca’nın arkadaşları; Alman ve Türk dostları Tarık’ı tebrik ediyor, her gelen üzerine mutlaka bir şeyler takıyordu. Tarık ufaktan bir "dilek ağacına" dönüşmüştü. Üzerindeki paralara bakıp kıkırdadım. Ellerini iki yana açtı, "Komik mi?" der gibi... Komikti işte!
O sırada ince uzun boylu, gözlüklü ve oldukça ciddi bir yüze sahip bir adam yaklaştı. Tarık’ın ona bakışı, bir abiye duyulan saygı gibiydi. Sarıldılar, adam Tarık’ın kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra bana döndü.
"Siz Mihri Hanım olmalısınız?"
Başımı salladım. Konuşması, şimdiye kadar duyduğum en "Almanca kokan" Türkçeydi. "Namınızı çok duydum fakat yüz yüze ilk defa tanışıyoruz. Ben Kian, Grunewald şirketinin baş sekreteriyim. Aynı zamanda Tarık’ı küçüklüğünden beri tanırım."
Kian... Bu ismi Tarık’tan duymuştum ama ilk kez karşılaşıyorduk. Çok uzun ve etrafına adeta klimalı bir soğukluk yayan bir adamdı.
"Memnun oldum Kian Bey," dedim. "Tarık’ın yanındaki desteğiniz ve operasyondaki yardımlarınız için teşekkür ederim."
Elini kaldırdı. "Hiç gerek yok. Sizin rolünüzü biliyorum, en kritik konumdaydınız. Bir hata yapsaydınız her şey boşa giderdi. Asıl ben tebrik ediyorum. Aynı zamanda artık siz de benim patronumsunuz."
"Patron" sıfatı beni öyle bir garipsettinden ki ellerimi salladım. "Estağfurullah, olur mu öyle şey?" Tarık, patron kelimesine biraz bozulmuş gibiydi ama Kian’a duyduğu saygı her halinden belli oluyordu.
"Özel misafirleri de getirdim," dedi Kian. Tarık’a merakla döndüm. "Özel misafirler mi?"
"Evet canım," dedi Tarık elimi tutarak. "Dini nikahımızda ihtiyaç sahiplerine yemek göndermiştik ama bugün imkanımız varken daha farklı bir şey yapalım dedim. Hadi gel."
Masaların arasına daldık. Sol tarafta, rengarenk giyinmiş çocukların olduğu bir masa gözüme çarptı. Hepsinin yüzünde masum bir mutluluk vardı.
"Bugün yetim çocukları sevindirmek istedik," diye fısıldadı Tarık. "Burada eğlenmelerini, karınlarını doyurmalarını ve hediyelerle ağırlanmalarını istedim. Düğünümüz bereketli olsun diye..."
O an, zenginlerin davet edilip fakirlerin unutulduğu düğün yemeğinin ne fena bir yemek olduğuna dair hadis-i şerif aklıma geldi. Tarık’ın bu ince düşüncesine bir kez daha hayran kaldım. Çocuklarla tek tek konuştuk, isimlerini öğrendik, arkadaş olduk. Onlarla kurduğumuz o tatlı iletişim bütün yorgunluğumuzu almıştı.
Bükra’nın, "Yemek servisi başlıyor, gelin ve damadı yerlerine alalım!" diye seslenmesiyle masamıza döndük. Menüde en dikkat ettiğimiz husus israf olmamasıydı. 15-20 kişilik, samimi bir davetti bizimki. Gösterişten uzak ama her şeyin en lezzetlisiyle donatılmıştı masalar. Keşkek, ara sıcaklar ve buz gibi şerbetler eşliğinde yemeğimizi yedik.
Tarık’ın herkesin içinde ağzıma lokma uzatması beni utandırsa da, "Herkes yemeğine gömülmüş merak etme," diyerek beni ikna etti. O sırada gözüm Bartu’ya ilişti. Çalgısız, sadece ney ve tef eşliğinde yapılan bu düğünde bile olduğu yerde ritim tutuyordu. "Azıcığı da haram, çoğu da haram!" diye takılmıştım ona, o da şimdi ney sesine dayanamıyordu.
Yemekten sonra Mehmet Hoca’nın güzel duasına hep birlikte amin dedik. Etrafta o kadar dingin, o kadar huzurlu bir hava vardı ki... Ne dedikoducu bakışlar vardı ne de yargılayan sözler. Helal dairesindeki o huzur içimizi doldurmuştu.
"Fotoğraf çekimi vakti!" diye seslendi Bartu.
Hemen Tarık’a döndüm. "Ağzım yüzüm yamulmuş mu? Yemek yerken kendimden geçmiş olabilirim!"
Tarık yanağımı sıktı. "Mükemmel gözüküyorsun. Hatta kendimi zor tutuyorum, o kadar güzelsin."
İlk pozlarımızı İstanbul manzarasına karşı verdik. Ardından kasklarımızı getirip motorlarımızın yanında o meşhur pozu verdik; benim için en unutulmaz kare buydu. Fotoğrafçılardan birinin hanım olması da beni çok rahatlatmıştı.
Vakit iyice ilerlediğinde, Tarık arkamda belirdi. Eli hafifçe belimi buldu. "Yine kaçalım mı?"
"Kaçalım!" dedim heyecanla. İkimiz de kalabalığı seviyorduk ama bir yere kadardı. Pelerinimi ve duvağımı çıkarttım. Kimseye çaktırmadan arka kapıdan ilk girdiğimiz bahçeye çıktık.
"Bu gelinlikle motoru nasıl süreceğim?" diye bir an düşündüm ama vazgeçmeye niyetim yoktu. Eteklerimi topladım, bileklerim gözükmeyecek şekilde oturdum ve kaskımı taktım. Tarık motorun üzerinden gülerek beni izliyordu.
"Çok uzağa gitmeyeceğiz, sorun olmaz," dedi ve işaret verdi.
Motorlarımızı çalıştırdık. O gürültülü ses bahçede yankılanırken, bizimkilerin yokluğumuzu fark edeceğini biliyordum ama artık çok geçti. Biz rüzgara karşı, kendi masalımıza doğru sürüyorduk.
Tarık’ın peşine takıldığımda, yüreğimde birlikte kaçmanın verdiği o çocuksu heyecan vardı. Kalbim sanki yasak bir şey yapıyormuşuz gibi çarpıyordu; oysa artık birbirimizin helaliydik. Süleymaniye’nin dar, tarihi ve taş kokulu sokaklarından yokuş yukarı tırmandık. Bir yandan motoru sürüyor, diğer yandan rüzgarda savrulan gelinliğimin eteklerine sahip çıkmaya çalışıyordum.
Allah’tan bu yolculuk Tarık’ın dediği gibi çok uzun sürmedi. Motora binmeyi ne kadar sevsem de, uygun ekipman ve kıyafet olmadan sürmek gerçekten zahmetli ve riskliydi. Tarık durduğunda ben de motoru durdurdum. Tam olarak nerede olduğumuzu anlayamamıştım.
"Motoru buraya koyalım," dedi Tarık.
İndik, emniyet kilitlerini taktık ve kasklarımızı motorun üzerine kilitledik. Tarık elini bana doğru uzattığında, yüzümde engelleyemediğim bir gülümsemeyle elini tuttum. Koluna girdim. "Nereye gidiyoruz?" diye sordum merakla.
"Gidince görürsün..."
İstanbul’un yokuşları gerçekten dikti; "Yedi Tepe" üzerine kurulduğunu her adımda hissettiriyordu insan. Dar sokaklardan ilerlerken sağ tarafımızda Süleymaniye’nin görkemli minareleri bize göz kırpıyordu. "Çok kalmadı, az gayret canım," dedi Tarık ama benim takatim tükenmişti. Tam o sırada ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim.
Beni kucağına almıştı.
Bu bir ilk değildi belki ama ne zaman bu duruma düşsem heyecanımı dizginleyemiyordum. Boynuna sıkıca tutundum. Tarık sanki beni taşımıyormuş gibi, yokuşu daha da hızlı çıkmaya başladı. O an anladım; az önce bana ayak uydurmak için yavaş yürüyormuş. Sıcak nefesi yüzüme vurduğunda, daha fazla dayanamayıp başımı boynuna gömdüm.
Hafifçe kıkırdadığını duydum ama başımı çekmedim. Birkaç dakika sonra, "Geldik canım," diyerek beni yere indirdi.
Karşımdaki manzarayı gördüğümde nefesim kesildi. İstanbul’u daha önce hiç böyle bir noktadan görmemiştim. Güneş usul usul batmaya başlamıştı. Batıda Edirnekapı Camii, doğuda ise Üsküdar’daki evler seçiliyordu. Ama en çok Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii kendini öne çıkarıyordu.
"İşte geldik, nasıl buldun?"
Gelinliğimin eteklerini düzeltirken hayranlıkla etrafa baktım. "İnanılmaz... Surların üzerinde miyiz?"
"Evet," dedi Tarık, ellerini cebine sokarak. "Tam surların üzerindeyiz. Burayı turistler pek bilmez, baş başa kalabiliriz diye düşündüm."
Surların yükseltisine, yan yana oturduğumuzda Tarık’a döndüm. "Neden nikah tarihi olarak bugünü seçtiğini biliyorum," dedim. "Yavuz Bahadıroğlu’nun bir kitabında okumuştur. Mimar Sinan’ın Mihrimah Sultan’a olan aşkı anlatılır... Gerçi ben o aşk efsanesine çok inanmıyorum, aradaki yaş farkı ve dini hassasiyetleri düşününce pek mümkün gelmiyor. Ama Sinan’ın mimari dehasına ve o ay-güneş detayına inanıyorum."
Tarık gülümseyerek sözü devraldı: "Ben de aşk kısmına değil ama Ay ve Güneş’in birbirine sevdalı olduğu kısmına inandım. Biz de bu manzaradaki Ay ve Güneş kadar farklı iki insandık belki... Ama Rabbim bizi bir araya getirdi."
Gözlerindeki parıltı, batan güneşin kızıllığıyla birleşmişti. "Öyle güzel düşünmüşsün ki," diye fısıldadım. "Sana bir kere daha aşık oldum."
Tarık biraz daha yanıma sokuldu. "Ben de ilk gördüğümden beri her gün biraz daha oluyorum..." dedi. Eli usulca yanağıma yerleşti.
Tam o anda, Üsküdar’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minareleri arasından İstanbul’un nazlı semasına Ay usulca yükselirken; Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nin minareleri arasından kızıl bir top gibi Güneş batmaya koyulmuştu. Ay ve Güneş, aynı gökyüzünde birbirini selamlıyordu. Tıpkı bizim gibi...
Tarık biraz daha bana doğru eğildi. Nefesi ateş gibiydi. "Mah da Mihri’sine kavuşmak ister..." diye fısıldadı.
Bu cümle, bunca zamandır beni dizginleyen o son iplerin de kopmasına sebep oldu. Aramızdaki ufacık boşluğu kapatırken, elim boynuna uzandı.
İmkansızların Rabbi bizi birbirimize kavuşturmuş; helalin içindeki o eşsiz aşkı yüreklerimize nakış nakış işlemişti.

---
Nasıldı?
Bizim düğünümüz 🥰
Peki son sahne?
Ben Mihri'nin Tarık ile nikahtan önce yaptığı konuşmada ağladım.🥹
Bölümün sahneleri için çok güzel özel görseller oluşturdum.
@aydaki_yazar04 hesabıma mesaj çekersiniz. Size iletirim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 42.59k Okunma |
6.37k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |