

Selamünaleyküm papatyaların
Beni özlediniz mi?
Ben bölüm yazmayı özlemişim
Gerçekten sizleri de özledim
Umarım bu bayram şekeri tadındaki özel bölüm sizlere mutlu eder gönlünüze umut tohumları eker.
O zaman sizleri MihTar ve Rüveyda ile özlem gidermeye bırakıyorum.
Belki bazılarınız bilmiyordur Bir Demet Papatya'yı yayınevine göndermek için bir hazırlık sürecindeyim bu süreçte Instagram hesabın kapandı.
Bu kitleler de yayınevleri için önemli. Eğer destek vermek isterseniz lütfen Instagram hesabımı takibe alın.
Yeni hesabım
@aydaki_yazar00
--
Mihri'den
Yorgun geçen günlerin ardından huzurla uyulan uykuların ve bazı geç kalkılan sabahların tadı, huzuru bir başka oluyor.
Minik bir tıkırtı duydum uykumun derinliklerinden. Yine de yorgun göz kapaklarım gözlerimden kalkmıyordu. Minik adımlar duydum, gittikçe kulağıma doğru yaklaşan... Ve bebeğimin sesi:
— Anne... Anneee!
Onu duyuyordum fakat kalkacak gücüm yoktu. Bu sefer de yatağın diğer tarafına dolandı. Yine aynı ince ses, bu sefer yanımda yatan canım kocama doğru konuşmaya başladı:
— Baba... Baba, kalk hadi, babaaa!
Tarık beni kollarında biraz daha sarmalarken benim gibi gözlerini açamıyor gibiydi. Anlaşılmaz birkaç mırıltı döküldü dudaklarından.
Tek gözümü yavaş yavaş açmıştım. Odaya dolan güneş yüzüme vuruyordu, etraf sıcacıktı. Burnuma dolan koku ise her şeye bedeldi; sevdiğimin kokusu...
Gülümsedim.
Bizi kaldıramadığı için biraz öfkelenmiş olan Rüveyda'nın koşup koşup ikimizin üzerine, yatağa atlamasıyla Tarık bir anda sıçradı.
— Allah, ne oldu?
Bir anda doğrulmuştu, gözleri kocaman açılmıştı. Rüveyda hemen minik kollarını babasının boynuna doladı. Masum bakışlar ile dudaklarını büktü.
— Bir şey olmadı, bir şey olmadı baba. Sadece ben kahvaltı hazırladım da size, onun için uyandırmaya geldim.
Bir elimle yataktan destek alarak doğruldum, bir yandan gözlerimi ovuşturuyordum. Karşımda öyle tatlı bir manzara vardı ki... Tarık hemen kollarını minik meleğimizin belinde birleştirdi, biraz daha kucağına aldı onu. Diğer eliyle sarı saçlarını gözlerinin önünden çekiyordu.
— Sen bize kahvaltı mı hazırladın prensesim?
Hızlı hızlı başını salladı.
— Evet, evet!
Sonra bana doğru döndü, elini uzattı.
— Anne hadi, hadi gidelim!
Tarık ile birbirimize bakıyorduk. O bu bakışmaya dayanamadı; babasının kucağından kalktığı gibi tekrar kapıya koştu.
— Hadi gelin bak, yumurta soğuyacak!
Benim taklidimi yapıyordu kendince. İkimiz de Tarık ile birbirimize bakıp kahkaha attık.
— Senin minik versiyonun sanki.
— Bazı tavırları da aynı sen, dedim.
Tarık'ın eli usulca yanağımı buldu, bir eliyle de saçlarımı okşadı.
— İkimizin meleği...
Birlikte hızlıca yatağımızı düzelttik. Rüveyda aşağı kattan sürekli bize seslenmekle meşguldü.
Gülüşerek, el ele merdivenleri indiğimizde; mutfak tezgahına ulaşamadığı için altına minik bir tabure çekmiş, ocakta, tavada bize yarı pişmiş bir yumurta hazırlamış, sarı saçları lüleler ile omuzlarına dökülen pijamalarıyla bize masum bakışlar atan 1 adet Mihrimah Rüveyda bulduk.
Tarık elini belime koyarak beni kendine yasladığında, başımı göğsüne koydum.
Yaşadığımız tüm zorluklar, acılar, geçmez dediğimiz yaralar, hayatımızda üzücü izler bırakan kötü insanlar hayatımızdan geçmiş; yerini yemyeşil, masmavi bir gökyüzüyle kaplayan, huzurlu, tatlı bir esintiyi andıran bir bahar gibi yaşantımız bize hediye edilmişti.
Tarık, bizim onu izlediğimizden dolayı mızmızlanan Rüveyda'yı kucağına alırken bir yandan da onunla konuşuyordu:
— Ay benim tatlı kızım, ne kadar da becerikliymiş! Sen yumurta mı yaptın anneyle babaya?
Evet, minik bir kız gibi davranıyordu ama Rüveyda'mız artık ilkokula başlama yaşına gelmişti bile. Ne kadar da hızlı büyümüştü... Sürekli ağladığı, minicik bir kundak kadar olduğu zamanlardan şimdiye gelmiştik bile. Hayat gerçekten çok hızlı akıyordu.
Yurtayı pişirmesi için Tarık Rüveyda'ya yardım ederken, ben de çay koyup dün buraya gelirken marketten aldığımız kahvaltılıkları bahçedeki masaya hazırlamaya başladım. Bu evin elbette bizim için yeri her zaman ayrıydı fakat Tarık'ın Almanya'daki işlerden ötürü gitmesi gerektiği zamanlarda burada tek başımıza kalmak çok güvenli hissettirmiyordu.
Bir yandan kurstaki derslerime tekrardan başlamıştım, talebelerimle ilgileniyordum. Rüveyda'da hep yanımdaydı, çoktan Kur'an okumayı sökmüştü bile, çok zekiydi. Merkezde daha yoğun olduğumuz özellikle hafta içlerinde Kuşadası merkezde kalmaya karar vermiştik. Hem benim kursuma yakındı hem de şehir içinde alışveriş yapmak daha rahat oluyordu. Ama ilk fırsatta yine buraya geliyor, hep birlikte vakit geçiriyorduk. Öncesinden evi temizlettiğim için her yer temizdi, bahçede birkaç iş vardı.
Minik bebeğim benim gibi patates kızartmasını çok sevdiği için hızlı bir patates hazırladık. El birliğiyle masayı kurduğumuzda tatlı bir kahvaltıya başladık.
Rüveyda okul için çok heyecanlıydı, şimdiden neler olacağına dair bir sürü hayal kuruyordu. Keyifle onları izliyordum çayımı yudumlarken.
— Bir sürü arkadaşım olacak değil mi babacığım? derken iri ela gözlerini babasının koyu yeşil gözlerine dikmişti. Merakla vereceği tepkiyi bekliyordu.
Tarık ağzındaki lokmayı yuttu.
— Tabii ki prensesim, bol bol arkadaşın olacak fakat sadece kız.
— Sadece kız mı?
— Neden?
— Erkeklerden uzak dur bebeğim.
— Ben bebek değilim, büyüdüm baba!
— Büyüsen de uzak duracaksın.
Kahkahalarla dinlerken içtiğim çay boğazıma kaçtı. Rüveyda kollarını birbirine bağlayıp kaşlarını çatmıştı.
— Neden ama, niye?
Tarık'a bıyık altından gülerken, oturduğu sandalyeden kalktı; Rüveyda'nın sandalyesinin yanına diz çöktü. Göz göze geldik. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım çünkü biz güldükçe onunla dalga geçtiğimizi düşünüyordu.
Tarık, Rüveyda'nın gönlünü almak için yumuşacık bir sesle konuştu:
— Prensesim...
Rüveyda hiç istifini bozmuyordu.
— Bak, bol bol arkadaşın olabilir gerçekten.
Sadece Rüveyda babasına baktı.
— Erkeklerden uzak dur.
Rüveyda yine başını çevirdi. Galiba bu konuda anlaşamayacaklardı.
— Önümüzdeki doğum günün için sen ne hediyesi istiyordun? dedi Tarık bana göz kırparken.
Dirseklerimi masaya dayamış, bu sahneyi doya doya izliyordum. Rüveyda'nın bir anda kaşları kalktı, büzdüğü dudakları keyifle kıvrıldı. Kollarını açtı; bir bana baktı, bir de babasına. Sonrasında çığlık atarcasına haykırdı:
— Motor istiyorum!
Ben ne istediğini biliyordum, yine de onun ağzından tekrar böyle coşkuyla duymak çok hoşuma gitmişti. Daha annesinin karnında bile motora binen bir kızdı o, ne isteyebilirdi ki?
— Tamamdır o zaman, dedi Tarık kendinden emin bir şekilde.
Yüzündeki gülümseme büyürken Tarık'ın nazikçe uzattığı elini kavradı, hatta dayanamayıp gülücükleri eşliğinde babasının boynuna atladı.
Bu sahneyi içimdeki minik Mihri ile birlikte izledim. O, hiçbir zaman istediği şeyleri böyle özgürce söyleyememişti. Söylese de alacağı tepkileri biliyordu, kendi gibi olamamıştı o...
Baba kızın tatlı sarılmasına dayanamayıp onların yanına katıldım. Ama şimdi onun yavrusu, onun canından çıkan bu can; istediği gibi babasına yüreğinden geçenleri söyleyebiliyor, korkusuzca kendini babasının ve annesinin güven kokan kollarına atabiliyordu.
Bu meseleyi de tatlıya bağladığımıza göre kahvaltımızı bitirip hazırlanmaya başladık. Bugün ailecek motorla turlayıp keyifli vakit geçirmeyi planlamıştık.
Siyah motor üzerine giydiğim bol takımımı üzerime geçirirken Tarık da ekipman kıyafetlerini giymişti. Minik Rüveyda'mızın da ona özel dikilmiş kıyafetleri vardı. Küçüklüğünden beri bizimle motora bindiği için öncesinde kıyafetlerini halletmeştik.
— Seninle bineceğim babacığım!
Rüveyda bu sefer babasını seçmişti. Tarık Almanya'ya gittiğinde bazen işleri uzun sürdüğü için ona çok hasret kalıyordu.
Garajdan motorlarımızı çıkarıp son kontrolleri yapıp kasklarımızı taktık, gazlamaya çıktık.
Bugün buradaki dağlardan birine patika bir yol ile çıkmayı deneyecektik. Yol bir yere kadar asfalt, sonrasında toprak olarak devam ediyordu. Kasklarımızın içerisindeki Bluetooth kulaklıklar ile konuşuyorduk.
Sonlara doğru biraz yorulsak da motorlarımızın güçlü olması işimizi kolaylaştırmıştı. Uzun süre helezonlar çizerek dağı tırmanmaya devam ettik. En son zirveye ulaştığımızda o zorlu tırmanışa değmişti.
Geniş bir düzlüğü andıran tepe, yamaçlık olsa da birkaç ailenin oturabileceği bir genişlikteydi. Yemyeşildi ama daha da güzeli; papatyalarla doluydu...
Rüveyda kaskını çıkardığı gibi papatyalara doğru koşmaya başladı:
— Anne, anne bak! Her yer papatya!
Becerikli kızım daha minicik olmasına rağmen kaskını bile çıkartabiliyordu.
Kaskları motorların üzerine bıraktık. Tarık yanıma gelmişti, elimi tuttu. O kadife sesi ve derin gözleri ile yine beni kendine aşık ediyordu:
— Gel papatyam...
Evliliğimiz yıllar geçtikçe eskimiyor, aksine eşsizleşiyordu.
İkimiz de yan yana oturduğumuzda, başımı sevdiğimin omzuna yasladım. Hep güçlüydü onun duruşu ve ona yaslanmak benim için en büyük lütuftu.
Etrafımızda koşuşturup mutluluk çığlıkları atan, minik ekipman kıyafetleri içerisindeki kızımızı gülümseyerek izledik. Elinde bizim için topladığı papatyalar ile yanımıza geldi.
— Bu anneye, bu babaya...
Topladıklarını aramızda bölüştürüyordu. Koşturmaktan yorulmuş olacak ki kucağıma oturdu. Beklenti dolu iri gözlerini babasına dikti.
— Baba, sen neden sürekli anneme "papatyam" diyorsun?
Tarık'ın dudağının kenarı keyifle kıvrıldı.
— Çünkü annen benim papatyam.
— Peki ben? Peki ben? dedi kaşlarını çatarak.
— Sen prensesimsin.
Dudaklarını birbirine bastırdı.
— Ben de papatya olmak istiyorum ama!
— Tamam, tamam, dedim kıkırdayarak. Sen de papatya prensesimizsin.
Yüzünde tatlı bir gülücük oluştu. Yanaklarımıza minik öpücükler bıraktı. Minik kollarını babasının boynuna dolayıp bu sefer onun yanına geçti.
— Baba, anneme "papatya" demenin bir hikayesi var mı?
Tarık alt dudağını dişleyerek bana baktı. Bu bakışma ikimiz için de pek çok şeyi ifade ediyordu.
— Var.
— Anlatsana, anlatsana!
Tarık, Rüveyda'nın saçlarını okşamaya başladı, bir yandan benim omzumu sıvazlıyordu.
— Yine bir gün gazlamaya çıkmıştım. Tabii o zamanlar baban böyle bir adam değildi.
— Nasıl bir adamdı? diye sordu miniğimiz.
— Karanlık bir adamdı, dedi Tarık kısaca anlatmak için. Sonra... dedi.
Bakışları beni buldu. Yine o ana gittik ikimiz de.
— Papatyaların içerisinden gelen mest edici bir ses beni durdurdu. O ses ruhumun derinliklerine işledi, ilahi bir davetti benim için. Sonra annen gülümseyerek bana doğru koştu...
İşte o zaman... Tabii bunu dinlerken ben yine gülümsüyordum. Tarık'ın bakışları gülücüğüme takıldı. Duraksamış olacak ki Rüveyda sabırsızca araya girdi:
— Sonra? Sonra, sonra?
Dedikten sonra Tarık, düşünceli bir sesle ekledi:
— Ben onun gülüşüne, yaşayışına... Onunla da Rabbime aşık oldum.
Minik elleriyle ağzını kapattı şaşkın ifadesini gizlemek için.
— Aşık mı oldun?
Sanki bize sır veriyordu. Tarık başını salladı.
Elim Tarık'ın yanağını buldu, usulca okşadım minik gamzesini. Gözlerimiz birbirine çoktan kenetlenmişti. Bu büyülü anı, Rüveyda'nın aramıza girip bir bana bir de Tarık'ın meraklı bakışlarına atarak söylediği kelimeler böldü:
— Aaaa! Baba anneyi öpecek!
Aynı anda kahkaha atmaya başladık. Tabii Rüveyda ona güldüğümüzü düşünerek önce biraz bozuldu, sonra hemen topladı, o da bizimle birlikte gülmeye başladı.
Gülücüklerimiz tatlı tatlı esip papatyaların yapraklarına dokunarak yüzümüze ulaşan meltemlere karıştı.
Dönüşte Kuşadası'nın merkezindeki, fırsat buldukça gittiğimiz bir balık restoranında akşam yemeğimizi yedikten sonra Rüveyda'yı parka götürdük. Hepimiz yorulmuştuk.
Akşam eve geldiğimizde önce ailecek namazımızı kıldık. Rüveyda, ona aldığımız minik seccadeyi kullanıyordu.
Sonrasında onu banyoya sokup duş aldırdım. Minik prensesin saçları çok karışıyordu, ince telliydi kumral bukleleri. Tabii hanımefendi azıcık tarayınca hemen ağlamaya başlıyordu, çok nazlıydı. Ben büyük bir sabır ile uğraşıyordum fakat o mızıkçılık yapmaya devam ediyordu. Babasını istiyordu.
Tarık; ıslak saçları omuzlarına bıraktığı havlu, üstüne geçirdiği rahat gri bir eşofman ve beyaz kısa kollu ile yanımıza geldi. Duşunu almıştı. Yanıma oturdu, yanağıma sıcak bir öpücük bıraktı.
— Hadi sen de duş al, minik prensesimizle ben ilgilenirim.
Onun bu ilgili tavırları gerçekten beni çok rahatlatıyordu. Hiçbir zaman Rüveyda ile ilgilenirken beni yalnız bırakmamıştı. Saatlerce onunla ilgileniyordum, ister istemez yoruluyordum. Kendime vakit ayırmaya, kişisel bakımımı yapmaya, bazen sadece sakince kitabımı okumaya ihtiyaç duyuyordum ve bu, Tarık'ın bana yardım etmesi ile mümkün olabiliyordu. İkimizin çocuğuydu sonuçta, bu çok doğal bir şey olsa da pek çok anne bundan mahrum olduğu için kendimi çok nasipli hissediyordum.
Sıcak bir duş aldım da rahatlayıp gevşedim. Yine aynı papatya kokulu şampuan ve duş jelini kullanıyordum. Tarık seviyordu, ben de onun sevdiklerini seviyordum.
Saçlarımı hızlıca kurutup üzerime rahat bir şeyler giyip tuvalet aynamın üstünde duran, yarım bıraktığım bir kitabı aldım ve yatak odasının balkonuna çıktım. Masanın iki yanında duran sandalyelerden birine oturup yatak odasından balkona vuran ışığın loş etkisinde kitabı okumaya başladım.
Omuzlarıma bırakılan yumuşak bir hırka ve burnuma gelen kahve kokusu ile gözlerimi araladım. Okuduğum kitap ellerimin arasından alınmış ve yanımdaki masaya bırakılmıştı. Yanımda hissettiğim sıcaklıkla gözlerimi aralayıp başımı çevirdiğimde; gecenin karanlığında benim için hep bir yıldız gibi parlayan sevdiğinin koyu yeşil gözleri bana şefkatle bakıyordu.
Kırpıştırdım kahvelerimi ve gülümsedim.
Aramızda masanın bir boşluk oluşturmasını istemediği için yanındaki sandalyeyi alıp benim hemen dibime koyup oturmuştu. Masada duran kahveyi elime doğru uzattı.
— İç, için ısınır.
— Sen yanımdayken hiç üşüyüyorum ki...
Kolunu omzuma dolayıp beni kendine çekti ve sarıldı.
— Papatyam... Ben yanımdayken bile sana hasretim.
Paylaştığımız bu kucaklaşmanın ardından kahvelerimizi yudumlarken gökyüzündeki yıldızları izlemeye başladık. Konuştuk yaşantımızdan; üzüntülerimizden, korkularımızdan paylaştık, teselli ettik, en çok da birbirimize şefkat gösterdik. Tarık, Rüveyda'ya masal okuyup uyuttuktan sonra bizim için kahve pişirmiş...
Kahvelerimizi içmiş, manzarayı izlerken dalıp gitmiştik ki ansızın esen rüzgar ile bir yaz yağmuru bastırdı önümüzdeki manzaraya. Oturduğum yerden doğruldum.
Yağmur eskiden kaçtığım, içimi üşüten ve bana hep üzüntülerimi hatırlatan bir şeydi. Tarık bana baktı.
— Babamı kaybettiğim gün çok yağmurluydu, diye ekledi.
— Benim de yağmurla ilgili çok güzel anılarım yok, dedim gülümserken.
İkimiz de balkon mermerine dayanmıştık.
— Ama sonra... dedim. Yağmurun yağması içindeki tohumları yeşertti.
Yağmuru tefekkür ederek izlerken bir anda minik bir kız çığlığı dikkatimizi çekti. Aşağıya baktığımızda, Rüveyda'nın bahçede yağmurun altında dans ettiğini gördük. Kendi kendine dönüyor, mırıldanıyor ve gülüyordu.
Tarık'a baktım endişeyle.
— O uyumamış mıydı?
Gülümsedi.
— Beni yine kandırmış.
İkimiz de gülümserken aynı kelimeleri söyledik:
— Bizim aksimize, o yağmuru seviyor...
Evet, bebeğimiz yağmuru seviyordu. Sevmeliydi de. Onun kötü anıları olmasın, üzüntülerinde yapayalnız kalmasın diye elimizden geleni yapacaktık. Tabii bu ne kadar mümkün olabilir bilemiyorum; sonuçta hayat herkes için farklı imtihanlar, umutlar, hayaller ile dolu...
--
Maalesef Instagram hesabım yine kapandı.
Allah var gam yok 🥹
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 62.59k Okunma |
8.91k Oy |
0 Takip |
61 Bölümlü Kitap |