

Tarık gidince ev bomboş geldi. Koca evde iki kişiydik ama o sanki varlığıyla benim için her yeri dolduruyordu; şimdi her yer bomboş hissettirdi. Yine de bir süre buna alışmam gerekecekti galiba. O yüzden dikkatimi başka şeylere verdim.
Önce evin rutin işlerini tamamladım. Bunun ardından diğer büyük işler için ayarladığımız yardımcı ablanın gelmesini beklerken kütüphaneye girip kendime bir kahve yaptım ve ders çalışmaya başladım. Uzun bir süredir çalışmadığım için tabii ilk başta epey zorlandım ama bir şekilde alışacaktım. Kendime güzel bir plan hazırladım; artık bir hayalim vardı. Koca harflerle yazıp panoma astım: "Edebiyat okuyacağım!"
Yardımcı abla geldiğinde yapması gereken işleri söyledim. Bir yandan da muhabbet etmeye başladık. Buranın yerlisiymiş; Egeli bir teyze, tatlı bir konuşması vardı. Biraz muhabbet edip işleri halledip ayrıldığında ben de anneannemlere geçtim. Akşam yemeklerini Tarık yokken büyük ihtimalle burada yiyeceğimi düşündüm; hatta bazı geceler kalabilirdim. Çünkü o büyük evde tek başına kalmak birazcık korkutucu gelebiliyordu. Tarık etrafı epey korunaklı yaptırmış olsa da yine de biraz ıssız kalıyordu; çevresindeki evler ona biraz daha uzaktı. Aynı zamanda burada daha çok yazlıkçılar olduğu için bahar dönemleri daha tenha oluyordu.
Tarık bana bıraktığı kartın içini fazlasıyla doldurduğunu ve ev için ne ihtiyaç olursa almamı istediğini söylemişti. Dışarı çıkmama bile gerek yoktu, her şeyi kapıya söylememi istemişti. Bir yandan garajımız bomboştu; hâlâ araba ve motorlarımız gelmemişti. Onların büyük ihtimalle Tarık eve geldiği zaman geleceğini düşünüyordum.
Bir hafta geçmişti bile; biraz olsun bu rutine alışmıştım. Tabii Tarık’la her gün görüntülü görüşüyorduk. Artık ders çalışmak o kadar zor gelmiyordu. Kendime yeni bir sürü test kitabı almıştım; heyecanlıydım, umutluydum. Allah'ın izniyle bu işin de altından kalkacaktım.
Tarık'ın geleceği günü öğrenince heyecandan yerimde duramadım. Yemekler yaptım, kurabiyeler pişirdim. Ev zaten temizdi, ayrıca bahçeyle de ilgileniyordum. Ve o an gelmişti... Zilin çalmasıyla koşarak kapıya koştum. Boynuna atladım, uzun uzun sarıldım. Çok özlemiştim onu; kokusunu, gözlerini, sıcacık bakışlarını, yumuşacık sesini...
Tabii arkasında bir araba adam olduğunu görünce şaşırdım. Çalışanlarıymış; aynı zamanda motorlarımızı getirmişler. Tarık'ın bir arabası da bizim garajda kalacakmış ne olur ne olmaz diye. Ehliyet almayı düşünüyordum çünkü buralarda motordan ziyade araç kullanmam gerekebilirdi. Merkezden alışveriş yapmak için... Motor ehliyeti almış bir kızdım sonuçta, araba çok daha kolay geliyordu. En kısa sürede onu da halledecektim.
Beni en çok şaşırtan şeylerden biri ise garajımıza adamlar tarafından taşınan kocaman, devasa, üzerinde Kawasaki yazan bir kutuydu. Tabii ki dışından bile belliydi; bu bir motordu! Tarık'a bunun ne olduğunu sorduğumda, babasının bir arkadaşından ona düğün hediyesi olduğunu söyledi. Adamlar açmayı teklif ettiler ama benim isteğim üzerine Tarık açtırmadı ve bu açılışı birlikte yaptık. Kutu açmayı zaten seven biriydim ama bu sefer motor kutusu açıyorduk; bu acayip güzeldi!
Biraz zordu tabii, güç gereken kısımları Tarık'a bıraktım, ben eğlenceli kısımları hallettim. Rengi acayip çarpıcıydı; fıstık yeşiliydi! Bu model çarpıcı bir şekilde üretilmişti, çok hoşuma gitmişti. Tabii Tarık bayağı güçlü bir motor olduğundan, hatta bunun yarış motorlarının şehir içinde kullanılması için üretilen bir versiyonu olduğundan bahsetti: Kawasaki Ninja ZX-4RR. Tarık motora bakarken birazcık geriye çekildim, bir motora baktım bir Tarık'a... Sonra yanına sokuldum ve şöyle dedim:
— Senin gözlerinle de bayağı uyumlu oldu.
Tabii Tarık acayip eğlenceli bir kahkaha attı. Bol bol hasret giderdik. En azından bir süre daha Almanya'ya gitmeyecekti.
Günlerimiz böyle akıp giderken artık rutinlerimiz oturmuştu. Bu eve alışmıştım. Hafızlık hocam ile bir hal hatır sohbeti yaptığımız esnada bana Kuşadası'nda minik bir kurs olduğunu ve ara ara hoca ihtiyacı olduğunu söyledi.
— İstersen git bir konuş, dedim kendi kendime.
Tabii benim aslında şu an rutinim müsaitti ama mesafe biraz uzundu, yine de ara ara gidebilirdim. Tabii bu benim araba ehliyeti almam için aradığım o sebep oldu. Çok da uzun sürmedi ehliyet almam; Tarık'ın özel dersleriyle hızlı bir şekilde ehliyet almayı da başarmıştım. Arada Bükra'nın sürpriz ziyaretleri bana çok iyi geliyordu. Bartu Almanya'ya gitmişti, o yüzden onunla telefonda görüşebiliyorduk. Sıkıldığım zaman Şeref amcanın, anneannemin yanına gidip geliyordum. Haftanın üç dört günü de bu kursa gidip kızların derslerini almaya başladım. Kurs özlemimi orada gideriyordum, hem de bana bir meşguliyet oluyordu.
Tabii derslerimi aksatmıyordum, bir yandan üniversiteye çalışıyordum. Günler böyle akıp gitti. Hatta öyle güzel bir rutinim oluşmuştu ki eski hayatımı, o zor günlerimi unutmuş; artık onlar sadece benim için silik birer anıdan ibaret kalmıştı. Tabii Hüma ve Enes ile görüşmeyi asla bırakmıyordum ama teyzem onlarla çok güzel ilgileniyordu, bu da beni rahatlatıyordu. Benim yanıma gelmelerini teklif ettiğimde reddettiler; teyzemin yanında olmaya çok alışmışlar, aynı zamanda okulları oradaydı.
Kursa gitmek için merkeze gittiğimde, birkaç gündür beni rahatsız eden mide bulantılarımın sebebini merak ettiğim için sağlık ocağına uğradım. Acaba tahmin ettiğim şey miydi? Bir yandan heyecanlanıyor, bir yandan da bir kesinlik olmadan Tarık'a bir şey söylemek istemiyordum.
Aldığım gebelik testinin sonucunu akşam eve gittiğimde öğrendim. O an benim için unutulmazdı. Bir elimde çift çizgili bir çubuk, diğer elimle ağzımı kapatıyordum ve aynadaki görüntüme bakıyordum. Ben anne mi olacaktım? Birisi bana "anne" mi diyecekti? Allah'ım inanamıyorum! Aşırı heyecanlı ve mutluydum ama bu haberi ilk önce bu tatlı bebeğin babasına vermeliydim. Ve o an söylememek için dudaklarımı ısırdığım bir görüntülü konuşma yaptık Tarık ile.
Yarın geleceğini söyledi; işte aradığım fırsat buydu!
Ertesi gün ikindi vakitlerinde gelecekti. Yemekleri hazırladım. Bahçede ektiğimiz bitkiler yavaş yavaş toprağın altından filizleniyordu; çilekler, papatyalar çiçek açmıştı. Tarık geldiğinde her zamanki gibi yorgundu, yine de beni görünce her şeye rağmen gülümsedi. Kocaman gülümsedim. Güneş ağır ağır ufka yaklaşıyordu.
Tarık'ın elindeki çantaları bahçeye bırakması ile bir elinden çekiştirmeye başladım. Bu haberi ilk tanıştığımız yerde vermek istiyordum. Tabii Tarık benim hareketlerime biraz afallamış olsa da yine de bozuntuya vermedi.
— Hadi, dedim, — Papatya tarlasına gidelim!
— Gidelim meleğim, dedi ve yürümeye başladık.
Papatyaların arasına girdiğimizde daha da uzadıklarını ve gürleştiklerini fark ettim. Hava sıcaktı ama ikindi esintisi de vardı. Tam papatyaların ortasındaydık. Tarık'a döndüm, güneş yine yüzüne vuruyordu. Birkaç adım aramızdaki mesafeyi kısalttım. Gözleri ilk gördüğümdeki gibi bakıyordu, büyülenmiş gibi...
Kocaman gülümsedim, dudaklarımı birbirine bastırdım. Sanki bir şey söyleyeceğimi anlamış gibiydi ve bekliyordu. Heyecanla cırladım:
— Hamileyim!
Tarık'ın ifadesi görülebilecek en güzel manzara gibiydi. Önce gözleri parladı, beni baştan aşağıya süzdü; sonra karnımda durdu bakışları. İnanamıyor gibiydi.
— Hamile misin?
— Evet, dedim başımı sallayarak. Ellerimi karnımda birleştirdim, okşadım. — Bebeğimiz burada.
Ayaklarım yerden kesildi! Tarık belimden tuttuğu gibi beni havaya kaldırdı ve döndürmeye başladı. Öyle bir heyecanla bağırıyordu ki:
— Baba oluyorum! Baba oluyorum! Allah’ım, ben baba oluyorum!
Onun sevincine kahkahalarla katıldım.
— Ben de anne oluyorum! diye bağırdım.
İkimiz de öyle heyecanlı, öyle mutluyduk ki bu duygunun tarifi yoktu. Tarık beni eve kucağında getirdi. Artık hiçbir iş yapmamam konusunda beni tembihlemeye başladı. O kadar çok şey söylüyordu ki, sadece gülümseyerek onu izliyordum. Beni Amerikan mutfaktaki köşeli koltuğa oturttu ve üzerindeki ceketi çıkarttı. Gömleğinin bilek düğmelerini açıp sıyırdı, kravatını çıkarttı.
— Ben hazırlarım her şeyi.
Mutfağa bir göz attı.
— Zaten her şeyi halletmişsin.
Onun bu hâlleri beni öyle mutlu etti ki... Beni her zaman prenses gibi hissettiren kocam, şimdi üzerime daha da çok titriyordu; çünkü artık çift canlıydım.
Yemeğimizi yerken hayallere daldık. Cinsiyeti belli değildi; acaba kız mı olacaktı, erkek mi? Tarık yemeğini yerken gülümsedi.
— Bence kız.
— Nereden biliyorsun? dedim.
— İçime öyle doğuyor, dedi.
— Hadi bakalım, dedim.
Yemeğimizi yerken bebek odasının eksiklerini düşünmeye başlamıştık bile. Tabii ben Tarık'ın dediği gibi hiçbir şey yapmadan öyle oturup sadece yatacak biri değildim; yapamazdım, sıkılırdım. Her şeyden çok kıpır kıpır olmayı seviyordum ve kendime bir rutin kurmuştum. Sadece artık merkeze gidip gelme işlerini biraz daha azaltabilirdim. Şu an hamileliğin çok başında olduğum için öyle çok bir ağırlığı yoktu. Bir yandan bebeğime Kur'an okumaya başlamıştım; şimdiden çokça duyarsa ileride yabancılık çekmezdi.
Akşam Tarık ile yatağa girdiğimizde gülümseyerek şunu söyledim:
— Artık sen gittiğinde yalnız kalmayacağım, bebeğimiz de benimle olacak.
— Artık ben daha çok endişeleneceğim çünkü bebeğimiz de var, dedi ve ikimiz de kıkırdadık.
Artık bütün mevzuları bebeğe bağlıyorduk, her şeyi ona göre düşünüyorduk. Hatta şimdiden geleceğiyle alakalı "Acaba şunu mu yapsak, bunu mu yapsak?" diye düşünmeye başlamıştık.
Tarık'ın Almanya'dan döndüğü bir sefer, yanında Kian da gelmişti. Tarık bana mesaj atarak önceden haber verdiği için üzerime ona göre giyinmiştim. Kapıda onları karşıladığımda Tarık yine sımsıcacık baktı gözlerime.
— İkinize de hoş geldiniz, dedim.
— Nasılsınız Mihri Hanım? Sizi iyi gördüğme sevindim, dedi Kian, resmi bir baş selamı vererek.
Salona geçtiler. Aslında onların yanında oturmak gibi bir niyetim yoktu; tam merdivenlere çıkmak için davrandığımda Tarık:
— Kal canım, dedi.
İfadesi ciddiydi.
— Peki, dedim.
— Birazdan konuşacaklarımızı senin de duyman iyi olur.
Başımı sallayarak bir sandalye çekip yanlarına oturdum. Kian biraz daha duruşunu dikleştirdi; Tarık küçük bir öksürük ile boğazını temizledi. Kian anlatmaya başladı, bana döndü:
— Babanız ve Cengiz Borsan'ın babası, aynı zamanda Cengiz Borsan; yurt dışına kaçak ürün ihracatı yapmaktan, üretmekten; aynı zamanda Cengiz Borsan orijinal bir motora onaylanmamış bir parça takarak bir can kaybına sebep olmaktan ötürü tutuklanarak hapis cezasına çarptırıldılar. Sizin babanıza ve Cengiz Borsan'ın babası Murtaza Bey'e yirmişer yıl —yani onların yaşını göz önünde bulundurursak müebbet— Cengiz Borsan'a ise iki ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.
Nefesimi tutmuş bir şekilde onu dinliyordum.
— Ayrıca, dedi Kian ayaklanırken. — Cengiz Borsan'ın avukatı, size ulaştırmam için bir belge verdi bana. Normalde bu tarz işler için zahmete girmezdim fakat çok ısrarcı oldu; bizzat size getirdim.
Ceketinin iç cebinden çıkardığı mektup benzeri birkaç belgeyi Tarık'a uzattı. Tarık'ın da yüzü ciddileşmişti.
— Bana müsaade, biraz baş başa kalsanız iyi olur, dedi Kian.
Kalması için ısrar etmedik aslında, buna çok halimiz de yoktu çünkü aldığımız haberleri gerçekten sindirmek için biraz zamana ihtiyacımız vardı. Aslında bunu bekliyordum, sevinmiştik de; yine de bu mutlu yuvamızda, bir zamanlar hayatımızı cehenneme çeviren insanların ismini duymak bile bizi sessizleştirip o zamanlara tekrar döndürüyordu.
Kian bahçe kapısından çıkmadan önce ikimize döndü:
— Cengiz'in size gönderdiği mektubu getirmemin asıl sebebi de...
Derin bir nefes verdi.
— Aslında çok vakti kalmadı, bunu kendisi de fark etmiş olmalı. Kendisi son evre siroz hastası, dedi ve biz bir şey demeye kalmadan sakin adımlarla bahçeden ayrıldı.
Arkasından öylece bakakalmıştım. Tarık yanıma geldi, birlikte içeriye geçtik. Tarık hamile olduğum için beni düşünüyor ve üzülmemden endişeleniyordu. Bir süre, oturduğumuz salon kanepelerinde sessizce birbirimize baktık; yaşadıklarımızı atlatmaya çalışıyorduk. Evet, yine de ara ara yaralarım sızlıyor, hatta bazen kabuk tutsalar bile sızıntı halinde kanıyorlardı. Yapacak bir şey yoktu.
Tarık bana baktı.
— Açmak zorunda değiliz, dedi elindeki mektubu gösterirken.
— Hayır, dedim, açalım. Merak etme...
Bir elimle karnımı okşadım.
— Ben iyiyim, biz iyiyiz, dedim diğer elimle onun elini tutarak.
— Peki, dedi ve mektubu açtı.
Hiçbir ses çıkmadı; ikimiz de gözlerimizle okuduk satırları. Hem Cengiz'in konuşma tarzı gibiydi hem de değildi; farklılaşmıştı. Bilemiyorum, bunu söylemek biraz zor ama pişman gibiydi. Hatta bunu açıkça söylemişti son cümlelerinde. Tarık ile birbirimize baktık.
"Mihri'ye haksızlık ettim. Beni affetmeyebilir, ondan affetmesini istemiyorum; ben olsam beni affetmezdim. Yine de kaç günüm kaldığını bilmiyorum. Ölüm ensemde ve bu pişmanlıklar ile toprağı boylamak istemiyorum. Bunu size söylemek istedim. Size yaptığım her şeyden ötürü pişmanım. Şu an bu hiçbir işe yaramıyor biliyorum, kupkuru bir pişmanlık var elimde. Yine de bunu duyun istedim. Hata ettim, özür dilerim."
Dudaklarımı ıslattım. İkimiz de derin soluklar veriyorduk. Tarık sakince mektubu katlayıp kenara koydu. Evet, biz onu affetmiştik. O belki buna inanmayabilirdi ama biz onun için affetmemiştik onu; o haklı olduğu için hiç affetmemiştik. Allah'a güvendiğimiz için ve onu Allah'a havale ettiğimiz için affetmiştik.
Elini okşadım; anında beni göğsüne çekti. Kolunu belime doladı ve karnımı sevmeye başladı. Sessizce birbirimize sarıldık.
— İlahi adalet... diye fısıldadım.
İlahi adaletten başka bir şey değildi zaten. Cengiz yaptıklarının bedelini ödüyordu; hem burada hem ahirette ödeyecekti. Yine de pişman olması bile bir şeydi; onu bile yapamayanlar vardı... Babam gibi.
Yaşadıklarımızdan konuştuk, biraz dertleştik. Tarık'ın yardımıyla üst kata çıktım; duyduklarımdan ötürü galiba biraz halsiz hissediyordum. Pijamalarımı giyindiğimde Tarık zaten beni yatakta bekliyordu. Uzandığımda önce gözlerime baktı, sonra eli karnıma gitti. Minicik belirginleşen karnımı sevmeye başladı. Bir yandan da konuşuyordu:
— Yavrum, nasılsın prensesim? dedi.
Sonra bana baktı. Gözlerimi büyüttüm:
— Belki de prensimiz?
— Tamam, yavrumuz diyelim o zaman. Anne ve baba seni çok heyecanlı bekliyor, tamam mı?
Karnıma yaklaşıp usul usul konuşuyordu. Ben de sevdim karnımı.
— Hem de dört gözle bekliyoruz. Gel, birlikte motor süreceğiz!
Bunu söylememle Tarık katıla katıla gülmeye başladı. Elhamdülillah... Biz o üzerimizdeki umutsuzluk bulutlarından, o kasvetli zamanlardan kurtulmuş, arınmıştık.
Günler birbirini kovalarken karnım biraz daha belli olmaya başlamıştı. Tabii ki bir de bitmeyen mide bulantılarım... Yediklerimin çoğunu kusuyordum ve bunu gören Tarık aşırı üzülüyordu ama bu hamileliğin normal akışında olan bir şeydi sonuçta. Vitamin haplarının biri bitmeden Tarık tekrar sipariş ediyordu. Artık işleri yapmakta biraz zorlandığım için yardımcı abla daha sık geliyordu. Anneannem de arada yanıma uğruyordu ya da ben gidiyordum.
Bizimkilere de bu haberi vermiştik tabii ki. Tahmin edin, en abartılı tepkiyi Bartu vermişti! Hepimiz anneannemde toplanmıştık, haberi herkese aynı anda söyledik. Bartu'nun çıldırışı aşırı komikti; bir anda bağırmaya başladı:
— Dayı oluyorum! Dayı oluyorum!
Gözleri falan doldu... Herkes çok mutluydu da onun tepkisini görünce diğerlerininki hafif kaldı. Kahkahalarla ve bol bol tebriklerle bu güzel haberi hep birlikte kutladık.
Hamileliğin ilerleyen aylarında salçalı şeylerden çok tiksinmeye başladım. Domatesli yemekler asla yapamıyordum. Bir de kendi yaptığım yemeklerden ayrı tiksiniyordum; buzdolabı kokusu, herhangi en ufacık bir koku bile beni bulandırıyordu.
Sadece bugün canım sarma çekmişti. Ev yapımı sarma. Tarık'a söylemiştim.
İlk aşerdiğim şey sarma olmuştu.
Tarık'ın evde olmadığı gecelerden biriydi. Anneannemlere gitmemiştim, o gün evde tek başıma yatmak istemiştim ama uykum da gelmiyordu. Kütüphane odasına geçtim. Elime bir kitap aldım ama ona da odaklanamıyordum. Ebeveynlik ile alakalı kitapları okumaya çalışıyordum son zamanlarda.
Kitap okumaya çalışırken kalbime bir korku doğdu. "Acaba," dedim, "ben güzel bir anne olabilecek miyim?" Gerçekten ona güzel bir ebeveyn olmak istiyordum.
Ya onu üzersem, kırarsam? Travmalarla dolu bir çocukluk yaşatmak istemiyordum ama nasıl iyi bir anne olunur onu da bilemiyorum... Gözlerimin ağır ağır kapandığını hissettim.
Tarık'tan
Saat gece yarısını çoktan geçmişti; benim için bir önemi yoktu. Ben papatyamın yanına gidecektim. İşlerimi bitirip, artık şirketin sürekli başında durulması gereken bu evrak ve satış-alış işlerini emin bir ele bıraktığım için rahattım. Uçakta "birazdan iniş yapılacağı" anonsu duyulunca sevindim. Ona kavuşmama dakikalar kalmıştı.
Sürpriz yapmak için geleceğimi söylememiştim. Aynı zamanda saat geç olabilirdi; beni beklerdi o ama uyuması gerekiyordu, hem onun hem bebeğimizin... Uçak epey salladığı için ayrı bir yorulmuştum. Ardından uzun bir araba yolculuğundan sonra nihayet evimizin önüne geldim.
Sessizce anahtarlarımı çıkarıp önce bahçeden, sonra ana kapıdan evin içine girdim. Pek çok ışık yanıyordu. Mihri korktuğu için onları açık bırakıyordu, ben de hep açık bırakmasını söylüyordum. Üst kata çıktığımda yatak odasını açtım ama yoktu. Bebek odasına girdim, orada da yoktu. Kalp atışlarım hızlandı, bir an korktum.
En son kütüphaneye girdiğimde, pencerenin önünde sallanan sandalyesinde elindeki kitap ile uyuyakalmış meleğimi buldum. Onu göremeyince öyle korkmuştum ki... Yavaş ve sessiz adımlarla yanına yaklaştım. Dikkatli bir şekilde elindeki kitabı alıp sehpaya koydum. Yüzüne baktığımda çok kederli bir ifade vardı. Sonra gözlerinden akan yaşlar dikkatimi çekti ve o içimi yakan mırıltılar döküldü güzel dudaklarından:
— Gitme Tarık, gitme... Ben daha nasıl anne olacağımı bilemiyorum, korkuyorum...
Mihri'den
Ter içinde uyandım. Sırtım çok ıslanmıştı, zorlanarak doğruldum. Yine midem bulanıyordu. Hızlıca banyoya girdim, ardından nerede olduğumu idrak etmeye çalıştım. En son hatırladığım kütüphanedeydim, elimde bir kitap vardı ama şu an yatak odasındayım. Bir an korkuyla dışarı çıktım ve aşağı kata indim.
Gördüğüm manzara beni hem şaşırttı hem de gülümsetti; çünkü gri eşofmanı, siyah kısa kollusu ile Tarık mutfakta oturmuş ve yerde sarma sarıyordu!
— Rüya mı görüyorum? Tarık, sen mi geldin? dedim merdivenin korkuluklarına tutunarak inerken.
Beni görünce hemen ayaklandı.
— Papatyam, yatsaydın... Rüya değil.
— Geldim değil mi? Sen geldin...
— Geldim, geldim papatya. Ve bir daha da gitmeyeceğim.
Böyle söyleyince daha bir rüya gibi geldi ama ona sarıldım, çok gerçekçiydi. Bir rüya değildi.
— Merak etme, artık orada sürekli ilgilenilmesi gereken işleri Elsa'ya bıraktım. Ben artık burada hep yanındayım.
Öyle bir sarıldım ki ona mutlulukla... Artık gitmeyecekti.
Ertesi gün Tarık ile birlikte hastane randevuma gittim. Tabii dün gece neden sarma sardığını falan sordum.
— Senin canın çektiği için, dedi ve beni ağlatmayı başardı.
Zaten hormonlardan ötürü bu sıralar hep ağlayasım geliyordu. Arabayla merkezdeki hastaneye gittiğimizde ikimiz de çok heyecanlıydık. Çocuğumuzun cinsiyeti ne olursa olsun bizim için fark etmeyecekti. Onun sağlıklı olduğunu duymak ve kalp atışlarını dinlemek bizim için yeterliydi; yine de çok merak ediyordum, acaba kız mıydı erkek mi?
Sıramız geldiğinde içeriye girdik. Tarık elimi hiç bırakmıyordu, sürekli bana sözleriyle ve tavırlarıyla destek oluyordu. Ultrasona girdim; soğuk jel karnıma sıkıldığında ürperdim. Sert ultrason karnımda geziniyordu, Tarık da yanımdaydı. Orta yaşlı doktor hanım:
— Bebeğimiz biraz saklanıyor ama bakalım bu sefer cinsiyetini öğrenebilecek miyiz? dedi.
İkimiz de çok heyecanlıydık. Tarık'ın elini sıktım.
— Ay gördüm galiba!
Büyük nefeslerimizi tutmuştuk. Birbirimize baktık, sonra da doktor hanıma.
— Kız, dedi doktor. — Bebeğiniz kız!
Tarık'ın gülümsemesini görmeliydiniz, sanki yüzüne güneş doğdu. Ben de çok mutlu oldum; hep içime kız doğuyordu, hatta bir kere rüyalarımda görmüştüm. Sağlıklıydı bebeğimiz. Kontrollerimizi yaptırdık ve tabii ki kalp atışlarını dinledik. Ne güzeldi ikimizden olan bir canın kalp atışlarını dinlemek...
Doktorun odasından etrafa gülücükler saçarak el ele çıktık. Birlikte merkezde bir yemek yedik. Masada otururken tabii ki konu kızımızdı. Midem bulansa da yemek için kendimi zorluyordum.
— Adı ne olacak peki? dedim tabağını bitiren Tarık'a bakarken.
Biraz düşünüyor gibi gözüktü.
— Aslında, dedi, — Ben hep kız olacağını düşündüğüm için aklıma birkaç isim gelmişti.
— Gerçekten isim düşündün mü? dedim. — Hem de kız ismi?
— Evet, dedi.
Dudağımın kenarı kıvrılırken gözleri kısıldı.
— Tarık Suresi'nin ortalarında "Hafız" geçiyor, dedi. — Hatta Tarık Suresi'nin tam kalbinde...
— Evet, dedim, biliyorum.
— Peki, dedi...
O güzel surenin son kelimesi dilimden döküldü, gülümsedim:
— Rüveyda...
— Rüveyda olsun mu?
Heyecanlanmıştım.
— Çok güzel olur! diye yanıtladım onu.
— Rüveyda'mız, dedik birlikte.
— Bir de, dedim, — Şöyle bir isim daha koysak... Hani evlendiğimiz güne özel?
— Mihri... dedi Tarık.
Biraz ona yaklaştım ve yüzüne doğru fısıldadım:
— Mah...
Ege Denizi'ni kucaklayan güzel manzaralı restoranın bu hoş masasında, aynı anda tek kelime duyuldu ikimizin gülümsemeleri arasında: "Mihrimah!"
Evet, belki ilk hecesi benim ismim gibiydi ama bu ismi birlikte koymaya karar verdik. Daha cinsiyetini öğrendiğimiz ilk günden kızımızın ismi hazırdı: Mihrimah Rüveyda.
Hamileliğim ilerledikçe karnım daha da belirginleşmeye başladı. Bükra daha sık yanıma uğruyordu, Bartu da ziyaretime gelmişti. Teyzem çocuklardan ve kendi işlerinden fırsat bulduğunda yanıma geldi; anneannem ise bu dönemde bana çok destek olmuştu.
Doğum zamanım yaklaşıyordu. Dönem dönem çok ağladığım zamanlar oldu; çok duygusallaştığım, korkular yaşadığım, kabuslar gördüğüm zamanlar... Ama hepsinde Rabbime tevekkül ettim, O'na dayandım, güvendim. Tarık hep bana destekti. Ve o gün gelip çattı; doğum sancılarım başlamıştı. Kapının kenarında hazır beklettiğimiz valizi aldığımız gibi merkez hastanesine geldik. Bir yandan da anneanneme, Bükra’ya, Bartu’ya, Elsa’ya haber vermiştim.
Derin derin nefesler almaya çalışıyordum. Değişik bir şekilde sakindim. Oysa doğumum yaklaşırken evde daha panik olduğum, nasıl doğum yapacağım diye çok korktuğum zamanlar olmuştu; ama sanki Rabbim bu anda bana özel bir sakinlik vermişti. Sürekli dualar okuyordum, Meryem Suresi'ni tekrar ediyordum. Tarık benden daha panikti.
Doğuma girdim. Elhamdülillah, normal doğum oldu. O an yaşadığım sancılardan, acılardan gerçekten günahlarımın döküldüğünü hissettim. Ve en güzeli de doktorun bebeğimi ayaklarından tutup bana doğru salladığı sahneydi... Onu gördüm; yüzünü, minicik ellerini, ağzını, burnunu... Öyle masum, öyle tatlıydı ki! Bebeğin ağzına Tarık'ın hurma vermesini önceden ayarlamıştık.
Ben de normal odaya çıktığımda, tamamen süslenmiş, kapısında "Hoş Geldin Prensesimiz Mihrimah Rüveyda" yazan bir oda ile karşılaştım. İlk endişeli gözler ile beni Tarık'ım karşıladı. Yüzümü avucunun arasına aldı.
— İyi misin canım? Ağrın var mı?
Yorulmuştum tabii, terlemiştim ama yüzümde çok huzurlu bir tebessüm vardı.
— Ben iyiyim, dedim başıma toplanan tatlı aileme bakarken. — Bebek nasıl?
Bükra hemen kucağıma verdi emzirmem için.
— O da çok iyi annesi. Bak meleğimize...
Onu kucağıma aldım. Allah'ım, bebek kokusu ne kadar da güzeldi! Minicik yüzü, dudakları tıpkı bana benziyordu.
— Dudakları tıpkı sana benziyor, dedi Tarık.
Kokladım. Allah'ım, bu kadar güzel kokulur mu? Elhamdülillah Rabbim, bize bugünleri gösterdin. Öptüm başından; sanki öpücüğüm bile ağır gelecekti, öyle narin gözüküyordu ki... Sonra gözlerini açtı. Yemyeşil bir çift göz bana bakıyordu.
— Harika, bakın! dedim gülümseyerek. — Gözleri de tıpkı sen!
Tarık hem benim başıma hem de meleğimize birer öpücük kondurdu. Bir yandan da etrafımızdaki tatlı telaşeye baktım; yine bir sürü şey getirmişlerdi. Meyve suları, bir yandan bana bir şeyler vermeye çalışmalar... Etrafım çok tatlı bir kalabalık ile doluydu. Mutluydum. Bana özel bir alan açtıklarında hemen yavrumu emzirdim. "Anne şefkati" denilen şey böyle bir şey miydi? Şu an canımı seve seve bu minnacık can için feda edebilecek gibi hissediyordum.
Normal doğum yaptığım ve bebekle sağlığımız yerinde olduğu için hastanede çok kalmadık, taburcu olduk. Tabii teyzem, anneannem, Bükra, Bartu beni yalnız bırakmadılar. Elsa işlerinden ötürü uzun süre yanımızda kalamamıştı ama yeğenine öyle sevgiyle bakıyordu ki... Onların ilgisi çok güzeldi. Canım yavrum kocaman, sevgi dolu bir aileye doğmuştu.
Bazı geceler Tarık benden önce prensesin sesini duyup kalkıyor ve hemen emzirmem için yanıma getiriyordu. Ben onu emzirirken o da saçlarımı seviyordu. Lohusalık ve bebeğin o ilk acemilik zamanları; güzel ailemin ve Rabbimin desteğiyle benim için kolay geçti.
YAZARDAN
Huzurla karışık bir burukluk doluydu yüreği. Ağır adımlarla kendini bu parka atmıştı. Günün son saatleriydi; gökyüzünde hafif bir kızıllık vardı. Dalgaların kıyıyı dövme sesleri etrafta duyuluyordu. Akşam olduğu için yuvalarına dönen kuş sürüleri gökyüzünde süzülüyordu.
Gökyüzüne bakıp derin bir iç çekti genç kadın. Ay çıkmıştı; aynı zamanda ufukta güneş henüz batmamıştı.
— İkisi de birbirine bakıyor, dedi genç yazar.
Mihri ve Mah karşı karşıyaydı. Deniz kıyısındaki minik parkta bir banka oturdu ve parkta tek başına, kahkahalarla babasıyla oynayan açık kumral saçlı minik kıza baktı. Babası ne de güzel salıncağını sallıyordu...
Kızın gözleri yeşille kahvenin karışımı, çok tatlı bir elaya çalıyordu. Babası bir an olsun gözlerini üzerinden ayırmıyordu; sevgi akıyordu gözlerinden kızına karşı. Şefkat ve ilgi... Minik kız ise sevildiğinin sonuna kadar farkındaydı. Sıkılmış olacak ki salıncaktan indi ve kaydırağın merdivenlerini adımladı.
Genç kadın oturduğu banktan kalktı. Kaydıraktan kayan minik kız, üzerindeki fırfırlı eteklere sahip krem elbisesi ile kaydıraktan kaydığında genç kadın yanına adımladı. Onu korkutmak istemiyordu. Sıcak bir gülümseme sundu önce, sonra çocuksu bir şekilde konuştu:
— Senin ismin ne bakalım?
Başını dikti kız. Karşısındaki kadına baktığında kaşlarını çattı, dudaklarını büzdü. Salıncakların olduğu taraftan bir ses geldi:
— Rüveyda! Rüveyda, kızım orada mısın?
— Demek ismin Rüveyda, dedi genç yazar, saçları lüle lüle omuzlarında sallanan minik kıza bakarken.
— Seninle konuşamam! dedi kollarını birleştirerek minik kız.
Genç kadın bir adım geriye attı, kızı korkutmak istemedi. Kaydırağın arkasından babası olduğu anlaşılan adam çıktı. Saçlarını geriye yatırmış, üzerine günlük ama şık kıyafetler giymişti. Gözleri kızını arıyor gibiydi ve buldu:
— Meleğim, burada mısın?
Kadın gülümseyerek adama baktı. Onu böyle görmek daha çok duygulanmasına sebep olmuştu.
— Kızınız mı? dedi, bildiği gerçeği onun ağzından duymak isteyerek.
Adam ise bakışlarını kaldırmadı; o sadece kızının güvende olduğunu görünce rahatlamıştı.
— Evet, kızım, dedi net bir şekilde.
Minik Rüveyda ise daha da sinirlenmiş gibiydi genç yazara. Minik işaret parmağını kaldırarak konuştu:
— Babamdan uzak dur! Annem hep "Babana yaklaşmaya çalışan kadınlardan onu uzak tut" der!
Söylediği kelimelerin tatlılığı genç yazarı daha çok gülümsetti. "Elimizde büyüdü minik bize karşı tavrına bak" diye geçirdi içinden.
Peki madem... Suç üstü yakalanmış gibi. Oturduğu banka geri dönüp bu tatlı baba ve kızı izlemeye başladı. Babasının elinden tuttu Rüveyda, sahiplenir bir biçimde:
— Şimdi baba, anneye gidelim.
Babası ise biraz önce kızının yaptığı hareketten ötürü gülmekle meşguldü. Genç yazar parktan çıktıktan sonra onları göremedi; fakat bu tatlı baba ve kız babasının kullandığı motora bindikten sonra, onları evin bahçesinde bekleyen Mihri'nin yanına gitmişlerdi.
Motoru park edip indiklerinde kaskını çıkaran babasının elinden kaçtığı gibi Rüveyda hızlı adımlarla bahçenin kapısında onları bekleyen annesine doğru koştu:
— Anne! Anne!
Mihri gülümseyerek kızını kucakladı, başına öpücükler kondurdu. Tarık onları görünce tatlılıklarına dayanamadı ve kucağında Mihrimah Rüveyda'yı tutan karısını havaya kaldırdı. İki kız da kahkahalara boğulurken Tarık da gülüyordu.
Onların tatlı kahkahalarını duyan Burçak kulübesinden çıktı, koşarak yanlarına gelip etraflarında tur atmaya başladı. Genelde Şeref amcanın evinde kalsa da Rüveyda sevdiği için sık sık bu eve de geliyordu. Onun heyecanının aksine Mihri'nin kedisi Müezza evin camından sakince bu sahneyi izliyor ve patisini yalıyordu.
Denizden bir rüzgar esti. Evlerinin önündeki tarladan bir papatya koptu; uçtu, uçtu... Bir kelebek dokundu papatyaya kenarından. Bir kuş uçtu ve nazlı nazlı bu papatya, Mihrimah Rüveyda'nın saçına düştü.

---
Hayatımda hiç bu kadar hüzne bulanmış bir mutluluk yaşamadım...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 57.21k Okunma |
8.29k Oy |
0 Takip |
60 Bölümlü Kitap |