

Selamünaleyküm Papatyalarım nasılsınız?
Bu bölüm bu yıl yükleyeceğim son bölüm ..
Hani herkes bir yıldan çıkarken o yıl tanıdığı ve iyi ki dediği insanlara mesaj atıyor ya ben de öncelikle Bir Demet Papatya karakterlerime onları iyi ki tanıdığımı söylemek sonra da siz değerli okurlarıma bunu iletmek istiyorum.
İYKİ VARSINIZ 😍
Ve şimdi size yazarken gerçekten çok heyecanlandığım sonunu bomba gibi bitirdiğim o bölümle baş başa bırakıyorum.
--
"Bismillah" her hayrın başıdır.
Sözler - 5
--
Mihri’den
Özgürlük gibi kokuyor yağmura kavuşmuş topraklar. Havada, iliklerime kadar işleyen bir soğukluk var. Yağmurun yağışındaki o huzur verici nameler ruhumu dinlendiriyor. Yerlerde, yer yer birikmiş suların içinde demet demet çiçekler; solmuş, sararmış yaprakların üzerinde ıslaklığın izleri… Gökyüzü yağmurlu ama yarı bulutlu, yarı aydınlık. Bulutların perdelemediği yerlerden, gecenin karanlığını delercesine yıldızlar parıldıyor.
Yağmur, uzun zamandır içimde tutup gözyaşlarımla dışarı vurduğum duygularımı anımsatıyor. Sert olmasa da yaprakları hışırdatacak kadar esen rüzgâr tenimi üşütüyor.
Çocukken sadece güneşli günleri severken, şimdi yağmurlu havalara ayrı bir vurgunum.
Hızlı adımlarla, nefes nefese sokaklarda yürüdüğüm o boğucu, kasvetli ortamdan kaçışımı anımsatıyor. İlk başta kaçtım; duygularımdan, imtihanlarımdan… Belki de dayanamadım. O kadar güçlü hissetmiyordum kendimi. Korkuyordum. Ne yapacağımı bilmez gibiydim.
Etrafım düğüm üstüne düğüm atılmış kapkara iplerle sarılmıştı. Hareket edemiyor, kımıldayamıyordum. Her çırpınışımda daha çok canım yanıyordu. Dost bildiklerim bile üzerimdeki iplere bir düğüm daha atıyor, karanlık daha da koyulaşıyordu.
Yalnız başım kalınca, iplerle sarılmamış tek yerim olan başımı göğe kaldırdım. Kapkaranlık gökyüzünde bir yıldız aradım; yolumu aydınlatacak, geceme ışık olacak, ufkuma umut düşürecek bir yıldız…
Ama ipler biraz daha sardı beni. Bir koza gibi etrafımı kapladı. Yavaş yavaş toprağa gömülüyordum; bir tohum misali.
Tohumlar da korkar mıydı karanlık toprağın bağrına gömülürken? Belki korkuyorlardı. Ama onların bir duası vardı. Ben de toprağa gömülünce öğrendim bu duayı. Her tohum, içine yazılan programın gerçekleşmesi için dua ediyordu. Portakal ağacı portakal olmayı, elma çekirdeği elma ağacı olmayı istiyordu.
Toprağın altında; böceklerle, karanlıkla, soğukla, fırtınalarla, rüzgârlarla ve bol bol yağmurla mücadele ediyor, dualarına devam ediyorlardı. Ve bir gün, gökyüzünün ufukları bulutlardan temizlenip aydınlık güneş onlara vurduğunda, minik bir çıtırtıyla o kararmış, çürümüş kabuklarını terk ediyor; taptaze, yemyeşil bir filizle başlarını toprağın altından çıkarıp güneşe bakıyorlardı.
O sabrettikleri zamanın kendilerini nasıl yeşerttiğine, nasıl büyüttüğüne; Rablerinin onları nasıl terbiye ettiğine hayret ediyorlardı.
Ben de bir tohumdum. Topraktan korktum gömülürken. Gözlerim, gökyüzünde parıldayan o yıldıza mıhlanmıştı. Üzerime biraz daha toprak atıldığında teslimiyetle yumdum gözlerimi. Kendi duamı etmeye koyuldum; diğer tohumlardan öğrendiğim gibi:
“Allah’ım, beni Senin yolundan ayırma. Senin razı olduğun bir kul olabilmeyi nasip et. Seni razı eden yolda dosdoğru, özgürce yürümek; yaşamak, yeşermek istiyorum.”
Yağmurlu günler ağrılarda ıslattı beni. Çektiğim acılarla yandım, yandım; kür oldum derken… Meğer eski elbisem olan o kara tohum kılıfı çürümüş, toprağa karışmış. Ve ben, yemyeşil bir filiz olarak başımı topraktan çıkardım.
Güneşe baktım. Henüz ufacıktım, küçücüktüm belki. Ama Rabbimin adıyla “Bismillah” deyip köklerimin altındaki sert taşı, toprağı delip geçtim.
Sonra bir kez daha “Bismillah” diyerek yüzümü güneşe döndüm.
Şimdi yine “Bismillah” diyorum; önümdeki tüm zorluklara, engellere, düşmanlara ve kötülüklere karşı… Yılmadan, usanmadan, geri durmadan mücadele edebilmek için:
Bismillahirrahmanirrahim.
Duygularımı özgürce akıttım, defterimin kapağını usulca kapattım. Soğuğu yeni hissetmiş gibi, iliklerime kadar üşüyen ellerimi birbirine sürttüm. Nefesim, ellerimi ısıtmak için ağzıma yaklaştı. Yazmak beni rahatlatıyordu; öyle ki balkonun bu kadar soğuk olduğunu ancak şimdi fark edebilmiştim. Evin içindeki hava o kadar kasvetliydi ki, gece olup herkes yatağa girince buraya koşmaktan kendimi alamıyordum. Balkonun camlarından birini, ses çıkartmamaya dikkat ederek kapattım; sadece biri açık kalmıştı. Şimdi altımdaki sandalyeyi biraz daha balkon demirlerine yaklaştırıp gecenin sessizliğini dinledim.
Yine bir tevafuk bile olsa, Tarık’la buluştuktan sonra bulduğu ilk fırsatlarda sürekli bana yazıyordu. Tabii ona her zaman cevap veremeyeceğimi, telefonumun ailemden gizli olduğunu söylemiştim. Bunu çok da önemsememişti; "Ben de bulduğum ilk fırsatta yazıyorum zaten, sen de öyle yaparsın," demişti. Birlikte kahve içtiğimiz o gün kalbim ona biraz daha ısınmış, hislerim daha da çoğalmıştı. Ancak ayrılırken, annemlerin bu kadar geç kaldığım için beni azarlayacağını, hesap soracağını hatırlayabilmiştim. Öyle mutlu ve huzurluydum ki, bu durum bile canımı sıkmadı.
Evet, eve geldiğimde karşılaştığım manzara tahmin ettiğim gibiydi. Hatta uzun süredir bana pek sataşmayan babam, bu sefer gerçekten kızmış ve azarlamıştı. Annem zaten kapıyı açar açmaz sinek gibi yapışmış; neden geç kaldığımı, nerede olduğumu soruyordu. Önce sessizlikle karşılık verdim ama onlar bana daha da saldırmaya başlayınca sinirlerime hâkim olmaya çalışarak, aktardan sonra kursa uğradığımı söyledim. İnanmadılar; cumartesi günü dersi olan hocaları arayacaklarını söylediler. Israrlarım sonucu onları aramamaya ikna edebildim ama o ısrarların içindeki kırılmışlık öyle derindi ki...
Ben artık bu kırılmışlıklara o kadar çok alışmıştım ki, kırıldığımı bile çok sonradan fark edebiliyordum. Bir kızın en büyük kırgınlığı, ailesinin ona karşı güvensizliğidir; ben işte bu yüzden çok kırılmıştım. Yorgun nefesim gecenin soğukluğunda buharlaşırken yine küçüklüğüm aklıma geldi. Babamın beni her zaman seveceğini düşündüğüm, annemizin her zaman bana inanacağını zannettiğim o zamanlar... Şu an içinde bulunduğum durumu hatırlamak bile, yüreğimde geçtiğini zannettiğim yaraların tekrar tekrar sızlamasına sebep oldu. Bir anne-baba neden kızına güvenmezdi? Neden sevmezlerdi? Gerçi onlara sorsan beni çok seviyorlardı, hatta bunu onlara soramazdım bile. Tersleyeceklerini biliyordum çünkü zamanında sorduğumda, "Bu nasıl bir soru böyle?" diyerek daha da kızmışlardı. Artık sormuyordum bile; gerçekleri canım yana yana öyle kabullenmiştim ki...
Üzerime çöreklenen hüznü, "Hasbinallahu ve ni'mel vekil" diyerek dağıttım. Artık "hüzünlü prenses" olmak yoktu. "Allah’ım, sana sığınıyorum," dedim tekrardan ve balkona çıkarken defterimin yanına aldığım kitaba uzandım. Uzun bir süre önce alıp kitaplığıma koymuş, hatta varlığını bile unutmuştum. Geçen gün bir tevafuk eseri gördüğümde hemen okumaya başladım. Balkona çıktığımda yaktığım mumun ışığı kitabın üzerine düşüyordu. Her bir bölümü beni ayrı etkilemişti; sanki zamanında bu kitabı okumamamın nedeni, asıl şimdi ihtiyacım olmasıydı. Ben kitapların bir zamanı olduğuna inanan biriyim; bazı kitaplar tam uygun zamanda gelip sizi bulur. Tıpkı bu zor dönemlerde benim Risalelere sarılmam ve aynı şekilde Tarık’a da vesile olup onun da Risalelerle imana gelmesi gibi...
Kitabın ismi "Meslek Sahibi Hanım Sahabiler" idi. Bu kitabı sevmemin diğer sebebi ise yarısının Osmanlı Türkçesi, diğer yarısının ise Latin harfleriyle yazılmış olmasıydı.
Her bir bölümü çok uzun olmasa da, günümüz hayatında kadınların örnek alabileceği hanım sahabilerden çok değerli dersler taşıyordu.
Birkaç sayfa okuduktan sonra kitabı kapattım. Üşüyen ellerimi tekrar ısıtmak için çaresizce birkaç hızlı nefes verip birbirine sürttüm. Çok işe yaramayınca bu sefer de muma tutmayı denedim.
Çok da ısınmamış olan ellerimi gecenin karanlığında, yıldızların altında semaya açtım:
"Allah’ım, ben gerçekten Senin razı olduğun bir şekilde, bu hanım sahabi efendilerimiz gibi güçlü bir kadın olmak istiyorum. Ben günümüzdeki algılarda bahsedilen bir kadın değil, bu sahabi hanımlar gibi olmak istiyorum. Güçlü olurken zarafetimi kaybetmek istemiyorum.
Hz. Hatice gibi ticaret yaparken haramlara da bulaşmak istemiyorum. Sen bana doğru yolu göster. Tarık ile birlikte girdiğimiz, doğruları aydınlatmak için uğraştığımız bu yolda bize yardım et. Yardıma çok ihtiyacım var çünkü nereden başlayacağımı, ne yapacağımı bilemiyorum..."
Bunları dua etmek için avuçlarımı kaldırdığımda, kelimeler kalbimden bir anda dökülüvermişti. Bu beni öyle rahatlatmıştı ki... Yüzüme sürdüğüm soğuk avuçlarım, yüzümün de üşüdüğünü hissettirdi.
Gizlice kıyafetlerimin arasına sıkıştırdığım telefonumu çıkarttım. İnterneti açtığımda Tarık’tan bir sürü mesaj geldiğini gördüm.
Gülümsedim.
Gecenin soğuğuna aldırmadan mesajlarına girdim.
Sonbaharın son demlerini yaşarken hava aşırı soğuk değildi ama ben çok üşüyordum.
Günümün nasıl geçtiğini sormuştu. Ayrıca ayrılır ayrılmaz beni özlediğini yazmış, birazdan uçağa bineceği için telefonunun kapalı olacağını ve endişelenmemem gerektiğini de not düşmüştü.
Mesajına şöyle bir not eklemişti: "Önce keyfini kaçırmak istemem fakat artık ortak olduğumuz için bu mesajları görmen gerektiğini düşündüm; belki bir fikir edinebilirsin."
Bu açıklamanın ardından Tarık, o papatya tarlasında buluşmak için sözleştiğimiz gecenin ertesi günü telefonuna gelen görsel ve mesajları bana atmıştı. Bir de kendisini uçağa binmiş hâlde çektiği bir fotoğraf vardı ama yüzünü çekmemişti.
"Keşke yüzünü de çekip atsaydı," diye geçirdim içimden. Ne kadar yüz yüze gelmiş olsak da, ben hep onun o puslu gözlerini özlüyordum.
Mesajların sonuna bir de "Sevgili ortağın/nişanlın Tarık" diye mektup yazar gibi not düşmüştü. Kimsenin duymamasına dikkat ederek hafifçe kıkırdadım.
Kısaca günüme dair notlar yazdım. Bu hafta maalesef zor bir sınıfla ilgilendiğim için yoruluyordum ve bunu ona söylerken çekinmedim. Hatta bu sınıfın eskiden kendi sınıfım olduğunu da belirttim.
Ona hayatımdan minik parçalar anlatmak, her seferinde birbirimize biraz daha yakınlaştığımızı hissettiriyordu.
İnce düşüncesi için teşekkür ettikten sonra, "Evet, dediğin gibi ortağız ve bu mesajları inceleyeceğim," diyerek diğer mesajlarını da yanıtladım.
Şimdi sinirlerimi sakin tutmaya çalışarak gelen o mesajları inceleme vaktiydi.
Önce görsele baktım uzun uzun... Gerçekten bu fotoğrafı görmek bile alemimi altüst etmeye yetiyordu. O güne gidiyordum; kalbimde kopan fırtınalara, herkesin baskısı altında ezilmiş hâlime...
Sonra gözlerimi kırpıştırdım ve o düşünceden çıktım. Orada değildim artık. O eski Mihri değildim; değişmiştim. Artık öyle kolayca ezilen o kız olmayacaktı.
Fotoğrafın çekiliş açısına baktım; o gün orada kim vardı diye düşündüm. Çok büyük bir tören yoktu, gelen kişilerin az çok kimler olduğunu hatırlıyordum.
Birkaç komşumuz vardı; Dürdane ablalar, Selma teyze, kızı Derya... Bir de babamların birkaç yakın arkadaşı...
Bu fotoğrafı kim, niye saklamıştı? Gerçekten anlayamıyordum.
Sonra sinirlerimi daha çok zıplatan o mesaja geldim. Mesaj benim ağzımdan yazılmıştı!
Peki neden? Neden birisi benim Cengiz’i sevdiğime ve aramızda bir sıkıntı çıktığı için Kuşadası’na geldiğime dair imalarda bulunmuştu? Yazan kişi bunu nereden biliyordu?
Kafamda sorular arttıkça artıyordu; işin daha kötü tarafı, sanki doğru cevap gözlerimin önündeydi ama bir türlü göremiyordum. Etraf pusluydu.
Sonra aklıma Tarık’ın söylediği başka bir detay geldi: Bu mesajın Derya Karadel’den geldiğini tespit ettiklerini söylemişti. Ama mesaj ilk başta bilinmeyen bir numaradan gelmişti.
Derya’yı düşündüm... Neden böyle bir şey yapmıştı? Alakasız geliyordu. Yine de Derya’nın bu olaylarla nasıl bir bağlantısı olabileceğini araştırmayı zihnimin bir köşesine not ettim.
Daha fazla dolmamak için hızlıca Tarık’a Derya ile alakalı birkaç bilgi yazdım. Çocukluktan beri tanıştığımızı, ailelerimizin arkadaş olduğunu ve saçma sapan bir şekilde beni kıskandığını fark ettiğimi ekledim.
Bir yandan da çelişkiye düşüyordum; acaba bu benim sanrım mıydı? Yine de yazdım, belki bir faydası olurdu.
"Anne, Müezza nerede?"
"Hmm, o mu?" Annem dolaptaki nevresimleri yerleştirirken umursamazca mırıldandı.
"Anne, nerede? Bulamıyorum!" dedim, sesim sinirli çıkmıştı. Her yere bakmıştım ama o tatlı gri yün yumağı yoktu.
"Gizemgillere verdim ben onu."
"Ne? Ne yaptım dedin?"
"Aaa, ne bağırıyorsun kulağımın dibinde! Komşuya verdim dedim ya."
Ağzıma ne gelirse söylemek üzereydim, o kadar sinirlenmiştim ki... "Anne! Anne sen ne diyorsun? Neden böyle bir şey yaptın? O benim kedim, niye verdin komşuya?"
"Doğru düzgün ilgilendiğin mi vardı? Kumuyla da mamasıyla da ben ilgileniyordum. Yeter artık, bıktım! Verdim biraz da onlarda dursun."
Gerçekten kendime hâkim olmak için yumruklarımı sıktım. "Peki... Peki anne," dedim hızlıca.
Dış kapıyı açtım. Arkamdan "Nereye?" diye bağıran anneme cevap vermeyip aşağı komşuya indim.
"Ya Sabır" çekerek aşağı komşunun zilini çaldım. Müezza benim kedimdi; bana sormadan, beni yok sayarak niye böyle bir şey yapıyordu ki?
Kendi kendime bunları sorarken içimden bir ses cevap verdi: "Senin değerin onların gözünde ne ki, kedinin değeri ne olsun?"
Doğruydu, kesinlikle doğruydu. Ben galiba hâlâ kendimi onların yanında değerli zannediyordum.
Zilin ikinci çalışında kapıyı Gizem abla açtı. Beni görünce önce şaşırdı, ardından merakla sordu: "Buyur Mihriciğim, bir şey mi vardı?"
"Şey, ben kedime bakmak istemiştim... Müsait misiniz, gelebilir miyim?"
İçeri girdiğimde evin içindeki yoğun yumuşatıcı kokusu beni karşıladı. Gizem abla kucağında Müezza ile geldi.
"Ayy, canım benim!" diyerek hızla kucağıma aldım onu. O benim bebeğimdi; üzüldüğüm zamanlar yanıma gelen, tüylerini sevdiğim sığınağımdı.
Gizem abla birer kahve yapmayı teklif edince, her zamankinin aksine reddetmedim. Karşılıklı oturup kahvelerimizi yudumlarken kapı çaldı ve içeri Ecem girdi.
Ecem isteksiz adımlarla yanıma gelip karşımdaki kanepeye oturdu. Hemen telefonunu çıkarıp sanki kaçacakmış gibi sıkı sıkıya tuttu. Ağzında sakızını şaklatarak ekranı kaydırmaya başladı.
Gizem abla içeri gittiğinde, aklıma bir sahne geldi; bazı sesler kulaklarımda çınladı.
Gizem ablanın Ecem’i uyarırken beni örnek göstermesi ve Ecem’in de "Mihri çok da örnek alınacak biri değil, gizli gizli hatalar yapıyor" demesi...
Bu aslında koca mahallede dönen ama bir tek benim bilmediğim o dedikoduların bir yankısıydı.
Ecem karşımda o kadar saygısız duruyordu ki resmen beni yok sayıyordu. Yine de ondan bilgi alabileceğimi düşündüm.
"Ecem?"
Başını kaldırmadan, göz ucuyla bana baktı. "Hımm?" dedi, iştahla sakızını çiğnemeye devam ederek.
"Benim hakkımda konuşulan bazı şeyler var... Hani şu nikâh gününden sonra..."
"O konuşulanları sen de duydun mu?"
Tekrar bir saniye bana baktıktan sonra sadece isteksizce başını salladı. Parmaklarımı kedimin tüylerinde gezdirirken gözlerimi kapatıp sakin bir nefes verdim.
"Ne konuşulduğunu bana söyleyebilir misin?"
Dik duruyordum ve bakışlarım netti. Yardım istemiyordum, rica etmiyordum; sadece bilgi almalıydım.
Ağzındaki sakızı çiğnemeyi bıraktı. "Bilmiyor musun yani?" dedi inanmayan bir ifadeyle.
"Bilsem sana sormazdım herhalde," diye üsteledim.
"Yani koca mahallede bir bilmeyen sen mi kaldın gerçekten?"
Sabrımı sınırlıyordu. "Evet Ecem, bir tek ben kaldım ve ben de artık öğrenmeliyim."
"Off, tamam be!" Telefonunu kapatıp kucağına koydu. "Hani o gün Cengiz abi nikâha gelmedi ya..."
"Evet," dedim, bunu zaten biliyordum.
"İşte onun nedeni..." Bakışlarını odadaki mobilyalarda gezdirip bir türlü bana değdirmiyordu. "İşte onun nedeni senin yaptığın hatalarmış."
"Ne hatası yapmışım ben?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Sen gizli gizli pek çok kişiyle buluşuyormuşsun. Yani nişanlı olmana rağmen..." Bunu söylerken gözlerimin içine bakmış, kınayan bir ifadeyle gözlerini pörtletmişti.
Dudaklarımı dişledim. "Yani böyle bir şeyi sen gördün mü? Kimden duydun bunu?"
"Bilmem ki, herkes söylüyor."
"Yani tek bir kişiden duymadın mı? İlk kim söyledi? Bana bir isim ver!"
Gerçekten çileden çıkmak üzereydim. O kadar öfkeliydim ki kucağımdaki Müezza bile yere atlamıştı.
"Bana bir isim ver Ecem! Duydun mu? İlk kimden duydun mesela?"
"İşte Derya abla vardı... Sonra Filiz, Kiraz..."
"Yeter ama ya! Ne sıkıştırıyorsun beni?" diyerek daha fazla konuşmayı reddetti ve odasına gitti.
O tam çıkarken elinde meyve tabağıyla Gizem abla girdi. Ama bilmediği bir şey vardı; şu an tek bir lokma bile yiyecek hâlim kalmamıştı.
--
Tarık’tan
Önümde Kian, dedemin valizini taşıyordu; ben de koluna girerek ona destek oluyordum. Şu anda, aylar önce babamla yaşadığımız apartmanın önündeydik. Dedem adımlarını yavaş ve dikkatli bir şekilde atarken, ben de ona uyumlu hareket ediyordum.
Almanya'ya döndükten sonra önce şirkete uğrayıp gidişatı kontrol etmiştim. Çok şükür ki her şey yolundaydı; bıraktığım gibi tıkır tıkır işlemişti. Ardından, uzun zamandır gidemediğim için bir tatlı alarak camiye, Mehmet Hoca’nın yanına gittim. Beni görünce öyle sevindi ki hemen gelip kucakladı. Bir yandan da yüzüme bakıp salavat mırıldanıyordu. Onu böyle sıcacık görünce, onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Meşguliyetler üst üste gelince biraz ihmal etmiştim ama hemen içimde o boşluğu hissettim.
Gelemediğim için mahcup bir şekilde özür dilerken, Mehmet Hoca bir abi gibi omzuma vurdu:
"Kaldır başını Tarık kardeşim, olur mu öyle şey? Canın sağ olsun, kapımız sana her zaman açıktır."
O kadar candan bir insandı ki, yanına gelen herkesin yüreğini İslamiyet’e ve Müslümanlara ısındıracak bir potansiyeli vardı.
Tatlıyı onlara bırakıp hemen dedemin kaldığı hastaneye geçtim. Çok şükür doktor bu sefer bizi güzel haberlerle karşılamıştı. Dedem taburcu oluyordu. Durumu iyiydi ancak doktor yine de dikkatli olmamız gerektiğini, rutin kontroller için tekrar gelmemizi ama artık evde istirahat edebileceğini söyledi.
Bu güzel müjdeyle şu an buradaydık. Dedem birkaç homurtulu ses çıkardıktan sonra biraz daha bana yaslandı:
"Nerelere daldın gittin öyle?"
Anlamlı anlamlı gülümsediğimi fark etmiş olacak ki, "Bir eve çıkalım, ben keseceğim senin hesabını. Her şeyi anlatacaksın!" dedi. Onu böyle hayat dolu konuşurken görmek keyfimi yerine getirmişti. Önümüzdeki dört basamaklı merdiveni en az yirmi dakikada, dura dura çıktık. Ardından asansöre yönelerek dairenin bulunduğu kata ulaştık.
Buraya gelmek benim için hiç kolay değildi. Hatta bana kalsa daha da erteler, gelmek için bir türlü uygun zamanı bulamazdım. Ama dedem taburcu olduğunu duyar duymaz bu eve gelmek isteyip ısrar edince onu kıramamıştım. Kian önden çıkmış ve bizim için kapıyı açmıştı.
İçeriye önce dedem adımını attı; ardından "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek ben dua ettim. Rabbime, buradaki hatıraların bana acı vermemesi, yüreğimde babamın kederini fazlasıyla taşımamak için dua ediyordum. Dedemi Kian'ın da yardımıyla oturma odasındaki kanepeye oturttuk.
Kian; saat dörde kadar şirkete dönmem gerektiğini, imzalanması gereken belgeleri ve bazı toplantıları hatırlattıktan sonra yanımızdan ayrıldı.
Baş başa kaldığımızda dedemin karşısına oturdum. Yorgun gözleri, odadaki eşyaları şefkatle kucaklar gibi bakıyordu.
Uzun süredir kullanılmadığı için içerideki hava yoğundu.
Önceden arayıp ısıtıcılar açtırdığım için en azından içeri soğuk değildi.
Bazı eşyaları üzeri hala örülü olsa da odanın köşesindeki tozlu kitaplık ağzına kadar dolu rafları ile açıkta idi.
Oldukça toplanmıştı.
Bu tüm kitaplar onundu. Özellikle orta rafa en sevdiklerini dizerdi. Dikkatimi aynı rafa koyduğu çerçeveye çekti.
Babam, ben ve dedemin; ben küçükken Kuşadası'nda çekilmiş bir hatıra fotoğrafıydı bu. Hepimiz gülümsüyorduk. Yüzümdeki o gülümseme, çocukluğumda nadiren takındığım bir ifadeydi. Genelde ifadem sert ya da asık olurdu; o kadının yanında geçirdiğim zamanlarda ise daha çok ağlardım. Ama o an çok mutluyum; babaannem bize güzel yemekler pişirmişti, ortam sıcaktı ve herkes sevgi doluydu. Özellikle de babam...
Ama gitmişti. Gidişi hâlâ gözlerimin önüne gelince içimde oluşan boşluk kendini belli ediyordu. Bir süre bacaklarımın üzerinde birleştirdiğim ellerime baktım. Suskunluğu tabii ki dedemin neşeli sesi bozdu:
"Ee, öyle kös kös oturacak mıyız bütün gün?"
Başımı kaldırıp ona baktım. Hastaneden yeni taburcu olmuş bir dede değil de, sanki ağır bir antrenmandan gelmiş dinç bir genç gibi bakıyordu koyu yeşil gözleri.
"Bir şeyler pişirelim mi?" diye teklif etti.
Onun bu tatlı tavrına karşı çıkmadım. Başımı sallayarak mutfağa yöneldiğimde o da ayaklandı. Oturmasını söylediğimde, "Daha fazla oturursam iyice hasta olacağım, ben de bir şeyler yapmak istiyorum," diyerek birlikte mutfağa geçtik.
Acıkacağını tahmin ettiğim için Kian’a gelirken haşlanmış taze fasulye ve birkaç temel gereç almasını söylemiştim. Ayrıca dedemin sevdiği market malzemelerini, özellikle de kahveyi unutmamıştım. Poşettekileri tezgaha dizerken dedem hayıflandı:
"Ah, Hanım Sultanım olsaydı bize bir fasulye yapardı..."
Burukça gülümsedim. "Hanım Sultan yok ama ben yaparım."
Kendine has hırıltılı kahkahasını atarken bir eliyle sallanan göbeğini tuttu:
"İyi yap bakalım Tarık Efendi!"
Fasulyeler haşlanmış olduğu için yemeğin hazırlığı çok zor olmadı. Dedem mutfaktaki masanın yanında oturuyor, arada kalkıp bana yemekle alakalı öğütler veriyordu:
"En önemlisi severek yapacaksın oğlum. Eğer kötü hislerle yaparsan hepsi yemeğe geçer. Bak duydun mu beni? Bak bu çok önemli!"
Söylediklerini öyle bir ciddiyetle anlatıyordu ki... Onu tekrar ısrarla oturttum, sonuçta yeni taburcu olmuştu. Yemeği hazırladığımda karşılıklı olarak masaya oturduk.
"Böyle rahat mısın gerçekten oğlum?" diye sordu. Sesinde bir baba şefkati vardı. Gözleriyle kıyafetlerimi işaret edince üzerimdekileri ancak hatırladım. Sabah giydiğim takımın ceketinin ön düğmelerini bile açmamıştım.
Buraya gelmek beni gerçekten çok germişti.
Sandalyeden doğrulup ceketimi çıkardım ve oturduğum sandalyenin omuzlarına bıraktım. Gömleğimin kol düğmelerini hızla açıp kollarımı dirseklerime kadar kıvırdım. Normalde asla bu tarz bir kıyafetle yemek yapmazdım; yemek yaparken lekelenmesini sorun etmeyeceğim giysiler tercih ederdim. Ama şu an bu tamamen aklımdan çıkmış gibiydi.
Tekrar dedemin karşısındaki sandalyeye kuruldum. Yavaş da olsa iştahla ağzına götürdüğü kaşıklar beni rahatlatıyordu. Yemeği beğenmese yemezdi. Önümdeki ekmekten bir dilim aldım; ağzıma götürdüğümde tekrar dedeme baktım.
O an sanki karşımda babam oturuyordu. Yaşlıydı sadece... Saçları kırlaşmış, yüzünde yaşlılığın verdiği yorgunluk çizgileri belirginleşmiş, ellerindeki damarlar daha çok çıkmış, gözleri çukurlaşmış bir haldeydi. Dedemle babamın benzemeyen birkaç minik noktası vardı ama genel olarak birbirlerinin kopyası gibi gözüküyorlardı. Sadece aralarında belli bir yaş farkı göze çarpıyordu.
Babamın pişirdiği ve bu masada yediğimiz yemekler gözlerimde bir bir canlanıyordu. Boğazımda kalan lokmayı yutmak için kalkıp kendime su doldurdum. Dedemin yanında gözlerimin dolmasını istemiyordum ama bu ortama gelince buna hakim olmam iyice güçleşiyordu.
Tezgahta arkam dedeme dönük su içerken biraz fazla oyalandığımı sezen dedem, "Fasulye de güzel olmuş," dedi. Bardağı tezgaha bırakıp tekrar karşısına oturdum.
"Şifa olsun, beğendiysen ne mutlu."
"Beğendim, beğendim; sağ ol oğul."
Tarık'tan
Bu sofrada onun oturmasını, şimdi bizi o her zamanki neşesi ile kahkahalara boğmasını isterdim fakat karşımdaki lokmalarını düşüne düşüne yiyen dedemin de şu an karşımda olmayabileceğini düşündüm. Gerçekten olmayabilirdi. Rabbim onu bana tekrar bağışlamıştı. Bunun için içimden bir "Elhamdülillah" dedim ve fasulye tabağında bıraktığım kaşığa yöneldim.
"Müslümanlık nasıl gidiyor?"
Lokmamı çiğnerken gelen soru beni sevindirdi. "Gayet güzel, alışıyorum." Müslüman olduğum camii adını söyledim. Mehmet hocadan bahs etmesem olmazdı.
Dedem yemeğini yerken gözlerini benden ayırmıyordu.
"Risale-i Nur diye bir kitap var dede hiç duydun mu?"
"Duydum tabi."
"İşte o kitaplar bu kararları verirken bana çok destek oldu, kafamdaki o hiç çözülemez sandığım sorguların cevaplarını bir kaç sayfada verdiler."
Dedem derin yeşil gözlerinin etrafını çevreleyen kaz ayakları saha da belirgin olurken güldü.
"İyi, iyi evladım... O gün hastane ortamında, bir de içerisi kalabalıktı, yeterince gösterebildim mi bilmiyorum ama inan çok sevindim. Bu yaşlı adam artık bu dünyadan..." Tam sözünü bitirmeden durdu.
"Evet dede?" dedim, devamını getirmesi için.
"Yok, yok... Şimdi değil onun devamı. Sen bana şu Ülkü Hanım'ın torunu ile ne yaptınız, ondan haber ver."
Böyle konuşması gülmeme sebep oldu. Konuşacak tonla konumuz varken ilk açtığı konu buydu. Yüreğine de indirmeden nasıl söyleyecektim ki nişan haberini?
"İyi, iyi gidiyoruz," dedim.
"Gidiyorsunuz, gidiyorsunuz..." Yine o kendine has hırıltılı kahkahasını attı. "Sevindim oğlum, bir an o iş olmayacak diye korkuyordum."
"Yok dedem, olacak olacak Allah'ın izniyle."
"Aynen öyle oğul. Detay ver; neler oldu ben uyurken?"
Israrlı soruları üzerine o hastanedeyken Mihri'yi arama sürecimi anlattım. Aynı zamanda Elsa ile pek iyi anlaşmadığımızı bildiği için, bu konuda bana yardımcı olduğunu söylemem onu da ikna etmiş gibiydi. Son kısımlara doğru gelirken sözlerimi, gözlerimi tabağımın kalan son lokmalarına sabitleyerek söyledim:
"Yakın tarihli tüm uçakların İstanbul seferlerini iptal edesi tutmuş gibiydi. Ben de atladım motora..."
"İstanbul'a motorla gittim deme!"
"Gittim."
"Abooo! Oğlum tamam, tamam; senden olmuş, olmuş!" Gözlerini emin bir şekilde kapatmış, bir yandan koluma hafif hafif vuruyordu.
"Ne olmuş?" dedim, dayanamayıp yüzüne bakarak.
"Tam aşık bir adam olmuş," dedi kendinden emin bir duruşla.
Böyle demesi beni mahcup hissettirirken aynı zamanda sevindirdi. Dedemden böyle bir tasdik görmem, yaptığımın gönlümden geçen duygular ile ne kadar örtüştüğünü bir kez daha fark etmemi sağladı.
"Biz," dedim yavaştan müjdeli haberin yerini yapmak için, "Duygularımızı itiraf ettik."
Dedem pürdikkat kesilmişti.
"Ve birbirimizi tanımaya karar verdik."
"Bensiz nişan mı yaptınız?!"
Öyle bir haykırışı vardı ki tebessümüm genişledi. Onu sakinleştirmeye çalıştım; yeni taburcu olmuştu, tansiyonunu yükseltmek istemiyordum. "Yani sadece aramızda böyle bir karar aldık. İslamiyet'te böyle yapılıyormuş."
"Doğru yapmışsınız evladım... Ben sadece..." dedi ve oturduğu yerde rahatsızca kıpırdandı. "Seninle alakalı önemli bir günü kaçırmak istemiyorum."
Gözlerim iyice kısıldı. Dedeme, babama baktığım gibi bakıyordum. Onun da bakışları torunundan çok oğluna bakar gibiydi.
"Babanın da bu evlilik olayları... Nasıl desem, pek içimize sinen tarzda olmadı. Bari..." Duraksadı. "Sende öyle olsun. Sevdiğinle ol; ömrün uzun, huzurun daim olsun."
"Amin, amin inşallah dedem," dedim. Böyle sözler söylemesi üzerimdeki duygusallığı artırmıştı. Yanına gidip hürmetle eğildim, yaşlı elini kavradım; öpüp alnıma sürdüm. Eskiden bilsem de pek bu tarz davranışlarda bulunmazdım, umursamazdım. Ama İslam'da yaşlılara hürmetin ayrı bir yeri olduğunu öğrendiğimden beri bu anı bekliyordum.
"Maşallah, maşallah oğul! Hadi bakalım, ne zaman istiyoruz bu hanım kızımızı? Bak bu sefer benden ayrı gayrı bir şey yok, ben de yanınızda olmak istiyorum."
"Ol," dedim yürekten isteyerek. "Ol dedem, eminim o da bunu çok ister."
Çok da alışkanlığım olmasa da o an bir selfie çektim Papatya'ma göndermek için. O mutlu olsun diye... Masadaki boşalan tabakları lavaboda yıkarken, dedemle şirket işlerini konuşmaya başlamıştık bile.
Bir yandan zihnimde söyleyeceklerimi tartıyor, bazı detayları eliyordum. Mesela, babamın kaza yaptığı motordan çıkardığımız parçayı test etmek için kendi kullandığım bir motora taktığımı söyleseydim, vereceği tepkiyi hayal bile edemiyorum.
Dedeme, Sato-san’ın geldiğinden bahsettim.
Buna gerçekten çok sevindi. Sato-san’ın iyi bir adam olduğunu, eskiden tanıştıklarını anlattı. Dedeme, babamın ölümünü neden şüpheli bulduğumu yüzeysel bir şekilde açıkladım. Aslında şüphelerimi ilk duyduğunda, bunu sadece o anki üzüntüme yormuş gibiydi; bakışları biraz kuşkuluydu.
Ancak şu ana kadar topladığım kanıtları bir bir ekledim. Bir de üzerine Mihri ile yaşadığımız o yalan mesaj olayından bahsettim. Mihri ile yaşadığımız hadiseye çok şaşırdı. Üstelik tam benim hastanelik olduğum gece olması... Bunun bir tesadüf olma ihtimali var mıydı? Sinirden eli havada kalmıştı.
Ona neden hastaneye düştüğümü henüz anlatmadım; bunu duymaya hazır olduğundan emin değilim. Her şeyi üst üste yığmamalıydım. Hem her şeyi bilmesini, hem de sağlığının bozulmamasını istiyordum.
Dedeme, aylar önce onun yanında, Kuşadası’ndayken bulduğum o garip dosyadan bahsettim. İçinde pek çok eksiği olan "BMW 1000S" motor modelimize ait bir dosyaydı bu. Babamın kaza yaptığı motor da aynı modeldi.
Motor her ne kadar hurdaya dönmüş olsa da üzerindeki araştırmalarımız devam ediyordu. Fakat kaza sonrası o kadar tahrip olmuştu ki inceleme süreci çok uzun sürüyordu. Parçaları yurt dışındaki bazı merkezlere göndermek istediğimde, sağ olsun Sato-san beni Japonya’daki uzmanlara yönlendirmişti.
Şu an oradan haber bekliyordum; uzmanların raporlarına ihtiyacım vardı. Çünkü elimde somut deliller olmadan, sadece şüphelerimle bir yol alamazdım.
Dedemle ikimize kahve yapıp masaya tekrar oturduğumda, az önceki gerginliği silinmişti. Kahvesinden keyifli, höpürdeterek bir yudum aldı. Sonra bana dönüp, "Eline sağlık oğlum," dedi. Derin bir nefes bıraktı: "Özlemişim seninle böyle oturmayı."
"Ben de dedem," dedim sevgiyle ona bakarken. Onun yokluğunda kendimi öyle yalnız, öyle çaresiz hissetmiştim ki... Bir de Mihri’yi kaybetme korkusuyla baş başaydım o zamanlar. Bunları yüzüne söyleyemedim ama ben o kayıpların içinde, o yokluklarda Rabbimi bulmuş, dinime tutunmuştum.
Mehmet Hocamın bana öğrettiği gibi; her şerde bir hayır vardı. Artık bunu sık sık kendime hatırlatıyordum. Dedem, araştırmalarımın diğer kısmını da dinlediğinde yüzünde benimle gurur duyar bir ifade belirdi. "Şirkete sahip çıkmış olman beni gururlandırdı evlat," diyerek omzuma hafifçe vurdu. O vuruş, benim için dünyalara bedeldi.
Kahvemin son yudumuna geldiğimde telefonumu çıkarıp papatyama birkaç mesaj attım. Şimdiden onu özlemiştim. Gerçi o gözlerimin önündeyken de ben onu özlüyordum. Hem kavuşmuş, hem kavuşamamıştık.
Onun o çok merak ettiğim saçlarını görememiş, kokusunu derin derin içime çekememiştim. En önemlisi de sarılamamıştım. Bunun eksikliğiyle kemiklerim sızlıyordu. İnsan, hiç sarılmadığı birini böyle delice özler miydi? Ben özlüyordum.
Telefonumdaki iş takvimine bakıp beni bekleyen işleri kontrol ederken, not ettiğim bir tarih dikkatimi çekti: 24 Kasım Öğretmenler Günü. Mihri de bir öğretmendi. Bu fırsatı mutlaka değerlendirmeliydim. Kian ile konuşup o günü boşaltmalı ve ne pahasına olursa olsun İstanbul’da olmalıydım.
--
Mihri’den...
Gittikçe nefesimi daraltan o boğucu sıcaklıktaki evin kapısını açıp balkona çıktım. Şimdi gözlerim, yıldızların arasında seni arıyor. Hepsi öyle küçük, öyle silik ki... Ama bugün çok mutluyum; çünkü şu an tam karşımda bir yarım ay var. Tüm karanlığın içinde öyle aydınlık, öyle berrak ki...
Ciğerlerime derin derin soluduğum hava, yaşadıklarımı hatırladıkça kalbime batıyor. Sanki dışarının soğukluğu beni üşütmesi gerekirken aksine ferahlatıyor. Zihnim birkaç saat öncesini silip atmak, unutmak istediğim anların arasına eklenmiş o kareleri yok etmek istiyor.
Bugün yine zihnen yorgun bir şekilde eve gelmiştim. Çok değişik bir hal içindeydim; evden kaçmak için kursa gidiyor, kurstan sıkılınca bir umutla eve dönüyordum. Neden yollarım sana çıkmıyordu bir türlü? Sanki çok yakınımda ama bir o kadar da uzağımdasın. Tarık, sen bir yıldızsın biliyorum; ama ben benim yıldızım olmanı istiyorum. Evet, birbirimizi tanımalıyız ama sanki ben ezelden aşinayım sana. Bir an evvel gelsin istiyorum o günler; vuslat, yani kavuşma günleri...
Kendi kendime gökyüzüne bakarak konuşuyordum; kimi zaman içimden, kimi zaman aya bakarak sesli sesli...
Eve geldiğimde, mutfaktan gelen o yoğun hamur işi kokularından ve temizlik telaşından misafir geleceğini anlamıştım. Defalarca sormama rağmen annem ısrarla kimin geleceğini söylemiyordu.
Aramız, kedimi Gizem Abla’ya verdiğinden beri bozuktu. Artık onunla pek konuşmuyorduk, sadece lüzumlu olduğu kadar... Nikah günü terk edildikten sonra babamla aramda oluşan o görünmez duvarlara, şimdi de annemle aramda tuğlalar ekleniyordu.
Böyle olsun istememiştim ama imtihan işte... Zaten kim imtihanı ister ki? Ama imtihanlar gelir ve bizi bulur. Hayat böyledir; beklemediğimiz anda çıkıp gelirler.
Mecburen hazırlıklara yardım ettim. Babam da normal iş çıkış saatinde gelmişti. Annemin misafirleri gizlemesinin altında yatan nedeni, benim hiç görmek istemediğim kişilerin geleceğine yordum. Çok da yanlış düşünmemişim.
Hüma'nın bana Annem telefonda konuşurken duydum; Abla, Cengiz Abi ve ailesi, bir de Dürdane Teyzeler gelecekmiş." demesi ile her şey netleşti.
Oldukça yorulmuştum. Odama gidip üzerime bir şeyler giymeliydim. Pek çok renkli elbisem vardı ama ben yine simsiyah bir şeyler seçtim. Onların yanında renkli olmak istemiyordum. Hele o Cengiz’e, içimdeki bir tek rengi bile göstermek istemiyordum. En azından kadınlı erkekli oturulacağı için onunla yüz yüze gelmeyeceğimi ummuştum.
Fakat bu umudum, mutfakta çayları tazelemek için oyalanırken bir anda kapının açılmasıyla tamamen silindi.
"Bir çay da ben alabilir miyim?" diyerek kapıyı açık bırakıp içeri girdi Cengiz.
Elimdeki çaydanlığın sapını daha sıkı kavrarken, gözlerim sinirle kaplanmış, kaşlarım çatılmıştı.
"Sakin ol... Sadece bir tane çay istiyorum, ne var bu kadar kızacak?" diyerek o her zamanki sırıtışlarından birini takındı. Bir elini boş çay bardağını bıraktığı mutfak masasına dayayıp yaslandı.
Sadece "Tamam," dedim. Ben şu an nişanlı bir kızdım. Evet, nişanlıydım ama onunla değil! Asla da olmamıştım. Ben Tarık’la nişanlıydım. Şu an kıyafetimin altına gizlediğim papatya kolyesi, bizim nişanımızın alameti değil miydi?
Tepsideki dolu çay bardaklarını kenara koyup hızlıca onun bıraktığı boş bardağı alıp tezgaha bıraktım. Ben bardağı alır almaz bana doğru birkaç adım attı. Hızla geriledim ve hemen çaydanlığa uzandım.
"Yaklaşma sakın! Bak hiç acımam, yakarım seni!"
Sesim tehditkardı. Gerçekten de üzerine atardım, hiç acımazdım; ama sonra ailemin de bana acımayacağını biliyordum. Söylediklerimi duymamış gibi bir adım daha attı. O an dikkatimi yüzündeki tuhaf katman çekti. Yüzü normal renginde değildi. Sanki... yüzünde makyaj vardı. Birkaç ton fondöten sürülmüş gibiydi, bu onun normal ten rengi değildi. Bu beni şaşırtmıştı.
"Yakışıklılığıma mı daldın?" dedi eğlenen bir sesle.
"Neden bahsediyorsun sen? Ortada öyle bir şey yok!" dedim sertçe.
"Merak etme, evlendiğimizde istediğin kadar bakabilirsin."
Bir an ifadesi bozulur gibi oldu ama hemen toparladı. "Anlaşmalı bir evlilik bu, unuttun mu? Gerçek bir şey yok ortada," dedim içimden; onun gerçek olmayacağına defalarca dua ederek.
O an Cengiz’in ifadesi tamamen değişti. Bir adım gerilerken hızla gömleğinin dışında kalan kolunu kaşımaya başladı. Derin nefesler alıyor, kolunu oldukça sert bir şekilde kazıyordu. Ben de bu fırsattan istifade, gözlerimi ondan ayırmadan çayını doldurup masaya sertçe bıraktım.
"Çantandan hiç düğme çöpe attın mı?" diye sordu düz bir sesle. Bir yandan çayını eline almıştı.
Mutfağın en ucuna kaçarak cevapladım: "Hayır, ne alaka?"
Gerçekten sorusuna anlam verememiştim. Kapının girişindeyken durup yineledi: "Emin misin?"
"Gayet eminim," dedim sertçe.
Daha fazla durup beni rahatsız etmesinden korkuyordum fakat neyse ki çıktı. Artık mutfaktan kaçmayı bıraktım ve mecburen kadınların arasına oturdum. O kadar bunalıyordum ki... Konuştukları şeyler beni zerre kadar ilgilendirmiyordu. Birinin aldığı halıdan, diğerinin kocasının hediye ettiği bilezikten ya da ötekinin en memnun kaldığı markadan bana neydi? Tabii ki bunlar konuşulabilirdi ama aralarında uçuşan o hasetlik, yapmacıklık ve yalancı gülücükler beni yoruyordu. Bu ortamlarda samimiyetin zerresi yoktu. Eskiden herkesi sıcak sanırdım, hiç de öyle değilmiş.
Dürdane Abla laf arasında bana göz kırpıp, "Tekrar birleşmenize çok sevindim. Bu sefer umarım her şey yolunda gider," dedi dudaklarını büzüp garip bir gülümsemeyle.
Kendimi zorlayarak gülümsedim. Yüzüme, hiçbir zaman alışmak istemediğim ama mecbur kaldığım o "mutluymuş" maskesini taktım.
Ah, bunları sana anlatmayı ne çok isterdim Tarık... Ama bir yanım da anlatmak istemiyor. Bu konuları tekrar yazarak ya da ses kaydederek hatırlamak istemiyorum. Bir de Cengiz’in beni bu şekilde sıkıştırdığını duysan, eminim benden çok daha fazla rahatsız olursun. Seni endişelendirmek, güvenini sarsmak istemiyorum. Aslında güvenini sarsacak bir şey yok ama insanın içinde nefis var; aklına kötü bir şey gelsin istemiyorum.
Geçen gün ona Derya Karadel ile ilgili öğrendiklerimi yazmıştım.
Belki bir ipucu olur diye..
Laf arasında kedimi benden habersiz komşuya verdiklerini de söylerken buldum kendimi.
Fazla mızmız mı davranıyordum.
Oysa Tarık'ın böyle düşünmeyeceğinden emindim.
Soğuktan uyuşan ellerimi kıpırdatarak telefonumu çıkardım.
Gün içinde gönderdiğin mesajlara baktım. Şeref Amca ile birlikte yemek yemişler, bana bir selfie atmış.
Bizim durumumuzdan ona bahsettiğini söylemiş; bu beni çok sevindirdi.
Şeref Amca’nın taburcu apayrı bir mutluluktu. Onun bize destek olacağından, her daim yanımızda bir büyük olarak duracağından emindim.
Ayrıca babasının cinayetiyle alakalı araştırmalarına devam ettiğini yazmış ve benden dua istemiş.
Hepsine tek tek cevap verirken fotoğrafına kalp attım. Ve bu sefer bir ilk yapıp sesli mesaj gönderdim. İçimden geldiği gibi, bu olayların aydınlanması için dua ettim. O an içimden bir ses kulağıma bir şeyler fısıldadı ve hiç düşünmeden şunları yazdım:
"Üsküdar sahilinde bana okuduğun o sureyi, sesli mesaj olarak tekrar okur musun? Çünkü şu an buna çok ihtiyacım var..."
--
Mihri’den
Her zaman kullandığım ana sokaktan sapıp ara bir sokağa girdim. İstikametimi değiştirmemiştim, kursa gidiyordum.
Çantamın içinde sakladığım telefonu çıkardım ve Tarık’ın gönderdiğinden beri defalarca dinlediğim o ses kaydını açtım. Telefonun hoparlörünü kulağıma dayadım, tenha sokakta adımlarımı yavaşlattım ve gözlerimi hafifçe kapatarak onun sesine odaklandım.
Sesi huzurdu bana. Farklı bir aksanla okusa da öyle güzel, öyle samimi bir şekilde okuyordu ki İnşirah Suresi'ni; yüreğim ferahlıyor, üstüme art arda gelen sıkıntı ve zorluklar benim için kolaylaşıyordu. İşin komik tarafı, bu ses kaydını göndermesi öyle kolay olmamıştı.
Önce, "Benle okumuştun ya hani," diyerek hafiften inkar etmişti. Gayet net hatırlıyorum diye ısrar edince, "Hangi sureydi peki?" diye sordu. Gülücük emojisi gönderdim, hatta "Ben hafızım," diye yazdım bilmiş bir ifadeyle. "İnşirah’tı tabii ki okuduğun."
O da gülme emojisi göndermişti. O anda bunu fark edeceğini hiç düşünmemiştim. Doğruyu söylemek gerekirse; "Daha bu sureleri okumakta, ezberlemekte çok yeniyim ve yanlış okuyor olabilirim. Almancadan dolayı aksanıma da hiç güvenmiyorum," diyerek kibarca reddetmişti.
Ama ben ısrar ettim. Ne kadar kötü olursa olsun —ki kötü değildi asla— göndermesini istedim. Birazcık zorlayıp "Lütfen nişanlım," yazdığım gibi ses kaydı geldi.
Sureyi okumaya başlarken Besmele çektiğinde sesi hafifçe titriyordu. Bunu ses kaydını üçüncü kez dinlediğimde fark etmiştim. Ama sonra surenin kalanında hemen sesini toparlamıştı.
Tenha sokakta adımlarım kaldırım taşlarına vurup minik sesler çıkarıyordu. Yürüdüğüm ara sokağın iki yanı da hiçbir boşluk bırakmaksızın evlerle doluydu. O kadar dar bir sokaktı ki gerçekten insanın içine kasvet basıyordu. Gökyüzünün zor gözüktüğü sokakları sevemiyorum.
Birkaç kez daha dinleyip her seferinde aynı gülümsemeyle baktım. Mesajlaşmalarımızı tekrar gözden geçirip ellerimin daha fazla donmasına izin vermemek için telefonu kapatıp çantama koydum. Ellerimi kabanımın ceplerine soktum.
Bugün üzerime geçen yıllarda aldığım koyu kahverengi kabanımı giymiştim. İçimde yine kahvenin sütlü tonlarında triko ama vücudu sarmayan, geniş etekli bir elbise vardı. Bu elbisenin en sevdiğim yanı kollarının bol olmasıydı. Bir de boğazlı oluşu beni çok sıcak hissettiriyordu.
Sokaktan dönüp ana yola bağlandım ve her gün gittiğim yolda kalabalığa çok da takılmamaya çalışarak yürüdüm.
O gün Cengiz'le karşılaşmak beni öyle öfkelendirmişti ki gerçekten o gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Bol bol kitap okumuş; en son masamın başında Risaleme sarılmış bir şekilde uyuklarken annem beni uyandırmıştı.
Aslında o gün o kadar gergindim ki Cengiz'in bana söylediği ufak bir detayı fark bile etmemiştim. Ta ki ertesi günlere kadar... Bana çantamdan küçük bir düğmeyi atıp atmadığımı sormuştu. Ben de o söyleyene kadar böyle bir şeyin varlığından haberdar bile değildim.
Sonra her zaman kullandığım o çantayı açtım, bütün gözlerine dikkatlice baktım ve bulduğum şey gerçekten beni şaşırtmadı. Bahsettiği düğme gerçekten vardı. Avcumun içinde çevirdim; normal bir kaban düğmesinden hiçbir farkı yoktu. Bunu Tarık'a attım, Cengiz'in böyle bir şeyden bahsettiğini söyledim. Ama bizim evimize geldiği detayını es geçtim; sadece bu şekilde bir bilgi elde ettiğimi paylaştım.
Düşüncelerim yolun hızlı geçmesini sağlamış olacak ki kursun yanında bulunan caminin önüne gelmiştim bile.
Kursun merdivenlerini hızlıca çıktım, içeriye girdim. Merdivenlerde beni karşılayan öğrencilerin neredeyse hepsi "Hoş geldiniz hocam," diye güler yüzle beni selamladı. Bu durum beni hem mutlu ediyor hem de mahcup hissettiriyordu.
Daha aylar öncesinde burada ben de onlar gibi bir talebeydim. Şu an onlardan gördüğüm bu saygı bana hak etmediğim bir değermiş gibi hissettiriyordu. Bazıları samimiyetle davranırken, düşmanım da az değildi.
Hocalar odasına girdiğimde kabanımı çıkardım. Aynanın karşısına geçip üzerime baktım. Başıma taktığım koyu renk büyük boy şalım, triko elbisemle güzel bir uyum içerisindeydi. Ayrıca Tarık'ın bana verdiği nişan hediyesi olan altın papatya kolyemi de elbisemin üzerine takmıştım. Aynaya bakarken gözlerimi ondan alamamıştım. Evde takamıyor olsam da burada takmakta özgürdüm.
Öğle arası olması sebebiyle çoğu öğrencinin koridorda ve yemekhanede olması gürültüyü kat kat artırıyordu. Çok geniş olmayan kursumuzda kimseye çarpmadan, bu hafta görevli olduğum sınıfa doğru vakur bir duruşla, kendimden emin ve ciddi bir şekilde yürüyordum.
İçimde bazı özgüven savaşları verebilirdim ama dışarıya bunu yansıtmak istemiyordum. Çünkü ayağımın tökezleyip de düşmemi bekleyen öyle çok göz vardı ki etrafımda...
Bugün 24 Kasım Öğretmenler Günü'ydü. Nasip işte; ben de benimle pek iyi anlaşamayan bir sınıftaydım bugün. Yine içten içe, ne kadar kendime bile itiraf edemesem de bir beklenti içindeydim. Belki o iyi anlaştığım sınıftaki talebelerimden bir tebrik bekliyordum. Bir gülücük, minik bir mektup... Çok bir şey değildi.
Sadece ben de burada bulunduğum aylar içinde onlarla çalışmış ve kimisine göre küçük gelebilir ama bana göre büyük bir emek vermiştim.
Sabah kalktığımda ev ahalisi henüz uyanmadığı için telefon mesajlarımı kontrol edebilmiştim. Büşra'dan gelen mesaj beni çok mutlu etmişti:
"Öğretmenler günün kutlu olsun güzel dostum, canım Mihrim... Daha nice güzel yıllara. O talebelerin yüreğine en güzel şekilde dokunduğuna eminim ve umarım daha nicelerine dokunursun. Tekrardan kutluyorum!" yazmıştı, bir dolu kalp ve hediye emojisiyle...
Onunla görüntülü konuşmayı çok isterdim ama bu şartlarda pek mümkün değildi.
Sınıfın kapısının önüne gelince derin bir nefes aldım. Allah'a tevekkül ettim, O'ndan yardım istedim. "Bismillah" diyerek içeri girdim.
Gözlerimin önündeki manzara maalesef alıştığım bir durumdu. Kızların çoğu sınıfta olmadığı gibi, bir kısmı da sınıfın en sonundaki dörtlü sıralarda gruplaşmıştı. Telefonların öğretmen masasının üstündeki kutuda olması gerekirken herkesin elindeydi. Ders saati girmiş olmasına rağmen herkes durumdan habersiz gibiydi.
Ciddi ve kararlı bir öğretmen edasıyla onları uyardım ve masama geçtim. İşin değişik tarafı, ne kadar sert olmaya çalışsam da beni dinlemeyenlerin hâlâ var olmasıydı.
Oturduğum sandalye pek rahat değildi. Öne doğru eğilip masanın üzerindeki karışıklığı hızlıca toparladım ve ders çizelgesini elime aldım. Dün tahmin ettiğim gibi çoğu kişi ders vermemişti. Çizelgeyi kapatıp başımı kaldırdım. Herkes yavaş yavaş sıralarına geçiyordu.
"Hadi bakalım, Bismillah. Derse başlayalım," dedim gür bir sesle.
İlk ders bitmişti. Sağ olsun o "normal" hocamız bugün izin aldığı için onun sınıfı yarıya bölünmüştü. Benim öğrencilerimle uğraşmak yetmiyormuş gibi, onun sınıfının yarısıyla da ilgilenmek durumunda kalmıştım. Sınıfın kalabalığını fırsat bilip kaytaran talebeler gözümden kaçmasa da maalesef ikazlarımı dinlemiyorlardı.
İkindi molasına çıktığımızda gerçekten yüzüm düşmüş, enerjim çekilmiş gibiydi. Kızlarla ilgilenirken telefonuma bakmamak için onu hocalar odasında bırakmıştım. Odaya girdiğimde kimsenin olmayışı biraz olsun beni rahatlattı. En azından burada sessizce kafa dinleyebilirdim.
Daha doğrusu, zihnimde dakikalardır susmayan sesleri daha net duyabilirdim.
Evet, ben gerçekten üniversiteyi bitirmiş, atanmış bir hoca değildim; geçici bir öğreticiydim. Bunu Bartu da Tarık da biliyorlardı. Ama bir mesaj bile çekmemiş olmaları beni güçsüzleştirmişti. Belki gücenmemeliydim ama çok kırılmış hissediyordum.
Son dersin başlamasına beş dakika kalmıştı ki hocalar odasının kapısı tıklandı. "Gel," diye seslendim. Kapı açılıp içeriye doğru uzanan kişi Hüma'dan başkası değildi.
"Abla müsait misin, gelebilir miyim?" diye sordu. Talebelerin yanında bana "hocam" dese de baş başa kaldığımızda hep "abla" diyordu.
"Tabii tabii, gelebilirsin," dedim.
İçeriye girdi. Arkasında sakladığı her neyse merak etmiştim. Biraz utandı, sıkıldı. "Nasıl iyi misin?" faslından sonra arkasındaki kartı bana, başı önde, hafifçe kızararak uzattı.
"Pek bir şey değil ama umarım sevinirsin," dedi. Kartı elime aldığımda "Öğretmenler günün kutlu olsun!" dedi ve koşarak çıktı odadan.
Elime aldığım kart beni hem duygulandırmış hem de çok mutlu etmişti. Aslında bu bir fotoğraftı; rahmetli dedesinin çektiği papatyaların olduğu bir kare... Arkasında ise şunlar yazılıydı:
"Sevgili Ablacığım, öğretmenler gününü içtenlikle kutlar ve bu günlerin devamını dilerim. Bence kurstaki (A! Pardon!) dünyadaki tanıdığım en iyi hoca sensin. En düşünceli, en anlayışlı ve en tatlı... Kimin seni ne olarak gördüğünün bir önemi yok. Sen kendi vazifeni yerine getirmek, hak yememek için elinden geleni yapıyorsun ve bu da seni mükemmel bir öğretici yapıyor. Senin öğrencin olmaktan gurur duyuyorum. Unutma; SEVİLİYORSUN. Tekrardan Öğretmenler Günün kutlu olsun... 🤍"
Bu anlamlı satırları birkaç kez daha okudum. O kadar güzel, içten kelimelerdi ki bunlar doğrudan yüreğime ulaştı. Kendimi kocaman gülümserken buldum ve bu değerli fotoğrafı zarar görmemesi için hemen çantama koydum.
Ders saati gelmişti. "Bismillah" diyerek odadan çıktığımda beni sevdiğim ve benimle iyi anlaşan sınıftan bir talebem karşıladı. Sınıfın en küçüğüydü, 13 yaşındaydı.
"Hocam, hocam!"
"Efendim?" dedim yumuşak bir şekilde. Küçüklere karşı ayrı bir şefkatim oluyordu.
"Müdürümüz Esra Hoca dedi ki, siz bu ders bizim sınıfımızla ilgilenecekmişsiniz."
"Emin misin?" dedim. Çünkü böyle bir şey hiç duymamıştım.
"Evet evet, isterseniz kendisine sorabilirsiniz," dedi.
Yani bu tarz bir yalan söyleyemezdi, söyleseydi başı büyük derde girerdi. O yüzden söylediğine inandım ve aşağı inmek yerine, hocalar odasıyla aynı katta olan sınıfa doğru ilerledim. Her bir adımda kalp ritmim biraz daha artıyordu. Bir yandan da hayal kırıklığına uğramamak için kendimi hazırlıyordum.
Odanın kapısını açtığımda bir anda tüm talebelerim bana karşı, "Öğretmenler gününüz kutlu olsun!" diyerek haykırdı.
Sınıfın yaş aralığı 25 ile 13 arasıydı. Bu kadar farklı yaşlarda olsalar bile çok güzel bir uyum içinde anlaşıyorlardı ve ben gerçekten onların yanında kendimi gerçek bir hoca gibi hissediyordum. Beni hemen hoca koltuğuna oturttular. Önce bir gül takdim ettiler, ardından hepsinin birlikte bana aldığı hediye kitabı...
O kadar mutlu olmuştum ki... Ne verdikleri önemli değildi, düşünülmek belki de birine verilebilecek en ince hediyelerdendi.
Onlarla muhabbet edip kahkahalara boğulurken, kapıda nöbetçi olan talebe kapıyı çaldı. İzin isteyerek içeri girdiğinde, "Hocam, Mihri Altun siz misiniz?" diye sordu.
"Evet, benim. Buyurun, ne oldu?" dedim.
"Size bir çiçek geldi," dedi ve kapıyı tam açtığında ellerindeki devasa papatya buketini gördüm.
Kimden geldiğini o an anlamıştım. Bu Tarık’ın ince düşüncesinden başka bir şey olamazdı. Sınıftan yükselen tezahüratlar ve şaşırma nidaları arasında ayağa kalktım. Benim sürpriz yapmayı seven, ince düşünceli nişanlım...
Tüm sınıfın önünde, nöbetçi öğrencinin bana uzattığı buketini dikkatli bir şekilde kucağıma aldım. Burnumu papatyalara yaklaştırdığım anda o zarif ama bir o kadar aromalı koku ciğerlerime doldu.
Derin derin soludum papatyaları... Hasret çektiğim Yıldız’ımı koklar gibi.
Ellerimde tuttuğum buketimi bir an bile bırakmıyordum. Gözlerim papatyalarımın arasına öyle bir dalmıştı ki... Geleceğimizi hayal ediyordum, birlikte olduğumuz geleceğimizi.
Meraklı bakışların ve çenesini tutamayan bazı açık sözlü talebelerin soruları üzerime yağmur gibi yağsa da pek oralı olmadım. Buketin alt kısmındaki beyaz, kalın kurdelenin içine sıkıştırılmış küçük zarf dikkatimi çekti.
Ben zarfı çıkarmakla uğraşırken, bunu fark eden bazıları "Aç aç! Hadi hepimize oku!" falan demeye başladılar. Tabii ki asla... Bu benim yapabileceğim bir şey değildi. Beni az çok tanıyan biri, böyle bir şeyi asla yapmayacağımı çok iyi bilirdi.
Hemen alıp hızlıca cebime koydum. Bu bana özeldi, bana yazılmıştı. Kimseyi özelime dahil etmeyi sevmezdim. Bence herkes, bir yere kadar karşı tarafa karşı haddini bilmeliydi.
Papatyalarımı masanın üzerine bırakıp talebelerime doğru mutlu bir tebessümle baktım. Benim onlara dönmemle etrafta uçuşan konuşmalar, sorular kesildi. Etrafta çıt çıkmıyordu.
"Bana böyle güzel bir sürpriz yaptığınız için gerçekten çok mutlu oldum. Hepinize teşekkür ederim, Allah razı olsun," dedim nazik bir şekilde.
Hepsi kendince farklı tarzlarda rica ettiler. Benim gerçekten güzel bir hoca olduğumdan bahsettiler. Onların böyle söylemesi biraz olsun bu işi layıkıyla yapabildiğimi hissettirdi ve beni çok mutlu etti.
Dersimizin bitmesine on beş dakika kalmıştı ki içeri idarecimiz girdi. Hemen ayağa kalktım. Kısa boylu, çok hızlı hareket eden, alçak gönüllü biriydi Esra hocamız. O da öğretmenler günümü tebrik etti.
"Bugün yarım saat daha derste kalabilir misiniz Mihri Hocam?" sorusuna olumlu yanıt verdim. Yalnız, kardeşim benimle eve döndüğü için biraz sıkıntı olabilirdi. O an aklıma annemler gelmişti; bu ufacık gecikmeyi bile dert ederlerdi.
"Merak etme," dedi Esra hocam. "Ben annenleri aradım. Evi sizin eve yakın olan bir diğer hocamız onu bırakacak. Senin için sorun yok, değil mi?"
Hiç sorun yoktu, aksine sevinmiştim! Çünkü elimdeki bu devasa buketi Hüma’ya nasıl açıklayacağımı ve eve nasıl sokacağımı düşünüyordum.
Dersin bitmesine az bir süre kalmıştı. Bu sürede ilk fırsatta papatyalarıma bakıp hülyalara dalıyordum. Talebelerin arasındaki konuşmaları da bir kulakla dinliyordum. Çoğu bir nişanlım olduğunu biliyordu, onları yalanlamadım. Bir nişanlım vardı ama kim olduğunu bilmiyorlardı.
Saat çıkışı gösterdiğinde, buketi öğretmenler odasında bırakma kararı aldım. Çünkü bunu eve götürmek demek, büyük bir sorguya kendi isteğimle atlamak demekti.
Tabii Cengiz’in verdiğini söyleyebilirim ama yalan söylemek istemiyorum. Yalan, bir hafızla siyahla beyaz gibi uzak olmalı... Aslında sadece hafızlıkla değil, Müslümanlıkla da öyle olmalı.
Risale’de okumuştum; Peygamber Efendimiz’i (sav) o ali mertebesine çıkaran sıdk (doğruluk), Ebu Cehil’i esfel-i safiline düşüren ise kizb (yalan) imiş.
Gülmeler, kahkahalar ve sıcak vedalaşmalar eşliğinde talebelerimden ayrılıp buketi hocalar odasına bıraktım. Kabanımı sırtıma geçirdim, çantamı omzuma astığım gibi kursun çıkışındaki demir kapıya yöneldim.
Kapıyı açmamla, kursun hemen karşısındaki park alanında o siyah, lüks aracı görmem bir oldu.
Beni görür görmez boynumdan topuğuma kadar bir ürperti sardı tüm vücudumu. Kalp atışlarım yavaş yavaş hızlanırken ellerim buz kesmeye başladı.
Ön sol kapıdan çıkıp ayağa kalkan babam, eliyle bana gelmemi işaret etti.
Hızlı soluklarımı kontrol altında tutmaya çalışırken ayaklarım geri geri gidiyordu ama mecburiyetle o siyah araca doğru adımlıyordum. Beni neyin beklediğinden, babamın neden böyle bir araçla geldiğinden haberim yoktu.
Arabanın yanına geldim ve babamın el hareketiyle arka koltuğa geçtim. Arabanın camları filmli olduğu için şoför mahallini görememiştim. Dikiz aynasından Korkut’u görmemle bunun kimin işi olduğunu anladım:
Cengiz Boran.
Yol boyunca Korkut ve babam, benim pek anlamadığım birkaç muhabbet ettiler. Laf arasında sürekli kullandıkları şifreli kelimeler vardı.
"Malları indirdik mi?", "Siz çizimleri hallettiniz mi?"...
Neden bu kadar samimi ya da aynı iş yerindeymiş gibi davrandıklarını anlayamadım. Tuhaftı. Zihnimde tarttım ama düzgün bir zemine oturtamadım. Yine de bir ipucu yakalarım umuduyla onları dinledim.
Yolun kalanı; her saniye artan endişelerim, buz kesen ellerim ve kabanımı sarsacak kadar hızla çarpan kalbimle geçti. İçten içe dualar edip kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Telefonum çantamdaydı ama çıkaramazdım. Kimseye bir şey yazamazdım.
Şu an telefonumu babamın fark etmesi demek, elimdeki tek özgürlük imkanımın da uçup gitmesi demekti. Kurstan çıkmadan akşam namazımı kıldığım için şükrediyordum. Yoksa bu ortamda çoktan kaçırmış olurdum.
Siyah araç, bahçesi boydan boya demir çitler ve güvenlik telleri ile sarılı bir kapının önünde durdu. Girişte siyah takım elbiseli personeller bizi karşıladı. Korkut'un kapımı açmasını beklemeden kendim açtım ve indim.
Nefes alışverişlerim hiç sakinleşmeyecek gibiydi. Arada korkudan gözlerim bulanıklaşıyordu. Neredeydim? Biz buraya neden gelmiştik? Hiçbir şey bilmiyordum. Yalnızca içimde büyük bir huzursuzluk vardı.
Babamla birlikte büyük demir kapıların gürültülü açılış sesiyle içeriye adımladık. Yürüdüğümüz yolun sonunda, üç katlı, devasa ışıklarla aydınlatılmış özel bir konak ya da resmi bir kurum binasını andıran o yapı yükseliyordu.
Kırmızı halılı bina girişine geldiğimizde, mümkünmüş gibi çantamı biraz daha sıkı kavradım. İçeriye girer girmez büyük avizeler, loş şamdanlıklar ve varaklı tablolar bizi karşıladı.
Görevlilerin yönlendirmesiyle, salonun ortasındaki işlemeli merdivenlerden yukarı çıktık. İkinci katta, tavandan yere kadar uzanan, altın yaldızlı kulpları olan devasa bir kapının önünde durduk.
Kapı, kapıda bekleyen korumaların güçlü tutuşuyla ardına kadar açıldı.
Özel bir günde giyilecek şık elbiseler içindeki kadınlar, jilet gibi giyinmiş adamlar salonu dolduruyordu. Bazıları dönüp göz ucuyla bize baktı. Babam onlara birer baş selamı verdi. Ben ise bir heykel gibi dikilmiş, bu sarayı andıran salona bakıyordum.
Burnuma yoğun bir parfüm kokusu, ardından daha cılız yemek kokuları çarptı. Babamın kolumdan çekmesiyle içeriye adımlamak zorunda kaldım.
Bütün masalar şatafatlıydı ama salonun tam ortasındaki uzun masanın üzerinde, kadehlerden oluşmuş büyük bir kule yükseliyordu. Dikkatimi çeken tek şey, benden başka tesettürlü kimsenin olmayışıydı. Kadınların garipseyen bakışları kıyafetlerimin üzerinde dolanıyordu.
Babama yaklaşıp, cevap vermeyeceğini bildiğim halde sordum:
"Buraya niye geldik?"
Duymazlıktan geldi. Böyle yapacağını biliyordum ama yine de şansımı denemiştim işte.
Salonun en sol tarafında kalan, en az on kişilik büyük bir masanın başına geldik. Bakışlarım yerdeydi, kimsenin yüzüne bakmıyordum.
Babam, "Hadi buyur canım kızım," dedi yalancı bir tatlılıkla. Onu hiç tanımasaydım bu muameleyi sevimli algılayabilirdim. Çaresiz bir nefesle boş sandalyeye oturdum.
"Siz de hoş geldiniz Tarık Bey," dedi babam. Sesi gayet doğal, gayet profesyoneldi.
Bir dakika... O, "Tarık Bey" mi demişti?
Sevdiğim adamın adını duyar duymaz başımı kaldırdım. Babamın konuştuğu yöne baktım. O burada olamazdı... Ama ismini duymak bile kalbimi kıpır kıpır etmeye yetmişti.
Bir anda gözlerime inanamadım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Ortamın kasvetli loşluğu içimi daha da kararttı. Dudaklarımın titrediğini hissettim.
Şu an karşımda oturan, benim biricik nişanlımdan başkası değildi!
Ve tam yanında... Ona sevgi dolu bakışlarla bakan, gösterişli bir elbise içindeki o kadın...
Gözlerimin kararmasına sebep oldu. Bence çok kötü bir kabus görüyordum. Şu an bulunduğum durumun gerçekliğini kabul etmek istemiyordum.
Biri beni uyandırsın!
---

--

--
"Beni taşlamayın ama bu bombayı patlatmak zorundaydım! 😂 Papatyalarla gelen o güzel enerjiden sonra bu son... Ah Mihri, üzümlü kekim. Tarık hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerçekten bir ihanet olabilir mi yoksa altında başka bir iş mi var? Gelecek bölüm için heyecanlı mısınız?"
--
Buraya Tarık'a söylemek istediğiniz tek bir kelimeyi bırakın... ⬇️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |