

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Umarım iyisinizdir.
Elhamdülillah yine yeni bir bölümle sizlerleyim bu bölüm ilk defa Cengiz'in anlatımı ile başlıyor.
Bol bol yorum yapmayı oy atmayı unutmayın
---
"Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın yardımıyladır. Onlar için üzülme, kurdukları tuzaklardan dolayı da sıkıntıya düşme." (Nahl Suresi, 127. Ayet)
34. BÖLÜM
CENGİZ
Peşinden koştukça benden kaçıyordu; yine ve yine o arzuladığım sevgi... Ben ne kadar uğraşsam da, onu elde etmek için çabalasam, pek çok farklı yol deneyip gecelerce uykusuz kalsam, servetimi harcasam, hatta gerekirse ortalığı yakıp yıksam bile; o benden hep daha fazla uzaklaşıyor.
Neden? Neden böyle oluyor? Neden istediğim o duyguyu, o hissi bir türlü elde edemiyorum? Ben peşinden gittikçe o daha da uzağa gidiyor. Bazen öyle imkansız geliyor ki... Beni en çok kahreden ise bu imkansızlığı kendi ellerimle oluşturduğumu düşünmem.
Siyah takımımın içine giydiğim, beyaz gömleğimin üzerine taktığım parlak, saten kumaştan yapılmış kravatımı sertçe boynumdan çekerek birkaç hamlede gevşettim. Bu düşünceleri zihnimde döndürüp durdukça, bu kravat sanki beni daha da boğuyordu. Sinirle tırnaklarımı boynuma sürttüm.
Öyle sert kaşıyordum ki, tırnaklarımın ucunda gördüğüm kan lekesi ile durdum. Yine o durmak bilmeyen uğursuz kaşıntı yüzünden kendimi yaralamıştım. Tırnağımın ucundaki kanı oturduğum lobideki koltuğun kolçağına sildim.
Kolçağa dayadığım elimle yüzümü sertçe ovuşturdum; kendime gelmek istiyordum. Şu son günlerde sık sık beni ziyaret eden o bulantı, yine başıma çöreklenmişti.
"Ben," dedim kendi kendime. İçinde bulunduğum durumdan kurtulmaya çalıştıkça neden daha çok batıyorum? Bütün gücümle ayağa kalkmaya çalışırken, niye yerlerde sürünüyormuşum gibi hissediyorum? Bu ben değilim. Hayır, bu ben olamam. Böyle olmayı reddediyorum!
"Ne konuşuyorsun kendi kendine?" diyen bir kız sesi, beni sanki bir rüyanın içinden uyandırdı. Elimi yüzümden çektim. Oturduğum koltuğa yayılmıştım.
Tam karşımdaki tekli koltukta ise siyah pantolonunun üzerine salaş, bordo bir kazak giymiş; saçlarını salıp bırakmış bir şekilde bana sevimli pozlar veren Derya’dan başkası değildi. Ona bakıp cevap vermediğim için birkaç kez gözlerini kırptı.
"Eee, ne haber?" Sessizliğimden rahatsız olmuş gibi tekrar konuştu. "Hiç," dedim sadece ve başımı diğer tarafa çevirdim.
En son ona güvendiğimde başıma açtığım durum yine zihnimde canlanmıştı; artık ona karşı davranış biçimim aynı olmayacaktı. Gözlerim; sık gökdelenlerin olduğu, gri bulutlarla kaplı gökyüzünün eşlik ettiği şirket manzarasındaydı. Ama aklım yine Mihri’deydi...
Son bir haftadır çantasına haberi olmadan koyduğum düğme şeklindeki takip cihazından sinyal alamayınca, babama onlarla görüşmek için bir ev daveti ayarlamasını söylemiştim. Babam, Mihri ile yakınlaşmamdan pek memnun olduğu için hemen kabul etmiş ve onlara gitmiştik.
Çantasına yerleştirdiğim yer tespit cihazındaki sinyal konumunu gün içerisinde telefonumdan sık sık takip ediyorum. Sanki o cihazdaki nokta kırmızı bir şekilde yanıp sönüp bana sinyal verdikçe, Mihri avuçlarımdaymış gibi hissediyorum. Benim, benim olacak o!
Artık onu takip ettirmiyordum.
Çünkü benimle anlaşmalı evlenmeyi kabul etmişti.
Yine de...
Ama o sinyal artık görünmüyor ve aklıma direkt o ismini bile söylemekten tiksindiğim, o Almanya'daki iğrenç herifi getiriyor.
Bana asla gülmediği gibi ona güldü. Onun yanında mutlu olduğu o fotoğraflar geliyor gözümün önüne.
Silmedim onları, hala telefonumda. Gördükçe öfkeleniyorum ve bu planlarıma karşı olan tutumumu daha da hırslandırıyor. Bana direnen bedenime karşı daha da sert olmamı sağlıyor. Hayır, o herife yenilmeyeceğim ve asla Mihri'yi ona vermeyeceğim.
Içimden kısık sesli ama daha önce gün yüzü görmemiş bir küfür ettim.
O akşam kadın ve erkekler ayrı oturduğu için onu görmeye imkanım yoktu. Ben de mutfaktaki çaydanlıktan kendime çay alacağım bahanesiyle mutfağa girdiğimde, onu orada bulacağımı tahmin ediyordum. Buldum da...
Ama ifadesi öyle sertti ki! İlk başta bir afalladı, sanki beni beklemiyor gibiydi. Belki de geleceğimizi bile bilmiyordu; gerçi bilmemesi pek mümkün değildi, ailesi söylemiş olmalıydı. Onun babası da bu tarz davetlere pek meraklıdır.
Diğer yandan, o hastane odasındaki tavrına göre şu an sanki daha bir asi, daha bir inatçıydı. Karşı karşıya beş dakika bile konuşamıyoruz. Bu tutumu bana o adamı hala sevdiğini haykırıyor. Bunu sevemez, sevmemeli, sevmeyecek!
Oysa benimle konuşmak için şu an karşımda kıvranan kızdan başka, rehberimde geri dönmemi bekleyen pek çok numara var. Ama o, asla onlar gibi davranmıyor. Şimdiye kadar hiçbir kız bana onun gibi davranmadı.
Ve o kız neredeyse benim karım olacaktı, benim yatağımda olacaktı... Olacaktı ki... Ah! Tekrar o günü hatırladım. Onu görünce normalde diğer kızlara duymadığım tuhaf hisler içimi kaplıyor. Beni ittikçe ona çekiliyorum.
Beni reddedişini kabul edemiyorum. Hem ilk başta bunu o da yapmıyorken şu an yapması daha da hırsımı perçinliyor. Ben düşüncelerimin içerisinde boğulurken, Derya'nın sürekli konuştuğunu bile anlayamıyordum.
Sesini farklı tınılarla değiştirip dikkatimi çekmeye çalışıyordu ama artık sinir bozucu olmaya başlamıştı. Haddini bilmeliydi. Şu an acilen bir viski, bira ya da herhangi bir içkiye ihtiyacım vardı. Daha fazla bunları düşünmek, bu acıların içinde kıvranmak istemiyordum.
Lanet olsun ki yapamıyordum çünkü babam buralardaydı. Zaten ağzıma kadar yükselen midemin bulantısı, kalan azıcık sabrımı da taşırmıştı. Sinirle kafamı ona çevirdim, yayıldığım koltuktan doğruldum ve öne doğru gelip bağırdım: "Yeter! Konuşup durma!"
Bir an ifadesi afalladı, gözleri büyüdü. Sonra yavaş yavaş doldu ve dudaklarını büktü. "Ama neden böyle yapıyorsun? Hep böyle yapıyorsun zaten!" diyerek hızla kalktı.
Siyah baget çantasını koluna takıp birkaç sinirli adım attı, sonra tekrar arkasına dönüp bağırdı: "O gün bana böyle söz vermemiştin! O gün söylediklerin hiç böyle değildi!"
Bir an ifadesi üzüntüden çok, sinirli ve tehditkar bir hal aldı. "Bir daha böyle bir şey yaparsan babana gideceğim! Ona söyleyebileceklerimi sen düşün!" Bir eliyle çantasını kavramış, diğer elinin işaret parmağını bana doğru sallıyordu.
Tam bu konuşmanın ortasında babam; koridorun sonundan, yanında baş sekreteri ve güvenlik personeliyle göründü. "Ne oldu Derya? Bana ne söyleyeceksin? Her zaman söyleyebilirsin kızım, buyur."
Sessiz lobide sadece adım sesleri yankılanırken nefes alışverişlerim hızlandı. Sinirli bakışlarım anında Derya’yı buldu. İfadesini hemen toparladı, tekrar o sevimli, yapmacık haline büründü: "Yok, yok bir şey Murtaza Amca..."
Kollarını önünde bağladı. Gerçi küçük bir kızdan çok da büyük sayılmazdı; on dokuzunu yeni bitirecekti. Babam adımlarını yavaşlatıp, az önce Derya’nın oturduğu koltuğa oturdu. Kibirli bir şekilde bacak bacak üzerine attı.
İki elimi kenetlemiş, stresli bir şekilde dururken bir ayağımla ritim tutuyordum. "Yok bir şey... Sadece Cengiz’den, bayi toplantısından sonra benim için bir parti vermesini istiyordum ama beyefendi beni dinlemiyor bile!"
Babam bana her zamanki gözleriyle baktı. Memnuniyetsiz, tiksinen o gözlerde asla sevgi yoktu. Sadece eleştiri ve beni asla ulaşamayacağım bir yere doğru koşturan zehirli bir kamçı vardı...
Eliyle adamlarından birine işaret yaptığında adam saygıyla bizi yalnız bıraktı. Babam bir süre yüzüme donuk donuk baktıktan sonra Derya'ya döndü: "Ben onunla konuşurum Deryacığım, merak etme."
"O zaman 24 Kasım'da o istediğim özel malikaneyi ayarlayabilir misin Murtaza Amca?" Babasının gözleri tekrar beni buldu, tükürür gibi konuştu: "Bu işi hallet, kızı üzme." Sesini biraz kıstı: "Babasıyla aynı işi yapıyoruz."
Ardından bir hışımla kalkıp yüzüme tiksinti dolu bir bakış daha atarak seri adımlarla Derya’nın yanına yürüdü ve onu uğurladı. Boğazımda kalan acı tadı yutmak için birkaç kez yutkundum.
Onun hala bana böyle davranmasına katlanamıyorum ama bir gün... Bir gün bana asla böyle davranamayacak. Telefonumu çıkarıp Korkut’u aradım. Derya’nın partisiyle ilgili direktifleri verdikten sonra ekledim: "Bana o Almanya’daki bayinin başında olan işe yaramazın telefonunu gönder."
--
Tarık’tan
Uçağım İstanbul’daki Sabiha Gökçen Havalimanı’na henüz iniş yapmıştı. Tüm hafta bugünün hayalini kurmuş; yapmam gereken tüm sıkıcı dosya işlerine, bunaltıcı toplantılara ve pek de katılmak istemediğim o showroomlara hep bugünü ve onu hayal ederek dayanmıştım. Bu yoğunluk beni öyle yormuştu ki; onun huzur verici sesinde dinlenmek, o toprak gözlerinde sükunet bulmak istiyordum.
Bu süreçte beni en çok yoran şeylerden biri de camiye gidememek, Risaleleri doya doya okuyamamak ve Mehmet Hoca’nın sohbetlerini dinleyememekti. Ama her gece başımı yastığa koymadan önce mutlaka açıp, bir sayfa da olsa Kur’an’ımı, Risale’mi okuyordum.
Onları okumadığım zaman kendimi kötü hissediyordum. Gün içerisinde o kadar çok dünyaya çalışıyordum ki; ahiretim için, inandığım ve yeni bulduğum dinim için, bana her şeyi veren Rabbim için nasıl olurdu da bir sayfa bile Kur’an okuyamayacak kadar meşgul olabilirdim? "Ben yarın O’nun huzuruna gitsem ne derdim?" İşte bu his beni ayakta tutuyor, Kur’an’a ve Risale’ye sarılmamı sağlıyordu.
Sol elimle tekerlekli valizimi havalimanının temiz ve kaygan zemininde sürerken, sağ elimde uçaktayken çıkardığım kabanım ve küçük boy bir Kur’an vardı. Uçakta bile Kur’an okumuş, ezberlediğim sureleri pekiştirmek için tekrar yapmıştım. Bugün Mihri’nin adını taşıyan o sureyi ezberlemiştim: Şems Suresi. Mihri’nin ismi Farsça "Güneş" demekti; Kur’an’da ise güneş, Şems’ti. Güneş... Onu ne güzel tanımlayan bir kelimeydi.
Herkesin bir yerlere yetişmeye çalıştığı; kimilerinin sevdiklerini uğurlarken ayrılık gözyaşları döktüğü, kimilerinin ise kavuşup mutluluk gülücükleri saçtığı bu kalabalık ortamda başımı önüme eğmiş, sadece yoluma bakarak mescide gidiyordum. Henüz namazımı kılmamıştım.
Namazımı kılıp beni alması için buradaki eski bir tanıdığımızı, bayiliğimizde çalışan o arkadaşı aradım. Benim için bir araba gönderdi. Dışarısı soğuktu, kabanımı giydim. Arabayla pansiyonuma giderken Üsküdar’dan geçiyorduk. "Bir dakika, sağa çekebilir misiniz?" dedim. Normalde İstanbul trafiğinde pek mümkün olmasa da, değişik bir şekilde yolda arabayı çekecek bir boşluk vardı. Adam itiraz etmeden durdu.
Kapımı açtım ve birkaç dakika, Kız Kulesi’nin çok net gözüktüğü o Üsküdar sahilindeki banklarda Papatyam ile konuştuğum anlara daldım. Yüzüme birkaç damla su düştü. Başımı kaldırdım; yağmur tenimi okşar gibi usul usul düşüyordu. Rahmetti adı... Yağmur yağıyordu. "Yağmur yağıyor" dediğimde Mehmet Hoca gülüp çayından bir yudum aldıktan sonra, "Yağdırılıyor, yağdırılıyor kardeşim," demişti bastıra bastıra. Yağmur kendi kendine yağmıyor ki; ona da yağdıran bir Halîk var.
Yumdum gözlerimi; birkaç damla daha ıslattı yüzümü. Ben artık her şeyi daha farklı görüyor, daha farklı seviyordum. Ama tabii Türkiye’ye, özellikle İstanbul’a olan muhabbetimin kaynağı belliydi. Kalbim, adını anınca bile hızlandı: O zarif hanımefendi...
Araç beni kalacağım otelin girişinde bıraktığında, biraz önceki huzurumun yerini tuhaf bir kasvet almaya başladı. Ufaktan içimde filizlenmiş kokuşmuş, kötü kokulu garip bir bitki gibiydi bu his. Seri adımlarla resepsiyona girip girişimi yaptıktan sonra odama geçtim.
Bavulumu odanın girişine bırakıp yatağa oturdum. Odadaki perdeler tamamen kapalı olduğu için içerisi karanlıktı. Işığı yakmamıştım; gündüzleri yapay ışıktansa perdeleri açmayı yeğlerdim. Kalkıp perdeleri açtım ama içerideki karanlık pek dağılmadı. Yağmurlu havadan ötürü dışarısı geceden sadece bir nebze daha aydınlıktı.
İçimde filizlenen o garip kokulu bitki biraz daha büyürken bir besmele çektim. "Ya Rabbi, neden böyle oluyor anlayamıyorum," dedim. Bir an evvel Papatyamı aramak ve sesini duymak istiyordum ama henüz akşam olmamıştı. Bir ses, nasıl sadece ufacık bir kelimesiyle bile beni bu kadar dinlendirebiliyordu? Bir de onun sesinden Kur’an dinlemek... Ah, işte o en büyük hayalimdi.
Geçen gün benden İnşirah Suresi’ni okuyup göndermemi istediğinde biraz ertelemiştim. Çünkü henüz okuyuşum tam oturmamıştı. Yeni öğrendiğim ve henüz iyi olmadığım bir şeyi ona göstermek istememiştim. Sanki ona kendimi kanıtlamaya çalışıyordum ya da iyi yaptığım şeyleri daha çok göstermek istiyordum.
Yarın Öğretmenler Günü’ydü. Valizime yöneldim; onu mutlu etmek istiyordum. En azından yanında olmak, kocaman bir papatya buketini kucağına vermek, gülümsemesini görmek istiyordum. Aslında nasıl bir öğretmen olduğunu onun ağzından işitmek çok güzel olurdu. Biliyordum; o şefkatle öğretirdi çiçeklerine, çocuklara. Bundan ne kadar emin olsam da, o hikayeleri onun dilinden duymak istiyordum.
Bavuldan telefonu çıkardığımda, tanımadığım bir numaranın ekranıma düşen çağrısıyla içimdeki o rahatsız edici his daha da devleşti. Derin bir nefes verdim. Neden kötü düşünüyordum ki? Herhangi bir şirket meselesi olabilirdi. Yine de açtım.
"Sonunda açabildin! Nereye düşürmüştün telefonunu?"
Karşımdaki ses o kadar rahatsız ediciydi ki, duyduğum anda tanıdım. "Beni duyduğunu biliyorum," diye devam etti Cengiz, kendinden emin bir şekilde. "Yarın tüm BMW bayilerinin toplantısı bizim mekanda. Ardından bir parti olacak, sen de gel. Herkes katılacak. Sonra 'çağrılmadım' falan anlamam, duydun mu beni?"
En son okkalı bir küfür edip telefonu yüzüme kapattı. Afalladım. Beni araması için hiçbir neden yoktu. Ayrıca Mihri ile onun hakkında yürüttüğümüz babamın cinayeti meselesinden dolayı temkinli olmalıydım. Telefonun diğer ucundaki kişinin ben olduğumu bilmeden bu kadar emin konuşması, numaramı sağlam bir kaynaktan aldığını gösteriyordu.
Ayrıca ne demişti? Bayi toplantısı mı? Hem de yarın? Toplantı önümüzdeki hafta Almanya’da olacaktı. "Ya Rabbi," dedim, "Bir Müslüman olarak nasıl ağzına böyle şeyler alabiliyor?" Bu tarz laflardan öyle nefret ediyordum ki... Sinirden telefonu tutan elim kasılmış, nefes alışverişlerim sıklaşmıştı.
Ben hala bu daveti algılamaya çalışırken Kian aradı. Toplantı yerinin, Borsan bayisi yöneticisi Murtaza Bey’in özel isteği üzerine değiştiğini ve gerçekten İstanbul’da yapılacağını teyit etti. "Ya sabır ya Allah..." diye mırıldandım. Ben buraya Papatyam’a sürpriz yapmak için gelmiştim, yine başıma o haysiyet yoksunu adam yüzünden işler çıkıyordu.
Partilerden nefret ederdim. Herkesin kendi çıkarını kolladığı, bazılarının kendini sergilediği o ortamlara tek başıma gitmek, rahatsız edici bakışlara maruz kalmak demekti. Müslüman olduğumu bilmedikleri için yurt dışından gelen "rahat" biri olduğumu düşüneceklerdi. Ah, keşke koluma Papatyamı takabilseydim... Ama hayır, onu o "aç kurt" gibi bakan adamların içine asla sokmazdım.
Bir fikir alabilmek için Kian’ı tekrar aradım. Bana beklemediğim bir haber verdi: Elsa da bu araştırdığımız meselelerle alakalı olarak İstanbul’daydı! Hemen onu aradım. Durumu anlattım. "Sadece bir parti boyunca bana eşlik edebilir misin?" diye sordum.
Sesi oldukça stabildi: "Borç olarak yazıyorum," dedi ve kapattı. Bu, kabul ettiği anlamına geliyordu.
Namazımı kılıp dua ettim. Ardından Papatyam’a, üzerinde çalıştığımız durumla alakalı bir gelişme olduğunu ve bu akşam müsait olamayacağımı yazıp gönderdim. Ayrıca ona güzel bir papatya paketi sipariş edip, içime oturan sıkıntıyı dağıtmak istercesine uzun, his dolu bir mektup yazdım.
Lobiye indiğimde başım önümde ilerliyordum ki, resepsiyondaki bir tartışma dikkatimi çekti.
"Hayır! Size yemin ederim onu tanıyorum. Sadece şarjım bitti, telefonunuzu verir misiniz? Bak onu arayacağım... Size söylüyorum, ben Tarık Grunewald'ın dostuyum!"
Ellerimi takım elbisemin cebinden çıkarmadan başımı kaldırıp sağ tarafa çevirdim. Ses tonundan, kelime vurgularından, hatta o asla sakinleşmeyen sarı gür saçlarından bile onu tanıdım.
Bu gelen, adeta "Ben Bartu’yum!" diye bağırıyordu.
--
Mihri’den
Kalbim, hala üzerimden çıkartmadığım siyah kabanımın üzerinden bile hissedilecek kadar hızlı bir şekilde göğsümü yumruklarken, ağzımda acı bir tat oluştu. Yutkunamadım bile... Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım ve tekrar gözlerimin önündeki gerçekliği sorguladım.
Hemen karşımda, babamla oldukça kibar ve normal bir ifadeyle konuşan adam oydu. Kumral saçlarını hafifçe arkaya yatırmış, o her zamanki vakur duruşuyla oradaydı. Ama yanında başkası vardı. Siyah saçları omuzlarında biten, kısa kollu, sade ama şık siyah elbisesiyle fiziğini ortaya koyan o kadın... Kadın, etraftaki insanlara oldukça soğuk bakışlar atsa da, ona baktığında bakışları yumuşuyordu. Ve o kadın, benim sevdiğim adamın hemen yanında oturuyordu.
İlk kez... İlk kez birine "aşık oldum" dediğim adamdı o. Gözlerinde puslu ormanları gördüğüm, karanlık gecelerimde yıldızım olan, bana yazdığı satırlarla gönlümü çalıp İstanbul’da bir gün batımında beni sevdiğini söyleyen adamdı. Başkası değildi. Bir kez daha baktım; belki gözlerim benimle oyun oynuyordu, belki onu bir başkasına benzetiyordum. Yoksa Tarık’ın böyle bir ortamda ne işi olabilirdi? Hele böyle bir masada, babamla konuşurken yanında böyle bir kadınla ne yapıyordu?
Bir an her şey üstüme üstüme geldi. Sanki oyma işlemeli bu tavan üzerime çöküyor, duvarlar beni daraltıyordu. Bu ışıltılı ortam beni boğuyor, her saniye nefes alamayacağım bir yere sürüklüyordu. Bakışlarımı Tarık olmasını asla istemediğim o adamdan çektim. Dikkatimi dağıtmak için ellerimle oynamaya başladım. Çünkü eğer bu duruma odaklanırsam, bir anda çıldırıp ortalıkta bağıra bağıra ağlayacak gibi hissediyordum. Buna izin veremezdim. Hayır, hayır...
Ona güveniyordum güvenmek istiyordum ama gözlerimin önündeki bu manzara da neyin nesiydi...
Ağzımı kapalı tutmaya çalıştım. Kalp atışlarım yükseldikçe nefes almam zorlaşıyordu. Sadece burnumdan aldığım nefesler ciğerlerime yetmiyordu. Belki de almaya çalışmamalıydım; çünkü burada soluduğum her bir oksijen zerresi sanki zehir etkisi yapıp kalbimi daha da acıtıyordu. Zorlukla yutkundum. Gözlerimi yumdum. Önümdeki servis takımına bakarken kulaklarımı tüm konuşmalara tıkadım. Bir anda sağır ve kör oldum.
Yalnız ben ve Rabbim vardı.
"Ya Rabbi," dedim içimden, "En zorlandığım anlarda yalnız Sen benim yanımda olursun. Yalnız Sen beni kurtarabilirsin. Ne olur, bu zorluktan da kurtar beni. Sen ayet-i kerimende buyuruyorsun; 'Her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır.' Sen buyurduysan elbet onu bize nasip edersin. Ben inandım ve tevekkül ettim ya Rabbi... Beni bu insanların önünde aciz düşürme."
Derin bir nefes aldım, duama kimsenin duymayacağı bir şekilde "Amin" dedim. Kendime bir söz vermiştim: Artık hüzünlü prenses olmayacaktım. Hanım sahabi efendilerimiz gibi güçlü bir kadın olup, Allah’ın izniyle haksızlığa karşı susmayacak, hakkımı kimseye yedirmeyecektim.
Başımı sağ tarafıma çevirdim. Babam bana gözlerini kısmış, anlamsız bakışlarla bakıyordu. "Ne oldu?" dedi, sanki çok ilgileniyormuş gibi. Boğazımdaki o sert kayayı zorlanarak yuttum ve ince bir şekilde gülümsedim. Önümdeki bardaktan bir yudum su alıp, "Bismillah" diyerek içtim. "Ya Rabbi, bu su gönlümü ferahlatsın, şifa ver bana," diye mırıldandım. Çünkü gerçekten şu an Rabbimin yardımına öyle muhtaç, öyle acizdim ki...
Tekrardan bakışlarımı ona çevirdim. Bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştuğu an, onun gözlerinde oluşan o "bulutlanmayı" gördüm. Tanımayan birinin fark edemeyeceği bir hüzün asıldı yüzüne; muntazam duran kaşları hafifçe çatıldı. Masanın üzerindeki elini aşağı indirdiğini fark ettim. Bu oydu... Beni görünce verdiği bu tepki başka bir şey olamazdı.
Yüzündeki o minik gamzesine kadar her ayrıntıyı hatırlıyordum, hata yapamazdım. Ama şu an, o güzel yüzünü yanlış hatırlamış olmayı her şeyden çok istiyordum. Çünkü bakışları yanındaki kadına döndü. Kadın zarifçe gülümsüyordu; oldukça güzel bir kadındı ama onları yan yana görmek beni çıldırtmak üzereydi.
Nefesimi düzende tutmakta o kadar zorlanıyordum ki... En çok korktuğum şey, burada bayılıp bu insanların eline düşmekti. "Allah'ım bana güç ver," dedim. Şu an bu masada ne varsa o kadının yüzüne atmak, her tarafı parçalamak istiyordum. Gözüm öyle dönmüştü ki... O benim nişanlımdı! Benim sevdiğimdi, başkasının değil! Başkasının yanına oturamazdı, ona bakamazdı!
Başımı öne eğip şakaklarımı ovuşturdum. Burada ne kadar kalacağımı bile bilmiyordum. Biraz olsun dikkatimi dağıtmak için salonu incelemeye başladım. Ortamda ağır bir parfüm kokusu vardı. Kahkahalar, çatal bıçak seslerine karışıyordu.
Bu salonun neden böyle Batı tarzı bir partiye ev sahipliği yaptığını sorguladım. Etraftaki bu manzara, bir Fransız filminde olsa hiç garipsemezdim ama burası bize o kadar uzaktı ki... Bu biz değildik. Bunlar, sadece özenmekten asıl kimliğini unutmuş, girdiği rolü benimsemiş ama o rolün asıl sahipleri tarafından da asla kabul edilmeyecek bir toplumun son noktasıydı.
Sanki ihtiyacımız varmış gibi Batı'ya özeniyorduk. Sanki geçmişte dünyaya hükmeden bizim atalarımız değilmiş gibi onları taklit ediyorduk. Bir de ortada yükselen o kadeh kulesi... Burası Müslüman bir toplum değil miydi? Biz Türk değil miydik? Burası Osmanlı’nın başkenti İstanbul değil miydi? Ah, ne olmuştu da biz bugünlere gelmiştik?
Sofrada oturan diğerleri; kel ya da seyrek saçlı, ellili yaşlarda, takım elbiseli adamlardı. Ne Tarık’ı ne de yanındaki kadını karşımda görmeye tahammülüm kalmıştı. Babama döndüm ve bir ümit sordum:
"Buraya neden geldik?" Sesim bıkkın çıkmıştı.
Babam göz ucuyla bana baktı. "Birazdan sevgili nişanlın gelince öğrenirsin," dedi ve bilmiş bir şekilde başını salladı. Onunla yol kat edemeyeceğimi bildiğim için sustum. Tahmin ettiğim gibi; Cengiz’in başının altından çıkan bu oyun, onun gelişiyle daha da karmaşık bir hal alacaktı.
Mihri’den
Atalarımız boşuna dememiş: "İti an, çomağı hazırla."
"Oooo, bakıyorum herkes gelmiş!" diyen, tiksindirici olduğu kadar yapay bir keyifle konuşan Cengiz, tam sol tarafımdaki boş sandalyeye gevşekçe oturdu. Eliyle koluyla saçma sapan hareketler yapıyor; sanki bütün mekan onaitmiş gibi aşırı rahat davranıyordu. Bu tavırları dışarıdan bakınca o kadar komik ve eğreti duruyordu ki...
Geldiğinden beri başım önümde, sadece derin nefesler almaya çalışıyordum. En azından şu an bir masada oturduğum için diğer konuklar tarafından çok fark edilmemiştim; fark edilmek de istemiyordum zaten. Hem böyle bir ortamı hiç sevmiyorken hem de hiçbir hazırlığım yokken, ortada tamamen "kabak gibi" sırıtıyordum.
Başımı biraz daha eğip sandalyenin altına sakladığım ayaklarımı öne doğru uzattım. Siyah deri botlarımdaki çamur izlerine baktım. Bugün onları silmeyi ertelemiştim ve tam da şu anda, bu çamurlu botlarla, olmam gereken yerin tam zıttı bir mekandaydım. Bulunduğum yeri tekrar düşününce boğazımın daha da düğümlendiğini hissettim.
"Hoş geldin sevgili nişanlım..."
Sesi o kadar derinden geliyordu ki; resmen bütün masaya nişanlısı olduğumu duyururken, aynı zamanda o zehirli nefesini kulağıma üflüyordu. Sandalyemin hafifçe sarsılmasıyla rahatsızca başımı kaldırıp arkama baktım. Elini, sanki "Bu sandalyede oturan benim tapulu malım" dermişçesine sandalyemin baş kısmına koymuştu. Diğer elini masaya dayamış, başını dik tutarak tam karşımızda oturan Tarık’a bakıyordu. Nispet yapıyordu; bunu kör bile anlardı.
Rahatsızlığım had safhaya ulaşınca ona döndüm ve fısıltıyla karışık sertçe çıkıştım:
"Elini çeker misin sandalyemden? Rahatsız oluyorum."
Cengiz, sanki masadaki herkes bize bakmıyormuş gibi büyük bir kahkaha patlattı. Bakışlar iyice üzerimizde toplandı.
"Ah, benim nazlı nişanlım!"
Tekrar başını benden çevirip Tarık’a dikti gözlerini. "Hep böyledir Tarık Bey. İlk fırsatta utanır, yanakları kızarır... Hani hiçbir şey de yapmıyorum, görüyorsunuz; varlığım bile yetiyor."
O an merakla Tarık’a baktım. Yüzü o kadar sert bir ifade almıştı ki, kasılan çenesini aramızdaki mesafeye rağmen net bir şekilde görebiliyordum. Diğerlerine fark ettirmese de sanki dişlerinin arasından tısladı:
"Görüyorum... Görüyorum."
Allah’ım, ben nasıl bir kabusun içine düşmüştüm? Sakin olmaya çalışarak kendime şunu hatırlattım: Biz Tarık’la konuşmuştuk, bir ortaklık içerisindeydik. İkimizin de düşmanı ortaktı; tam yanımda oturan şu şeref yoksunu herif...
Planımızı, daha karşılaştığımız ilk zorlukta suya düşürmek istemiyordum. Ama bir yandan da Tarık’ın yanında oturan o kızı hiçbir mantıklı çerçeveye oturtamıyordum. Bana "seni seviyorum" derken, başka bir kadının yanında bu kadar "çift gibi" görünmesinin nasıl bir açıklaması olabilirdi? O kızın ona ilgiyle bakması, Tarık’ın buna sessiz kalması... İçten içe ona karşı daha da bilendiğimi hissettim.
Salonun görkemli, devasa kapıları gürültüyle iki yana açıldı ve içeriye yemek servis arabaları doluştu. Her masa için bir araba ve iki görevli ayrılmıştı. Arabayı süren erkek personel sabit dururken, şef önlüğü giymiş kadın görevli davetlilere ayrı ayrı servis yapıp çekiliyordu.
Çok geçmeden yemekler önümüze gelmişti. Tabağıma çaresiz gözlerle bakıyordum. Boğazım sanki kaktüs iğneleriyle kaplıydı, bir şey yutmam imkansızdı. Babam yan taraftan dürtükledi:
"Yesene kızım, milletin içinde ayıp ediyorsun."
Zaten tek derdimiz buydu; ayıp olmasın! Ben şurada kahrımdan ölsem, babam yine "Ayıp oldu kızım," derdi herhalde. Sabırlı davranmaya çalışarak, "Öf!" dememek için içime doğru üfledim sıkıntılı nefesimi.
Önümdeki patates püresi ve pirzolaların olduğu tabaktan bir çatal aldım. Et ılıktı; güya pişmişti ama bence bayağı çiğdi. Hiç benlik değildi, ben çok pişmiş severdim. Dikkatimi dağıtmak için porsiyona baktım; normal birinin doyamayacağı kadar küçüktü. Tabağın çöpe gitmesine gönlüm el vermediği için zorlanarak bitirdim ama tahmin ettiğim gibi aç kalmıştım.
Kulağımın dibinde ise Cengiz ve yaşlı iş adamlarının bitmek bilmeyen konuşmaları yankılanıyordu. Alış-satış oranları, piyasanın durumu, yeni taktikler, kârlar, zararlar... Herkes dünyasını imar etme derdindeydi; benimse dünyam başıma yıkılmak üzereydi.
Gözlerim istemsizce sol tarafımdaki Cengiz’in tabağına kaydı. Neredeyse yarısı olduğu gibi duruyordu; buna rağmen nasıl sürekli bir şeyler yiyormuş gibi sesler çıkardığına anlam veremedim. Hem yiyemiyor hem de yemiş gibi görünmeye çalışıyordu. Cengiz ağzındaki lokmasını çiğnerken kafasını Tarık’a çevirdi:
"Yanınızdaki hanımefendiyi daha önce hiç görmemiştim."
Lokmasını yutmak için tabağının yanındaki bardağı kavrayarak birkaç yudum su içti. Bakışlarımı anında Tarık’a kaydırdım. Ne söyleyeceğini, nasıl bir tepki vereceğini öyle merakla bekliyordum ki... O ise hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yemeye devam ediyordu.
Cengiz, kinayeli bir şekilde tekrar sordu:
"Birliktesiniz galiba?"
Tarık’ın sesli bir şekilde yutkunduğunu oturduğum yerden duydum. Fakat saniyeler içinde kendisini toparladı ve gülümsedi; gamzesi hafifçe belirginleşti. Ardından yanındaki kadına döndü. Gülümsemesi daha da büyürken, masanın üzerindeki elini nazikçe tuttu. Kadın da ona bakıyordu.
Bir an midemden yükselen o acı tat ağzıma geldi. Hemen elimi götürüp dudaklarımı kapattım; sinirden ve hayal kırıklığından kusacak gibiydim.
Cengiz, Tarık’ın bu tavrına karşılık, "Hayırlı olsun, hayırlı olsun!" dedi. Sesi oldukça mutlu geliyordu. Yarım ağız sırıtarak ekledi: "Çok yakışıyorsunuz."
Sonra bana döndü. Çatalındaki lokmayı ağzına atıp uzun uzun çiğnerken gözlerimin içine baktı:
"Biz de öyleyiz."
İçimde biriken sıkıntıdan kaçıncı bıkkın nefesimi verdiğimi saymayı bırakmıştım. Arada Tarık’a kaçamak bakışlar atıyordum. Bazen bakışlarımız kesişiyor, çarpışıyordu; sonra o yine iş adamlarına dönüp yüzündeki ifadeyi değiştirmeden konuşmaya devam ediyordu. Ben ise ya önüme bakıyor ya da yanındaki kıza bakmamak için kendimle büyük bir mücadele veriyordum.
"Sevgili nişanlım, bugün sana çok büyük bir sürprizim var."
Cengiz, sol elini masaya yaslamış, tamamen bana dönmüştü. Benim gözlerim ise masanın kusursuz beyaz saten örtüsünde ve tam ortadaki siyah şamdanlarda yanan beyaz mumlardaydı. Ona bakmak istemiyordum ama o, bu tavrımı hiç aldırış etmeden devam ediyordu.
Sağ tarafımda oturan babam ise büyük bir ilgiyle Cengiz’i dinliyor, yüzünden memnuniyet akıyordu. Beni hiç düşünmeyip yok sayan, sanki bir eşyaymışım gibi özgürlüğümü elimden alan bu insanların arasında kalmıştım. Ama biliyordum ki; onlar ne tuzak kurarsa kursun, tuzak kuranların en hayırlısı Allah’tı.
Cengiz masadaki diğer kişilere döndü:
"Aslında beyler, hepinize büyük bir sürpriz diyebilirim."
Sol elini havaya kaldırıp parmağını şıklattı. Nereden geldiğini anlayamadığım, takım elbiseli ve saçlarını muntazam bir at kuyruğu yapmış ciddi görünümlü bir kadın, Cengiz’in arkasından yaklaştı. Hafifçe kulağına eğilerek, "Buyurun efendim," dedi. Cengiz ona bir şeyler fısıldadıktan sonra tekrar bana döndü:
"Hadi güzel nişanlım, görevli seni sürprizime götürsün."
Bu ortamdan uzaklaşmak ve sağlıklı düşünebilmek için bu teklif bir fırsat gibi göründü. Cengiz'in "sürpriz" dediği şeyin hoşuma gitmeyeceği malumdu ama en azından bu masadan kalkabildiğim için şükrettim.
"Beni takip edin Mihri Hanım," diyen kadının peşine takıldım.
Salona girdiğimiz o büyük kapının aksine, daha mütevazı bir çıkıştan geçerek o kasvetli devasa salonu ardımızda bıraktık. Bir yandan geçtiğimiz yolları ezberlemeye çalışıyordum; buna ihtiyacım olabilirdi. Gerçi pek başarılı olduğum söylenemezdi çünkü kalabalıkla birleşince burası fazla karmaşıktı.
Birkaç kapıdan daha geçtikten sonra, ilk girdiğimiz o büyük koridora çıkmayı başardık. Genç kadın yürürken hafifçe omzunun üzerinden bakarak arkasında olup olmadığımı kontrol ediyordu. Merdivenlere geldiğimizde, kalabalıktan uzaklaştığımız için biraz daha rahatladım.
Yine de Tarık’ın o hareketi, gözlerimin önünde durmadan tekrar eden bir film sahnesi gibiydi. Ortası halıyla kaplı, korkulukları dantel işlemeli merdivenleri çıkarken bacaklarımın titrediğini fark ettim. Yaşadığım şeyden ötürü şoktaydım ve her an yıkılmaya hazırdım. Yine de bir adım daha attım.
"Bismillah," diyerek bir adım daha... Ve bir adım daha...
Rabbimden bana güç vermesini istedim. Bugün bu duayı kaçıncı kez ettiğimi bilmiyordum. Öyle yorgun, öyle pusulasız hissediyordum ki...
Üst kata çıktığımızda genç kadın adımlarını yavaşlattı. Koridorda yan yana pek çok kapı vardı; hepsi krem tonları ve kabartma işlemeleriyle birbirinin aynısı gibiydi. Yerler boydan boya bordo bir halıyla kaplıydı ve etrafta tek bir toz zerresi bile yoktu. Buranın havası, aşağıya nispeten daha temizdi.
Takım elbiseli kadın durduğunda ben de yavaşladım. Başını kaldırıp yüzüme baktı, ardından "Buradan," diyerek önünde durduğumuz kapıyı açtı.
Çok yakındı yüzlerimiz ve bir an sanki bu yüzü daha önce görmüş gibi hissettim.
Önce kendisi içeri girdi. Kapının arkasındaki düğmelere basma sesini duydum. O sırada ben de içeriye adımımı atmıştım; fakat oda karanlık olduğu için nasıl bir yerde olduğum hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Bir an gözlerimi kapatmak istedim; göreceğim manzaradan korkuyordum. Çünkü burada Cengiz’den bahsediyorduk ve onun "sürpriz" anlayışı asla tahmin edilemezdi. Yine de salondaki tüm adamlara bir sürprizi olduğunu söylediği için, sadece ikimizin bilmeyeceği bir şey olacağını umuyordum.
Gözlerimi kapattım. Evet, korkudan bir anlığına karanlığa sığındım. Sonra bir cesaretle tekrar açtım.
Gözlerim ilk olarak odanın iki yanında duran, uçları neredeyse tavana değecek kadar yüksek iki devasa kıyafet askısına takıldı. Bu askılar tıka basa, çeşit çeşit model elbiseyle doluydu. Ortadaki halı; duvarların krem rengi motifleri ve kabartmalarıyla uyumlu, koyu bordo tonlarındaydı. Sütlü kahve rengindeki parke zeminin bittiği yerde, büyük halkalı bordo perdeler sıkı sıkıya örtülmüştü. Perdelerin hemen önünde, altın varaklı ayaklarıyla siyah kadife bir makyaj koltuğu tüm ihtişamıyla duruyordu.
Gerçekten beklediğim şey bu değildi. Gözlerim odanın her yerini şaşkınca talan ederken, görevli genç kadın resmi bir sesle konuştu:
"Lütfen çekinmeyin, istediğiniz elbiseyi seçebilirsiniz."
Sıkı at kuyruğu ve takım elbisesiyle bir heykel kadar hareketsizdi. Yüzünde tek bir mimik bile oynamıyordu. Kadının sesiyle onun varlığını hatırlayarak başımı sağa çevirdim. Boyu benden biraz uzundu.
Biraz daha yüzüne dikkatli baktım. Hatırlamaya çalışıyordum zihnimin kuytu köşelerindeki silüetini ama gelmiyordu ismi bir türlü dilime.
"Bu tüm elbiseler ne için?" diye sordum titreyen sesimle.
Belki de bugün aldığım en mantıklı açıklamayı bu hiç tanımadığım genç kadın yaptı:
"Mihri Hanım, bu elbiseler sizin seçmeniz için buraya getirildi. Hepsi tesettürlü modellerden oluşuyor. Nişanlınız Cengiz Bey, bunun size bir sürpriz olacağını söyledi. Birazdan salondaki sahnede olacaksınız."
Şaşkın bir ifadeyle onu izlerken, buraya hiçbir şey bilmeden geldiğimi anlamış gibi ekledi:
"Derya Hanım’ın bugün doğum günü. Onun doğum günü tebrikleri bittikten sonra, tabii ki siz de sahnede olacaksınız."
İki elimle hızla ağzımı kapattım. Yine de dudaklarımın arasından dökülen "Nee?" çığlığına engel olamadım. Benim bu halim, grenç adının o sert duruşunu biraz olsun afallatmıştı. Bir şey söylemek istedi ama sustu.
Tekrar etrafa bakmaya başladım. Olduğum yerden bir adım bile kımıldayamıyordum. Ben... Ben mi sahneye çıkacaktım? Hem de hiçbir şeyden haberim yokken? Sürpriz dedikleri bu muydu?
"Allah’ım sen yardım et..." diye mırıldandım.
Tam o sırada kapı tıklandı. Görevli genç kadın hemen kapıya yöneldi. Kapıyı aralayıp dışarıdaki kişiyle kısa bir süre konuştu. Duyduğum ses bir kadına aitti ama kime?
Görevli kadın, "Tâbi, gelebilirsiniz," diyerek kapıyı ardına kadar açtı.
Başımı merakla o tarafa çevirdim ve gördüğüm kişiyle gözlerime inanamadım. Tarık’ın yanında oturan, o siyah şık elbisenin içindeki kadın tam karşımda duruyordu. Saçları omuzlarında biten, bakışları gizemli o kadın...
Buraya gelmişti. Yanıma... Ama neden? Ben daha içinde bulunduğum durumun şokundan çıkamamışken, şimdi bir de bu kadınla ne yapacaktım? Göz göze geldiğimizde onun da beni süzdüğünü fark ettim. Sakince içeri girdi ve görevli genç kadına, "Baş başa kalmak istiyoruz, Funda" dedi.
Evet, benimle baş başa...
Neden geldiğini, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken onun bu kadar otoriter ve olaya hâkim davranmasına hayret ettim. Dayanamayıp araya girdim:
"Hayır!" dedim sertçe. "Ben sizinle aynı odada kalmak istemiyorum. Çıkın buradan.!"
Tepkim görevli genç kadının dikkatini çekmişti ama karşımda duran o siyah elbiseli kız hiç bozuntuya vermedi. Sesi, beni yatıştırmak istercesine sakindi:
"Henüz tanışmadık, haklısınız. Fakat size yardım etmek için buradayım, merak etmeyin."
Aksanı oldukça farklıydı buranın yerlisi olmadığını rahatça ele verir cinstendi.
Benim itirazımı hiç duymuyormuş gibi, takım elbiseli genç kadın usulca dışarı çıktı. "Hayır, bir dakika, bir dakika gitmeyin!" dememe rağmen kapı kapandı ve ben önümdeki bu kadınla baş başa kaldım.
Öyle karmaşık duygular içindeydim ki; sinirliydim, öfkeliydim ve en çok da yüreğimde büyük bir güvensizlik, içimde asla olmamasını umduğum ihanet ihtimal kırıntıları kendini belli ediyor, ruhumun her yerine batıyordu. Bir yanım ateşler gibiydi; yakmak, kavurmak istiyordum bu kadını. Benim sevdiğimin yanında oturduğuna pişman etmek... Diğer yanım ise öyle yorgun, öyle üzgün ve kırgındı ki; oturup sadece bu odada bağıra bağıra ağlamak, içimdeki yangınları gözyaşlarım ile söndürmek istiyordum.
Şu an gözlerimin nasıl baktığını bilmiyorum ama ellerimin titrediğini biliyordum. Kadına döndüm, dişlerimin arasından konuştum:
"Sizinle konuşacak hiçbir şeyim yok. Derhal gidin, yoksa yapacaklarımın sorumluluğunu almıyorum!" Sesim sonlara doğru titremişti.
Kadın sakin gözükse de gözlerindeki ifade panikledi. "Sakin olun, sakin olun lütfen. Düşündüğünüz gibi bir şey yok..."
"Lütfen gidin dedim, duymadınız mı sesimi?" Daha da yükselttim sesimi. "Sizi görmek istemiyorum!" Haykırıyordum yüzüne.
O ise sakince bana doğru bir adım attı. "Bir oturun şuraya lütfen, beni bir dinleyin."
"Hayır!" dedim. "Şu an sizinle konuşmak istemiyorum, istemiyorum! Gidin işte, niye anlamıyorsunuz?"
Olduğu yerde kaldı; ne bir adım geri atıyor, ne de ileri adımlıyordu. "Ben," dedi, "Elsa. Tarık’ın..."
"Duymak istemiyorum!" dedim. "Siz benim dediğimi anlamıyor musunuz?" Kızgınlıkla ve hızla adımlarla kapıya doğru ilerledim. Kapının altın varaklı kulpunu parmaklarımla sardığımda, gözümün önündeki görüntünün hafifçe bulanıklaştığını hissettim.
Ağlamak istemiyordum ama niye gözlerim beni dinlemiyordu? İçimdeki ateşi harladım, gözyaşlarımı bu ortamda dökmemek için ve kalan son gücümle kapının kulpunu indirdim.
"Bir dakika lütfen!" diyen arkamdaki kadının sesi, kapıyı açtığımda gözlerimin buluştuğu puslu ormanlar ile zihnimin gerilerine doğru silikleşti. Karşımdaydı. Buradaydı. Gelmişti... Ne için gelmişti? Yoksa biraz önce elini tuttuğu bu kadını mı merak ediyordu? Onu mu görmeye gelmişti? Yoksa beni görmeye gelmiş ise şu an... Şu an onu görmek istemiyorum. Söyleyeceklerini duymak istemiyordum. Dayanamazdım, katlanamazdım.
Onun gözlerinin nemlendiğini gördüm. Daha fazla bakmamalıydım. Dudaklarım titredi, bir nefes bıraktım ikimizin ortasına bir kor parçası gibi ve hızla ikisini de ardımda bırakıp sağ tarafa, koridorun sonuna doğru koşmaya başladım.
Koşuyordum. Başımı önüme eğdim, ayakkabılarıma baktım; çamurlu siyah deri botlarım tertemiz lüks halıları eziyor, bir elim koşmaktan mı yoksa yaşadıklarımdan mı tam da emin olamadığım hızla atan kalbimi dizginlemeye çalışıyor, hızlı atmaya çalıştığım adımlarım ile siyah kabanımın etekleri uçuşuyordu. Koşuyordum, sanki koridorun sonu gelmiyordu. Ben mi yavaş adımlıyordum? Olanca kuvvetimle koşuyordum oysaki. Yoksa bu koridor mu bitmiyordu?
Koşuyordum ama nereye gideceğimi de bilmiyordum. Koridorun en sonunda kalan sağ taraftaki bir kapıyı bir ümit, hiçbir şeyini düşünmeden açtım. Kötü bir manzara görmemek duası ile içeriye girdiğimde etraf karanlıktı. Çok da umursamadım; biraz önce girdiğim odanın içerisiyle aynı olduğunu tahmin ettiğim bu odanın yine aynı cephesinden pencereleri olmalıydı.
Hızlı, telaşlı adımlarla aynı yöne doğru koştum, gittim. Perdelerin arkasına girdim ve pimapen büyük bir cam ile örtülmüş küçük oval balkonu açtım. Burası ufak olsa da bir balkondu ve kapıyı açar açmaz yüzüme vuran kasımın soğuk gece havası bana iyi geldi. Nefes nefeseydim. Kapıları açık bırakmıştım; ardımdan sadece koşmuştum, kaçmıştım.
Şu an nefes alışverişim ile gözlerimi kaldırdım; gökyüzünde nefeslerim minik buharlar olarak göğe yükseliyordu. Yutkundum; yaşadığım her şeyi yutmak ister gibi...
Arkamdan bir ses yetişti kulaklarıma: "Gitme... Gitme papatya, ne olur kal benimle."
Dönmedim arkama. Başım önüme eğikti sadece. Arkamdaki ses biraz daha yaklaştı, adımlarının sesi duyuldu. "Lütfen beni dinle."
Onun sesini duymamla gözlerim daha çok doldu. Hırsla arkama döndüm. Titreyen dudaklarımın aksine çok da öfkeli bir şekilde, "Ne söyleyeceksin, ne söyleyeceksin?" dedim. Onun da benim kadar panik olduğunu tüm ifadesinden görebiliyordum.
"Gözlerimin önünde sen... Sen o... O kadının elini tuttun! Elini tuttun!" Sinirden kekeliyordum. "Daha... Daha benim elimi bile hiç tutmamışken!"
--

--
Tarık'tan
İçimin titremesine karşın dişlerimi sıktım. Güçlü durmalıydım, maskeyi indirmemeliydim. Bu "kurtlar sofrasına" karşı sağlam bir görüntü vermeliydim.
Kalbimin ritmini arttıran o kadın; gülüşü güzel, gözleri, sesi... Her şeyiyle o kadın, papatyam, güneşim şu an karşımda oturuyor. Hayır, böyle olmamalıydı! Tam da bu anda karşı karşıya gelmemeliydik. Onunla böyle bir sofrada, bu şartlar altında oturmak istemiyordum. İçimden sadece ona yazdığım mesajı ve gönderdiğim buketteki mektubu okumuş olması için dua ettim.
Bir yandan, biraz önceki toplantıda hareketleri ve konuşmalarıyla Borsan Grup’a olan yakınlıklarını belli eden bu "yaşlı tilkilerle" konuşuyordum. Güvenlerini kazanmaya ve ağızlarından kaçırabilecekleri ufak ipuçlarını yakalamaya çalışıyordum. Ama bir gözüm sürekli papatyamdaydı. Burası ona öyle tersti ki... O ne kadar masum ve temizse, burası bir o kadar kirli ve kasvetliydi. O tesettürlüydü; buradaki her kadın ise vücudunu göstermek için yarışır gibi açıktı.
Bugün onunla ne güzel hayallerim vardı... Şu an bulunduğumuz masada ise bambaşka bir senaryonun içindeydik. Yanımda oturan ve rolünü tahminimden iyi oynayan kız kardeşim bana baktı. Gülümsese de gözlerinde endişe okunuyordu. Bakışlarımı çevirip gülümsemesine karşılık verdim; aynı zamanda gözlerimle onu yanıtladım. Fırsatını bulduğum ilk an, içinde bulunduğumuz durumu ona cebimdeki telefondan yazacaktım. Şu an ancak bu şekilde sessizce iletişim kurabiliyorduk.
Papatyamın masaya oturup da beni ilk gördüğündeki o bakışını unutamıyorum. Bir ok gibi kalbime saplandı. Gözlerimiz her buluştuğunda o ok, kalbimi hızlandırıp biraz daha kanatıyor. Beni yanlış anlamamasını istedikçe, sanki kader bizi daha çok yanlış anlaşılmaların içine itiyor.
Yanında oturan babasına bakıyorum; yüzündeki bazı ayrıntılar benziyordu belki ama ahlakı, duruşu ondan fersah fersah ayrıydı. Babasının benimle konuşurken takındığı o yapay ve iğneleyici ses tonu, bana tek bir kişiyi hatırlattı: O Cengiz denilen adamı... Gerçi "adam" kelimesi bile ona yakışmıyordu.
Masada dakikalar normalden çok daha uzun geçiyordu. Kardeşimin yanında oturmama rağmen, Mihri’ye karşı kendimi suçlu hissediyordum. Bakışları öyle üzgündü ki, benden başka her yerde geziniyordu. Yemek sırasında Cengiz’in konuşmaları tamamen kasıtlıydı. Normal bir sohbetmiş gibi anlatıyordu ama asla öyle değildi. Adım gibi biliyordum; Kuşadası’ndayken Mihri ile komşu olduğumuzu ve aramızda bir şeyler olduğunu biliyordu. Sırf bu yüzden şu an bizi bu durumda, bu masada bir araya getirmişti.
"Birliktesiniz galiba?" dedi, yemeğini bile doğru düzgün çiğneyemeyen Cengiz.
Evet, o imajı vermek için gelmiştim ama o bunu kasıtlı olarak benim ağzımdan duymak, hatta daha çok Mihri’ye duyurmak istiyor gibiydi. "Evet" desem yalan olacaktı, "Hayır" desem buraya kadar gelip oynadığımız role yazık edecektim. İçimden Rabbime bir kez daha Mihri’nin bu oyunu yanlış anlamaması için dua ettim. Yine de "Birlikteyiz," demedim. Sadece kız kardeşimin elini tutarak hareketlerimle konuştum.
Cengiz'in kız kardeşime bakışları bile öyle iğrençti ki... Sofranın diğer ucundan atlayıp boğazına sarılmak, parmaklarımın arasında onu nefessiz bırakmak istiyordum. Yutkundum, kendimi zor dizginliyordum.
Tepkileri midemi bulandırıyordu. Benimle konuşup yanındaki kardeşimle bir çift olduğumuzu "doğruladıktan" sonra, asıl amacı olan Mihri’ye döndü. Sevdiğim kadına öyle bir bakıyordu ki, o gözlerini oyasım geldi. "Çok yakışıyorsunuz," dedi bize bakarak. Sonra Mihri’ye dönüp fısıldadı: "Biz de öyleyiz..." Sessiz söylemişti ama ben duymuştum. Mihri’m ona bakmıyordu bile. Sıkıntılı bir şekilde tabağındaki yemeği didiklemekle meşguldü; sanki ruhu orada değildi.
Cengiz’in elini şıklatarak çağırdığı kişi, buraya geldiğimde Elsa ile buluştuğum zaman yanında olan Funda’dan başkası değildi. Sağ olsun Elsa onunla hemen iletişime geçmiş ve işimize yarayacağı için onu da önceden ayarlamıştı. Funda ile konuştuğumuzda bilmediğimiz birkaç bilgi daha almıştık. Mesela bugün bu partinin verilme sebebi, biraz önce birlikte oturduğumuz bayiler toplantısındaki Fahri Bey’in kızı Derya’nın doğum günü olmasıymış. Derya’yı biliyordum; gerçi Elsa benden daha iyi biliyordu. Yardımcı olurken herhangi bir zorluk çıkartmamıştı.
Ve şimdi Cengiz, Mihri’yi sofradan götürüyordu. Ama neden? İşte bunu bilmiyordum. Cengiz’in "sürpriz" diyerek tüm sofraya sırıttığı her neyse, içime bir kurt düşürmüştü. Çünkü bu adamın, bizim aramızı bozmaktan ve huzurumuzu kaçırmaktan başka bir amacı yoktu. Bu çok netti.
Mihri sofradan kalkarken dikkatler ona çevrildiği için Elsa’ya hızlıca bir mesaj attım. Mihri ayrıldıktan hemen sonra tuvalete gitme bahanesiyle peşine takılmasını istedim. Onu yalnız bırakmamalıydı. Aslında ben yalnız bırakmamalıydım ama şu an direkt arkasından gitmem çok dikkat çekerdi; özellikle Cengiz keyifli keyifli, yayık bir ağızla beni izlerken...
Allah’tan Elsa tam söylediğim gibi tuvalete gideceğini söyleyerek sofradan ayrıldı. Kimse bunu garipsememişti. Sofradaki sohbetten edindiğim birkaç bilgiye sevinsem de, Mihri’nin o hali gözümün önünden gitmiyor, göğsüme bir taş gibi oturuyordu.
Neyse ki bu boğucu ortam, Cengiz dahil yaranlarının başka bir masaya çağrılmasıyla dağıldı. Diğer bayilerin patronları da buradaydı. Güya beni de çağırmıştı Cengiz; asıl çağırma nedeni şu an yüreğimdeki o acıydı işte. Hızla yerimden kalkarak Bartu’yu bilgi toplaması için bıraktığım diğer masaya yöneldim. Beni görünce ayaklandı.
"Ya buradaki porsiyonlar da bebekler için hazırlanmış herhalde, bununla hangi adam doyar?" diye söyleniyordu Bartu, ellerindeki kırıntıları yere çırparak. "Buradan sonra herkes bir dürüm gömmeye gitmiyorsa ben de bir şey bilmiyorum."
Hızla yanına gidip kulağına fısıldadım: "Mihri burada."
"Neee!"
"Doğru duydun. Babasıyla birlikte geldi ama neden burada hiçbir fikrim yok. Burada olmaması gerekiyordu."
"Evet, sen de buradasın... Hatta yanında kız kardeşin!"
"Şişşt!" diyerek susturdum onu. "Bunu sesli söyleme. Ben onun peşinden gidiyorum, sen de buradaki ortamı kontrol altında tut. Ne olur ne olmaz."
Bartu saçlarını karıştırıp gözlerime baktı. "Merak etme, burası bende." Gözlerini emin bir şekilde kapatıp başını salladı, bir eliyle de göğsüne vurdu. Kesinlikle "sen de" dedim içimden... O kadar olayla bağlantısız duruyordu ki, bu gevşekliği her seferinde beni gülümsetiyordu.
Hızla salonun çıkışına yöneldim, bir yandan Elsa’yı arıyordum. Koşarak gelmiştim, nefes nefeseydim. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Onun sesini duymak, o güzel kahve gözlerinde sükunet bulmak istiyordum. Bu stresin, kaosun ve havada uçuşan sessiz çatışmaların içinde sadece onda huzur bulabilirdim.
Elsa’nın söylediği kapı numarasının önündeydim. Kapı bir anda açıldı ama görmeyi beklediğim manzara asla bu değildi.
O koyu kahve gözlü papatyam... Gözleri dolu doluydu, dudakları titriyordu. Öyle dağılmış bir ifadesi vardı ki ne yapacağımı bilemedim. Bütün korkularım başıma toplandı. Beni gördü, gözlerimiz buluştu ama sadece kısa bir an... Hızla önümden geçerek koridorun sonuna doğru koşmaya başladı. Nereye gidiyordu?
Aslında bu sorunun cevabı için, Elsa’nın bana yılgın bir ifadeyle bakarak söylediği o tek cümle yetti:
"Her şeyi yanlış anlamış..."
"Çabuk!" dedim. Elsa, son dediğimi anlamış gibi hızla peşime takıldı. İkimiz de Mihri’nin arkasından koşuyorduk. Nefes nefeseydim. Bir yandan ona ne diyebileceğimi, nasıl açıklama yaparsam onu incitmeden bu durumu toparlayabileceğimi düşünüyor, kelimeleri zihnimde tartıyordum.
Öyle hızlı koşuyordu ki... Benden böyle kaçması canımı çok yakmıştı. Benden kaçmamalıydı. Ben hiçbir zaman onun kaçacağı biri olmamalıydım. Ama neden kaçıyordu?
Girdiği karanlık odaya doğru adımladık. Uçuşan perdelerden balkona çıktığını anladım. Elsa’ya, "Sen direkt yanımıza gelme, yavaşça uygun bir anda girersin," dedim. Karanlığa rağmen başını salladığını gördüm. Temkinli ve yavaş adımlarla, penceresi açık bırakılmış balkona yöneldim.
Elleri iki yanında çaresizce sarkıyor, başını gökyüzüne çevirmiş usul usul bakıyordu. Şimdi onu göğsüme bastırmak vardı... Mis kokusunu ciğerlerime çekmek, içimdeki öfkeden ateş basmış avuçlarımla o minik, soğuk ellerini tutmak vardı. Ama işte... Bana helal değildi. Biz henüz evli değildik. Yine o duvara tosluyordum ve her vurduğumda canım biraz daha yanıyordu.
Yanına gittim. Bana döndü ama gözleri alevler saçarken aynı zamanda dolu doluydu. Bir kadın nasıl hem ateş hem su olabilirdi?
"Gitme... Gitme papatya, ne olur kal benimle," dedim. Sesim içime kaçmıştı, ne diyeceğimi bilemiyordum.
Bir anda acı dolu bir öfkeyle sözcükleri sıralamaya başladı. Çok kırılmıştı, belliydi. İhanete uğramış bir sevgili gibiydi. Sözcükleri, yüreğime batan o oku daha da derinlere saplıyordu.
"Gözlerimin önünde sen... Sen o... O kadının elini tuttun! Elini tuttun!" Sinirden kekeliyordu. Bu kıskançlıktı. Evet, beni kıskanmıştı! Bir anda gözlerimin dolduğu bu sahnede içimde garip bir mutluluk oluştu.
"Daha... Daha benim elimi bile hiç tutmamışken!"
Son kurduğu cümleye dayanamadım. İstediği kadar bana kızabilir, öfkesini üzerime boşaltabilirdi ama ben ona asla ihanet etmezdim. Bunu haykırmalıydım.
"Evet... Evet tuttum!" dedim. Sesim, içindeki sıkışmışlığı dışarı vuruyordu. "Ama bunu yapmak için bir nedenim vardı! Ben burada görev icabı bulunuyorum, keyfimden gelmedim bu partiye."
Açıklama yaparken ister istemez yükselen sesimi alçalttım. "Bana inanmıyorsan telefonuna attığım mesajlara bak, saatini kontrol et. Bir anda çıktı bu durum ve ben sana yazdım her şeyi. Haberin var zannediyordum..."
Mihri bana boş gözlerle bakıp sadece başını olumsuz anlamda salladı. "Hiçbir mesaj okuyamadım," dedi kısık bir sesle.
O sırada hemen arkamda Elsa belirdi. Tam sırasıydı.
"Evet elini tuttum ama o bana helal! O benim kız kardeşim Mihri... O benim kardeşim!"
Yanındaki kız kardeşimi göstererek, bu gecenin düğümünü bozacak o sözcükleri söylemiştim. Mihri’nin ifadesi bir kez daha afalladı, karmakarışık oldu. Dudakları gülümser gibi olurken, gözlerindeki yaşlar damlalar halinde yanaklarından süzülmeye devam ediyordu.
"Kardeşin... Kardeşin yani? Kız kardeşin o senin?" Söylediklerimi emin olmak ister gibi tekrar ediyordu.
"Tabii ki öyle," dedim. Hafifçe Elsa’nın kolunu dürterek biraz daha öne çıkmasını sağladım.
Elsa kibar bir şekilde elini uzattı. "Sizinle böyle tanışmak istemezdim. Yine de tanıştığımıza memnun oldum. Ben Elsa Grunewald, Tarık’ın ikiz kardeşiyim."
Mihri’nin gülümsemesi büyüdü. Hızla ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi.
"Ama ama hiç benzemiyorsunuz ki"
Bir bana baktı, gülümsedi; tekrar Elsa’ya döndü. Aramızdaki o birkaç adımı hızla kapatıp Elsa’ya sarıldı. Sırtını hafifçe okşarken konuştu:
"Ben de... Ben de sizinle böyle tanışmak istemezdim ama inanın çok mutlu oldum. Çok!"
Gözlerini kapatmıştı. Sonra açıp bana baktı. Gülümsüyordu... Ben de ona gülümsedim. Kalbimdeki o sızı, yerini huzura bırakmıştı.
Benim sadece başka bir kadının elini tutmamla, ağlayan Papatyam artık mutluluktan gülüyordu.
Artık tutmak istedim o pamuk beyaz, temiz ellerini biraz daha ona kavuşmak istedim.
İçeride kurtlar sofrası bizi beklerken, yıldızların altında biraz da olsa nefeslenebilmiştik.
Yine de bu oraya dönmek zorunda olduğumuz gerçeğini değiştirmiyordu.
--
"Sizce Mihri'nin yerinde olsaydınız, Elsa'nın kız kardeş olduğunu öğrendiğiniz o an Tarık'a ne söylerdiniz?"

Elsa Grunewald
(Temsili)

| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |