43. Bölüm

35.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼

Nasılsınız?

Yine bomba bir bölümle sizlerleyim.

Elhamdülillah.

 

--

Mihri'den

​Hafiflemek...

​Omuzlarımdaki yüklerin yavaşça, ilahi bir şekilde indirildiğini hissediyordum biraz önce. Yüreğim çatlaklarla, kırıklarla, bin bir paslı düğümle dolu iken; şu anda onlardan eser yoktu. Normalde tanımadığım bir insana ilk tanışmamda sarılmazdım ama bu tanışma öyle beklenmedik olmuştu ki... Kendimi bir anda Tarık’ın ikiz kız kardeşi olduğunu öğrendiğim bu kadına sımsıkı sarılırken bulmuştum.

​Yavaşça ayrıldım, yüzüne baktım. Bulunduğumuz yarım ay şeklindeki balkon, sadece bahçenin ışıklandırmalarından yansıyanlar ile aydınlanıyordu. Yüzünü çok net göremedim. Ona bu sefer, yeni edindiğim bilgiyle bakmak istiyordum; yani Tarık’ın kız kardeşi, aynı zamanda müstakbel görümcem olarak...

​Sofradaki o kaotik durumda doğru düzgün bakmamıştım bile yüzüne. Sadece sandığım kişi olma ihtimali bile yüreğimi hoplatmaya yetmişti ama şimdi sadece onun varlığı bana iyi hissettiriyordu. Yine Rabbim, en çaresiz anımda, hiç beklemediğim bir şekilde içinde bulunduğum durumu çözmüş, beni feraha kavuşturmuştu.

​Hafifçe bir adım geriye attım ama Elsa ellerimi bırakmadı, biraz daha sıktı.

"Ellerin üşümüş," dedi hafifçe gülümserken.

​"Evet, genelde soğuk olurlar," dedim. Ben de gülümsüyordum.

​Bakışlarım, tam yanımızda bize mutlu bir şekilde bakan Tarık’a döndü. Anında gözlerinde, biraz önceki ifadesine nazaran rahatlamış ve hafiflemiş bir ifade gördüm. Biraz önceki ani koşuşturmam, hatta Tarık’a çıkıştığım o anlar hatırıma gelince utandım.

​Aslında gerçekten Tarık’ın beni aldatacağına ihtimal vermemiştim. Kendime bile itiraf edemediğim bir şekilde, gönlümün en saklı köşelerinde ona öyle güveniyordum ki... Öyle bağlamıştı ki beni kendine. Yine de insan bir şeyi aklıyla ne kadar bilse de, gözlerinin önünde gördüğü gerçek bazen aklının önüne geçebiliyor; özellikle de hisler devreye girerse.

​"Kusura bakmayın," dedim. Sesim içime kaçmış gibiydi ama ortamda benden başka konuşan olmayınca duydular beni. "Ben... Ben sizi öyle görünce..."

​O aklımdan geçen şeyi bir türlü dilime vuramıyordum.

​"Yanlış anlamış olman normal. Sonuçta mesajları okumadığın için bilmiyordun," diyerek araya girdi Tarık. Mahcup olmama bile izin vermiyordu.

​"Ama," dedim, "biraz önceki hareketlerim..."

​"Ben senin yerinde olsaydım daha beterini yapmıştım bile!" dedi Elsa bu sefer.

​İkisinin de, ben haksız olmama rağmen beni bu şekilde savunmaları öyle hoşuma gitmişti ki... Ben hiç alışık değildim böyle kayırılmaya. Haklı olduğum halde bile defalarca özür dilemek zorunda bırakılmış; kendi hakkımı ararken suçlanıp aşağılanmıştım pek çok kez. Ama Rabbim çok şükür ki beni böyle güzel insanlarla karşılaştırmıştı. İçimden bir kez daha "Elhamdülillah" dedim.

​Elsa ellerimi bir kez daha sıktıktan sonra, "Ben Funda ile iletişime geçeyim, odadayım," dedi ve balkonun kapısını açık bırakarak bizi baş başa bıraktı.

​Ellerimi bırakmasıyla yine üşüdüğümü hissettim. Parmaklarımla kabanımın kollarını çekiştirip ellerimi saklamaya çalıştım.

"Üşüdün mü? İçeri girebiliriz," dedi Tarık.

​Başımı kaldırdığımda sakladığım ellerime baktığını fark ettim. Sanki gizli bir şey yapıyormuş gibi başımı sallayarak inkar ettim.

"Hayır hayır, kalabiliriz."

​Bakışlarımı ufka diktim. Bulunduğumuz malikaneden İstanbul manzarası biraz uzak gözükse de; binaların ışıklandırmaları, gökdelenlerin yanıp sönen aydınlatmaları ile kendini belli ediyor ve gökyüzündeki çoğu yıldızı gizliyordu.

​Derin bir nefes bıraktım ve içimden geçenleri tek solukta söyledim:

"Sana güvenmiyor değilim."

​Göz ucuyla yandan ona bakıyordum, o karşıya bakmaya devam ediyordu.

"Sadece... Sadece ben gerçekten bir an seni burada bu şekilde görünce çok afalladım."

​Bana baktı. Etraftaki loş ışığa rağmen gözlerindeki sevgi aydınlıktı.

'İstanbul’a neden geldim biliyor musun?"

​Başımı "hayır" anlamında salladım. Tekrar karşıya döndü.

"Bugün Öğretmenler Günü olduğu için sana sürpriz yapmak istedim."

​Hızla ona döndüm. Bunu söylediğinde gözlerim anında bulanmıştı. "Gerçekten mi?" dedim çocuksu bir sesle.

​Gözleri bir süre yüzümde oyalandı, sonra doğrudan gözlerime baktı. Kalın sesiyle, "Gerçekten," dedi.

​"Gelsen çok mutlu olurdum... Daha doğrusu oldum," diye düzelttim. "Yani senin bugün yanımda olmandan..."

​"Ben de yanında olmaktan çok mutlu olurdum," diye ekledi. "Gönderdiğin papatya buketini aldım; tüm sınıfımın ortasında çok güzeldi gerçekten. Her bir papatya bana ayrı bir güzellik fısıldıyordu.
"Üzerindeki mektubu okudun mu?"

​Sesi manalıydı. Başımı eğdim, hafif çamurlu botlarıma bakarken fısıldadım:

"Hayır, maalesef okuyamadım. Zaten kurs çıkışında babam hiç haber vermeden, apar topar buraya getirdi."

​Başımı kaldırıp ona baktım. "Burada olmayı o kadar istemiyorum ki..." Gözlerimi gözlerine diktim. "Çok yoruldum Tarık. İstemediğim şeyleri yapmak zorunda bırakılmaktan, olmak istemediğim yerlerde bulundurulmaktan çok yoruldum."

​Gözlerime bakarken gülümsedi. "Anlıyorum seni. Gerçekten..." Yorgun bir nefes bıraktı. "Allah’ın izniyle bu durumdan kurtulman için..." duraksadı ve ekledi: "...kurtulmamız için elimden geleni yapacağım."

​"Ben de yapacağım."
"Kurtulacağız!"

​Bunu ikimiz de aynı anda söylemiştik. Minik bir kıkırtı dudaklarımdan kaçarken o da güldü.

​"Böyle ani bir şekilde bu ortama girmen, bir de beni o şekilde görmen seni çok korkutmuştur."

​Yine dudaklarım titredi. Ben öyle her şeye ağlayan bir kız değildim aslında. Hatta beni anlamayan insanlarla bir arada olmaya o kadar alışmıştım ki, artık böyle durumlarda ağlamayı unutmuş, duygusuz bir ifade takınır olmuştum. Ama o... O beni anlayınca, işte o zaman duygularımı istemsizce serbest bırakıyordum.

​"Korktum," dedim, büyük bir sırrı itiraf eder gibi. "Korktum ama Allah’a dayandım. Allah’tan yardım istedim."

​Gülümsedim. Karşıdaki manzaraya ve malikanenin ışıklandırılmış bahçesine bakarken ekledim:

"O beni yine kurtardı. O bana güç verdi."

​"Artık bana da güç veriyor," diye ekledi Tarık. "Eğer yanındaysa, gönderdiğim mektubu sana benim okumamı ister misin?"

​"İsterim," dedim. Sesim fazla istekli çıkmıştı.

​Güldü... Öyle bir güldü ki yine yanağındaki o minik gamze göründü. Kalbimdeki yeri biraz daha parıldadı.

Parmaklarım çantamın fermuarına gitti. Defterimin arasına özenle sıkıştırdığım mektubunu çıkartıp ona uzatırken başım önümdeydi; utanmıştım, yüzüne bakamamıştım. Elimdeki mektubu tuttu ama çekmedi. Neden almadığını merak edip yüzüne baktığımda, biraz önceki gülümsemesinin aynen yerini koruduğunu gördüm.

​"Sana yazdığım o mektupları saklıyorsun, değil mi?" diye sordu. Cevabını bildiği çok belliydi.

​"Tabii ki özenle saklıyorum," dedim. Derin bir nefes çekti içine.

​"Ben de saklıyorum... O mektupları yazarken, böyle sana okumayı kaç sefer içimden geçirdim biliyor musun?" Sesi oldukça kısık çıkmıştı; sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi ama bana söylediğini anlıyordum. Ben de onu taklit ettim, kendi kendime konuşuyor gibi yaptım:

​"Ben de mektuplarını okurken senin sesinden dinlemek istemiştim."

​Uzattığım mektubu aldı. Önüme dönüp karşıdaki manzaraya bakarken hafifçe gözlerimi yumdum. Okumaya başladı:

​"Sevgili papatya nişanlım, bana Kuşadası'nda yazdığın son mektupların birinde öğretmenlik mesleğini yapmak istediğinden; aynı zamanda da pek çok kötü örnekle karşılaşıp olumsuz deneyimler edindiğin için bu meslekten çekindiğinden bahsetmiştin. Ben de sana hakkıyla yapacağından emin olduğumu yazmıştım, hatırlıyor musun?"

​Başımı çevirmeden göz ucuyla ona baktım. O bana dönük bir şekilde okuduğu için arada gözlerini kâğıttan çevirip bana baktığını görebiliyordum. Yine de onu görmüyormuşum gibi yapıp dinlemeye devam ettim; o kendine has, kalın ve dingin sesini...

​"Ben çok net hatırlıyorum. O zamanlar da biliyordum, şimdi de yaptığın mesleği en güzel şekilde yapıp o çocukların yüreğine dokunduğunu biliyorum."

​Allah’ım, neler söylüyordu böyle? O kadar duygulandım ki hafifçe dudaklarımı birbirine bastırdım. Ben gerçekten güzel bir öğretmen mi olmuştum?

​"Çünkü sen ilk mektuplarınla benim öğretmenim oldun, yüreğime dokundun. İmanı, İslam’ı hem hareketlerinle hem kelimelerinle benim gönlüme nakşettin."

​Bunu söyledikten sonra tuttuğu mektup kâğıdını hafifçe aşağıya indirip direkt bana baktı; uzun uzun, manalı manalı... Hafifçe ona döndüm, okumaya devam etti:

​"Öğretmenlere özel sadece bir günün olması bana pek de adil gelmiyor. Bence öğretmenlerin üzerimizde hakkı bir ömür boyu var."

​Kesinlikle bu konuda ben de onunla aynı fikirdeydim. Hatta çoğu zaman bu tarz günlerin sadece alışveriş yapılması ve para harcanması için üretildiğini düşünürdüm.

​"Yine de ben bugün de söylemek istiyorum, diğer günlerde de emin olduğum gerçeği... Sen tanıdığım en güzel öğretmensin."

​"En güzel öğretmen" deyince bir utandım, yanaklarım ısındı.

​"En iyi öğreten, en güzel anlatan... Öğretmenler günün kutlu olsun papatya."

​Sen dünyanın en mutlu öğretmeniydin; çünkü Tarık öyle söylüyordu. Ayrıca en mutlu öğretmeni de bendim. Ara ara gözlerimi kırpıştırmaktan kendimi alamıyordum.

​"Daha nice güzel gönüllere dokunman..."

​Devamını okumadan önce hafifçe durakladı ve gülümsedi. Acaba devamında ne yazıyordu? Ben de iyice merak etmiştim.

​"Ama ilk önce benim ömür boyu öğretmenim olman duası ile..."

​Hafifçe tuttuğu kâğıdı aşağıya indirdi. Ben de ona döndüm. Allah’ım, sen sabrettiklerimin mükafatı, ettiğim duaların kabulü olarak göndermişsin bu adamı karşıma... "Amin," dedim; o aminin içine pek çok şükür, pek çok ferahlık hissini sıkıştırarak. "Amin, amin."

​"Nişanlın, Yolhizar."

​En son kendi imzasını, yine yüzüme söyledi. "Yolhizar" kelimesini söyler söylemez aylar öncesine götürdü beni; Kuşadası’nda ayağımın alçılı olduğu zamanlara, terasta onun mektubunu heyecanla beklediğim anlara... Her mektubunu özenle cevapladığım, bir yandan bu mektupları yazan kişiyi çok merak ederken diğer yandan kimliğini öğrenmekten korktuğum o zamanları... Şimdi geldiğimiz noktayı düşününce, Rabbimin her şeyi benim için nasıl ayarladığını, imkansız gördüğüm şeyleri nasıl yoluna koyduğunu tefekkür edip hayrette kalıyorum. Ve bir kere daha inanıyorum ki; bütün çıkmaz görünen sokakları O, ferahlığa ulaştıracaktır.

​Bir şeyler söylemem gerekiyordu biliyorum ama ne diyeceğimi bilemiyordum. "Çok güzel," dedim. Sanki bu iki kelime yazdıkları için fazla yetersizdi. "Gerçekten," dedim; ona inandırmak ister gibi. "Öyle tarif edilemez duygular oluşturdun ki yüreğimde... Çok, çok teşekkür ederim Tarık. Hayal edemeyeceğim kadar güzel bir mektup oldu. Ve gelişin de, karşılaşmamız da büyük bir sürpriz oldu," dedim ve güldüm. Çünkü gerçekten bu akşam yaşadığım, hayatım boyunca unutamayacağım bir sürprizdi.

​"Gerçekten ikimize de büyük bir sürpriz," diyerek o da güldü.

​O sırada içeriden yanımıza gelen Elsa, telaşlı bir şekilde konuştu: "Çok zamanımız kalmadı, fazla vakit kaybetmeyelim. Hepimizin salonda olmadığını fark ederlerse dikkat çekeriz." Bana döndü, kararlı bir sesle ekledi: "Mihri, hazırlanmalısın!"

​Bu söylediği bu sefer Tarık’ı şaşırtmış gibiydi. Afallamış bir şekilde bir Elsa’ya bir de bana baktı. "Ne için hazırlanmalı?"

​"Sahneye," dedim, sıkıntılı bir nefes bırakırken. "Sahneye çıkacakmışım. Derya doğum günü tebriklerini kabul ettikten sonra..."

​"Neden?" dedi isyan eder gibi.

​"Ben de yeni öğrendim," dedi Elsa. "Funda biraz önce söyledi. Şu olmaz olasıca ayyaş herif Cengiz’den bahsediyordu anlaşılan. Seni buraya öyle boşu boşuna çağırmamış. Kimsenin haberi yokmuş zaten, Funda da birkaç saat önce öğrendiğini söylüyor."

​"Yani sen onun yanında nişanlısı olarak mı sahneye çıkacaksın?" dedi Tarık, kabul etmek istemez gibi.

​"Maalesef," dedim. "Asla istemiyorum fakat şu an bu durumdan onları şüphelendirmeden nasıl sıyrılabiliriz, hiçbir fikrim yok." Gerçekten aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

​"Şu an kaçıp gitmesi, hepsinin üzerinde çok büyük bir şüphe uyanmasına sebep olur Tarık," dedi Elsa, onu anladığını ifade eden bir ses tonuyla. Bu sırada hepimiz yavaşça bulunduğumuz odadan salona geçmiştik.

​Tarık ofladı. Gerçekten çok çaresiz hissettiği belliydi. Biraz önceki mutlu ifadesinden eser kalmamıştı yüzünde. Hızlı hızlı eliyle saçlarını düzeltiyor, bir yandan boynundaki kravatını sert hareketlerle çekiştiriyordu. Çok streslendiği belliydi. Ben de öyleydim.

​"Gerçekten hiç istemiyorum," diye fısıldadım.

​Tarık bana baktı. "Biliyorum, düşünüyorum ne yapabiliriz diye." Ellerini serbest bıraktı iki yanında, dudaklarını kemiriyordu. "Ben içeri geçeyim, ne yapabileceğimize bakacağım." Bir bana baktı bir de Elsa’ya. "Siz plan hiç bozulmamış gibi aynı şekilde devam edin, ben geleceğim."

​Hızlı adımlarla anında odadan çıktı. Bir yol aradığını biliyordum; hem bizi incitmeyecek hem de planı suya düşürmeyecek bir yol... "Allah’ım sen ona yol göster," diye arkasından dua ettim.


​Elsa ile birlikte Funda'nın beni ilk bu kata soktuğu, elbiselerle dolu giyinme odasına gittik. Şu an bu odaya onunla birlikte girmiş olmak beni rahatlatmıştı. Çünkü Elsa, gerçekten biraz önce tanışmış olmamıza rağmen inanılmaz derecede güven veren bir havaya sahipti. Ses tonu oldukça kendinden emindi. Benim bu gece yapılacak programın içine bir anda girmemle birlikte, onların önceden haberdar olmasının da şu anki rahatlığımda payı vardı.

​Elsa ışıkları açtıktan sonra bana döndü:

"Nasıl bir şey tercih edersin?" diye sordu, eliyle odanın iki yanını boydan boya kaplamış devasa kıyafet askılarını göstererek.

​"Hiçbirini tercih etmiyorum desem..." derken oldukça bıkkındım. Yüzündeki ifade milimlik oynadı. Yine de, "Tarık plana sadık kalmamız gerektiğini söyledi. Sen her şey normal bir akışta gidiyormuş gibi düşün," dedi ve kıyafetlerin yanına adımladı.

​İsteksiz bir şekilde onu takip ettim. Kıyafetlere bakıyorduk; on-on beş dakika geçmemişti ki kapı tıklandı ve Tarık içeriye girdi. Nefes nefeseydi, koşarak geldiği belli oluyordu. Direkt yüzüme baktı:

"Size biraz zaman kazandırdım. Yatsı namazını kılmış mıydın?"

​Onun gelişi ve biraz olsun zaman kazanmış olmamız beni rahatlatırken, başımı hayır anlamında iki yana salladım. Biri bana, bir de Elsa’ya bakıp sordu:

"Hemen burada kılalım mı?"

"Çok iyi olur," dedim.

​Gerçekten hiç yatsıyı burada kılmak aklıma gelmemişti ama kılmalıydık. İnsan böyle anlarda kendini o kadar güvensiz hissediyor ki; bir an evvel namazına sarılmak ve Rabbi'nin huzuruna durmak istiyor. Elsa dolaplarda bir şeyler aramaya başladı; tahminimce namaz kılmamız için temiz bir örtü arıyordu. Ben de birkaç dolabın kapağını açıp içlerini kontrol ettim ama benim açtıklarım boştu.

​Tarık, "Bir şey buldum!" dediğinde ikimiz de işimizi bırakıp ona döndük. Bulduğu çarşaflar temiz ve beyaz gözüküyordu. Hemen telefonumu çıkarıp kıbleyi buldum. Elsa’nın da yardımıyla çarşafı kıble yönüne doğru, uzun bir şekilde yere serdik. Biraz önce burada nasıl bir sinirle bulunduğumu hatırladıkça gülümsemeden edemiyordum.

​Tarık çarşafı serince bana döndü. Gözlerinde soru sorar bir ifade vardı. "Cemaat yapalım mı?"

​Şaşırmıştım; aynı zamanda bu soru beni çok sevindirmişti. İlk defa onunla cemaat olarak namaz kılacaktık ve bu benim için çok anlamlıydı. Kapının ardındaki dünya ne kadar karmaşık, gürültülü, kirli ve entrikalı olsa da; biz o karmaşanın içerisinde bile bembeyaz bir çarşaf bulup kıblemize yönelmiş, art arda Rabbimizin huzurunda namaza durmuştuk. Böyle bir teklifi reddetmem mümkün değildi.

​Elsa da kenarda duran siyah kadife kaplı koltuğun üzerine oturmuş, telefonuyla ilgileniyordu. Tarık namazı çok yavaş olmayan bir şekilde, tadil-i erkana riayet ederek kıldırdı. Ayet-i kerimeleri okurken o kendine has aksanını bırakmıyor; yine de gün geçtikçe Kur’an okumasının güzelleştiğini fark ettirir bir şekilde sureleri tane tane okuyordu. Onu dinlerken gözlerimi kapattım; sesi gerçekten ruhuma işliyordu. İçimden defalarca kez hamd ettim.

​Sağ omzunun üzerinden selam verdiğinde ben de aynı şekilde selam verdim. Sol omuzlarımıza da selam verip namazımızı bitirdik. Göz ucuyla Elsa’ya baktığımda aslında telefona değil, bize baktığını ve bizi izlediğini gördüm. Bu beni sevindirmişti çünkü bakışları yargılayıcı değil, merak doluydu.

​Beyaz çarşafın üzerine basmamak için ikimiz de ayakkabılarımızı çıkartmıştık. Yan yana ayakkabılarımızı giyerken botlarımın çamurlu olmasından bir kere daha utandım. Artık ilk kirlendiğinde onları silmeyi alışkanlık haline getirmeliydim. Botlarımı giymiş ama fermuarlarını henüz çekmemiş bir şekilde Elsa’nın yanına gidip oturdum. Bu şekilde fermuarları çekmek daha kolaydı.

​Tam ayakkabılarıma eğilmiştim ki, bir anda gözlerimin önünde beliren Tarık'ın parlak siyah ayakkabıları dikkatimi dağıttı. Hemen başımı kaldırdım. Neden bu kadar dibime gelmişti? Elsa, aramızdaki o ana girmek istemezmiş gibi yanımdan kalktı.

​Tarık bana baktı, sonra botlarıma gülümsedi. Cebinden çıkardığı paketteki ıslak mendili dikkatli bir şekilde eline aldı. Hareketlerini büyük bir dikkatle izliyor, bir yandan yaptıklarını anlamlandırmaya çalışıyordum. Önümde diz çöktü ve elleri botlarıma uzandı. Nazikçe kavradı, kendine doğru çekip üzerindeki tozları ve çamur izlerini silmeye başladı. Bir anda yüzüm kıpkırmızı olmuş gibi hissettim, ellerim karıncalandı. Utanmıştım.

​Bu adam bendeki detayları bile nasıl bu kadar keskin bir şekilde fark ediyordu?

​Gülümser gibi çıkan bir sesle, "Gerek yoktu," dedim botlarımı hafifçe kendime doğru çekerek. Ama izin vermedi. Birini silmişti ki başını kaldırmadan konuştu:

"Nişanlın olarak bu kadarını da yapmalıyım."

​Gerçekten yanaklarım alev almıştı.
Kocaman takım elbiseli adam önümde eğilmiş botlarımı siliyordu.
Eğildiği için kumral saçlarının üst uzun perçemleri alnına dökülmüştü.
Bir an içimden saçlarını düzeltmek geldi, gayri ihtiyari elim hareket etti, hemen fark edip geri çektim.
Hayatımda ilk defa bir erkeğin saçlarını karıştırmak istiyordum.
Allah'ım... Allah'ım...

Bir an varlığını unuttuğum Elsa’yı hatırladım. Başımı çevirip ona baktığımda, ikimizi bize doğru tuttuğu telefon kamerası ile çektiğini fark ettim. Yüzünde ince bir gülümseme vardı. Tarık’ın yanına geldi:

"Şimdi benden neden o mesajları incelememi istediğini anlıyorum."

​Galiba benim adıma gönderilmiş sahte mesajlardan bahsediyordu. O mesajların çözülmesinde Elsa mı yardım etmişti?


​Yine de düşüncemi teyit etmek için Elsa'ya doğru sordum. Daha fazla Tarık'a bakmaya yüreğim dayanmayacaktı; yüreğim bana ihanet edip duruverecekti burada.

​"Benim adıma gönderilmiş sahte mesajlardan mı bahsediyorsunuz?"

​Tarık hafifçe doğruldu, 'evet' anlamında başını salladı. Şimdi onu görmek için başımı kaldırmış bir haldeydim. Saçları alnına böyle dağılmışken ne kadar yakışıklı göründüğünden haberi var mıydı acaba?

​Yüzümdeki ifade nasıldı bilmiyorum fakat Tarık gülümsedi. Benim yapmak istediğim o hareketi o yaptı; sağ eliyle önüne gelmiş saçlarını geriye yatırdı. Şimdi o koyu yeşil gözleri, biçimli yüz hatları iyice ortaya çıkmıştı.

​Ona öyle kilitlenmiş bir şekilde bakıyordum ki, Tarık beni iyice kalpten götürecek o son vuruşu yaptı: Gülümsedi! Yanındaki gamzesi kendini yine ortaya çıkardı.

​O an gözlerimi kapattım; bir elimle ağzımı örterek dudaklarıma yayılan büyük gülümsemeyi sakladım. Normalde ona dik dik bakmamaya çok dikkat ediyordum; hem henüz bana helal değildi ama kalbim ona bakmak için öyle delicesine atıyordu ki... Bazen hislerim mantığımı öyle bir esir alıyordu ki kendime bu vaziyette buluyordum.

​Gözlerimi yumup içimden istiğfar çekmeye başladım.

"Ya Rabbi," dedim. "Sen bizi vuslata ulaştır, gönlüm bu özleme artık dayanamıyor."

​Şu an konuşma yapan diğer bay liderler bize biraz zaman kazandırmıştı. "Bir de şahsın kafası çok iyi değil," derken, ben de gözlerimi açıp Elsa ile konuşmasını izledim.

​Gözleri yine beni buldu. Bölümün kapısına doğru geri geri adım atarken, gözlerini benden ayırmak istemez gibiydi. Yüzündeki o gülümseme silindi.

​"Biz de bu durumdan kurtaracak minik bir hamle yaptık fakat tamamen kaçmamız pek mümkün değil gibi," dedi. Sesi oldukça kısık çıkmıştı.

​Bir eli kapı kolunu tuttu. "Ben salondaki konuşmaya katılmak durumundayım." Elsa'ya döndü: "Sen halledersin."

​Tekrar bana baktı. Gözlerinde benden kopamayan o parıltılar yerini terk etmiyordu. Güçlükle yutkundu, gözlerini yumdu ve hızla odadan kaçar gibi çıktı.

​Elsa ile birbirimize bakakalmıştık. Elsa çok ince bir şekilde gülümsedi, dudakları milimlik oynamıştı.

"Seni çok seviyor... Eee, böyle bir durumun içinde seni bırakmak ona çok ağır gelecek."

​Yutkundum. Bana da ağır geliyordu. Artık bu çıkmazların içinden, bu tilki yuvalarından kurtulmak ve onunla özgür bir geleceğe sahip olmak istiyordum.

​Maalesef bu kurnaz insanları alt etmenin yolu, onların oyunlarına kanmış gibi görünmekten geçiyordu. İsteksizce elbiselerin olduğu yöne yöneldim. Ama kalp atışlarım hala yavaşlamamış, aksine nefes alışverişlerim hızlanmıştı.

​Elbiselerin arasındaki tek siyah modeli seçtim. Elsa askılıktan çıkardığında boydan inceledim; şimdiye kadar gördüğüm en düz, en sade ama bir o kadar kumaşıyla asil duran bir elbiseydi.

​Elsa'nın yardımıyla giyinme kabininde elbiseyi giydim. Üzerine siyah, büyük bir eşarp bağladım. Bunu da sağ olsun Elsa çekmecelerin içinden bulmuştu.

​Öyle renkli, parıltılı modeller vardı ki... Ama ben içlerinden en sadesini tercih etmiştim. Siyah rengi hem daha tesettürlüydü hem de vücut hatlarımı belli etmiyordu.

​Ayrıca ben burada olmaktan üzgündüm. Birazdan çıkacağım o sahnede olmaktan da, Cengiz'e nişanlısı olarak tanıtılmaktan da... O yüzden ne beyaz ne de cıvıl cıvıl bir renk tercih etmedim.

​Elsa'nın makyaj teklifini de reddettim. Zaten normal hayatımda da hiç kullanmazdım. Hem tesettüre uygun olmadığı için hem de pek kendime yakıştırmadığım için...

​Hele abartılı renklerle yapılanlardan ayrıca nefret ederdim. Belki sade bir şeyi Bükra yapsaydı "hayır" demezdim tabii; mutlu bir günümde, helalim olan insanların içinde...

​Cengiz'in beni o nikah masasında terk ettiği gün yüzümde, karşı çıkmama rağmen annemin ısrarıyla yapılmış sade fakat benim hiç hoşuma gitmeyen bir makyaj vardı. O günden sonra makyajdan ayrı bir nefret ettim.

​Artık neredeyse hazırdım. Aynadaki görünüşüme baktığımda avuç içlerim iyice soğudu. Yutkundum. Derin bir soluk bırakarak, Rabbime dayanarak bana güç vermesi için dua ettim.

​Elsa, Funda'yı aradı. Beş on dakika içerisinde sahnede olmam gerektiğini söylediği için Elsa'nın yönlendirmesiyle birlikte alt kata indik. Koridorları kaplayan bordo halıların üzerinden hızlı adımlarla yürüdük.

​Bu sefer girdiğimiz büyük ana kapı yerine, daha küçük boyutlu, krem rengi işlemeli bir kapıdan girdik. Burası sahne arkası gibiydi. Elsa ışığı açtığında oda aydınlandı.

​Etrafta pek bir düzen yoktu; farklı etkinliklerden kaldığı belli olan değişik parçalar vardı. Köşede bulunan L koltuğa oturduk.

​Soluk alışverişlerim hiç yavaşlamıyordu. Evet, sakin olmalıydım. Sakince çıkıp o sahnede hiçbir şey yokmuş gibi asil durmalıydım. Yavaşça yürüyüp Cengiz'in nişanlısı olarak tanıtıldıktan sonra tekrardan buraya gelmeliydim.

​Yani, bu kadar olduğunu ümit ediyordum. Buradan sonra artık hemen eve gitmek istiyordum çünkü dayanacak sabrım kalmamıştı.

​Oturduğum koltukta stresten ayağımla ritim tuttuğumu, Elsa'nın dizime elini koymasıyla fark ettim. Yüzüne baktım. Yüzündeki donuk ifadeye rağmen gözleri şefkatli bakıyordu.

​"Sakin ol..." diye fısıldadı.

​Gülümsedim. "Olamıyorum," dedim. Bir itiraf gibi çıkmıştı dudaklarımdan. Gerçekten olamıyordum; olmaya çalışıyordum ama bir türlü olmuyordu işte.

​Bu sefer tamamen bana döndü ve izin ister gibi gözlerime bakarak elimi tuttu. Sıkıca gülümsedi.

"Her şey yoluna girecek. Lütfen bana ve Tarık'a güven."

​"Her şeyden önce Allah'a güveniyorum tabii ki, sonra size," dedim, sıcak elinin beni destekleyen tutuşuna karşılık vererek.

​Odada iki kapı vardı. Birisi geldiğimiz koridora açılırken diğeri, gelen seslerden de anlaşıldığı üzere sahnenin girişine açılıyordu.

​Kapı açıldı, Funda gözüktü. Bana doğru eliyle gelmemi işaret etti:

"Hadi, zamanı geldi."

​Elsa bir kez daha elimi sıktı. "Sadece gülümse ve normal davran," dedi bir abla gibi beni öğütleyerek.

​Dakikalar önce tanışmamıza rağmen Elsa'nın bu sıcak tavrı öyle hoşuma gitmişti ki... Yüzündeki o soğuk maskenin altındaki kalbi hissetmiştim.

Kendimi biraz daha sakinleşmiş hissettim ya da en azından öyleymiş gibi davranmalıydım. Dudaklarımdan yine soluk bir nefes odanın havasına karıştı. Ayağa kalktım ve Funda'nın gelmemi işaret ettiği kapıya yürüdüm. Duruşumu dikleştirdim.

​Funda kapıyı ardına kadar açıp kenara çekildi. Gözlerim, salonun içindeki avizelerin ışığından çok daha yüksek olan sahne spotlarıyla kamaştı. Bir adım attım. Omuzlarım dik, ellerim iki yanımda hafifçe sallanıyordu. Omuzlarımı örten eşarbımı düzelttim.

​Burnuma hemen içerinin parfüm, insan ve yiyeceklerle karışmış kokusu çarptı. Yokluğumda buranın kokusu iyice çekilmez olmuştu anlaşılan.

​Sahnede, bordo halının üzerinde Tarık'ın sildiği siyah botlarımla yavaşça yürüyordum. Sahnede önce Derya’yı gördüm. Yüzü sinirden kasılmış, kaşları çatılmıştı. Fazla kabarık bordo elbisesinin içinde yumruklarını sıkmış, kasım kasım kasılıyordu.

​Hemen yanında, elinde ağzına kadar dolu bir kadeh tutan ve etrafa yayık yayık sırıtan Cengiz vardı. Birkaç tanımadığım yaşlı, takım elbiseli adam da onlara eşlik ediyordu.

​Bir merdiven aşağımızda, biraz önce yemek yediğimiz salon bulunuyordu. Göz ucuyla o tarafa baktığımda bazı kişilerin ayakta, bazılarınınsa masalarında oturduğunu gördüm. Gördüğüm manzara karşısında öyle irkildim ki...

​Cengiz'in babası Murtaza Bey, bir sandalye üzerinde bacak bacak üstüne atmış bir şekilde oturuyordu. Beni hemen fark etti. İfadesi şaşırmış gibiydi; neticede şu an ben onun için büyük bir sürprizdim.

​Bir adım daha attım. Sahnenin bu kısmındaki kapıyı işlemeli oyma sütunlar gizlediği için, artık bütün salon beni net bir şekilde görebiliyordu. Fısıldaşmalar arttı. Bazı çatlak kadın kahkahaları yükseldi, homurdanan yaşlı adamların konuşmalarını duydum.

​Ama benim gözlerim bu koca kalabalığın içinde sadece bir çift puslu, koyu yeşili arıyordu.

​Bu kalabalığın içinde maalesef onu bulamıyordum. İnsanların bana olan bakışlarını gördükçe kalp atışlarımın hızlandığını, ellerimin terlediğini fark ettim. Hemen bakışlarımı ayakkabılarıma çevirdim. Bu siyah botlar, artık her gördüğümde bana onun o centilmen davranışını hatırlatacaktı.

​Artık tamamen sahnenin ortasına gelmiştim. Cengiz elindeki kadehi bırakmadan, Funda’nın koşarak getirdiği mikrofonu ağzına tuttu. Sağ tarafındaki Derya’ya dönüp:

"Tekrardan doğum gününü tebrik ederim, nice yaşların olsun Derya," dedi. Sesi her zamanki o cırtlak, kulak tırmalayan tınısındaydı.

​Sonra tüm salona döndü:

"Değerli konuklarımız, bizi bugün yalnız bırakmadığınız için hepinize teşekkür ederiz."

Bir alkış koptu.

​"Ve bu gece sizlere bir sürprizim var!"

Göz ucuyla babasına baktı. Derin bir nefes alıp zorla yutkundum. Gerçekten Rabbim bana dik duracak gücü veriyordu, bunu hissediyordum.

​"Huzurunuzda sevgili nişanlımı sizlere takdim etmek istiyorum: Mihri!"

​İsmimi öyle bastırarak söylemişti ki, sanki bir intikam çığlığı gibiydi. Her bir kelimesi yüreğime battı ve kanattı. Öyle acıdı ki...

​Bana doğru bir adım attı. Ah, ne yapacaktı bu dengesiz? Yoksa elimi falan mı tutacaktı? "Ya Rabbi sen yardım et," diyerek istemsizce hafifçe geriledim.

​Bir adım daha attı, aramızda ufak bir boşluk kalmıştı. Elindeki kadehi havaya kaldırdı.

"İçelim! Bugün sizlere sevgili nişanlımı duyurmamın şerefine!"

Mikrofona öyle bir bağırdı ki kulaklarım patlayacaktı.

​Salondan büyük bir uğultu yükselirken bana döndü. Mikrofon tutan elini bana doğru uzattığı an, bir anda bütün salonun işlemeli duvarlarında yankılanan büyük bir şangırdama sesi koptu!

​Telaşla salona baktım. Dikdörtgen salonun tam ortasındaki yuvarlak masanın üzerindeki kadeh kulesi devrilmişti! Hala yavaş yavaş kadehlerin bazıları yere düşüyor, etrafa koca koca cam parçaları sıçrıyordu. Bu sefer etrafa kadın çığlıkları ve bağırışlar yayılmaya başladı. Korku, etrafa büyük bir sis gibi çöreklenmişti.

​Biraz daha dikkatli baktım. Biraz önce hiçbir şey yoktu; o koca, muntazam dizilmiş kadeh kulesi yerli yerindeydi.

"Aaa!" Ağzımdan çıkan şaşırma nidasına engel olamadım.

​Çünkü devrilen kulenin hemen sağ tarafındaki masanın arkasında, elindeki kadehi havaya kaldırmış birini gördüm. Kıvırcık sarı saçlı ve şık smokinli bu kişi Bartu’ydu!

​Bartu abimdi! Evet, oydu!

Ama nasıl? O da mı buradaydı? Herhalde bir tek burada olmayan Bükra’ydı; onu da görsem şuraya bayılırdım. Uzaktan belli belirsiz bana göz kırptı. Anladım; bu kaosu o çıkarmıştı.

​Aslında beni kurtarmıştı.

​Birisi elimden hızlıca tuttu. Korkuyla kafamı ona çevirdim. Çok şükür ki Funda’ydı. Hiçbir şey söylemeden hızlıca koşmaya başladı. Nefes nefeseydim fakat şu an tökezleyip duramazdım. Siyah elbisemin eteklerini tuttum ve hızlıca ona ayak uydurdum.

​Kalbim ve ruhum bir yandan korkuyla, diğer taraftan stresle öyle çalkalanmıştı ki... Kendimi bu büyük konağın bahçesindeki arabada bulduğumda, buraya nasıl geldiğimizi anlayamamıştım bile.

​Funda şoför koltuğuna geçti ve hızla arabayı çalıştırdı.

"Ne oluyor? Nereye gidiyoruz? Tarık, Elsa... Onlar orada! Peki babam duyursa? Cengiz'in haberi var mı?"

​Sorularımı ardı ardına panikle sıralarken, Funda çoktan konağın işlemeli siyah demir kapısını görevlilere açtırmış ve dışarı çıkmıştı. Hafifçe bana döndü:

​"Sakin olun, her şey ayarlandı. Şu an sizin güvenliğiniz için evinize bırakıyorum. Buna kimse itiraz etmez. Siz de sadece bu kadarını biliyorsunuz; bir soru gelirse bunu söylemeniz yeterli."

​Hala nefes nefeseydim, bir türlü sakinleşemiyordum. Funda biraz gittikten sonra ekledi:

"Ben Cengiz Bey'in görevlilerindenim."

--

Tarık’tan

​(Bir saat önce)

​İçerinin nefes almayı bile imkansızlaştıran o ağır havası yetmezmiş gibi, üzerimdeki takım elbisenin kravatı da boynumu sıkıyor, beni daha da boğuyordu.

​Tekrardan kendime sakin olmam gerektiğini hatırlattım. Bu durum planda yoktu, aniden gelişmişti. Şu an sinirlerimi kontrol altında tutamayıp bir çıkış yaparsam; adım adım, küçük ipuçlarıyla geldiğim bütün yolu boşuna gelmiş olma ihtimalim vardı.

​Tabii ki bunu göze alamazdım. Karşımda işini çok ustaca yapan ve yaptıkları pislikleri gizlemekte profesyonel olmuş kişiler vardı. Elbette ki böyle kişilere karşı ben de mümkün olduğunca ustaca hareket etmek, hislerimi gizlemek zorundaydım.

​Bunu biliyordum ama ah, o hislere söz geçiremiyordum!

​Biraz önce papatyamın yanından ayrılmak bana ne kadar da zor gelmişti... Kaç kere elinden tutup onu bu ortamdan kaçırmak istemiştim. Yine ve yine bana helal olmamasını hatırlayıp durmuş, aynı zamanda babamın kanını yerde bırakma ihtimalini düşünmüştüm.

​Yanımdan geçen bir kadının, kolunu kocası olduğunu tahmin ettiğim adama dolamış olmasına rağmen bana kasıtlı bir şekilde hafifçe değerek geçmesi ve belli belirsiz göz kırpması, zaten yıpranan sinirlerimi iyice kontrol edilemez bir noktaya getiriyordu.

​Mihri’nin botlarını sildikten sonra ayağa kalktığımda, gözlerinde çok sıklıkla göremediğim o sevgi ışıkları vardı. O koyu kahve hareleri parlıyordu.

​Öyle güzeldi ki... Saatlerce izleyebilirdim. Keşke o büyük gülümsemesini saklamasaydı o pamuk beyazı, tertemiz elleriyle.

​Zorlukla yanından ayrılıp tekrar salona döndüğümde hemen Bartu’yu bulmuştum. Onu bilgi toplaması için bıraktığım masadaki bütün bayi yöneticileriyle sanki yıllardır arkadaşı gibi konuşuyor, şakalaşıyor halde buldum.

​Yanlarına gelip Bartu’yu kolundan çektim. Adamlar muhabbete öyle koyu dalmıştı ki, bu kaba davranışım çok gözlerine batmadı.

​Bartu’nun ağzında yine bir şeyler vardı. Bana bakarak, "Ne kadar yesem de doymuyorum, burası lanetli galiba," dedi.

​"Allah'ım sen bana sabır ver," dedim içimden. Bir elimle şakaklarımı ovdum. Şu an en çok ihtiyacım olan şey ciddi bir yardımdı fakat Bartu’nun bu umursamaz hali beni —sinirden de olsa— güldürüyordu.

​Bartu’ya ciddi olmasını söylemek; ayaklarınla değil, ellerinle yürü demek kadar abesti.

​Kulağıma hafifçe yaklaşıp, "Mihri nasıl?" diye sordu.

​Derin bir nefes bıraktım; çok şükür konuya gelebilmiştik. Ona biraz önce içeride yaşadıklarımızdan ve olayın açığa kavuşmasından hızlıca bahsettim. Sahneye çıkacağını söylediğimde onun da ifadesi kısmen değişti, şaşırdı.

​"Bir şeyler yapmalıyız," dedim. Ortamın gürültüsünden, stresli sesimi sadece Bartu duyabiliyordu. "Ne yapabiliriz? Aklıma hiçbir şey gelmiyor."

​Bu soruları hem kendime hem de Bartu’ya soruyordum. Bartu bana döndü, ağzındaki lokmayı yutmuştu. Bir bana baktı, bir de kadeh kulesine... Manidar bir şekilde kahkaha attı.

​"O zaman sen bu sefer birazcık kenara çekil... Bu iş bende!"

Ona güvenmek istiyordum lakin o şakacı tavrıyla bir yanlışlık yapar ya da işler istediğimiz gibi gitmez diye de korkuyordum. Stres ruhumu ve bedenimi öyle ele geçirmişti ki, istesem de bir şey yapamayacak gibi hissediyordum. Bu yüzden bu seferlik işi ona bırakmaya karar verdim.

​Yine de bahsettiği kadeh kulesinin hemen yan tarafındaki masaya konumlandım; aksi bir durum olursa müdahale etmek amacıyla... Öyle stresli ve sinirliydim ki ortada heykel gibi durduğumu fark ettim. Güçlükle bana selam veren; başlarının kelliğinden ve şık takımlarından itibarlı olduklarını anladığım yaşlı adamlara selam verdim.

​Güçlükle gülümsüyordum. Normalde böyle ortamlarda takınmakta pek de zorlanmadığım o maske, şu an yüzümde her an parçalanacakmış gibi asılı duruyordu. Zaman sanki ekstra yavaş geçiyordu.

​Telefonuma Elsa'dan gelen mesajla birazdan Mihri'min sahneye çıkacağını öğrendim. Keza sahnedeki, adının Derya olduğunu öğrendiğim kızın şımarık konuşmalarına artık katlanamıyordum. Bütün tebrikleri garip bir abartıyla kabul ederken, yanına gelen Cengiz'e bakışları farklıydı; hayranlık mı, beğeni mi anlayamamıştım ama farklıydı.

​O herife karşı benim tek bir bakışım vardı: Nefret ve parçalama hissi!

​Bartu'nun yanına gidip hazır olup olmadığını sordum. Rahat bir şekilde başını sallayarak işaret parmağını havaya kaldırdı. Ben yine kendime seçtiğim masanın yanına geçtim. Ortamın gürültüsü yavaş yavaş azaldı.

​Önüme geçen birinden dolayı sahneyi görmem biraz gecikse de sonunda onu gördüm... Üzerindeki simsiyah elbisesi, duru güzelliğine ayrı bir ahenk katmıştı. Bu yanlış ortamın içindeki tek doğru gibiydi. O buraya ait değildi, öyle belliydi ki...

​Yavaş ve zarif yürümesiyle, dakikalar önce gözlerinde gördüğüm o korkudan eser yoktu artık. Sakindi. Dik duruşu ona ayrı bir ciddiyet katmıştı. Yine de öyle sevimliydi ki, bu kadar uzaktan bile bir kere daha vurulmuştum güzelliğine.

​Ancak buradaki diğer erkeklerin de onu böyle güzel bir elbisenin içinde gördüğünü hatırlamak, nefesimin daralmasına sebep oldu. Stresim artarken ortamın boğucu havası ciğerlerime yetmemeye başladı; ellerim kasıldı. Üzerindeki elbise sadeydi ama güzelliğini saklayacak kadar değil...

​Onu saklamak istiyordum. Sadece kendime saklamak, onu sarıp sarmalamak... Öyle kavurucuydu ki bu his.

​Adımları Cengiz'e bir metre kala durdu. Gözleri kalabalıkta geziyordu; beni arıyordu papatyam. Oysa ben onun her zaman kalbindeydim.

​Funda'nın koşturarak getirdiği mikrofon ile konuşmasına başlayan Cengiz'in etrafa saçtığı yayık kahkahalar, tükenmiş olan sinirlerimi iyice yıpratıyordu. Sağ gözümün seğirmeye başladığını fark ettim. Bu bir ilkti. Vücudum bu strese dayanamamış, resmen gözümden alarm veriyordu.

​Cengiz'in normal konuşması yeterince sinir bozucu değilmiş gibi, bir de elindeki kadehi bırakmadan benim biricik papatyama doğru adımlaması... Birazcık sakinleşmek umuduyla masadan aldığım su dolu bardağı, o an sinirden elimde kırmama sebep oldu.

​Yere düşen cam kırıklarından biraz ötemdeki kadının sıçramasıyla bardağın kırıldığını fark ettim. Neredeyse çıldıracak gibi hissediyordum, dudaklarımı kemiriyordum. O hangi cüretle benim biricik güneşime yaklaşıyor, hatta elini tutmaya çalışıyordu? Benim dokunmaya bile kıyamadığım o tertemiz, pamuk beyazı ellerini...

​Sahneye doğru tam koşmak üzereydim ki, bir anda bütün salonu çınlatan o ses dikkatimi dağıttı. Başımı sola çevirdiğimde, birkaç masa ötemdeki devasa kadeh kulesinin büyük bir şangırdamayla yeri boyladığını gördüm.

​Hayret içindeydim, öylece yerimde kalakalmıştım. Bartu "ben hallederim" derken bunu kastettiğini hiç düşünmemiştim. Şaşkınlıkla Bartu'nun nerede olduğuna baktım; devrilen kulenin sağ tarafındaki masaların arkasında, elinde bir kadehle duruyordu. Kadehi hafifçe havaya kaldırdı. Bakışları sahnedeydi; Mihri'ye bakıyordu. Sanki "senin için yaptım" der gibiydi.

​Bartu bu sefer beni hayrete düşürmeyi başarmıştı. Ondan beklemediğim bir performansla bütün salonun dikkatini dağıtmış, herkesi büyük bir paniğin içine itmişti. Benim gözlerim hala sahnedeydi. Mihri'nin yanına gelip elinden tutarak Funda'nın onu koşturduğunu gördüm. Devamı yoktu, görüş açımdan çıktılar.

​Etrafta koşuşturan misafirlerden birinin bana çarpmasıyla irkildim ve yanımdaki sandalyeyi tuttum. O an elim tarifsiz bir acıyla kıvrandı. Başımı çevirdiğimde elimin kanlar içinde kaldığını gördüm. Üzerinde hala çıkmamış, parıldayan minik cam kırıkları vardı.

​"Ama onlar da en dolu kadehi en aşağıdaki sıraya koymayacaklardı..."

​Yanıma büyük bir keyifle gelip bunları söyleyen Bartu'ydu. Ben hala sahnenin etkisindeydim, yüzüne bile bakmamıştım. Ona cevap vermediğim için dikkatle bana baktığında, o da elimin halini gördü.

​"Aaa! Eline ne oldu?"

​Panikle elindeki bardağı bırakıp hemen elimi tutmaya çalıştı. "Yoksa benim yüzümden mi?" diye yüzüme bakıyordu ama ben ona boş gözlerle bakıyordum. Bakışlarım tekrar elime döndü. Sanki hislerim yok olmuştu. Acı yavaş yavaş koluma yayılırken, bileğimde hissettiğim sızının arttığını fark ettim. Sol elimle hızlıca gömleğimin kol düğmesini açıp kıvırdım.

​Bartu bağırdı: "Laaaan! Bileğine cam girmiş, kan kaybediyorsun! Çabuk!"

--

Mihri’den

​O boğucu ve karmakarışık günün üzerinden dört gün geçmişti. İlk güne nazaran biraz daha sakin hissediyordum ama o sahneler gerçekten birkaç gün rüyalarımdan çıkmamıştı.

​Her şey üst üste gelmişti. Özellikle Tarık'la oturduğumuz ilk masadaki o hissettiklerim, yüreğimde derin bir iz bırakmıştı. Ama sonra Elsa ile tanışmak, onun varlığı... Bana beklenmedik bir kardeş sıcaklığı sunmuştu.

​O gün Funda beni eve bıraktığında annem, babamdan neden ayrı geldiğimi sorarak karşıladı beni. Tabii Elsa, Funda'ya tembihlediği için üzerimde olan kıyafetlerin bulunduğu poşet ve kol çantam da arabada varmış.

​Eve varana kadar öyle boş gözlerle dışarıda yağan yağmurdan ıslanan arabanın camlarını izledim ki, hemen yanımdaki koltukta duran çantalarımı fark etmemişim bile. Funda inerken elime verdi. Çok endişeliydim.

​"Herkes iyi olacak mı?" diye sorduğumda, "Bilemiyorum," dedi. Galiba o da bazı konularda emin değildi. Hızla tekrar arabaya binerek geri döndü.

​Eve geldiğimde öyle yorgundum ki... Gizlediğim telefonumu çıkarıp Tarık'a iyi olup olmadığına dair bir mesaj attıktan sonra üzerimi değiştirdiğim gibi uyumuşum.

​Ertesi sabah kahvaltıda babamla karşı karşıya geldiğimizde, tabii ki beklediğim soruyu sordu. Ama bu seferki, o her zamanki sorgulayıcı halinden ziyade; "Sen ne yaptın, oradan nasıl çıktın?" der gibi merak dolu bir soruydu.

​Nasıl eve geldiğimi sormuştu. Ben de Funda'nın söylediklerini anlattım; başka da bir şey bilmiyordum zaten.

​Kurs günü geldiğinde Tarık'ın henüz mesajımı okumadığını gördüm. İyice endişelendim. Birkaç kez çaldırdım ama açmadı. Kurstan çıkmadan önce bu sefer Bartu’yu aradım, o da açmadı.

​İkisine de çok endişelendiğimi ve ilk fırsatta bana cevap vermelerini söyleyen pek çok mesaj attıktan sonra mecburen eve gittim. Çok şükür gece mesajları geldi. İkisi de kısa bir şekilde iyi olduklarını, her şeyin yolunda olduğunu ve sadece bazı işlerle uğraştıklarını söylemişlerdi.

​İkisinin benzer yanıtlar vermesi beni şüphelendirmişti ama yan yana olabileceklerini düşündüm. Yine de içimi kemiren çok tuhaf bir üzüntü vardı; neden kaynaklandığını bilmediğim bir sızı...

​Ertesi gün sanki dünün kopyası gibiydi. Keşke Elsa'nın numarasını alsaydım diye düşündüm; belki onunla iletişime geçtiğimde farklı bilgiler alabilirdim.

​Tarık'ı ve Bartu'yu tekrar aradım. Bu kez Bartu açtı. Konuşması, onu yakından tanımayan birine normal gelebilirdi ama ben sesinde gizlemeye çalıştığı bir şeyler olduğunu fark etmiştim. Israrla neyi gizlediğini sordum, hatta sesimi bile yükselttim.

​Normalde bu kadar kolay sinirlenmezdim ama içimden bir his sürekli benden bir şeyler sakladıklarını söylüyordu. Bartu birkaç şaka yaptı, güldü geçti; hiçbir şey söylemedi. İyice sinirlerim bozulmuştu.

​Akşam yemekten sonra bulaşıkları yıkarken annemlerin salondaki konuşmalarını duydum. Babam, babaannemin durumunun pek iyiye gitmediğini ve bu hafta sonu tekrar onların yanına gideceğini söylüyordu.

​Bana hava hoştu; hatta teyzemin yanına gidiş biletimi bile kazandığımı düşünüyordum. Ancak babam, babaannemin tedavisi için yüksek meblağda bir paraya ihtiyaç duyduğundan bahsetti. Annem ise "Sizin şu işler ne oldu?" gibisinden üstü kapalı konuşuyordu. Neden bahsettiklerini tam anlayamadım, anlamak için de pek uğraşacak halim yoktu.

​Tarık'a istediğim gibi ulaşamamak, o olaydan sonra gerçekten güzel bir bağlantı kuramamak beni her geçen gün daha da üzüyordu. Bu endişeler beni çok yıpratmıştı; kendimi çok çaresiz hissediyordum.

​Omuzlarım endişeden çökmüş bir vaziyette, yine seccademi serip Rabbimin huzuruna giderken buldum kendimi. Yatsı ezanı henüz okunmuştu. Ben ezandan önce abdestimi almış, hazır bir şekilde vaktin girmesini beklemiştim.

​Böyle yapmayı çok seviyorum. Her zaman düzenli yapamasam da fırsat buldukça namazı tam vaktinde kılmaya çalışıyordum. Bu bir nevi, "Rabbim, Sen beni çağırdığın anda huzuruna geldim," demekti.

​Ayrıca bugün Risale’de okuduğum yerde geçen şu vecize beni çok etkilemişti:


​"Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır." (Sözler - 748)


​Seccademin üzerinde otururken, yanık bir sesle ezanı uzun uzun, makamlı bir şekilde okuyan müezzini dinledim. Birkaç gündür içimde öyle bir bunalım hissi vardı ki, nereye gitsem oraya sığamıyor gibiydim.

​Namazla alakalı bu hususu hadislerden araştırmayı düşündüm ve karşıma çıkan şu hadis çok manidardı:

İbn-i Mesud Hazretleri, Resûl-i Ekreme (asm) Allah'ı en çok razı eden amelin hangisi olduğunu sormuş, Efendimiz de: "Vakti içinde kılınan namaz," buyurmuşlardı.

​Ezan bittikten sonra duasını okudum ve bir kere daha Rabbimin yüreğimdeki bu sıkıntıyı gidermesi için O'na yalvardım. Gerçekten çok yorulmuştum. Tarık'ın bu şekilde iletişimimizi azaltması beni üzüyor ama daha çok endişelendiriyordu. Kimseye anlatamadığım, kimseye açamadığım bir hüzündü bu.

​Namazımı kurallarına riayet ederek kıldım. Namazda sürekli aklıma yaşadıklarımı getiren şeytana uymamak için okuduğum ayet-i kerimelerin meallerini düşünüp, sürekli Alemlerin Rabbi'nin huzurunda olduğumu kendime hatırlattım.

​Namazdan sonra tesbihlerimi çektim. "Allahu Ekber" zikrini çekerken şunu düşündüm: Allah büyüktür! Rabbim öyle büyüktür ki, korktuğumuz her şeyden daha büyüktür. O'na güvenmekten, dayanmaktan başka ne yapabilirdik?

​Ellerimi Rabbimin huzurunda nazlı bir şekilde kaldırdım. Küçük bir çocuk gibi döktüm içimi; anlattım her şeyi, bütün detaylarıyla... O'ndan yardım istedim.

​Tesbihatımı bitirip seccademi topladığımda etrafı hızlıca kolaçan edip sakladığım telefonumu çıkardım. Gözlerime inanamadım; Yıldızım'dan mesaj gelmişti!

​Tıkladım. Hem de sesli mesajdı! Hemen telefonun hoparlörünü kulağıma dayayıp mesajı açtım. Sesi yorgun geliyordu, yine de her zamanki o güven veren tınısındaydı. İyi olduğunu, endişelenmemem gerektiğini, sadece bu sıralar uğraşması gereken pek çok şey olduğundan bahsediyordu.

​Mesaj çok uzun değildi; yine de benim yüreğimi öyle hafifletmiş ve mutlu etmişti ki... Dakikalar içinde duam kabul olmuştu. Ben de hemen sesli bir mesaj gönderdim ona. Dua ettiğimden bahsettim; her şeyin yoluna gireceğine, Rabbimize güvenmemiz gerektiğini hatırlattım.

​Mesajıma kalp atmıştı...

--

​"Hocam bu sayfa kolay mı?"

​Bu hafta üçüncü sefer kursa geç kalıyordum. Gerçekten kafam bir türlü yerine oturmuyordu; sanki durduğum yerde boşluğa dalıp gidiyordum. Öğrencimin sorusuyla dikkatimi topladım.

​"Yani," dedim, "ben kontrol etmiştim ama zor bir sayfa değil. Biraz çaba sarf et, Allah’ın izniyle güzel olur."

​"Ama hocam, herkes zor dedi."

​Etrafa hafif bir göz attım. "Sen bakma onlara, Rabbim bir kolaylığını verir."

​Öğrenci gülerek yerine gitti. Bugün sınıf ekstra kalabalıktı. Benimle aynı zamanda kurstan ders dinlemeye başlayan o garip davranışlı hocamız bugün gelmemişti. Onun sınıfı yarıya bölünmüş olduğu için şu an bir buçuk sınıfa bakıyordum. Gerçekten hiç kolay değildi.

​İşin diğer tarafı ise, gerçekten hiç dikkatimi toparlayamıyordum. Biraz önce teyzeme mesaj çekmiştim; hafta sonu yanına gelip gelemeyeceğimi sorduğumda çok sevinmiş ve hemen kabul etmişti.

​Onun bu tavrı beni her seferinde çok mutlu ediyordu, beni hiç reddetmiyordu. Gerçi anneme henüz sormamıştım ama bu sıralar bana soğuk olsa da çok garip tavırlarda değildi; izin vereceğini umut ediyordum.

​Sayfasını getiren talebemin غلطını (galatını/hatasını) düzelttim ve yanlış yaptığı yerin altını çizdim. Sayfaya tekrardan başladı. Ah, şu an odaklanmak öyle zordu ki...

​Teyzemin yanına gittiğimde ona Tarık ile nişanlandığımızı söylemek ve aslında ailemden ilk bilen kişinin o olmasını istiyordum. Gerçi Bartu biliyordu ama öz akrabalarımdan kimse bilmiyordu. Biraz endişeliydim; acaba ona danışmadan böyle bir şey yaptığım için kızar mıydı? Umarım öyle olmazdı.

​"Hocam tuvalete gidebilir miyim?"

​Dersten kaytarmak için tuvalete gidip yarım saat gelmeyen talebeme, bir baş işareti yaparak izin verdim. Çünkü biliyordum; göndermesem yine kaytaracaktı. Bir de üzerine, "Tuvalete de göndermiyorsunuz hocam!" diye isyan edecekti.

​Maalesef istemeyen insana zorla bir şey yaptırmak ölüm gibi, çok zor. Bir de hafızlık gibi gönülden yapılması gereken bir meselede bu zorlama işi hiç olmuyor.

​Eminönü’ne giden otobüste, şoförün hemen sağ tarafındaki tek kişilik koltuğu kaptığım için kendimi yine çok nasipli hissediyordum. Daha doğrusu bu koltuk bir buçuk kişilikti; yanıma, teyzemde yatılı kalmak için hazırladığım sırt çantamı da koyduğum zaman koltuğu tamamen kaplıyordum.

​Kasisten geçerken bizi iyice sallayan otobüste tek gülümseyen bendim sanki. Lunaparkta gibi eğleniyordum çünkü çok mutluydum. Annem sorun çıkarmamıştı ve teyzeme gidiyordum.

​Tek problem, cuma gününden gidememiş olmamdı. Babam cumartesi sabah çıktığı için, ben de ancak cumartesi öğlene doğru eşyalarımı toplayıp çıkabilmiştim.

​Tarık’a haber vermiştim. Belki söylemesem de olurdu gerçi ama ben yine de en ufak şeyleri bile söylemeye devam ediyordum. Mesajlarımı cevaplıyordu ama beklediğim gibi uzun yanıtlar vermiyordu.

​O günden sonra bir daha sesini duyamamıştım. Ses kaydını birkaç kez daha dinlemiştim; araya çok gün girmemesine rağmen sesini çok özlemiştim.

​Yol trafik olduğu için biraz yavaş akıyordu. Çantama koyduğum Risale’mi çıkarıp okumaya başladım. Risale okurken sanki Üstadım Bediüzzaman ile konuşuyormuş gibi hissediyorum. Kalben üzüldüğüm şeyler, kitabımı okurken karşıma gelince öyle güzel bir tevafuk oluyor ki, ruhuma şifa veriyor.

​Otobüs Eminönü’ne geldiğinde yine heyecanlı bir şekilde indim. Bir elimle çantamı sırtıma takmaya çalışıyor, diğer yandan kalabalıkla aşağı inip yürümeye çabalıyordum.

​Bu sefer bir değişiklik yapıp hemen vapur iskelesine geçmek yerine, Eminönü’nün girişinden çok da uzak olmayan, doğal taşların satıldığı ara bir sokağa saptım.

​İstanbul’da herkes koşarak yürüyordu sanki; yavaş yürümüyordu kimse. Burası gerçekten çok hızlı akan büyük bir metropoldü ama ben her buraya geldiğimde boğazın kokusunu hissedip martıların sesini duyduğumda huzur buluyordum.

​Hızlı adımlarla, vakit kaybetmemek için dükkanların tabelalarını aceleyle okumaya başladım. Benzer yazılar vardı; hepsi doğal taş satıyordu. Gözüme kestirdiğim bir dükkana hızlıca girdim.

​Kapının girişinde, yaklaşık bir metrelik büyük bir kayanın yarılmış halindeki ametist taşı müşterileri karşılıyordu. Morun ve lilanın tonlarındaki pırıltılarıyla gerçekten göz kamaştırıyordu. Rabbimin ne muazzam bir sanat eseriydi... Taşlar bile!


​Dükkana adımımı attığım gibi gözlerim reyonların arasında hızla gezindi. Sağ taraftaki duvar boydan boya kolyelerle kaplıydı; renk renk, çeşit çeşit... Dükkanın ortasında ise yüzükler ve kolye ucu benzeri taşlar vardı. Sol tarafta erkekler için bileklikler ve yüzükler olduğunu görünce hızlıca oraya doğru adımladım.

​Normalde buraya gelmek için bir sebebim yoktu. Tek amacım; o koyu yeşil, buğulu gözlere sahip yakışıklı nişanlıma bir hediye almaktı. Evet, yolumu değiştirmemin başka hiçbir nedeni yoktu. O bana şimdiye kadar birçok buket almıştı.

​Bilekliklerin olduğu tarafa giderken, bir taraftan reyonlara bakmaya devam ediyor ve içime sinen o hediyeyi arıyordum. Elim istemsizce boynumda asılı duran, tenimin üzerinde bir tüy gibi varlığını hissettiren altın papatya kolyeme gitti. Onun varlığı bana huzur veriyordu.

​Hediye o kadar anlamlıydı ki... Ama geçtiğimiz günlerde şu fikir aklıma takılmıştı: Ben Tarık'a hiçbir şey verememişim. Ne nişanımızda ne de ondan sonra... O hep bana bir şeyler düşünüyordu ama bu sefer sıra bendeydi.

​Hafta içinde zihnim biraz da bu düşünceyle meşguldü; ne alsam diye çok düşünmüştüm. Hayatımda daha önce bir erkeğe hediye almamıştım. Cengiz'e şimdiye kadar bir çöp bile almamıştım; iyi ki de almamışım. Alacağım o çöp parçası eminim ondan daha değerlidir.

​Erkek bilekliklerinin olduğu standın sonuna gelmiştim. Sırayla, muntazam bir şekilde dizilmiş bileklikler oldukça göz alıcıydı. Bazılarına dokunuyor, bazılarını gözümle inceliyordum.

​Aklıma en mantıklı gelen hediye buydu. Onu her hatırladığımda gözlerinin güzelliğini düşünüyordum; ama o, Rabbimin ona hediye ettiği bu mücevher gibi gözlerin pek de farkında değil gibiydi. Hem doğal taşların takan kişiye iyi geldiğini biliyordum; hem faydalı hem de anlamlı bir hediye olacaktı.

​Tabii ki onun hediyelerinin yanında benimki biraz küçük kalıyordu ama şu an hocalık yaparak kazandığım maaştan ayırabildiğim miktar buydu. İleride mutlaka daha büyük bir şey alacaktım. Bu doğal taş bileklik fikrini bile Rabbimin inayetiyle bulmuştum.

​Yanıma yaklaşan görevli kızın "Yardımcı olabilir miyim?" deyişiyle ona döndüm. Kibarca gülümsedim.

"Teşekkür ederim, bakıyorum biraz."

​Kız yanımda kaldı. "Sevgiliniz için mi?"

Gülümsemem genişledi. "Nişanlım için."

​İçimden, "Gerçi o benim hem sevgilim hem nişanlım," diye geçirdim. Ama "sevgili" kelimesi bu zamanda haram olan birini sevmek için kullanıldığından, o bana helal olmadan ona sevgilim demek istemiyordum.

​Bilekliklerin hemen üst kısmındaki duvarda asılı olan taş özelliklerini okurken bir tanesi tam içimden geçtiği gibiydi... Ve Tarık'ın gözleri gibi!

​En çok beğendiğim modeli elime aldım. Görevli kız, "Bu Kanada Yeşimi'dir," dedi. "Çok huzur verici bir renktir."

​Bir süre sadece bilekliğe baktım. Aslında gözlerimin önüne tam olarak onun göz bebekleri gelmişti. Gerçekten bu taşın simgelediği tek şey buydu: Tarık gibi huzur...

​Beğendiğim modelin gümüş aparatlı olması da beni sevindirmişti. Hızlıca ödemeyi yapıp hediye paketine koymalarını rica ettim. Paketi sırt çantama attığım gibi doğruca vapur iskelesine koşar adım yürümeye başladım.

​Hava soğuk olduğu için vapurun alt kısmındaki kapalı bölüme geçtim. Rahat bir koltuğa oturur oturmaz hemen bilekliği çıkarıp tekrar baktım. Öyle güzeldi ki, öyle içime sinmişti ki...

​Bir dahaki görüşmemizde ona verecektim. Bu ne zaman olurdu bilemiyordum ama çok yakın bir tarihte olmasını istedim Rabbimden.

​Teyzemin evine gitmem tahminimden daha kısa sürmüştü. Trafiğe takılmadığım için avantajlıydım. Vapurda bir yandan denizi izleyip diğer yandan salebimi içerken hep onu düşünmüştüm. İyi olup olmadığı konusundaki korkularımı def etmek için güzel hayaller kurmuştum.

​Teyzemin evinin olduğu sokağa gelmiştim artık. Güvenlik bile beni tanıdığı için kapıyı hemen açtı. Asansörden indiğimde teyzemin ziline bastım.

​Kapıyı beni birazcık bekleterek açtı. Yüzünde sitemli bir ifade vardı, anlayamadım. Hoş geldin bile dememişti. Bir süre öylece bakıştık. Sonra şaşkın bir, "Hoş geldin," dedi ve ekledi:

​"Mihri, sen nişanlandın mı?"

​Öylece kalakaldım kapıda. Aramızdaki sessizliğin ortasına aniden bir kahkaha sesi düştü. Bu kahkaha, tabii ki süt abim Bartu'ya aitti!

 

 


--

 

Nasıl buldunuz ?
Papatyalarım 🌼

 

Bu bölümün vurucu karakterlerinden bartu'yu sevenler buraya bir yorum atsın 😅

Bölüm : 11.01.2026 23:37 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...