44. Bölüm
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 36.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

36.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼

Nasılsınız?

Gerçekten çok maddi manevi hem yoğun hem zor bir hafta geçirdim.

Elhamdülillah sonu hoş bağlandı.

Bu bölümü yazmadan önce tansiyonum gerçekten yüksekti zorlandım fakat sizlere söz verdiğim için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım.

Güzel yorumlarınızı bekliyorum.

--


--
“Kendi için evlenmek kolay olduğu hâlde evlenmeyen kişi benden değildir.”
(Beyhakî, Şuâb, VII, 338/5095)

Tarık'tan
--

Etrafım tamamen kör karanlık... Havada mıyım, ayaklarım zemine mi basıyor bilmiyorum. Etrafta hiç ses yok; kulakları sağır edici bir sessizlik.

​Sanki bir anda göğsümün tam ortasına sivri uçlu, keskin bir hançerin saplandığını hissediyorum. Gözlerimin önüne, havada uçuşan kareler gibi bazı sahneler geliyor, canlanıyor, sesleri duyuluyor. Etraf uğultulu, garip bir kalabalıkla kaplı. Ortamın loşluğunun aksine tam karşıdaki sahne ışıl ışıl...

​Sahnede biri var. Üzerindeki simsiyah elbisesinin aksine elleri bembeyaz, yüzü tertemiz, gözleri ışıl ışıl. Duruşu zarif... İlk gördüğümden beri etkisinden çıkamadığım bir gülümsemesi var. Şükür ki şu an gülmüyor. Çünkü gülse kalbim tekliyor; çünkü gülse sanki herkes benim onda gördüğümü görecek diye korkuyorum. Çünkü gülse dünya biraz daha aydınlanacak.

​Gülmüyor; büzmüş haldeyken kalbi andıran o narin dudakları, sanki içindeki sıkletini yutmak ister gibi birbirine eziyor. Gözlerim onda, bütün dünya yine benim için buğulanıyor. Bir anda ona doğru biri adım atıyor. Şarlatan kılıklı, üzerindeki kıyafetin hakkını veremeyen, "adam" sıfatına layık görmediğim bir şahıs... Benim dokunmaya kıyamadığım papatyama adım atıyor. Elini tutmak için, ona dokunmak için, o tertemiz narin parmaklarını avucunun içine almak için adımlıyor.

​İşte o an, papatyamı izlerken varlığını unuttuğum göğsümdeki hançerin biraz daha derine girdiğini hissediyorum. Biraz daha derine... Öyle acıyor ki içim, öyle kıvranıyor ki yüreğim! Bir anda etraf, yüksek sesle duvarlara çarpan bir şangırdama ile yankılanıyor. Etrafa cam kadeh parçaları saçılıyor.

​Ani bir hareketle elime bakıyorum. Elimde kanlar, yavaş yavaş dirseğime doğru süzülüyor. Minik, parıldayan parçalar var; camlar tenime saplanmış. Tekrar gözlerimi kaldırıyorum. Papatyamın bakışları buğulu... Öfkeli mi, üzgün mü anlayamıyorum. Ama o an, göğsümdeki o zehirli hançerin sapına kadar bana saplandığını hissediyorum ve gözlerim kapanıyor. Son gördüğüm elinden tutup koşarak onu bu ortamdan uzaklaştıran kişinin Funda olduğu. Etraf sessizleşirken bilincim yitip gidiyor.

​Kaç kabus gördüm? Kaç kere garip hülyalardan ter içinde sıçrayarak kıpırdandım? Hayatta mıyım, öldüm mü? Neredeyim, ben kimim? Bilmiyorum, hiçbir şey net değil. Ama tek bir şey zihnimde çok aydınlık: Papatyam acı çekiyor, korkuyor, üzülüyor... Ve en beteri; ona pis eller uzanıyor. Ben ise hiçbir şey yapamıyorum. Onu öyle çaresizce izlemekten başka, yanına gidip sarılamıyorum, bağrıma basamıyorum, güzel kokusunu koklayamıyorum. O gülpembe yanaklarından onu incitmeden öpemiyorum.

​Peşimi bırakmayan kabuslarımdan anladığım bir şey varsa, o da yüreğime saplanıp beni acılar içinde kıvrandıran bu zehirli hançerin adının "kıskançlık" olduğuydu. Ve sevdiğine kavuşamamaktan gelen bir çaresizlik... Daha önce hiçbir kadını böyle kıskanmamıştım; belki de o yüzden bu duygu bana çok yabancı, çok garipti.

​Gözlerimi, kapanmak için direnen ağır göz kapaklarıma inat, güçlükle yarım açabildim. Hemen yanı başımda bulunan şapkalı bir gece lambasının aydınlattığı yarı aydınlık bir odadaydım. Üzerime bakındım; hatırladığım takım elbise yoktu. Beyaz çarşaflar içerisinde bir yatağın içindeydim. Evet, etrafın kokusu bile buranın hastane olduğunu buram buram bana bağırıyordu.

​Sağ tarafımda, tek kişilik kanepede rahatsız bir şekilde başını koltuğun kolçağına yaslamış uyuyan kişi; üzerinde hâlâ o şık elbise olan kısa saçlı ikiz kardeşim Elsa'ydı. Yerimden rahatsızca biraz daha doğrulmaya çalıştığımda, sağ elimin serum askısına bağlı olması hareket kabiliyetimi engelledi. Hafifçe ve sessizce doğrulmaya çalıştım ancak benim çabama ihanet edip gıcırdayan hastane yatağı, hemen yanımda kuş uykusunda yatan Elsa'yı sıçrattı.

​"Hı? Uyandın mı? Uyandın mı!"

​"Neredeyiz?" dedim merakla.
"Mihri'ye ne oldu?"

​"Sen iyi misin önce onu söyle! Ne hissediyorsun?"

​Bana ardı ardına sorular sorarken Elsa hemen ayaklanmış ve odanın tüm ışıklarını yakmıştı. Aynı zamanda kırmızı bir düğmeye basarak hemşireyi çağırdı. Ben ise sadece onu merak ediyordum
Hemşire gelip yaramı kontrol etti, serum durumuma baktı ve bana bilincimle alakalı birkaç temel soru sordu. Elsa, sürekli yanı başımda endişeli gözlerle beni takip ediyordu.

​"Uyandın, şükür uyandın..." dedi, sanki uyanamayacağım ihtimalini çok düşünmüş ve bundan çok korkmuş gibiydi.

​"Evet," dedim. "Elhamdülillah uyandım. Uyandım fakat..."

​Zihnim geriye sarmaya çalışıp hatıralarımı kurcaladığında başıma inanılmaz bir ağrı saplandı. "Ahh!"

​Hemen yanı başımda bitti. "Kendini zorlama, sakin ol. Her şey yolunda, bak artık uyandın."

​"Evet uyandım ama tam olarak ne oldu? Bazı şeyler zihnimde silik. En son..." Hatırlamak için kendimi zorladığımda başıma giren ağrının acısıyla yine inledim ve sol elimle başımı sıvazlamaya başladım. "Borsanların çağırdığı o parti adı altındaki bunaltıcı yerdeydik ve..."

​"Hâlâ uyanmadı mı?" diye fısıldayarak odaya giren Bartu, ikimizin de sözünü kesti. "Aaaa! Uyanmış! Bizim enişte uyanmış!"

​Coşkuyla kahkaha atıp yanıma koştu. Onu böyle görünce ben de sevindim. Hafifçe omzumu dürttü. "Bizi korkuttun ya!"

​Elsa hemen müdahale etti: "Ne yapıyorsun?"

​"Ne yapmışım?" Bartu iki elini yana açmış, masum masum ikimize bakıyordu.

​"Biri bana ne olduğunu bütün detaylarıyla anlatacak mı artık?" dediğimde sesim biraz sinirli çıkmıştı. Öfkem onlara değildi; yalnızca kendime, böyle önemli bir anda papatyamı kurtarmam gerekirken kurtaramadığım için kızıyordum.

​Bartu bir sandalye çekip sağ tarafıma otururken, Elsa da sol tarafımdaki tekli kanepeye oturdu. Bartu derin bir nefes bıraktı ve sağ elini her zamanki serbestlikte olan kabarık, gül sarısı saçlarının arasında gezdirip kafasını karıştırdı. Bunu biraz suçlu hissettiğinde yapıyordu.

​"Yani... Ben orada öyle bir şey olacağını tahmin edemedim," diye lafın ortasından girdi.

​Elsa'nın sesi Bartu'yu suçlar gibiydi: "Neyi nasıl tahmin edemedin acaba? Böyle bir hareket yaparken insan hiç düşünmez mi?"

​"Ona ben güvendim," dedim Elsa’ya dönerek. "Orada dikkatlerini dağıtmaya ihtiyaç vardı ve Bartu bunu başardı." Gözlerim Bartu’daydı; onu suçlamadığımı bilmeliydi.

​"Yani, alttaki kadehlerden kritik bir tanesini çektiğimde aslında bütün kadeh kulesi yerle bir oldu," diye anlatmayı sürdürdü Bartu. "Bazıları ilk başta düşmese de beş on dakika içerisinde hepsi yerdeydi." Ellerini önünde kenetlemişti ama gözleri bizde değildi; odadaki her detayı inceliyordu. "Bu hareketi yapmadan önce etrafında bir çocuk veya yetişkin olup olmadığını kontrol ettim. Herkes sahneyi daha yakından görebilmek için ön taraflara ilerlemişti."

​"Mihri için çok endişeliydim," dedim Bartu’nun sözünü keserek. "Aslında bu durum benim dikkatsizliğim sonucu oldu."
"O artık güvende, sorun yok."diyerek uyandığımdan beri merak ettiğin cevabı verdi Bartu.
​Elsa hızla ayağa kalktı. "Ne yani? Bu sarı kafanın devirdiği kadehlerden biri batmadı mı bileğine?"

​"Hayır, hayır," dedim başımı iki yana sallarken. "Hatta şu an daha net hatırlıyorum. Mihri’yi sahnede o halde gördüğümde o kadar stresliydim ki ne yaptığımı bilmiyordum." Derin bir nefes bırakırken başımı önüme eğdim. "Su içmek için elime aldığım bardağı öfkeden sıktım ve kırdım. O kırdığım bardağın parçası battı."

​"Daha doğrusu bileğine girdi," diye düzeltti Elsa. "Ne kadar endişelendim, haberin var mı? Bu sarı kafa seni etraftaki karmaşadan yararlanıp gizlice o kattaki sessiz bir odaya çekmiş. Hemen bana haber verdi. O an ne kadar korktum biliyor musun?"

​Sesi hastane odasında yankılandı. Çıtımı çıkarmadım. Bana böyle kızması nedense hoşuma gitmişti. Biz küçükken birbirimizden öyle uzak büyüdük ki bakışlarımız bile soğuktu; iki rakip gibiydik bazen. Ama şimdi sanki gerçek iki kardeş gibiydik.

​"Hemen bizi getiren şoförün yardımıyla seni bu özel hastaneye getirdik," diye devam etti Elsa.

​Bartu araya girdi: "O an panikle var ya, hastaneyi ayağa kaldırdı!"

​Elsa'nın ölümcül bakışlarını yine yüzünde hissedince Bartu susup başını önüne eğdi. Elsa'ya baktım. Yüzümde yaşadıklarımın yorgunluğu olsa da hafifçe gülümsedim. "Onun bir suçu yok, ona yüklenme. Ayrıca..."

​Elsa gözlerimin içine bakıyordu. Kaşları çatık olsa da gözlerindeki o sevgi kırıntılarını görüyordum. "Teşekkür ederim," dedim.

​Bir an duraksadı. "Efendim?"

​Tekrar ikisine de bakıyordum. "Benim için endişelendiğiniz için ve böyle bocaladığım bir anda yanımda olduğunuz için..."

​Elsa bir adım attı, sonra bir tane daha. Hâlâ öfkeli gibi bakıyordu ama bir anda sol elimi hızlıca kavradı. İki eliyle öyle güçlü sıkıyordu ki... Ama bu tutuşta sanki yılların ayrı kalmışlığının acısı vardı. O acıyı çıkarmaya çalışır gibi sıkıyordu elimi.

Ben de hafifçe avucumun içindeki parmaklarını okşadım. Bu, benim için gerçekten yeni bir başlangıç gibiydi; Elsa ile şimdiye kadar aramızda olan ilişkinin farklı bir boyuta evrildiğinin kanıtıydı. Elsa, yeniden oturduğu tekli koltukta artık daha rahat bir tavır içerisindeydi. Küçük de olsa bir gülümseme vardı dudaklarında.
Aklıma gelen düşünceyle hemen bizi sessiz bir şekilde izleyen Bartu’ya döndüm. Ben daha ağzımı açamadan konuştu:
"İnsanın kardeşi olması ne güzel..." İfadesi biraz hüzünlüydü; onun yüzünde çok göremeyeceğiniz bir durumdu bu. Burukça gülümsedim. "Hakikaten, gerçek kardeşler olabilirsiniz."
Gerçi benim de kardeşlerim vardı; Mihri Hüma ve Enes... Bu konuda onunla uzun uzun konuşabilirdim ama şu an içimi kemiren o soruyu sormak zorundaydım:
"Telefonumu getirebilir misiniz? Ya da yanınızda mı? Mihri aradı mı, mesaj çekti mi?"
Art arda gelen sorularım, Bartu’nun keyifli bir kahkaha atmasına sebep oldu. Eliyle kıvırcık saçlarını hızlı hızlı geriye itti ama saçları yine aynı şekilde duruyordu; hiçbir şey değişmemişti. Cebinden telefonumu çıkarıp bana doğru uzattı. Dudağının kenarı keyifle kıvrılmıştı.
"Telefonun burada. Bu arada, şifren hiç zor değilmiş."
Bir an gözlerimi büyüttüm. "Telefonumu mu açtın?"
Bu sefer ifadesi tamamen muzip bir hal aldı. "Neredeyse yirmi dört saattir baygınsın enişteciğim. Haliyle kız kardeşim endişelendi. Onu endişede mi bıraksaydım?" Kafasını "haklıyım" dercesine bilmiş bir edayla sallıyordu.
"Ben yirmi dört saattir baygın mıyım?" Vakit gece olduğu için, ben hala aynı günün gecesini yaşadığımızı düşünmüştüm.
Elsa söze girdi: "Ne sandın? O kadar çok kan kaybettin ki... O cam parçası hayati damarlarından birine saplanmış."
Afallamıştım. Dişlerimi sıktım. Bu kadar uzun bir süredir mi baygındım? Sinirli bir nefes verdim. "Tüh ya, namazlarımı da kaçırdım!"
Gerçekten sinirim bozulmuştu. Evet, elimde olan bir sebepten ötürü değildi ama Müslüman olduktan sonra bir vakit bile kaçırmamıştım. Bu duruma düşmek, Rabbime karşı kendimi mahcup hissetmeme neden olmuştu.
"Sonuçta elinde olan bir durum değildi, kendini suçlama," dedi Bartu. "Kazalarını kılarsın."
Başım düşmüştü, elimde tuttuğum telefonun ekranına boş boş bakıyordum. Biraz önce konuştuğumuz konu zihnimde yeniden canlandı. Şüpheli bakışlarımla Bartu’yu baştan aşağı süzerken sordum:
"Yani sen, Mihri’nin mesajlarına cevap vermek için telefonumu kurcaladın, öyle mi?"
"Tabii, başka ne olacak?" dedi ellerini gevşek bir hareketle ensesinde kavuştururken. "O akşam eve varır varmaz mesaj çekmiş. Bu arada bana da mesaj çekti. Ertesi gün oldu; aradı, mesaj çekti... Aramayı açmadım ama mesajlara olabildiğince senin gibi yazmaya çalıştım."
Bilmiş bilmiş açıklama yapmaya devam ediyordu. Onun bu yaramaz haline güldüm. "Teşekkür ederim de... Şifreyi nasıl buldun hakikaten?"
Alt dudağını ısırıp pis pis sırıttı. "Seni az çok tanıyorum Tarık enişteciğim. Öyle diyorum ama bayağı bayağı tanıyorum artık seni. Yani, Mihri ile buluştuğunuz ve nişanlandığınız o tarihi..."
Onun söylemesine fırsat vermeden ben tamamladım: "01.11.24..."
"İşte, ben de öyle tahmin edip pini tuşlayınca açıldı."
Ona kızamıyordum çünkü bana gerçekten tam bir erkek kardeş gibi yardımı dokunmuştu. Hemen telefonumu açıp 'Papatyam'dan gelen mesajları kontrol ettim. Bartu’nun ona verdiği karşılıkları ne kadar "benim gibi" yazabildiğini merak ediyordum. Birkaç dakika sadece mesajları okudum. Her mesajını en az iki kez okuyordum; endişesi satır aralarından bile netçe okunuyordu. Onun mesajlarını okurken kulağımda sesi yankılanıyordu. Artık onu daha fazla endişelendirmemeliydim. Pek çok cevapsız arama vardı; yarın ilk fırsatta onu aramalıydım.
Başımı telefondan kaldırıp Elsa’ya baktım. "Peki, ne zaman taburcu olabilirim? Almanya’ya geri dönmem lazım."
"Biliyorum," dedi Elsa. Bakışları yerdeydi, sanki düşüncelerinin arasından konuşuyordu. "Kian’ı aradım, durumu biliyor. O senin yerine işleri idare ediyor, birkaç günlüğüne bir şey olmaz zaten."
"Peki, dedeme söyledin mi?"
Bakışlarını gözlerimin içine dikti. "Hayır."
Buna sevinmiştim çünkü öğrenmemeliydi; yoksa sağlam bir azar işitebilirdim. Gerçi içimden bir ses, ister istemez öğreneceğini söylüyordu.
Hemen telefondan namazlarımı bu hasta halimle nasıl kaza edebileceğimi araştırmaya başladım. Bir yandan da aklım sürekli Mihri ile içinde bulunduğumuz bu çıkmazdaydı. Bu konuyu Mehmet Hoca’ya danışmam gerektiğini düşündüm; çünkü artık içim içimi yiyor, kendimi tükettiğim çözümsüz bir döngüde çırpınıp duruyordum.

--

​Birkaç kez öksürüp boğazımı temizledim. Sonunda Papatyam’a bir ses kaydı gönderecektim. Onu aramayı çok istesem de bu saatte aramalarımı yanıtlayamayacağını biliyordum. Sadece bir ses kaydı için bile kalbim heyecanla çarpıyordu; çünkü konu Mihri’ydi.
Boğazımı tekrar temizleyip sakin kalmaya çalışarak sesli mesajımı gönderdim.

​Hastaneden 2 gün sonra Elsa’nın tüm itirazlarına rağmen doktoru ikna edip taburcu olmayı başarmıştım.
Doktor, istirahat etmem gerektiğini, bileğimi zorlamamamı ve bandajımın her gün yenilenmesi gerektiğini sıkı sıkı tembihlemişti. Çok kan kaybettiğim için ilaçlar yazmış, beslenmeme dikkat etmem gerektiğini söylemişti.
Çok şükür, şu an Almanya’daki bayinin en üst katındaki odamda, masamın başındaydım. Dedemin yanına henüz uğramamıştım. Aslında gitmek istiyordum ama önce Mehmet Hoca’yı görmeliydim; aksi takdirde onunla konuşurken kendimi tam istediğim gibi ifade edemeyecektim.

​O olaydan sonra uykularım yine kaçmaya başlamıştı. Kabuslar en sadık ziyaretçim olmuştu. Her rüyamda ya Mihri’ye bir şey olduğunu ya da birbirimize asla kavuşamadığımızı, o Cengiz denilen herifin yeni bir oyun çevirdiğini görüyordum. Sıçrayarak uyandığım ve uykunun bir türlü tutmadığı o ıssız gecelerde Kur'an okuyor, Risale’nin sayfaları arasında geziniyordum. Onlar, huzursuz gönlüme adeta birer "İnşirah" oluyordu.
Zonklayarak bandaja sarılı olduğu halde kendini hatırlatan bileğimi kalp hizamda hafifçe kaldırdım.
Odamın kapısı tıklatıldıktan sonra açıldı.
​"İmzanı bekleyen dosyaları hallettin mi?"

​Elindeki dosya destesiyle içeri giren Kian, bana doğru yürürken bir yandan da beni süzüyordu.

"Evet, bittiler. Ama sen yenilerini getirmişsin galiba?"

​Dosyaları masanın üzerine bıraktı.

"Öyle oldu, bugün yoğunluk var. Kendine nasıl hissediyorsun?""

"Biraz daha iyi. Çok ani hareketler yapmamaya dikkat ediyorum."
Getirdiği dosyalara baktıktan sonra ona döndüm
"Kian, yarına ufak bir boşluk ayarlayabilir miyiz? Birkaç saatlik bir işim var."

Bir elini beline koyup diğerini masama dayadı.

"Yani... Pek kolay değil."

Bakışlarımı tam göz bebeklerinin içine diktim. Bunu ayarlaması gerekiyordu.

"Tamam, tamam... Bir şeyler ayarlarım, hallederiz."

​Yüzümde memnun bir ifade oluşurken, bir yandan da içimdeki soruları ve endişeleri toparlamaya çalışıyordum. Yarınki o boşlukta, Mehmet Hoca’nın yanında tüm bu düğümlerin çözüme kavuşacağını umuyordum.


--
Ertesi gün
--

​"Selamünaleyküm."

​Havanın soğuğundan buz kesmiş kapı kulpunu tutup çay ocağına girdim.
Sağ bileğimin sızısı tüm koluma yayıldı. Üzerim kalın olsa da bileğim Almanya'nın soğuğundan nasibini almıştı. Adımımı atar atmaz içerinin sıcak dumanı ve taze çay kokusu etrafımı sardı.

"Aleykümselam, hoş geldin Tarık!"

Cemil Abi bir yandan bardaklara çay doldururken bana göz ucuyla baktı. "Ne zamandır görmüyoruz seni, gözlerimiz arar oldu."

"Kusura bakmayın," dedim, sol elim istemsizce enseme gitti. "Bu sıralar gerçekten pek uğrayamadım."
İçerisi çok kalabalık değildi sol taraftaki birkaç masada tanımadığım tek tük kişiler vardı.

​"Oooo, Maşallah Maşallah! Tarık kardeşim gelmiş!"

Tam namaz vaktine camiye yetişememiş olsam da Mehmet Hoca’yı burada bulabileceğimi biliyordum. İşte tam karşımdaydı. Ona doğru yürüdüğümde o çoktan ayağa kalkmıştı. Gözlerindeki o sıcak bakışı, samimi gülümsemesini ve beni her gördüğünde bir abi gibi kucaklamasını özlemiştim.
Yine hemen sarıldı bana. Ben, birisi bana sarılmadan kolay kolay hamle yapabilen biri değildim; sağ olsun Mehmet Hocam bu konudaki çekingenliğimi her defasında kırıyordu.

​"Özledim sizleri, uğrayamadım kusura bakmayın," dedim. O hiçbir şey sormamasına rağmen kendimi açıklama yaparken bulmuştum."Gerçekten başımı kaşıyacak fırsat bulamıyorum."

"Biz de özledik, biz de Müslüman kardeşim Tarık."

Sırtıma güçlüce birkaç kez vurdu. Hemen yanımızdaki o hafif eski, ahşap tabureli masaya karşılıklı oturduk.

​"Sana bir kahve getiriyorum Tarık!" diyen Cemil Abi'ye başımla onay verdim.

​Bu çay ocağına adımımı atar atmaz, şirketteki kimliğimi geride bırakıp onlardan biri, sanki kardeşleriymişim gibi hissettiğimi fark ettim. Samimiyetleri bana da bulaşıyor; birbirlerine hitap ettikleri gibi ben de artık hiç garipsemeden "abi" diyordum.

​Mehmet Hoca ile hızlı bir hal hatır faslı yaptıktan sonra, "Eee, anlat bakalım bu sıralar neler yapıyorsun?" diye sordu ve hafifçe sol eliyle sağ omzuma vurdu. O an sağ bileğimin keskin bir acıyla sızladığını hissettim. Yüzüm gerildi ve hemen bileğime odaklandım. İfademin değiştiğini gören Mehmet Hocam, bakışlarını baktığım noktaya dikti. O an bileğimdeki bandajı fark etmiş olacak ki, "Hayırdır Tarık, ne oldu bileğine?" diye sordu.

​Keyifsiz bir nefes verdim. "Sorma be abi... Biraz uzun mesele, bir kaza oldu da."

​"Allah Allah, hayırdır? Kötü bir şey yok değil mi?" dedi, hafifçe kaşlarını çatıp bir elini beline koyarken. Diğer elimi masaya yaslamıştım. "Yok yok abi, elhamdülillah iyiyim de..."

​Devamını getiremedim. Sanki yüreğimde hissettiklerim, "iyiyim" dediğimde bana yalan söylediğimi fısıldıyordu. İyi değildim, hatta hiç değildim. Bakışlarım bileğimi koyduğum masadaydı, başımı kaldırıp kimsenin yüzüne bakamıyordum. Benim bu sıkıntılı halimi görünce sesini biraz daha alçaltarak sordu: "Gelin kızımızla mı alakalı?"

​Başımı kaldırdım. Yüzünde gerçekten endişelenen bir ağabey tavrı vardı. Hafifçe başımı salladım. "Allah Allah kardeşim ya, hayır olsun..."

​O sırada Cemil Abi, "Buyur kardeşim kahven," diyerek getirdiği Türk kahvesini Mehmet Hoca ile tam ortamızdaki masaya bıraktı. Başımı kaldırıp "Allah razı olsun abi," dedim ve sol elimi göğsüme bastırdım. Normalde her siparişi çırakla gönderirdi ama beni görmek için kendi getirmişti; her hareketinden bunu anlamıştım. Yüzüme manalı manalı baktı, sonra Mehmet Hoca'ya döndü. Aralarında sessiz bir iletişim oldu sanki.

​Sağ bileğimin sızlamasına rağmen, sağ elimle etnik desenli Türk kahvesi fincanının kulpunu kavradım ve bir yudum içtim. Cemil Abi yanıma bir adım daha yaklaştı. Başımda dikilirken, "Allah büyük kardeşim, Allah büyük," dedi ve sırtıma vurdu. Sanki sırtımdaki o ağır yükleri almak ister gibiydi. Öyle kıymetli bir destekti ki... Onun samimiyetini hissetmiş, Rabbimizin büyüklüğünü bana tekrar hatırlattığı için içten bir "Allah razı olsun," demiştim.

​Cemil Abi tekrar çaydanlıkların başına döndüğünde içimdeki tüm olumsuz sesleri susturdum. Yüreğimin etrafını sarmış tüm şüphe düğümlerini açmak ve bir umut ışığı yakalamak maksadıyla başımı kaldırıp Mehmet Hoca'nın gözlerinin içine baktım. Yarısını içtiği çay bardağını tekrar eline almış, beni sakin bir şekilde izliyordu.

​"Abi," dedim, bir yerlerden anlatmaya başlamalıydım. "Biz nişanlandık elhamdülillah."

​"Maşallah kardeşim, çok sevindim!" diye yanıtladı.

​Tabii ki bütün detayları anlatmak niyetinde değildim. Özelimi, ne kadar samimi olsak da çok ayrıntılı açmayı sevmezdim. Hele konu "Papatyam" ise hiç benlik değildi. Maksadım; hem evli hem de Müslüman, bu konuda ilim sahibi bir ağabeyden tavsiye almaktı.

​Mihri’ye duygularımı açtığımdan, onun da teklifime olumlu baktığından ve duygularımın tek taraflı olmadığını öğrenişimden bahsettim. Mehmet Hoca beni dikkatle dinlerken Cemil Abi'den bir çay daha istemişti. Bu kısımları anlatmak beni biraz olsun rahatlatmıştı; tekrar o güne dönmek, Mihri’nin beni sevdiğini söylediği anı kulaklarımda çınlatmıştı.

​Fakat son yaşadığımız olayı anlatmak o kadar kolay olmadı. Üstünkörü de olsa; babamın ölümüyle alakalı bir cinayet şüphem olduğunu ve en zorunun da Mihri’nin, şüphelendiğim kişilerle zorunlu bir bağlantısı bulunduğunu anlattım. Konuşmamı olabildiğince net tutmaya çalıştım. Sesim kısıktı, sadece onun duymasını istiyordum. Hatta ara ara etrafı kol açan ediyor, birinin yaklaşıp duymasından endişeleniyordum.

​En son olayda nişanlımın ve benim nasıl zor bir durumda bırakıldığımızı söyledim. Mehmet Hoca'nın kaşları çatılmış, ifadesi gerilmişti. Yine de sözümü bölmedi, sakince dinlemeyi sürdürdü. Olayı anlatırken bileğimin nasıl bu hale geldiğini de aradan çıkarmış oldum.

​Derin bir nefes bıraktım. İçimde o kadar uzun süredir tutuyordum ki... Birine anlatmış olmak, beni zehirleyen o şeyin dışarı çıkması gibi hissettirmişti.

​"Kardeşim," dedi Mehmet Hocam. "Gerçekten yaşadıklarınız senin için de hanım kızımız için de hiç kolay değil." Gözleri düşünceli bir şekilde pencereye kaydı. "Rabbim sizleri çok seviyor ki, böyle türlü türlü imtihanlarla sizi sınıyor. Risale-i Nur’un Mektubat kitabında, tam sizin yaşadığınız durumla alakalı ne geçiyor biliyor musun? 'Cenab-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir.'"

​Bunu duyunca hafifçe gülümsedim. O zaman gerçekten Rabbim beni de Papatyamı da seviyordu. Mehmet Hoca da gülümsememe eşlik etti. "Bu dünya imtihan yeri Tarık... Gerçekten hiç kolay değil, herkesin bir derdi var. Unutma kardeşim, biz elimizden geleni yapmakla mükellefiz, gerisi Allah'ın takdiri."

​"Öyle abi, öyle..." dedim, anlatırken soğuttuğum kahvemi yudumlarken.

​"Yalnız," dedi Mehmet Hoca, tamamen bana doğru dönerek. "Anlattıklarında şu detay dikkatimi çekti. Hanım kızımızla birbirinizi sevmişsiniz, maşallah ne güzel... Anladığım kadarıyla bir süredir de tanışıyorsunuz." Bunu söylerken gözündeki gülümseme muzip bir hal aldı. Bu durum beni biraz utandırsa da yansıtmamaya çalıştım.

​"Evet abi, bir süredir tanışıyoruz," diye onayladım.

​Çayından büyük bir yudum aldı ve büyük bir ciddiyetle gözlerimin içine baktı: "Kardeşim, seviyorsan ve hanım kızımız böyle kıskanacağın durumlara maruz kalıyorsa, neden imam nikahı kıymıyorsunuz? Sevdiğin, helalin olsun."

​O an gerçekten sıcakladığımı hissettim. Cemil Abi çaydanlıkları fazla mı fokurdatıyordu, yoksa ortadaki sobaya ekstra odun mu atılmıştı bilmiyorum ama bütün vücudumun terlediğini hissettim. Başımı önüme eğdim, dudaklarımı birbirine bastırdım. Ah, ne güzel olurdu... Sanki bildiğim ama bir türlü zamanının gelmediğini düşündüğüm bir durumdu bu.

​Evet, Papatyamı çok seviyordum. Yüreğimde o vardı, onu Allah için seviyordum. Fakat bir Müslüman olarak ne kadar süre nişanlı kalmamız gerektiğini ya da birbirimizi yeterince tanıyıp tanımadığımızı ölçüp tartıyordum. Bir de babamın davası, borsanlar ile alakalı işler araya girince onu riske atmak istemiyordum.

​Başımı usulca kaldırdım. Mehmet Hoca yine camdan dışarıyı izliyor, çayını içiyordu. "Sevmek çok güzel kardeşim," dedi. "Ama helal seversen öyle güzel ki... İslamiyet 'sevme' demiyor, 'helal sev' diyor."

​"Öyle abi," dedim başımı sallayarak.

​"Bak, şu an tam yaşadığın ikilemle alakalı bir hadis-i şerif aklıma geldi: 'Kendi için evlenmek kolay olduğu hâlde evlenmeyen kişi benden değildir.' (Beyhakî)"

​Allah'ım, bu ne kadar güzel bir hadisti... Sanki Peygamber Efendimiz (sav) bizim halimizi görmüş de söylemişti. O an emin oldum. Mehmet Hoca yavaşça başını bana çevirdi:
"Kardeşim, Allah rızası için yap o zaman. Evlenmen bile ibadet olur. O’na dayan, güven. Allah'tan daha güzel bir vekil var mı şu dünyada? Emin ol, açılmaz sandığın düğümler açılır, geçilmez sandığın uçurumlar aşılır. Yalnız O’na inan, dayan, güven... Gerisini merak etme."


---

 

Mihri’den

​İçimi özgürce açmak, pek benim yapımda olan bir şey değildi. Büyütülürken ailemin; "Evde yaşadığın burada kalır, sakın dışarıya çıkarma," "Dertlerini kimseye anlatma," ya da "Evdeki olumsuzlukları dışarı taşıma," telkinleri bu yönümü iyice pekiştirmişti. Geçen gün teyzeme geldiğimde bu durumu ufak da olsa aşmaya çalışmıştım; uzun zamandır içime attıklarımı dışarı döktüğümde bana gözyaşlarım eşlik etmişti.

​Tarık’la nişanlandığımız gün benim için ne kadar özel ve güzelse, bu haberi çevreme verme konusunda bir o kadar çekingendim. Normalde kızlar bunu herkese duyurur, organizasyonlar yapar, ailelerinin desteğini arkalarına alırlardı. Benim ailem ise sevdiğim kişiyle nişanlandığımı asla bilmemesi gereken insanlardı; çünkü haberleri olduğu an tüm mutluluğum başıma yıkılabilirdi.

​Teyzem söylemezdi, ona güveniyordum; fakat o da "Neden bana danışmadın?" diye gönül koyabilirdi. Tarık o gün teklif ettiğinde, hiç düşünmeden kalbimle yanıt vermiş ve kabul etmiştim. Teyzeme söylemek için hep uygun bir zaman bekledim, aslında içten içe tepkisinden korktuğum için erteledim. Şimdi ise yine birkaç iş için evine geldiğimde, kapıda beni böyle şaşkın ve sevimsiz bir ifadeyle karşılaması... Söyleyemediğim bu özel haberi onun ağzından duymak beni gerçekten tedirgin etmişti.

​Üşüyen ellerimi yumruk yaparak ısıtmaya çalışırken bir yandan da soğuk terler döküyordum. Derken, en beklenmedik şeyi duydum: Bartu’nun kahkahası... O burada mıydı? Ne işi vardı? Gerçi o partide onu görmüştüm, hafta içindeki mesajlaşmalarımızda bir süre Türkiye’de olacağını söylemişti ama teyzemin yanında olması oldukça büyük bir tesadüftü.

​Teyzem kapıyı biraz daha açtı. "Benim güzel kızım kapıda kaldı..."

​Böyle anlarda burnumdan aldığım nefes ciğerlerime yetmediği için dudaklarım hafifçe açık kalıyordu. Kalp ritmimin bozulduğunu hissediyordum. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri adımladım; bu durumu kapı eşiğinde konuşmak istemiyordum. Artık taşımaktan yorulduğum sırt çantamı vestiyere bırakıp sağ taraftaki salona geçtim. Teyzem de peşimden geliyordu. Salona girdiğimde Bartu, rahatça oturduğu koltuktan ayaklandı ve yanıma geldi.

​"Nişanlandığınızı ben söyledim," dedi.

​Afallamış ifademi toparlamaya çalıştım. Teyzemin neden o soruyu sorduğunu şimdi anlamıştım. O an Bartu’ya karşı yoğun bir sinir hissettim. Çünkü bu haberi teyzeme ben verecektim; evet geç kalmıştım, evet ertelemiştim ama ben söyleyecektim! Buraya gelme sebebim zaten buydu. Teyzemin bu mühim haberi benim yerime başkasından alıp bana kırılması, şu an en çok korktuğum şeydi.

​Bartu’ya sert bir bakış attım. Kötü bir niyeti olmadığına emindim ama şu an onunla empati kuramıyordum. Yanından geçip koltuğun ucuna, eğreti bir şekilde oturdum.

​Tam karşımda duran teyzem beni baştan aşağı süzüyordu. Gözlerimi orta sehpanın desenlerine ve teyzemin koyduğu yapma çiçeklere diktim. Rahatsızca yutkundum ve başımı kaldırdım. Gerçekleri söylemeliydim.

​"Evet... Benim için de çok ani oldu," diye başladım. Gözlerim hâlâ çiçeklerdeydi. "Senin yanından ayrıldığım gün Tarık ile karşılaştık. Bana duygularını itiraf ettikten sonra, birbirimizi daha iyi tanıyabilmemiz için nişanlı kalmayı önerdi. Ben de o an düşünmeden kabul ettim."

​Hafifçe gülümsedim ve başımı kaldırıp teyzemin gözlerinin içine baktım. "Belki o an sana söylemeliydim ya da danışmadan kabul etmemeliydim ama inan düşünemedim. O an çok mutluydum ve direkt cevap verdim."

​Teyzem, dirseklerini bacaklarına yaslayıp bana doğru öne eğildi. "Ben birbirinizi tekrar bulduğunuz ve böyle güzel bir şekilde karşılaştığınız için mutluyum," dedi.

​"Biliyorum..." diyerek sözünü kestim. "Sana söyleyecektim aslında. Bir ay oldu, farkındayım."

​Bartu, az önce kalktığı noktada hiç kıpırdamadan bir bana bir teyzeme bakıyordu. Tekrar teyzeme döndüm. "Bugün sana bunu söylemeye gelmiştim zaten. Kızmayacağını biliyordum ama doğru anı bir türlü yakalayamadım. Gelip yüz yüze söylemek istedim fakat..." Bakışlarımı Bartu’ya çevirdim. "...biri benden önce davranmış."

​Bartu iki elini yanına açtı. "Bildiğini sanmıştım... Teyzenin haberi olduğunu düşünüyordum."

​"Haklısın," dedim teyzeme dönerek. "Haklısınız... Gerçekten özür dilerim. İnan teyzeciğim, seni kırmakla ya da sana güvenmemekle alakası yok. Sadece, hâlâ bazı şeyleri direkt söylemekte..." Derin bir nefes bıraktım. "...zorlanıyorum."

​Son kelime benim için ağır bir itiraftı.

​Bir anda gözlerimin dolduğunu hissettim. Yutkundum... Bazı kelimeler gerçekten içimizde biriken acıyı öyle bir ifade ediyor ki, o an göz pınarlarınız sanki tüm o birikmişliği dışarı atmak ister gibi doluyor. Ama şu an ağlamak istemiyordum; her ne zaman böyle bir konuşma yapsam, fazla "ağlak" bir kız gibi görünmekten çekiniyordum.

​Derin bir nefes bıraktım. İnsan zamanla kendindeki yanlışları fark ediyor; belki de çocukluğundan beri yaptığı ama kendisine zarar veren o davranışları görmeye başlıyor. Bir farkındalık kazanıyor kazanmasına ama emin olun, bunları bir anda değiştirmek hiç kolay değil. Başımı kaldırıp bir teyzeme, bir de Bartu’ya baktım. Kendimi gülümsemek için zorladım.

​"Çabalıyorum," dedim fısıltı gibi bir sesle. "Emin olun, daha iyi bir Mihri olmak için çabalıyorum."

​Teyzem hemen yanıma gelip hızla beni kucakladı. "Biliyorum, biliyorum fıstığım... Kendini daha fazla zorlama, ben seni biliyorum." Beni biraz daha bağrına bastı. "Sadece... Böyle bir haberi senden almayı, bana heyecanla anlatmanı yeğlerdim."

​Ben de onun sırtını okşadım. "Ben de teyzeciğim, ben de..."

​O sırada orta sehpanın etrafını dolanıp diğer yanıma gelen Bartu, "Bu hikayedeki kötü karakter benmişim gibi oldu şu anda," dedi. Bu dediğine hepimiz güldük. Usulca teyzemden ayrılırken Bartu'nun önünde ayağa kalktım. "Hayır, sen kötü karakter değilsin; sadece biraz tez canlısın diyelim."

​"Sadece birazcık mı? Bence 'bayağı fazla' olsun," dedim ve kocaman beline sarıldım. O da hemen karşılık verdi. Bartu çok "ponçik" birisiydi; ona kızmak istesem bile bunu uzun süre asla yapamıyordum. Bir kere o kahkahası buna izin vermiyordu.

​Teyzem de ayağa kalktı. "Bu durumu da tatlıya bağladığımıza göre, benim de sana bir haberim var."

​Hafifçe Bartu’dan ayrılıp teyzeme döndüm. Ne haberi olduğunu merak etmiştim. "Bugün bir yere gitmem gerekiyor. Alp de benimle gelecek, yatılı kalacağız. Siz Bartu’yla evde tek başınıza kalmanın tadını çıkarın."

​"Neee? Ama ben seni de görmek için gelmiştim! Hem Alp ile tekrar satranç oynayacaktık..."

​Teyzem kollarını göğsünde bağlarken manalı manalı güldü ve Bartu’ya göz kırptı. "Son anda çıktı, benim de haberim yoktu."

​Hemen Bartu’ya döndüm. Az önce ona kızamadığımı mı söylemiştim? Saniyesinde, yani bir dakika bile dolmadan lafımı geri alacaktım neredeyse! İnsanı gayet güzel sinir edebiliyordu. "Ne oldu? Ne çıktı? Bana da söyleyin!" dedim yalancıktan kızarak.

​Bartu da teyzem gibi kollarını bağladı. "Süprizzzz!" dedi, kelimenin sonunu ağzında gıcık bir şekilde yayarak.

​Şu an küçücük bir çocuk gibi mızmızlanıyordum. "Söyleyin işteeee!"

​"Küçük hanım, sürpriz sürpriz demektir." Bartu kendinden çok emin görünüyordu. Beni meraklandırmaktan çılgınca eğlenirken yüzünü şekilden şekile sokuyordu.

​"Ama merak ettim!"

​"Et, et... Bazen merak etmek de güzeldir," dedi teyzem de Bartu’nun tavırlarına katılarak.

​"Ben sizin için geldim, sizin bana yaptığınız şeye bak ya!" dedim isyan ederek. "Mızıkçı bir çocuk" gibi yüzümü astım.

​"Azıcık sabret fıstığım," dedi teyzem. "Söz veriyorum, sabrettiğine değecek."

​Alp evde değildi; bu yüzden teyzem büyük boy bir sırt çantasına hem onun hem de kendisinin birkaç parça eşyasını koydu. Kapıya dikildiğinde ben de bu sırada akşam namazımı kılmıştım.

​"Ben çıkıyorum, kendinize iyi bakın hadi canlarım," dedi teyzem, bir elinde telefonunu tutarak. Hemen kapıya koştum. Onu geçirirken, "Ne zaman geleceksin peki?" diye sordum. Yine aynı cevabı aldım: "Sürpriz!"

​"Peki, peki... Artık hiçbir şey sormayacağım gerçekten."

​Teyzemi uğurladıktan sonra bu sürprizin ne olabileceğini düşünmeye başladım. Bartu neden buraya gelmişti? Büyük ihtimalle o geldikten sonra bu yatılı kalma işi falan çıkmıştı. Niye böyle olmuştu, hiçbir fikrim yoktu.

​Teyzem ocakta bize yemek bıraktığı için Bartu’yla onları ısıttık. Mütevazı bir sofra kurdum. Teyzemin dolaplarını kendi evimizdekinden daha rahat açmak beni sevindiriyordu.

​"O partide senin ne işin vardı?" diye sordum. Mesajda sormuş olsam da yüz yüze anlatmasını istemiştim. Kopardığı bir parça ekmeği ağzına atarak bana bir bakış attı. "Dedim ya, İstanbul’a gelmiştim. Tarık’la iletişime geçince o akşam partide bir görevi olduğunu söyledi. Ben de ona yardım etme amaçlı eşlik ettim."

​"Sadece yardım için yani, öyle mi?" dedim ağzını aramak için.

​"Biraz daha gittiği yeri merak etmiş olabilirim," dedi yemeğinden bir kaşığı ağzına atarken.

​"Peki o gün seninle göz göze geldiğimizde... Yani ben o sinir bozucu sahnedeyken..." Elimle sahneyi anlatmaya çalışır gibi hareketler yapıyordum. "Neden elindeki bardağı bana doğru havaya kaldırdın?"

​"Belli değil mi küçük hanım? Çok havalı görünüyordun sahnede, o yüzden."

​Hafifçe sol koluna vurdum. "Uğraşma ya, azıcık da ciddi cevap ver!"

​"Tamam o zaman," dedi ve bir anda elindeki kaşığı, çatalı bıraktı. İki kolunu sandalyeden serbestçe sarkıttı. Gözlerimin içine baktı ve büyük bir ciddiyetle tekrar etti: "Belli değil mi küçük hanım? Çok havalı görünüyordun sahnede, o yüzden."

​Güldüm. Aynı kelimeleri bu sefer sadece sesini ciddileştirerek söylemişti. "Aslında Tarık'a mesaj çekip sordum ama çok yüzeysel cevaplar verdi. Yoksa bu kadar seni sıkıştırmazdım ama malum, o da bir şey söylemiyor."

​Biraz daha sessizce yemeye devam ettik. Bartu bugün ağzından bir şey kaçırmamak için ekstra çaba sarf ediyor gibiydi. Yemeğimiz bittiğinde bulaşıklara bakışarak öylece masada oturuyorduk. Bakışlarımı Bartu’nun gözlerine diktim ve içimde sürekli beni rahatsız eden o soruyu sordum:

​"Tarık gerçekten iyi mi?"

​Yüzü bir saniyeliğine kasıldı. Hemen kendini toparladı ve gülümsedi. "Gayet iyi... Sana mesaj çekmedi mi zaten?"

​"Çekti ama..." Kaşığımla boş tabakta daireler çiziyordum. "İçimden bir ses öyle olmadığını söylüyor."

​Bartu dirseklerini masaya dayayarak başını bana yaklaştırdı. "O zaman içindeki sese söyle; seni boş yere üzmesin."

​Gülümsedim. "Söylerim."

Yatsı namazını kıldıktan sonra çantamda getirdiğim Kur’an-ı Kerim'imi alıp salonun köşesindeki kanepeye geçtim. Bartu’nun, "Sen sofrayı hazırladın, bulaşıkları ben hallederim," demesi beni çok rahatlatmıştı. Evde bana bunu diyecek kimse yoktu...

​Hafta içi hafızlık yapan talebelerle ilgilenmek, hafızlığımı diri tutmak için iyi oluyordu; ama ne olursa olsun bir hafız olarak kendi tekrarımı yapmalı, sayfalarımı ezberden okumalıydım. Yoksa zayıflaması pek uzun sürmezdi. Kur’an’a başlama duasını sesli bir şekilde okudum ve kaldığım yeri belirleyen ayraç ipini yavaşça açtım. Meryem Suresi’ne gelmiştim.

​Yavaş yavaş, makamlı bir şekilde okumaya başladım. Bir yandan da ayet-i kerimelerin mealini düşünüyor, zihnimde bu hadiselerin yaşandığı sahneleri canlandırıyordum. İlk sayfalar Hz. Zekeriya’dan bahsediyor, ikinci sayfa ise Hz. Meryem’i anlatıyordu.

​O an Hz. Meryem’in yaşadıklarını tefekkür ederken gözlerim doldu. O, iffetin timsaliydi ve en zor imtihanı tam da bu yönden olmuştu. Sayfanın sonlarına doğru gelirken yaşların süzülmesine bu kez engel olmadım; kendime kızmadım. Hz. Meryem o büyük imtihanın içinde şöyle diyordu:

“Keşke,” dedi, “Bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!” (Meryem Suresi, 23. Ayet)

​Hz. Meryem gibi yüce bir zât bile yaşadığı imtihan karşısında zorlanıyor, acı çekiyordu. Biz kimdik ki bu dünyada imtihanlarda acı çekmeyeceğimizi, zorlanmayacağımızı düşünüyorduk?

​Gözyaşlarımın usul usul yanaklarımdan aktığını, dudaklarımın kenarına kadar ulaştığını hissettim. Hz. Meryem’i okurken kendimden o kadar çok parça buluyordum ki... Aylar önce Sevdenur Ablamın da bana onun kıssasını anlattığını, onun sabrını örnek almamı tavsiye ettiğini hatırladım.

​Gözyaşlarımı elimin tersiyle silip sayfayı çevirdim. Ayetlerin manasını hissetmeye çalışarak okumaya devam ettim. Mevlâ, Hz. Meryem’e "susma orucu" tutmasını tavsiye ediyordu. O susmuştu... Kendisine atılan bütün iftiralara, kötü sözlere karşı susmuştu ve Rabbim Hz. İsa’yı konuşturarak onu canlı bir delil kılmıştı.

​Bir süre gözlerim o ayet-i kerimede asılı kaldı. Yanaklarımdan süzülen yaşlar başörtümün kıvrımlarında birikiyordu. O an bir kez daha yüreğim umutla doldu. İnanıyordum Rabbime, O’ndan ümit ediyordum. Ben de Hz. Meryem gibi sabrediyordum, sabretmeye çalışıyordum. Eminim ki Rabbim beni de selamete çıkaracak, ben sussam bile gerçekleri bir gün elbet konuşturacaktı.

​Kur’an’ı kanepenin kırlentinin üzerine bırakıp bir süre öylece ağladım. Bu kıssadan öğrendiğim en büyük gerçek; imtihanın en zayıf olduğumuz yerden gelmesi ve o ateşin içindeyken işlerin kolay olmasını beklemememiz gerektiğiydi.

​Mutfağın kapısından çıkan, ellerinin ıslaklığını önlüğüne silen Bartu, "Mihri, bir ses duydum ama..." dedi ve devamını getiremedi. Ağladığımı görmüştü.

​Hızlıca yanıma geldi ve yüzümü görebilmek için kanepenin hemen önüne diz çöktü. Şefkatle ellerimi tutmaya çalışırken, "Ne oldu? Ne oldu sana, niye ağlıyorsun?" diye endişeyle sordu.

​Derin bir nefes bıraktım. "Şu an yeni bir şey olmadı," dedim başımı yana sallarken. "Sadece... Sadece Kur’an’da okuduğum yer, tam şu an hissettiğim duyguya cevap oldu. Ona duygulandım."

​Bartu, Kur’an-ı Kerim’i incitmeden orta sehpaya koyup yanıma oturdu. Omuzlarımı sıvazlarken, "Canım kardeşim, üzülme lütfen," dedi.

​Hızlı hızlı gözlerimi silmeye çalışıyordum. "Bak, beni de ağlatacaksın şimdi," dedi. Yüzüne baktım; aslında ağlamaktan çok uzak bir ifadesi vardı. Orta sehpada bulunan havlu kağıda uzanıp birkaç yaprak kopardı ve bana uzattı. "Hadi elini yüzünü sil. Sümüğün akmış, Pinokyo burun!"

​"Yaaa!" dedim, elindeki peçeteleri hızla alırken.

​Kıkırdadı. Ben burnumu defalarca silerken o da şefkatle başımı okşadı. "Şaka şaka, gül diye söylüyorum."

​Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. İçimdeki o ağır yük, Kur'an'ın şifası ve Bartu'nun neşesiyle biraz olsun hafiflemişti.

--
​O gece salondaki karşılıklı kanepelerde yattık. Bartu yatmadan önce bana o kadar saçma bir hikaye anlattı ki, sonunu bile duyamadan uyuyakalmışım.

​Sabah namazını kıldıktan sonra bir daha uyuyamadım. Biraz Risale okudum, etrafı toparladım. Kalkıp kahvaltı hazırlayacak halim yoktu; dün ağladıktan sonra kendimi biraz yorgun hissediyordum. Teyzemin gelip gelmeyeceği de kafamda sürekli bir soru işaretiydi.

​Kahvaltıyı hazırlayacak gücüm olmasa da kendime bir kahve yapmış, mutfak masasında yudumluyordum. Bir yandan da telefonumdaki bildirimleri kontrol ediyordum. Tarık’tan "Nasılsın, iyi misin?" dışında hiçbir mesaj yoktu. Onu kısaca yanıtladım. İçimden bir ses, böyle mesafeli davranmasının nedenini yakında öğreneceğimi söylüyordu. Umarım güzel bir nedendir...

​"Tüh! Alarmımı duymamışım, geç kalacağız!"

​Mutfak kapısının bir anda gürültüyle açılmasıyla yerimden sıçradım. İçeriye giren Bartu, aslan yelesi gibi kabarık sarı saçlarıyla tam bir kaos tablosu çiziyordu.

​"Allah Allah... Ne oldu? Niye öyle fırladın?" dedim şaşkınlıkla.

​"Mihri, hiçbir şey sormuyorsun tamam mı? Gerçekten bak, sonra her şeyi açıklayacağım, sadece bana güven! Hızlıca eşyalarını topla, zaten çok bir şey çıkarmamıştın. Üzerini giy, gidiyoruz!"

​O kadar panik içindeydi ki, "Tamam tamam, her şeyi halledeceğiz," diye kendi kendine söylenip duruyordu. Şu an ne sorsam cevap alamayacağımı anladım. Sadece, "Şu teyzemle bahsettiğiniz sürprizle mi alakalı bu?" diyebildim.

​"Evet evet, aynen Mihri! Süp-riz! Ama şu an koş, koş!" Bunları mutfaktan hızla çıkarken söylemişti.

​Bir anda bana da bir heyecan geldi. Acaba bu sürpriz tam olarak neydi? İnanılmaz merak ediyordum. Dediği gibi, çok fazla eşyam olmadığı için sadece abdestimi tazeleyip kabanımı üzerime geçirdim.

​Salona döndüğümde Bartu’yu gördüm; bir çorabını giymiş, sırtına taktığı çantanın fermuarları açık kalmış, diğer yandan saçlarının kabarıklığından hiçbir şey kaybetmemiş şekilde dış kapıya doğru seke seke gidiyordu. Elindeki diğer çorabı giymeye çalışırken verdiği o uğraşa kahkaha attım. Gerçekten o kadar komik görünüyordu ki!

​Kapıdan çıkarken bir yandan ayakkabılarını bağlıyor, bir yandan sesli bir şekilde çantasına koyduklarını sayıp kontrol ediyordu. Ben ise sakin bir şekilde Ayetel Kürsi okuyup evin kapısını kilitledim ve anahtarı cebime attım.

​Duraka kadar neredeyse koşmuştuk. Bartu o kadar panik halindeydi ki ona gerçekten hiçbir şey soramıyordum. Ve "tatlı abimin" İstanbulkart'ı yanında olmadığı için, bindiğimiz her araçta onun yerine de bilet bastım.

​Nereye gittiğimizi hala bilmiyordum ama otobüs İstanbul’un uç noktasına doğru ilerliyordu. İçerisi çok kalabalıktı. Boş bulduğum bir koltuğa oturduğumda Bartu ayakta kalmıştı. Aramıza giren yolcular yüzünden soru sorma fırsatım tamamen elimden gitmişti. Gerçi sorsam da cevap alamazdım, orası ayrı...

​Asıl şaşırdığım şey ise Bartu’nun o cümlesi oldu:

"Hadi iniyoruz Mihri!"

​İndiğimiz durak; Sabiha Gökçen Havalimanı durağıydı.

--

Ağzım bir karış açık kalmıştı. "Biri mi gelecek? Onu mu karşılayacağız buradan?" dedim şaşkınlıkla. Bartu, elimi tutup hızlı adımlarla beni havalimanının girişine sürüklerken güvenlik kontrol noktası sırasına girdik.

​Otomatik kapılardan geçerken gülümseyerek, "Biri gelmeyecek," dedi. "Biz gideceğiz!"

​"Biz mi? Hem de uçakla mı?"

​Bartu kahkaha attı. "Yani Mihri, bu havalimanından otobüs kalkmıyor bildiğim kadarıyla... Uçakla gideceğiz tabii!"

​"Nedenini sormayacağım mı sandın?"

​"Sor istersen ama cevabı belli," dedi gıcık bir tavırla. Allah’ım, biz bir anda nereye, nasıl gelmiştik? "Ben gidemem ama... Babamlar anlar, benim eve dönmem lazım!"

​Derin bir nefes bırakıp beni sakinleştirmeye çalıştı. "Merak etme, biliyoruz. Ona göre ayarladık her şeyi; baban dönmeden evde olacaksın."

​Yine de telaşlanmıştım; kafamda o kadar çok soru işareti birikmişti ki... Sorularımdan biri, uçağımızın İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na gittiğini öğrenmemle cevaplanmış oldu. Evet, İzmir’e gidiyormuşuz. Büyük ihtimalle anneannemin yanına gideceğimizi düşündüm. Güzel bir değişiklikti ama çok beklenmedikti. Eğer sürpriz buysa güzeldi ama Bartu hâlâ ısrarla "Sürpriz, sürpriz!" demeye devam ettiği için anladım ki sürpriz sadece uçak yolculuğu değildi.

​Uçağa bindiğimizde saat 11.00 olmuştu. Son dakikada yetişebilmiştik elhamdülillah. Uzun zamandır uçağa binmediğim için ekstra heyecanlıydım. Hosteslerin rutin anlatımlarından sonra uçak bir süre pistte hızlandı ve bir anda havalandığında midemin bulandığını, başımın hafifçe döndüğünü hissettim.

​Neyse ki bu his çok uzun sürmedi. Telefonumu uçak moduna aldığım için çantamdan Risalemi çıkarıp okumaya başladım. Bartu ise yanımda uyumuştu. Evet, gerçekten uyumuştu! Evde sanki az uyumuş gibi uçağa bindiği an uykuya dalmasına çok şaşırmıştım. Bir yandan da sorularımdan kaçmak için uykuyu sığınak olarak kullandığını düşünüyordum.

​Uçak yolculuğumuz, İzmir’e iniş yapacağımıza dair anonsla sona yaklaşıyordu. Bartu’yu dürtüp uyandırmaya çalıştım. "Tamam kalkıyorum," dedi ama uyumaya devam etti. Uçak oldukça sakindi; ne bir çocuk ağlaması vardı ne de yüksek sesli bir konuşma... Pencere kenarında oturduğum için bulutları izlemek, şehri kuşbakışı görmek çok keyifliydi.

​Bir yandan yüreğim hop oturup hop kalkıyor, sanki ben de havada süzülüyormuşum gibi hissediyordum. İçimde öyle büyük bir heyecan vardı ki yerimde duramıyordum. "Sürpriz" dedikleri şeyin ne olduğunu deli gibi merak ediyordum. İçimdeki ses ise bunun tahmin ettiğimden çok daha büyük bir şey olduğunu fısıldıyordu.

​Uçak iniş yaptığında herkes yavaşça ayaklandı ve bagajlarını üst bölmelerden almaya başladı. Bizim sırt çantalarımız da koltuğun hemen üzerindeydi. Birkaç dürtme ve sesimi biraz yükseltmem sonucunda sonunda Bartu’yu uyandırmayı başardım elhamdülillah.

​Gözlerini ovuşturdu; bir gözü açık, diğeri kapalı halde sırt çantalarımızı yukarıdan indirdi. İkimiz de uçağın merdivenlerinden inerken, kış olmasına rağmen İzmir’in o ılık havası yüzümüzü okşadı.

​Bartu biraz daha kendine gelmişti. Havalimanı çıkışında bir taksi çevirdi ve ikimiz de arka koltuğa geçtik. Şoföre telefonundan bir adres gösterdi. Adam, "Tamamdır," diyerek gaza bastı.

​Dirseğimi cama, yanağımı avucuma dayamış bir şekilde yolu izlemeye başladım. İzmir’in Tire ilçesine giden yolun kenarındaki dağlara, gördüğüm evlere bakıyordum. Şehir merkezi çok ilgimi çekmese de yeşillikler ve dağlar huzur veriyordu. Evet, bu anneannemin evine giden yoldu! Daha önce de İzmir’den geçerek Aydın’a gittiğimiz için bu yolu biliyordum.

​Herhalde sürpriz, anneanneme gitmemizdi. Artık bininci kez sormak istemediğim için sessiz kalmayı tercih ettim. Taksi, trafik olmadığı için oldukça hızlı gidiyordu. Bartu şoförle ufak sohbetler ediyor, arada göz ucuyla beni kontrol ediyordu.

Uçaktan indiğimizde aklımdaki ilk şey, namazımı bir an evvel kılmam gerektiğiydi. Öğle vakti girmişti ve biz nereye gideceğiz, daha ne kadar yolumuz var bilmediğim için hemen havalimanında namazımı eda etmiştim. Kış aylarında vakitler daraldığı için namazları ilk fırsatta kılmaya ekstra özen gösteriyordum.

​Yolun akışına öyle dalıp gitmiştim ki... Bir yandan içimden Tarık’ı geçiriyor, birlikte bir geleceğimiz olursa nasıl olacağına dair hayaller kuruyordum. Ama içimden bir ses, "Kendini fazla kaptırma, üzülebilirsin," diyordu. Belki fazla şüpheliydi o ses; belki de kırılmaktan yorulmuş, güvensizliklerden ezilmişti. Diğer yanım ise umut ediyordu; Rabbimden bekliyor, güzel şeylerin olması için bol bol dua ediyordu.

​Kuşadası’na girdiğimizde rahat bir nefes bıraktım. Bartu bana döndü. "Geldik gibi... Tahminimden hızlı ulaştık."

​"Merkeze ulaştık ama anneannemler Soğucak köyünde, daha yolumuz var," dedim.

​"Doğru," diyerek beni tasdik etti. Şoför taksiyi Soğucak yoluna doğru çevirdiğinde, sağ tarafımız boydan boya Ege Denizi’ydi. Bartu, deniz kendi tarafında kaldığı için benimle yer değiştirdi ve rahatça camdan dışarıyı izlememe müsaade etti. Deniz öyle parıl parıldı ki... Hava hafif bulutlu olsa da güneş vardı. İstanbul’a kıyasla burası kışın bile sıcacıktı.

​Denizi izlerken yol daha da hızlı bitti sanki. Ana caddeden sola dönüp yokuşu tırmanmaya başladı taksi. Yüreğim buraları görünce sızladı; çünkü aylar önce buralarda Tarık’la öyle güzel anılarımız olmuştu ki... Sadece onunla da değil; Bükra ile tanışmış, Bartu ile yakınlaşmış, teyzem ve Alp ile harika zamanlar geçirmiştik. Derin bir iç çektim.

​Araba, anneannemin evine giden yoldan dönmedi; bir yan sokağa girdi. Bir sağ taraftaki cama, bir sol taraftaki yama bakıp etrafı izliyordum. Geldiğim aylara nispeten yeşillikler azalmıştı ama hâlâ bitmemişti. Biraz daha ilerlediğimizde... Oraya geldik.

​Tarık ile ilk karşılaştığım, en son gelip de saatlerce onu beklediğim o Papatya Tarlası...

​Sanki tarlanın ortasında bir karartı vardı. Birisi vardı... Yokuş olduğu için taksi yavaş ilerliyordu ama ben o noktaya kilitlenmiştim. Yaklaştıkça bunun bir adam olduğunu fark ettim. Hatta takım elbiseli biri... Çok benziyordu ona. Saçları bile aynıydı. Biraz daha yaklaştık...

​Oydu. Evet, aramızda hâlâ mesafe vardı ama ben o koyu yeşil gözlerini seçebiliyordum. O, Tarık’tı.

​Nefes alışverişlerimin aniden hızlandığını hissettim. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövüyordu ki, sakinleşmek için sağ elimi göğsüme bastırdım. Tam papatya tarlasının yanına geldiğimizde taksi durdu. Bartu bana mutlu bir şekilde gülümserken, oturduğum tarafın kapısını açtı ve gözlerimin içine baktı.

​"Sürpriz Mihri!"

​Bir eliyle Tarık’ı işaret etti. "Sürpriz!" dedi tekrardan, hem neşeli hem de heyecanlı bir sesle.

​Dudaklarımı birbirine bastırdım. Öyle heyecanlı, öyle şaşkındım ki ne diyeceğimi bilemiyordum. Yavaşça araçtan indim ve adımı papatya tarlasının toprağına attım. Gerçekten büyük bir sürprizdi... Aylar sonra, her şeyin başladığı o yerde tekrar onunla karşı karşıyaydım.

​Bartu peşimden indi ve şoförün yardımıyla bagajdaki çantalarımızı aldı. Ben hâlâ şok içinde Tarık’ın olduğu tarafa bakmaya korkuyordum. Taksi hareket edip yanımızdan ayrıldı. Bartu usulca yanıma yaklaştı.

​"Sakin olmaya çalış... Kalbini dinle."

​Çantaları indirdikleri yerin hemen yanına, tarlanın sınırına oturdu. Sırtını tarlaya dönüp bize bakmayarak (ama orada olduğunu hissettirerek) el salladı. "Ben ikinize de güveniyorum."

​Derin bir nefes bıraktım. Ellerimi tam kalbimin üzerinde birleştirmiş, neredeyse bir kuş olup uçacak olan yüreğimi sakinleştirmeye çalışıyordum. Gözlerimi kapattım... "Allah’ım, gönlüm dayanamayacak diye korkuyorum. Sen kalbime güç ver, dilimi aç, bana yardım et."

​Bir yandan da içimden sürekli, “Elhamdülillah, elhamdülillah...” diyordum. Sakin bir nefes verdim ve Tarık’ın olduğu o tarlaya doğru döndüm. Arkamda Bartu, karşımda ise hemen ileride, papatyaların arasında Tarık... Papatyalar şu an çiçek açmış olmasa da orası bizim için her zaman papatya tarlasıydı.

​Usul usul Tarık’a doğru adım atmaya başladım. Attığım her adımda şükrediyor, dualar mırıldanıyordum. O da bana doğru geliyordu. Adımlarımı sıklaştırdım... Tam o anda kulaklarıma çok güzel bir makamla bir besmele doldu. Ardından Tarık’ın o kalın, kendine has sesinden bir sure, ikimizin ortasında yankılanmaya başladı.

​Öyle yanık, öyle ağır ağır okuyordu ki... Ben de usulca ona eşlik etmeye başladım. Bir hafız olarak zihnim bir an duraksadı; hangi sureyi okuduğunu bulmaya çalışıyordum. Öyle heyecanlı ve gergindim ki, dilim ayetleri döküyor ama zihnim surenin ismini fısıldayamıyordu.

​Aramızda neredeyse bir metre kalmıştı. Etraf boş olduğu için Tarık’ın sesi tarlada yankılanıyor, kulaklarımdan süzülüp gönlüme ulaşıyordu. Ve o an hatırladım... Bu, Şems (Güneş) suresiydi. Benim ismim Farsça "Güneş" demekti. Neden bu sureyi seçtiğini o an anladım; yüreğim ısındı.

​Tarık, sureyi makamlı bir şekilde bitirdi. Aramızdaki boşluk biraz daha azalmıştı ama tam olarak bitmemişti. Bu kez ben besmele çektim ve bir sureye başladım. Makam eğitimi almıştım; sesimin titrememesi için kendimi ne kadar zorlasam da heyecanım sesime yansıyordu.

​Okuduğum sure, Tarık suresiydi...

​Başımı kaldırdığımda Tarık’ın da hafif bir şekilde bana eşlik ettiğini, ayetleri mırıldandığını gördüm. Gözlerimi yumdum ve Rabbime hamdettim. Öyle mutluydum ki... Kendimi dünya üzerinde değil de, sanki bir cennet bahçesinde dolaşıyormuş gibi hissediyordum. Ruhumun huzurla dolduğunu, tüm yorgunluklarımın o tarlanın toprağına karıştığını duyumsadım.

--

--

"Bölüm sonu geldi! 🥳 Bartu'nun o kaotik sabahından İzmir'in ılık rüzgarına, oradan da o meşhur papatya tarlasına... Mihri 'sürpriz anneannem herhalde' derken karşısında Tarık'ı buldu!
Sizce Tarık neden özellikle bu tarlayı seçti ve bu karşılaşmanın devamında bizi neler bekliyor?
Mehmet Hoca'nın Tarık'a verdiği o 'helal sevda' tavsiyesini hatırlayanlar burada mı? 🤫
Fikirlerinizi çok merak ediyorum, lütfen yorumlarda belirtin!"

 

Bölüm : 20.01.2026 00:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...