

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Umarım iyisinizdir.🫂
Bu bölüm gerçekten tam anlamıyla aşırı duygusal ve tam bir kavuşma bölümü oldu.😍
Şahsen ben bazı sahneleri yazarken elimi ağzıma kapattıp güldüm.
Kalp atışlarım hızlandı.🤭
Bakalım sizde neler olacak?
Yorumlarınız için çok heyecanlıyım
Bu bölümü o güzel yorumlarınıza boğun.
Sizleri daha fazla bekletmeyeyim.
Buyurun 🫴🏻
---
“Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olanıdır.”
(Ebû Dâvud, Nikâh, 32)
---
Mihri’den
---
Allah’ım... Ben karanlıklarımda yolumu göstermesi için senden sadece bir yıldız istemiştim; oysa sen, bana onun gözlerinde galaksiler verdin.
Sana o galaksilerdeki yıldızlar adedince hamdediyorum.
Şu an o gözlere bakıyorum; yeşilin en koyu, bir o kadar da sıcak tonunda... Bir göz nasıl bu kadar güven verebilir ruhuma? Nasıl sadakat kokabilir bir bakış?
Tarık’ın arkasından gelen hırıltılı ve güçlü bir öksürük sesiyle ikimiz de birbirimizden bakışlarımızı kaçırdık. Ben bir adım geriye atarak geçmeleri için yol verirken, bir kolumla Tarık’ın az önce kucağıma bıraktığı papatya buketini zorlanarak tutmaya çalışıyor, diğer yandan kapıyı ardına kadar açıyordum. Tarık, bakışlarını yere indirip yanımdan geçerken adımları ağır çekimdeymiş gibi yavaşladı. Yine de dedesinin uyarı dolu öksürükleri eşliğinde ilerlemek mecburiyetinde kaldı.
Ardından dedesiyle yüz yüze gelince ona da "Hoş geldiniz," dedim. Onun arkasında ise davette tanıştığım Elsa vardı. İlk başta beni çok korkutan ama kim olduğunu öğrenince çok sevindiğim o kadın... Ona "görümce" demek içimden gelmiyordu; bu kelime zihnimde o kadar itici bir yere sahipti ki, ben ona "Elsa Abla" demeyi yeğlerdim.
Bartu’nun centilmence misafirleri karşılaması ve Bükra’nın samimi tebessümleri arasında herkes bahçedeki masanın etrafına kuruldu. Baş köşeye anneannem ve Şeref Amca oturdu.
Bartu ve Bükra, aralarına Alpi’yi alarak masanın sağ tarafındaki salıncağa yerleştiler; aslında salıncaktı ama biz onu daha çok sandalye gibi kullanıyorduk. Hemen karşılarına teyzem oturdu, yanına da Elsa Abla...
Tarık ve ben ayakta kalmıştık. Boşta kalan sandalyeye hemen onu buyur edince benim oturmam için ısrar etti ama ona keskin bir bakış atarak oturması gerektiğini söyledim. "Ben zaten kahve yapacağım şimdi," diyerek oturamayacağımı belirttim. Bütün gözlerin üzerimizde olması beni daha da rahatsız hissettiriyordu. Tarık oturduktan sonra içeriden bir sandalye daha getirip, araya belli bir mesafe bırakarak yanına iliştirildim.
"Kızım maşallah, melek gibi olmuşsun," diye söze başladı Şeref Amca. Bakışlardan dolayı zaten kızaran yanaklarımın daha da pembeleştiğine eminim. Kibarca gülümseyerek, "Teşekkür ederim, siz de çok şıksınız," diye yanıtladım.
Samimi bir kahkaha atarak, "Biz unumuzu eledik evladım, artık bu saatten sonra ne kadar şık olunabilirse o kadarız," dedi. Sonra anneanneme döndü: "Nasılsınız, iyi misiniz Ülkü Hanım?"
Anneannem mesafeli bir ses tonuyla, "Şükür iyiyiz, siz nasılsınız Şeref Bey?" diye yanıt verdi. Şeref Amca hafifçe öksürerek, "Harika, biz de iyiyiz. Sağlığınız nasıl?" dedi. Herkes sus pus olmuş, sadece büyüklerin konuşmasını dinliyordu. Anneannem soğuk yanıtlar verse de muhabbete katılıyordu. Şeref Amca’nın heyecanı ve mutluluğu her halinden belliydi; ellerini bir göbeğinin üzerine koyuyor, bir masaya yaslıyordu.
Tarık’ın jilet gibi, hiç kıpırdamadan durduğunu fark ettim. Ancak ayağı ayağıma çarptığında, yerde stresli bir ritim tuttuğunu gördüm. O da çok stresliydi, sadece belli etmemeye çalışıyordu. Ortamdaki en rahat kişi her zamanki gibi Bartu’ydu. Önce bahçeye, sonra mutfağın olduğu tarafa bakıp duruyordu.
Hafifçe eğilip Bükra’nın kulağına bir şeyler söylediğinde, Bükra’nın yanakları elbisesiyle aynı renge, pembenin en koyu tonuna büründü. Sinirle kafasını diğer tarafa çevirirken, "Senin yanına oturmam hataydı," diye mırıldandığını duydum.
Teyzemin kaş göz yapmasıyla bakışlarımı ona çevirdim. Muhabbete Elsa da dahil olmuş, kendini anneanneme tanıtıyordu. Teyzemin ne demek istediğini anlayınca yavaşça kalkıp tüllerle bezeli eteklerimi düzelttim. "Kahvelerinizi nasıl alırsınız?" diye sordum tebessüm ederek.
Önce Şeref Amca’ya baktım. "Sade olsun kızım."
"Benimki de sade," dedi anneannem.
Teyzem, "Ben orta şekerli alayım fıstığım," diye yanıtladı.
Elsa, Bartu ve Bükra da orta şekerli istedi. Bartu ve Bükra’nın beni uğraştırmamak için aynı şeyi söylediklerini fark edince kalbim kıpır kıpır oldu.
Sonra hemen yanı başımda oturan sevdiceğime baktım. "Seninki nasıl olsun?"
Gülümsedi. Aslında nasıl yapacağımı biliyordum ama usulen sormak, biraz da takılmak istemiştim.
"Senin elinden zehir olsa içerim, papatyam..."
Eğilip sadece benim duyabileceğim bir sesle fısıldamıştı.
Allah'tan herkes muhabbete dahil olup bir yandan da Alp'in kıyafetlerini göstermesini izliyordu da kimse bizi duymadı.
Anında yanaklarım alev alırken dudaklarımı birbirine bastırdım. "Ben mutfağa geçiyorum," diyerek hızla içeri doğru adımladım.
Allah’ım, bu adam sözleriyle bile benim kalbime neler yapıyordu böyle?
Bir süre sadece bir elimle tezgahtan destek alırken, diğer elimle kalbimi tuttum. Gerçekten çok hızlı çarpıyordu; buna sadece "heyecan" demek az kalırdı. Daha önce de heyecanlanmıştım ama bu sanki apayrıydı. Bir de onun helali olmayı kabul etmiştim artık... Helalim olduktan sonra... Allah’ım, düşünemiyorum!
Hafifçe doğrulup derin nefesler almaya çalıştım ve yanaklarımı hafifçe tokatladım. Ellerimin buz gibi olmasına karşın yanaklarım alev alevdi.
"Bakıyorum birileri utançtan domatese dönmüş!"
Hemen başımı çevirdim. Yanıma gelen Bükra’ydı. "Yardım edeyim diye geldim," dedi.
"İyi yaptın," dedim, sesim heyecandan içime kaçmıştı. "Henüz başlayamadım."
Bir elimle yanaklarımı serinletmeye çalışırken, bir yandan da gözlerim hâlâ elbisemin eteklerindeydi. O kadar güzeldi ki... Daha önce hiç böyle bir şey giymemiştim. Cengiz’le yaptığımız nişanda ya da nikah dairesine giderken bile üzerimde böyle bir şey yoktu. Bu o kadar "meleksi" duruyordu ki...
"Hadi bir yandan başlayalım Mihriciğim," diyen Bükra yanaklarımı ellerinin arasına aldı. Göz göze geldik. "Heyecanlı olman çok normal ve bence bunun tadını çıkar çünkü çok güzel. O seni seviyor, sen de onu seviyorsun."
Bunu söylerken gözlerinde bir hüzün vardı, derin bir iç çekti. Yanaklarımdan ayrılan ellerinden birini tuttum. "Umarım," dedim, "sen de çok mutlu olursun sevdiğinle."
Gözleri yerdeki cezvelerdeydi. Kısık bir sesle mırıldandı: "Umarım..."
En küçük cezvede Tarık’ın kahvesini yapacaktım. Biraz daha iri olan iki cezvede ise hem Şeref amca ve anneannemin, hem de orta şekerli isteyenlerin kahvelerini hazırlayacaktık. Bükra sade kahveleri karıştırıp ocağa koyarken, ben de orta şekerli olan kahveyi hızlıca hazırlayıp ocağa koydum.
Sıra damat kahvesine gelmişti. Kahvesini koydum, ardından fincan ölçüsüyle suyunu ekledim. Fincan olarak anneannemin alt dolaplarda duran, daha önce hiç açılmamış, bembeyaz ve çok zarif bir takımını bulmuştum. Anneannemin evinde bu tarz şeyler çoktu; alıp kenara kaldırıyordu, o yüzden nasipliydim.
"Getirin tuzu, ben atacağım!" diyen bir ses yanımda belirince endişeyle kafamı o tarafa çevirdim. Bükra’nın yanından geçip başımın üzerinde dikilen Bartu’ydu. "En az fincanın yarısı tuz olsun, tamam mı minik hanım?"
Beni tehdit ediyor gibiydi ama şaka yaptığını biliyordum. Ben de manalı manalı başımı sallarken, "Sen hiç merak etme," dedim ve göz kırptım. "O iş bende!"
Bükra da diğer tarafıma geçip kahve yapışımı izlemeye başladı. İnanmaz bir sesle sordu: "Gerçekten tuzlu mu yapacaksın Mihri?"
Kıkırdadım. Sonra ikisine dönerek sahte bir sinirle bakıp güldüm. "Tabii ki hayır! Tuzlu kahve 'hayır' demek bir kere. İnsan sevdiğine niye tuzlu kahve yapar ki?"
Bartu kıs kıs güldü. "Belki birazcık senin için acı bir şeylere katlansın diyedir, ne dersin?"
Nazikçe gülümserken küçük cezveyi ocağın en küçük gözüne koydum. "Gerekirse her türlü zorluğa benim için katlanacağını biliyorum. Bunu ispatlaması için zehir gibi bir kahve içmesine gerek yok."
Bartu ve Bükra’dan aynı anda coşkulu bir "Ooooo!" sesi yükselirken kıkırdamam arttı. Bartu kulağıma doğru fısıldadı: "Bakıyorum bayağı aşığız... Ama burada her zaman bir ailen var, tamam mı? En ufacık bir yanlışında direkt beni arıyorsun, o kadar!"
Net konuşuyordu. Başımı çevirip gözlerinin içine baktım. "Biliyorum abiciğim biliyorum... Ve merak etmeyin, inşallah hiç öyle bir durum olmayacak."
Cezvenin kenarlarından minik köpükler belirmeye başlayınca hemen ocağın altını kapattım. Mutfağın köşesindeki baharatlık dolabına adımladım. Balın olduğu yere bakındım ama yoktu. "Bunu mu arıyorsun?" diyen bir ses duyunca kafamı çevirdim.
Bartu elinde bal kavanozuyla sırırtıyordu. Gözlerimi devirdim ve gülerek dişlerimi sıktım. "Onu hemen verir misin?"
Bükra kenarda gülerken ben Bartu’nun üzerine koştum. Ama mübarek, kavanozu başının üzerine kaldırmış, boyu yettiği için yukarıda tutuyordu. "Ya kahve soğuyor, versene!" diye cırladım.
Sinirli bakışlarla yukarıdaki kavanoza odaklanmışken, bir anda bir el uzandı ve kavanoz yok oldu! Şaşkınlıkla ne olduğunu anlamaya çalışırken, Bartu da afallayarak arkasını döndü. Bartu’nun arkasından başımı uzattığımda, o uzun boyu ve muzip ifadesiyle Tarık’ı görmeyi beklemiyordum. Elinde, az önce almak için çırpındığım bal kavanozu vardı.
Onu görünce bir anda gülesim geldi, hemen dudaklarımı kapattım. O da kendini zor tutuyor gibiydi. "Kahvem ballı galiba?" diyerek sırıttı ve bana göz kırptı. Allah’ım, bu adam bugün beni niye bu kadar etkiliyordu?

Bartu, şakası bozulduğu için yalancıktan bir sinirle Tarık'ın elinden balı geri aldı. Beni de sırtımdan mutfağa doğru iteledi. "Çok kendinden emin olma damat bey, belki de kızımızı vermeyiz!" diyordu bir yandan.
Bükra’ya baktığımda onun da bu hallerimize bayağı güldüğünü gördüm.
Tarık’ın bir anda içeri gireceğini tahmin edememiştim. Gerçi oturdukları bahçe masası kapının hemen önündeydi; büyük ihtimalle konuşmalarımızı duymuş ve o yüzden içeri gelmişti. Burası Amerikan mutfak olduğu için girişin bir kısmı tamamen mutfaktı. Artık daha fazla koşturmaca yaşamadan kahveyi güzel bir şekilde sunmak istiyordum. Sağ olsun Bükra, diğer kahveleri şık fincanlarla tepsiye hazırlamıştı.
Ben de özenle seçtiğim minik bir tepsiye, neredeyse yarısını balla doldurduğum kahveyi koydum. Yanına minik bir su bardağı yerleştirdim. Bükra da bu kadarının yeterli olacağını söylemişti. O büyük tepsiyi alırken ben de Tarık için hazırladığım minik sunum tepsimi aldım ve peşi sıra bahçeye doğru yürüdük.
Bugünün her anında hem çok mutluydum hem de çok farklı duygular içindeydim. Aylar önce burada, dedesiyle birlikte anneannemle tanışmaya geldiklerinde, onun benim yüzümden bir risk altında olması beni öyle korkutmuştu ki...
Elhamdülillah, şu an korkacak bir şey yoktu. Yüreğim öyle ferahtı ki, Allah’a güveniyordum. Benim özel bir yeteneğim yoktu; ben sadece O'ndan umut ediyor, O'ndan istiyordum.
Yürürken ayaklarıma dolanmaması için bir elimle eteğimin önünü hafifçe kaldırdım. Kollarımdaki beyaz tüller yavaşça havalandı. Şalımın bozulmamış olmasını umarak zarifçe tepsiyi Tarık’ın önüne bıraktım; yüzüne bakamadım. Hemen yanına oturduğumda Bükra’nın herkese kahvelerini ikram etmiş olduğunu gördüm. O da kendi kahvesini alıp Bartu’nun tam karşısına bir sandalye çekmişti.
Çok belli etmeden yandan bakışlar atıyordum. Tarık’ın kahveyi içip içmeyeceğini merak ediyordum. O sırada Tarık hafifçe ceketini araladı ve iç cebine elini uzattı. Cebinden büyükçe bir papatya çıkardı ve kahve fincanının yanına bıraktı. Şu an gülümsediğine emindim ama hâlâ yüzüne bakamıyordum.
Allah’ım, bu adam nasıl bu kadar ince düşünceliydi?
Tarık kahvesini yudumlarken, anneannem onu "tanışma" adı altında ufak bir sorguya çekti. İşinden, gelecek planlarından, hatta biraz da servetinden bahsettiler. Bazı şeyleri ben de ilk kez duyuyordum. Kendi kendime gülümsedim; Allah’ım, hem yakışıklı hem ince düşünceli hem de zengindi... Yıllarca ettiğim duaların kabulüydü o.
Herkes kahvelerinin sonuna gelmişti. Şeref amca biraz daha dikleşti ve ciddileşti. Elindeki boş fincanı masaya bırakırken bana döndü. "Çok güzel olmuş evladım, ellerine sağlık."
"Şifa olsun," dedim utangaçça. Bir yandan Tarık’ın kahvesini takip ediyordum.
Şeref amca ellerini birbirine kenetlerken bakışlarını anneanneme çevirdi. Herkes sessizleşmiş, dikkatini onlara vermişti. "Evet efendim," dedi ve derin bir nefes aldı. Tarık da yerinde dikleşmişti, o meşhur ayak temposu yine iş başındaydı.
"Sebebi ziyaretimiz..." derken Tarık’a baktı ve gülümsedi. "Oğlumuz, kızınızı görmüş; ilk görüşte de aşk olmuş. Aylarca kıvrandı durdu. Sonra bana söyledi, akıl danıştı. Biz de buraya Allah’ın emri..."
Nefesimi tutmuştum.
"...Peygamberin kavliyle, kızınızı oğlumuza bir ömür boyu mutlu olsunlar diye istemeye geldik."
Bir elimle ağzımı kapattım; mutluluktan çığlık atabilirdim! Bu anı o kadar uzun süredir bekliyordum ki... Cengiz’le benzer bir sahne yaşamıştım ama şu anki duygunun o zamankiyle uzaktan yakından alakası yoktu. Bu öyle güzel, öyle içten bir andı ki...
Anneannem manalı manalı başını salladıktan sonra bana döndü. "Karar kızımızın. Sonuçta bu hayat onun. İstiyor musun Mihri?"
İşte o an dudaklarımdan ellerimi çekip kocaman gülümsedim. Anneannemin bu sorusu benim için çok kıymetliydi. Evet, bu hayat benimdi ve kimse benim yerime karar veremezdi. "Evet, kabul ediyorum," dedim.
Göz ucuyla Tarık’a baktım. O sıcacık gülümsemesiyle sanki beni gözleriyle kucaklıyordu. En kısa zamanda gerçekten de kucaklamasını istedim.
"O zaman," dedi anneannem, herkese hitaben. Sanki kuşlar bile ötmeyi bırakmış, onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. "Ben de bana verilen anneanne yetkisine dayanarak... Verdim gitti!"
Kıkırtılarım; Bükra’nın, teyzemin, Elsa’nın, Şeref amcanın, Bartu’nun ve minik Alp’in alkışlarına karıştı. Tarık derin bir nefes alırken önce bana baktı, sonra anneanneme döndü. Cebinden siyah bir kutu çıkartıp tepsinin ortasına koydu. Kutunun kapağını açtığında, içindeki ince ışığın aydınlattığı özel tasarım bir alyans belirdi. Altın papatya kolyemle aynı tasarıma sahipti. Bana göz kırptı.
Hayretle gözlerim büyüdü. Ne kadar zarif bir alyans seçmişti! Hafifçe yerinden doğruldu ve tüm masadakilere hitaben konuştu:
"Burada, sizin huzurunuzda birkaç kelime sarf etmek isterim Mihri için... Nefes aldığım sürece," bana baktı, "onu koruyacağıma, her şeyimle seveceğime ve iki dünyada da ona sadık kalacağıma hepinizin huzurunda yemin ediyorum."
Gözlerim dolmuştu ama bunlar mutluluk gözyaşlarıydı. "Ben de," dedim, "hepinizin huzurunda yemin ediyorum."
Alkışlar artarken Şeref amca ayaklandı. "O zaman bu güzel istemeyi bir dini nikahla taçlandıralım mı?"
Gözlerim Tarık’a kaydı. Papatya tarlasında neden "Helalim olur musun?" diye sorduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. O benim nikahlım olmalıydı, helalim, her şeyim... Anneannem de onay verince herkes bir şenlik havasına girdi.
"İmamı ayarladık, eğer sizin için de bir mahsuru yoksa merkezdeki camiye geçelim mi?" diye sordu Tarık kibarca.
Kimsenin itirazı yoktu. Evden çıkarken üzerimdeki beyaz elbise içinde kendimi biraz değişik hissediyordum; dışarıda beyaz giymeye pek alışık değildim. Bahçe kapısının önüne çıktığımızda bir Tarık’ın bir de teyzemin arabası vardı. O sırada omuzlarıma bırakılan sıcacık bir ceketle olduğum yerde kala kaldım.
Burnuma o tanıdık, huzur veren koku doldu. Başımı heyecanla arkaya çevirdiğimde o buğulu koyu yeşillerle göz göze geldim.
"Hava biraz serin, üşüme," dedi. Sesi kulaklarımda bir melodi gibiydi.
Gülümsedim. İtiraz edemezdim çünkü kendimi ceketsiz biraz "açıkta" gibi hissediyordum. Tam o sırada kolumda bir el hissettim.
"Sakın aklından bile geçirme damat bey!" dedi Bartu, şaka yollu Tarık’a sataşarak. "Gelin hanım bizim arabamızla gidecek."
Tarık derin bir nefes alıp sabır çekti ama bugün o kadar mutluydu ki kimseye sinirlenemezdi. "Sen hangisiyle gitmek istersen o arabaya bin," dedi bana bakarak.
Bartu hızla elimden çekiyordu. "Gel küçük hanım gel! Kocan olunca zaten hep onun arabasına bineceksin."
Gülerek teyzemin arabasına bindim. Bartu haklıydı... Omuzlarımda onun ceketi varken zaten yanındaymışım gibiydi. Birazdan helalim olacağını düşündükçe yüzümün kızarmasına ve ellerimin titremesine engel olamıyordum.
Arabayı teyzem kullanıyordu. Bartu hemen yanında ön koltuğa kurulurken; Alp ve Bükra da yanıma geçmişti.
"Sakin ol, nefes al..." diyen Bükra’nın sesiyle bir süredir nefesimi tuttuğumu fark ettim. Gülerek nefesimi serbest bırakırken, o da bana bakıp gülümsedi. Teyzem arabayı sürerken dikiz aynasından bana doğru bakıp, "Yalnız Tarık'ı takdir ettim... O alyansı çıkarıp kahvenin yanına koyması, hepimizin önünde ettiği yemin... Centilmen çocuk ya!" dedi.
Ben gülümserken, "Öyledir," diye mırıldandım. Bartu, çok uzun sürmeyecek yol için arabanın radyosundan hareketli bir parça seçmekle meşguldü. O kadar heyecanlıydım ki kimseye bir şey diyemiyordum; sanki elim ayağım birbirine girmişti. Ama omuzlarımda onun ceketi olduğu için sıcacık olmuştum, hatta ellerim bile hafifçe ısınmıştı.
Bükra hafifçe kulağıma doğru yaklaştı. Manalı manalı gülümseyip "Mehir olarak ne isteyeceksin?" diye sordu.
şaşkınca ona baktım. "Hiç düşünmedim!"
Ağzı bir karış açık kaldı. "Ne demek düşünmedim? Şimdi birazdan nikahta imam soracak, ne diyeceksin?"
Muhabbetin gidişatından ne konuştuğumuzu anlamış olacak ki teyzem, beni gayrete getirmek için araya girdi: "Vallahi çocuk zengin, iyi bir şeyler iste Mihri!"
Bartu hâlâ açacağı şeye karar verememiş gibiydi. Alp bir yandan ona kendi favorilerini anlatıyor, Bartu da yarım kulakla onu dinliyordu. Bükra kolumu dürttü. "Kız düşün bir şeyler gidene kadar... Hadi, hadi!"
Başımı cama çevirdim. Teyzem camları kapatmış, hava çok soğuk olmasa da klimayı açmıştı. Ne isteyecektim ki şimdi? Göz ucuyla hemen önümüzde giden arabaya baktım. Konvoy halinde camiye doğru gidiyorduk.
Aklımda bir şey vardı sanki... Çok gerilerde bir yerde, bir gün mehir olarak istemeyi düşündüğüm bir şey. Cengiz’den asla istemeyeceğim, onun çok da anlamayacağı bir şey...
Neredeyse varmıştık. Burası çok uzak değildi, arabayla kısa sürmüştü. Bartu caminin gözükmesiyle, "Tüh ya, bir türlü seçemedim! Ne güzel konvoy yapacaktık," diye isyan etti.
Bükra’ya döndüm. "Hatırlıyor musun, burada seninle tanıştığımız o günü?"
"Ay ne kadar güzeldi, tabii ki hatırlıyorum canım benim!" dedi. Bir eliyle elimi tutup sıktı. Gözlerinin içi gülüyordu; benim için mutlu olduğu o kadar belliydi ki... Bu samimiyetine sıcacık gülümsedim.
Arabaları caminin arka tarafındaki müsait bir alana park ettik. Herkes indiğinde yavaş yavaş camiye doğru yöneldi. Ben de peşlerine takılıyordum ki, Tarık’ın gitmediğini ve arabanın yanında beni beklediğini fark ettim. Usulca ona doğru yürüdüm, aramızda belli bir mesafe bırakarak durdum.
Bakışlarını kaldırdı. Önce omuzlarımdaki ceketine baktı; hâlâ üzerimde olmasına sevinmiş gibi ince bir gülümseme belirdi dudaklarında. Sonra başıyla işaret etti, ikimiz birlikte arkadan yavaş adımlarla camiye giden yakınlarımızın peşine düştük. Onlar köşeyi dönmüştü ki bir an ona döndüm.
"B-ben çok heyecanlıyım," dedim, büyük bir itiraf yapar gibi. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki kelimeler kekeleyerek çıkmıştı dudaklarımdan.
Durdu. Bana doğru döndü ama bakışları yerdeydi; sakin kalmaya çalışıyor gibiydi. Cebindeki ellerini çıkarıp aramıza doğru uzattı. Ellerine baktım; dikkatlice bakınca titrediğini gördüm.
"Ben de..." dedi, gözlerini gözlerime çevirirken. "Çok heyecanlıyım... Mutluluktan."
Öyleydi; ikimiz de mutluluktan bu kadar heyecanlıydık. "Hadi," dedi bir adım öne atarak. "Gidelim Papatya."
Heyecanım dinmemişti ama onun da benimle aynı duyguları paylaşması beni biraz olsun rahatlatmıştı. Omuzlarımdaki ceketin önünü ellerimle biraz daha birleştirip peşi sıra yürüdüm. Cami kapılarından geçerken bütün kapıları benim için tuttu. Bu minik hareketleri, her seferinde ona biraz daha bağlanmamı sağlıyordu.
İçeri girdiğimizde bizimkilerden başka; sarıklı, orta yaşlı, üzerinde beyaz cübesiyle bir imam gördüm. Vakit namazı olmadığı için içerisi tenhaydı. Tarık imama doğru ilerlerken ben de onu takip ettim. Aralarında samimi bir selamlaşma geçti, ardından beni işaret etti. İmam manalı bir şekilde gülümseyip başını salladı, ben de selamına karşılık verdim.
İmam, Şeref Amca ile de tokalaşıp konuştuktan sonra, "Buyurunuz, nikâha başlayalım," diyerek bizi yönlendirdi. Adının Mehmet olduğunu öğrendiğim hocanın işaretiyle, Tarık ve ben yan yana orta saflarda halıların üzerine diz çöktük.
Omuzlarımdaki ceketi ona geri vermiştim. Burası soğuk değildi; hem Bükra ve teyzem fotoğraf çekecekleri için elbisemin görünmesini istemişlerdi. Mehmet Hoca ikimizin tam ortasına gelecek şekilde önümüze oturdu.
"Şahitleriniz?" diye sorduğunda, ben Bartu ve Bükra’yı yanıma çağırdım. Bartu’nun sevincini görmeliydiniz, yerinde duramıyordu. Bükra camiye girdiğimizde hanımlara ayrılan bölümden başına bir şal bağlamıştı; anneannem ve teyzem de öyle yapmıştı. Onları böyle görmek beni çok mutlu etmiş ve içimden "Allah’ım onlara en güzel şekilde hidayet ver" diye dua etmeme sebep olmuştu.
Heyecandan kalbim duracak gibiydi. Bir yandan da farklı detaylara odaklanıp stresi dağıtmaya çalışıyordum. Tarık; dedesini ve Elsa'yı şahit olarak yanına davet etti. Teyzem telefonları ayarladı ve nikâhımız başladı.
İçimden "Elhamdülillah, abdestliyim," diye geçirdim. Böyle koşuşturmalı anlarda bazen unutulabiliyordu ama ben genelde abdestli gezmeyi adet edindiğim için sorun olmamıştı. Tarık’ın da abdestli olduğuna içten içe emindim.
Mehmet Hoca ikimize döndü. Çok samimi ve babacan bir tavrı vardı. Gülümseyerek, "Burada Allah rızası için bir araya gelmiş, hidayetle taçlanmış, aylarca vuslat yolunu beklemiş hasretlik iki aşık gencimizin dini nikahını kıymak için toplanmış bulunmaktayız," dedi.
Böyle demesi beni daha da duygulandırdı. Heyecanla dudaklarımı birbirine bastırdım, avuçlarımı elbisemin eteklerine gömdüm ve derin nefesler almaya başladım. Göz ucuyla Tarık’a baktığımda, onun da ellerini dizlerine, pantolonuna bastırdığını gördüm. Büyük ihtimalle ellerinin titremesini durdurmak içindi.
Mehmet Hoca, çok büyük bir kalabalık olmadığı için mikrofon kullanmadan konuşmaya başladı. Nikahımıza başlarken söyledikleri, Tarık ile yaşadıklarımızın bir kısmını bildiğini düşündürdü bana. Yoksa bu kadar manalı konuşamazdı.
Bizlere güzel bir eûzü besmele çekip önündeki rahlede bulunan Kur'an-ı Kerim'den Furkan Suresi'nin 74. ayet-i kerimesini okudu. Bol bol bu duayı ettiğim için manası ezberimdeydi:
"Onlar, 'Ey Rabbimiz! Eşlerimizi ve çocuklarımızı bize göz aydınlığı kıl ve bizi Allah’a karşı gelmekten sakınanlara (müttakilere) önder eyle' diyenlerdir." (Furkan, 74)
Zaten manasını Mehmet Hoca da hepimize tekrar okudu. Kur'an okuyuşu gerçekten huzur vericiydi. "Bir de bu güzel nikahı kıymadan önce nacizane bir şeyler anlatmak istiyorum," deyince ayrı bir sevindim. Gerçekten şu an gerçekleştireceğimiz bu ulvi meseleden önce tavsiyeler duymaya ihtiyacım vardı.
"Hem refika-i hayatını, rahmet-i İlahiyenin munis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et..."
Risale’den okumaya başlayınca, "Allah’ım," dedim içimden. "Sen ne büyüksün... Nikahımda bile nurlardan beni mahrum etmedin. Sana ne kadar şükretsem azdır."
Hoca devam etti: "Fakat çabuk bozulan hüsn-ü suretine muhabbetini bağlama. Belki kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir."
Gülümsedim. Elbette ki yirmi yıl sonra bu kadar güzel olmayacaktım ya da bu kadar dinç... Ama yine de Tarık’ın beni aynı şekilde sevmesini istiyordum. İşte bu da ancak sevgisini benim dış görünüşüme değil, ahlakıma bina ederse mümkün olabilirdi.
"Ve en kıymetdar ve en şirin cemali ise; ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir. Şu cemal-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyadeleşir. Ve o zaîfe, latîfe mahlukun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhafaza edilir. Yoksa hüsn-ü suretin zevaliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçare hakkını kaybeder."
"Allah’ım sen böylesinden muhafaza et," diye dua ettim usulca.
Mehmet Hoca, o kırmızı kapaklı kitabı kapattı ve başını kaldırıp Tarık’a baktı. "Tarık kardeşimi bir süredir tanıyorum, elhamdülillah Müslümanlığa geçerken de yanında bulunmak nasip oldu. Bir abisi olarak söylemek isterim ki; çok güzel niyetli bir kardeşimiz. Ben onun mücadelesine ufak da olsa şahit oldum. Rabbim mübarek eylesin... Ben ikinizin de birbirini Allah için seven ve İslamiyet'i en güzel şekilde yaşayıp birbirine Hz. Fatıma ve Hz. Ali gibi davranacak bir aile olacağınıza inanıyorum."
Bakışlarını ikimizin arasında gezdirdi. "Sakın birbirinizin gönlünü incitmeyin. Aranızda bir sıkıntı olduğu zaman sükûnetle halledin, birbirinizi dinleyin. Aranızdaki muhabbet gayet net bir şekilde görünüyor zaten. O zaman nikaha başlayalım... Haydi, Bismillahirrahmanirrahim!"
Nereden çıkardığını anlayamadığım bir kağıdı rahlesinin üzerine koydu ve bana döndü: "Mehir olarak ne istiyorsun kızım?"
Evet, bu sorunun geleceğini biliyordum. Bir an için "Hocam ben oraya çalışmamıştım" demek gelse de aklımdaki o şeyi söylemek için gülümsedim. Göz ucuyla Tarık’a baktım, gözleri bendeydi. Herkesin ilgisi üzerimdeydi. Başımı hafifçe önüme eğerken, herkesin duyabileceği net bir sesle konuştum:
"Umreye gitmek istiyorum. Birlikte..."
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından Tarık’ın yüzünde ince bir tebessüm belirdi. Bartu, hatta Mehmet Hoca bile gülümsemişti. "Maşallah kızım, ne güzel... Gözün dünyalıkta değil çok belli ama sen yine de bir şey iste," diye ısrar etti hoca.
"Yok hocam, ben sadece Umre istiyorum," diye direttim.
Tarık hafifçe kulağıma eğildi, sadece benim duyabileceğim o kadife sesiyle fısıldadı: "İste Papatyam... Sen ne istersen veririm."
Gülümsedim.
"Tamam o zaman, yazıyorum," diyen Mehmet Hocanın sözünü Tarık saygılı bir biçimde kesti. Bana dönerek o derin sesiyle konuştu:
"Uhrevi bir mehir isteyeceğini tahmin etmiştim ama ben bu mehire bir şeyler daha eklemek istiyorum."
Dedesinin ceketinin cebinden çıkararak Tarık’a uzattığı iki anahtarı hayretle izledim. Gözlerim irileşti. Tarık anahtarları bana doğru uzatırken, mutluluktan kocaman bir gülümseme yüzüme yayıldı. O sarsıcı cümleyi kurdu:
"Mehir olarak kendisine; simsiyah bir BMW M4 Competition spor araç ve yine siyah bir BMW S 1000 RR motosiklet takdim ediyorum. Bunlar tamamen onun mülküdür."
Ben hâlâ şaşkınlığımdan bir şey söyleyememiş, bir anahtarlara bir Tarık’a bakarken; Bükra ve Bartu’nun kıkırdadığını duydum. Teyzemle anneannem de arkadan, "Helal olsun çocuğa," tarzında bir şeyler mırıldanıyorlardı.
Bir an kabul etmemeyi düşündüm; gerçekten çok büyük bir hediyeydi. Ama sonra onun artık kocam olacağını hatırladım. Evlendikten sonra ikimizin malı da mülkü de ortak olacaktı. Bu inceliğe itiraz ederek bir kabalık yapmak gereksizdi. Gülümseyerek avucumun içine bıraktığı anahtarları aldım.
"Teşekkür ederim, bayağı büyük bir sürpriz oldu," diye sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadım. Sadece gülümsedi; konuşmasını baş başa kalacağımız o ana sakladığını anladım.
Mehmet Hoca, Tarık’ın söylediklerini yazdıktan sonra şahitleri teyit etti. Benim şahitlerimden erkek olarak Bartu’nun yanına gitti ve kulağına ufak bir şey sordu. Bartu cevapladı. Ne sorduğunu merak ettim... Sonra hoca tekrar bana döndü. İfadesini ciddi tutmaya çalışsa da çok mutlu gözüküyordu.
"Allah’ın emri, Peygamberimizin sünneti ve mezhebimizin içtihadı üzere; Hamza kızı Mihri, Murat oğlu Tarık'ı; bir Umre, bir adet BMW M4 Competition spor araç ve bir adet BMW S 1000 RR motosiklet mehir karşılığında eşliğe kabul ettin mi?"
Babamın adını duymamla birlikte içimde bir şeyler cız etti. Aslında o kadar güzel bir soruydu ki bu, heyecanımı bir kat daha arttırdı. Ama babamın ismini duyar duymaz aklım ona takıldı. Yanımda ne babam vardı ne de annem... Onların burada olmasını, kızlarının nikahını desteklemelerini, gülümsemelerini görmeyi istemez miydim?
Maalesef onlar beni sadece kendi hayatları için bir basamak, istedikleri gibi yönlendirebilecekleri bir oyuncak olarak görmüşlerdi. Ben buna izin vermedim, vermeyecektim de. İşte şu an burada bulunmam bunun en büyük kanıtıydı. Eğer onlar beni ben olduğum için kabul etmiyorlarsa, benim de yapabileceğim bir şey yoktu.
Zihnim onlarla meşgul olmak istemese de içimde bir burukluk oluşmuştu. En azından Hüma’nın, Enes’in yanımda olmasını istemiştim... Düşüncelere daldığım için Mehmet Hoca’nın sorgulayan ifadesiyle karşılaştım.
"Evet," dedim. "Kabul ettim."
Hoca aynı soruyu tekrar okumaya başlayınca, bakışlarım merakla bana bakan Tarık’a kaydı. Cevap vermekte geciktiğim için meraklanmıştı; halbuki onunla alakalı hiçbir şüphe yoktu içimde. Sonra aklıma onun da şu an yanında annesi ya da babasının olmadığı geldi. O da benim gibiydi. Belki o da en yakınlarını istiyordu ama o, tıpkı benim gibi, kendisini olduğu gibi kabul edenlerle olmayı seçmişti. Bu düşünce beni güçlendirdi.
Hoca soruyu ikinci kez okuduğunda bu sefer daha rahattım. Daha gür bir sesle söylemeye çalıştım ama ağzımdan çıkan kelimeler benden habersiz titriyordu:
"Evet, kabul ettim!"
Üçüncü kez de kabul ettikten sonra Mehmet Hoca, Bartu ve Bükra’ya döndü: "Şahit misiniz?"
İkisi de aynı anda, "Şahidiz!" dediler. Bu sefer sıra Tarık’taydı.
"Murat oğlu Tarık; Allah’ın emri, Peygamberimizin sünneti ve mezhebimizin içtihadı üzere; bir Umre, bir adet BMW M4 Competition spor araç ve bir adet BMW S 1000 RR motosiklet mehir karşılığında, Süeda kızı Mihri'yi eşliğe kabul ettin mi?"
Nefes alışverişlerim öyle hızlanmıştı ki... Kalp atışlarımı biraz daha yakın olsa Tarık bile duyabilirdi. Etrafta hiç ses yoktu, herkes nefesini tutmuş Tarık’ın konuşmasını bekliyordu.
"Evet," dedi Tarık, sesi caminin içinde yankılanırken. "Sonuna kadar kabul ediyorum!"
O an bir alkış koptu. Mehmet Hoca tebessüm ederek soruyu iki kere daha sordu. Tarık her seferinde biraz daha gür bir sesle cevap veriyordu. Sesinin titrememesi için çabaladığını fark ettim. Onun da en az benim kadar heyecanlı olduğunu görmek beni mutlu etmişti.
Hoca, şahitlerin de onayını aldıktan sonra ellerini açtı. "Rabbim kabul eylesin, bir ömür mutluluklar nasip etsin. Buyurun nikah duamızı yapalım."
Heyecandan gözlerim hafiften kararıyor gibiydi. Kalp atışlarım artık beynimin içinde yankılanıyordu. Gözlerimi hafifçe yumdum. Mehmet Hoca sakin sesiyle okumaya başladı:
"Allah’ım! Bu nikah akdini hayırlı ve mübarek eyle. Bu çiftin arasında bir ülfet, sevgi ve bağlılık nasip eyle. Aralarına nefret, fitne ve ayrılık sokma..."
Yanımdaki helalimden gür bir "Amin!" sesi yükseldi. Öyle içten diyordu ki...
"Allah’ım! Onların kalplerini Hz. Adem ile Hz. Havva, Hz. Muhammed ile Hz. Hatice ve Hz. Ali ile Hz. Fatıma arasındaki o güzel bağ gibi birleştir. Onlara salih evlatlar, bol rızık ve uzun ömürler ihsan eyle... El-Fatiha!"
Aynı anda ellerimizi yüzümüze sürdük. İçimden Fatiha’yı okurken kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Allah’ım, şimdi beni alnımdan öpecek miydi? Çok şükür ki Cengiz’le hiç nikah kıymamıştık; buna bir kez daha şükrettim.
Mehmet Hoca’nın ayağa kalkmasıyla biz de doğrulduk. Ama eteklerim ayaklarıma dolanınca biraz zorlandım. Sağ olsun, Bükra hemen koluma girerek yardım etti. Heyecandan her yerim tutulmuş gibiydi. Avucumda terleyen iki anahtarı da Bükra’ya verdim. "Tut şunları," diye fısıldadım, ellerim soğuk soğuk terliyordu.
Hoca bizi tebrik ettikten sonra büyüklere doğru yöneldi. Bartu ve Elsa da yanımızda bitivermişti. Ama ben utançtan kimsenin yüzüne bakamıyordum. Sadece başımla tebrikleri kabul ediyordum.
"Tebrikler biraz bekleyebilir bence... Hadi buyurun, biz caminin önünde konuşalım," diyerek Mehmet Hoca kalabalığı dışarı yönlendirdi.
Bizi baş başa bırakmak için yaptığını biliyordum. Bir yanım ona teşekkür ederken, diğer yanım tir tir titriyordu. En son Şeref Amca çıktı; bana göz kırpıp eliyle işaret yaptı. Kapıyı çektiler.
Koca camide ikimiz karşı karşıyaydık.

Helaldik artık birbirimize. Allah katında karı kocaydık. Aramızda ufak bir mesafe vardı ama ben utançtan başımı yerden kaldıramıyordum. Gözlerim elbisemin tüllü eteklerindeydi.
Bir adım attı... Bir adım daha...
"Helalim..." dedi, yumuşacık, gülümser gibi bir sesle. "Mihri... Artık Mihri’msin. Papatyamsın, güneşimsin, umudumsun, ışığımsın."
Her kelimesiyle bana biraz daha yaklaşıyordu.
Ben ise utançtan, heyecandan ve henüz anlamlandıramadığım pek çok duygunun içerisinde boğuluyordum sanki. Donup kalmıştım; ne bir adım geriye atabiliyor, ne de ona doğru bir adım yaklaşabiliyordum. Yerime mıhlanmıştım.
Yumuşak adımlarla biraz daha yaklaştı. Tam önümde durdu. Bir süre ikimiz de hiç konuşmadık; sadece nefes seslerimiz aramızda gidip gelip birbirine çarpıyordu. Onun bana baktığını biliyordum.
"Gözlerini benden mahrum etme papatyam..." dedi, sesi adeta yalvarır gibiydi.
Onu öyle duyunca, bir cesaretle başımı kaldırdım ve gözlerine baktım. Yüzü aydınlanmıştı sanki. Gülümsemesi öyle içtendi ki... Kocaman bir gülüş değildi ama gözleri parıldıyordu. O koyu yeşil gözlerini kısmış, yüzüme dikkatle bakıyordu. Siyah göz bebeklerinin irileştiğini, o koyu yeşillerin çevresinde ince bir halka gibi kaldığını gördüm. Sadece gözlerine bakıyordum. Yine bana şiirler düzüyordu bakışlarıyla.
"Sana dokunabilir miyim?" diye fısıldadı, boğuk ve derin bir sesle.
Sanki biri duyacakmış gibi... Sanki ben incinecekmişim gibi...
Allah’ım, ne kadar nahif yürekliydi! Ben bu adamdan mı korkuyordum? Hayır, korku değildi benimki; sadece heyecandı. Onun ilk dokunuşundan önce yüreğimde oluşan o tarifsiz coşkuydu.
Ellerimi çekingence aramıza, ona doğru uzattım. Dakikalardır bu anı bekliyormuş gibi adem elması hareketlendi, sertçe yutkundu. Ve ortamızda asılı kalan, heyecandan buz kesmiş ellerime uzandı büyük elleri.
Gözlerim ellerimize düştü. Ellerimi avuçları arasına aldığında öyle güzel, öyle özel bir sıcaklık içimi doldurdu ki...
Tarifsiz...
"Allah’ım, Elhamdülillah... İyi ki, iyi ki ömrüm boyu kendimi helalime saklamış, her türlü haramdan kendimi korumuşum," diye geçirdim içimden.
Mümkünmüş gibi biraz daha sahiplenerek aldı ellerimi avuçlarının içine. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı; ellerimize doğru hafifçe eğildi. Birkaç kez sıcak nefesini ellerime üfledi.
"Üşümüşsün papatyam..."
Yanaklarım mümkünmüş gibi biraz daha kızardı ama ellerimi çekmedim. Ben o sıcaklığa öyle hasrettim ki... Sanki ruhum hep bu anı beklemişti. Soğuk ellerim onun sıcaklığını özlemişti. Bir anda ellerimde hissettiğim dokunuşla irkildim.

Öpmüştü... Ellerimi öpmüştü.
Buğulu sesiyle ellerime doğru mırıldandı:
"Papatya korkulu yârim benim..."
Dudaklarımla beraber çenem de titredi. İçtenlikle gülümsediğimde tüm dişlerim gözükmüş, gözlerim kısıldı. Tarık, dudaklarını ellerimden zorlukla ayırdı ve hafifçe başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Gülümsemem onun yüzüne de bulaşmıştı. O da gülümserken hafifçe doğruldu. Ben başımı kaldırmış, onun gamzeli gülüşünü izlerken; o da tüm dikkatiyle bana bakıyordu.
"Ah, şu güzel gülümsemen yok mu?"
Daha çok gülümsedim, hafif bir kıkırtı kaçtı dudaklarımdan. Parmağımla sağ yanağını işaret ettim. "Sen de gülünce yanağında..." dedim hayranlıkla. "Minicik bir gamzen çıkıyor."
Söylediğim şeyle gözlerini yumup hafifçe güldü. "Gerçekten küçük bir gamzem mi varmış?"
"Var, var tabii... Sadece gülümseyince çıkıyor."
Başını hafifçe yan tarafa eğdi, mahcup olmuş gibiydi. Bakışları ellerimize kaydı. "Papatya'm, şu an helalimsin," dedi sesi titreyerek. "Ellerini tutuyorum..." Derin, çok derin bir iç çekti. "Rüya gibi."
"Öyle gerçekten," dedim düşünceli bir sesle. Bu anı onunla yaşamayı kaç kere düşlemiştim, ben bile bilmiyorum.
"Seni bana nasip eden Rabbime hamdü senalar olsun," dedi.
"Elhamdülillah," diye karşılık verdim. Ellerimi ufacık bir an bile bırakmıyor, hatta gittikçe daha da sıkı tutuyordu.
"Sen benim inayet vesilemsin. O karanlık hayatıma güneş gibi doğdun Mihri."
"İyi ki de doğdum, umudum oldu."
Ellerimizi hafifçe bıraktı. O bırakır bırakmaz ellerim üşüdü; o büyük ellerin sıcaklığına ne ara bu kadar alışmıştım? Kollarını ardına kadar açtı ve gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Koyu yeşil gözleri kısıldı. Neden böyle yaptığını anlamıştım; bu sefer ilk adımı benim atmamı istiyordu.
Derin bir nefes aldım. "Ya Rabbim, kalbime güç ver," dedim içimden. Başımı kaldırıp gözlerimi gözlerine diktim ve aramızdaki o minik boşluğu büyük bir adımla kapattım.
Evet, kendimi yıldızımın kollarına atmıştım.

Başım sert göğsüne hafifçe çarptı. Kollarımı beceriksizce beline dolamaya çalıştım. O an kulaklarıma çok güçlü ama bir o kadar da eşsiz bir çarpıntı sesi doldu; bu büyük gümbürtü Tarık'ın kalp atışlarıydı. Kendi kalp ritmim çok sakinmiş gibi, bir de onun heyecanlı kalp atışları yankılanıyordu zihnimde.
Beni güçlü kollarıyla öyle bir sardı ki, sanki dünya bir anlığına karardı. Sadece onun kolları vardı görüş alanımda. Bir eli sırtımdan beni biraz daha kendine bastırdı, diğer eli ise belimdeydi.
Belimde!
"Allah'ım, ne olur bugün bayılmayayım..." diye dua ettim. Gerçi şu an bayılsam da tutardı beni; keza ayaklarımın yerden kesildiğini hissediyordum. Burnuma ceketinden yayılan o ferah ve sade koku doluyordu. Benim eşim böyle mi kokuyordu? Kokusu bile sakin ve güven vericiydi. Sıcaklığı ise eşsiz bir liman gibi...
Başını boynuma doğru eğdiğini hissettim. Göremiyordum ama her hareketini hissediyordum. Başını boynuma usulca gömdü ve derin bir soluk aldı. Nefeslenir gibiydi... Gözlerimi yumup ona daha sıkı sarıldım. Biz birbirimize çok hasret kalmıştık.
Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Tarık, zorlanır gibi yavaşça benden ayrılırken gözlerim onun kısık bakışlarını buldu. Tam kollarımız ayrılmıştı ki beni aniden belimden tutup kendine çekti ve alnıma kısacık, yumuşacık bir buse bıraktı.
Sarılırken biraz olsun sakinleşen kalbim, yine dörtnala koşmaya başladı. Yanaklarımın pembeleştiğinden emindim. Beni hafifçe bıraktığında aniden ellerimle yüzümü kapattım. Bu halime güldü. Parmaklarımı aralayarak ona baktım; bu ifadesini kaçıramazım. Eliyle ağzını kapatırken bayağı bayağı gülüyordu. Gamzesi yine bana göz kırpıyordu.
Ellerimi yüzümden çekip kendime yelpaze yapmaya başladım. Elini bana doğru uzattı. "Gel, benim utangaç yarim..."
Uzattığı elini tereddütsüz tuttum. Elim, avucunun içinde minicik kalmıştı. Sıcak avucunda soğuk elimi hapsederek sıktı. "Sanki bugün doğdum Papatya'm."
"Bugün mü doğdun?" diye sordum afallamış bir halde. Öpücüğün etkisiyle hala kendime gelememiştim. Beni yönlendirmesiyle yürüyor, bir yandan da tüllü elbisemi ve şalımı düzeltmeye çalışıyordum.
Gülümsedi. "Bugün seninle tamamlandım. Yeniden doğmuş gibiyim. Asıl doğum günüm bugün."
"Peki, gerçek doğum günün ne zaman?" diye sordum merakla. Yüzüme baktı, gülümsemesi hafifçe soldu. "Bugünü doğum günüm olarak hatırlamayı tercih ederim."
Caminin çıkış kapısına doğru yürürken ısrar ettim. "Israrcı değilimdir ama merak ettim işte. Hangi ayda doğdun?"
"Karım bir şeyi merak eder de ben söylemez miyim hiç?" dedi manalı bir gülümsemeyle. Bana ilk defa "karım" demişti. "11 Kasım," dedi.
"Gerçekten mi? Doğum günün geçmiş!" Hafif bir şaşırma nidası döküldü ağzımdan. Aslında daha çok üzülmüştüm. "Doğum gününü bilmiyordum, o gün seni yalnız bıraktım," diyerek başımı öne eğdim.
"Sen hayatıma girdiğin günden beri her zaman kalbimdesin," dedi ama ben ikna olmamıştım.
Bakışlarımı gözlerine diktim. "Neden bana söylemedin? Ufak da olsa bir şeyler yapardım."
Mahcup bir ifadeyle eliyle ensesini kaşıdı. "Aslında o günü kutlamayalı yıllar oluyor. İnanır mısın, benim bile aklımdan çıkmış. Yıllardır kutlamıyorum." İlgimden cesaret alarak devam etti: "O günle alakalı pek güzel bir anım yok. Hatta hatırlamak sadece acı veriyor. O yüzden sana söylemek hiç aklıma gelmedi. Yani... Özür dilerim Mihri."
Konuşurken elimi bırakmıştı. Hızla elini tuttum ve hafifçe eğilerek gözlerinin boşluğa baktığı noktaya, görüş açısına geçtim. Kocaman gülümsedim. "Akrep'sin yani?" dedim.
Gözleri bir anlık kabustan uyanmış gibi hızla beni buldu.
"Özür dilemene gerek yok kocacım. Sadece o gün, her ne kadar senin için iyi şeyler çağrıştırmıyor olsa da ben senin yanında olmak isterdim. Sana 'İyi ki varsın, Rabbim seni iyi ki yaratmış da bana göndermiş' demek isterdim."
Bakışları yumuşadı. "Hatta sana hediye de alırdım," diye devam ederken ceketini çıkartıp yine omuzlarıma sardığını fark ettim.
"Hmm, bana hediye mi verirdin?"
"Hatta bir hediye aldım bile desem?"
Büyük bir özenle ceketini giydirdi bana. Hiç itiraz etmedim. "Çok merak ettim," derken başımın üzerine hafif bir öpücük daha bıraktı. "Tam bir papatya gibi olmuşsun."
Ben yine heyecanla gözlerimi kaçırırken elimden tuttu. "Üşütme, dışarısı biraz serin."

Ayakkabılarımızı giyip caminin avlusuna çıktık.
Caminin avlusuna çıktığımızda etrafta kimseler yoktu, şaşırmıştım. "Bizimkiler nerede?" diye sordum.
Gülümsedi. "E tabii, bizi bekleyemediler. Bir türlü çıkamayınca onlar erkenden geçmişlerdir," dedi. Beni arabaları park ettiğimiz arka sokağa doğru yönlendirirken onu takip ettim.
"Nereye geçmişlerdir?"
"Buradan hep birlikte bir aile yemeği yiyelim diye düşündüm. Bir mekan var, oraya geçecektik. Elsa yönlendirmiştir," diye açıkladı. Arabayı bıraktığımız yerde Tarık'ın arabası vardı ama hemen yanında, üzeri simsiyah bir örtüyle kaplı, motosiklet olduğunu tahmin ettiğim kocaman bir yükseklik duruyordu.
Gözlerim anında ona kilitlenirken Tarık bir bana, bir de üzeri kapalı motosiklete bakıp gülümsedi. "Hemen de tanıdın Mehrin'i..."
"Mehrin mi?" dedim heyecanla.
"Ta kendisi oluyor. Hadi koş, örtüsünü kaldır!"
Elimi bıraktı. Koştum... Eteklerimi toplayarak bir çocuk gibi mutlu bir şekilde koştum. Uzun zamandır hayalini kurduğu oyuncağa kavuşmuş minik bir çocuk gibiydim. Yanına geldim ve heyecanla üzerindeki siyah dökümlü kumaşı bir çırpıda çektim.
Nefesimi tuttum, gözlerim büyüdü. Bu, biraz önce bana anahtarını verdiği son model BMW S1000RR’dı!
Heyecanla dudaklarımı dişledim. Yanıma gelen Tarık, ellerini cebine sokmuş, gururla bakıyordu. "Ama bu çok güzel..." diyebildim sadece.
"Beğeneceğini düşünmüştüm, yanılmamışım," dedi. Motor pırıl pırıldı, üzerindeki jelatinler bile duruyordu. Öyle güzeldi ki... "Şu an üzerine atlayıp deli gibi gazlamak istiyorum!" dedim bir anlık coşkuyla.
"Gazlayalım?" dedi Tarık.
Hayretle ona baktım. "Gazlayabilir miyiz gerçekten?"
"Neden olmasın?"
"Ama anahtarları Büşra’ya vermiştim," dedim üzgünce. Cebinden bir anahtar daha çıkardı, gözlerimin önünde salladı. "Yedeği bendeydi. Hadi o zaman, atla!"
Önce Tarık bindi. Ardından biraz endişelensem de tüm korkularımı bir kenara ittim. "Bismillah," diyerek ben de arkasına bindim. Eteklerim tekerleğe takılmasın diye dikkatlice bacaklarımın arasında topladım ve yan bir şekilde oturdum. Bu kıyafetlerle başka türlüsü pek mümkün değildi zaten.
"Kasklarımız peki?" diye sordum.
"Ufak bir tur atacağız, problem olmaz," dedi. Ona güvendim. Hafifçe belinden tuttum, sırtına tamamen yaslandım. Anahtarı soktu ve çalıştırdı. Gaz verdiğinde motor büyük bir sesle gürledi. Adeta "Gazı kökle!" diye bağırıyordu.
Tarık, "Sıkı tutun!" dedi bana dönerek.
"Tutuyorum!" dediğim an gazı kökledi. Tamamıyla ona yapıştım. Kulaklarımda bir kahkaha yankılanırken, bunu kasıtlı olarak onu daha sıkı tutmam için yaptığını anladım ama oyunu bozmadım. Belinden sıkıca sarıldım.
Caminin arka tarafından denize doğru giden, benim ilk defa gördüğüm minik bir patika vardı. Çok hızlanmıyordu ama hissi muazzamdı. İyi ki ceketini vermişti; dışarısı çok soğuk olmasa da motorun hızıyla birleşen esinti insanı üşütebiliyordu. Kafamı sırtından hafifçe ayırdım.
Sol tarafımızda uçsuz bucaksız Ege Denizi, sağ tarafımızda binalar... Son model bir motorun üzerindeyim ve önümde, ilk görüşte vurulduğum o güven verici kumral adam var.
Allah’ım, dedim içimden. Sen beni o fırtınalı kış günlerinden ne güzel bir bahara çıkardın. Sana hamdüsenalar olsun. Belki takvimde kıştı ama ben hayatımın baharına ilk adımımı atmıştım.
Kısa ama huzur dolu motor turundan sonra Tarık motoru tekrar eski yerine bıraktı. Birlikte camiye girip ikindi namazımızı eda ettik. Tarık imam oldu, ben ona uydum. Birlikte dua edip birlikte "Amin" dedik. Yine el ele çıktık camiden.
Arabaya geçtiğimizde bir telefon görüşmesi yaparak motorun oradan alınıp anneannemin evinin önüne kilitlenmesi talimatını verdi. Yolculuk boyunca küçük bakışmalar ve minik sohbetler dışında pek konuşmadık. İkimiz de çok heyecanlıydık.
"Gideceğimiz yeri Elsa seçti," dedi gülümseyerek. "Aslında senin seçmeni isterdim ama sürpriz olması gerekiyordu. Merak etme, zevki güzeldir."
"Ona güveniyorum," dedim elbisemi göstererek. "Bu elbise de onun zevki ve gerçekten mükemmel."
Görkemli bir otelin garajına park ettik. Tam kapımı açacaktım ki, "Bir dakika," dedi. Hızlıca kendi kapısını açıp benim tarafıma dolandı ve kapımı açtı.
"Buyur karıcığım," diyerek hafifçe eğilip selam verdi.
Gülümseyerek başımla teşekkür ettim. Arabayı kilitledikten sonra kolunu bana doğru uzattı. Ben o anki dalgınlıkla birkaç adım ilerlemiştim. Arkama döndüğümde onun yerinde durup kolunu uzatmış, bana manalı manalı bakarak gülümsediğini gördüm.
"Ay, pardon!" dedim hemen yanına dönüp koluna girerek.
"Tamam, şimdi oldu. Gidebiliriz," dedi. Bu halleri beni iyice güldürüyordu.
Birlikte yürürken, "Bu nikah yemeği için biraz araştırma yaptım," dedi. Sesi, benimle konuşurken her zamanki o özel yumuşaklığına bürünmüştü. "İslamiyet’te bunun bir usulü var mı diye merak ettim ve şöyle bir hadise denk geldim: 'Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.' Bu yüzden sadece ailemizin olduğu bir yemek hazırlarken, aynı zamanda bazı ihtiyaç sahibi ailelere de nikahımızın hayrına yardım yapmayı düşündüm."
Bana bakıp gülümsedi. O kadar ince düşünmüştü ki... Bu benim bile aklıma gelmemişti. Birlikte asansöre bindik. Cam asansörden yükselişimizi izlerken bir adım daha yaklaştım ona.
"O kadar güzel düşünmüşsün ki... Bu kadar hazırlığı ne ara yaptın?"
Gözleri bendeydi. "Sana bir an evvel kavuşmak için en hızlı şekilde..."
Bu adam bugün beni gerçekten kalpten götürecekti. Uzanıp serçe parmağını tuttum. Bu hareketim onu memnun etmiş olacak ki hemen elimi kavradı. Birbirimizi öyle özlemiştik ki, sürekli dokunmak, o sıcaklığı paylaşmak istiyorduk.
En üst kata çıktığımızda kapılar açıldı. Burası, etrafı loş ışıklandırmalarla çevrili, manzarası tamamen Güvercin Adası ve Ege Denizi'ne bakan muazzam bir teras restorandı. Güneş yavaş yavaş ufka doğru yaklaşıyordu.
Bana böyle eşsiz bir günü yaşattığı için, yanımda böyle huzur bulduğum koyu yeşil gözlü kumral saçlı sıcacık bir liman olarak bana Tarık'ımı verdiği için rabbime şükrediyordum...
--

---

Benim güncel durum
Nasıldı? ama tam kalpten götürecek böyle heyecanla doruklara taşıyacak aynı zamanda içimizi pamuk gibi yapacak bir bölüm değil miydi ?
Nasıl buldunuz? lütfen fikirlerinizi benimle paylaşın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |