

Selamünaleyküm papatyalarım
Umarım hepiniz afiyettesinizdir iyisinizdir.
Elhamdülillah 39.bölüme geldik.
Bu bölümde bazı sahneleri yazarken hep gülümsedim gerçekten çok tatlı sahneler var.
Ama sonlara doğru da içime ağır bir burukluk oturdu...
Bakalım siz nasıl bulacaksınız bol bol yorum yapın.
---
“Kadın dört şeyi, yani malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindâr olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)
--
Mihri’den
Onun gözlerine bakmak cennet gibi... Bazen bu sözcüğü kullanırız; "Allah’ım ne güzel, sanki cennetteyim, cennet gibi!" deriz. Aslında bunun bir gerçekliği vardır; cennet de cehennem de bu dünyadadır, kalbimizdedir. Bazen bir günah işleriz, bir hata yaparız ya da Rabbimizden uzaklaşırız ve yüreğimizin yandığını hissederiz. Alev alev... Yerimize sığamayız, her yer bize dar gelir. İşte dünyadaki cehennemdeyiz demektir bu.
Bazen de öyle büyük bir huzurla kaplanırız ki, bulunduğumuz durumdan her şekilde razı oluruz. İçimiz huzurla, mutlulukla ve daha sayamayacağımız birçok sürurla dolar. İşte şu an ben cennetteyim sanki. Yüreğim, Tarık’ın yeşillerine baktıkça bahar gibi çiçekleniyor, yeşeriyor.
Ben ona baktıkça o hiç ayırmadı gözlerini benden. Bir anda gülmeye başladım. Onun bu bakışları o kadar güzeldi ki... Aslında gülmemin sebebi, artık birbirimize özgürce, helal bir şekilde bakabiliyor olmamızdı. Artık gözlerimizi kaçırmak yoktu. "Haram" diye bakışlarımızı yere indirmek bitti; artık birbirimize helaldik. Bunun mutluluğu ve coşkusu vardı içimizde.
Gözlerimi ondan ayırmadan, "Bizimkiler ne tarafta?" diye sordum. O da bu halimize gülümseyerek eliyle işaret etti: "İlerideki masalarda." Gözlerim diğer masalarda yavaşça gezerken, "Allah Allah, neden kimse yok?" diye sordum.
"Bugün bu mekan sadece bize ait," diye yanıtladı.
Allah’ım, bütün mekanı mı kapatmışlardı? Hem de sadece bir yemek için! "Sırf daha rahat edelim diye yaptın, değil mi?" dedim, yüzüne dönerek. Gülümsedi sadece. Yine koluna girmiştim; ne o benden ayrılabiliyor ne de ben ondan ayrılabiliyordum. Sanki sürekli birbirimizi tutmak, sıcaklığımızı paylaşmak istiyorduk.
Bizimkilerin yanına gelirken hemen bizi fark ettiler ve tekrar bir alkış tufanı koptu. "Maşallah, maşallah! Geliyor bizim aşıklar!" diye bağırdı Bartu. Gülümsedim. Artık utanmıyordum, utanılacak bir şey yoktu. Evet, ben ona aşıktım ve artık o benim helalim, nikahlımdı.
Masaya geçtiğimizde, tabii ki bize ayrılan iki boş sandalyeye yan yana oturdum. Benim sağ tarafımda Bükra, onun sol tarafında Elsa vardı. Bükra kulağıma eğilip şakayla, "Kız ne yaptınız? Kaç dakikadır sizi bekledik!" diye sordu. Gülümseyerek kulağına eğildim: "Hasret giderdik."
Hepimizin masaya oturmasıyla, takım elbiseli, güler yüzlü ve ilgili garsonlar hemen yanımıza geldiler. Elsa sözü aldı:
"Ben ufak bir menü ayarladım, yani buranın restoran bölümüyle görüştüm. Bu tarz aile yemekleri için belirli bir menü varmış fakat yine de herkes kendi zevkine göre sipariş versin diye düşündük."
Tarık’a baktım, o da başıyla onayladı.
Anneannem, "Klasik menünüzü görebilir miyim?" diye sorunca garsonlar ellerindeki cihazdan QR kod göstererek menüyü tanıttılar. Herkes ara sıcak ve ara soğuk kısmında hemfikir olsa da ana yemek, tatlı ve içecek konusunda herkesin ayrı fikirleri vardı. Bacağıma değen bir şeyle hemen yanıma döndüğümde; Tarık’ın hafifçe bacağını bana doğru dayadığını ve sanki mümkünmüş gibi sandalyemi biraz daha yakınına çektiğini gördüm.
Gözlerim hayretle açıldı. Kulağıma doğru yaklaşarak sessiz olmamı işaret etti. Sonra tatlı tatlı sordu: "Sen ne seçtin?"
"Aslında tam emin olamadım," dedim.
"Bence isli peynirli, pastırmalı paçanga böreği çok güzel bir seçim."
"Daha önce yedin mi?"
"Yemiştim," dedi.
"Tamam o zaman, bir tane ondan isteyelim. Ana yemek olarak da..." bir yandan telefonda bana seçenekleri gösteriyordu.
Seçenekler:
Ağır ateşte pişmiş, mürdüm eriği soslu Kuzu İncik.
Kekikli Dana Bonfile, yanında trüf yağlı patates püresi ile.
"Kekikli dana bonfile çok iştah açıcı ama mürdüm eriği ile kuzu incik nasıl olur bilemedim," dedim kararsızca.
"Bir dene bence, mürdüm eriği çok yakışıyor."
"Tamam," dedim, "Zaten bu menüde patates olduğu için kesin bunu isteyeceğim."
"Eğer başka canının çektiği bir şey varsa ne istersen söyleyebilirsin," dedi.
"Bu yeterli, teşekkür ederim."
Çok cömertçe davranıyordu ve ben biraz utanıyordum. Utanmamalıydım belki, o artık benim kocamdı ama işte... Daha çok yeniydi.
"Ben de başka bir şey sipariş edeyim, eğer kendininkini beğenmezsen benimkini yersin," dedi.
İçimden, "Yemeği değil de seni yiyebilirim tatlı çocuk!" demek geldi ama kendimi hemen tuttum. O kadar tatlı konuşuyordu ki yanaklarını sıkasım geliyordu. Dışarıdan bakıldığında oldukça ciddi ve sert dursa da, benimle konuşması o kadar çocukça ve masumdu ki dayanamıyordum. "Artık helalin Mihri, günaha girmiyorsun," diyerek kendi kendimi teselli ettim.
Yemeklerimiz gelene kadar ufak muhabbetler döndü. Tekrardan bir tur nikah tebrikleri alırken bu sefer herkes kalkıp teker teker bize sarıldı. Teyzem beni sıkı sıkıya sararken, "Canım, o kadar mutluyum ki senin böyle mutlu olduğunu gördüm ya..." dedi. Ben de onu daha çok sıktım. "Canım teyzem, hakkını ödeyemem. Gerçekten unutulmaz bir sürpriz oldu benim için. İyi ki varsın." Yanağına ufak bir öpücük bıraktım. O da beni öptü. "Melek gibi olmuşsun canım Mihri’m."
Anneannemin elini öpüp alnıma koydum. Biraz ciddi dursa da yine de bana çok candan sarıldı. "Umarım hiçbir zaman pişman olmazsın çocuğum," dedi. Olmayacağımı biliyordum.
Bükra ve Bartu ile birer kez daha sarıldık. Bir yandan da Tarık ve dedesinin duygusal anlarını izliyordum. Öyle uzun sarıldılar ki gerçekten bir baba oğuldan farksızlardı. Tarık, dedesine hem sevgiyle hem de büyük bir saygıyla bakıyordu. Ardından Elsa ile sarılmaları gerekiyordu ama bu kucaklaşma sanki yıllardır beklenmiş gibi hissettirdi; çok uzun ve duygusaldı.
Elsa, Tarık’tan sonra benim yanıma gelip bana da sarıldı. Gerçekten çok candan bir kucaklaşmaydı. Kulağıma, "İyi ki hayatımıza girdin Mihri... Senin sayende kardeşimi kazandım," diye fısıldadı. Bu söylediği benim için hem çok duygusal hem de merak uyandırıcıydı. Aralarında neler geçtiğini tam bilmiyordum ama şu anki halleri beni rahatlatmıştı.
Herkes tebriklerini, sevinçlerini bizlere tekrar tekrar söyledikten sonra sandalyelerine geri döndüler. O sırada Elsa, Tarık’ın kolunu hafifçe dürterek ona; isteme kahvesinin yanına kapağını açarak bıraktığım papatya alyansını uzattı. Tarık, alyansı kutusundan dikkatlice çıkardı. İlgi ve mutluluk dolu bakışları arasında, diğer eliyle heyecanla uzattığım sağ elimi tüy gibi bir hafiflikle tuttu. Yüzüğü parmağımdan geçirirken mırıldandı:
— "Bismillahirrahmanirrahim."
Kocaman gülümsüyordum. Allah’ım, ne güzel "Bismillah" diyordu... Benim sevdiğim; imanı, İslam’ı yüreğine ve diline ne güzel de nakşetmişti böyle. Ben de "Bismillah" dedim. Tarık, alyansı taktıktan sonra bir süre elimi bırakmadı; yüzüğün elimdeki görüntüsüne baktı. "Maşallah, maşallah" diyen Şeref Amca ve diğerleri çoktan sandalyelerini çekip yerlerine kurulmuşlardı bile.
Bu sefer ben herkese hitap ettim:
— "Öncelikle bu güzel sürprizi hazırladığı için sevgili eşim Tarık’a; bu sürprizi bana çaktırmadan hazırladıkları için Bartu’ya, Bükra teyzeme ve son olarak da anneanneme teşekkür ediyorum. Elsa abla, gerçekten elbiseyi çok beğendim," dedim, ellerim üzerimdeki elbisenin eteklerine giderken.
Sonra Şeref Amca’ya döndüm. Konuşurken her birinin yüzüne tek tek bakıyordum:
— "Bugün yanımızda olduğunuz, harika destek verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Gerçekten hepiniz bu büyük sürprizle beni dünyanın en mutlu insanı yaptınız. Hepinizden Allah razı olsun."
Bartu ıslık çalıyor, herkes gülerken aynı zamanda başlarıyla "Önemli değil, rica ederiz canım," diye karşılık veriyordu.
Tarık’la yan yana oturduğumuzda, nikahımızı kıyması için ayarladığı imamı nereden tanıdığını sordum. Onunla Almanya’da camide tanıştığını; Mehmet Hoca’nın da Nurcu olduğunu ve kendisi şehadet getirirken yanında bulunduğunu anlattı.
— "Ben de o gün orada olmayı çok isterdim," dedim, bir yandan gözlerimi papatya alyansımdan alamıyordum.
O da elime baktı:
— "Sen manen oradaydın, hep kalbimdeydin."
Gülümsedim. Tarık, "Bartu o gün oradaydı," diye ekleyince, Bartu hemen isminin geçtiğini fark edip bize döndü. Tarık o günü hatırlatınca Bartu söze girdi:
— "Aaa evet ya! O gün çok duygusaldım küçük hanım, göreceksiniz salya sümük ağlıyordum!" diyerek o gün yaşadıklarının taklidini yapmaya başladı.
Bükra ona bakıp gülüyor ama bakışlarını hep kaçırıyordu. Sanki bunu Bartu görecek diye çekiniyor gibiydi. Gerçekten aralarını yapmayı çok istiyor, bir yandan da Bükra’nın bu durumu bana açmasını bekliyordum.
Çok bekletmeden garsonlar servise başladılar. Önce başlangıç tabaklarımız, çeşit çeşit mezeler geldi. Patlıcanlı meze çok hoşuma gitmişti. Ara sıcak olarak gelen paçanga böreği ise Tarık’ın söylediği gibi çok lezzetliydi. Paçanga böreğimi yerken galiba biraz iştahlı görünmüştüm ki, Tarık kendi tabağındakini de çatal ve bıçağının yardımıyla benim tabağıma koydu. Bunu öyle sessizce yapmıştı ki...
Hemen başımı çevirip ifadesine baktım. Hafifçe gülümsüyor, bir yandan da kimseye bir şey çaktırmıyordu. Tam itiraz edecektim ki, parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı işaret etti ve bana göz kırptı. Bakışlarım tabağımdaki paçanga böreğine döndü. Böreğe bakıp aptal aptal gülümsüyordum; kendime bile şaşıyordum. O kadar çok gülmüştüm ki, bugün benim için neşe ve mutluluk günüydü.
Ana yemekler geldiğinde tabağı önce bir süre izledim; gözlerim zaten doymuştu. Masayı söylemeye gerek bile yoktu, baştan aşağı donatılmıştı. Herkesin ne sipariş ettiğine baktım; çoğunluk aynı şeyleri seçmişti ama masanın estetiği gerçekten harikaydı.
O sırada Tarık bir garsonu yanına çağırıp birkaç cümle söyledi. Az sonra masanın ortasına, kocaman su dolu bir kavanozun içerisinde dev bir papatya buketi geldi. Papatyaları görür görmez gözlerimden Tarık’a doğru kalpler fırlatmaya başladım.
— "İşte," dedi bana bakarken. "Soframız tamamlandı."
Bu dokunuşu çok güzel, çok anlamlıydı. Papatya bizim için sadece bir çiçek değil, çok daha fazlasıydı. Hala tabağıma dokunmadığımı gören Tarık, kolunu hafifçe koluma yaslayarak tabağıma yaklaştı ve yüzünü bana doğru çevirdi:
— "Bu eti size servis edebilir miyim?"
Sadece gülüyordum. Gerçekten her dakika başı beni utandırmayı nasıl başarıyordu? Aynı zamanda mutlu etmeyi de... Yanlış anlamayın, bu durumdan şikayetçi değildim; oldukça mutluydum. Hatta "Acaba bizi böyle görürler de ayıp olur mu, sofrada büyüklerimiz var," diye bile düşünmüyordum. Biz birbirini seven ve yeni evlenmiş bir çifttik; bu oldukça normaldi. Saygısızlık yapmıyorduk sonuçta.
Tarık bu ifademi "evet" olarak kabul etmiş olacak ki, eti benim için minik lokmalar halinde böldü ve tekrar önüme doğru uzatıp kendi tabağına döndü. Şeref Amca’nın anlattığı kahkaha dolu anılar, Bartu’nun sakarlıkları... Evet, çünkü güzelim masaya limonata dökmüştü! Bükra’nın ona bakıp kıkır kıkır gülerken bir yandan da dalga geçmesi...
Alp’in ikimizin yanına gelerek yanaklarımıza birer öpücük bırakıp; "Şimdi siz karı koca mısınız?" diye fısıldayarak sorması... Ah, o soru ikimizi de kıpkırmızı yapmıştı! Ben kızarmaya zaten dünden hazırdım da Tarık bile takılmıştı. Alp, bizim bu halimizi görünce çığlıklar atarak ve kahkahalar eşliğinde annesinin yanına koştu:
— "Anne, anne! Onlar gerçekten karı koca!"
Gerçekten tıka basa doymuşsum. İlk defa böyle elit gözüken bir sofradan bu kadar doymuş bir şekilde kalkıyordum. Bulaşıkları toplayan ve Bartu’nun kirlettiği masa örtüsünü değiştiren garsonlar çay-kahve servisine başladılar.
Güneş artık neredeyse ufka kavuşmuştu; ufuk çizgisinde sadece yarım bir ay gibi parlıyordu. Denizin üzerinde son ışıltıları vardı, hava biraz daha serinlemişti. Manzaranın sağ tarafında kalan Güvercinada ise bir o kadar sakindi; üzerinde topluluklar halinde güvercinler uçuşuyordu. Canım nedense şu an tatlı istemiyordu. İçimden gelen bir şey vardı ama bu güzel ortamda bunu söylemek ya da böyle bir hareket yapmak ne kadar doğru olur bilemiyordum. Tam bir ikilemdeydim.
O anda, üşüdüğünü bile fark etmediğim sol elim, onun büyük ve sıcak ellerinin arasına girdi. Elimi masanın altında sıkıca kavramıştı. Hafifçe kulağıma doğru yaklaştı, bir sır verir gibi fısıldadı:
— "Biraz çılgınca olacak ama... Kaçalım mı?"
Söylediğiyle anında ona doğru döndüm.
— "Ne?"
Sadece başını salladı.
— "Sadece başını sallaman yeterli. Seni kaçırayım."
Gülümsemem daha da büyürken bu fikir şu an çok cazip gelmişti. Hafifçe başımı salladığım gibi Tarık anında ayaklandı.
— "Bizim ufak bir işimiz çıktı," dedi, çaylarını içen büyüklerimize ve arkadaşlarımıza bakarak. "Sizlere afiyet olsun."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıyor, başımı önüme eğmiş bir vaziyette sadece Tarık’ın sesini dinliyordum. Onların ifadesine bakamazdım, ufacık utanıyor olabilirim... "Hadi gidelim," dedi ve beni hızlı adımlarla peşinden sürüklemeye başladı. Evet, beni kaçırıyordu. Ve benim iznimle...
Birlikte çoktan asansöre binmiştik bile. Heyecanla başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, onun da bana baktığını gördüm. İkimiz de gülüyorduk; yaptığımız bu kaçıştan inanılmaz bir keyif alıyorduk. Nereye kaçtığımızı bile sormamıştım. Kaçıyorduk işte; kaçakların nereye gittiği belli olmazdı.
Tarık, asansörde en alt katın düğmesine bastı. İndiğimizde otelin lobisindeydik. Çıkışa doğru adımlarken ben önde, Tarık arkadaydı. Tam kapıdan çıkıyordum ki, omuzlarıma bırakılan o güven verici kokusuyla kaplı sıcak ceketi beni kucakladı. Yine ceketini omuzlarıma bırakmıştı. Şaşkınlıkla ona döndüğümde dışarısı serindi. Hemen yanıma geldi ve elimi tuttu.
Birlikte dışarıya adım attık. Elimi öyle sıkı tutuyordu ki, sanki birileri bizi ayıracakmış gibi... Sanki güçlü kuvvetli on adam gelip beni ondan çekse, ellerimizi ayıramayacakmış gibi sıkı sıkıya... Neden böyle tuttuğunu biliyordum. Ben de onun elini sıktım. Çünkü her ne kadar aklıma getirmek istemesem de, bir şekilde bugünün biteceğini ve ayrılmak zorunda kalacağımızı biliyordum. İçime oturan o buruk düşünceleri biraz zorlanarak savuşturdum.
Hızlı adımlarla yürüyorduk, adeta koşuyorduk. Gülümseyerek ona döndüm:
— "Peki, nereye kaçıyoruz?"
İleriyi işaret etti:
— "Denize..."
İşte bu, tam da benim aklımdan geçen şeydi!
— "O zaman bu harika bir kaçış olacak," dedim.
Otelin hemen önündeki minik yolu geçince, tamamen incecik kumlarla kaplı berrak Ege denizi ayaklarımızın altındaydı. Kumsala geldiğimizde, "Bir dakika," diyerek onu durdurdum. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkartıp elime aldım. Ona döndüğümde, onun da çoktan benim gibi ayakkabısız ve çorapsız, yalın ayak kumlara bastığını gördüm. Bu beni daha da mutlu etmişti.
— "Demek bu yönümüz de aynıymış... Ben de şimdi öğrendim," dedi Tarık.
Bir elimde ayakkabılarım, omuzlarımda onun ceketi... Beyaz telli prenses elbisem kumları süpürürken, boşta kalan elim sanki yıllardır tutuyormuş gibi onun sıcacık ellerini buldu. İki aşık, denize doğru yürümeye başladık. Kumda yürümek biraz yavaş oluyordu; ara ara koştuk, ara ara sakin sakin yürüdük. Ve sonunda denizin kenarına gelmiştik.
Hava esintili olduğu için deniz dalgalıydı. Sert dalgalar kıyıya çarpıyor, beyaz köpükler ıslanan kumda silinen izler bırakıyordu. Bir anda ellerimiz ayrıldı. Ben tekrar onun elini tutmak isterken yanlışlıkla bileğini kavrayıp sıktım. Dudaklarından bir inleme sesi döküldü. Panikle ona döndüm:
— "Bir şey mi oldu? Canın mı acıdı?"
Korkmuştum. Diğer eliyle tuttuğu ayakkabıları yere bıraktı. Benim sıktığım bileğini diğer eliyle ovuşturuyordu.
— "Ne oldu? Neden acıdı?" dedim, bileğine bakmak için ona doğru hamle yaparak.
Ama aniden bileğini geriye doğru çekti. Bir şey saklamak istiyor gibiydi. Yüzündeki acı çeken ifadeyi düzeltmek ister gibi zoraki gülümsedi:
— "Merak etme, bir şey yok."
Endişem daha da büyüdü:
— "Tarık, ne var? Neden canın acıdı? Lütfen söyle!"
Nereden bulduğumu anlayamadığım bir cesaretle ona doğru adım attım. Acıyan bileğini yakaladım. Geriye çekmeye çalışmasına rağmen hızlıca gömleğinin düğmesini açtım ve gözlerime inanamadım. Bileği tamamen beyaz sargılarla sarılmıştı.
— "Ne oldu sana? Bileğinin hali ne böyle?"
Artık çekmeyi bırakmıştı. Bileğine avuçlarımı bıraktım.
— "Önemli bir şey değil gerçekten Mihri," dedi, beni ikna etmeye çalışır gibi.
— "Hayır," dedim. "Gayet de önemli. Bu sargı nedir? Ne oldu Tarık? Gerçekten anlatıyorsun. En ufacık bir şeyi bile bana söylemeni istiyorum."
Gözlerinin içine bakıyordum.
— "Tamam mı? Gerçekten eline iğne batsa haberim olsun istiyorum. Sakın benden bu tarz bir şey saklamaya çalışma. Anlarım çünkü," diyerek gülümsedim.
Hafifçe yaklaştı ve hızlıca yanağıma bir öpücük bıraktı:
— "Sen öyle istiyorsan öyle yaparım karıcığım..."
— "Hadi o zaman, anlatmaya başla."
Yere saçılan ayakkabılarımızı bir kenara koyduk. Dalgaların ayaklarımıza çarpacağı şekilde kıyıya, eteklerimi toplayarak oturdum. Tarık da hemen yanıma oturdu. Anlatmaya başladı... İkimizin de gözleri denizin dalgalarındaydı. Güneş çoktan batmış ama hava hala kararmamıştı.
O gün davette neler yaşadığından, Cengiz'in hareketlerine nedenli öfkelendiğinden, camın bileğine girmesinden, hastanede yattığından bahsetti. Zihnimde, o davetten sonra neden beni aramadığı ya da mesajlarıma neden kısa cevaplar verip geç döndüğü bir anda aydınlanmış oldu. Konuşurken zorlanıyor gibiydi. Elimi yavaşça, bileğini sargılı olan elinin üzerine koydum.
— "Seni çok kıskandım Mihri," dedi. O koyu yeşillerini kahvelerime sabitlemişti. "O adamın sana yanaşmasına dayanamadım. Neredeyse sana dokunacaktı... Ben buna daha fazla dayanamadım."
Tuttuğum elini okşadım:
— "İyi ki de dayanmadın. Bak, şu an buradayız. Evet, o an şer gibi gözüken bir şeydi ama bak ne güzel bir hayır doğurdu bugün."
— "Öyle..." dedi ve bir kolunu omuzuma dolayarak beni kendine çekti.
Başım, sanki her gün onun boyun boşluğuna giriyormuş gibi usulca kıvrılıp ona yaslandı. Denizin dalgaları tıpkı bir nefes alışveriş sesi gibiydi. Şimdi ikimiz de nefes alıyorduk; birbirimizle... Rabbim bizi nefeslendiriyor, rızıklandırıyordu.
Bir süre ikimiz de sadece günün son aydınlığının, yerini yavaş yavaş gecenin karanlığına teslim etmesini izledik. Rüzgar yavaşladığı için dalgalar sakinleşmiş, huzur verici bir ses bırakıyordu geriye.
"Sevdiklerimizin yanımızda olması ne güzel, değil mi?" dedim.
Tarık omzumu hafifçe okşadı. "Öyle..." diyerek karşılık verdi kısaca.
"Ayrıca hepiniz çok büyük bir işbirliği yaparak muhteşem bir sürpriz hazırlamışsınız," dedim gülümseyerek.
Ancak o an aklıma yine ailemin yanımda olmayışı gelmişti ve içim birden buruldu. Başım hafifçe önüme doğru düştü. Tarık bu değişikliği hemen fark ederek bana döndü.
"Bir şey mi oldu?" diye sordu endişeyle.
"Hayır," dedim ama sesimdeki hüzne engel olamadım. "Sadece... Ben her zaman nikahımda ailemin de olacağını düşünürdüm. Ne bileyim işte... Onların da benim mutluluğumla mutlu olmasını isterdim."
Sesim oldukça kısık çıkıyordu, sanki dışarıya değil de kendi içime konuşuyordum. Tarık, önümde birleştirdiğim ellerimden boşta kalanı avucunun içine aldı.
"Zaten ailemiz yanımızda," dedi güven veren bir sesle. "Bizi seven, bizi olduğumuz gibi kabul edip destekleyen insanlar yanımızda... Ailenin gerçek anlamı da bu değil midir zaten?"
Söyledikleri yüreğime su serpmişti. Başımı onu onaylayarak salladım.
"Kesinlikle..."
"Ayrıca.. diye ekledi. Artık ailen benim"
Artık ailem oydu bende onun ailesiydim.
Usulca, elimi onun bandajlı bileğinin üzerine doğru götürdüm ve hafifçe okşadım. Canının yanmasına çok üzülmüştüm; sanki onun canı yanınca benimki de yanıyordu. Ama bir yandan da, beni kıskandığı için böyle bir şeyin yaşanmış olması içten içe hoşuma da gitmişti.
Bu hareketimle beni biraz daha kendine doğru çekti. Şimdi denizin ferah kokusuna, onun o kendine has kokusu da eklenmişti. Dakikalar önce helalim olan bu güzel adam, beni kollarında tutuyordu. Yanındaydım ve kendimi bu ana öyle büyük bir huzurla bırakmıştım ki... İçimde ne bir yadırgama vardı ne de bir yabancılık. Belki de bu anı o kadar çok hayal etmiş, öyle çok istemiştim ki...
Yavaş hareketlerle beni hafifçe bırakarak omuzlarımdan tuttu ve kendine doğru çevirdi. Yüzündeki gülümseme biraz buruklaşmıştı.
"Papatyam," dedi derin bir nefes alarak. "İsterim ki hep böyle kalalım. Azıcık bile uzaklaşma benden. Elimi uzattığımda sana ulaşsın isterim fakat..."
Başını denize doğru çevirerek iç çekti. "Maalesef bazı durumlar benim elimde değil."
Başımı öne eğdim. İçinde bulunduğumuz durumları ben de en az onun kadar iyi biliyordum. Ama bu, hep ayrı kalacağımız anlamına gelmiyordu. Bakışlarını tekrar bana çevirdi; tam göz bebeklerimin içine bakıyordu.
"En kısa zamanda," dedi, sanki bir yemin eder gibi. "En kısa zamanda birlikte yaşamak istiyorum."
Böyle söylemesi kocaman gülümsememe sebep oldu. "Ben de... Ben de çok istiyorum bunu," dedim büyük bir içtenlikle.
"O zaman," diyerek ellerimi ellerinin arasına aldı. Bir süre ellerimize, ardından parmağımdaki alyansa baktı. Yaptığı hareketle kalbim yine yerinden çıkacakmış gibi hızlandı; çünkü alyansımın üzerine minik bir öpücük bırakmıştı.
"Elimizden gelenin en iyisini yapalım ve birlikte kendi yuvamızı kuralım."
Gamzesini gösterecek kadar büyük bir gülümsemeyle söylemişti bunları. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. "İnşallah... İnşallah Yıld- Tarık."
Tarık bir an duraksadı, sanki bir şey yakalamış gibiydi. "Bir dakika... Sen bana 'Yıldız' mı diyorsun?"
Utanarak başımı aşağı eğdim. "İsminin anlamı yıldız olduğu için bazen içimden öyle diyorum," diye geçiştirmeye çalıştım.
"Hımm, 'Yıldız'... Beğendim," dedi keyifli bir sesle. "Ama 'kocacığım' demeni de duymak isterim."
Başını hafifçe eğerek yine göz göze gelmemizi sağladı. Daha çok kızardım. Ellerimi ellerinden çekip yüzüme yelpaze yapmaya başladım. Aslında hava serinlemişti ama ben resmen yanıyordum!
Bir anda ne olduğunu anlayamadım. Sırtımdan ve dizlerimin altından geçirdiği güçlü kollarıyla beni havalandırdı.
"Aaaa! Tarık ne yapıyorsun?"
Panikle nereye tutunacağımı şaşırdım. Düşme korkusuyla ellerim anında gömleğine yapıştı. Kahkahalarla gülmeye başladı.
"Ya, mızıkçılık yapma!" dedim nazlı bir sesle.
Kulağıma doğru fısıldayarak, "Şimdi buradan seni doğruca otele mi götürsem?" dedi.
Söylediği şeyle kızaran yüzüm resmen bordoya çaldı. Hemen yüzümü göğsüne gömdüm. Kimse bu halimi görmemeliydi çünkü inanılmaz utanıyordum. Tarık ceketini üzerime örttü. Bir elime benim ayakkabılarımı verdi, diğer eliyle kendi ayakkabılarını aldı ve beni kucağından indirmeden büyük adımlarla otelin olduğu yöne yürümeye başladı.
Bir yandan kalp atışlarım kontrolsüzce hızlanırken, diğer yandan gerçekten bu gece için bir otel ayarlayıp ayarlamadığını düşünüyordum. Ondan her an bir sürpriz fışkırabilirdi ama ben şu an kesinlikle buna hazır değildim!
"Tarık bırak beni! Gerçekten otele mi gidiyoruz?" diye inledim panik içinde.
Bu halim üzerine kahkahası daha da büyüdü. Onu bu kadar gür ve keyifle kahkaha atarken çok nadir görebilirdiniz. Ben de bu ender manzaraya; arkamızda denizin dalgaları, gökyüzünün kararmasıyla ortaya çıkan şehir ışıklarının ortasında şahit olduğum için kendimi çok nasipli hissettim.
Yüzü mutlulukla öyle parlıyordu ki... Dayanamadım, hafifçe kulağına doğru eğildim:
"İman yüzüne nur katmış kocacığım..."
Söylediklerimle bir anda kahkahası yarıda kesildi. Boğazına bir şey takılmış gibi öksürmeye başladı. Bir yandan öksürürken bir yandan da beni sarsmamaya, düşürmemeye çalışıyordu. Onun bu şaşkın ve darmadağın haline kıkırdadım.
Öyle güzeldi ki... Öyle güzeldi ki... Elhamdülillah Rabbim!
--
"Sabit dur canım, fermuarı açıyorum."
"Tamam, bekliyorum," diyerek dik durdum.
Bükra, neredeyse tüm gün üzerimde olan; beyaz, zarif bir gelinliği andıran tüllü elbisemin fermuarını açıyordu. Şu an bunu Tarık yapmadığı için memnundum; çünkü gerçekten utançtan kalpten gidebilirdim. Bu heyecanı şu an kaldıramazdım.
Bir süre beni kucağında taşıdıktan sonra birlikte bizimkilerin yanına dönmüştük. Akşam namazımızı yakın bir camide kıldıktan sonra vedalaşarak evlerimize geçmiştik. Bükra da bizimle gelmişti. Benimle biraz daha vakit geçirmek istediğini, İstanbul’a ne zaman geleceğini bilemediğini söylemişti. Bu gece birlikte kalacaktık. Bartu giriş kattaki kanepede yatacaktı; teyzem ve anneannem ise ikinci kattaki odalarında kalacaklardı.
"Tamam, çıkardım canım," dedi Bükra.
"Teşekkür ederim. Ben bir duşa gireyim," diyerek banyoya yöneldim.
"Tamam tamam canım, ben de burada üzerimi değiştireceğim. Ay, makyajım resmen yüzüme yapıştı Mihri!" dedi, bir eliyle yüzünü işaret ederek.
Gülümsedim. "Bence hâlâ çok güzel duruyor."
"Sağ ol sağ ol canım benim, yine de artık çıkartmak istiyorum." Sesi yorgun geliyordu.
"Tamam, ben duştayım," diyerek aşağı kata indim.
Zihnimde hâlâ bugün yaşadıklarım dönüp duruyor, sanki bir film şeridi gibi sahneleri tekrar tekrar geriye sarıyordum. Mutluluğun bıraktığı tatlı bir yorgunluk vardı üzerimde. Kendimi duşa atınca o yorgunluk bir nebze olsun dağıldı. Bornozuma sarılıp saçlarımı da bir havluya dolayarak yukarı çıktım.
Bükra yüzündeki maskeyi çıkarmış, ağır hareketlerle yatağımda telefonuna bakıyordu. Beni görünce, "Ah canım, çıktın mı? Çok hızlısın," dedi yorgun gözlerle. "Ben çıkayım da sen giyin."
Kapıya yöneldiğinde duraksayıp fısıldadı: "Bir de... Banyonuzu kullanabilir miyim? Gerçekten ben de banyo yapmadan rahatlayamayacağım."
Gülümsedim. "Tabii ki, hiç sorun olmaz. Kendini evinde gibi hisset."
Yorgun bir gülümseme bırakıp odadan çıktı. Hava geceleri serin olduğu için balkonun pimapen kapısını kapatmıştık. Gardıroptan kıyafet seçerken Bükra’nın getirdiği poşet dikkatimi çekti.
"Sana hediyem," demişti, "ama nikâh hediyesi olarak düşünme. Görüp beğenerek almıştım sadece."
Merakla poşeti açtım. İçinden krem rengi, pamuklu kumaş üzerine papatya desenleri olan çok sevimli bir pijama takımı çıktı. Gülümsedim. Elbette çok pahalı bir hediye değildi ama arkadaşımın beni düşünüp "Bunu görünce aklıma sen geldin," demesi benim için her şeyden daha değerliydi.
Pijamalarımı giydikten sonra üzerime anneannemden kalma kalın hırkalardan birini geçirdim. Anneannemin banyosunda kendi kullandığım papatya özlü şampuanı görünce hemen onu kullanmıştım; şimdi saçlarım buram buram papatya kokuyordu.
İnşirah suresini okuyarak saçlarımı taradım. Gece vakti saç taramanın sünnet olduğunu hatırlayarak kalbimden niyetimi ettim. Saçlarımı kuruttuktan sonra geniş bir eşarpla hafifçe bağladım ama toplamadım.
Biraz nefes almak ve yıldızları izlemek için balkona çıktım. Görünürde kimse yoktu; evin diğer ahalisi çoktan yatmıştı. Balkon kapısını açtığımda hafif bir serinlik karşıladı beni. Burası İstanbul’a göre daha ılıktı ama yine de gece ayazı kendini hissettiriyordu.
Gökyüzü, lacivertin siyaha çalan o derin tonundaydı. Yer yer bulutlar vardı ve o bulutların arasından yıldızlar bana gülümsüyordu. Ufak bir tıkırtı duyunca merakla sağ tarafa, Tarık’ın terasına döndüm. Görünürde bir şey yoktu.
Eski anılar zihnimde canlandı bir an... Ondan mektup beklediğim, hatta Cengiz’in adamından beni kurtarmak için yan terastan yanıma atladığı o gün... Birlikte burada oturduğumuz anlar hâlâ dün gibi tazeydi. Sadece şükür mırıldanıyordum Rabbime.
Gözlerimi yumdum. Rabbime, gönlüme giren ilk ve tek adamla beni helal kıldığı için bir kez daha şükrettim. Tam o sırada bir ses duydum; bir atlama, bir sıçrama sesi gibi...
Stresten ellerim buz kesti. Tırnaklarım avucuma batacak kadar güçlü yumruklarımı sıkmıştım. Gözlerimi açmaya korkuyordum. Derken, gecenin derinliği kadar huzur verici o fısıltı doldu kulaklarıma:
"Benim papatyam..."
Yorgunluktan ağırlaşan göz kapaklarımı kaldırdım. Odamın ışığının balkona yansımasıyla yüzü gözlerimin önünde netleşti. Gündüz özenle yapıldığı belli olan saçları şimdi daha rahattı; ön taraftaki uzun kumral tutamlar alnına dağılmıştı. Koyu yeşilleri yorgun ama gülümsüyordu; tıpkı ince dudakları ve gamzesi gibi...
Aramızda çok ufak bir boşluk vardı. Başımı gayriihtiyari eğdiğimde, altında rahat lacivert bir eşofman, üzerinde ise krem rengi bir kazak olduğunu fark ettim. Bir adımla aramızdaki boşluğu kapatırken kulağıma doğru fısıldadı:
"Hediyemi almaya geldim."
Çığlık atmamak için elimle ağzımı kapatırken kıkırdıyordum. Ne demek istediğini anlamıştım ama yine de bilmemezliğe vurdum. "Ne hediyesi?"
Bir adım daha yaklaştı, yüzlerimizi birbirine yaklaştırdı. Gözleri yüzümde gezerken nefesi tenime değiyordu. "Sence ne?" diye fısıldadı.
Sadece gülümsüyordum. Yumruk yaptığım avuçlarımı, onun kokusunu duyar duymaz serbest bırakmıştım. Bir anda bulunduğumuz durumdan uyanır gibi hafifçe geriledim.
"Hadi basılırsak?"
Dudağının kenarı hafifçe kıvrılırken sırıttı. "Bassınlar... Karımsın."
Bu sefer kendimi tutmadım, bayağı bayağı gülüyordum. Buz gibi ellerim, ateş gibi yanan yanaklarımdaydı. Biraz olsun kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum; çünkü Tarık her hareketiyle beni biraz daha heyecanlandırıyordu.
"Hemen getiriyorum hediyeni ama sonra gidiyorsun!" dedim, başparmağımı onu tehdit eder gibi ortamıza uzatarak.
Elleri eşofmanının cebindeydi. Hareketimle başını eğerek güldü ve ona doğru salladığım parmağımı tuttu. Elimi avucunun içine alırken fısıldadı: "Yine üşümüşsün güneşim..."
Gözlerim, ellerimi sıcacık kuşatan o büyük ellerindeydi. İstemsizce kendimi geriye çekiyordum. "Evet, karınım," dedim, bu durumu kendi içimde de kabullenmek ister gibi. "Fakat ailelerimiz bizi böyle görürse yanlış anlayabilir."
Başını kaldırarak iyice dibime girdi. "Nasıl bir yanlış anlaşılma?"
Bir elimi avucundan kopardığım gibi göğsünden yumuşakça ittirdim. "Yaaa biliyorsun işte, bilmemezlikten gelme!"
Daha çok güldü. Güçlükle ellerimi ondan kurtardığım gibi, "Bir dakika, hemen geliyorum," diyerek içeriye süzüldüm. Şükür ki odada kimse yoktu. Hemen çantamı bulup ön gözündeki, Tarık için aldığım doğal taş bilekliğini çıkardım. Koşar adım balkona döndüm ve kapıyı arkamızdan kapattım.
Onu arkası dönük, gökyüzünü izlerken buldum. "İşte," dedim, avucumun içindekini ona doğru uzatırken. "Senin bana verdiklerinin yanında pek bir şey değil, biliyorum..."
Yüzümü eğmiştim. Sesim sadece kendi duyacağım kadar ince bir fısıltı gibiydi. "Yine de ben de sana bir şeyler vermek istedim. Aslında nişan hediyemiz olarak düşünmüştüm ama artık nikâhlandığımıza göre nikâh hediyemiz olsun."
Çenemi kavrayarak yumuşakça başımı kaldırdı ve ona bakmamı sağladı. "Mihri..." dedi; ismimi yine bir şiir gibi mırıldanıyordu. "Bu çok anlamlı."
Gözlerine bakarken gülümsedim, o yeşil yıldızlarda kayboldum. O da gözlerini bir an dahi olsun benden ayırmıyordu. Sonra tekrar avucumda duran bilekliğe baktı.
"Sen takar mısın?"
İtiraz etmedim. Sağ elini uzattı. Ben de onun bana alyans taktığı o anki gibi, "Bismillahirrahmanirrahim," diyerek bilekliği koluna taktım ve kancasını sabitledim. Ellerim bileğinden ayrılacaktı ki izin vermedi; ellerimi sıkı sıkıya tuttu. Gözlerimin içine bakarken, "Hiç çıkartmayacağım," dedi. "Hiçbir zaman."
Kocaman gülümsedim. Küçücük bir hediyeme bile bu kadar değer vermesi beni çok mutlu etmişti. "Şey..." dedim, söyleyip söylememekte ikilemde kalarak. "Bu taş... Tıpkı gözlerin gibi öyle güzel ve güven verici bir sıcaklığa sahip ki... Yeşilin en güzel tonu."
Gözlerinin hafifçe dolduğunu gördüm. Derin bir nefes alarak yutkunduktan sonra başını diğer tarafa çevirdi; sanki o anki duygusallığını görmemi istemiyordu. Ellerimi hiç bırakmadan hızlıca beni kendine doğru çekti ve göğsüne yapıştırdı.
"Güzelim," dedi hırıltılı bir sesle.
"Efendim?"
"Sen gerçekten benim güneşimsin," dedi, biraz daha sıkı sarılarak.
"Daha önce gözlerim için kimse böyle bir şey söylememişti."
O an gözleriyle alakalı bir yarası olduğunu fark ettim ama yarasını kurcalamadım o anlatmak istediğinde bana anlatabilirdi.
Bazı yaralar yıllar geçse de kabuk tutsa da yerlerini korurlar. Gereksiz yere kabuklarını kaldırmaya hiçbir zaman gerek yok.
Bir süre öylece kaldık. Hafifçe beni kendinden uzaklaştırarak tekrar gözlerime dikti koyu yeşillerini. "Sabah erkenden Almanya’ya dönmem gerekiyor. Sen de İstanbul’a..."
Kollarının arası, ait olduğum yer... Öyle güzel bir sıcaklığı vardı ki, yıllardır hasretini çektiğim bir armağan gibiydi varlığı. Ancak bu güzel anın bitecek olduğu gerçeği, bir tokat gibi yüzüme çarpıyordu.
"Korkuyorum," diye fısıldadım göğsüne doğru. "Korkuyorum... Aklıma babamın, Cengiz'in yapabilecekleri geliyor."
Söylerken bu hissiyatın içine daha çok gömülüyordum. Tarık beni kollarının arasına daha çok hapsedip, bir eliyle başımı göğsüne yaslayarak hafifçe okşadı.
"Biliyorum, ben de korkuyorum," dedi o da benim gibi fısıldayarak. "Ama biliyorum ki Rabbim bizi biliyor, görüyor, duyuyor. Bize yardım edecek, bizi kavuşturacak, bize dayanma gücü verecek."
O kalın sesiyle bu şiir gibi teselliyi dinlerken, aklıma bir zamanlar benim ona verdiğim teselliler geldi. Şimdi o tam bir Müslümandı ve beni imanıyla teskin ediyordu. Karanlık gördüğüm istikbalimi aydınlatıyordu.
"Biliyorum," dedim, "yalnızca bu düşünceyle dayanmaya çalışıyorum."
Tarık güçlükle yutkundu, gözleri kısıldı. "Şu an senden ayrılmak bana ne kadar ağır geliyor, tahmin bile edemezsin."
Gözlerim doldu. "Edebiliyorum..."
Birbirimizin kollarındaydık, ayrılamıyorduk. Bir yandan evdekilerden birinin bizi basmasından korksam da, diğer yandan ne zaman kavuşacağımızı bilememek canımı çok daha fazla yakıyordu. Rabbime güveniyordum ama insandım; endişemi, üzüntümü ve hasretimi söküp atamıyordum.
Gözlerimiz hiç ayrılmıyordu. Sanki doya doya bakışamadığımız o kayıp zamanların acısını çıkarıyorduk. Tarık burukça gülümsedi.
"Evet, bugün nikahlandık. Artık birbirimize helaliz. Biraz değişik bir teklif olacak ama..." Durdu. Ne diyeceğini çok merak ediyordum. "Ben seninle sevgili olmak istiyorum."
Bir anda gülümsedim. Teklifi o kadar tatlıydı ki! "Olalım," dedim gayet rahat bir tavırla.
"Adım adım seninle bu duygusal bağı güçlendirmek istiyorum," dedi, elleri tekrar ellerimi bulurken.
"Ben de," dedim içtenlikle. Gerçekten adım adım o bağı güçlendirmek, helalliğin içinde o güzelliği büyütmek istiyordum.
"O zaman sevgilim," dedi, "hadi sen içeri gir. Ben girdiğini göreyim ki aklım sende kalmasın."
Bunu söylüyordu ama bakışları "gitme" der gibiydi. Ellerimi bir süre daha çekmedim ellerinden. Sıcaklığı içime işliyordu. Güçlükle ayrıldığımızda, o sıcaklığın yerini anında bir soğukluk kapladı.
Bir anda üşüdüğümü hissettim. Gecenin soğukluğu bütün benliğimi kaplamıştı. Üşüyordum; çünkü o gidecekti, ben gidecektim... Uzaklaşacaktık. Yüzüm düşmüştü. Narince çenemi tutarak kendine baktırdı tekrar.
"Hüzün düşmesin öyle yüzüne... İlk fırsatta yanında olacağım. Hem, beceremesem de daha çok mesaj çekmeye çalışacağım."
Yorgunça gülümsedim, kendimi zorladım. "Ben de fırsat bulduğum ilk anda sana yazarım. Rabbim," dedim, "bizi en kısa zamanda kavuştursun."
"Amin... Amin güzelim," dedi.
Arkama dönmeden kapıya doğru geri geri adımladım. Her adımda kalbimin üzerine ağır bir taş konuyordu: Özlem. Sırtım kapıya dayandığında o ellerini cebine koymuş, sadece beni izliyordu.
Bir anda, o cesareti nereden bulduğumu anlamadığım bir coşkuyla öne doğru atıldım. Belki de bu cesareti, ne zaman kavuşacağımızın belirsizliği vermişti. Koştum, parmak uçlarımda yükselerek yanağına minik bir öpücük bıraktım. Hemen başımı yere eğip odama daldım ve kapıyı arkamdan hızla kapattım.
Gözlerimi yumdum. Yanaklarım alev alevdi. Onu öpmüştüm! İlk defa... Hem bunun mutluluğu hem de ayrılığın sızısı çöktü üzerime. Kapıya yaslanmış öylece dururken çantamdaki telefonumdan bir bildirim sesi geldi. Tarık’tandı:
"Bu sayılmaz sevgilim, hile yaptın. :)"
Ekrana bakarken aptalca gülümsüyordum. Kapı açılınca telefonu hemen göğsüme bastırıp suçlu bir ifadeyle gelen kişiye baktım. Bükra'ydı. Saçlarını havluya sarmış, elinde dumanı tüten bir kupayla bana bakıyordu.
"Önemli bir şey mi böldüm?" diye sordu şakalaşarak. "Böldüysem çıkabilirim."
"Gel gel," diyerek yatağı gösterdim. "Hadi gel yatalım."
Birlikte yatağa oturduk. Bükra sanki Tarık'ın az önce orada olduğunu anlamış gibi arada terasa bakıp kıkırdıyordu ama irdelemedi. Biz de uzun süredir yüz yüze gelmemenin verdiği hasretle anlatacak ne çok anı biriktirmiştik... Bükra için yer yatağı hazırladım. Yatsı namazlarımızı kılıp yan yana uzandığımızda araya derin bir sessizlik girdi.
"Mihri, uyudun mu?" diye seslendi Bükra.
"Hayır."
"Bugün ikiniz de çok güzeldiniz. Gerçekten birbirinize o kadar çok yakışıyorsunuz ki... Sanki birbiriniz için yaratılmış gibisiniz."
Söyledikleri beni çok mutlu etmişti. "Umarım," dedim, "sen de bir gün gerçekten mutlu olacağın biriyle olursun."
"Ben de istiyorum ama..." dedi ve ailesiyle ilgili yaşadığı sıkıntılardan bahsetti.
Bazı konularda çok içine kapanık davranıyordu. "Eğer bir gün o aklındaki kişiyle alakalı konuşmak istersen," dedim ona dönerek, "her zaman burada olacağım."
Gecenin karanlığında, lamba aydınlığının el verdiği kadarıyla yüzündeki minnettarlığı gördüm.
"İyi ki varsın," dedi fısıltıyla. "İyi ki varsın Mihri."
Bazı geceler vardır; ne kadar yorgun olursanız olun uyumak bir o kadar zorlaşır. İşte benim için öyle bir geceydi. Çok yorgundum ama bugün yaşadıklarımızı zihnimde tekrar tekrar döndürmekten kendimi alamıyordum. En son Tarık’ı öptüğüm anı hatırladığımda, içimi büyük bir huzur kapladı.
Evet, geleceğin bize tam olarak neler getireceğini biz bilemiyorduk ama Rabbimiz biliyordu. "İstikbal" kelimesinin kökeni de zaten geleceği kabul ederek karşılamak demek değil miydi? Bunu ilk duyduğumda çok şaşırmıştım ama ne kadar da doğruydu: İstikbal, kabul ederek karşılamak... Kendimi bu huzura bıraktığımda, sonunda uykuya dalabilmiştim.
Sabah namazına Bükra’yı güçlükle uyandırdım. Namazdan sonra yorgunluğun etkisiyle ikimiz de tekrar yattık. Anneannemin kapıya gelip bizi kahvaltıya uyandırmasıyla ancak kalkabildik. Pek dinlenmiş hissetmiyordum. Başımı pencereden dışarı çevirdiğimde, bugünün tamamen bulutlu ve grinin tonlarına bürünmüş olduğunu fark ettim.
Aşağı kata indiğimde teyzem ve Alp de uyanmıştı. Herkes geç uyandığı için anneannem bahçeye güzel bir sofra hazırlamıştı. Bu mevsimde bahçenin pek mahsulü olmasa da pazardan aldığı taptaze domatesleri, salatalıkları doğramış; yanına yumurta ve sıcacık tava çörekleri eklemişti.
"Ellerine sağlık," diyerek hepimiz masanın etrafını büyük bir iştahla sardık. Bartu hepsimizden geç uyandı; ne kadar ısrar etsek de onu yerinden kıpırdatamamıştık. Kahvaltının ardından Bükra ile bulaşıkları yıkarken şükür ki Bartu Bey sonunda teşrif etti. Ona da ufak bir kahvaltı hazırladık. Bol muhabbet eşliğinde kahvelerimizi içtikten sonra, uçağı kaçırmamak için teyzemle birlikte eşyalarımızı toplamaya koyulduk.
Bartu da bizimle gelecekti. Elsa’nın bana aldığı o güzel beyaz elbiseyi burada bırakmaya karar verdim. Tarık’ın hediye ettiği araba ve motosikleti de ortak kararımızla Şeref amcaların garajına emanet etmiştik; şu an için en güvenli yer orasıydı. Tarık anahtarların bende kalması konusunda çok ısrar ettiği için onları yanıma almıştım ama eve götürmem riskli olacağından teyzeme bırakacaktım.
Havalimanına gitmek için çağırdığımız taksi gelene kadar Şeref amcaların kapısını çaldım. Şeref amcanın elini öpüp vedalaştım. Ardından Elsa ile sarıldık. Beni her gördüğünde yüzünde normalden daha sıcak bir gülümseme oluşuyordu. Tekrar tebrik ettiler ve Tarık’ın hayatına girdiğim için ne kadar mutlu olduklarını söylediler.
Taksi kapıya yanaştığında bu kez asıl vedalaşma faslı başladı. Bartu valizleri bagaja yerleştirirken Bükra ile uzun uzun sarıldık.
"Bana ilk fırsatta yaz tamam mı canım? Gerçekten seni çok özleyeceğim."
"Ben de seni çok özleyeceğim. Yaptığın o güzel tariflerden bana fotoğraf at," diye tembihledim.
Anneannemin elini öptüm, tüm desteği için teşekkür ederek ona sıkıca sarıldım. Hepimiz arabaya yerleşmiştik ki Bükra’nın tekrar tekrar bana baktığını fark ettim. Ancak ikinci bakışında odağının ben değil, yanımdaki Bartu olduğunu anladım.
Havalimanına varmamız çok uzun sürmemişti. Uçak yolculuğumuz başladığında kulaklıklarımı takıp playlistimden bir Nasheed açtım. Başımı uçağın penceresine yaslayarak son birkaç günde yaşadıklarımı düşündüm. İçimdeki özlem bir an bile gitmiyordu; onun yanında olmak, sevdiğim şeyler hakkında onunla uzun uzun konuşmak istiyordum.
Diğer yandan, tekrar eski hayatıma dönüyor olmak omuzlarıma ağır bir yük gibi biniyordu...
Bugün itibarıyla onu görmeyeli tam altı gün olmuştu. Sıcaklığına, kokusuna, bana bakışlarına her geçen gün biraz daha hasret kalıyor gibi hissediyordum. Eve geldiğimde annem yine her zamanki gibi karşılamıştı beni. Çok şükür ki babam dönmeden önce eve varabilmiştim; kendimi bu konuda nasipli hissediyordum.
"Artık bir süre bir yere gidemezsin, baban evde olacak," dediğinde annem, içimdeki hasretin devleşmeye başladığını hissettim.
Günlerim kursa gitmek ve hafızların derslerini dinlemekle geçiyordu. Kur'an ile meşgul olmak, ruhumdaki sıkıntıları bir nebze olsun hafifletiyordu. Onun dışında ev işlerine koşturuyordum. Garip bir boşluktaydım; nikahlıydım, artık evliydim ama bunu ne anneme ne babama ne de kardeşlerime söyleyebiliyordum. Bu durumun verdiği acıyı size anlatamam...
Hüma’ya anlatmayı çok istiyordum; eminim öğrense çok mutlu olurdu. Odamda, Tarık’ın hediyesi olan papatya saksısını her gün özenle suluyordum. Toprağı şu an kuruydu, mevsimi olmadığı için çiçekleri yoktu; ama bahar geldiğinde tekrar açacağını biliyordum. Tıpkı bizim gibi...
Tarık’la neredeyse her gün mesajlaşıyorduk ama bu bana asla yetmiyordu. Adımlarımı hızlandırarak kursa doğru yürüdüm; bugün biraz geç kalmıştım. Kaç gündür geç uyanıyor, haliyle ev işlerini geç bitiriyordum. Mesajlaşmak bir yere kadardı; ona sarılmak, o güven veren sıcaklığını tekrar hissetmek istiyordum. Hasret günlerinin çabucak geçmesi için bol bol dua ediyordum.
Kursa girdiğimde beni seven talebelerim, "Hoş geldiniz hocam!" diye neşeyle selamladılar beni. Ancak eski sınıf arkadaşlarımın hasret dolu ama bir o kadar da soğuk bakışlarını üzerimde hissettim. Beni görmezden geliyorlardı. Bu tarz davranışlara artık alışmış olsam da, yine de maruz kalmak ruhumu yıpratıyordu.
"Bir dakika bakar mısınız Mihri hocam?"
İdarecimizin sesiyle odasına doğru peşinden ilerledim. "Önümüzdeki hafta," dedi masasına otururken, "kendi sınıfınızda olacaksınız."
Bu haber beni içten içe sinirlendirse de "Peki hocam," demekten başka çarem yoktu. İtiraz etme hakkım yoktu; görevlendirmeler belli bir sırayla yapılıyordu. Ne kadar istesem de alyansımı takamıyordum, bu her seferinde kalbimi sızlatıyordu.
Hocalar odasına girip kabanımı bıraktım ve aynada eşarbımı düzelttim. Bugün kahverengi tonlarında giyinmiştim. Derin bir nefes alıp yüzümdeki ifadeyi düzelttim. Talebelerimle en güzel şekilde ilgilenmek için hazır olmalıydım.
___
Tarık’tan
Kavuşmuştum papatyama... O pamuk beyazı ellerini tutmuş, öpmüştüm. Helalim olmuştu. Kollarımın arasındayken onu kaburgalarımın içine almak ister gibi sıkmıştım; inciteceğimden korkmasam daha da sıkı sarılırdım. Nikahımız en güzel şekilde kıyılmıştı.
Öyle huzurluydum ki... Nikahtan sonra birlikte motora binip gazlamak en büyük hayalimdi, onu da yapmıştık. Akşam yemeği, deniz kıyısı, onu kucağımda taşıyışım... Onu ilk kez kucağıma almıyordum ama ilk kez "karım" olarak taşıyordum. Evet, o benim biriciğim, karımdı.
Şu an yanımda değildi ve önümdeki dosyalara bakarak ofladım. Bu ofis işlerinden artık nefret gelmişti; beni papatyamdan ayrı düşürüyordu. O son gece iyi ki yan terastan yanına atlamıştım. "Korkuyorum," dediği an onu hiç bırakmak istemedim. Ama hayat her zaman toz pembe değildi ya da sonu belli tatlı bir aşk romanı... Zorluklar ve mecburiyetler vardı. Ama biliyorduk ki, her zaman Allah vardı.
"Bismillah," diyerek tekrar belgelere odaklandım. Yatsı namazını kılmış olmanın huzuruyla son dosyaları da imzalayıp balkon kısmına geçtim. Burası genelde sigara içilen yerdi ama benim artık sigarayla işim yoktu.
O gece terasta beni öptüğü anı hatırladım. Eğer kaçıp odasına saklanmasaydı, o kadar da sabırlı bir adam olamayabilirdim... Telefonumu çıkarıp sesli mesajlarını dinledim. Her gülümseme sesini duyduğumda o tatlı yüzü gözlerimin önünde canlanıyordu. Yanı başımdan ayırmamak için can atıyordum. Bunun için ilerisi vadeli çok güzel bir planım vardı; bugün yaptığım görüşmeler biraz olsun beni avutuyordu. İlk fırsatta ona koşmak, uçmak, kavuşmak istiyordum.
Mihri’den
Kurstan çıktıktan sonra derin bir nefes verdim. Bir haftayı daha geride bırakmış, hafta sonuna kavuşmuştum. Ama Yıldız'ıma kavuşamamıştım... İdarenin verdiği maaş zarfını alınca çok sevindim; çünkü bu parayla almak istediğim çok özel bir hediye vardı.
Hemen ara sokaktaki gümüş dükkanına girdim. "Bir alyans almak istiyorum, beyefendi için," dedim. Gözlerim modellere bakarken aklım onun koyu yeşil gözlerine gitti. Kırmızı kadife üzerinde dizili yüzüklerden en sade ama en asil duranı seçtim. O bana alyans vermişti ama onun elleri boştu. Onun da parmağında benim yüzüğümün olmasını istiyordum. İlk görüşmemizde bunu ona verecektim.
Heyecanla telefonu çıkarıp onu aradım.
"Papatyam..." dedi sesi özlem kokan güzel adamım.
"Canım," dedim, "çok özledim seni."
"Ben daha çok," dedi eğlenir gibi.
Birbirimize takılsak da ikimiz de buruktuk. Bu hafta sonu gelebilmesinin mümkün olmadığını söylediğinde adımlarım yavaşladı. Elimizden bir şey gelmiyordu. "Önümüzdeki hafta bir fırsatını bulacağım," dedi. Umutla, "İnşallah," dedim.
Ancak o bir hafta, koca bir yıl gibi geçti. Kurs ortamı bile artık boğuyordu beni. Eski sınıf arkadaşlarım beni yok saymakta usta olmuşlardı; derslere geç giriyor, açıklama bile yapmıyorlardı. Disiplini sağlamaya çalışsam da beni umursamıyorlardı. Sonunda idareye şikayet ettim ama aldığım cevap "Kızlar seni istemiyor, dönüşümlü girmeniz lazım," oldu. Yorgundum...
Eve gidesim de yoktu. Babamın son günlerdeki yapmacık iyi tavırları sinirlerimi bozuyordu. Annemle konuşmalarına kulak misafiri olmuştum; babaannemin tedavisi için maddi sıkıntıdaydık. Babam akşam yemeğinde anneme dönüp, "Mihri ile Cengiz evlendikten sonra ailene gün yüzü gösterirsin artık," diyerek gülmüştü.
Boğazımdaki lokmayı zor yuttum. Onlara göre her şey ne kadar normaldi! Beni büyütmüş, okutmuşlardı; şimdi de istedikleri gibi bir evlilik yaparak "borcumu" ödeyecektim. Ama olmayacaktı! "Ben zaten evli bir kadınım!" diye haykırmak istiyordum ama susuyordum. Oyunumuzun bozulmaması için sabırla bekliyordum.
Nereye gittiğimi fark etmeden kendimi kenar bir mahalledeki küçük bir parkta buldum. Bir banka oturdum. O an telefonum titredi. Ekrandaki ismi görünce gözlerim parladı. Tarık’tan bir mesaj vardı:
"Yanına geliyorum, konum at."
--
Evet nasıl bir bölümdü ama hem kavuştular hem hasret kaldılar...
Nasıl buldunuz hikayemiz nasıl gidiyor samimi yorumlarınızı çok merak ediyorum.
Sizce "BİR DEMET PAPATYA" nasıl ilerleyecek tahminlerinizi yazın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |