

Selamünaleyküm Papatyalarım
Umarım iyisinizdir.
Elhamdülillah Rabbim 40.Bölüme kavuşturdu.
Bu bölümlere kadar benimle beraber gelip bana destek olan
Papatya Okurlarım iyki varsınız.
❗ Tüm okurlarımın dikkatine
Bölüm yazmak yayınlamak gerçekten hiç kolay değil.!
Maddi manevi sıkıntıları var. Bu alanda düzenli olarak bölüm atmak için elimden gelenin fazlasını yapıyorum.
Fakat okunma oranlarına göre yorum ve oylar çok düşük oluyor.
Beni üzüyor...
Binbir emekle yazdığım bölümün size neler hissettiğini nasıl bulduğunuzu okumak istiyorum.
Ben hiçbir zaman yorum ve oy sayısına göre bölüm atan biri olmadım.
Ama bu tutumumun bu şekilde karşılanması kırıcı.
Bu bölüm için üç kelime seçtim.
"Kucaklaşma, Dışlanma, Şok."
Bakalım siz nasıl bulacaksınız?
---
"Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır."
(İnşirah Suresi, 5. Ayet)
---
Tarık'tan
Hayatınıza gireli çok uzun zaman olmamasına rağmen, bazen karşılaştığınız kişinin gözleri, sesi ve o eşsiz varlığı vazgeçemediğiniz bir şeye dönüşür. Varlığı artık hayatınızda o kadar büyük bir yer kaplamıştır ki, onsuz yapamazsınız. Ufacık ayrılıklar bile size asırlar gibi gelir.
İşte ben, tam olarak o ayrılığın mengenesinde iki haftadır kıvranıyorum. Papatyamdan uzağım... Şirketin beni boğan o meşhur, karman çorman işleriyle meşguldüm. Onun soğuk ellerini avuçlarımın içinde tuttuktan sonra bırakmak zorunda kalmak, akşam olduğunda yanına gidememek, o güzel gözlerini doyasıya izleyememek bana bu sefer çok daha ağır geldi. Onu ilk gördüğüm andan beri hasrettim ama artık helalim olduktan sonra yüreğimde oluşan özlem, bambaşka, kavurucu bir yangın.
İkindi güneşi bulutların arasından kaskıma ve motorumla ilerlediğim yola vururken, bir yandan telefondan gönderdiği konumu takip ediyordum. Şehir içi olduğu için hızım yüksek değildi, kontrollü sürüyordum. On dakikalık mesafem kalmıştı. "Son on dakika," dedim içimden. Kavuşacaktım ona. Yine kollarımın arasında olacaktı.
Ancak ellerim bomboştu, böyle gidemezdim. Gözlerimle etrafta bir dükkan aradım. Çok geçmeden bir çiçekçi buldum. Dikkatli bir şekilde arabaların arasından geçerek kaldırıma alelacele park ettim. Evet, Mihri benim papatyamdı ama yanına elim boş gitmemeliydim. Onun ellerine en çok papatya yakışıyordu. Bir not yazdırmadım; çünkü ona anlatacak daha derin duygularım, onunla konuşacak pek çok şey vardı.
Papatyaları aldıktan sonra motorun ön kısmına buketi dikkatlice yerleştirdim. İnadına trafik sıkışmış, yol ağır akıyordu. Namazımı kılmış, duamda yine onu zikretmiştim. Rabbimden içinde bulunduğumuz karmaşaların çözülmesini ve bize hayırlı bir gelecek nasip etmesini dilemiştim. Bana onun gibi tertemiz bir çiçek nasip ettiği için tekrar tekrar şükrettim.
---
Mihri’den
Oturduğum bankda beklerken gözlerim karşıdaki şehir manzarasındaydı. Güneş, ağır ağır bulutların arasından ufka doğru ilerlerken bu parka onunla daha sık gelmeyi düşündüm. Manzara gerçekten muazzamdı; şehir ayaklarımızın altındaydı.
Geliyordu... İçimdeki karanlığa doğacak yıldızım geliyordu. Ah, onu öyle özlemiştim ki! Elleri ellerimi ısıtsın, o güven verici kokusuna başımı gömeyim istiyordum. Bu iki hafta boyunca yaşadıklarımı anlatmak, o en huzurlu sesiyle bana bir İnşirah suresi okusun istiyordum.
Ayaklarım sabırsızca yere ritim tutarken, bir anda güçlü bir motor sesi kulaklarıma doldu. Başımı hızla sesin geldiği yöne çevirdim ve gözlerim anında onu buldu! Parkın çitlerinin hemen arkasındaki yolda duruyordu. Yerimden fırladım ve ona doğru koştum.
Gülümsememe engel olamıyordum. Güneş, koyu yeşil gözlerine vurduğu için yeşilleri daha açık, daha parlak bir tona dönüşmüştü. Ben koşarken onun da gözleri kısıldı, o da bana gülüyordu. Koştum, koştum ve beni görür görmez açılan o güçlü kollarına kendimi bıraktım.
Anında beni kollarının arasına aldı. Bir eliyle belimi sararak beni iyice kendine yasladı. Diğer eliyle başımı göğsüne bastırdı. Ben de kollarımı sıkıca beline dolamıştım. Üzerindeki kalın ekipman kıyafetlerine rağmen, o tanıdık sıcaklığını hissedebiliyordum. Onun bu güven verici kucaklamasını öyle özlemiştim ki! Geçtiğimiz iki hafta boyunca yüreğim her an bu güveni aramıştı. Kimsenin bize bakıp bakmadığını ya da hakkımızda ne düşündüğünü umursamadan, bir süre sessizce öylece sarıldık.
Yavaşça ayrılırken gözlerimi tekrar o vizörünü ardındaki koyu yeşil gözlerine diktim. Yine o hafif kısık, hayranlık dolu bakışıyla beni izliyordu. Arkasından bir demet papatya çıkarıp bana doğru uzatınca, mutlulukla daha çok gülümsedim.
"Ayy, bunlar çok güzel!"
Buketi kucağıma alırken "Teşekkür ederim," diye mırıldandım. Onu görünce öyle bir hızla koşmuştum ki, elindeki buket dikkatimi bile çekmemişti.
"Bir dakika sevgilim, motoru park edeyim geliyorum," dedi. Bir yandan motorun park ayağını indiriyor, diğer yandan motoru kaldırımın kenarına yanaştırıyordu. Kaldırımdan gülümseyerek onu izledim. Motoru kullanırken ve park ederken sergilediği hareketler, bu alanda ne kadar deneyimli olduğunu çok net gösteriyordu.
Anahtarı kontaktan çıkarıp rahat bir refleksle seleden indi. Bakışlarını benden kaçırmadan kaskını çıkardı ve motor anahtarını ekipman ceketinin cebine koydu. Bana doğru gelirken kafasında kask bagı ( iç astar) vardı. Bu yüzden saçları tamamen gizlenmişti. Yanıma ulaştığında, parmak uçlarımda yükselerek hızlıca kafasındaki bandı çekip aldım. Kumral saç tellerinin alnına dökülmesini büyük bir keyifle seyrettim.
Ben bu hamleyi yaparken, o sadece benim tepkilerime odaklanmıştı. Bunu beklemiyormuş gibi bir an gözleri açıldı, ardından yutkunarak, "Mihri'm..." diye fısıldadı. Eli usulca yanağıma uzandı. Kaçmadım. Avucunun içini yanağıma yaslayıp okşarken, "Papatyam..." mırıldandı.
"Yıldızım.." diye fısıldadım.
Başıyla parkı gösterdi. "Oturalım mı sevgilim?"
Bu "sevgilim" sözüne bir türlü alışamayacaktım; nedense beni her seferinde utandırıyordu. Gülümseyerek, "Geçelim," dedim. Yan yana yürümeye başladık. Aramızdaki boy farkından ötürü yüzünü görmek için başımı epeyce kaldırmam gerekiyordu. Saçları alnına dökülünce, onları ellerimle karıştırmayı ne kadar çok istediğimi düşündüm. Hep içimden geliyordu bu ama bir türlü cesaret edemiyordum.
Bize en yakın banka doğru ağır adımlarla yürürken, hızlıca birkaç adım önüne geçip yüzüne baktım. Kucağımdaki buketi göstererek, "Güzel bir sürpriz oldu. Seni her gördüğümde elinde benim için bir papatya oluyor," dedim.
Göz kırparak cevap verdi: "Sevgilim Papatya olunca... Papatyasız yanına gelemiyorum ki."
Gülümsemem daha da büyürken kıkırdadım. "Ama bu haksızlık! Ben sana elimde yıldızlarla gelemem ki..."
Ne demek istediğimi hemen anlamıştı. Banka geçip yan yana oturduğumuzda kulağıma eğildi: "Sen bana böyle gülümse yeter... O zaman bütün yıldızları soluk bırakacak kadar büyük bir güneş doğuyor içime."
Yanaklarım kızarırken başımı kucağımdaki papatyalara gömdüm ve kokularını derince içime çektim.
Gözlerin bir ellerimi ardından boynumu kontrol etti ne aradığını biliyordum. Çünkü ben de onun bileğine bakmış ve kendi ellerimle taktığım doğal taş bilekliğini kontrol etmiştim. Burukça başımı büktüm "Maalesef alyansımı ve kolyemi takamıyorum."
Elleri usulca çenemi buldu başımı kendine çevirdi. "Takacaksın ve hiçbir zaman çıkartman gerekmeyecek."
"İnşaAllah" çenemi kavradığı elini hafifçe benden uzaklaştırarak bileğindeki benim hediyem olan doğal taş bilekliğini havaya kaldırarak hafifçe salladı. "Hiç çıkartmadım."
Yazardan
---
Tarık, Mihri o doğal taş bilekliği taktığından beri hiç çıkartmadığı gibi onu özlediğinde bilekliği öpmüş, Mihri'nin bilekliği takarken ki söylediklerini hatırlayarak gülümsemeşti.
---
Mihri'den
--
Dişlerim gözükecek kadar kocaman gülümsedim ve tekrar kucağımdaki papatyalara baktım.
Bu mevsimde bu kadar canlı papatya bulmak pek mümkün değildi. Bir an evvel baharın gelmesini, özellikle de hayatımıza o asıl baharın gelmesini diledim.
Başımı kaldırıp tam karşımızdaki şehir manzarasına baktım. O kadar huzurluydum ki... O sırada tekrar bir mırıldanma duydum.
"Hani beni çok özlemiştin?"
Kendi kendine konuşur gibi yapıyor, sitemkar bir çocuk gibi mırıldanıyordu aslında bana söylüyordu.
Başımı omzuna yasladım.
"Çok özledim..."
"Sen bir de bana sor..." derken, omzuna yasladığım başımın üzerine hafifçe başını dayadı. Ağırlığını vermekten korkuyor gibiydi ama bu hareketi öyle minik, öyle tatlı geldi ki kalbime; biraz daha huzurla doldum.
Yıllardır yaşadığım bu şehre bakarken; çektiğim acılar, mutluluklar gözlerimin önünden hızla geçti. Hiç böyle bir anı burada yaşayacağımı ummazdım. Hele ki nikah günü herkesin önünde terk edildiğimde yaşadığım o aşağılanmayı, o bakışların verdiği iç burukluğunu, babamın davranışlarının gönlümü ne kadar incittiğini düşününce... O günlerin sadece beni olgunlaştıran birer anıdan ibaret kalacağını ve artık gönlüme acı vermeyeceğini hiç tahmin edemiyordum.
Rabbimin gücü öyle büyüktü ki, şu anda gönlüme giren ilk ve tek adam yanımdaydı. "Helalim" diyerek başım omzundaydı. Birlikte bu manzarayı, güneşi ve bulutların rüzgarla sürüklenişini izliyorduk. O yanımdayken içim öyle huzurluydu ki; hiç konuşmasak bile varlığı bana iyi geliyor, içimde benim bile bilmediğim yaralarımı sarıyordu. Bir kolumla papatya buketimi biraz daha kavradım. Bizim hikayemiz bu güzel, narin çiçekle başlamıştı.
"Bir şeyler söyle papatyam," diye mırıldandı.
"Ne söyleyeyim?"
"Fark etmez, senin sesinden ne olsa dinlerim."
Hafifçe kıkırdadım. "Aslında sana anlatacak içimde öyle çok şey biriktiriyorum ki... Yıllardır biriktirdiğim her şeyi seninle paylaşmak istiyorum. Paylaşmak ama..." diye duraksadım. "Şu an yanımdasın ve senin omzunda bu güzel gün batımını izlerken bir anda hepsi uçup gitti. Seninle bu anı paylaşmak beni çok rahatlattı."
"Beni de papatyam," dedi.
Geçen görüştüğümüzde öğrendiğim ve artık sargılı olmayan birine dokundum "Nasılsın? Bileğin daha iyi mi?"
"Senin yanındayım ya iyileşiyorum." devam etti. "Ayrı kalmanın her türlüsü zor ama bu iki hafta benim için ayrı bir ağırdı."
Gülümsedim; aynı hisleri paylaşıyordum. Helalim olmuşken doya doya gözlerine bakamamak, ellerini tutamamak... Sadece benim duyabileceğim bir sesle konuşuyordu:
"Çok ağırdı... Bir kez daha bu şirketin işlerinden nefret ettim. Zaten hiçbir zaman sevemedim. Bir de senden ayrı kalmama sebep oluyorlar ya..."
"Sevmesen de bir işin olması çok güzel, onun için dua eden pek çok insan var," dedim.
"Öyle tabii, yine de çok bunaltıcı. Bildiğin gibi değil," dedi. Başlarımız birbirinden ayrılmıştı, şimdi yüz yüze bakıyorduk. "Yani motorla uğraşmayı seviyorum; sürmeyi, hatta söküp takmasını... Ama o sıkıcı toplantılar, hesaplar, saatlerce o ofiste tıkılıp kalmak beni öldürüyor gibi."
Onu hayranlıkla dinliyordum. "Motoru ne kadar sevdiğin her halinden belli. Yine de sormak istiyorum; motor tam olarak sana ne hissettiriyor?"
Gülümsedi ve bakışlarını motorunu park ettiği yere çevirdi. "O benim yoldaşım," diye fısıldadı. "Motor özgürlük gibi... Ne yaşadığının, ne hissettiğinin üzerine binip gazladıktan sonra bir önemi kalmıyor. Yolun akışına kendini bırakıyorsun. Hızlandıkça üzüntülerini, kederlerini geride bırakıyormuş gibi hissediyorsun."
"Bence de motor çok bambaşka bir şey," dedim başımı yere eğerek. "O hızın yüzünde hissettirdiği adrenalin büyüleyici."
"Çok yüksek hızlara çıktın mı?" diye sordu.
"Çok değil. Babamın arkasında binmiştim birkaç kez fakat uzun süre binmedim. Aslında seninle nikahımızdan sonra binmem benim için çok özeldi."
"Neden uzun süre binemediğini sorsam?" Gözlerimin içine endişeyle bakıyordu. Bu sorunun beni yaralayıp yaralamayacağını tartıyor gibiydi.
"Aslında," dedim yutkunarak, "Uzun süredir binemememin nedeni babamla yaşadığımız bir kazaydı. Çok büyük bir kaza değildi belki ama akşam vaktiydi. Babama beni dolaştırması için ısrar etmiştim. Evden çıktıktan kısa süre sonra bir kavşakta yokuş aşağı gelen bir motor bizim ön tekerimize çarptı. Babam yere düştü, ben bir anda ayaklarımı yerde buldum. Nasıl indiğimi hatırlamıyorum bile..."
Anlatırken gözlerine bakamıyordum. "O an bize çarpan çocuğun bağırışları çok kötüydü. Motor yolun ortasındaydı ve bize doğru büyük bir belediye otobüsü geliyordu. Olanca kuvvetimle motoru kaldırmaya çalıştım ama milim kıpırdatamadım. Babam sadece motora bakıyordu, karşı taraftaki çocuğa ya da bana hiç bakmıyordu bile. O olaydan sonra sesim içime kaçtı. Bir daha motora bindiğimde istemsizce ayağımın seyirdiğini fark ettim."
Ellerimi birbirine bastırdım. "Engel olamıyorum... Vücudum stres tepkisi veriyor. Beni en çok yaralayan; o anki korkumun kimse için bir şey ifade etmemesi ve ihtiyacım olan teselliyi görememiş olmamdı."
Gözlerimi açtığımda Tarık’ın çoktan yanımdan kalkıp önümde diz çöktüğünü gördüm. "Bana bak papatyam," dedi o kadar yumuşak bir sesle ki... Bir an bakışlarının buğulandığını, gözlerimin dolduğunu fark ettim.
Gözyaşlarımı görünce daha fazla dayanamadı, hafifçe doğrulup beni kucakladı. Beni o geniş ekipman ceketinin içerisine sarmıştı; sanki bütün korkularımdan, geçmişin kırgınlıklarından korumak ister gibi... Hem sıkı sarıyor hem de incitmiyordu. Sessizce ağlarken Tarık başımı okşuyor ve kulağıma İnşirah suresini o derin, huzurlu sesiyle fısıldıyordu.
Yavaşça ondan ayrıldığımda, "Bir süre daha böyle kalabiliriz," dedi istekli bir sesle.
Burukça gülümsedim. "Çok teşekkür ederim."
Eli, kırılmasından korktuğu narin bir eşyaya uzanır gibi yanağıma gitti. "Teşekkürün lüzumu yok güzelim. Sen iyi ol, ben her şeyi yaparım."
Bu tatlılığına dayanamayıp elimi boyum yettiğince yanağına uzattım, sakallarının altındaki o gizli gamzesini okşadım. "Sen yanımdayken iyi olmamam mümkün mü?"
Yanağındaki elimi tutup üzerine bastırdı. Sonra avucumun içinden öptü. Gözlerimi yumdum ve o hisle kendimi hafifçe geriye atıp papatya buketinin yanına, banka oturuverdim. Bu şaşkın halime gülmeye başladım. Tarık da bıyık altından gülüyordu. Sırtımdaki o ağır yükün indiğini, yaramın kabuk bağladığını hissettim.
Yanıma oturdu. Bir süre ikimiz de sadece manzaraya odaklanarak sessizliğin tadını çıkardık.
"Peki, sen işinden memnun musun?" diyerek sessizliği bozdu.
"Aslında," dedim derin bir nefes alarak. "Biliyorsun, bu hocalık mesleğine karşı korkularım vardı ama yapmaya başladıkça kendime güvenim geldi. Daha iyi hissediyorum. Fakat..." diyerek duraksadım. "Bazı talebeler pek kolay değil, beni çok yoruyorlar. Hiç sözümü dinlemiyorlar; bir de yaşımız yakın olunca pek saygı duymuyorlar."
El buketi tutmayan sol elimi buldu ve yumuşakça avuçlarının arasına aldı. "Seni üzdüler mi?"
İç çektim ve dudaklarımın arasından çıkacak kelimeyi büyük bir ilgiyle bekleyen o yeşil gözlerine baktım. Elini elimden çektikten sonra bir kolunu omzuma koydu ve beni biraz daha kendine çekti.
"Kimse benim karımı üzemez!"
Başımı göğsüne gömmüşken derin bir nefes çekip o güzel kokusunu daha derin soludum. Benim için böyle kızmasına gülümsedim. O kadar hasret kalmıştım ki bu duyguya; birilerinin benim üzüntümden ötürü endişelenmesine, benim yerime sinirlenmesine...
"Nerede çalışıyordun?" diye sordu.
Bu sorunun altındaki imayı fark etmemek mümkün değildi; kesin çalıştığım yere gidip o hadsizlerle konuşmayı düşünüyordu. Hafifçe geriye çekilerek yüzünü görebileceğim bir mesafeye geçtim.
"Bunlar kaçınılmaz şeyler sevgilim. Biz elimizden geleni yaptıktan sonra, bu tarz insanları Allah'a havale etmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Ne iş yaparsak yapalım, nerede çalışırsak çalışalım; iyi insanlar olduğu kadar kötüler de olacak. Hatta kötüler bazen daha çok olacak... Elbette hakkımı savunuyorum ama bir yerde de tevekkül etmekten başka çözüm kalmıyor."
"Haklısın papatyam," diyerek başını eğdi ama hemen ardından ekledi: "Ama sen yine de yerini söyle."
Gülümsedim. "Söylerim... Şeref Amca nasıl? Onu sormayı unuttum."
"İyi elhamdülillah. Sık sık ziyaretine gitmeye çalışıyorum. İlaçlarını ihmal etmediği sürece sağlık sorunları daha iyi."
"Çok sevindim, benden bol bol selam söyle."
"Söylerim... Senin selamını duyunca ayrı bir seviniyor zaten." Gülümsemem daha da genişledi.
"Elsa Abla nasıl?" diye sordum.
"Sen ona öyle mi diyorsun?" Söylediğim şeyi biraz garipsemiş gibiydi, yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
"Yani, benden büyük sonuçta. Öyle hitap etmek daha uygun olur diye düşündüm."
Dizine yasladığı eliyle gülümsemesini gizledi, gözleri yine o hayran olduğum şekilde kısıldı. "İyi... Arada ofise uğruyor, görüşüyoruz. Bir yandan da babamın davasıyla alakalı teknik çalışmalara devam ediyor."
"Onu soracaktım ben de," dedim konunun açılmasına sevinerek. "Nasıl gidiyor durumlar? Yeni bir bilgi edinebildin mi?"
"Yılbaşında kaza yapan motorun raporu Japonya'dan gelecek. O rapor bir bilirkişi raporu olduğu için aslında çoğu şeyi açığa çıkaracak. Tabii iddiamızı sunmak için birkaç kanıta daha ihtiyacımız var."
Bu konu açılır açılmaz ifadesi anında ciddileşmişti. Haklıydı; konu hayat memat meselesiydi.
"O gün o motoru hazırlayan personel işten çıkmış. Zaman geçtiği için personel kaydını bulmak, doğrudan kameralara ulaşmak biraz zor ama onlar üzerine çalışıyorum. Bir de Elsa, Borsanlar'ın bazı dosyalarına erişmeye çalışıyor."
"Benim elimden ne gelir? Ne yapabilirim?" dedim heyecanla. "Ben de bir şeyler yapmak istiyorum, elim kolum bağlı durmak istemiyorum."
"Şu an senin güvende olman ilk önceliğimiz," dedi ve derin bir nefes aldı. "Cengiz'in ne yapacağı belli olmaz. Şu ana kadar herhangi bir hamlede bulunmamasına seviniyorum."
"Ben de," dedim ama endişemi gizleyemedim. "Her an bir şey yapabilir, çok dengesiz davranıyor."
"Maalesef öyle... Senin burada tek başına olmandan çok endişeliyim." Uzaklara bakarak derin bir iç çekti. "Senin başına bir şey gelirse kendimi asla affetmem."
"Bu senin suçun olmaz ki," dedim teselli etmek istercesine.
Bana döndü, gülümsemesi bu sefer biraz acıydı. "Sen benim karımsın. Ne demek suçum olmaz? Seni ölene kadar korumaya yemin ettim ben. Ayrıca birbirimizi kollayacağız; ben de sana emanetim." Göz kırptı.
Söyledikleri o kadar güzeldi ki... Beni böyle sahiplenmesi gururumu okşadı. O an anladım ki, meğer sevilmek böyle bir şeymiş.
"Merak etme, emin ellerdesin," dedim şakayla karışık. İkimiz de ufak bir kahkaha attık.
"Birde," dedi ciddileşerek. "Burada daha güvende olman için, aynı zamanda çalıştığın yere gidip gelirken sana bir kadın koruma ayarlamayı düşünüyorum."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Kadın koruma mı?"
"Evet. Senin yanında bir arkadaşın gibi görünür ama aynı zamanda olası her durumda tetikte olur. Aklıma en mantıklı bu geldi."
Düşündüm; sürekli yanımda birinin olması değişik bir histi ama haklıydı. "Haklısın, Cengiz'in ne yapacağını ben de kestiremiyorum. Tamam o zaman."
"Kısa süre içerisinde bu işi çözeceğim," dedi. Sonra gözleri parlamaya başladı. "Bir de... Sana bahsetmek istediğim çok güzel bir husus var."
"Aslında," dedim, ayağımla yeri hafifçe sürterken ellerimi arkamda birleştirdim. "Benim de sana söylemek istediğim bir şey var."
Dudaklarını birbirine bastırdı, merakla sordu: "Neymiş?"
"Gözlerini kapat," dedim. Anında dediğimi yaptı. O gelmeden hemen önce sürpriz yapmak için aldığım gümüş yüzük paketini çantamdan çıkardım. Ellerim titriyordu, kalbim sanki yerinden çıkacak gibiydi.
"Açayım mı? Bak açıyorum..." diyor ama gözlerini hiç açmıyordu; sadece beni daha çok heyecanlandırmak için şaka yapıyordu.
"Açma!" diye cırladım. Yüzüğü yavaşça kutusundaki kadife yuvadan çıkardım. "Şimdi sağ elini ver."
Otuz iki diş sırıtıyor gamzesi bana bakıyordu ama gözlerini hala sıkı sıkıya yumuyordu. Elini bana doğru uzattı. Allah’ım, bu sıcacık eli tutabilmek ve bu güzel parmaklara aldığım hediyeyi takabilmek ne büyük bir nimetti... Diğer elimle bileğindeki bilekliği hafifçe okşadım. O bileklik ona o kadar yakışmıştı ki, sanki eksik bir parçasıydı da şimdi tamamlanmıştı. Gümüş yüzüğü yavaşça yüzük parmağına takarken derin bir nefes verdim.
"Bismillahirrahmanirrahim," diye mırıldandım.
Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, gözlerinin içi gülerek bana baktığını gördüm. "Hani açmayacaktın?" dedim sahte bir sitemle.
"Gel buraya, gel..." dedi ve beni hızla kendine çekti. Başını boynuma gömdü. Hemen ona sarıldım. Boynumda derin bir soluk aldığını hissettim. Ben de onun o huzur veren kokusunu içime çekiyor, böyle güzel bir tepki verdiği için şükrediyordum.
Yavaşça ayrıldığımızda, küçük bir çocuk gibi elini kaldırarak parmağındaki yüzüğe baktı. "Hanımımdan yüzük..." dedi hayranlıkla.
"Allah razı olsun, sevgilim."
"İkimizden de. Evli olduğun belli olsun diye düşündüm," dedim manalı bir bakış atarak. Kaşlarımı kaldırmıştım; tabii ki belli olmalıydı! Dışarıdan görenler kocamı bekar sanmamalıydı. İç sesim, "Hiç kıskanç değilimdir, hiç... Kesinlikle!"
Bunu söylesem yalan olurdu; bal gibi de kıskançtım!
"Anladım, anladım ben seni," diyerek başını salladı. "Benim karım biraz kıskanç mıymış?"
"Biraz değil," dedim gözlerimi büyüterek. "Bayağı bayağı!"
İkimiz de aynı anda kahkahayı patlattık. "Bu arada sormayı unuttum," dedim ciddileşerek. "Senin çalıştığın yerde kadınlar da var, değil mi? Mesafene dikkat ediyorsun, öyle değil mi?"
Kaşlarımı kaldırmış, tam bir sorgu memuru edasıyla ona bakıyordum.
Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Hafifçe öksürüp yutkundu. "Tabii ki karıcığım... Hatta onlarla aynı asansöre bile binmiyorum, sen merak etme."
"Aferin, aferin," dedim.
İçimden gelen o cesaretle uzandım ve alnına dökülen kumral saçlarını hafifçe karıştırdım. Öyle güzel bir histi ki; sanki çiçeklere dokunuyormuşum gibi... Pamuk gibi yumuşacıktı saçları.
Tarık’ın gülümsemesi daha da büyüdü. "O zaman şimdi de ben sana o büyük haberi veriyorum."
Yanaklarımın kızarmasını umursamadan hemen yanına oturdum. Ellerimi iki yanıma yaslayıp ona doğru eğildim. "Bekliyorum!"
Dudaklarını ıslatıp, birbirine bastırdı. Anlatacağı şey her neyse, heyecanı sesinden okunuyordu. Ben de onun heyecanına ortak oldum. Papatyaları bankın sağ tarafındaki boşluğa bırakmıştım.
Bir meltem esti. Eşarbım uçuştu. Tarık'ın kumral saçları karıştı.
"Hazır mısın?"
"Hazırım!" diye adeta cıvıldadım.
"Bize özel... O ilk karşılaştığımız papatya tarlasının hemen önündeki arsaya bir ev yaptırmaya karar verdim!"
Bir süre ağzım açık şekilde ona baktım. Gözlerimi hızlıca kırpıştırdım. Bu halime anında gülmeye başladı. Bir yandan gözlerim onun gülüşünün güzelliğinde ve yanağındaki o minik çukurdayken, diğer yandan söyledikleri zihnimde dönüp dolaşıyordu.
Bize özel bir ev mi yaptıracaktı? Hem de ilk tanıştığımız o papatya tarlasının hemen önündeki arsaya... Allah'ım, bu dünyadaki en güzel sürpriz olabilir miydi?
"İnanamıyorum!" diyerek bir hışımla yerimden fırladım. Olduğum yerde coşkuyla sıçrayıp alkış tutarken, "İnanamıyorum Tarık! Gerçekten bize özel bir ev mi?" diye bağırdım.
O da ayaklanmıştı. Gülümsemesi, gözleri ve sesi coşkuma eşlik ediyordu. "Tabii ki bize özel olacak. Her şeyini biz seçeceğiz, dekorasyonunu biz yapacağız, biz tasarlayacağız..."
"Ay, çok güzel!" Mutluluktan sesim normalden biraz fazla çıkıyordu ama umurumda değildi.
Ancak bir an duraksadım, gerçekler zihnime çarptı. "Ama bu gerçekten çok büyük bir masraf değil mi?" diye sordum çekinerek. "Yapabilir miyiz?"
Kendinden emin bir tavırla saçlarını hafifçe geriye attı. Böyle yapınca o kadar havalı görünüyordu ki... "Bizi zorlayacak bir şey değil, merak etme," dedi güven veren bir sesle.
"Elhamdülillah o zaman! Havalara uçuyorum."
" Söylemene gerek yok; az önce bizzat şahit oldum," dedi takılarak. Utanarak başımı diğer tarafa çevirdim ama haklıydı; havalara uçulacak kadar güzel bir haberdi bu. Kendi kendime, "Haklıyım tabii," diye mırıldandım.
Duymuştu. "Haklısın benim papatyam... Sen her zaman haklısın."
"Her zaman değil de," dedim kıkırdayarak. "Çoğunlukla diyelim."
Keyifli bir kahkaha attı. "Yine de çoğunluğu elinde tutacaksın yani?" Başımı onaylar anlamda salladım.
Etrafımızdaki park lambalarının yanmasıyla güneşin tamamen battığını fark ettim. Saat ilerliyordu. O kadar mutluydum ki; şu an bu güzel anı, bu güzel adamı bırakıp tekrar o bunaldığım, anlaşılmadığım eve —ev bile demek istemediğim o yere— dönmek istemiyordum. Ama gitmek zorundaydım.
Ona bir kez daha sarıldım. "Bu haber beni o kadar sevindirdi ki anlatamam sevgilim..."
Sarıldığımda o da hemen karşılık verdi ve kulağıma doğru eğildi. "Bana ilk defa 'sevgilim' dedin..."
Kahkaha attım. "Öyle mi demişim? Daha önceden demiyor muydum?"
Başına "Hayır" anlamında salladı. "Tarık yaa, uğraşma benimle!"
İkimiz de gülüştük. "Bu ev detaylarını ve diğer konuları telefonda konuşmaya devam edelim," dedim. Başını eğdiği için gözlerimiz tam karşı karşıyaydı. "Gitmem lazım."
İfadesi bir an soluklaştı. Benim isteksizliğim de her halimden okunuyordu. "Bir gün," dedi umutla. "Kendi evimize gideriz inşaAllah."
"İnşaAllah sevgilim..."
Onunla daha dakikalarca, saatlerce sohbet etmek istiyordum ama bu kadarcık zaman bile bizim için çok kıymetliydi. Papatya buketini dönüşte tekrar kursa bırakmam gerekecekti; maalesef eve götüremezdim. Tarık’la vedalaşmamız yine hiç kolay olmadı, her seferinde bir parça daha zorlaşıyordu.
Sıkıca, son bir defa sarıldık. O artık motorunun üzerindeydi, kaskı hemen önündeydi. Tam o sıcak sinesinden ayrılıyordum ki, ne olduğunu anlayamadım... Yanağıma yaklaştı ve dudaklarını usulca, yumuşacık bastırdı. Beni yaptığı bu ani hareketin etkisinde bırakıp, hızlıca kaskını taktığı gibi uzaklaştı.
Arkasından öylece bakakaldım. Hem gülümsüyor hem de şaşkınlıktan donup kalmıştım. İçimde çok değişik, çok güzel bir his vardı. Şaşkınlığımı telefonuma gelen o tanıdık bildirim sesi dağıttı. Telefonumu çıkarıp baktığımda Tarık’tan mesaj vardı:
"Ödeştik sevgilim. 😉"
Kocaman gülümsedim. Ben onun bu tatlılığıyla ne yapacaktım?
O akşam eve gidince annemden güzel bir sorgu, babamdan da azar yemiştim. Neden geç kaldığımı sorup durdular. Gerçekten o kadar zordu ki; hem yalan söylemeden hem de onlara bir açıklama yapmaya çalışmak... Hüma artık kursu bırakmıştı, o yüzden ben tek gidiyordum.
Akşam bana gösterdikleri muameleden sonra sofrayı kursam da oturup onlarla yemedim. O kadar iştahım kaçmıştı ki, her şeyi kursam da bırakıyorlardı. "Bazen bu imtihan bana çok ağır geliyor Allah'ım, özür dilerim... Ne olur bana yardım et, ben artık bunlara dayanmakta çok zorlanıyorum," diye mırıldandım. Bir şey yememiştim ama hiç açlık hissetmiyordum. Tarık'la yaşadığımız anları düşünüp gülümsedim; gözlerim yorgundu ama zihnim ve kalbim dopdoluydu.
Bulaşıkları yıkadıktan sonra odamda bir köşede seccademi serip namazımı kıldım. Ardından secdede dua ettim Rabbime, açtım içimi. Bir anda ağlamaya başladım; sessiz sessiz... Gözyaşlarımı sadece O görsün istedim, içimdeki feryatları sadece O duysun... Gördüğüm muamelelere sadece O şahit olsun ve beni kurtarsın. Yalvardım, yakardım ve beni duyduğunu her zaman bildiğim için biraz olsun içim hafifledi, duruldu.
Herkes odasına geçtiği için etraf sessizdi. Kendime bir Türk kahvesi yapıp odaya geçtim, kapıyı kilitleyip telefonumu çıkardım. Tarık, ses kaydı olarak ev için görüştüğü mimarla yaptığı konuşmadan bahsediyordu; arsayı satın almıştı bile! Üzeri için bizim isteğimiz doğrultusunda bir ev projesi çizilecekti. Onunla bunu konuşmak bile çok güzeldi ama sesim o kadar yorgundu ki, sadece yazarak birkaç cümleyle cevap verebildim.
Önümde hafta sonu vardı. Hafta sonu çoğu insan için bir dinlenme vakti gibi görünürken, benim için hafta içinden daha yorucu geçiyordu. Sadece Allah'a dayanmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. Diğer yandan Tarık, gerçekten bizim bu meselemizi çözmek için büyük çabalar sarf ederken hiçbir şey yapamıyormuş gibi hissetmek beni çok üzüyordu. Rabbime dua ettim; gerçekleri ortaya çıkarması ve bu yolda bana kolaylıklar vermesi için...
Sabah kalkıp erkenden evin işlerinin çoğunu bitirmiştim. Bugün biraz daha erken yola çıktığım için kursun yolunu rahat adımlarla yürüyordum. Kulağıma taktığım kulaklıkta Nasheed -Umumil Hayati- dinliyordum.
Türkçe anlamının da bildiğim için şu anki durumumu öyle güzel anlatıyordu bu parça.
Pazartesi olmuştu; bu hafta, bu yılın son haftasıydı. Bu yıl benim için o kadar anlamlıydı ki... Pek çok şey yaşamış; hayatımın en zor anıyla yaşarken en güzel anlarıyla da karşılaşmıştım. En çok da hayatıma o girmişti, Yıldızım... O yüzden unutulmaz bir yıldı benim için.
Bunları düşünürken bir yandan da bu hafta kendi sınıfıma gideceğimi hatırladım. Onlarla doğru bir şekilde iletişim kurmak istiyordum. Bu o kadar zordu ki... Yani hoca olmak sadece despot bir şekilde davranıp o kızları aşağılamak demek değil elbette ki; ya da çok gevşek davranıp hiçbir disiplini sağlayamamak da değil. İkisinin arasını bulmak, ince bir ipte yürümek gibi...
Belki talebelerimle aramdaki yaş farkı daha büyük olsaydı bu daha rahat olabilirdi ama zamanında sınıf arkadaşım olan kişilerle şu an hoca-talebe ilişkisi içine girmek sanıldığından çok daha zor ve sancılı. Bir de eğer yaptığınız işi hakkıyla yapmak istiyorsanız daha da zor. Ama biliyordum ki ben elimden geleni yaptıktan sonra Rabbime tevekkül etmek zorundayım; tevekkül etmekten başka bir şey elimden gelmez.
O düşüncelerle kursa girdim. Bugün daha bir kalabalıktı sanki. Hocalar odasında üzerimi çıkardıktan sonra dualar mırıldandım ve "Hasbünallahü ve ni'mel vekil," diyerek sınıfıma girdim.
Pazartesi tahmin ettiğimden daha sakin geçti, elhamdülillah. Akşam da babamın bazı işleri olduğu için evde değildi; annem de pek sorun çıkartmamıştı. İşleri halletmiş ve sonunda odama çekilebilmiştim. Hüma ile biraz muhabbet etmiştik; okulda yaşadıklarından bahsediyordu, bir arkadaşı ona bir hediye vermiş, çok heyecanlı anlatıyordu.
Yanımıza Enes geldi. Fıstıklı çikolatasını yerken o da meraklı bakışlarıyla ikimize bakıyor, muhabbetimizi anlamaya çalışıyordu. İkisinin de başını şefkatle okşadım. Onları çok seviyordum; onlar masumdu, bu ortamda bir suçları yoktu. Bir seçim hakları da... Onları da bu ortamdan kurtarmak istiyordum ama önce kendi hayatımı elime almalıydım. Ancak ondan sonra onlara gücüm yettiğince yardım edebilirdim.
Bugün Bükra’dan gelen mesajla gülümsemiştim. Genel olarak mesajlaşsak da ilk defa bana okulda yaptığı bir tatlının fotoğrafını atmıştı. Tahmin edin ne? Elmalı kek! Ama gerçekten çok güzel yapmıştı; porsiyon porsiyon, üzerlerine de tarçınlı hafif bir krema sıkmış... Fotoğrafları görünce iştahım kabardı. Sesli, coşkulu bir mesajla ona cevap verdim. Ne kadar özlediğimi de yazdım.

Tam onunla mesajlaşıyorduk ki Bartu yazdı:
Bartu: "Nasılsın bakalım küçük hanım? Evlilik nasıl gidiyor?"
Üstten onun da mesajını görünce keyfim daha da yerine geldi. Bükra'ya döndüm hemen.
Mihri: "Seninki bana yazmış."
Bükra: "Benimki mi? O kim?"
Mihri: "Bartu abim 🤭"
Bükra: "O ne ara benimki oldu? 😅"
Mihri: "Hadi hadi, inkar etme 😂"
Bükra: "Neyi inkar ediyormuşum? 😁"
Mihri: "Bak Bartu abim çok yakışıklıdır, kaparlar. 😆"
Bükra: "Kapmalarına gerek yok, o zaten o konularda bayağı aktif... 😮💨"
Mihri: "Neyse sen bilirsin, sonra üzülme diye diyorum."
Bükra: "Sağ olasın canım arkadaşım 🫂🥰 Bu arada söylemeyi unutmadan; yılbaşında okulumuz tatil olacak. Belki birkaç günlüğüne gelebilirim, görüşürüz."
Mihri: "Ayyy çok sevinirim, harika olur! 😍"
Onun mesajlarına kalp attıktan sonra Bartu’ya döndüm. Allah'ım, bir de "Evlilik nasıl?" yazmıştı...
Mihri: "Biri Almanya’da biri İstanbul’da yaşayınca ne kadar olabiliyorsa o kadar...
Bartu: "Uzak mesafe ilişkisi yani."
Mihri: "Gönüllerimiz bir olunca mesafeler yakın oluyor elhamdülillah."
Bartu: "Hiç o konuyu açma, gerçekten öyle Mihri, biliyorum."
Mihri: "Sizin durumlar nasıl?
Bartu: Yani nasıl desem... 🙊🙉🙈"
Mihri: "Üç maymunu oynamak istiyorsun yani?"
Bartu: "Öyle demeyelim de... Sen de bir kardeş olarak biraz beni över misin?"
Mihri: "Mesela neyini öveyim?"
Bartu: "Kız, benim hiç övülecek bir şeyim yok mu?"
Mihri: "Mesela?"
Bartu: "Aşk olsun minik hanım!"
Mihri: "Olsun olsun da... Yaradan'a, sonra Yaradan için yaradılana."
Bartu: "Vaoooww! Maşallah kız sana, esaslı laf. Ben bunu bir yere yazayım, lazım olur."
Mihri: "😅🤭 Allah iyiliğini versin Bartu abi. Ben zaten bir şeyler söyledim ama bakalım... İnşallah onun gönlü de değişir, dua edelim."
Bartu: "Et lütfen; bana da, ona da... Sen hafızsın, duan kabul olur."
Mihri: "🤲🏻🫂🥰 Ederim."
Tam mesajları kapatıyordum ki bir bildirim daha düştü: Yıldızım.
Tarık: "Sevgili papatyam nasılsın? Ruhen, bedenen iyi misin?"
Tek açımlık bir fotoğraf atmıştı; heyecanla tıkladım. Seccadesinin üzerinde bağdaş kurmuştu, Risale okuyordu.
Mihri: "Maşallah barekallah benim sevgilime! 😍 Elhamdülillah iyiyim, senin fotoğrafını gördüm daha iyi oldum. Sen nasılsın?"
Hemen bir ses kaydı attı: "Senin sesini duydum ya şimdi, ben de bir kat daha iyi oldum."
Gülümsedim. Mesajı devam etti: "Ev konusunda herhangi bir fikrin var mı? Mimarlarla bir an evvel konuşup projeyi kesinleştirmek istiyorum. Bir an evvel başlasınlar."
Acelesi çok hoşuma gitmişti. Ses kaydı atarak cevap verdim:
"Aslında hep bir gün Osmanlı konakları tarzında, tabii modern yapılarla da uyumlu bir ev hayal etmiştim. Çocukken Yavuz Bahadıroğlu’nun kitaplarını okurdum; orada Osmanlı evlerini 'dışa kapalı, içe açık; içindekini koruyup özgür kılan ama dışarıdan sakınan' evler olarak tanımlıyordu. Bu benim çok ilgimi çekmişti. Böyle bir ev olsa çok güzel olur."
Tarık: "Hmmm, gerçekten çok güzel anlattın. Ben bu tarz yapılara çok hakim değilim ama şu an sen söyleyince beğendim. Öyle güzel anlatıyorsun ki gözümde canlandı."
Onun da beğenmesine sevinmiştim. Biraz daha anlatmaya devam ettim:
"Bahçeli olsun tabii, garajı da olmalı; araçları, motorları koyarız. İki katlı olabilir ama mutlaka bir terası olsun. Bahçesinde ekip biçebileceğimiz bir alan, aynı zamanda yürüyebileceğimiz betonla kaplı olmayan toprak bir kısım da bulunsun. Evin girişinde veranda olsun; mutfak bahçeye baksın ve Amerikan tarzında olsun. Üst katta mutlaka bir mescit, bir de kütüphane odamız olsun..."
Bir an kendimden geçmiş, ardı ardına sıralamıştım bu cümleleri. Tarık gülerek ses attı:
"O kadar detaylı anlattın ki, sanki geleceğe gidip de evimizin içinde gezmişsin gibi hissettim! Ben bu şekilde notlarımı alıyorum. Senin tüm anlattıklarına bakarak mimarla konuşacağım. Zaten içinde sen oldukça o evin güzel olmaması mümkün değil. Yine de senin gönlüne göre olsun her şey."
Tek açımlık bir fotoğraf daha attı.
Bu seferki ömür...
Allah'ım seccadesine "M" ve kalp yapmışşş!
Öyle mutluydum ki! Gerçekten benim isteğime göre bir ev yapılacaktı... Bunu hayal bile edemezdim. Osmanlı konaklarına her zaman özenmiştim ama bunu gerçek hayatta, sevdiğim adamla birlikte tasarlamak ve orada yaşayacak olmak aklımın ucundan bile geçmezdi. Rabbim beni ne güzel rızıklandırıyordu; O'nun kuvveti, kudreti ne büyüktü...

--
Yazardan
Genç adam, saatlerdir önüne gömüldüğü dosyalarla uğraşmaktan yemek bile yememişti. Hoş, iştahı da yoktu zaten. Yemek yemediğini, guruldayan midesinin uyarısı ile hatırladı. Dağınıklık içinde, masasının sağ tarafında duran su şişesini alarak kafasına dikti; birkaç kez yukarı doğru kaldırdı ama şişe bitmişti. Ağzına damlayan son birkaç damla ile iyice sinirlendi.
Elindeki şişeyi boşluğa doğru öfkeyle fırlattığında, şişe geniş alanda yankılanarak düştü ve cam parçaları zemine dağıldı. Bağırarak küfür etti ve masasının üzerindeki sayfaları hırsla karıştırdı. Birkaç sayfayı elinde topladıktan sonra, oturduğu sandalyeyi sertçe ittirerek kalktı. Dar koridordan geçerek; tamir aletlerinin ve konuşma seslerinin yükseldiği demir kapıyı büyük bir hışımla açtı.
Onu gören personeller anında ayağa kalktı. Kimileri ellerindeki işi bırakamadıkları için sadece baş selamı verdiler. "Hoş geldiniz Cengiz Bey, bir sorun mu var?"
"Korkut nerede?"
Diğerlerine kıyasla daha yaşlı olan adam öne çıktı, kasketini düzeltti. Personel görevlisi olan bu adam, daha deneyimliydi. "Mümtaz Bey'in emriyle ayrılmak durumunda kaldı."
Sabırsızca oflayarak saçlarını çekiştirdi Cengiz. "İsterseniz ben yardımcı olayım," dedi yaşlı personel. "Gerek yok!" diye kestirip attı Cengiz. "Geldiği zaman yanıma uğramasını söyleyin."
Dışarı çıktı. Kalmakta olduğu otele gitmek için beyaz BMW'sine atladı. Ön koltuktaki ilaç poşeti dikkatini çekti. İçini karıştırdığında, geçen gün doktorun ona verdiği ilaçlar olduğunu fark etti. Artık seyrek içtiği bu ilaçları neredeyse hiç kullanmıyordu; nefretle poşeti tekrar koltuğa fırlattı. Anahtarı kontağa takarken boynunu sertçe kaşıdı.
Dikiz aynasını kontrol etmek için baktığında, kendi gözleriyle karşılaştı. Ama bir yabancıdan farksızdı o gözler... Altları halka halka kararmış, çökmüş; elmacık kemikleri iyice belirginleşmişti. Biraz önce ne kadar sert kaşıdıysa, boğazında kırmızı çizgiler oluşmuştu. Gözlerini aynadan hızla kaçırdı ve arabayı çalıştırdı. Görmek istemiyordu; ne görüntüsünü ne de gerçekleri...
Bir süredir kaldığı otel buraya çok uzak değildi. Arabayı otoparka bıraktıktan sonra asansöre bindi. Kaldığı otel, diğerlerine nispeten daha küçük, daha sönük ve bakımsızdı.
Cebindeki kartla 9 numaralı odaya girerken üzerindeki montunu çıkarmaya başladı. Montu, oldukça karışık olan odanın girişine fırlattı. Sarsak adımlarla yatağa yürüdü ve kendisini bazasından garip sesler gelen yatağa bıraktı.
Derya'nın doğum günü davetinden sonra bu otele taşınmıştı. Evinde uzun zamandır kalmıyordu; tabii o yere ev denilirse... O gün yaşanan karmaşadan babası, tabii ki onu sorumlu tutmuştu. Bir günah keçisi lazımdı. Aslında Cengiz, babasının asıl neye kızdığını biliyordu: Ona sormadan Mihri'yi bütün ortaklarının gözü önünde "nişanlısı" olarak tanıtmasına kızmıştı. Zaten Cengiz de bunu sırf babasını kızdırmak için yapmıştı.
Etraf biraz sakinleştiğinde, babası Borsan Grup’un ana merkezindeki ofisine derhal gelmesini emretmişti. Mecbur gitmişti. İçeri girer girmez küçük bir çocuk gibi azarlanmış, hatta bir ara babası üzerine yürümüştü. Bağırarak karşılık verince Cengiz geri adım atmak zorunda kalmıştı. Babasının gözünde hala küçüktü... Hiçbir zaman gerçekten onun oğlu gibi hissetmemiş, gerçek bir baba sevgisi görmemişti. Sadece yapması gerekenler olan, yetişmesi gereken bir varis, mükemmel bir robot olması beklenen bir çocuktu Cengiz. Ve artık bundan bıkmıştı.
Şu an hastalıklarını görmezden gelip Mihri'ye karşı olan takıntısından güç alarak işine sarılıyordu. Öyle bir hırs bürümüştü ki gözlerini, kendi acılarını hissetmiyordu. Uyku mu? Ne zamandır gerçek bir uyku uyumamıştı... Sadece çalışıyor, bazı geceler barlara gidiyor ya da tek başına içiyordu. Cebinden bir sigara, diğer cebinden de çakmağını çıkardı. Sigaranın ucunu ateşlerken onu tek tatmin eden şey şuydu: Herkesin önünde Mihri'nin nişanlısı olduğunu söylediği için, babası artık bu yoldan asla vazgeçemeyecek ve onları ister istemez evlendirecekti.
Diğer yandan, yaptığı çalışmaların meyvesini alacağı ve babasının o altüst olmuş ifadesini seyredeceği zamanlara tutunuyordu. Sigaranın zehirli dumanı dağınık odanın havasına sinerken, gözleri boşlukta dalıp gitmişti.
--
Mihri'den
Haftanın kalan günleri benim için sabırlı olmam gereken dakikalarla doluydu. Bir yandan evde en ufacık şeylerden kavga çıkaran ve bunlar için genelde beni sorumlu tutan babam; onun bu sinir hastası tavırlarına benzer yüksek sesli çıkışlar yaparak olayları körükleyen annem... Sakin kalmaya çalışan ve bir yandan da kardeşlerine üzülen ben...
Kursa biraz olsun nefes almak için gittiğimde ise durum farksızdı. Beni görmezlikten gelen, uyarmama rağmen yanındakiyle konuşan, gözlerimin içine baka baka tüm ders saatini bomboş geçiren, tuvalete gitmek için izin alıp yarım saat gelmeyen talebelerle geçti günlerim.
Artık bugün Cuma’ydı ve içimde haftanın son günü olmasının mutluluğu vardı. Aynı zamanda önümüzdeki günlerde, yılbaşında Filistin için büyük bir miting hazırlanacağını duyduğumda çok sevinmiştim; katılmak için sabırsızlanıyordum. Çok şükür annem ve babam buna pek ses çıkarmamışlardı; tabii her an iptal edilme riski devam ediyordu. Bugün, bir haftalık ara tatile girmeden önce hocamız, "Sınıfça bir etkinlik yapalım, herkes birer ikram getirsin," dedi. Ben bir şey getirmeyecekti; lakin o kızların yaptığı hiçbir şeyi yemeye de iştahım yoktu.
Yine kursun yolundaydım. "Bugün son gün," diyordum ama gittikçe sabrım tükeniyordu. Bugün sınıfın eski mezunlarından birkaç kişi de gelecekti, onlarla biraz konuşmak istiyordum. Tarık’la neredeyse her gün mesajlaşıyorduk ama yine de yüz yüze görüşmek gibi olmuyordu, olamazdı. Telefonlardan o sıcaklık geçmiyordu işte. Derin bir nefes bırakarak kursun kapısını yavaşça ittirdim. Hoca odasına uğradıktan sonra sınıfın kapısını tıklatarak açtım.
Sınıfın ortasında sıraları birleştirerek ince uzun bir masa yapmış, sıraları da sandalye olarak etrafına dizmişlerdi. Masanın üzerinde çeşit çeşit ikramlıklar vardı. Neredeyse herkes yerindeydi; bugün işleri erken bitiremediğim için biraz kursa geç kalmıştım.
"Hoş geldin, geç Mihriciğim," dedi hocam.
Teşekkür ederek boş bir sandalye çektim. Herkes yerini seçmiş ve gruplaşmıştı. Kimileri heyecanla tabaklarını dolduruyor, diğerleri hangi arkadaşlarının içecek istediğini sorarak servis yapıyorlardı. Ben ortada bir gariptim... Ne tam olarak hocaydım ne de talebe. İkisi de değildim sanki. Buraya ait değildim. Hafta boyunca sabrımı neredeyse taşıracak raddeye gelen olaylar, bu durumla birleşince beni iyice zorluyordu. Herkes üstüme üstüme geliyormuş gibi hissediyordum. Öyle bunalmıştım ki... Sağ olsun, hocamla birazcık konuşmak bana iyi geldi.
Bugün böyle bir etkinliğimiz olduğu için öğle namazından sonra sadece iki etüt dersimiz olacaktı. Sınıf boşaltılmış ve temizlenmişti. Tam vaktinde dersime girdim; Rabbimden sabır ve yardım isteyerek... Ancak sınıfta sadece iki kişi vardı, diğer hiç kimse yoktu.
Olan iki kişiye diğer talebelerin nerede olduğunu sorduğumda bilmediklerini söylediler. Birini onları çağırması için görevlendirdim. Kendim de Risalemi açarak okumaya, bir yandan da sabır istemeye devam ettim. Kapı tıklatıldı. Gelenler bu sınıfın talebeleri değil, diğer sınıftandı. Benimle doğru düzgün konuşmayan diğer hocamız bugün gelememiş, o yüzden sınıfının yarısı bana dahil olmuştu. En azından şu an sınıf birazcık doluydu fakat asıl gelmesi gereken talebeler yine gelmemişti.
Sakince birinci araya çıkıp ikindi namazımı kıldım. Tam o sırada onları gördüm; mescitte bir köşede oturmuş muhabbet ediyorlardı. Sanki hiç ders saati değilmiş gibi... Gelip bana haber verme ihtiyacı bile hissetmemişlerdi. İzin almayı geçtim, o an kendimi o kadar aşağılanmış hissettim ki anlatamam. "Allah'ım Sen biliyorsun," dedim. O an bağırıp çağırmak istedim ama yapamazdım; bana yakışmazdı.
İkinci derse girdim. Yine sınıfta birkaç kişi haricinde sadece diğer sınıftan katılanlar vardı; gelmesi gerekenler hala yoktu. Çıkış saati geldiğinde, dalga geçer gibi kapıyı tıklattılar ve yüzüme bile bakmadan dış kıyafetlerini alıp çıktılar. Susmuştum... Çünkü o an o kadar öfkeliydim ki, haklı olduğum halde kendimi haksız duruma düşürecek tek bir söz söylemek istemiyordum.
Diğer talebelere, "Durumu gördünüz, şahitsiniz. Bunu idareye bildireceğim, siz de gerekirse konuşursunuz," dedim. Eşyalarımı topladım ve sinir dolu bir şekilde kurstan çıktım.
Eve giderken yolumu biraz daha uzattım. Çok öfkeliydim, adımlarım gittikçe hızlandı. Bugün gökyüzü tamamen gri tonlarındaki bulutlarla kaplıydı. Nefes nefese yürüyordum, başım önümdeydi. Yürüdüğüm asfalt yolda siyah damlalar belirmeye başlayınca yağmurun başladığını anladım.
Oysa benim gözlerimdeki yağmurlar çoktan başlamıştı...
Ne kadar yürüsem de yine o eve gidecektim...
İsteksiz adımlarla yürürken, evimizin üst kısmındaki yokuşun başında durdum. Karşımda duran bu şehrin manzarası her zamankinden daha bir güzeldi; ya da bana öyle geliyordu. Burası epey yüksek bir mevkide olduğu için görüntü oldukça gösterişliydi. Güneş tamamen ufukta kaybolmuş, minik kızıllıklar ince birer çizgi halinde gökyüzü ile yerin ayrımında asılı kalmıştı. Bulutlar ise lacivertin derin tonları ve griliklerle kaplıydı. Etrafın karanlıklaşmaya başlamasıyla şehrin ve evlerin ışıkları, karanlığın içinde minik birer nokta gibi tek tek açılmıştı.
Buradaki yokuş çok dik olduğu için kaldırım merdiven şeklindeydi. Basamaklardan birine yorgunlukla oturdum. Gözlerim rüzgarla salınan yapraklarda, bulutların ağır hareketlerindeydi. İçimden öyle çok şey söylemek geliyordu ki... Susturamadığım haykırışlar vardı içimde.
"Ben," diyordum kendi kendime, "Size ne yaptım ki? Ne yaptım?"
Hiçbir zaman hiçbirine karşı sesimi yükseltmemiştim, kızmamıştım. Talebeyken de kötü biri değildim; kimsenin gıybetini yapmadım, kimsenin arkasından iş çevirmedim. Sadece derslerime odaklanırdım. Tesmi’mi verir, ertesi günün dersini hazırlamaya koyulurdum. Kimseyle bir derdim yoktu; ben sadece hafızlığım ile ilgileniyordum.
Ama onlar garip bir şekilde sürekli beni dışladılar. Sevmediler... Bana hiçbir zaman sıcacık gülümsemediler. Zaten böyle bir geçmişimiz varken, bir de üzerlerine hoca olarak gelmem belli ki bazılarının iyice damarına basmıştı. Bu, bakışlarından ve her bir davranışlarından çok açık okunuyordu.
Hak etmediğim bir muamele görüyordum. Haksızlığa uğruyordum... Evet, bu koca bir haksızlıktı ve bu durum içime çok dokunuyordu. Gözyaşlarım yanaklarımda kurumuş, dudaklarım soğuktan yer yer çatlamıştı. O an sadece Rabbimle konuşmak, sadece O’ndan yardım istemek istedim. Çünkü biliyordum ki; benim içimi bilen, neler yaşadığıma anbean şahit olan yalnız O’ydu.
Kimseyle konuşmak istemiyordum aslında. Yine de Tarık’ın sesini duymak bana biraz olsun iyi gelebilir diye düşündüm. Oturduğum yerden hafifçe doğruldum. Titreyen ellerimle telefonumu çıkarıp WhatsApp’ı açtım. Sadece birkaç kelime döküldü parmaklarımdan:
"İyi değilim... Bana dua eder misin?"
Adımlarımı yokuştaki merdivenlerde atarken, zaman sanki ağır çekime alınmış gibiydi. Her şey yine kara bulutlarla kaplanmıştı. İçimde hala umut vardı ama yüreğimdeki papatyalar esen sert rüzgarlardan buruşmuş, kimilerinin yaprakları çoktan uçup gitmişti.
Eve girdiğimde annemin akşam sofrasını hazırladığını fark ettim. Aramızda birkaç küçük diyalog geçti ama okulda olanlardan bahsetmedim. Akşam yemeğinden sonra bulaşıkları yıkadım. Hüma ödevlerini yapıyor, Enes de tabletten çizgi film izliyordu. Babam bu akşam da işleri olduğunu söyleyip çıkmıştı. Annem ise uzandığı kanepede uyuyakalmıştı. İçimde öyle bir isteksizlik vardı ki, kendime bir kahve bile yapamadım; bugün kahvenin bile tadı yoktu.
Biraz hava almak için balkona çıktım, yanıma gizlice telefonumu da aldım. Kapalı balkonun pencerini açarken gecenin serin rüzgarı başörtüme ve üzerimdeki kapüşonuma çarptı. Derin derin nefesler aldım. Yorgun bakışlarım sokaktaki titrek lamba ışığını buldu. Bugün yaşadıklarım beni öyle derinden yormuştu ki, sanki ne kadar uyusam da geçmeyecek gibiydi. Bu ruh yorgunluğuydu; beden yorgunluğu gibi değildi... Görünmez hissettirilmek çok acıydı.
Telefonumu kontrol etmek için ekranı açtım ve gördüğüm mesaj bir anda gözlerimin büyümesine, heyecanla gülümsememe sebep oldu. Mesaj Tarık’tandı:
"Aşağıdayım."
Bir an hızla aşağı baktım. Sokağın başında siyah bir motor ve yanında bir silüet vardı. Elim ayağıma dolaştı, nefes alışverişim hızlandı. Gelmişti... Buraya, kapımın önüne kadar gelmişti! Bir an dilim tutuldu sanki. Kendime sakin olmamı telkin ederek içeri süzüldüm. Annem hala uyuyordu. Hüma’ya ufak bir işim olduğunu, hemen aşağı ineceğimi söyledim. Evin anahtarlarını alıp kapıyı sessizce kapattım ve merdivenleri koşarak inmeye başladım.
Hızlı adımlarla sokağın başına vardım. Beni görür görmez kollarını açtı; öyle davetkardı ki... Ama burada olmazdı. Yanına yaklaşırken işaret parmağımı dudaklarıma götürdüm.
"Sessiz olalım," dedim fısıltıyla.
"Mihrim..." dedi, hasret kokan sesiyle.
"Şu arka tarafa geçelim," dedim. Evin arka tarafında, apartmanların arasında kalan, ağaçlarla çevrili minik ve bakımsız bir bahçe vardı. Motoru orada bırakıp hemen peşimden geldi. Tam bahçeye adımımı atmıştım ki, arkamdan sarılan güçlü kollar tarafından çepeçevre sarıldım. Burnuma o güven veren kokusu doldu. Beni öyle sıkı sarıp göğsüne bastırıyordu ki; başını hafifçe eğmiş, omuzuma dayamıştı.
"Sen 'iyi değilim' deyince yerimde duramadım..."
"İyi ki geldin," diye mırıldandım. "Artık iyiyim."
Bana daha da sıkı sarıldı. Çok vaktim yoktu, kollarını gevşetince ona doğru döndüm. O kadar heyecanla gelmişti ki kaskını bile çıkarmamıştı. Gülerek uzandım ve vizörünü açtım. O da bu hareketimle gülümsedi. "Alışkanlık oldu," dedim mahcupça.
"Olsun, olsun... Ben bayılıyorum bu hareketine."
Kaskını hızlıca çıkarıp kolunun altına aldı, diğer elini yanağıma uzattı. Sokak ışığının yansıyan parıltısıyla birbirimizi görebiliyorduk.
"Ne oldu papatyam? Ne yaptılar sana? Gözlerinde hüzün var, sesinde kırıklar... Söyle bana papatyam, niye seni kırdılar? Oysa sen incitmezsin minik bir çiçeği bile, boynunu kırmaya kıyamazsın...
Güneş gibi gülümsersin sen papatyam; söyle bana, o zarif kalbini mi yıktılar?"
Söylediği dizeleri buruk bir gülümsemeyle dinledim. "Bunları şimdi mi yazdın?"
"Seni görünce bir an içimden geldi..."
Elimi, yanağımdaki elinin üzerine koydum. "İmtihan Yıldızım... İmtihan."
"Biliyorum canım... Ben ne yapabilirim senin için?" Sesi beni kırmaktan korkar gibiydi. Oysa o ses bana huzurdu, mutluluktu.
"Geldin ya," dedim. "Hiç geleceğini düşünmemiştim ama sen geldin ya... Bu bana yeter."
Kaskını yere koyduğu gibi tekrar sarıldı bana. Kollarını belime dolarken, ben de ellerimi boynuna doladım. Sımsıkı sarıldım onun sıcaklığına, güvenine ve sakinliğine...
--
Miting Günü
Görüşmemizin üzerinden üç gün geçmişti. O gün nispeten daha iyiydim. Tarık her gün uzun mesajlar atıyor, benimle evimiz hakkında konuşup hayaller kurduruyordu. Onun bu tavırları beni ona daha çok bağlıyordu. Bükra'ya da olanları anlatmıştım; o da benim yerime çok sinirlenmiş, "İstanbul'a gelince o kızlarla hesaplaşacağım!" demişti.
Ve miting günü, aynı zamanda yılbaşı gelip çattı. Sabahın erken saatlerinde kursun önünde buluşmuştuk. En azından o beni yok sayan kızların gelmeyecek olmasına seviniyordum. Hocalar bana talebeleri kontrol etme görevi vermişti.
Miting alanı oldukça coşkuluydu; atılan sloganlar, okunan şiirler ve ayetler yüreğimize dokunmuştu. Güneşin ilk ışıklarını Galata Köprüsü'nde karşılamıştık. O kalabalığın içinde bir kız dikkatimi çekti. Arkadaşlarıyla yürüyordu ama yürüyüşü o kadar dik, vakur ve yürekliydi ki; sanki yürüyen bir davaydı. En çok dikkat çeken şey ise açık mavi gözleriydi.
Eve döndüğümde, ertesi gün kurs başlayacağı için heyecanlıydım. Belki beni seven sınıfa geçerim diye düşünüyordum. Ancak akşam anneme bir telefon geldi. Müdire arıyordu. İçimi bir endişe kapladı. Telefonu kulağıma götürdüm.
"Hocam, Mihriciğim... Yarın kursa gelmene gerek kalmadı," dedi Müdire Hanım.
"Neden hocam?" diye sordum, belki tatil uzamıştır diye umut ederek.
Karşı taraftan bir sessizlik oldu. "Şey... Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum ama..." dedi ve o şok edici cümleyi kurdu:
"Artık hocalık görevin sona erdi."
---

MihTar
( Güneş'e aşık bir Yıldız)
☀️🫶🏻🌟
--
Nasıldı?
Ben bu bölümü yazarken pek çok duygu yaşadım.
Siz neler hissettiniz?
Bu final sizi şaşırttı mı?
Bir Demet Papatya adım adım finale yürüyor...
---
Yazar notu
Sevgili Papatya Okurum 🌼
Yaşadığımız imtihanlar içinde çoğu zaman bize sarılan içimizi ferahlatan biri olmaz.
Bu nedenle yaşadığın imtihanlar karşında, zorlandığın durumlarda en sevgiliye sığın.
Bazen kendimizi sımsıkı kucaklamamız gerekir.
Kimsemiz olmasa da her zaman yanımızda Rabbimiz var...
--
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |