
Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Umarım iyisinizdir.
Hepimizin Ramazan'ı mübarek olsun.
Rabb'im bu Ramazan'dan hakkıyla istifade edebilmeyi nasip etsin 🤲🏻
Elhamdülillah 41.Bölüme ulaştık.
41 kere MAŞALLAH 😍
Bakalım Mihri kurstaki görevinden ayrıldıktan sonra ne yapacak?
❕ Dikkat bu bölüm oruçlu iken okuduğunuz da sizi daha çok acıktırabilir. 🤭
Buyrun 🫴🏻
---
"...Keşke bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim! dedi. Derken (Cebrail) ona alt tarafından şöyle seslendi: Sakın üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir su arkı vücuda getirmiştir."
(Meryem Suresi, 23 ve 24. Ayetler)
--
Mihri'den
Bazı haberler insanın yüreğine büyük bir taş oturtur. Bazıları o an sadece donup kalmanıza sebep olur. Güçlükle yutkunursunuz ama boğazınızdaki o koca kaya parçası yüzünden bunu bile başaramazsınız. Elleriniz buz keser ama aynı zamanda terlersiniz... İşte şu an tam da böyle hissediyorum.
"Mihri? Mihri canım, orada mısın?"
Müdüremin telefonun ucundan seslenmesiyle kendimi güçlükle toparladım. "Evet hocam, buradayım."
"İşte canım, öyle oldu yani... Yarın gel, vedalaşalım, bir helalleşelim."
Kafamı sallayarak, sesimi normal tutmaya çalışarak cevap verdim: "Tabii hocam, gelirim. Sadece... Kızlar yüzünden mi böyle bir karar alındı?"
Telefonda kısa bir duraksama oldu, bir süre sessizlik hüküm sürdü. Sonra, "Tamam o zaman, Allah’a emanet ol canım," dedi ve kapattı.
Genelde yaptığım gibi; telefonum çaldığında başka bir odaya geçtiğim ve bu konuşmayı annemin yanında yapmadığım için çok mutluydum. Bu haberi onlara şu an söylemek istemiyordum; söyleyemezdim, söylememeliydim... Gerçekten şu an ben bile ne yapacağımı bilemiyordum.
Telefonu sakince masaya bıraktım ve pencereye doğru yürüdüm. Camı açıp yüzüme vuran soğuk havayı derin derin ciğerlerime doldurdum. Gökyüzüne baktım; hiç yıldız yoktu, her yer bulutluydu. Ben çok üzgündüm, gerçekten çok çaresiz hissediyordum. Tek kaçış noktam, sığınağım olan kursum da artık elimden gitmişti. Artık oraya gidemeyecektim. O sevdiğim talebelerimle görüşemeyecek, onlarla muhabbet edemeyecektim. Teneffüslerde bana kahve yapamayacaklardı... Bu düşünce yüreğimi çok acıtıyordu.
Derin bir nefes aldım. Kapıyı açıp, "Ne olmuş? Ne konuştunuz?" diye soran anneme, "Geçen Cuma kızlarla alakalı biraz sıkıntı yaşamıştık, hocaya onunla ilgili bir şey sordum," dedim.
Bana şüpheli bakışlar atarken telefonu elimden aldı. Umarım söylediğime inanmıştır. Söylediğim yalan değildi; sadece bir kısmını söylemiştim. Şu an aklıma gelen en mantıklı seçenek buydu. İllaki öğreneceklerdi bir şekilde, biliyordum; ama şu an buna dayanamazdım. Hiçbir şey olmamış, her şey yolundaymış gibi davranmalıydım. Yüzüme, samimiyetten yoksun insanların beni mecbur bıraktığı o sahte gülümsemeyi takındım ve annemin yanından geçerek odadan çıktım.
Ben ne yapacaktım şimdi? Nereye baksam zihnimdeki sorular önüme geliyordu. Kendimi dışarı atmak, sokaklarda hiç bilmediğim yollarda saatlerce yürümek, uzaklaşmak istiyordum herkesten ve her şeyden. Öyle yorgundum ki...
Yine de büyük bir soğukkanlılıkla, kimseye çaktırmadan o akşamı geçirdim. Babam evdeydi ve tabii ki çay servisi yapmam gerekiyordu. İşlerimi oldukça hızlı bir şekilde bitirmeye çalıştım. Sürekli dualar mırıldandım; bir çözüm yolu, bir çıkış aradım. Odamıza çekilebildiğimde saat 23.00’ı çoktan geçmişti.
Kendime ılık bir su koymuştum; şu an kahve içecek halim yoktu. Zerre kadar uykum da yoktu... Tarık'a söylemeliydim. Evet, ona söylemeliydim ama bunu böyle basit bir mesajla yapmak istemedim. Şu an yüreğimdeki hisler öyle ağır, öyle dayanılmazdı ki ne yapacağımı bilmiyordum.
Masamdaki rahlemde, her zamanki gibi tertipli duran hafızlık Kur'an’ıma uzandım. Usulca önüme çekip sayfalarını araladım. Niyetime tefeül çektim ve bir tevafuk eseri karşıma Meryem Suresi çıktı. İçten içe hıçkırarak okumaya başladım. Bir yandan gözyaşlarım sicim gibi yanaklarımdan akıyor, boynumu ıslatıyordu. Her satırı gözlerimle içiyordum, gönlümü ferahlatıyordu o billur ahenk.
"Ya Rabbi," diyordum. "Sen hiçbir suçu olmamasına rağmen Hz. Meryem’e haksızlık edenleri nasıl cezalandırdıysan; ben de bir şey yapmamama rağmen bana iftira atanları, beni suçlayanları, beni haksız bulup işimden edenleri Sen cezalandır. Sen onların yaptıklarını karşılıksız bırakma."
Yüreğim yanıyordu. Bir yanım o kızlar yüzünden olmadığını söylese de, diğer tarafım bu duruma onlar tarafından sürüklendiğimi biliyordu. Meryem Suresi'ni bitirdiğimde Kur'an’ımı kapattım. Tam telefonumu çıkaracaktım ki annem odaya girdi.
"Hadi hadi, daha yatmadın mı? Çabuk, yine geç yatıyorsun! Hadi yat artık!"
Küçücük bir çocukmuşum gibi beni azarlaması, yatma saatime bile karışması gerçekten sinirlerimi bozuyordu. Keşke içimden geçenleri duysalar, "Sürekli erken yat demek yerine neden uyuyamıyorsun?" diye sorsalar...
Mecbur, telefonu hiç çıkaramadan yatağa geçtim. Ara ara odaya hızla girip uyuyup uyumadığımı kontrol ediyordu. Bu yüzden telefonu bir türlü elime alamadım. Gözlerimi tavana dikmiştim; bir yandan dua mırıldanıyor, diğer yandan endişelerime ve üzüntülerime söz geçiremiyordum.
--
Ertesi sabah
--
Gözlerimin üzerine sanki kilolarca ağırlık konulmuşçasına güçlükle açtım gözlerimi. Annem başımda söyleniyor, artık beni kaldırmaya çalışmaktan yorulduğu için Hüma’yı yanıma göndermişti.
"Abla... Abla hadi, annem yarım saattir seni kaldırmaya çalışıyor, niye uyanmıyorsun?" diye fısıldıyor, bir yandan da saçlarımı okşuyordu. Onun böyle tatlı konuşması gülümsetti beni. Avuç içimle yanaklarını okşadım. "Tamam canım, kalktım."
Dün gece ağladığım için gözlerim şişmişti; aynaya baktığımda bunu çok net fark ettim. Yüzümde üzüntünün verdiği o yorgun çizgiler vardı. Derin bir nefes aldım ve yüzüme hızlı hızlı soğuk su çarparak biraz olsun kendime gelmeye çalıştım. Abdestimi aldım. Yüzümü kurularken tekrar aynaya baktım. Bugün kimseye karşı üzgün ya da mağlup gözükmek istemiyordum; çünkü değildim.
Evet, üzgündüm ama pişman olduğum için değil. Bir hata yapmadım, elimden gelenin en iyisini yaptım. Aslında mahcup olması gereken insanlar; beni yok sayan, kıran, hakkımı önemsemeyen kişilerdi. O yüzden bugün hiç olmadığı kadar güçlü durmak için kendime söz verdim.
Annem kahvaltıyı hazırlamıştı. Ne kadar söylense de biraz olsun dinç kalmak için isteksizce birkaç lokma atıştırdım. Her gün yaptığım gibi hazırlanmaya başladım. Mümkün olduğunca anneme bir şey çaktırmamaya çalışıyordum; çünkü şu an gerçekten bu haberi ne ona ne de başka birine söyleyebilecek gücü kendimde bulamıyordum. İşlerimi bitirdiğimde üzerimi giyinip çıktım. Siyah kabanıma uygun siyah botlarımı giymiş, başıma büyük koyu kahverengi şalımı genişçe bağlamıştım.
İçime de Tarık'ı yanımda gibi hissettirmesi için nişan hediyesi olarak bana verdiği özel tasarım altın papatya kolyemi taktım.
Adımlarım dalgın dalgın kursun yolunu tutarken, kendi sınıfımdan biriyle karşılaşmak aklımda yoktu. Aramızın çok da kötü olmadığı bir talebeydi. Beni görünce gülümsedi ama hemen ardından, "Ne oldu, iyi misin?" diye sordu. Sesi sanki bana acır gibiydi.
Dik durdum. "Elhamdülillah iyiyim, sen nasılsın?"
Hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Sesimdeki tını belki biraz mesafeliydi ama netti. Zaten benim iyi olmadığımı düşünüyorsan ya da öyle görüyorsan, bunu yüzüme söylemene gerek yoktu; bu beni daha iyi hissettirmiyordu.
Seri adımlarla kursa doğru yürümeye devam ettim. Ne kadar hızlı gitsem de her adımımda içimdeki sıkıntı, haksızlığa uğramışlığın verdiği o öfke büyüyordu.
Kursa girer girmez idare odasının kapısını tıklatıp girdim. Neredeyse bütün hocalar oradaydı. Beni görünce gülümsediler. Selam vererek içeri geçtim. Biraz muhabbet ettikten sonra idareci hocamız bana döndü:
"Mihri, bakıyorum oldukça mutlusun. Ben daha üzgün olursun diye düşünüyordum."
Gülümsemem genişledi. Bu sözü, kendime verdiğim sözü tuttuğumu gösteriyordu. Kendi sınıf hocamla da konuştum. Dışarıdan bir bakışla kendime baksaydım, ben bile kendi hareketlerime şaşırırdım; normalden daha neşeliydim.
Müdire hanım, Diyanet’in eski etüt hocalarını görevlerine geri getirme kararı aldığını açıkladı. Bu yüzden hem ben hem de benimle aynı zamanda kursa giren o diğer hoca işten ayrılıyorduk. Yapılan resmi açıklama buydu. Bunun altında geçen Cuma sınıfımdaki kızlarla yaşadığım husumetin bir payı var mıydı, bilemiyorum... Başka bir şey sormak da istemedim; çünkü onların payı olsa da olmasa da, işten çıkmıştım. Bu gerçek değişmeyecekti.
Hocalarım, benim gerçekten başarılı bir hoca olduğumu söylediler. Bana olan bakışları, benimle ne kadar gurur duyduklarını ve beni takdir ettiklerini zaten gözler önüne seriyordu. Tüm hocalar derse girmek için odadan çıktığında, müdire ile baş başa kaldık. Bir zarf içinde bana bir miktar para uzattı. Gülümseyerek:
"Çok bir şey değil ama yine de seni böyle ani bir şekilde çıkarttığımız için kusura bakma canım. Gerçekten seninle alakalı bir sorun yok, biz senden memnunduk ama bazı şeyler bizim de elimizde değil," dedi.
Hocamın gözlerine baktım dürüst bakıyordu. Bakışlarım elindeki zarfa kaydı.
Zarfı kibarca almayarak başımı salladım. "Teşekkür ederim hocam, ben de sizlerle çalışmaktan çok mutluydum. Zaten maaşlarımı aldım gerekli değil. Hayırlısı olsun inşaAllah."
Zarf almadığımı görünce başını anlamlı bir şekilde salladı.
"Yolun açık olsun Mihri," dediğinde, "Sizin de hocam," dedim.
Daha fazla kimseyi görmemek, kimseyle yüz yüze gelmemek için boğazımdaki o geçmeyen düğüme rağmen hızla dışarı çıktım.
Hızlı hızlı yürüyordum. Kimi zaman duraksıyor ama tekrar dimdik durarak yoluma devam ediyordum. Boğazımdaki düğümler gittikçe artarken kalbim sıkışıyordu. Kurstan çıktığım gibi kendimi yine Tarık’la buluştuğumuz parkın yollarında bulmuştum. Bu yolları bilinçli bile seçmemiştim; sadece bir an evvel uzaklaşmak istiyordum fakat eve de yaklaşmak istemiyordum.
İçimdeki duygular kabarıyor, kalp atışlarım hızlandıkça nefes almam zorlaşıyordu. Ama ağlayamıyordum. Ağlamak istiyordum ama bir şeyler beni tutuyordu sanki; güçlü durma isteği ya da kimsenin gözyaşlarımı görmesini istememek gibi...
Artık yürümekte bile zorlandığımı fark edince durdum. Tam o an kulaklarıma gür ve huzurlu bir ezan sesi doldu. Başımı kaldırdığımda minik bir caminin önünde olduğumu fark ettim. Bu mahallede böyle bir cami olduğundan haberim bile yoktu. Ezanda "Hayya ale'l-felah" denilen yerde, Rabbimin beni felaha, kurtuluşa çağırdığını hissettim. "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek camiye yöneldim.
Ağır adımlarla hanımlar bölümüne geçtim. Önce ezanı büyük bir huşu içinde dinledim, sonra namaza durdum. Yüreğim buruktu, üzgündüm. Büyük bir bunalım hissi her yerimi kaplamıştı ama şu an O’nun huzurundaydım. Her şeye gücü yeten, istediğinde hiçbir sebebe ihtiyaç duymadan bana her şeyi verebilecek olan Rabbi Rahimimin huzurunda...
Sünneti kılarken Tarık suresini okumaya başlayınca bile kalbim hızlandı koyu yeşil gözlü Yıldız'ım.
Onun ismini taşıyan sure bile beni mutlu ediyordu artık...
Namazımı büyük bir özenle kıldıktan sonra ellerimi dua için açtım.
Her şeyi anlattım Rabbime; en yakın arkadaşımla konuşuyormuş gibi... O benim Rabbimdi, O beni yargılamazdı. En merhametli, en şeffaf olan O’ydu. Evet, bu imtihan da O’ndan gelmişti ama yine O’nun rahmetine sığınmaktan başka ne gelirdi ki elimizden? Camiden çıktığımda sakinleştiğimi ve kalp atışlarımın normale döndüğünü hissettim.
Eve gitmemek için yine o parka doğru yürümeye başladım. Peki, ben şimdi ne yapacaktım? Bir kurs çıkışım olmadan evden nasıl çıkacaktım? Bu evde kalmak istemiyordum; çünkü her saat benim için ayrı bir daralma ile geçiyordu. Ne zaman bir kavganın patlak vereceği belli olmayan o yerde kendimi güvende hissetmiyordum.
Parka girince ilk banka oturdum. Nefesim daralıyordu. "Keşke," dedim içimden, "Keşke şu an o burada olsa." İnşirah Suresi'ni okumaya çalışıyordum ama dilim dönmüyordu sanki, ayetleri karıştırıyordum. Konuşamayacak kadar kötüydüm. Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktım. Hava soğuk olsa da gökyüzü masmavi ve tertemizdi.
Telefonumu çıkarttım. Sabah hiç bakamamıştım ama evden çıkarken çantama alelacele atmayı akıl etmiştim. İnterneti açar açmaz art arda bildirim sesleri yükseldi. Şok olmuştum; Tarık’tan tam 50 cevapsız arama vardı! Güzel kalpli Yıldız’ım beni ne kadar çok merak etmişti...
WhatsApp’a girdiğimde sayısız mesajla karşılaştım. Sürekli iyi olup olmadığımı soruyor, endişelerini dile getiriyor, kötü bir durumla karşılaşırsam mutlaka Elsa’ya haber vermemi tembihliyordu. Beklemeden onu aradım. Telefon daha ilk çalışta açıldı.
"Mihri? Mihri, Papatyam... Her şeyim, iyi misin?"
Sesi o kadar endişeliydi ki... Ama bana bağırmıyordu, sadece ne kadar korktuğunu hissettiriyordu.
"İyiyim, iyiyim canım, sakin ol. Kusura bakma, seni çok endişelendirdim, özür dilerim," dedim.
"Onların bir önemi yok. Sen iyisin ya... Ailenle alakalı bir sorun olmadı, değil mi? Gece çok kabus gördüm Mihri, her birinde senin başına bir şey geliyordu..." Sesi kısık çıkıyordu.
İçimden dualar ederek sordum: "Yanıma gelebilir misin?"
"Neredesin?" dedi heyecanla. "İstanbul’da mısın?"
"İstanbul’dayım Papatyam. Sen bana bir konum at, hemen oradayım!"
İçimdeki hüznün üzerine kocaman bir güneş doğdu sanki. "Hemen atıyorum, çabuk gel lütfen," diye mırıldandım. "En hızlı şekilde geliyorum," dedi, sesinin gülümsediğini duyar gibiydim. "Dikkatli gel!" diye tembihledim. Telefonun diğer ucunda güldüğünü duydum.
Allah’ım, Sana hamdolsun! O buradaydı. Onun varlığı içimi öyle rahatlatmıştı ki... Evet, işimden olmuştum, dargındım, ne yapacağımı bilmiyordum ama onun geliyor olması her şeyin bir şekilde çözüleceği hissini veriyordu bana.
Gözlerimi kapatmış, yüzüme vuran kış güneşini hissetmeye odaklanmışken kulaklarıma o güçlü motor sesi doldu. Ben daha ayağa kalkamadan, Tarık motoru bankın hemen arkasına kadar getirmişti bile. Bir anda bana doğru yöneldi ve güçlü kollarını belime dolayarak beni sardı. O kadar güçlü sıkıyordu ki ayaklarımın yerden kesildiğini hissettim.
Başımı onun göğsüne dayadım ve huzur veren kalp atışlarını dinledim. Benimkilerden bile hızlıydı; sanki metrelerce koşmuş gibi...
"Tarık," diye mırıldandım. "Biraz fazla sıkıyorsun."
Hemen kolları gevşedi ama belimdeki elini çekmedi. Diğer eliyle omzumdan tutup beni hafifçe kendinden uzaklaştırdı; yüzümü görmek istiyordu. Başımı yere eğdim. Gözlerim şişmiş, yüzüm dağılmıştı. Beni böyle görsün istemiyordum.
Yanağıma soğuk eliyle dokundu. Normalde elleri hep sıcak olurdu, şaşırmıştım. "Gözlerime bak Papatyam."
"Yüzüm çok şiş, çirkinim," dedim içime kaçan bir sesle.
"O nasıl söz öyle? Sen her halinle güzelsin..."
Bir cesaretle bakışlarımı kaldırdım ama kaskının vizörü kapalıydı. Dayanamayıp vizörü açtım ve o doyamadığım gözlerine diktim gözlerimi. Ama onun gözleri benden bile kötüydü! O güzelim koyu yeşiller kanlanmıştı.
"Gözlerin çok şişmiş..."
Kaskını çıkarmaya çalıştım ama boy farkından dolayı pek mümkün olmuyordu. Belimi tutan elini çekmeden, "Yüzüm çok bakılacak gibi değil bugün," dedi bir gözünü kırparak. Benim taklidimi yapıyordu!
"O ne demek öyle ya?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Bilmem... Papatya gibi bir kızdan öğrendim."
Gülmeye başladım. O kadar tatlı söylemişti ki bunu, hafifçe göğsüne vurdum. "Neden öyle diyorsun ama ben..." dedim ve bir anda cümlemin devamını getiremedim.
O, yanıma gelir gelmez huzur doluyordum.
Hemen eli çenemi buldu, tekrar gözlerimizi buluşturdu. "Ama sen?" dedi, cümlemi devam ettirmemi isteyerek. Başını iyice eğdiği için şu an yüzlerimiz çok yakındı. Allah’tan kaskı vardı; ama o gözleri, gözlerimi delip geçecek kadar yoğun bakıyordu. Bir anda kelimeler dilimden döküldü:
"Her zaman çok yakışıklısın..."
Önce gözleri büyüdü, sonra diğer kolu da sırtımı buldu ve beni daha çok kendine bastırdı. Sımsıkı sarıldı. Bir yandan da gülüyordu; o kendine has kahkahası içimi ısıtıyordu. Bir süre sadece sarıldık. Onun sarılması bana şifa gibiydi, bir antidepresan etkisi yapıyordu üzerimde.
Yavaşça birbirimizden ayrıldığımızda kaskını hızlı hareketlerle çıkarttı. Bakışlarım yüzündeydi. Dağılan saçlarını hızlı bir el hareketiyle geriye yatırdı. Gözleri gerçekten kızarmış ve hafifçe şişmişti ama bu ona ayrı bir karizmatik hava katmıştı. Her zamanki kumral saçları, rüzgarın esmesiyle ipek gibi karışıyordu.
Kaskı bankın üzerine koydu. Bana döndü ifadesi hem endişeli hem kederliydi.
"Neden o güzel kahvelerin üzgün bakıyor Papatya'm?"
Tam karşı karşıya duruyorduk.
Ben yine fark etmeden başımı yere eğmiştim. İçimdeki o sıklet halinin ve üzgünlüğün sebebi hatırıma gelmişti.
Derin bir nefes aldım ve üşüyen yumruklarımı sıktım Bir cesaret başımı kaldırdım onun koyu yeşillerine diktim kahvelerimi.
Tek nefeste söyledim üzüntümü,
"Ben işten çıkarıldım."
Biçimli kaşları çatıldı. Gözlerindeki ifade buğulandı. Adem elması hareketlendi. Dudaklarını ıslatıp fısıldadı
"Gerçekten mi Mihri?"
Sanki ağlamak için tek ihtiyacım ona bu haberi söylemekmiş gibi bir anda gözlerimin dolmasına ve yanaklarımdan sicim sicim boynuma süzülmesine şaşırdım.
Boğazımdaki o düğümler açıldı sesi sessiz ağlıyordum.
"Güzelim yapma böyle" elleri ile yüzümü kavradı. Bana doğru edilmişti. Baş parmakları ile nazikçe gözlerimden akan acı damlalarını silmeye başladı.
"Çok üzüldüm" diyebildim sanki tüm ihtiyacım bunu söylemek gibiydi büyük bir gerçekti ama bunu kimseye söyleyememiştim.
Gözlerimden akan tüm yaşları yanaklarıma parmak uçlarıyla nazikçe dokunarak sildi. Ve motor ekipman ceketinin fermuarını hızlıca açtı.
Ağlarken hafifçe omuzlarım sarsılıyordu.
Ben daha bir şey söylemeye kalmadan beni ceketinin içine aldı ellerim dümdüz sabit kalırken o beni hem ceketiyle hem de kollarıyla tekrar sarmıştı.
İyi ki de sarmıştı şimdi o güzel sıcaklığını daha yakından hissedebiliyor güzel kokusunu duyumsayabiliyordum.
Kendimi tamamen güvende hissediyordum.
Bu hissi sadece onun yanındayken hissedebiliyorum.
Üzgün ama beni teselli etmek ister gibi bir tını ile kulağıma doğru konuştu
"Sana üzülme diyemem üzülmek elimizde olan bir şey değil ama yanındayım bunu bil."
Haklıydı bana "üzülme" dese bile bir şey değişmeyecekti hayatta bazen üzülmemiz gerekir o da hayatın bir parçası ne kadar kabul etmek istemesek de.
Ama gerçekten onun varlığı Rabbimin bana gönderdiği imtihanlarda bir sığınaktı.
"Papatyam," dedi, kafasıyla motoru işaret ederek. "Bugün birlikte gazlayalım mı?"
Motora baktığımda üzerinde bir kask daha olduğunu gördüm. Keyifle yanıtladım: "Olur!"
"Hem biraz olsun rahatlarsın, sana iyi geleceğine inanıyorum."
Heyecanla motorun üzerindeki kaskı aldım. "Hem bir şeyler yeriz, ben biraz açım da..." diye göz kırptı. Bu hareketine daha çok gülümserken, "Ben de pek tok değilim," dedim. Kaskı, Kuşadası’ndayken onun taktığı zamanki gibi dikkatli bir şekilde başıma geçirdim. Bu sefer ilk denemede kilit tokasını takmıştım! Büyük bir başarı kazanmışım gibi yumruğumu havaya kaldırıp bağırdım: "Evet, taktım!"
Tarık da kendi kaskını takmıştı, vizörü açıktı. "Unutmamışsın takmayı," dedi.
"Tabii ki!" dedim kasklı kafamı sallayarak.
Aramızdaki birkaç adımlık boşluğu kapatırken gözleri üzerimdeydi. Ne yapmaya çalıştığını önce anlamadım; sonra bana doğru eğilip kabanımın açıkta kalan düğmelerini ilikleyince irkildim. Ellerim kabanımdaki ellerine gitti. "Ben yaparım..."
"Ben yapmış olmak istedim," dedi ve sonra gözlerimin içine bakıp ekledi: "Üşütme karıcığım."
Yine o küçük, ince hareketleriyle kalbimi çalmıştı. Kaçıncı kere olduğunu saymayı çoktan bırakmıştım... Acaba daha kaç kere çalacaktı? Ama çalsın, ben razıydım.
Hızlı bir hareketle motora atladı, kontağı çevirdi. "Sıkı tutun, tamam mı?" diye sırıttı. Başımı salladım. Artçılar için olan ayak koyma kısmından güç alarak arkasına bindim. Hafifçe siyah ekipman ceketinden tutundum.
"İyice tutundun mu?" Sesi bir anda kaskımın içinde yankılandı.
"Kasklara bluetooth kulaklık bağladım," diye açıklama yaptı.
"Evet, tutundum," diye yanıtladım.
Bir anda gaz verdi ve büyük bir hızla sırtına yapıştım! O güzel kahkahası kaskımın içinde yankılanınca yalancıktan isyan ettim: "Yaaa! Bilerek yaptın!"
Hala gülüyordu. "Düşme diye karıcığım... Olası bir durumda bana sıkı tutun istiyorum."
"Bana sıkı toton istiom karıcım, hımm..." diye onun taklidini yaptım.
"Ben öyle mi konuşuyorum?"
Bu sefer ben kıkırdadım. "Yok yok, öyle konuşmuyorsun."
"Tarık, nereye gidiyoruz?"
"Önce biraz tur atarız diye düşündüm. Sonra da seni götürmek istediğim bir yer var."
"Olur, bana uyar," dedim ve ince kollarımla onun belini iyice sardım. "İyi ki geldin. Namazda burada olman için dua ettim, biliyor musun?"
"Canım... O zaman kabul olan duan oldum."
"Zaten öylesin," dedim gülümseyerek. Gerçekten de öyleydi; o benim kabul olmuş duam, zorluklar karşısında gösterdiğim sabrın mükafatı gibiydi. İşten çıkma haberimi ve şu an ne yapacağımı bilmesem de, onun yanında olmak bana çok iyi geliyordu. Birlikte bir çözüm yolu bulacağımıza emindim. Yanımda Rabbim vardı ve O'nun gönderdiği bu güzel kul varken yalnız değildim.
Önce ana yol üzerinden ilerledik, sonra çevre yoluna bağlandık. Burası iki yanı ormanlarla çevrili çok güzel bir yoldu. Vizörümü kapatmamıştım; yüzüme vuran o rüzgarı hissetmeyi seviyordum. Sanki rüzgar vurdukça içimdeki sıkıntılar savrulup gidiyor, beni arındırıp özgürlüğüme kavuşturuyordu.
"İyi geldi mi?" diye soran Tarık’ın düşünceli sesiyle hafifçe ona doğru baktım. Gözlerini yoldan ayırmıyordu.
"Evet," dedim, "rahatladım."
"O zaman çok sevindim." Gülümseyerek, "Yolumuz uzun mu?" diye sordum.
"Yarım saat sürebilir, belki biraz daha uzayabilir trafik olursa," diye yanıtladı.
"Anladım," dedim başımı sallayarak. Bir yandan hızlı gittiğimiz yolda etrafı incelemekle meşguldüm.
"Aaa, ayağım hiç titremiyor!" dedim bir anda bunu fark ederek.
"Gerçekten mi?"
"Evet!" diye karşılık verdim sevinçle. "Belki de hiç aklıma bile gelmedi o ve ben düşünmediğim zaman otomatikman titremeyi bıraktı bir yerde." dedim.
Aklımdan geçen cümleyi söyleyip söylememekte kararsız kaldım sonra kararsızlığım dilimden dökülenlerle son buldu.
"Sana sarılınca sakinleşiyorum, belki de o yüzdendir."
Bir an belinde sıkı sıkıya bağladığım ellerimin üzerine bir el kapandı. Bir elini motordan çekmiş ve benim ellerimin üzerine getirmişti. Avucu o kadar büyüktü ki iki elim rahat sığıyordu. Eldiveniyle ellerimi okşadı.
"Papatya'm... Ben de senin yanında sakinleşiyorum."
Ellerimi okşadıktan sonra tekrar motorun kontrolünü ele aldı. "Anlatmak istemezsen zorunda değil fakat neden işten çıkarıldın?" dedi tedirgin bir şekilde.
İnce düşünceli adamım... Ne güzel soruyordu.
"Anlatmak istiyorum," dedim. Bir yandan ilerlediğimiz yolda ışıklara geldiğimiz için trafik başlamıştı. Arabaların arasına girdiğimiz için Tarık motorun hızını düşürmüştü.
"Aslında," dedim, "yılbaşından önceki son Cumada eski sınıf arkadaşlarımın sınıfında hoca olarak görevliydim. O gün..." Duraksadım. "Beni çok yok saydılar. Gerçekten Tarık, beni çok üzdüler... Yani çok kırıldım o gün aslında. O yüzden sana 'İyi değilim, bana dua eder misin?' demiştim."
"Hmm... O yüzdendi demek ki," diye onayladı beni.
"Evet," diye sürdürdüm. "Her ne kadar beni üzmelerine izin vermek istemesem de elimde değil; çünkü tavırları gerçekten çekilir gibi değil. Yani ben inan elimden gelen her şeyi yaptım, diğer sınıflara da aynı şekilde davranıyorum ama o sınıf beni ayrı bir yordu. Yani diğerleri de yoruyor ama onlar daha zor."
"Seni çekemiyorlar belli ki."
"Bilemiyorum," dedim. "Olabilir ama yine de ben buraya idareci hocalarımızın isteğiyle getirildim ve onlar da ders yapmak zorundalar. Hepimiz aslında işbirliği yaparsak bir sorun çıkmaz ki, niye böyle yapıyorlar anlamıyorum!"
Sinirlendiğim için belindeki bir elimi çekmiş ve ellerimle de anlatıyordum.
"Bu söylediğin çok mantıklı ama herkesin bu mantığı anlayacak kadar zekası yok."
"Yani," dedim, "ben gerçekten onları incitmemek için, kıskandırmamak için elimden geleni yaptım. Onlara o kadar dost canlısı yaklaşmaya çalıştım ki emin ol bunda hiçbir menfaatim yok. Çok sert de davranabilirdim onlara ya da kaba bir şekilde ama ben bunu istemedim."
"Sen zaten istesen de öyle olamazsın," dedi.
Bir yandan trafik açıldığı için Tarık biraz daha hızı arttırmıştı. İstanbul’un merkezine doğru ilerliyorduk.
"Haklısın galiba. Ben istesem de sert ve kaba biri olamıyorum. Ben sadece disiplinli olmaya çalışıyorum ama onlar benim onları kırmamaya çalıştığımı zayıflık olarak anlıyorlar."
"Sadece cahiller nezaketi zayıflık olarak görür. Sen bir papatya kadar narin ama demir gibi güçlüsün."
Kıkırdadım. "Benzetmen çok hoş!"
"Aslında," dedi, "ben bu tarz hocalık, Kur'an kursu ortamlarından pek anlamıyorum. Daha önce böyle bir ortamda bulunmadım fakat bu konuyla alakalı Mehmet Hoca'ya bahsettim ve ona danıştım."
"Neee!" dedim içimden. Beni daha iyi anlamak için benim işimi anlayacak biriyle mi konuşmuştu o?
"Senin işinden bahsettiğimde Mehmet Hoca da gerçekten zor ve çok sabır isteyen bir şey olduğunu söyledi," diye anlatmaya devam etti. "Bir de senin kendi mezun olduğun kursta çalıştığını söyleyince o zaman derin bir nefes aldı, 'Sonra hanım kızımızın işi daha zormuş' dedi."
"Haklı," dedim. "Belki hiç tanımadığım bir yerde çalışsam çok daha rahat olabilirdi. Çünkü o kişiler benim talebelik zamanlarımı görmemişlerdi ama şimdi bu arkadaşlarım benim ağladığım, zorlandığım zamanları da gördükleri için galiba şu an bana saygı duymakta zorlanıyorlar."
"Sen ne güzelsin Mihri... Sana haksızlık eden insanlarla bile empati kurup onları anlamaya çalışıyorsun."
Bir anda söylediği şeyle düşündüm. Gerçekten onlarla empati kurmaya çalışıyordum. Bunu yaptığımı bile fark etmemiştim.
"Sen gerçekten çok güzel bir hocasın, bunu ilk taleben olarak ben söylemek istiyorum. Risale okumalarıma devam ediyorum, diğer yandan Kur'an çalışıyorum hocam!" dedi bir talebe taklidi yaparak.
Kahkaha attım. "Bak bak! İlk talebeme bak hele, ne kadar da çalışkan!"
"Yani benim söylemem ne kadar doğrudur bilmiyorum ama gerçekten o zamanlarımda da çok çalışkandım. Güzel notlar almaktan zevk alıyordum, yapacak çok da iyi bir şeyim yoktu zaten o yüzden ders çalışıyordum." dedi.
"Gerçekten zaten çalışkan biri olduğun belli de seni o zamanlarda da görmek isterdim," dedim.
"Rabbim bizi bu zamanlarda buluşturmak istemiş Güneşim. Emin ol o zamanlar ben şimdiki ben gibi değildim."
Bu "Güneşim" hitabı da benim ayrı bir hoşuma gidiyordu ama söylediği çok doğruydu. Gerçekten öyle olgun ve doğru bir şekilde söylemişti ki ben bile hayran kaldım.
"Doğru söylüyorsun. Rabbim bizi ne zaman karşılaştırdıysa en güzel zaman odur."
"Çalıştığın yerdeki düşüncesiz ve anlayışsız insanlar seni çok yordu."
Bunu söylerken uzaktan Boğaz Köprüsü'nün göründüğünü fark ettim.
"Yordular," dedim. Başımı yana çevirip sırtına dayadım. Gözlerimi kapattım ve ona biraz daha sokuldum. "Gerçekten yorulmuş hissediyorum," diye ekledim.
"O zaman bana yaslan Papatya'm," diye mırıldandı Tarık. "Kendini güçsüz hissettiğinde lütfen söyle; çünkü bu bir kusur değil. Ben de bazen böyle hissediyorum. Bence böyle zayıf anlarımızda, yorgun zamanlarımızda birbirimize dayanmak evliliğin en güzel tarafı..."
Ona biraz daha sarıldım. Gerçekten de öyleydi. Hakkımda ne düşünüyor diye endişelenmeden, beni en güzel şekilde dinleyeceğini ve destekleyeceğini bilerek yaşadıklarımı onunla paylaşabiliyordum.
"Ben de aynen o şekilde hissediyorum canım," dedim.
"Şimdi köprüye giriyoruz. İstersen daha rahat görebilmen için orta şeritten değil de sağ ya da sol şeritten gideyim. Bu şekilde İstanbul manzarasını en ön sıradan seyredersin."
Esprili bir şekilde söylediklerine gülümsedim. "Olur! Sağ tarafa yanaşabilir misin? O taraftaki manzarayı izlemeyi daha çok seviyorum."
"Hay hay hanımım!"
Güldüm. O da güldü... Çok güzel gülüyordu ya! Kahkahası her seferinde beni ayrı bir mutlu edip içimi sıcacık yapmayı başarıyordu. Ona biraz daha sıkı tutundum; çünkü köprüde gitmek beni biraz endişelendirmişti. İlk defa motorla köprüden geçiyordum. Tarık hızını orta seviyeye indirdi.

Çok hızlı gitmiyorduk; çünkü burası çok rüzgarlı olduğu için hızlanmak dengemizi bozabilirdi. O da benimle aynı şeyi düşünmüş olmalıydı. En sağ şeride, dikkatli bir şekilde arabaları geçerek ilerledi ve varmıştık çok şükür.
"Bugün çok rüzgar yok, yoksa normal zamanlarda bu şekilde gidemeyiz. Mutlaka bir arabayı kendimize siper etmemiz gerekir," diye ekledi.
"Gerçekten," dedim. Bugün hava kış olmasına rağmen epey açıktı. Başımı sağ tarafa çevirmiş; güneşin Boğaz’ın engin denizinde parıldamasını, Rumeli Hisarı’nı, ilerideki Çamlıca Camii’ni ve Boğaz’ın etrafını sarmış o eşsiz manzarayı izliyordum. Boğaz’da yüzen vapurlar, özel tekneler vardı... Boğaz’ın denizi ne kadar koyu mavi ise gökyüzü de bir o kadar açıktı.
"İstanbul’un bu manzarasına doymak imkansız," diye fısıldadım.
"Gerçekten... Bir de sevdiğinle olunca tadından yenmiyor," dedi Tarık.
Köprüden sonra ayrılan yolda sağ tarafa doğru ilerledik. Bir tahminim vardı, Tarık’ı söylemesi için biraz zorladım ama "sürpriz" deyince ben de çok ısrar etmedim. O sürpriz yapmayı çok seviyordu, belli ki ben de sürpriz yapılmasını...
Çok geçmeden nereye geldiğimizi görmüş oldum. Burası İstanbul’da en sevdiğim yerlerden biriydi. Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin yanından geçerken, aylar sonra karşılaştığımız o anı hatırlayıp yad ettik. Caminin birkaç sokak sağ tarafındaki caddeye girdik ve motorla ilerledik. Bir meydandan geçtik ve Tarık hızımızı düşürdü.
"İşte geldik."
Dikkatli bir şekilde motordan indim. Kasklarımızı çıkardık. Başımı kaldırdığımda "Pizza Amore" tabelalı, içinden iştah kabartan kokular gelen temiz bir restoranla karşılaştım. Elimdeki kaskı almak için yanıma gelen Tarık, kulağıma doğru fısıldadı:
"Pizza sever misin?"
Bakışlarımı ona doğru döndürdüm. "Bayılırım!"
Bu kadar dibime girdiğini fark etmemiştim. Bir anda burunlarımız çarpıştı. Panikle kendimi geriye doğru attım, gözlerim büyümüştü. Ama benim aksine Tarık oldukça sakindi. Gülümsemekten gözleri kısılmış bir şekilde bana bakıyordu.
"Çok iyi o zaman," dedi ve elimden kaskı alıp ikisini de motorun üzerine kilitledi.
Ben bir süre sağa sola anlamsız bakışlar atarak alev topuna dönmüş yanaklarımı serinletmeye çalıştım. Aslında hava serindi ama ben yanımdaki gülümsemesiyle kalbimi eriten beyefendiden ötürü yanıyordum.
Kapıyı açtığımızda genç bir garson, "Hoş geldiniz, buyurun," diyerek bizi masalara yönlendirdi. İçeriyi incelerken önce kapıda durup kalmıştım. Soğuk elimi saran sıcacık bir avuç ile kendime geldim. Tarık gülümseyerek beni bir masaya doğru yürüttü. İçerisi oldukça sade ama bir o kadar da nezihti.
Karşılıklı küçük bir masaya geçtik. Tarık ekipman ceketini çıkarıp sandalyenin başına astı içinde ince boğazlı krem bir kazak giymiş.
Garsonun önümüze koyduğu menüye bakmaya başladım ama isimlerin çoğu yabancı dilde olduğu için pek anlayabildiğimi söyleyemem. Benim boş boş baktığımı anlamış olan Tarık, eliyle gülümsemesini gizledi.
"Senin için çevirilerini yapmamı ister misin Mihri?"
Dudaklarımı büzüp gözlüklerimin altından ona yavru kedi bakışları attım. "Olur."
Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Yine dibime kadar giriyordu...
"Bu fesleğenli mozarellalı, bu işte aynı malzemelere kırmızı biber eklenmiş versiyonu, diğeri közlenmiş patlıcan eklenmiş bir yorumu..."
Ama ben hiç menüye odaklanamıyordum; çünkü Tarık’ın yüzü hemen önümdeydi. Saçları yine alnına dökülmüştü, gamzesi konuşurken arada kendini belli ediyordu. O güzel sesi, tek başına en güzel melodiydi benim için.
"Hangisini istersin?" diye sorunca Tarık, bir anda sağıma soluma bakmaya başladım. Ellerimle yüzümü kapattım. Çok utanmıştım ya! O bana ne anlatıyordu ama ben niye odaklanamıyordum? Hep onun yüzündendi!
Beni yakalamış olacak ki kulağıma doğru eğildi:
"Çok acıktım Papatya'm. Siparişlerimizi verelim, sonra beni doya doya izlersin..."

Aceleyle bir pizzayı seçtiğim gibi ayağa kalktım. Tarık da yerine oturmuştu ama hâlâ kıs kıs bana bakıp gülüyordu. Hemen görevliye sorarak restoranın tuvaletine gittim. Yüzüme epey bir su çarptım. Aynada kendime baktım; gerçekten onun yanında güzelleştiğimi hissediyordum. Gözlerim parlıyordu, mutluluk insanı güzelleştiriyordu.
Yüzümü kuruladım, biraz oyalandım. Ufaktan yanaklarıma vurdum; "Mihri kendine gel, kendine gel! Ben böyle yakınlaşmalardan bile bu kadar kötü oluyorsam, ileride kendimi hiç düşünemiyorum."
Elimi yüzümü düzelttim, başörtümü de tekrardan yaptıktan sonra Tarık'ın yanına geri döndüm. Beni görünce yine manalı manalı gülümsedi. Garson önümüze siparişlerimizi koyduğunda burnuma çarpan kokuyla ne kadar acıktığımı fark ettim. Önümde gerçekten efsane bir pizza duruyordu. Peynirleri öyle güzel erimişti ki daha önce hiç böyle pizza görmediğimi düşündüm. Tarık'ınkine de baktım; onunkinde patlıcan ve biber parçaları vardı. Ben o an bu heyecanla ne sipariş verdiğimi bilmiyordum ama bir dilimi tutup ağzıma atıp ısırdığımda doğru karar verdiğimi fark ettim. Fesleğen ve peynir çeşitleri birbirine mükemmel bir şekilde karışmış, altındaki çıtır hamurla birleşmiş ve damağımda lezzet olarak patlamıştı.
Yanında içecek olarak buranın özelliği olan limonatasından söylemiş Tarık. Tabii ben o kısımda olmadığım için sonradan söylemek durumunda kaldım.
Garsonun getirdiği yuvarlak kapaklı beyaz kaplarda ise bu işletmenin kendi hazırladığı özel sosları varmış. İki tane dilimi sade bir şekilde gömdükten sonra üçüncüyü de bu soslarla denemeye karar verdim. Ama gerçekten hepsi ayrı güzeldi. Acı soslu olan ne çok acıydı ne de böyle hiç acı hissetmeyecek gibiydi, tam yerindeydi. Bir de yoğurtlu baharatlı sosu çok beğendim. Kendime öyle bir kaptırmıştım ki başımı kaldırdığımda beni izlemekten sadece bir dilim pizzasını bitirebilmiş, gülmemek için dudaklarını birbirine bastıran bir Tarık'la karşılaştım.
Elimde son dilim pizzam Tarık'a bakakaldım. Gözlerim büyüdü. "Çok tatlısın," dedi ve eliyle yüzünü ovuştururken kahkahasını serbest bıraktı.
Galiba pizzaya kendimi biraz fazla kaptırmıştım. Yani ben yemek görünce neden bu kibarlığı bir kenara bırakıyorum?
Başımı eğmiş bitirdiğim sos kaplarına bakarken bir anda yanağımdan alınan makasla başımı kaldırdım. Tarık hızla elini geri çekti, benim tepkimden çekinir gibi. "Afiyet olsun papatyam, ben açım diye geldik ama olsun, sen galiba çok beğendin," dedi.
Son dilimimi tabakta bırakıp kollarımı küsmüş gibi bağladım ve kafamı diğer tarafa çevirdim. Hem pizza yedirmeye getiriyor, sonra da yiyip bitirince çok acıkmış oluyoruz, Allah Allah!
"Takılıyorum sadece, ilk defa seni bu kadar iştahlı gördüm de."
Onun yanından bir bakış attım. "Bu bir kere pizzanın suçu, gerçekten çok enfes." Parmaklarımı birleştirerek öptüm, "Müthiş olmuş."
Tarık da bir yandan kendi pizzasının diğer dilimini eline almıştı. Bana göre çok daha normal bir hızda yiyordu. Allah'ım, bir adam yemek yerken bile bu kadar kibar ve karizmatik durabilir mi?
Onu izlediğimi görünce gülümsedi. Bir yandan da kollarımı açmamıştım.
"Hadi son dilimini de yesene."
Yalancıktan kaşlarımı çattım, "Doydum."
"Hadi ama yapma böyle güzelim."
Başımda onun pizzasını gösterdim, "Seninkinin tadı nasıl?"
Bir yandan tavır yapıyormuş gibi dursam da aslında onun benim nazımı çekmesinden çok eğleniyordum. Bir anda ağzımın önüne gelen pizza dilimi ile gözlerimi patlattım. Tarık pizzasından bir dilimi bana doğru uzatmış ve bana eliyle yediriyordu, eliyle! Allah'tan restoranda bizden başka aileler de vardı da tek başımıza burada sürtmüyorduk diye düşündüm. Çünkü bu halimizi gören bize gülebilirdi. "Olsun," dedim, "gören görsün." Ama bir süre daha ağzımı açmayıp kafamı diğer tarafa çevirdim. "Hadi papatyam, bak çok güzel tadı gerçekten bir dene."
Sonunda pes ettim ve başımı çevirip ağzımı açtım. Isırdığımda bu sefer mutluluktan gülümsedim. Bu diğerinden daha farklıydı ama bu da çok lezzetliydi. Dilimin kalanını kendim yedim.
Pizzalarımızı bitirdikten sonra buranın güzel bir kazandibisi olduğunu öğrenmiştik garsondan ve ikimiz de ondan sipariş etmiştik. Birlikte pizza yemek gerçekten çok keyifliydi; gerçi onunla yaptığım her şey çok ayrı bir güzeldi. Tarık kazandibinden bir kaşık alıp ağzına attı. Ben de bu sefer daha yavaş yavaş yiyordum.
"Japonya'dan babamın kaza yaptığı motorun bilirkişi raporu geldi."
Söylediği şeyle aniden ona döndüm ifadesi ciddileşmişti.
"Peki sonuç ne?"
"Tahmin ettiğim gibi motorda normal modellerde olmayan ve hiçbir BMW üretim yerinde kayıtlı olmayan bir parça tespit edilmiş."
"Şüphelerini kanıtlayan bir şey bu o zaman."
"Öyle ilk kanıtımızı ele geçirdik diyebilirim."
"Bu da çok sevindim. Ama ilk kanıtımız dediğine göre bu sadece yeterli değil öyle mi?"
"Evet" dedi bir eliyle şakaklarını ovarak. "Bu sadece yeterli olmaz."
"Ama merak etme diğerleri içinde Elsa ile birlikte çalışıyoruz o siber olarak kanıt toplamaya çalışıyor."
"Aklına benim yapabileceğim bir şey geliyor mu?"
"Şu an için sadece kendini tehlikeye atmadan Cengiz ve onun ile alakalı bilgi toplayabilirsen çok iyi olur."
"Bunun için iyi bir yol düşüneceğim."
"Sana bahsettiğim kadın koruma işini hallettim."
"Gerçekten mi?" dedim hem sevinmiş hem meraklanmıştım.
"Evet çok yakında işe başlayacak."
Yüzüne buruk bir tebessüm oturdu babasının kazasından daha doğrusu cinayetinden bahsettiğimiz için üzülmüştü.
"Onunla tanışmak için sabırsızlanıyorum."
Masada duran eline uzandım.
"Rabbim bize bir çıkış yolu gösterecek o bize yardım edecek. Ben de her zaman sana desteğinde yanındayım."
Diyerek mırıldandım. Elini okşarken.
Diğer elini onu okşayan elimin üzerine koydu.
"Biliyorum Papatya'm."
Bir yudum kahvesinden içtikten sonra bana döndü:
"Evimiz ile alakalı geçen gün mimar ile konuştum bahsettiğin kriterleri tek tek anlattım. En kısa zamanda istediğim arsa uygun bir tasarım çizecekler tabii biz sonrasında istediğimiz değişiklikleri yine yapabileceğiz."
Alt dudağımı ısırdım bu güzel haberin sevincinden.
"Görmek için sabırsızlanıyorum."diye konuştum.
"Hazir olduğu gibi sana göndereceğim. Tam istediğin gibi olsun evimiz"
"Düşüncen için çok mutluyum. Ama evimiz dediğin gibi senin de eklemek istediğin birşeyler yok mu?"
"Var gibi biraz daha üzerinde düşüneceğim. Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun? Yani işten ayrıldığını ailene söyleyecek misin ya da başka bir fikrin var mı?"
Kaşığımı tabağın kenarına dayayarak ellerimi önümde birleştirdim.
"Aileme şu an söylemeyeceğim. Aslında ben de tam olarak ne yapmak istediğimden emin değilim. Sadece tek bildiğim, o aynı ortamda olmak beni çok tüketti. Evet, hocalık yapmayı çok seviyorum ve bu süreçte öğrendiğim en güzel şey korkularımın yersiz olduğu ve hocalık yapabildiğimi görmek oldu. Bu benim için güzel bir gelişmeydi. Fakat gerçekten hocalık çok sabır istiyor ve insanı bir yerde çok yorgun birine dönüştürebiliyormuş; bunu fark ettim."
"Peki, o zaman şu an hocalık yapmaya devam etmek istemiyor musun?" diye sordu.
"Yani," dedim, "bir süre ara vermek istiyorum. Zaten öyle hemen çalışmak istediğim bir yer bulabilmem pek mümkün değil. Hoca olarak atanmak zaten çok zor; ayrıca ben İmam Hatip Lisesi mezunuyum, ancak etüt hocası olarak Diyanet'e girebilirim. O da bizim yaşadığımız ilçede çok dolu, zaten çok kurs da yok. Yani çok düşük bir ihtimal."
Tarık ağır ağır tatlısını yerken büyük bir dikkatle beni dinliyordu.
"Eğer istiyorsan, hocalık için bir yolunu bulmaya çalışabilirim," dedi.
Önümdeki kahve fincanını avucumun içine aldım. Kahveye bakarken bir yandan da bu sorunun cevabını düşünüyordum. "Şimdilik biraz ara vermek bana iyi gelir diye düşünüyorum," dedim fincanımdan büyük bir yudum alırken.
"O zaman evde mi kalacaksın yani?" dedi.
Derin bir nefes bıraktım; o durumu hatırlamak gerçekten moralimi bozuyordu. "Hayır," dedim, "evde kalmak beni daha da yorgun ve tükenmiş birine çevirir."
"Yapmayı istediğin şey nedir o zaman?" diye sorusunu yeniledi.
"Ben de tam emin değilim aslında. Biraz daha, daha önce yapmak istemediğim ya da yapamadığım bir şeye yönelmek istiyorum. Ne kadar kurs ortamını sevsem de, yıllarca oralara gidip gelmek artık bir yerde çok sıkıcı olabilir."
"Doğru, o da var," dedi kahvesinden içerken.
Telefonunun çalmasıyla masanın yanında duran çantamın içindeki telefonuma uzandım. Allah’ım, ne olur annem aramıyor olsun... Çok şükür arayan Bükra idi! Hemen açtım.
"Canım arkadaşım! İstanbul’dayım, buluşalım mı?"
"Ayy gerçekten mi! Geleceğim demiştin gerçi ama çok sevindim!"
"Evet ya, geçen geldiğimde de kaldığım bir akrabam vardı ya, oraya geldim," dedi Bükra neşeyle.
Aslında şu an Tarık ile baş başa oturmaktan çok memnundum ama bir daha buraya tek başıma nasıl gelirim, izin alabilir miyim... Bunlar benim için muallaktı.
"Bir dakika canım," diyerek telefonu sessize aldım ve Tarık’a döndüm. "Bükra yılbaşı için buraya gelecekti, benimle görüşmek istiyor. Onu buraya çağırsam?" dedim gözlerinin içine bakarak. "Sorun olur mu?"
"Gerçi baş başa kalmak çok güzel ama..." dedi manalı manalı gülümseyerek. Bakışları arada dudaklarıma kayıyordu, bunu fark edince hemen bakışlarımı kaçırıyordum. "Bükra da her zaman gelmiyor, buluşun."
Onun da rahatsız olmayacağını öğrendiğime sevindim. Tekrar telefonu kulağıma götürdüm. "Biz Tarık ile Üsküdar’dayız. Yakınsan sen de buraya gel, bir mekanda oturuyoruz. Sana konum atayım."
"Olur canım ama... Eniştemiz kızmaz mı?"
"Yok yok," dedim Tarık’a bakıp gülümsiyordum, "sorun etmez."
"Peki o zaman, sen at konumu. Ben hemen en hızlı şekilde bir taksi çevirip geliyorum!"
"Tamam canım," diyerek telefonu kapattım. Tarık’a döndüm. "Anlayışın için teşekkür ederim."
"Sen mutlu ol yeter canım."
Allah’ım, ben bu adamın her haline ayrı bayılıyorum ama bu anlayışlı halleri gerçekten kalp ritimlerimi çok hızlandırıyor!
"Oldu olacak bir de Bartu da geliyormuş, dur ben de Bartu’yu arayayım," diyerek telefonunu çıkardı Tarık.
"Aa, iyi adam lafının üstüne gelir derdi dedem! Bartu da mı burada?" dedim sevinçle cırlayarak.
"Ya öyleymiş, o da bana mesaj çekmiş."
"Ona da konum atalım o da gelsin ya! Nikahtan beri görüşemedik, ikisini de özledim."
"Atıyorum."
"Mihriiii!" diye duyduğum çığlıkla hemen oturduğum yerden kalktım ve sese doğru döndüm.
Bükra; uzun sarı saçlarını güzel bir topuz yapmış, altına ekose desenli bir etek, üzerine krem rengi bir kazak ve sütlü kahve trençkotuyla bana doğru koşuyordu. Ben de hemen ona doğru koştum ve ikimiz sıkı sıkıya sarıldık. "Canım ya, yine çok özlettin kendini!"
"Senin de aşağı kalır yanın yok," dedim gülümseyerek.
Birbirimizin sırtını sıvazlayarak sımsıkı sarıldıktan sonra masaya doğru yönelmiştik ki Tarık; ceketini koluna almış, anahtarları elinde bir şekilde ayaklanmıştı. Bana dönerek, "Ben Bartu’yu alıp geleceğim," dedi.
"Tamam, biz buradayız," dedim. Bükra bana baktı; bakışları hem meraklı hem tedirgindi. "O da mı burada?"
"Birazdan burada olacak," dedim ve karşımda boş kalan sandalyeye oturdum. Çantasını masanın kenarına koyarken trençkotunu sandalyeye astı.
"Eee, nasılsın? İyi misin? Bakıyorum yeni evli çiftimiz buluşmuş..."
"Elhamdülillah canım ya, çok şükür iyiyim. Evet," dedim, "arada fırsat buldukça minik kaçamaklar yapıyoruz."
"Çok sevindim sizin adınıza! Nikahtan sonra da hiç birbirimizi göremedik, neler yaptın?"
Yanımıza gelen garsona Bükra bir kahve siparişi vermişti. Ben de fincanımda kalan son yudumu içtim ve derin bir nefes aldım. Genel olarak iyiydim ama mesajlarda yazdığım gibi... Sadece dün bir telefon almıştım. Sesim ister istemez kısık çıkıyordu, yüzüm düşmüştü.
"Kur’an kursundaki işimden çıkarıldım."
"Neee!" Hayret çığlığını bastırmak için elleriyle ağzını kapattı. Gözleri kocaman olmuştu. Endişeli bir ifadeyle bana bakarken sordu: "Gerçekten mi? Çok da yeniydi, nasıl oldu Mihri? Neden çıkardılar? Bazı kızlarla sorun yaşıyorum diyordun, yoksa onlar mı şikayet etti?"
Gözlerim masadaki eşyalar üzerinde geziniyordu. "Yani kesin olarak bilmiyorum. Hoca sadece Diyanet'in artık eski etüt hocalarını tekrar işe başlatacağını söyledi. Benimle aynı zamanda işe giren diğer hoca da çıkarılmış; o yüzden o kızlarla alakalı olduğunu düşünmüyorum."
Ama Bükra pek de benimle aynı fikirde değildi, çok kızmıştı. Bir süre o kızlara söylendi, hatta benimle birlikte kursa gelip benim adıma kavga etmeyi bile teklif etti! Gülümsedim. "Gerçekten güzel düşüncen için çok teşekkür ediyorum. Benim adıma kızmanı anlıyorum ama inanır mısın, ne kadar üzülmüş olsam da sanki omuzlarımdan bir yük kalkmış gibi hissediyorum."
"Öyle mi?" dedi, şaşırmıştı bu söylediğime.
"Evet," dedim. "Aslında şu an seninle konuşurken fark ettim bunu. Orada çalışmayı seviyordum, o deneyim bana çok şey öğretti. Özellikle bir sınıfla çok iyi anlaşıyordum, onları özleyeceğim... Ama diğer sınıflar beni çok yordu. Öğlen vakti gerçekten moralimi düzeltip, sabrımı yenileyip derse giriyordum. Her biriyle tek tek ilgilenip ezberlerini soruyordum ama göreceksin; benim o uğraşıma karşı gösterdikleri kaba davranışlar o kadar ağırdı ki... Akşam eve üzgün ve tükenmiş bir halde gelmek bir yerden sonra çekilmiyordu."
"Sen onu bana sor!" dedi Bükra. "Geçen yaz çalıştığım kafede yaşadıklarım tam olarak senin bu hissettiğinle aynı durumdu."
"Hani şu Bartu ile birlikte çalıştığınız kafe mi?"
"Evet," dedi derin bir nefes alarak. O da oradan yaralanmıştı. "Sonra anlatırım sana..." Gerçekten daha önce bununla alakalı hiç böyle bir şey söylememişti.
"İyi anlaştığım sınıfı özleyeceğim, bunu inkar edemem. Bir anda böyle ani çıkarılmak beni sarstı ama bunda da Rabbimin bir hayrı olduğuna inanıyorum. Şu an bana yeni bir kapı açacak, biliyorum."
"Kesinlikle canım," dedi Bükra, kahvesinden bir yudum alırken. "Rabbim sana en güzel kapıları açsın. Peki, var mı aklında bir şeyler? Ne yapmayı düşünüyorsun? Mesajlardan anladığım kadarıyla evde durmak istemiyorsun."
"İstemiyorum," dedim kararlılıkla.
"Nereye gideceksin o zaman?"
"Aslında belki şu an çılgınca gelecek ama... Eskiden çok istediğim ama ailemin hiçbir şekilde olumlu yanaşmadığı bir şey aklıma geldi."
"Nedir?" diye sordu. Gözleri merakla ışıldamıştı.
"Motor sürmek istiyorum!"
Bunu söylediğime ben bile inanamıyordum. Sanki hep içimde olan, hep ertelediğim ve bana imkansız gelen bir şeydi bu. Ama Tarık’ın desteğini yanımda hissetmem, onunla birlikte motor sürmek bu hissi içimde tekrar uyandırmıştı.
Bükra'nın gözleri parladı ve kocaman gülümsedi. "Gerçekten mi? Sen ve motor... Nasıl olur acaba?"
"Tabii çok da korkuyorum... Yani bu benim için hep bir hayaldi; hatta doğruyu söylemek gerekirse biraz gerçekten uzak gördüğüm bir hayalim. Çünkü annemler asla buna izin vermezdi ve benim de onların izni olmadan böyle bir şeye kalkışacak hiçbir desteğim yoktu." Sesim kısılmıştı, ellerimi önümdeki masaya yaslamıştım.
Birden ellerim Bükra’nın avuçları arasında kaldı. Ellerimi sımsıkı tuttu. Başımı kaldırıp ona baktım; gözlerinin içi sevgiyle parlıyordu.
"Ama artık eskisi gibi değil Mihri. Biz yanındayız, sana desteğiz ve bu gerçekten hayalinse neden yapamayasın ki? Hem o kadar da zor bir şey değil."
Ellerimi tutan ellerini ben de tuttum. "Öyle mi diyorsun? Yapabilir miyim sence?"
"Yaparsın tabii! Sen hafız kızsın, hafızlıktan çok daha kolay."
"Sen nereden biliyorsun?"
Bir anda ifadesi değişti, yakalanmış gibi hafifçe yanakları kızardı. Sonra hemen kendini toparladı. "Yani... Öyle düşünüyorum, o kadar zor olmasa gerek. Yani Bartu gibi biri bile sürüyor, öyle düşün!"
"Biri benim adımdan mı bahsetti?"
Başımızı çevirdiğimizde Bartu bize el sallıyordu; birkaç adım masamızın gerisindeydi. Hemen arkasından, ellerini cebine sokmuş, gözleri bende, Tarık’ım geliyordu. Onları görünce Bükra’nın bir elini bırakıp ben de el salladım.
"Selamünaleyküm hanımlar!" diye girdi Bartu yanımıza.
"Aleykümselam Bartu abi, hoş geldin," diyerek ayağa kalktım ve kollarımı boynuna doladım. O da hemen bana sarıldı. Kahve kokuyordu. "Kahve kokuyorsun..."
"Normaldir ya, kahveyle yatıp kalkıyorum küçük hanım."
Hafifçe ondan ayrılırken uzanıp yanaklarını sıktım. Bu çocuk hem çok yakışıklı hem de çok komikti; işte benim abim! "İşte benim abim!" dedim yüzüne karşı.
Tarık, yan masadan iki sandalye daha almış ve bizim masamıza getirmişti. Bartu ile hal hatır sorduk. Bükra pek onun olduğu tarafa bakmıyordu. Tarık da bizim sohbetimizi dinliyordu; benimleyken çok konuşkan olsa da bir araya geldiğimizde biraz sessizleşiyordu.
"Bartu, ben çok açım ya! Burada ne var, ne söyleyebiliriz?" dediğinde hemen ona kendi sipariş verdiğim pizzayı gösterdim ve epey övdüm. Ona hemen sipariş verdik. Bükra’ya dönüp, "Sen de aç mısın? Sana da söyleyelim," dedim.
"Ben ısmarlarım!" dedi bir anda Bartu ona bakarak. Bükra burun kıvırdı.
"Aç değilim. Teşekkür ederim nazik teklifin için Mihri."
Aynı saniye içerisinde Bartu’ya soğuk yapıp bana nasıl bu kadar sıcak olabiliyordu?
Bartu heyecanlı heyecanlı üniversitede yaşadıklarından bahsediyordu bir yandan. Ben ne kadar konuşulanlara odaklanmaya çalışsam da aklım biraz önce Bükra ile yaptığımız konuşmadaydı. Gerçekten de yapabilir miydim? Tek tek masadaki herkesin yüzüne baktım.
Evet, eskiden bu güzel insanlar hayatımda yoktu. Bana destek veren, beni düşünen, hislerime değer veren kimseler yoktu ama şu an vardılar! Belki de bir ümit... O çok istediğim hayalimi gerçekleştirmek için ne kadar korksam da, ne kadar imkansız gibi hissetsem de bir umudum olabilirdi.
Bir an heyecanla oturduğum yerden kalktım. Ani tepkimle herkes susup bana baktı.
"Mihri, iyi misin?" Tarık’ın bakışları endişeliydi.
Herkesin gözlerinin içine tek tek baktım ve gülümsedim. Cesaretimi topladım. Benim görevim niyet etmek değil miydi? Ben elimden geleni yapacaktım, sonucu ne olursa olsun Allah’a güvenecektim. Evet, şu anda yüzüme bir kapı kapanmış gibi görünüyor olabilirdi ama ben Rabbimin benim hakkımda çok güzel kapılar açacağını biliyordum. Ve bu kapının açılması için de ne yapmam gerekiyorsa ardıma koymayacaktım.
Coşkulu bir şekilde masanın ortasına bombayı patlattım:
"Motor ehliyeti almaya karar verdim!"
Tarık hemen ayaklandı, yanıma geldi. Omuzlarımdan tuttu. Gözlerimin içine bakarken ifadesi hem şaşkın hem de mutluydu. "Emin misin Mihri?"
"Evet," dedim gülümseyerek. "En azından denemek istiyorum. Denemeden yapıp yapamayacağımı bilemem. İleride bir gün hatırlarsam, hiç denememekten pişman olmak istemiyorum."
Anında beni göğsüne yapıştırarak sıcacık sarıldı. Başını boynuma doğru gömdü. "Buna çok sevindim. Ne kadar endişelensen de hayalin için böyle zor bir adım atmak, senin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu gösteriyor."
Ben de onun beline sarılmıştım. "Senin desteğinle içimde cesaret buldum."
Hafifçe benden ayrıldı. "Hayır, sen zaten her zaman cesaretliydin."
Gülümsedim. Hemen yanımıza Bükra da gelmişti. "Ayyy gerçekten karar verdin mi canım! Çok sevindim!" Tarık’tan ayrıldığım gibi bu sefer o boynuma atladı. "Evet," dedim, "yani aslında çok iddialı değilim ama deneyecek kadar kararlıyım."
Geriye doğru adım attığında yüzlerimiz eşitlendi. "Bak şuraya da yazıyorum; sen çok iyi motor süreceksin Mihri, eminim!"
Onların böyle söylemesi beni daha da cesaretlendiriyordu. Bartu, garsonun getirdiği pizzasını yerken bana baktı. "Sen var ya, bizi geçersin küçük hanım! Acayip bir motorcu olursun."
Gülümserken "İnşallah," dedim. Hepimiz sandalyelerimize oturmuştuk. Bartu o zaman, "Bu güzel haberin şerefine hepinize benden kahve!" diye bağırdı.
"Giderken 'Hepinize benden çay' olmayacak mı o?" dedim.
"E ne yapayım, hepiniz kahvecisiniz. Şimdi çay söylesem sevmiyorsunuz," dedi. Tarık’la birbirimize baktık, "Doğru," diyerek başımızı salladık.
Bartu garsonu çağırıp siparişleri verirken, Bükra’nın kaçamak bakışlarını yine yakalamıştım. Bir yandan da Bartu’nun büyük bir iştahla yediği pizzasına bakıyordu. Anlaşılan bu bakışları tek yakalayan ben değildim. Çünkü Bartu, son dilime dokunmadı. Islak mendille ellerini sildi ve "Doydum," dedi.
"Gerçekten mi?" diye ısrarla sorduk.
"Doydum. Bu kalabilir, isteyen varsa yesin," dedi ama tabağı ufaktan Bükra’nın önüne doğru koydu.
Bu detayı ben fark etmiştim. Bükra da gelen kahvelerle birlikte sohbet koyulaşınca, o pizzanın son dilimini yemeye başladı.
Her günkü iş çıkış saatime göre ufak bir hesaplama yaptıktan sonra, bu güzel sohbeti yarıda bölüp Bartu ve Bükra ile sıkı sıkıya sarılarak vedalaştım. Tarık beni eve bırakacaktı. Her zamanki saatimde evde olacağım için annemlerin bir sorun çıkarmayacağını umuyordum.
Tarık ile dönüş yolunda bu yeni kararım üzerine konuştuk. Gerçekten çok mutlu olduğunu defalarca dile getirdi ve benim bu motor sürme işini, ehliyet alma olayını ne kadar iyi yapabileceğimi anlattı. Onun her söylediğiyle kendime olan inancım biraz daha yerine geliyordu. Yapabilirdim, ben de bunu biliyordum; sadece tekrar ayağım seğirecek diye korkuyordum. Bir de beceremezsem... Bu durum beni endişelendiriyordu ama herkesin bilmediği bir işe başlarken böyle hissedeceğini düşünerek kendimi teskin ettim. Her korktuğumda olduğu gibi, "Hasbünallahu ve ni'mel vekil," dedim.
Tarık, daha ben söylemeden oturduğum ilçede motor ehliyeti ve eğitim kursu araştıracağını söyledi. "Çok sevinirim," dedim, "ben bu konuda pek tecrübeli değilim."
"Merak etme, o iş bende. Belki referans da kullanırım ama en güzel yerden eğitim almanı istiyorum," dedi. Yine motorda onun artçısı olarak gidiyordum. Ona biraz daha sıkı tutundum. "Ben de bunu çok istiyorum. Bir de..." dedim, "Motor sürmekle alakalı diğer endişem kıyafet hususu. Yani ben tesettürüme çok önem veriyorum ve onu bozacak bir kıyafet giymek istemiyorum. Bu konuda bir şeyler yapabilir miyiz?"
"Bunu araştıracağım canım. Hem motor sürebilme imkanı sunan hem de tesettürünü bozmayan bir kıyafet bulabileceğimizden eminim."
"Ben de inanıyorum, inşallah bulabiliriz," dedim.
Artık neredeyse evin önüne gelmiştik. Tarık eve yakın ama mahallenin çıkışı sayılabilecek tenha bir yerde motoru durdurdu. Dikkatli bir şekilde indiğimde o da çoktan inmişti. Kaskımı çıkarıp motorun üzerine koydum. O kaskını çıkarmamıştı, sadece vizörü açıktı. Bir süre sadece gözlerine baktım. O gözlerde tılsımlı bir şey vardı sanki... Rabbim o gözleri öyle güzel yaratmıştı ki, gördüğümde ruhumu iyileştiren bir şeyler vardı o yeşillerde. Gülümsemeye çalıştım ama pek beceremedim; ondan her ayrıldığımda böyle oluyordum.
"Bu sefer kaçamak olmasın," dedi. Önce ne dediğini anlayamadım, kask olduğu için sesi biraz garip gelmişti. Sonra elleri kaskının kilidine gitti, kaskını çıkardı ve benimkinin yanına bıraktı. Gözleri, ilk geldiğimiz ana kıyasla dinlenmiş gibiydi. Benimle vakit geçirince sanki yüzüne renk geliyor, gözleri farklı bakıyordu. Ağır adımlarla bana doğru gelmeye başladı.
Çok şükür ki bulunduğumuz sokakta kimsecikler yoktu. Önce eli yumuşakça belime gitti, beni kendine çekerken ellerim onun göğsünü buldu. Yüzüme daha çok yaklaştığında kalp atışlarım gittikçe hızlandı. Nefesi tatlı tatlı yüzüme çarpıyordu.
"Öpebilir miyim... yanağından?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım, heyecanla yutkundum. Konuşamıyordum, sesim içime kaçmıştı. Sadece gözlerimi kapatarak onayladım. Anında sıcacık dudakları yanağımı buldu. Bu sefer daha uzun bir buse bıraktı; izin aldığı için bu kadar derinden öptüğünü düşündüm. Bir süre öylece kaldıktan sonra güçlükle ayrıldık. Eli hâlâ belimdeydi, sanki gitmemi istemiyordu. Ben de istemiyordum...
Gözlerimi gözlerinden kaçırarak gülümsedim. Kulağıma doğru eğildi: "Akşam olduğunda da senden ayrılmak zorunda olmayacağım günler için saat sayıyorum."
Kocaman sırıttım ama bir yandan da yüzüm alev almıştı. Elini yavaşça çekerken ben de ondan isteksizce uzaklaştım. Eve doğru ilerlerken her beş adımda bir dönüp arkama bakıyor, el sallıyordum. Sokağı dönene kadar bunu sürdürdüm. Gitmedi... Motoruna dayanmış, hülyalı bakışlarla ben kaybolana kadar beni seyretti.
Ertesi Gün
Dün yaşadıklarımızdan ötürü eve geldiğimde de oldukça neşeliydim. Bugün ev halkı da daha iyi bir ruh halindeydi. Sadece babam, yine akşam yemeğinde babaannemin hastalığından ve masraflardan bahsetmişti. Bir de o davette Cengiz'in nişanlısı olarak duyurulduğum için artık bu evliliğin iptal edilemeyeceğinden konuşuyordu. Oldukça rahattı. Cengiz ile olacağını düşündüğü evliliğe öyle kesin bir gözle bakıyordu ki... Tabii benim itiraz etmemem onu daha da rahatlatıyordu. İtiraz edip ne yapacaktım? Günü geldiğinde, onun anlayacağı dilden konuşmayı bilecektim.
Sabah heyecanla kalktım. Dün gece Tarık, benim için bir motor eğitim merkeziyle konuştuğundan bahsetmişti. Hem de bayan bir eğitmen ayarlamış! Dün beni bıraktığı o sokakta, kadın bir koruma araçla beni alıp eğitim merkezine götürecekti. Kursa çıktığım saatte hazırlanıp dışarı çıktım. Tam vedalaştığımız noktada, siyah bir araç bekliyordu.
Şoför kapısı açıldı; ince uzun boylu, soluk beyaz tenli, siyah takım elbiseli ve siyah saten başörtülü, 20'lerinin sonunda bir kadın çıktı. Beni görünce başıyla selam verdi. "Siz Mihri Hanım olmalısınız."
"Evet," diyerek başımı salladım.
"Ben Hansa. Artık sizin özel korumanız ve şoförünüzüm," dedi belli belirsiz bir gülümsemeyle.
"Çok memnun oldum, ben de Mihri Altun."
Arka kapıyı benim için açtı; bu kibar tavrı beni çok özel hissettirmişti. Hansa koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı. "Tarık Bey, sizi her gün eğitim merkezine götürüp getirmem ve güvenliğinizi sağlamam konusunda benimle konuştu," dedi.
"Biliyorum," dedim, "İyi geçinelim." Gözlerinde farklı, belli belirsiz bir ifade gördüm.
Çok geçmeden, dışarıdan bile parıldayan modern bir motor merkezinin önündeydik. Hansa kapımı açtı, içeri girdik. Resepsiyondaki işlemlerden sonra uzun bir koridoru geçtik ve bizi devasa, üzeri açık bir alan karşıladı. Ortada siyah, asil bir motor duruyordu. Yanında ise ekipmanları içinde bir kadın eğitmen...
Her adımda kalbim daha hızlı çarpıyordu. Eskiden babamın "gereksiz" diyerek geçiştirdiği o hayalime şimdi adım adım yürüyordum. Evet, bir kapı (işim) yüzüme kapanmıştı belki ama Rabbim bana çok daha güzel bir kapı açmıştı.
"Bismillahirrahmanirrahim," dedim içimden. "Ya Rabbi, sen bana yardım et. Bilmediklerimi bana öğret, sen gücüm kuvvetim ol. Ben elimden geleni yapacağım..."

---
Nasıl buldunuz?
Yorumlarınızı bekliyorum.
🥰🏍️🌼
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |