

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Zatı halleriniz nicedir?
Evet 42.Bölüm ile yine kavuştuk.
Bu bölümü şu kelimeler ile özetleyebilirim.
"Motor, Özlem, Aşk, İtiraf"
Eğer Bir Demet Papatya'yı seviyorsanız destek için yıldız atamayı ve bol bol yorum yapmayı unutmayın.
BUYURUN 🫴🏻
---
"Kuvvetli mümin, zayıf müminden daha hayırlı ve Allah katında daha sevimlidir." > (Müslim, Kader 34)
--
Yazardan
Güneş ağır ağır ufka kavuşurken, ay ise hafifçe başını uzatıp gökyüzünün derinlerinden gözükmüştü. Genç adam başını iyice tepeye kaldırıp aya baktı uzun uzun. Sonra, neredeyse gözden tamamen kaybolmak üzere olan güneşe, "Sen de özlüyorsun değil mi?" diye mırıldandı. "Sen de özlüyorsun... Böyle ufacık sıcaklıklar, minik temaslar yetmiyor artık, değil mi?"
Özlemini aya anlatırken buldu kendini; ama aslında kendi içindeki o tam kavuşamama hissini ayın da yaşadığını düşündüğü için ona anlatıyordu. "Farklı dünyalara ait olunduğunda ne kadar uğraşsak da, çabalasak da neden bir türlü tam kavuşamıyoruz?" diye mırıldanırken buldu kendini. "Allah'ım, sen olmazları oldurursun, sen bizi kavuştur... Çünkü ben onun hasretiyle çok yorgun düştüm," dedi ve ellerini yüzüne sürdü genç adam.
Tarık’tan
Onu bıraktıktan sonra o sokakta, motorumun yanında dakikalarca dikildim arkasından bakarak. Ona, yaklaşık iki hafta buralara gelemeyeceğimi söyleyemedim. Söylemeye dilim varmadı; çünkü üzülecekti, biliyordum. Ben de üzülüyordum. Onu bu kadar rahatsız hissettiği o eve göndermek zorunda kalmak bana çok ağır geliyordu.
Akşam ezanı etrafta yankılanmaya başladığında ancak o zaman düşüncelerimden uyanıp motora atladım ve en yakın camiye gittim. Artık cemaate yetişmeye çok alışmıştım. Namazlarda sureleri unutmuyor, karıştırmıyordum; bu beni mutlu ediyordu. Namazlardan sonra mutlaka tesbihatlara da katılıyor, özen gösteriyordum. Erkenden, çok acil bir işi varmış gibi çıkan kişiler beni üzüyordu. Elbette herkesin acelesi olabilir ama beş on dakika kalmak çok büyük bir zaman değil...
Tespihlerimi çektikten sonra ellerimi açıp Rabbime dua ettim; çünkü şu an kendimi çok çaresiz ve güçsüz hissediyorum. Evet... Hatta eski yıllarda kendimi nasıl bu kadar güçlü buluyordum, hayret ediyorum. Bir dönem, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan biri gibi hissederdim; her şeyi kendi başıma yapabileceğimi düşünürdim. Ama sonra, babamın ölümüyle de anladım ki aslında benim gücüm hiçbir şeye yetmiyor. Geçen zamanı geri alamıyorum ya da her gün tekrarlanan ihtiyaçlarıma kalıcı bir çözüm üretemiyorum. Ve en zoru; sevdiğimi istediğimde yanımda tutamıyorum. Babamın kaza sonucu değil, cinayete kurban gittiğini bilsem de hemen buna bir çözüm bulup her şeyi ortaya çıkaramıyorum.
Bunlar bana ne kadar aciz olduğumu tekrar tekrar hatırlatırken, ellerimi açıp Rabbime anlattım içimden geçenleri. Uzun uzun dua ettim. Ardından motora atladığım gibi Anadolu Yakası'na, İstanbul’a her geldiğimde kaldığım otele doğru gazladım.
Motora bindiğimde, uzun zamanın aksine kendimi hız yaparken buldum. Hatta köprüyü biraz boş görünce 200'e dayadım gazı... Aşırı hızlı gidiyordum. Bir anda ileriki şeritlerden sinyal vermeden araçların önüne kıran başka bir motor dikkatimi çekti. Aniden hızı düşürmeye başladım, fren yaptım. Birkaç korna sesi duyuldu etrafta. Ben niye bu kadar hızlı gidiyordum ki? Uzun zamandır hiç böyle görmemişim kendimi... Ben bile kendimi anlayamıyorum.
Otele vardığımda garajı motoru koydum, kaskımı elime aldım ve odama çıktım. Acilen duş almalıydım. Soğuk bir duş ancak beni kendime getirirdi. Gerçi dışarıda hava soğuktu ama ben nedense çok sıcaklamıştım. Üzerimi giyindikten sonra, tişörtümde oluşan ıslak damlalarla saçımı kurutmadığımı fark ettim. Bir havlu aldım, odanın penceresinin önündeki tekli koltuğa geçtim.
Camlar tavandan yere kadar uzanıyordu. Perdeyi hızlıca açtım; karşımda Boğaz manzarası vardı. Gecenin karanlığında Boğaz’ın etrafını süsleyen yalıların, restoranların minik ışıkları görsel bir şölen gibiydi. Gece olmasına rağmen karanlık olmayan bir İstanbul... Koltuğa oturdum, pencereyi açtım. Soğuk hava tenimi üşüttü.
Bugün yaşadıklarımızı düşündüm. Papatya'mla... Onu öyle üzgün görmeye hiç dayanamıyorum. O üzgün olmamalı, üzülmemeli... Sanki her üzüldüğünde kendimi suçluyorum; onun üzülmesine engel olamadığımı düşünüyorum. Ama bu hayatın doğal akışı, bunu da biliyorum; hepimiz üzüleceğiz. Yine de o üzülmemeli. Umarım ona destek olabilmişimdir.
Daha önce hiçbir kadınla böyle konuşmamıştım ya da ona destek vermemiştim. O yüzden bir kadın nasıl teselli edilir ya da işten çıkan bir insana ne denir, bilmiyorum. Ve aslında bu deneyimsizliğim beni korkutuyor. Ya eksik kalırsam, ya ona layık olamazsam diye hep diken üstünde hissediyorum... Ama onun ifadelerini hatırlayınca biraz olsun rahatladım; çünkü gülümsüyordu ve bana yaslandığını hatırladım. Onun yaslanabileceği biri olmalıydım; yorulduğunda kendini bırakabileceği biri.
Kafamdaki havluyla saçlarımı kurutmaya başladım. Yanına yaklaştığımda nefes alışverişleri hızlanmıştı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti. O hali öyle tatlıydı ki, şu an bunu düşünürken yine gülümsedim. O her haliyle çok tatlıydı.
Bartu ve Bükra geldikten sonra o söylediği cümle... Kabul, böyle bir şey söylemesini ben de beklemiyordum. Yani belki biraz işine ara verebilir diye düşünmüştüm ya da başka bir kursa gidebilirdi. Ama o bambaşka bir şey söyledi. Bir anda gözlerindeki o ışık yine zihnimde canlandı. Parıl parıl bakıyordu umutla, hevesle. "Motor sürmek istiyorum," demişti.
Hepimiz bu sözcükleri onun ağzından ilk duyduğumuz anda içim ürperdi. Bir an çok garip hissettim. Korktum... Evet, korktum. Ama o an o kadar mutluydu ki bunu ona belli edemedim, belli etmek istemedim. O yüzden ona sarıldım ve destekledim. Başımdaki havluyu boynuma indirdim ve gözlerimi İstanbul Boğazı'ndaki ışıklı teknelere çevirdim. Gökyüzünde hafif bulutlar sürükleniyordu.
Mihri bana her zaman çok narin geldi. Kırılacak bir eşya gibi özenle korunacak bir mücevher o... Ve "Motor sürmek istiyorum," deyince aklıma direkt babam geldi. Mihri’nin gülümsemesi ve babamın gülümsemesi yan yanaydı sanki... Babam da çok neşeli gülümserdi, çok keyifli bir insandı. Ve... Ve o da motor üzerinde öldü. Bu gerçeği hatırlamak, elimi ıslak saçlarımdan geçirip onları arkaya itmek... Fazlasıyla gerildim. Yutkundum. Umarım bunu Mihri’ye belli etmemişimdir; çünkü onu desteklemediğimi düşünmesini istemiyorum. Sadece korkuyorum, endişeleniyorum. Yine de benim korkum yüzünden o içindeki umutlar sönmemeli. Elimden ne geliyorsa onun için yapacağım.
Kian’ı aradım ve Mihri’nin oturduğu semtteki motor eğitim merkezlerini araştırmasını söyledim. En güzel yorumları alan yere gitmeliydi. Aynı zamanda özel bir öğretmen de ayarlamalıydım; öyle herhangi bir eğitmen olmazdı. Kadın bir eğitmen olmalıydı. Mihri güvenli ve korunaklı bir alanda eğitim almalıydı; bu şarttı. Aynı zamanda her gün oraya gidip gelmesi için bir araç ve geçen ona bahsettiğim kadın korumayı artık onunla tanıştırabilirdim. Geçen gün online olarak mülakatını da yapmış; geçmişini ve bağlantılarını da detaylıca araştırmıştım. Güvenilir birine benziyordu, umarım bir sıkıntı çıkmaz.
Ve son konu; Mihri bu eğitimi alırken ne giymeliydi? En ince ayrıntısına kadar düşünüyordum; çünkü Papatya'mın bunlara yorulmasına gerek yoktu. Onun giymesi için hem motor üzerinde rahat, kullanışlı, aynı zamanda tesettürüne uygun bir tasarım bulmalıydım. Ve aklıma ilk gelen kişi Elsa’ydı. Onu aradığımda Mihri’nin motor sürme kararına en az benim kadar şaşırdı. Ama "Bir o kadar da onun gözlerinde böyle bir isteği barındıran gizemli bir enerji vardı," dedi. Galiba bu enerjiyi bir tek ben görememiştim... Onunla Mihri’nin motor kıyafeti konusunu konuştum. O bu konuyu halledeceğini söyledi; bana mutlaka kıyafetin son görsellerini atmasını istedim, incelemeliydim.
Oturduğum yerden kalkıp otelin resepsiyonunu aradım ve bir kahve siparişi verdim odama. Kahve geldiğinde kenara bıraktım, laptop çantamı çıkardım. Tekrar koltuğa oturup bilgisayarı açtığımda bir dolu dosya beni bekliyordu. Şu ana kadar bunlarla ilgilenmek istemesem de Mihri’yle geçirdiğim güzel gün, bana bu sıkıcı işi yapacak yeterli motivasyonu sağlamıştı.
Kolumda hiç çıkartmadığım bana hediye ettiği Zümrüt yeşillerinden oluşan doğal taş bilekliğime baktım.
Bu bilekliği takarken söylediği cümleleri her hatırladığımda İçim rahatlıyor.
Sanki hep bir yerlerde o cümleyi duymayı beklemişim ve Allah bana aşık olduğum kızın ağzından duymayı nasip etti.
"Bu taş... Tıpkı gözlerin gibi öyle güzel ve güven verici bir sıcaklığa sahip ki... Yeşilin en güzel tonu."
Bileği dudaklarıma yaklaştırdım. Usulca öptüm.
"Seni koruyacağım Papatya'm canıma mâl olsa bile."
Dosyaları aciliyet durumuna göre kategorilere ayırdım. Şu an ise ilgilenmem gereken diğer en önemli konu aklımı kurcalıyordu: Babamın cinayetiyle alakalı Borsan Grubu'nu nasıl ilişkilendirmeliydim? Ne gibi bir kanıt bulup yasal olarak onları cezalandırabilirdim?
--
Mihri’den
Duyduğum bu ritmik sesler bir davul gümbürtüsü müydü; yoksa hep hayalim olan ama bana hep çok uzak gelen motor eğitimine birazdan başlayacak olmamdan ötürü kalbimin çırpınışları mı?
Kalbim kulaklarımda atıyordu. Ellerim soğuktu ama içten içe terliyordum. Yutkundum. Derin bir nefes alarak sakince gülümsemeye çalıştım. Eğitim merkezinin ortasındaki büyük bir motorla ilgilenen hocanın yanına, Hansa ile birlikte varmak üzereydik.
Hansa, "İyi günler Suna Hoca, siz misiniz?" dedi sistematik bir sesle.
Onun sesiyle motorun tekerine eğilmiş olan kadın doğruldu. Saçını topuz yapsa da bazı tutamlar firar etmiş gibiydi. Yüzünde yumuşak bir ifade olsa da yaşadıklarının bıraktığı zaman çizgilerini andıran kırışıklıklar vardı. Önce beni baştan aşağı süzdü, ardından Hansa’ya dikti bakışlarını. Sonra elini uzatıp Hansa’nın elini sıktı.
"Evet, Suna benim."
Hansa, motor eğitimine geldiğimizde onları bilgilendirmiş olduklarından, aynı zamanda Tarık Grunewald ismini zikretti ve beni işaret ederek, "Eşi oluyor kendisi," diye açıklama yaptı. İlk defa Tarık’ın eşi olarak bir yerde takdim ediliyordum. Onun eşi olarak anılmak beni çok gururlandırmıştı.
Suna Hoca yanıma geldi. "Demek öyle... Mihri, sizsiniz." Elini uzattı, sıktım.
"Evet, ben Mihri. Memnun oldum," dedim kibar bir gülümsemeyle.
Ellerini beline yasladı. "Demek birlikte motor çalışacağız?" Göz ucuyla yanındaki motora baktı, sonra da bana döndü. "Daha önce herhangi bir deneyimin oldu mu?"
"Sadece artçı olarak bindim. Onun dışında sürme deneyimim yok," dedim.
"Peki o zaman." Hansa’ya baktı. "Siz birlikte ekipman kıyafetlerini giyinin. Ekipman önceliktir; hatta ilk dersimizi ekipman giymek olarak da düşünebilirsin."
Gülümsedim. Böyle bir şey diyeceğini beklemiyordum ama pürdikkat ağzından çıkanları dinlemeye devam ettim. Hansa başını salladı. "Peki, ekipmanları halledip geliyoruz."
Hansa’nın peşine takıldım. Acaba tam olarak ne giyecektim? Üzerime tam yapışan dar bir pantolon ve ceket giymek istemiyordum; bu hiç tesettürlü olmazdı. Ama içimden bir ses Tarık’ın bir şeyler ayarladığını söylüyordu. Ona güvenmek beni çok rahatlatıyordu. Hansa’nın peşinden giderken çantamın içinde bana geçen yıl doğum günümde verdiği o papatya bilekliğini bulup bileğime taktım. Boynumda kolyesi vardı ama hâlâ alyansı takamadığım için şu an bileğimde onun hediyesini görmek istiyordum; desteğini hissetmek için...
Hansa ile birlikte eğitim merkezinin içindeki bir odaya girdik. Hansa dolaplardan birini açtı. Büyük, siyah kumaş bir kıyafet poşetini çıkarırken, "Mihri Hanım, ben çıkacağım, siz bu kıyafeti giyinin. Bu kıyafeti Tarık Bey ve Elsa Hanım sizin için özel olarak hazırlattı. Bir sıkıntı olursa kapının önündeyim," dedi ve beni kıyafetle baş başa bıraktı.
Heyecanla poşeti açtım. Giyince modelini anladım: Altı büyük bir şalvar gibiydi ama rahatsız edici değildi, bilekleri lastikliydi. Üst kısmı ise bol bir elbise gibi gözüküyordu. Yanlardaki yırtmaçlar ayağımı açtığımda hareketime izin veriyor ama asla bacaklarımı belli etmiyordu. Kumaş tok olduğu için üzerime yapışmıyordu. Bu beni çok mutlu etmişti.
Kapıyı açtım. Hansa arkası dönük bekliyordu. "Giydim," dedim.
İçeri geldi, beni baştan aşağı süzdü. "Tam olmuş," diye mırıldandı. Belli belirsiz gülümsedi. Aslında sıcak biriydi ama mizaç olarak soğuk duruyordu.
Dolaptan eldiven, dizlik, dirseklik ve bir kask çıkardı. Tekrar eğitim alanına döndüğümüzde gözlerime inanamadım. Az önceki devasa motorun aksine Suna Hocam küçük bir scooter ile ilgileniyordu.
"Gayet güzel gözüküyorsun," dedi Suna Hoca. "Hazır mısın?"
"Hazırım," dedim; ama bir yandan korkuyordum. İçimden bir ses yapamayacağımı fısıldıyordu. Kuvvetli bir besmele çektim. Kaskımı taktım.
Suna Hoca, "Motoru herkes sürebilir ama doğru kullanmak bambaşka bir şey," dedi ciddiyetle. "Bu makineyi sürmeyi iyi öğrenmek zorundasın; yoksa hem kendinin hem başkalarının hayatını tehlikeye atarsın. Sadece kendini değil, etrafı da kontrol etmeyi öğreneceksin."
"Peki o zaman," dedi bir alkış yaparak. "Bismillahirrahmanirrahim!"
Onun da besmeleyle başlaması beni çok mutlu etmişti. Bana gaz vermeyi ve frene basmayı öğretti. "Temel mantığı bununla kavrayacağız, sonra vitesli motora geçeriz," dedi.
"Yalnız hocam," dedim, motora bakarak. "Ben ufak bir kaza geçirdim babamla... O kazadan sonra ne zaman motora binsem ayağımda istemsizce bir seğirme oluyor. Stres sanki ayağımdan çıkıyor gibi..."
Suna Hoca gülümsedi ve omzuma dostça vurdu. "Merak etme, hiçbir şeyin kalmaz. Motorla bir yerden sonra kanka olursun. Ayrıca kaza yapmayan motorcu olmaz; kazalar bu işin bir parçası. Ama olasılıkları düşürmek eğitimle mümkün. Kendini onun ritmine bırak..."
Güçlü bir besmele çektim. Mırıldanarak okuduğum Ayetel Kürsi’yi hem kendi üzerime hem de motora üfledim. Tedirgin değilim desem yalan olurdu; ufak korkularım hâlâ oradaydı ama bir yanım o kadar heyecanlı, öyle coşkuluydu ki...
Motorun selesinin üzerine oturdum. Kıyafetimi hafifçe düzelttim; Tarık ve Elsa’nın hazırlattığı bu tasarım, bana oldukça rahat bir hareket imkanı sunuyordu. İçinde ince bir body vardı. Hava aslında serindi ama ben heyecandan sürekli terliyordum. Sakin kalmaya çalıştım, derin nefesler aldım. Suna Hoca’nın yönlendirmeleriyle ellerimi gaz ve fren kollarının üzerine yerleştirdim.
Suna Hoca, rahat bir duruş içerisinde olmam gerektiğini anlatıyordu. "Eğer kollarını çok sert ve düz bir şekilde tutarsan hareket kabiliyetin olmaz Mihri, motoru rahat kullanamazsın. Hafif kambur durmak her zaman daha iyidir," dedi. Bunları anlatırken hemen sağ tarafımda duruyor, söylediklerini elleriyle benim için görselleştiriyordu. Hafif kilolu ama çok tatlı bir kadındı. Ben de onun dediklerini en güzel şekilde taklit etmeye çalıştım, motorun üzerindeki duruşumu düzelttim.
"Şimdi," dedi sakince. "Çok hafif gaz ver."
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Şu an yaptığım bu hareketin benim için ne kadar anlamlı olduğunu sadece Rabbim bilirdi. Bir şeyi çok isteyip, yüreğinden ne kadar geçse de asla yapamayacakmış gibi hissettikten sonra o hayalin tam içinde olmak... Tarif edilemez bir duyguydu.
Derin bir nefes aldım; sakinleşmeliydim. Allah’ın izniyle yapacaktım. Yavaşça gaz verdim ama sanırım o kadar da yavaş olmamış ki, motor bir anda öne doğru hafifçe fırlar gibi oldu! Panikle hızla frene bastım. Sert bir fren yaptığım için bu sefer de motorun üzerinde sendeledim. Suna Hoca hemen koşarak yanıma geldi.
"Sakin ol canım, sakin... Hiç sorun yok."
Gerçekten bir anne edasıyla konuşuyordu. "Sadece gaza dokundur parmağını. Yani ufacık dokundursan yeter. Önemli olan sadece gaz verip fren yaparak dur-kalk yapmak; şimdilik buna odaklanacağız."
"Peki hocam, kusura bakmayın. Bir daha yapıyorum."
"Ay ne kusuru! Ben öğrenirken ne kadar hata yaptım, bir görsen!"
Onun bu söylemi beni rahatlattı. Gülümsedim. Biraz da olsa heyecanımın yatıştığını umarak tekrar dinledim. Bu sefer biraz daha kontrollü bir şekilde, Suna Hoca’nın işaret ettiği kısımda ilerledim. Alan oldukça geniş ve rahattı; sadece belirli bölgelerde turuncu dubalar vardı ve güzergah beyaz çizgilerle net bir şekilde çizilmişti.
İkinci denememde, bu sefer üç-dört metre kadar çok rahat bir şekilde gittim ve sarsılmadan durabildim. Ama yine biraz sert fren yapmıştım. İstemsizce o durma anında panik oluyordum; "Hadi duramazsam!" korkusu bir anda içimde alevlenince ellerim kollarımı sıkıyordu. Suna Hoca beni güzel bir şekilde uyarıp her şeyi tekrar tekrar anlattı.
O sırada göz ucuyla Hansa’ya baktığımda yerinde olmadığını fark ettim. "Belki de ihtiyacı molasına çıkmıştır," diye düşündüm. Biraz daha çalıştık; zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmemiştim. İkindi ezanı okunduğunda aslında kaç saattir burada olduğumuzu anladım.
Suna Hoca, "Tamam, ufak bir ara!" diyerek ellerini çırptı. Ardından anahtarı motorun üzerinden nasıl çıkarmam ve takmam gerektiğini gösterdi; artık bu bilgiyi de öğrenmiştim. Anahtarı Suna Hoca’ya verdim ve onun tarifiyle eğitim merkezindeki mescide doğru yürüdüm.
Mescidin kapısını açtığımda, tamamen simsiyah ve bol bir elbise içerisinde kıbleye durmuş bir kadını arkadan gördüm. Boyu yaklaşık Hansa’nınkiyle aynıydı. Merak ettim... Ayakkabılarımı çıkarıp yandan hafifçe yüzüne baktığımda o olduğunu gördüm. Şaşırmıştım; üzerindeki gerçekten çok tesettürlü bir elbiseydi ve huşu içerisinde namazını kılıyordu.
Hemen yanına durdum. Üzerimdeki motor kıyafeti namaz kılmak için de oldukça uygundu; bu güzel detay için Tarık’a bir kez daha nasıl teşekkür etsem diye düşündüm. Elbette hepsi Rabbimin birer nimetiydi ama Tarık’ı buna vesile kılmış, dualarımı kabul etmişti. Huzuruna durdum ve her anda kalbimden "Elhamdülillah" dedim.
Namazdan sonra tespihlerimi çekip dua ettim. Hayalimi bana böyle güzel imkanlar içerisinde, sevdiğimin desteğiyle gerçekleştirmeyi nasip ettiği için şükrettim. Aynı zamanda artık ondan ayrı kalmak istemediğimi anlattım Rabbime. Daha dün görüşmüştük evet, ama sanki bir yıl olmuştu bile... Bir daha ne zaman onun sıcaklığını hissedebileceğimi bilmiyordum ve bu, içimde derin bir kırıktı. Hep birlikte olmak, hep onun kollarında kalmak için dua edip ellerimi yüzüme sürdüm.
Gözlerimi açtığımda Hansa’nın üzerindeki namaz kıyafetini çıkarıp, siyah bir çantaya katlayarak koyduğunu fark ettim. Gülümsedim. "Allah kabul etsin."
Başını sallayarak karşılık verdi. "Sizin de... Kusura bakmayın Mihri Hanım, ayrılacağımı söylemeden namaz için buraya gelmiş bulundum."
Yüzündeki ifade o kadar sabitti ki, bunu mahcup bir şekilde mi söylüyor yoksa içinden başka bir duygu mu geçiyor anlamak mümkün değildi. Yine de gülümsememi bozmadım. "Sorun değil, namaz kıldığını gördüğüme sevindim."
Eğitim merkezinden ayrılma saatim, neredeyse kursun çıkış saatiyle aynıydı. Hansa beni aldığı noktaya bıraktıktan sonra, yüzümdeki gülümsemeyi gizlemeye çalışarak eve geldim. Hiçbir şeyi belli etmemek için azami çaba gösteriyordum. Bu konuda pek de başarısız olduğumu düşünmüyorum.
Hüma ve Enes çocuk odasında tabletle oynuyorlardı. Mutfakta bulaşıklarla ilgilenirken, salonda oturan annem ve babamın çayını yenilemeye karar verdim. Koridora çıktığımda babamın sesini duydum ve dikkat kesildim.
"Artık o bütün saygın arkadaşlarının önünde duyuruldu bu durum. Mümtaz Bey istese de bu evliliği iptal edemez!"
Cengiz’in babası hakkında konuşuyordu. Bizim olmayacak olan ama onların "olacak" sandığı evlilikten...
"Konuştuğumuz şeylerde evliliği şart koşmuştu. 'Tamam' dedik. Kendileri yamuk yaptı, biz hâlâ alttan aldık. Bakalım hanım, artık şu işler bir olması gerektiği gibi bağlansın da bir rahat edeceğim. Zaten annemin hastane giderleri de iyice çoğaldı."
Söyledikleri arasında sadece şu cümle zihnime çakıldı: Konuştuğumuz şeylerde evliliği şart koşmuştu. Bizim evliliğimiz bir şart mıydı? Ama ne için, neyin karşılığında?
Derin bir nefes alıp sakince, yüzüme yerleştirdiğim yalancı bir gülümsemeyle odaya girdim. İkisinin de yüzüne bakmıyordum; sadece çaydanlığa ve boş bardaklara odaklanmıştım. Beni görünce babam konuştu:
"Şimdi istediğin gibi hevesini almak için kursa git gel... İleride Borsanların gelini olacağın için böyle bir şeye gerek kalmayacak zaten."
Kim onların gelini olmak istiyordu ki? Ya da benim eğitimimi, emeğimi nasıl sadece bir "heves" olarak görebilirdi? Artık zaten kursa gitmiyordum ama bunu bilmesine hiç gerek yoktu. Sadece gülümsedim ve başımı salladım. Başka hiçbir şey demedim; ona ne söylesem kelime israfıymış gibi hissediyordum.
Tekrar mutfağa döndüğünde bir an evvel işleri bitirmek ve okumalarımı yapmak istedim. O vakit geldiğinde herkes yatağına girecek ve benim için özgürlük alanı oluşacaktı. Tarık'ımla konuşabilirdim belki... Ya da en azından ses kaydı atmışsa sesini duyabilirdim. Aklıma dün ayrılırken yanağıma bıraktığı o öpücük geldi. Farklıydı; şimdiye kadarkilerden daha derin, daha tutkulu ve özlem doluydu...
"Papatyam, bugün nasıl geçti? Eğitim merkezinden, korumandan, eğitmeninden memnun kaldın mı? Bir de kıyafet nasıl oldu? Elsa da çok merak ediyor; mümkünse mutlaka fotoğraf veya video paylaş. Ben de çok merak ediyorum..."
Ses kaydını gülümseyerek dinledim ve hemen bir ses kaydıyla yanıt verdim:
Demek O kıyafeti Elsa hazırlatmıştı. Ona özel olarak teşekkür etmem gerektiğini aklıma bir köşesine yazdım.
Eğitim merkezinden ayrılırken evden çıkarken ki kıyafetlerimi giymiştim Hansa'da kıyafetleri her gün temizleterek getireceğini söylemişti.
"Tabiki paylaşırım. Hepsi ayrı ayrı çok güzeldi, gerçekten nasıl anlatsam bilemiyorum... Kıyafet çok rahat ve kullanışlıydı. Tarık, bugün sen benim hayallerimi gerçekleştirdin. Motor benim için özgürlük demek. Onun üzerinde olmak, ufak da olsa ilerlerken esen rüzgarı eşarbımda hissetmek çok güzeldi. Bugün ilk dersimizi yaptık; eğitmen de çok tatlı bir hanım, iyi anlaştık. Hansa da sakin ama güvenebileceğim biri gibi hissettiriyor. Gerçekten hepsi için ayrı ayrı Allah razı olsun diyorum. İyi ki varsın canım kocacığım."
"Canım neyim, neyim?"
Böyle tatlı tatlı sorunca tekrar bir ses kaydı attım:
"Ko-ca-cı-ğım!" diye heceledim.
Kahkaha attığı bir ses kaydıyla yanıt verdi: "Canım karım memnun kaldıysa ben de memnunum o zaman. İlk ders nasıl hissettirdi peki?"
"Aslında," dedim, "olabildiğince dürüst olmak gerekirse o an biraz korktum, çekindim; hatta epey tedirgin hissettim. Çok terledim ama hoca gerçekten çok sakin ve profesyonel davranıyor. Ufak adımlarla ilerleyeceğimi söyledi. Benim de amacım Süper-Sport birincisi olmak değil, sadece kullanmak istiyorum. O yüzden gayet güzeldi diyebilirim, ve heyecanlı..."
Heyecanla onun mesajını beklemeye koyulurken bir yandan da bulunduğum balkonun cam pencerelerinden birini açtım. Bakışlarımı gökyüzüne diktim. Gökyüzünde onu arıyordum; yıldızımı... Gerçi onun koyu yeşil gözlerinde galaksiler vardı; anlatamayacağım kadar güzellikte pek çok yıldız... Yine de belki bir yıldızını yakalayabilirim diye düşünerek aramaya devam ettim. Üzerime hırka giymeme rağmen üşüyordum, ellerim şimdiden buz kesmişti ama asıl üşüme nedenim onun yanımda olmamasıydı.
Benim için ne kadar sevindiğinden bahsetmişti ama sesi oldukça yorgun geliyordu. Onun neşeli ses ritmini bildiğim için hemen fark etmiştim.
"Yorgun musun?"
Bir fotoğraf attı. Gerçekten gözleri epey uykusuz bakıyordu. Yine de benim için yorgun bir gülümseme vardı yüzünde; gamzesini belli edecek kadar derin ama gözleri, o yeşiller... Bir hüzünlüydü işte.
"Tarık, gerçekten yorgun gözüküyorsun. Benim yapabileceğim bir şey var mı? Seni böyle görmek beni gerçekten üzüyor."
"Papatyam, sen iyi ol, o zaman ben de iyi oluyorum."
"Ama öyle olmaz," dedim, "ben de senin için bir şeyler yapmak istiyorum."
"Sen şimdi benimle böyle güzel güzel konuşuyorsun ya, daha ne yapacaksın? Ama... Senin o güzel sesinden bir İnşirah duysam biraz daha rahatlayabilirim."
Hemen euzü-besmelemi çektim ve İnşirah suresini okuduğum bir ses kaydı gönderdim. Bir süre yanıt gelmedi; ses kaydını dinliyordu belli ki.
"Seni papatyaların arasında gördüğümde duyduğum o Kur’an sesi gibi, yine bana şifa oldu sesin... İyi ki varsın hanımım."
"Sen de canım, sen de... Evle alakalı bir gelişme var mı?" diye sordum heyecanla.
"Mimar bugün isteklerimiz doğrultusunda çizdiği ev tasarım planını Kian'a göndermiş. Hemen gönderiyorum canım," diye ekledi.

Daha önce hiç bir ev krokisi incelememiştim ama Tarık’ın attığı görsele bakarken kendimi yine hayallere dalmış bir vaziyette buldum. Görseli büyüterek her ayrıntıyı tek tek inceledim. Anlattığım tüm detaylar oradaydı: Kütüphane, bahçe, garaj, o geniş pencereli Amerikan mutfak...
Yalnız bir oda dikkatimi çekti; bunu büyük ihtimalle Tarık eklemiş olmalıydı.
"Ba-yıl-dım inanılmaz hoş gözüküyor. Hepsi çok güzel, gerçekten çok güzel yerleştirilmiş.
"Evet ben de gayet başarılı buldum. Eğer ekleyeceğimiz başka bir şey yoksa projeyi onaylıyorum. İnşaata başlasınlar. Yine de ekletmek istediğini değiştirmek istediğin bir şey olursa belli bir süre içerisinde hala değiştirme şansımız olacak canım."
"Bence de bir an önce başlasınlar şu an için her şey hayalimdeki gibi gözüküyor. Hatta hayalimden bile güzel tekrar çok çok teşekkür ederim Tarık."
"Sana bir iyilik yapmış olsaydım belki böyle söyleyebilirdin ki söylemene gerek yok çünkü ben senin kocanım bunlar benim görevim. Aynı zamanda bu ikimiz için ve..." dedi. Sonra nedense ses kaydında susmuş. Neden durakladın anlayamadım.
"Ama sanki bir oda daha eklenmiş?" dedim, onun anlatmasını bekleyerek.
"Evet, gözünden de kaçmamış," dedi ve bir gülücük emojisi yolladı. "Bebeğimiz için bir oda daha ekletmek istedim."
Bunu söylerken ses kaydında gülümsediği öyle belliydi ki... Ses tonu aşırı keyifli geliyordu. Ben de istemsizce gülümsedim. Ne kadar da güzel söylemişti; "bebeğimiz". İkimizden bir parça... Acaba ona mı benzerdi, yoksa bana mı? Ne cevap vereceğimi bilemediğim için öylece ekrana bakıyordum. Bunu söylediğine çok mutlu olmuştum içimde tarifsiz bir sıcaklık belirmişti. Sanki halimi fark etmiş gibi Tarık tekrar yazdı:
"Sana seni sevdiğimi söylediğim gün hediye ettiğim o özel tasarım papatya kolyesinin 3 yaprağı neden diğerlerinden farklı, biliyor musun?"
"Hayır, aslında fark ettim sadece sormak için uygun zamanı bulamadım," dedim. Acaba ne anlatacaktı? Şimdi çok merak etmiştim.
"İşte," dedi Tarık, sesi yumuşayarak. "Aslında o üç yaprak şunu ifade ediyor: Sen, ben ve bebişimiz..."
Ses kaydını dinlerken aynı anda elimle ağzımı kapattım. Gözlerim büyüdü. Gökyüzüne bakıp derin derin soluklandım. Allah’ım... Bu güzel yürekli adam ne diyordu böyle? Daha bana ilk kez "seni seviyorum" dediği gün, öncesinde bunu düşünerek mi yaptırmıştı o kolyeyi? Söylediği şeyi tekrar ettiğim bir ses kaydı attım:
"Sen, ben ve bebişimiz... O kadar ince düşünmüşsün ki hayran kaldım yıldızım."
Gülme emojisi göndermişti. "Çok özledim," dedi ardından.
Ben de çok özlemiştim. Sadece iki kelimeydi belki ama benim için dünyalar kadar anlamlıydı. Daha dün görüşmüştük ve yakın bir zamanda görüşmemiz pek olası gözükmüyordu ama ben onu delicesine özlüyordum. "Ben de özledim," diye yanıtladım.
"Yanıma gelemediğin zamanlar rüyama beklerim," diye yazdı.
Dudaklarımı birbirine bastırıp kocaman gülümsedim. Bu güzel adam ne de tatlı dilli olmuştu böyle... Gerçi o bana ilk yazdığı andan beri böyleydi; beni hiçbir zaman kırmamıştı ki. Mesajına hayran hayran bakarken içimden şunları fısıldadım:
Hiç gitmiyorsun ki...
--
İçimden bir ses fısıldıyordu; belki de bir süre ayrı kalacağımız için bu kadar çok özlüyordum onu. Kokusuna hasret kalmam, gözlerini zihnime sürekli kazımaya çalışmam hep bu yüzdendi.
Bir hafta olmuştu bile... Maalesef Tarık, bu hafta sonu Türkiye’ye gelemeyeceğini söylemişti. Gelmek için elinden gelen her şeyi yaptığını bana uzun uzun anlatmıştı; anlatmasa da ben onun sonuna kadar çabaladığını zaten biliyordum. Yine de tek tek izah etmişti bana. Zaten bu hafta sonu babam evdeydi ve misafirlerimiz gelecekti; o yüzden benim bir yere ayrılmam pek mümkün görünmüyordu.
Motor eğitiminde beş günü geride bırakmıştım. Şimdi düşününce, ilk güne kıyasla çok daha az korkuyordum. Hatta motoru yavaşça kaldırıp pistte koca bir daire çizmeyi bile başarmıştım. Bunu başardığımda hemen Suna Hoca’nın tepkisine baktım. Beni alkışladı. "Aferin, aferin! Çok güzel gidiyorsun Mihri!" dedi. Tepkisi o kadar motive ediciydi ki, sözleri beni daha da gayrete getiriyordu.
Hansa’ya göz ucuyla baktığımda, onun da belli belirsiz gülümsediğini gördüm. Bu ufacık tebessüm bile beni mutlu etmeye yetti. Hâlâ scooter ile çalışıyorduk; zaten daha büyük bir motora binmeye ben de hazır değildim. Ama artık motoru çalıştırmak, gaz vermek ve yumuşakça fren yapmak konusunda gerçekten güzel pratik yapmıştım.
Her gün 13:30’da başlıyor, 16:30-17:00 civarına kadar çalışıyordum. Fırsat buldukça annemden veya gizlice kendi telefonumdan eğitim videoları izliyor, hatalarımı anlamaya çalışıyordum. Günlük olarak Tarık’a neler yaptığımı anlatıyordum; her seferinde çok seviniyordu ama sesinde, sevincinin arasına karışmış bir kırıklık vardı. Bunu hissedebiliyordum. Uzakta olmamıza ya da yorgunluğuna bağlıyordum bu durumu.
Hansa’nın yardımıyla motor üzerindeki videolarımı çekmiş, kıyafetimle pozlar vermiştim. Kıyafetime artık iyice alışmıştım; gerçekten çok rahattı. Motor sürerken stresten mi sıcaklıyordum emin değildim ama içinde hiç üşümüyordum.
Bu videoları Bartu ve Bükra’ya da gönderdim. Bartu bir ses kaydı atmış; kulaklıkla dinlediğim için bir anda kulağım patlayacak sandım! Hemen kulaklığı çıkardım. Öyle coşklu bir haykırışla sevinmişti ki... Onun bu heyecanlı tepkilerine bayılıyordum. Sadece onun tepkisi için bile onlarca video çekebilirdim. Bükra ise daha çok destekleyici ve tebrik edici bir ses kaydıyla dönmüştü. Seslerini duymak, sanki yanımdaymışlar gibi hissettiriyordu bana.
Motor eğitimi beni o kadar meşgul ediyordu ki, kursta yaşadığım son tatsızlıkları pek düşünmüyordum. Yine de arada hatırlayınca moralim bozuluyordu. Bu hafta beni kursla alakalı tek mutlu eden şey, sınıfımdaki talebelerimin tek tek mesaj atıp neden ayrıldığımı sormalarıydı. Beni özlediklerini söylemeleri çok kıymetliydi. İnsan, bir yerden ayrılınca aranmak istiyor; bir "yolun açık olsun" mesajı bile geçirilen zamanın hatırına çok görülmemeli.
--
Ertesi Hafta Pazartesi
Artık sabahları yataktan çok daha heyecanlı kalkıyordum; çünkü hayalime gidiyordum. Bu umut, annemle babamın tavırlarını bile umurumda olmaktan çıkarıyordu. Bazen yine tartışmalar çıkıyordu ama olabildiğince "uysal kızı" oynuyordum. Artık o laf sokmalar canımı eskisi kadar acıtmıyordu. Çünkü benim yanımda Rabbim vardı ve O'nun gönderdiği güzel insanlar: Bartu, Bükra, Elsa Abla ve tabii ki canım kocam Tarık... Bir de hayalim olan o motor... Yine de akşam o eve döneceğimi bilmek içimi daraltıyordu ama bu gerçeği hatırlamamaya çalışıyordum. Sabrımın sınırlarının zorlandığını hissediyordum artık.
Üst sokağa çıkıp Hansa’yı beklemeye başladım. Birkaç dakika sonra arabanın sesini duydum. Yanımda durduğunda hemen kapımı açmak için inmeye çalıştı; kapısını tuttum.
"Gerek yok, gerek yok, ben geçerim."
Her seferinde kapımı açmasına gerek yoktu, ben yapabilirdim. Alışık olmadığım için bu durum beni biraz rahatsız hissettiriyordu.
"Peki," dedi göz kapaklarını onaylarcasına kırparak. "Yanıma oturun."
Arabanın etrafından dolanıp ön koltuğa geçtim. Camlar siyah filmli olduğu için dışarıdan kimse içeriyi görmüyordu; bu benim için bir avantajdı, tanıdık birinin beni bu lüks aracın içinde görmesini istemezdim. Koltuğa oturduğumda Hansa arka taraftan bir poşet uzattı.
"Umarım seversiniz."
Gülümsedim. "Bu nedir?" diyerek içine baktım; bir kahve ve çikolatalı atıştırmalıklar vardı.
"Tabii ki severim ama hiç gerek yoktu, neden zahmet ettiniz?"
Yüzünde çok kısa süren, belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Sonra yine o "robotik" ama güven veren sesine döndü. "Beğenmenize memnun oldum."
Eğitim merkezine vardığımızda Suna Hoca’yı aradı gözlerim. Yanındaki motora baktığımda, geçen haftakinden farklı bir model olduğunu gördüm. Yine scooter tarzıydı ama biraz daha güçlü duruyordu.
"Bu hafta bununla çalışacağız," dedi motoru işaret ederek.
"Hocam, yapabilir miyim?" diye sordum tedirginlikle.
"Yaparsın, yaparsın! Artık motoru çalıştırmayı, durdurmayı biliyorsun. Bu motorun manevra kabiliyeti daha yüksek. Bununla ufak ufak viraj almayı, dönüş yapmayı deneyeceğiz."
Alt dudağımı ısırdım. Heyecanla başımı salladım. "Tamam hocam."
Yine Ayetel Kürsi’mi okudum ve motora bindim. Elimden geleni yapacaktım. Suna Hoca ekipmanlarımı tek tek kontrol etti. "Dikkat et Mihri, direksiyonu sert kırdığın an istemediğin sonuçlar doğabilir. Hep yumuşak, hep narin..."
"Peki hocam."
Hafif kambur duruşumu aldım, kollarımı rahat bıraktım. Suna Hoca benden biraz uzaklaştı. "Şu lastiği görüyorsun değil mi? Onun etrafından dön ve tekrar gel."
Anahtarı çevirdim. "Bismillahirrahmanirrahim."
Yumuşak bir kalkış yaptım. Çok yavaş gidiyordum çünkü hızdan hâlâ korkuyordum. Yavaş yavaş lastiğe yaklaştım. Derin bir nefes aldım ve sağ tarafa doğru direksiyonu kırdım.
O an ne olduğunu anlayamadım... Bir anda dengemi kaybettim. Galiba sert kırmıştım. Saniyeler içinde kendimi yerde buldum. Omzum acıyordu. Hemen kalkmaya çalışıp motora baktım.
Hansa ve Suna Hoca’nın bağırışları tüm pistte yankılanıyordu. Sol elimle sağ omzumu tutarak doğruldum. Maalesef... Motoru yan yatırmıştım ve üzerinden düşmüştüm.
---
Bölüm uzun olduğu için böldüm.
Asıl bomba final devamında. 😁
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |