51. Bölüm
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 42.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶2

42.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶2

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Uzun zaman sonra bir bölümü ikiye ayırdım.

Çünkü gerçekten bu bölüm çok uzun oldu.

Desteklerinizi bekliyorum.

 

---

 

Gözlerim sadece motora kilitlenmişti; yine donup kalmıştım. Hansa hemen yanıma gelip diz çöktü. Sesi her zamankinden daha endişeliydi. "Mihri Hanım, iyi misiniz? Ambulansı arıyorum!"

​Ona döndüm, tozlanmış kıyafetlerimi umursamadan, "Bir şeyim yok, gerçekten... Sadece birazcık omzum acıdı," dedim.

​Suna Hoca da yanımıza ulaşmıştı. "Ambulans istemiyorsan bile hayır, hayır; öyle şey olmaz! Sen git, hastanede mutlaka bir görün," diye üsteledi.

​"Gerçekten iyiyim," dedim ama omzumdaki o sinsi sızı kendini hissettirmeye başlamıştı. Hansa kararlı bir ifadeyle telefonuna uzandı. "Hemen Tarık Bey ile iletişime geçeceğim."

​"Hayır!" Tarık’ın ismini duymamla üzerimdeki şok bir anda dağıldı. Hansa’ya döndüm ve sesimi olabildiğince sert tutmaya çalışarak, "Sakın onun haberi olmasın, Hansa!" dedim.

​Hansa duraksadı, gözleri üzerimde tedirginlikle geziniyordu. "Yaşayacağınız herhangi bir olumsuz durumda hemen onu bilgilendirmem gerektiğini söyledi. Eğer bunu yapmazsam işime son verir," diye açıkladı.

​"Bütün sorumluluğu ben alıyorum," dedim yalvarır gibi. "Lütfen ona bir şey söyleme, olur mu?"

​Hansa bir süre düşünceli bir ifade takındı. Sonra sol tarafıma geçip omzumdan destek vererek beni kaldırdı. Suna Hoca da diğer yanımdaydı. "Peki... Bu seferlik sizin istediğiniz gibi olsun Mihri Hanım," diye fısıldadı Hansa, kabullenmiş bir sesle.

​Suna Hoca derin bir nefes verdi. "Aslında oldukça iyi gidiyordun, sadece tam dönemeç alacağın sırada panik yaptın; bunu sezdim. O panikle bir anda direksiyon hakimiyetini kaybettin. Ama yine de çok şükür... Allah’tan motorun altında kalmadın Mihri. Bacağın kırılabilirdi."

​"Evet hocam," dedim, yüzüm düşmüştü. Kendimi çok mahcup hissediyordum.

​Hastaneye gidişimiz ve eve dönüşümüz bir film şeridi gibi geçti. Acildeki doktor, ciddi bir sorun olmadığını, sadece kas ezilmesi yaşadığımı söyleyip bir ağrı kesici krem verdi. Eve geldiğimde üzerimde öyle bir yılgınlık vardı ki, sanki sadece omzum değil, tüm hayallerim ezilmişti.

​İçimden bir ses durmadan fısıldıyordu: Sen kim, motor sürmek kim? Canına mı susadın? Korkuyorsun işte, beceremezsin. Niye bulaştın ki bu işe? Yapamayacağın belliydi zaten... Bu sesler zihnimde yankılanırken annem yüzümün asıklığını sorguladı; epey yorgun olduğumu söyleyip geçiştirdim. Enes, bir şey hissetmiş gibi yanıma gelip "Abla, bir yerin mi acıdı?" diye sorunca bir anda gözlerim doldu. Yumuşacık saçlarını karıştırdım. "İyiyim canım, merak etme."

​Yemekten sonra odama çekilip kapıyı kilitledim. Gizlice sakladığım telefonumu çıkardım. Tarık’tan mesaj gelmişti; nasıl olduğumu merak ettiğini, mutlaka fotoğraf veya video göndermemi yazmıştı. Mesajın saati, tam da motoru yan yatırdığım dakikalara denk geliyordu. Telefonu göğsüme bastırdım. Kalplerimiz sanki birlikte atıyordu; benim canım yanınca o kilometrelerce öteden hissediyordu.

​Ama ona söyleyemezdim. Eğer söylersem, beni korumak için bu eğitimi anında sonlandıracağını biliyordum. "İyiyim" diye kısa bir yanıt yazdım. Teknik olarak iyiydim ama ruhum yaralıydı.

​Yatsı namazımı kıldıktan sonra her zaman yaptığım gibi içimi Rabbime açtım. Korkularımı tek tek anlattım. Ne yapmam gerektiğini, bu yolu yürümeye devam edip etmemem gerektiğini bilmiyordum. Acaba gerçekten burada bırakmalı mıydım?

Doktorun yazdığı ağrı kesici kremi omzuma yavaşça sürdükten sonra yatağıma uzandım. Hemen uyuyamadım; yatakta bir sağa bir sola dönüp dururken sürekli dua ettim. İçimden o umutsuzluk fısıltıları yükselse de bir yanım sürekli, "Pes etme, yapabilirsin! Allah’a dayan ve güven," diyordu. Ertesi sabah, o pes etmeyi reddeden tarafıma sıkı sıkıya tutunmuş bir halde buldum kendimi.

​Sanki dün düşen ben değildim... O bütün kuruntular, umutsuzluğa dair sözler sanki benim içimden gelmiyordu. Aslında gerçekten gelmiyordu; onlar nefsin ve şeytanın beni vazgeçirmek için kullandığı fısıltılardı. Bugün daha çok Ayetel Kürsi, Felak ve Nas okudum; aklıma ne geliyorsa bildiğim tüm dualara sığındım.

​Suna Hoca beni görünce hafifçe şaşırıp gülümsedi. Onun aksine Hansa, sanki dün hiçbir şey yaşanmamış gibi ifadesizdi. Suna Hoca’yı girişindeki resepsiyonist kızla konuşurken bulduk.

​"Ooo, bakıyorum da eğitime hazır gözüküyorsun Mihri!"

​Gülümsedim. "Hazırım hocam."

​"Tamam o zaman!" dedi ellerini çırparak. "Hadi parkura geçelim."

​Ondan böyle bir tepki görmek beni daha da gayrete getirdi. Evet, daha önce bir kaza yaşamıştım. Evet, ayağım seğiriyordu. Motoru delicesine sevsem de bir o kadar korkuyordum sürememekten, kaza yapmaktan, birilerinin canını yakmaktan... Ama rüzgarı hissetmeyi, gaza bastığımda yüreğimde oluşan o heyecanı korkularıma yenilmeyecek kadar çok seviyordum. Elbette körü körüne bir işe girişmeyecektim; eğitimi tam öğrenmeden trafiğe çıkmayacağıma dair kendime söz vermiştim.

​"Bismillahirrahmanirrahim..."

​Bu sefer sakin kalacağım konusunda kendime telkinlerde bulundum. "Allah’ım, Sen bana sükunet ver. En güzel şekilde öğrenmemi nasip et," diye mırıldandım. Suna Hoca her zamanki gibi direktiflerini verdi ve gözlerimin içine baktı:

​"Gerçekten ne kadar korksan da pes etmeyip bugün buraya geldiğin için seni tebrik ederim Mihri. Gözlerinde o azmin parıltısı çok net seçiliyor."

​Gözlerim tamamen kısılana kadar kocaman gülümsedim. Pes etmediğim için ben de mutluydum. Elime böyle bir şans geçmişken, bir daha asla sahip olamayacağım bu imkanı bırakamazdım. Motoru çalıştırdım. Dün yapamadığım o dönüşü yapmak için hafifçe gaz verdim. Daha kontrollüydüm. Dönüş yapacağım yere yaklaşınca direksiyonu sakince kırdım ve... Evet! Çok yumuşak ve güzel bir dönüş yapmıştım.

​Suna Hoca beni alkışlarken yanına doğru sürdüm. Yapmıştım! Yapabilmiştim ve yapacaktım da inşallah. Eğer pes edip bugün evde otursaydım, şu an yüreğimde hissettiğim bu eşsiz mutluluğu asla tadamayacaktım.

​Gün içerisinde birkaç dönüş daha yaptım; hepsi de gayet başarılıydı. Suna Hoca, bu hafta böyle devam edersem önümüzdeki hafta farklı bir motor modeliyle çalışabileceğimizi söyledi. Bu haber beni havalara uçurdu!

​Akşam eve geldiğimde, hem bugün yaşadığım o zaferi anlatmak hem de Hansa ile çektiğimiz o güzel fotoğrafı göndermek için sabırsızlanıyordum. Çok şükür annemlere yakalanmadan Tarık’la mesajlaşabildim. Fotoğrafı görünce çok sevinmiş, beni izlemeyi ne kadar çok istediğini söylemişti. Ben de onun beni izlemesini, hatta bir gün onunla yan yana motor sürmeyi her şeyden çok istiyordum. Onun seviyesine gelmem zaman alacaktı belki ama artık biliyordum: Asla pes etmeyecektim.

Bugün yaşadığım o "pes etme ve devam etme" çizgisiyle alakalı şunu bir kez daha çok iyi öğrendim: İçimdeki o "Yapamazsın, başaramazsın, beceriksizsin!" diye fısıldayan sesler aslında benim sesim değildi. O sesler, bir yerlerde annemle babamın sesiydi. Ben ne zaman kendime ait bir hayalden bahsetsem; "Yapma, yapamazsın, sana mı kaldı?" diyerek beni hep küçük görmüş, yetersiz olduğumu fısıldamışlardı. Acı olan şuydu ki; onların sesi bir yerden sonra benim iç sesime dönüşmüştü. Elhamdülillah, ben bunu fark etmiştim ve o sesi kendimden olabildiğince uzaklaştırmıştım. Bir gün onların karşısına motorumla çıkmayı ve özgürce, kendi seçtiğim hayata doğru son sürat gazlamayı her şeyden çok istiyordum.

​Günler birbirini kovalarken, Tarık’ın sıcaklığını hissetmediğim ikinci hafta dolmak üzereydi. Neredeyse her gün sesini duyuyordum ama yetmiyordu işte. Helalim olmuştu ama aramızda o kadar çok engel vardı ki, bir türlü kavuşamıyorduk. En sevdiğin çikolatadan bir ısırık alıp devamını yiyememek gibiydi bu... Damağında o güzel tat kalıyordu ama asla yetmiyordu. Hatta o lezzeti bir kez hissettiğin için, ayrılık artık daha büyük bir acı veriyordu.

​Artık her gün daha büyük bir şevkle eğitime gidiyordum. Hansa her gün omzumu soruyordu. Çok "sıcak" bir tavrı yoktu ama bu ilgisi beni mutlu ediyordu. Mutlaka yanında küçük bir çikolata getiriyordu; galiba onun yanında çikolata yerken fazla keyifli görünmüştüm.

​Tarık’a ne zaman görüşebileceğimizi her gün soruyordum. O da üzgün bir şekilde Almanya’dan ayrılamayacağını anlatıyordu. Babasının cinayeti üzerine çalışıyordu. Aklıma neler yapabilirim diye düşünürken, Derya ile iletişime geçmek geldi. Normalde bu fikir beni ürkütürdü ama artık daha cesurdum. Ona, Cengiz ile aramızda geçenler hakkında neler bildiğini sormak istiyordum. Bir ön seziydi bu... Kabul etmeme ihtimali yüksekti ama deneyecektim.

​İkinci haftanın sonuna gelirken manevralarım çok gelişmişti. Suna Hoca geçen gün, "Çok hızlı ilerliyorsun Mihri, tebrik ederim! Korkunun aksine sende doğuştan bir yetenek var," demişti. Sevinçten gözlerim doldu. "Çok teşekkür ederim hocam," diyebildim sadece. Kıyafetlerim de sürüş açısından bir engel teşkil etmiyordu; tesettürümü muhafaza ederek rahatça çalışabiliyordum.

​Tarık’tan

​"Ben bu işi üstleniyorum Tarık Bey."

​Önümdeki dosyalardan gözlerimi kaldırıp Kian’a baktım. "Emin misin Kian?"

​"Mezun oldum ve bu konuda yeterli bilgiye sahibim. İsterseniz başka bir avukatla da görüşebiliriz ama olaylara en başından beri hâkimim. Babanızın kazasıyla alakalı BMW yöneticileriyle tekrar görüşeceğim."

​"Sana güvenim tam," dedim derin bir nefes bırakarak. "Bilirkişi raporunu gösterdim fakat bana bu raporun yeterli olmadığını söylediler. Motorda normalin aksine bir parça bulunması şüphe uyandırıyor ama bunun şirketle bağdaştırılması için somut bir bağ, bir görgü tanığı veya kamera kaydı gerekiyor."

​Kian masaya dayandı, gözlüklerini düzeltti. Genelde streslendiğinde yaptığı bir hareketle saçlarını karıştırdı. "Bilirkişi raporu elimizde, bu bir başlangıç. İlliyet bağı hususunda dosya geçmişini tekrar gözden geçireceğim."

​"Ben de kontrol edeceğim," dedim. "Geçen yaz gördüğüm bir dosya bana çok şüpheli gelmişti."

​"Tanık konusu zor," dedi Kian. "Ama o zaman şirkette, motor iç aksam bölümünde görevli bir eleman hatırlıyorum."

​Ayağa kalkıp karşısına geçtim, ellerimi cebime soktum. "Kimdi o?"

​"İsmini tam hatırlamıyorum ama... Han? Hans olabilir."

​"Hans mı?"

​"Evet, emin değilim ama babanızın kazasından hemen sonra kendi isteğiyle istifa etmişti."

​Duraksadım. Bir elimle şakaklarıma bastırırken zihnimde şimşekler çaktı. "Bir dakika... Ben onunla karşılaştım! Geçen yaz dedemin yanındayken... Şu Cengiz olacak herifin beni dövmesi için tuttuğu adamlardan biri Hans’tı!"

​Kian şaşkınlıkla doğruldu. "Ne diyorsunuz? Emin misiniz Tarık Bey?"

​"Eminim! Kesinlikle oydu!"

​"O zaman bir taş daha yerine oturdu. Hans’ı bulmamız lazım. Bu işte parmağı olduğu kesin."

​"Bulacağız," dedim dişlerimi sıkarak. "Elsa da Borsanların dosyalarına erişmeye çalışıyor. Bazı belgeler ele geçirdi ama şimdilik işimize yarayacak bir şey yok."

​Kian ofisten çıkınca masamın arkasındaki cam bölmeye yürüdüm. Sanki ne kadar üzerine gidersem işler o kadar sarpa sarıyordu. Ben hızlandırmak istedikçe bir şeyler yavaşlıyordu ve bu beni deli ediyordu. Çok yorulmuştum... Çabalamaktan, sevdiğimden ayrı kalmaktan...

​Acaba şu an ne yapıyordu? Yemeklerini düzenli yiyor muydu? Motorla bir yerini incitecek diye aklım çıkıyordu. Koruma Hansa'yı sıkı sıkı uyarmıştım, bir şey olsa haber verirdi. "Umarım bir şey olmamıştır," diye mırıldandım.

​Rabbim, Sen onu koru. Yolumu aydınlat... Çünkü ben bazen önümü göremiyorum. Bana güç ver.

İki haftayı çoktan geride bırakmıştık. Yarın hafta sonuydu ama ben hâlâ Tarık’tan geleceğine dair uzun bir haber alamamışım. Sürekli dua ediyordum; ona kavuşabilmek için kalbim öyle bir sıkışıyordu ki, artık boğazım düğümleniyor, iştahım kesiliyordu. Onsuz bir şey yapmak bile istemiyordum.

​Yarın babamın evden ayrılıp babaannemin yanına gidecek olması, benim için bir fırsattı. Annemden teyzeme gitmek için izin koparabilmiştim; şu an beni mutlu eden tek şey buydu. Elhamdülillah, motor pratiklerim de iyiye gidiyordu. O ilk kazadan sonra bir daha motor düşürmemiştim ama bazen gerçekten zorlanıyordum. Özellikle viraj çalışmaları beni oldukça terletiyordu. Yine de pes etmeden pratik yapmaya, Suna Hoca’nın anlattıklarını tekrar tekrar uygulamaya çalışıyordum.

​Çektiğimiz fotoğraf ve videoları Bartu ve Bükra’ya da atıyordum. Bükra benim için o kadar mutluydu ki, adıma böyle güzel sevinen bir dostum olduğu için bir kez daha Rabbime şükrettim. Bartu yine işin espri kısmındaydı ama onun da içten içe benimle gurur duyduğunu biliyordum.

​Hüma ve Enes’i öpüp vedalaştım. Anneme, beni idare edip teyzeme gitmeme izin verdiği için teşekkür ettim. Uzun zaman sonra ilk defa ayrılırken bana sarıldı. Ne kadar kırgın olsam da onu itmedim, sarılmasına karşılık verdim. Ne de olsa o benim annemdi; Allah katında üzerimde hakkı büyüktü. Ama kırgınlığım... O hâlâ oradaydı.

​Teyzeme her gittiğimde yaptığım gibi sırt çantama eşyalarımı yerleştirdim. Dün eğitimden ayrılırken Hansa’ya vermemiştim; motorun üzerinde giydiğim siyah geniş elbisemi ve alt pantolonumu yanıma aldım. Onları teyzeme götürmek, evde bırakmaktan çok daha güvenliydi.

​Teyzemle iletişime geçtiğimde, "Sormana bile gerek yok, her zaman gelebilirsin canım," demişti sıcak bir sesle. Nikahtan beri ne onu ne de Alp’i görmüştüm; bu değişiklik bana iyi gelecekti.

​İstanbul’da otursak da evlerimizin arası oldukça uzaktı. En az üç aktarma yaparak gidebiliyordum. Bu aktarmalarda vapur hariç hepsi başımı ağrıtıyordu; İstanbul’un kalabalığı, trafiği bazen çekilmez oluyordu. Yine de bindiğim her araçta yer bulabilmem büyük bir nimetti. En çok vapuru seviyordum; denizin kokusunu solumayı, martıların sesini duymayı ve İstanbul’u hafif sallanan bir vapurdan izlemeyi...

​Teyzemin oturduğu semtte tramvaydan inmeme az kalmıştı. Teyzem bir konum attı: "Canım biz Alp ile buradayız, sen de gel. Zaten tramvay durağına çok yakınız."

​Navigasyonu yürüyüş moduna ayarlayıp hızlıca ilerledim. Neredelerdi acaba? Beş dakikalık yürüme mesafesindeki konuma haritayı kontrol ederek ulaştım. İşaretli yer, trafiğe kapalı, tek tük araçların bulunduğu açık bir otoparktı. Araçların arkasından dolanarak etrafa bakındım. Otoparkın sonlarına doğru teyzeme benzeyen bir kadın ve yanında Alp boylarında bir çocuk vardı. Büyük ihtimalle onlardı. Yanlarında uzun boylu, siyah giyimli bir adam duruyordu; arkası bize dönüktü.

​Onlara doğru yaklaşırken istemsizce kalp atışlarımın hızlandığını fark ettim. Anlamlandıramadığım bir heyecan sarmıştı içimi. Sanki ona doğru yaklaşıyordum... Sanki oydu. Tarık’tı. Yıldızım, kocam...

​Aramızda birkaç metre kalmıştı ki teyzem beni fark edip gülümseyerek el salladı. O an, o siyah giyimli adam da arkasını döndü. Göz göze geldik.

​Oydu! Tarık’tı!

​Bir an her şeyi unutup koşmaya başladım. Üzerimden koca bir ağırlık kalkmıştı sanki. Heyecandan çantamı yolun ortasına fırlatmıştım. Son sürat ona koşarken, o da geniş adımlarla bana yaklaşmaya başladı ve o en sevdiğim hareketini yaptı: Kollarını iki yana sonuna kadar açtı.

​Koştum, koştum ve kollarının arasına atladım. Bir an ayaklarım yerden kesildi... Tarık güçlü kollarını belime dolamış, beni yerden kaldırdığı gibi sımsıkı sarılırken aynı zamanda etrafında döndürmeye başlamıştı. Gülüyordum ama aynı zamanda yanaklarımın ıslandığını hissettim. Öyle mutluydum ki, mutluluktan ağlıyordum.

​Beni kendinden hiç ayırmadan, sadece ayaklarımın yere değebileceği bir şekilde hafifçe indirdi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Beni öyle bir sıkıyordu ki, kollarımı hareket ettiremiyordum.

​"Tarık..." diyebildim sadece o yorgun ama güzel gözlerine bakarken. "Sensin, değil mi?"

​"Benim... Benim papatyam," dedi elleri yanaklarımı bulurken. Gözyaşlarımı şefkatle sildi. "Başka kim olacak?"

​Gülüşüne vurgun olduğum adam... Bir insan bu kadar güzel gülebilir miydi? Gülmediğinde ayrı bir havası vardı ama gülünce karizması bambaşka bir boyuta ulaşıyordu.

​Bir süre sadece sarıldık. Onun sıcaklığını, hissettirdiği o sonsuz güveni öyle özlemiştim ki... Kollarında olmak dünyadaki en büyük huzurdu.

​Güçlükle birbirimizden ayrıldığımızda arkamda bize bakarak gülümseyen teyzeme döndüm. Hemen ona da sarıldım. "Teyzeciğim, çok teşekkür ederim! Bu güzel sürpriz için harika bir iş birliği yapmışsınız."

​"Canım yeğenim için yaparım tabii," dedi teyzem neşeyle. Ardından Alp ile de tokalaşıp sarıldık. Alp, az önceki ana hâlâ inanamıyor gibiydi.

​"Tarık abi seni havada döndürdü! Havada!" dedi heyecanla.

​Hafice utanarak sırıttım. "Evet..."

​O sırada Tarık arkadan seslendi: "Şey... Ben motoru getirmiştim ama..."

​O an, arkalarında duran o heybetli motoru fark ettim. Bu, Tarık’ın her zaman kullandığı kendi motoruydu.

​"Sen sürersin, ben artçın olurum," dedi Tarık, göz kırparak.

​Alp’in yanından doğruldum, dudaklarımı birbirine bastırdım. "Daha o kadar iyi olduğumu düşünmüyorum ama..." dedim tereddütle.

​"Merak etme," dedi Tarık güven veren bir sesle. "Yeterli olduğuna eminim. Aynı zamanda bir sorun olursa anında müdahale edebilirim."

​"Peki o zaman!" dedim ellerimi birbirine sürterek. "Üzerimi değiştireyim hemen. Bu kabanla rahat süremem."

​Teyzem araya girdi: "Hadi eve geçelim, sen üzerini değiştir, sonra tekrar buraya gelirsiniz."

​Teyzemin evi çok yakındı, bu yüzden değişim uzun sürmedi. Büyük bir heyecanla tekrar otoparka yürüdüm. Allah’ım, bu ne kadar güzel bir sürprizdi böyle... Tam artık dayanamıyorum dediğim yerde, yine ne güzel yetişmiştin imdadıma!

​Otoparkta onu motorun yanında, elinde büyük bir kutuyla bulduğumda şaşırdım. Yanına gelirken adımlarımı duymuş olacak ki başını bana doğru çevirdi. Beni baştan aşağı süzdüğünde, gözlerinde beliren o hayranlığı çok net görebiliyordum. O güzel gözleri kısılacak kadar genişçe gülümsedi. Yanına ulaştığımda elindeki kutuyu bana doğru uzattı. Hem heyecanlıydım hem de merak dolu...

​"Bu nedir?"

​"Aç bakalım, beğenecek misin?"

​Kutuyu yere koydum; gerçekten ağır ve büyüktü. Kapağını dikkatlice kaldırıp açtım. Allah’ım, doğru mu görüyordum? İçindeki şeyi elime aldım ve incelemeye başladım. Bu bir kasktı! Hem de bana özel... Üzerinde zarif, lirik bir fontla "Papatya" yazıyordu. Renk tonları aşırı güzeldi; mor ve lacivertin en parlak tonlarıyla bezenmişti. Kalitesi, üzerindeki baskının canlılığından ve dokusundan bile belli oluyordu.

​Dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerimin içinin güldüğüne emindim. Başımı kaldırıp yanı başımda tepkimi izleyen sevdiğime baktım.

​"Ama bu çok güzel Tarık... Gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum. Her karşılaştığımızda elinde bir hediye oluyor."

 

​"Güzel mi?" diye sordu, cevabı bilse de duymak isteyerek.

​Kahkahamı elimle bastırıp tekrar kaska baktım. "Nasıl güzel olmasın!"

​"O zaman bu güzel kaskla bana bir tur attırır mısınız Papatya Hanım?"

​Bana böyle güzel ve anlamlı bir sürpriz yapması, üstelik motorunu bana emanet edecek kadar güvenmesi gururumu okşamıştı. Beni her hareketiyle, bir bakışıyla, tek bir sözüyle öyle değerli hissettiriyordu ki... Davranışlarıyla "seni seviyorum" diye bağırıyordu resmen.

​Kaskı başıma takacaktım ki Tarık hafifçe engel oldu. Kaskı elimden alıp yavaşça başıma geçirirken "Bismillahirrahmanirrahim," dediğini duydum. Ben de içimden besmele çektim.

​Kaskı takıp boynumun altındaki güvenlik kilidini geçirdi. Ben o sırada sadece onun yüzünü izliyordum. Her detayda ne kadar dikkatli oluşunu, aniden çatılan o güzel kaşlarını, gülümsediğinde ortaya çıkan gamzesini... Bir anda vizörümü açtı ve onu hayran hayran seyrederken yakalandım! Utançla gözlerim büyüdü.

​Gözlerini biraz daha dibime yaklaştırdı. Bir eli anında belimi bulurken beni kendine biraz daha çekti.

​"Motora başladığın için hayırlı olsun hediyesi... Öyle düşün," dedi fısıldayarak.

​Bu kask ekstra ısıtmalı falan mıydı? Çünkü şu an yanıyordum! Sadece yanaklarım değil; yüzüm, ellerim, her yerim alev almıştı. Kalbimin atışları yine kulaklarımda güçlü bir uğultuya dönüştü. Öyle güzel bakıyordu ki... Gözlerinin kelimeleri bile çok zarifti.

​"Hemen bir şeyler öğrendim ama..." dedim, ona bu kadar yakın olmanın verdiği stresi dağıtmaya çalışarak. "Yine de senin motorun çok güçlü. Kullanıp kullanamayacağımdan hiç emin değilim."

​Bana doğru biraz daha eğildi, sesi sadece benim duyabileceğim bir tondaydı:

​"Merak etme," dedi fısıldayarak. "Ben yanındayım."

Kaçıncı kez Ayetel Kürsi okuduğumu unutmuştum. Bir tane daha okumaya başladım çünkü hem çok heyecanlıydım hem de inanılmaz stresliydim. Öğrendiklerimi ona harika bir şekilde göstermek istiyordum ama bir yandan da yanlış bir hareket yapmaktan ya da omzumun incindiğini fark etmesinden ödüm kopuyordu. Omzum genel olarak daha iyiydi ama hâlâ bazen sinsi bir sızı kendini hatırlatıyordu.

​Dikkatli bir şekilde motorun selesine bacağımı attım. Anahtar üzerindeydi. Motoru çalıştırdım. Dikiz aynasından arkama baktığımda Tarık’ın da kaskını taktığını gördüm. Bana doğru geliyordu... Arkama oturacaktı. Evet, tam arkama! Nedense kendimi çok gergin hissediyordum. O benim helalimdi, eşimdi ama bu kadar "yakın" olacak olma fikri kalbimi ağzıma getiriyordu.

​Tarık rahat bir hareketle artçı koltuğuna oturdu ve kollarını hafifçe belime doladı. O an nefesimin göğsümde sıkıştığını hissettim. Aramızda hiç mesafe yoktu; adeta bana mühürlenmiş gibiydi.

​"İyi misin papatyam?"

​Kasklarımızın içindeki Bluetooth kulaklıklar sayesinde nefes sesimi bile duyabiliyordu. Gülümsedim. "İyiyim... Hazır mısın? Kalkıyorum."

​"Hazırım," dedi güven veren sesiyle.

​Sadece otoparkın içerisinde birkaç tur atacaktık. Henüz ana yola çıkmaya, o trafiğe karışmaya kendimi hiç hazır hissetmiyordum. Hafifçe gaz verdim. Ama sadece dokundurdum... Korkuyordum çünkü bu motor, şimdiye kadar sürdüklerimden katbekat daha güçlüydü.

​Motor hareket ettiğinde Suna Hoca’nın sözleri zihnimde yankılandı: "Motor nereye bakarsan oraya gider Mihri!" Bakışlarımı gideceğim yöne sabitledim. Tarık, sanki şakacıktan korkuyormuş gibi kollarını belime biraz daha sıkı doladı.

​"Tarık, biraz fazla sıkıyorsun!" dedim gülerek. Bir yandan da yolun sonundaki dönüşü nasıl alacağımı planlıyordum.

​Kulağıma doğru fısıldadı, sesi kulaklıkta yankılandı: "Ne yapayım? Çok özledim..."

​"Ama sen böyle yapınca ben daha çok heyecanlanıyorum!" diye cırladım hafifçe.

​"Yani seni heyecanlandırıyorum, öyle mi?" diye takıldı.

​Ona cevap yetiştiremedim çünkü dönüş yeri gelmişti. Gidonu dikkatli bir şekilde sola doğru ittim. Ben eğilirken Tarık da benimle birlikte aynı tarafa doğru eğildi. Ağırlık merkezini öyle profesyonelce ayarlıyordu ki, motorun dengesi milim şaşmadı. Virajı aldıktan sonra derin bir "oh" çektim.

​"Gerçekten çok güzel öğrenmişsin papatyam, tebrik ediyorum."

​Bu cümleyi ondan duymak benim için dünyalara bedeldi. Hayalimi yaşıyordum; hem de sevdiğim adam arkamda bana sarılmışken...

​Maalesef bu güzel an, Tarık’ın telefonuna gelen bir arama ile bölündü. Arayan Kian’dı. Telefonu kapattığında Tarık’ın yüzü hem gergin hem de heyecanlıydı. "Bir tanık yakalanmış," dedi. Peşinde olduğu davayla ilgili büyük bir gelişmeydi bu. Sevinmiştim ama onun erkenden ayrılmak zorunda kalması yine boynumu bükmüştü.

​Hafta sonunu teyzem ve Alp ile geçirdim. Teyzeme motor eğitimini anlattığımda çok şaşırdı ama gelişimim için çok mutlu oldu. Yine de beni uyardı: "Cengiz ve ailesi hâlâ sessiz Mihri, sakın gardını düşürme." Haklıydı. Cengiz’in beni rahatsız etmemesi büyük bir nimetti ama bu sessizlik aynı zamanda korkutucuydu.

​İki Hafta Sonra

​Dile kolay, iki hafta daha geçmişti. Motor eğitimim hızla devam ediyordu; artık 125 cc'lik daha güçlü bir motora geçmiştim. Suna Hoca, Tarık’ın motoruyla antrenman yaptığımı duyunca önce şaşırsa da, arkamda bir profesyonel olduğunu bilince rahatlamıştı.

​Hansa ile de aramdaki buzlar eriyordu. Motorla düştüğüm günkü o endişeli hali, içindeki merhameti bana göstermişti. Ona evde yaptığım kurabiyelerden ikram ettiğimde önce şaşırmış, sonra çok sevinmişti. Gerçi sorularıma hâlâ çok kısa cevaplar veriyordu ama fıtratı böyleydi, zorlamıyordum.

​O gün Hansa’nın arabası arızalı olduğu için eğitim merkezine yürüyerek gitmemiz gerekti. Yolumuz eski kursumun önünden geçiyordu. Oradan geçmek istemiyordum; o anılar zihnimi bulandırıyordu. Başım önümde, hızlı adımlarla yürürken park halindeki araçların arasından bir ses yükseldi:

​"Şişşt! Buradayım!"

​Tiz sesin geldiği tarafa baktığımda gözlerime inanamadım. Karşımda çökmüş, dağılmış, adeta on yaş yaşlanmış bir kadın duruyordu. Bu Derya’ydı...

​"Buluşmak istemiştin ya... Geldim işte," dedi küstahça.

​Sakin kalmaya çalışarak, "Bir yere geçip konuşalım," dedim. Karşıdaki iki katlı kafeye yöneldik. Hansa kulağıma fısıldadı: "Mihri Hanım, bir sorun var mı?"

​"Yok Hansa, sen burada bekle," dedim.

​Üst kata çıktık. Derya’nın hali içler acısıydı. Saçlarının boyası akmış, makyajsız yüzü ölü gibi solmuştu. Gözleri boşluğa bakıyordu. Karşı karşıya oturduğumuzda, kollarını masada birleştirip kanımı donduran o sözleri bir çırpıda kustu:

​"O gün... Bütün davetlilerin, mahallelinin ve ailenin önünde... Nikah masasında Cengiz’in seni terk etmesini ben sağladım!"

 

---

BOMBA SONUNDA PATLADI💣

 

Evet geldik fasulyenin faydalarına 😆😅🤭

Böyle bir itirafı bekliyor muydunuz?

 

Nasıl bir bölümdü ama 🥰

 

Fikirlerinizi neler hissettiğinizi çok merak ediyorum mutlaka ufacık da olsa yazın olur mu ?

Bölüm : 01.03.2026 23:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...