

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼
Elhamdülillah kavuşabildik.
2 hafta oldu özlediniz mi ?
Ben özledim
O zaman bölüme geçelim 🫴🏻
Ama söylemeden geçemeyeceğim.
Bu bölümün sonu biraz...💔
---
"Hasetten sakınınız! Çünkü haset, ateşin odunu yakıp tükettiği gibi, bütün iyi amelleri (ve insanın iç huzurunu) yakıp bitirir."
(Ebu Davud, Edeb, 44)
---
"İffetli, hiçbir şeyden haberi olmayan mümin kadınlara iftira atanlar, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır."
(Nûr Suresi, 23. Ayet)
---
Gözlerini kırpıştırdı Mihri... Çünkü biraz önce duyduğu cümleyi idrak edememişti. Zihninde yankılandı tekrardan aynı cümle... Bu tek bir cümle olsa da, onun bir dönem hayatını tamamen kabusa çevirmiş, rüyalarını korkularla doldurmuş ve etrafında tamamen yalnızlaştırmış olan bir olayın mimarının ağzından dökülen bir itiraftı:
"O gün... Bütün davetlilerin, mahallelinin ve ailenin önünde... Nikah masasında Cengiz’in seni terk etmesini ben sağladım!"
Yazardan
Herşey 3 yıl önce başladı.
Derya, orta gelirli bir ailenin tek çocuğuydu. Yıllarca çocukları olmadığı için ailesi onu bir mucize olarak karşılamış ve hep el üstünde tutmuştu. Babasının ona daha rahat bir hayat sunmak için çırpınışlarıyla ailesi bir anda zenginleşmişti. Bu maddi rahatlık ile Derya gittikçe şımarmış; her istediğini elde eden, kibirli bir kıza dönüşmeye başlamıştı.
Mihri’yi ilk kez, annesinin ricası ile istemeyerek geldiği bir altın gününde gördü. Mihri herkese çay ikram ediyor, çaylarını verdiği bütün hanımlara tek tek hal hatır soruyordu. Derya dikkatini ondan alamamış, onu gizlice izlemeye başlamıştı. "Nasılsın?" sorusuna cevap vermese bile, Mihri’nin ona ikram tabağını uzatırken "Afiyet olsun," diye gülümsemesi sinirini daha da bozdu.
Herkese gülümsüyordu ve o gülümseme, Derya’nın sinirlerini bozacak kadar parlak ve içtendi. Herkesle iyi anlaşıyordu; küçük çocukların yanına gittiğinde onlara göre konuşuyor, annesinin rica etmesine gerek bile kalmadan etrafta koşuşturup herkese hizmet ediyordu. Üstelik bu durumdan hiç de yorulmuş gibi gözükmüyordu.
Annesinin de Mihri hakkında iyi şeyler söylemesiyle Derya iyice öfkelendi. İlk o gün kalbine kin ateşinin minik tomurcukları düştü. Annesi, Mihri’yi hafızlık kursuna başladığı için takdir etmişti. Bunu yaparken Derya’yı kırmamış, sadece bu duruma sevindiğini söylemişti. Ancak Derya, sırf inat uğruna Mihri’nin gittiği Diyanet kursuna yazıldı. Ailesi onu zaten seviyor, yaptığı en ufacık şeyi bile takdir ediyordu; ama bunlar Derya için yeterli değildi. O, daha fazla ilgi istiyordu.
Kur'an kursuna yazılmak için lisede bir yılını dondurdu. İlk başlarda hiç de zor olacağını düşünmemişti. Hatta "Mihri gibi bir kız yapıyorsa, ben hayli hayli yaparım; ne kadar zor olabilir ki?" diye düşünmüştü. O düşüncesi bir ay sonra tamamen altüst oldu. Çünkü gerçekten bu ortamda mücadele etmek, ders çalışmak ve her gün saatlerce Kur'an okumak hiç de kolay değildi.
İkinci ayı bitirmeden Derya, ağlayarak eve geldi ve ailesine kursu bırakmak istediğini söyledi. Ailesi bu duruma pek şaşırmamış, ona kızmak yerine kucak açmışlardı. Yine de Derya, içten içe Mihri’ye karşı daha da bilenmişti. Mihri o kadar zayıf ve aciz görünmesine rağmen nasıl oluyor da o kurstaki "canavar" gibi kızlarla mücadele edebiliyordu? Nasıl her gün vaktinde geliyor ve sınıfın birincisi olabiliyordu?
Mihri’ye karşı beslediği kin biraz daha büyüdü. Yine de pes etmedi; bir şekilde onu geçecekti.
Liseye devam etti. Annesiyle altın günlerine katıldığı zaman o da diğer kadınlarla minik sohbetler yapmaya çalıştı ama istediği ilgiyi göremedi. Kimse onu takdir etmiyordu. Bu durum, onun o ortamdan daha da itilmesine sebep oldu. Sadece Cengiz’in annesi ona karşı ilgiliydi.
Derya’nın ailesi sonradan zengin olduğu için, babası ile Cengiz’in babası bazı iş toplantıları vesilesiyle tanışmışlardı. Ailecek çıkılan bir yemekte Derya, ilk defa Cengiz’i görmüştü. Cengiz soğuktu ama Derya ile göz göze gelmiş, o gün giydiği kırmızı elbiseye üstünkörü bir iltifat etmişti. Derya, o gün Cengiz’e karşı garip bir his beslemeye başladı: Aşırı bir ilgi, durduramadığı bir merak ve en çok da onu elde etme isteği...
Evet, elde edecekti! O Derya’ydı, her istediğini babası ona alırdı; Cengiz’i de almalıydı. Cengiz’in soğuk tavırları, ona okuduğu mafya romanlarındaki ana karakterleri hatırlatmıştı. Ne kadar mesafeli olursa olsun, bir gün Cengiz’in ona aşık olacağına ve onu ilgiye boğacağına inanıyordu. Ailelerin görüşmeleri ile Cengiz ile ufak bir bağ kurabilmişti ama bu daha çok bir abi-kardeş ilişkisi gibiydi. Derya bunu kabul etmek istemiyordu.
(Geçen yıl)
Tam "Mihri’yi geçtim artık, benden daha başarılı olsa da ona aşık olan kimse yok; ama benim yanımda yakışıklı ve zengin Cengiz var," diye düşünürken, Mihri ve Cengiz’in nişan haberiyle yıkıldı. Günlerce depresyona girdi. Hayallerini kurduğu adam, şimdi o "gıcık gülümsemeli" kızla mı evlenecekti? Hayır, olmayacaktı!
Derya, hıncıyla bir çözüm yolu aramaya başladı. Mihri ile karşılaştıklarında, Mihri ona yine sıcak davranıyordu. Aslında Derya'nın tek amacı Mihri’ye yaklaşıp onu nereden vuracağını bulmaktı. Bu evlilik hakkında ne hissettiğini öğrenmek için ağzını aradı. Mihri’nin cevabı oldukça yüzeyseldi; ailesinin isteğiyle kabul ettiği her halinden belli oluyordu. Ne bir heyecan vardı ne de bir coşku... Sadece sessiz bir kabulleniş...
Derya bunu anladı ve Cengiz ile gizliden görüşmeye başladı. Şirkete yaptığı ziyaretlerde, Cengiz’in bu evliliği sadece babasının koltuğuna geçmek için kabul ettiğini öğrendi. Onda da Mihri’ye karşı özel bir sevgi yoktu. Bu durum Derya’nın yüreğine su serpti; hala umut vardı. Ama nikah günü yaklaşıyordu. Bir şeyler yapmalıydı.
Cengiz ile yaptığı konuşmalarda derya'nın dikkatini çeken en önemli şey, Cengiz’in Mihri’den bahsederken "iffetli ve temiz bir kız" vurgusu yapmasıydı. Cengiz, hayatında daha önce hiçbir erkekle bağı olmamış birini istiyordu.
Derya içten içe öfkelendi. Kendisi de öyleydi ama Cengiz’in gözü ondan başkasını görmüyordu. "Mihri hem tesettürlü hem hafız diye onu tamamen günahsız sanıyorsunuz... Bakalım hakkında çıkan söylentilerden sonra ne yapacaksınız?"
Bu sözleri, aynada kendine bakarken fısıldadı. Üzerinde Cengiz’in sevdiği kırmızı bir elbise, yüzünde ise ağır bir makyaj vardı. Mihri’nin aksine o, hep bakımlı görünmeye çalışıyordu çünkü Cengiz’in onu küçük bir çocuk gibi görmesini istemiyordu. Aralarındaki yaş farkını makyajıyla kapatıyor, bazen Mihri’den bile büyük görünüyordu.
Derya planından emindi. İlk iş, Mihri’nin mahallesindeki genç kızları malikanesine davet etti. Sohbet sırasında, sanki doğal bir konuymuş gibi Mihri’yi mahallenin köşesindeki çay bahçelerinde, kafelerde farklı oğlanlarla el ele, sarmaş dolaş gördüğünü anlattı. Bir sır verir gibi konuşuyordu ama amacı, bu yalanların mahallede yayılması ve Mihri’ye olan sevginin nefrete dönüşmesiydi.
Planı işledi. Nikaha bir hafta kala Derya, mahalledeki bir ev oturmasına gittiğinde kadınların fısıldaşmalarına kulak verdi. Herkes Mihri’yi konuşuyordu. Kimse o "örnek" kızın böyle şeyler yaptığına inanamıyor ama dedikodu yapmaktan da geri durmuyordu. Derya içten içe gülümserken, duyduğu eklemelerle kendi bile şaşırdı. Onun söylemediği yalanlar bile üzerine eklenmiş, dedikodu dev bir çığa dönüşmüştü.
Artık her şey istediği gibiydi. Soluğu Cengiz’in yanında aldı. Odasına girerken kapıyı bile tıklatmadı; Korkut’un itirazlarına rağmen, kapıyı ardına kadar açarak kendinden emin adımlarla Cengiz’in masasına doğru yürüdü.
Cengiz, önündeki belgelerle ilgileniyordu. Odasına bu kadar pervasızca kimin girdiğini merak ederek kafasını kaldırdı. Kaşlarını çatarak sordu: "Sana daha ne kadar kapıyı tıklatarak girmen gerektiğini söyleyeceğim Derya?"
Ancak Derya’nın bu tavırlar hiç umurunda değildi. O, hedefine adım adım yürüyordu. Bir gün buraya Cengiz’in karısı, "Derya Borsan" olarak gireceğine artık daha çok inanıyordu. Yüzüne, dışarıdan bakıldığında itici ama kendine göre sevimli bir gülümseme takınarak Korkut’a döndü:
"Bizi biraz yalnız bırakır mısın?"
Cengiz’in sessiz kalmasıyla Korkut odadan çıktı. Derya keyifli bir sesle masaya yaklaştı. Bu "kara" haberi nasıl vereceğini bilemiyordu. İçinden bir ses Cengiz’in inanmayacağını söylese de o sese kulak vermedi. Sanki çok üzgünmüş gibi bir sesle mırıldandı:
"Mihri hakkında söylenenleri duydun mu?"
Nişanlısı demek istemediği için sadece adını söylüyordu. Cengiz, kafasını kaldırmadan önündeki dosyayı imzalarken onu duymazlıktan geldi. Derya, özgüvenli adımlarla masanın tam yanına kadar sokuldu. Sesini iyice kısarak, zehirli mırıltılarını Cengiz’in kulağına doğru üfledi:
"Ben duyunca gerçekten şok oldum, eminim sen de biliyorsundur ama... Mihri’yi farklı farklı yerlerde, değişik adamlarla oynaşırken görmüşler."
Cengiz, duyduğu cümleyle elindeki kalemi dosyaların üzerine düşürdü. Bir an donup kaldı ama bu çok kısa sürdü. Sinirle oturduğu sandalyeyi iterek ayaklandı. Derya, masanın kenarına kalçasını dayamış, yüzündeki zafer ifadesini güçlükle kontrol etmeye çalışıyordu.
Cengiz, gözlerinden alevler çıkarcasına hiddetle baktı ona:
"Ne diyorsun sen? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu? Mihri’den bahsediyoruz burada! O öyle biri değil, o öyle şeyler yapmaz!"
Derya, anlamlı bir ifadeyle yarım ağız gülümsedi. "Ben de inanmadım! Yani mahalledeki tüm ablalar, kadınlar konuşuyorlardı... Ben de senin haberin vardır diye düşündüm."
Cengiz ellerini öfkeyle saçlarının arasından geçiriyordu. "Yok, yok! Nereden olsun böyle bir şeyden haberim?" Arkasını döndü, tavandan yere kadar uzanan İstanbul manzaralı camın önüne geldi. Öfkeyle sıktığı yumruğunu cama geçirdi. "Sen ne diyorsun ya? Hayır, hayır bu gerçek olamaz, inanmıyorum!"
Sanki Derya ile konuşmuyor, kendini ikna etmeye çalışıyordu. Derya yaslandığı masadan doğruldu. "Sen bilirsin tabii, inanıp inanmamak sana kalmış. Yine de o çok namuslu, iffetli, tesettürüne düşkün olduğuna fazla inandığın Mihri hakkında bu kadar da güven içinde olma derim."
Cengiz dişlerini sıkıyor, hırıltılı nefesler veriyordu. Derya biraz daha yanına sokuldu: "Ayrıca ben o kızı ilk tanıdığımdan beri ondan böyle bir şey bekliyordum."
Başka bir şey söylemeden, arkasında aklı sorularla dolu bir adam bırakarak odadan çıktı. Tabii ki bunun yeterli olmayacağının farkındaydı. İnternetten, Mihri’nin o dedikoduları gerçekten yaptığını kanıtlayacak sahte fotoğraflar hazırlattı. Photoshoplarla çirkin bir kurgu oluşturuyordu ama bu hiç umurunda değildi. Gittikçe hedefine yaklaştığını düşündükçe heyecanlanıyordu. Okulu iyice boşlamıştı, çünkü tek amacı Cengiz’i elde etmekti.
Nikaha sadece günler kalmıştı. Derya oldukça gergindi; bir ihtimal de olsa o nikahın gerçekleşme olasılığı vardı. Cengiz’in ofis ziyaretlerini arttırdı, onu takip etti, gittiği restoranlara tesadüfmüş gibi girdi. Her fırsatta Mihri’nin ona layık olmadığını fısıldadı.
Son gün, Cengiz’in onu duymazlıktan gelmesine dayanamadı. Hazırlattığı sahte fotoğrafları, içkisini yudumlayan Cengiz’in önüne fırlattı:
"Günlerdir seni kurtarmak için gerçekleri söylüyorum, beni umursamıyorsun bile! Al, bu da o çok terbiyeli dediğin Mihri’nin ifşa fotoğrafları!"
Sinirli adımlarla restoranı terk etti. Arabaya bindiğinde gözleri nemlenmişti ama içindeki öfke dinmiyordu.
Ertesi gün: Nikah Salonu
Derya, annesinin ricası üzerine çok özenmeden ama şık bir şekilde salona geldi. En ön sıraya oturdu. Salon hıncahınç doluydu. Bu salonun mimarisi garipti; sağ kapıdan damat, sol kapıdan gelin geliyor ve tam ortadaki masada buluşuyorlardı.
Müziğin ritmi yükselirken sol taraftaki kapı açıldı. Mihri; sade, zarif gelinliği içinde, duvağı kapalı bir şekilde göründü. Adımları küçük ve tedirgindi. Davetlilerin alkışları yükselirken bu kez sağ taraftaki kapıya dönüldü. Ama o kapı açıldığında arkasında kimse yoktu.
Bir süre beklendi. Nikah memuru oflayıp pufluyor, aileler panik içinde fısıldaşıyordu. Salonda uğultular yükseldi, müzik kesildi. Davetliler arasında Mihri’nin "ahlaksızlıkları" yüzünden terk edildiği dedikodusu yayılmaya başlamıştı.
Derya, yüzündeki sinsi gülümsemeyi silmeye zahmet bile etmiyordu. Hayallerinin bile ötesindeydi her şey. Mihri masanın yanında titriyor, tırnaklarını avuç içine bastırıyordu. Daha fazla dayanamayıp duvağını kaldırdığında Derya ile göz göze geldiler.
Mihri’nin yüzünde öyle dağılmış, öyle parçalanmış bir ifade vardı ki... Derya, o hayal kırıklığının tadını doyasıya çıkarırken gözlerini bir an bile kaçırmadı.
Derya o hafta ne kadar Cengiz’e ulaşmaya çalışsa da başarılı olamadı. Başardığında ise nikah gününün üzerinden çoktan iki hafta geçmişti. Cengiz’i, daha önce hiç görmediği kadar dağılmış bir vaziyette buldu. Onun ağzından tek bir laf alamayacağını bildiği için şansını Korkut ile denedi.
Korkut; Cengiz’in o gün uzak bir kulübe gittiğini, orada içkisine atılan uyku hapından ötürü sabahladığını ve ancak ertesi gün akşama doğru uyanabildiği için nikahı kaçırdığını anlattı. Cengiz malikaneye döndüğünde ise onu, sinirinden etrafı kırıp döken Mümtaz Bey karşılamıştı.
Derya, duyduklarıyla tüm detayları kafasında oturtmuştu. Yani Cengiz, onun yaptığı oyun yüzünden Mihri’den vazgeçtiği için değil, sadece o uyku hapı yüzünden mi gelememişti? Bir umut kırıntısına tutunarak sordu:
"Yani Cengiz bu nikahı hâlâ istiyor muydu?"
Korkut umutsuzca başını salladı: "Son gün tereddütleri vardı ama hiçbir zaman gitmeyeceğini söylemedi." Daha fazla soruya maruz kalmamak için oradan uzaklaştı. Derya, bordo topuklularının izin verdiği ölçüde Cengiz’in peşinden koştu. Ne yani, ondan soğumamış mıydı? Hâlâ evlenmek mi istiyordu? "Artık bu mümkün değil," diye düşündü hırsla. "Cengiz istese bile artık olamaz!"
Cengiz’in odasının olduğu koridora girdiğinde olduğu yerde kaldı. Odadan yükselen sesler Mümtaz Bey’in de orada olduğunu gösteriyordu. Mümtaz Bey, duvarları titretecek bir sesle bağırıyor; Cengiz’i hem kendini hem de Mihri’nin ailesini herkesin önünde rezil ettiği için ağır laflarla azarlıyordu. Derya ürktü, geriye adımladı. O gün daha fazla üzerine gidenecek hali kalmamıştı.
Yine de pes etmedi. Annesinin arkadaşlarının altın günlerine, çay saatlerine gidip Mihri’nin dedikodusunu yapmayı ihmal etmiyordu. "Mihri’nin Cengiz’i aldattığı" ve "Cengiz’in bu yüzden onu terk ettiği" yalanı, mahallede kulaktan kulağa yayılarak bir gerçeğe dönüşmüştü. Artık ne Mihri ne de annesi bu tarz yerlere katılamıyordu. Derya buna sevinmeye çalışsa da istediği zafer bu değildi.
Asıl darbeyi, Cengiz’in Mihri ile tekrar görüştüğünü ve yeniden başlamak için ısrar ettiğini Korkut’tan öğrendiğinde aldı. Saçını başını yolmak istiyordu. Cengiz ne buluyordu o kızda? Mihri’de ne vardı da kendisinde yoktu? Ne kadar çırpınsa da çözüm bulamıyordu.
Mihri İstanbul’dan gittiğinde Derya derin bir nefes aldı. Cengiz’in gözünün önünde olmayışı, kendine bir şans doğurabilirdi. Fakat Cengiz artık onu tamamen yok sayıyordu. Cengiz’in, onun oyunlarını anladığını fark etse de pes etmedi. Bu kez Mihri’yi takip ettirdiklerini öğrendiğinde yeniden Korkut’la iletişime geçti.
Mihri’nin yanında başka bir adamın dolaştığı haberi, Derya için bulunmaz bir fırsattı. Tam bu durumu kullanacakken, aylar sonra Cengiz’den beklenmedik bir görüşme talebi geldi. Cengiz, Mihri’nin yanındaki kişinin kendi düşmanı olduğunu söylüyor ve onları ayırması için Derya’ya bir görev veriyordu.
Derya ikilemdeydi; hem Mihri’den kurtulmak hem de Cengiz’i elde etmek istiyordu. Cengiz’in takdirini kazanma düşüncesi ağır bastı ve verilen numaraya, yani Tarık Grunewald’a, bilinmeyen bir numaradan o mesajı çekti. Eğer Mihri o adamı seviyorsa, ayrıldıklarında acı çekecekti. Bu düşünce Derya’ya yetiyordu.
Zamanla Derya gittikçe çökmeye başladı. Doğru düzgün bir şey yemiyor, kendisini odasına kapatıyordu. Babasının ısrarıyla psikoloğa gitmeye başladı. Mihri’nin İstanbul’a dönüşü onu endişelendirse de hastane odasındaki o acınası halini görmek onu teselli etmişti.
Ancak kapı arkasından duyduğu "anlaşmalı evlilik" teklifi, sinirden kahkaha atmasına sebep oldu. İçeri girdiğinde hiçbir şey duymamış gibi davrandı, ikisini de destekliyormuş gibi göründü. Cengiz’in nefretini kazanmamak için bu bilgiyi aklının bir köşesine not etti.
Doğum günü partisi yaklaşırken, Cengiz’in yanına özel dikim kıyafetleriyle gitti. Beklentileri yine yerle bir oldu; Cengiz ona karşı hiç olmadığı kadar sertti. Yine de Mümtaz Bey’den o partiyi istedi. Belki Cengiz herkesin önünde onu tebrik eder, belki bir dansa kaldırırdı. Belki artık gözlerinin önünde yanan bu kızı görürdü.
Ama o doğum günü, Derya için yıkıcı bir son oldu. Cengiz sahnede yanına Mihri’yi çağırmış ve onu tekrar nişanlısı olarak duyurmuştu. Cengiz’le alakalı kalan son umutları, hayalleri ve hırsları o an küle döndü. Derya yanmış yanmış kül olmuştu; artık sadece tozlu bir hatıra fotoğrafını andırıyordu.
Bir süre boş gözlerle Derya’nın dağılmış yüzüne bakakaldım. Söylediği şeyi idrak edebilmek için zihnimde geçmişe gittim; yaşadıklarım, Derya’nın cümleleriyle yavaşça birleşti. O cümle, sanki kayıp yapbozun tek eksik parçasıydı; yaşadıklarımın acı gerçekliğiydi.
Bir süre öylece donakaldım, gözlerimi kırpıştırdım. Derya ise yüzüme bile bakmıyor, sadece camdan dışarıyı süzüyordu. Yutkundum. "Sen ne dedin biraz önce?" dedim, duyduklarımdan emin olmak isteyerek.
Başını bana çevirdi. Saçları yolunmuş gibi tiftik tiftik ve oldukça kabarıktı. "Anlamadın mı?" dedi alayla. "Sana o gün Cengiz’le kıyılacak o nikahı engellediğimi söylüyorum!"
Gayet iyi anlamıştım ama bu itirafı net bir şekilde duymak kanımı dondurmuştu. Afallamıştım, yine de bunu ona belli etmemeye çalıştım. "Neden?" diye fısıldadım.
Derya bir süre beni süzdü, sonra o korku filmlerini andıran alaycı ifadesiyle sırıttı:
"Sana acı çektirmek istedim."
Bu sefer ben güldüm; çünkü söylediği o kadar anlamsız, o kadar sığdı ki... "Peki neden?" diye tekrarladım. "Neden?"
Bir anda ifadesi değişti. Dişlerini kıracakmış gibi sıkarken ellerini saçlarına geçirdi. "Neden neden deyip durma işte! Kıskandım! Kıskandım seni, anladın mı Mihri? Çünkü sen, benim elde edemediğim bir şeye sahiptin; Cengiz’in ilgisine... Ben ne kadar uğraşırsam uğraşayım, senin topladığın o ilgiyi, sana söylenen o güzel iltifatları asla alamadım!"
Ağzından dökülen kelimeler bir itiraftan ziyade, kendiyle yaşadığı kirli bir hesaplaşma gibiydi. Karşımda öyle acınası, öyle zavallı duruyordu ki, oturduğum sandalyede sadece başımı kaldırmış onun bağırışlarını dinliyordum.
"Kıskandım işte! Anlamıyor musun? Ben ne yaparsam yapayım Cengiz beni görmüyor! Ve sen, o peşinde koştuğu halde onu reddediyorsun. Sana bir şey söyleyeyim mi? Cengiz hiçbir zaman seni o nikah günü terk edeceğini söylemedi. Benim o kadar uğraşmama rağmen bir kere bile bana inandığını söylemedi!"
Bu duyduklarım karşısında gözlerimi kısmıştım. Cengiz’le ilgili bu gerçeği ilk defa duyuyordum ve içimde garip bir şaşkınlık oluşmuştu. Derya ise durmuyordu; ellerini nereye koyacağını bilemiyor, saçlarını çekiştiriyordu.
"Cengiz’den vazgeçmiş olabilirim ama senin mutlu olmanı engellemekten vazgeçmeyeceğim! Evet, belki o Tarık denilen adam ona çektiğim sahte mesaja inanmamış olabilir ama daha dur..."
Söylediğiyle aniden yerimden sıçradım. Şimdi masanın iki yanında karşı karşıyaydık. "Sen ne diyorsun? Bir daha söyle bakayım... Tarık’a mesaj mı çektin sen?"
Tarık’ın adı anılır anılmaz kan beynime sıçramıştı. Derya, yüzündeki o acınası ve dalga geçer ifadeyle cevap verdi: "Evet, ne var? Senin ağzından çektim hem de! Cengiz’i sevdiğini, nişanlı olduğunuzu söyledim."
Elimle ağzımı kapattım. "Sana inanmıyorum ya... Gerçekten senin benimle ne alıp veremediğin var? Ben sana ne yaptım Derya? Bir kere kötü söz söyledim mi, bir kere kalbini kırdım mı?"
Ona hiçbir şey yapmamış olmama rağmen bana duyduğu bu derin kin beni derinden yaralamıştı. Ama gözlerindeki o sönmüş ruhu gördüğümde, onu bu yoldan döndüremeyeceğimi de fark etmiştim.
Derya masadaki çantasına uzandı ve yüzüme tiksinir gibi bakarak son zehrini akıttı: "Göreceksin sen, sizi ayıracağım! Ben sevdiğimle mutlu olamıyorsam sen de olamayacaksın. Ben nasıl yanıyorsam, sen daha beter yanacaksın Mihri!"
Söyledikleri beni öyle yormuştu ki, kendimi savunacak mecalim bile kalmamıştı. Tam masadan ayrılıyordu ki, kafenin üst katında gür, sert ve öfke dolu bir haykırış yankılandı:
"Sen kimi kimden ayırıyorsun hadsiz!"
Bu ses... Benim biricik yarimin sesiydi.
Oydu. Tarık’tı.
Sesin geldiği yöne döndüm. Meraklı bakışlarım, onun burada olmasına inanamıyordu. Yoksa serap mı görüyordum? Başımı çevirmemle birlikte kahvelerim, o puslu yeşillerle buluştu. Ama o yeşillerde, şimdiye kadar hiç alışık olmadığım bir ifade vardı.
Büyük bir öfke... Yüzü bana karşı olmasa da dışarıdaki insanlara karşı hep sert dururdu ama bu başkaydı. Öyle hiddetli bakıyordu ki, ben bile ürkmüştüm. Etraftaki tek tük müşteriler, yükselen seslerden dolayı aşağı kata inmişlerdi. Bu katta artık sadece biz ve Tarık'ın bastığı yeri titreten adımları vardı.
Tarık bize doğru yürüdü ama bakışları bende değildi; sadece Derya’ya bakıyordu. Derya’ya göz ucuyla baktığımda, az önceki o kibirli ifadesinden eser kalmadığını gördüm. Kapana kısılmış, tırsmış bir çakal gibi olduğu yere sinmişti.
Tarık, aradaki mesafeyi o kadar hızlı kapattı ki ne olduğunu anlayamadan beni kolunun altına alıp hızla kendine doğru çekti. Ellerim bir anda onun göğsünü bulmuştu. Derya ile dalga geçer bir tonda konuştu:
"Sen fazla uyumuşsun galiba, ayakta bile rüya görüyorsun! Sen kimsin ki benim karımı benden alacaksın?"
Onun güven verici sıcaklığı bir anda bedenime yayıldı. Sanki Derya’yı görmemem için başımı göğsüne bastırıyordu. Diğer eliyle, üşüdüğünü fark bile etmediğim ellerimi tuttu. Benim iki elim, onun tek avucunun içine çok rahat sığıyordu. Gerçekten Rabbim onu buraya Hızır gibi göndermişti.
"Allah’ım sana şükürler olsun," diye mırıldandım. Derya’dan ses soluk çıkmıyordu. Tarık, dokunuşundaki o eşsiz şefkatle devam etti:
"Sen benim karımı nasıl üzersin? Ne hakla! Onu kimse üzemez, hele senin gibi biri asla... Şimdi o kulaklarına giren saçlarını çek de beni iyi dinle! Bu saatten sonra yapabileceğin tek şey, mahkemede bildiklerini anlatmak olacak. Tabii hapse girmek istemiyorsan..."
Tarık, mümkünmüş gibi beni göğsüne biraz daha bastırdı. "Mihri sana ne yaptı? Onu böyle incitmeye ne hakkın var?" Sesi, ellerimi okşarken hafifçe güler gibi değişti: "Aslında sana teşekkür etmeliyiz... Sayende benim biricik karım o Cengiz denilen adamdan kurtuldu." Başını hafifçe bana doğru eğip fısıldadı: "Ve Rabbim bizi buluşturdu."
Tarık’ın bana doğru eğilmesini fırsat bilen Derya, bir anda kaçma hamlesi yaptı. Onu görmüyordum ama seslerden anlıyordum. Hâlâ diklenmeye çalışıyordu:
"Deliliniz mi var? Nasıl adaletin önünde beni sorgulayacaksınız, çok merak ediyorum!"
Sesi, can çekişen bir hayvan gibi kulak tırmalıyordu. Bu küstahlığa daha fazla dayanamadım. Tarık’ın göğsünden hafifçe başımı kaldırıp ona döndüm.
"Derya!" diye bağırdım.
Merdivenlere yönelmeden önce durdu. Arkasından zafer dolu bir nidayla ekledim:
"Bütün söylediklerini kaydettim."
Söylediğimle bir süre olduğu yerde dona kaldı. Sonra ikimize dönüp "Ne yaparsanız yapın!" diye haykırarak, öfkeli adımlarla oradan kaçtı.
"Papatyam..."
Sesi hırıltılıydı, sanki acı çekiyor gibiydi. Hemen ona çevirdim bakışlarımı. Bir elim hâlâ göğsünde dayalıydı, diğer elim ise boşlukta sallanıyordu. Bir eli anında çenemi buldu. Yüzümü hafifçe kaldırdığında, onun da iyice bana eğildiğini fark ettim. Yüzlerimiz eşitlenmişti.
Yine siyah motor ekipman kıyafetlerini giymişti.
Gözlerinin içine baktım özgürce. Onun gözlerinde hep yıldızlar vardı ama bu sefer o yıldızlar ateşle harlanmış gibiydi; öyle anlamlı parlıyorlardı ki... Yutkundum. Gözleri yüzümde gezinirken dudaklarımda biraz daha fazla oyalandı ama sonunda yine kahvelerimde takılı kaldı. Derya’nın gitmesi ve Tarık’ın sıcaklığıyla birlikte, o ana kadar dizginlemek için çaba sarf ettiğim acı, yaş olup göz bebeklerime birikti; ufaktan yanaklarıma doğru yol almaya başladı.
İki eli de yanaklarımı buldu. Yumuşakça okşarken bir yandan da yaşlarımı siliyordu. Yüzünü daha da yaklaştırdı. Bu kadar yaklaşmasından dolayı şaşırsam da kendimi geriye çekmedim. Alnını alnıma dayamak için epey eğilmişti; aramızdaki yirmi beş santimlik boy farkıyla bu pek kolay değildi. Sık nefesi, yorgun soluklarıma karıştı. Gözlerimi yumdum. Sol eli belimi buldu ve zaten dibinde olduğum halde beni biraz daha kendine yaklaştırdı.
"Özür dilerim papatyam," diye fısıldadı. "O sözleri duymanı ve daha da incinmeni hiç istemezdim."
"Biliyorum," dedim içime doğru konuşarak. "Ne zamandır buradaydın?"
"Aslında sana sürpriz yapacaktım. Aradım aradım ulaşamadım, en son Hafsa ile iletişime geçince burada olduğunuzu öğrendim. Konum attı."
"Ne kadarını duydun?"
"Aslında konuşmanın başından beri merdivenlerin bitişiğindeki duvarın dibindeydim."
Bu beni şaşırtsa da aslında ondan beklediğim bir hareketti; Tarık hep akıllı hamleler yapardı. "Orada beklemek ne kadar zordu biliyor musun? Yumruklarımı sıkmaktan avuç içlerimi kanattım." Bunu söylerken gülümsedi ama ben aniden gözlerimi açıp yanağımdaki eline uzandım. Ben hareketlenince o da mecburen kendini biraz geriye çekti.
Elini avuçlarımın içine aldım. Gerçekten de tırnaklarıyla kendine zarar vermişti, ufak tırnak izleri vardı. Bakışlarımı gözlerine diktim: "Niye kendine zarar verdin?"
Sessiz kaldı. Bakışları avuçlarımın içindeki eline kaydı. Elini kendime yaklaştırdım ve iyi gelmesi ümidiyle avucunun içine derin bir buse bıraktım. Başımı kaldırdığımda Tarık’ın ifadesi gerçekten görülmeye değerdi; yanakları kızarmış, yüzüne afallamış bir ifade yayılmıştı.
"Geçsin diye yaptım," dedim, sanki bir açıklama yapmam gerekiyormuş gibi. "Hani öpünce geçer derler ya..."
Tarık sanki bu sözü bekliyormuş gibi, elini avuçlarımdan kurtarıp yanıma dayadı ve aniden üzerime eğildi. Heyecanla dudaklarımı birbirine bastırdım, bir an onları öpecek sandım ama o, dudaklarımın hemen kıyısından öptü.
Anlık heyecandan öyle kaskatı kesilmiştim ki, Allah’tan beni belimden güçlü kollarıyla sarmıştı; yoksa ayakta kalamazdım. İçimde ufak bir hayal kırıklığı hissettim, kendim bile bu hisse şaşırmıştım. Galiba bu sefer ondan daha farklı bir öpücük bekliyordum ama o özel anın bizim en özel günümüze saklanması daha anlamlıydı.
Tarık, yüzlerimizi hiç uzaklaştırmadan yanaklarıma minik öpücükler bırakmaya başladı. Yanaklarım alev topuna dönmüştü. Gözlerimden akan yaşların çizdiği yolları öpücükleriyle tek tek örttüğünü fark ettiğimde kalbimin atışları iyice yükseldi. Göz kapaklarıma da sıcacık birer öpücük kondurduktan sonra kendini biraz geri çekti.
Ardından o kendine has kahkahası aramıza yayıldı. Kesin benim halime gülüyordu! Ben de gülümsedim. Gözlerimi açtığımda onun o şen halini kaçıramazdım; gözleri yine kısılmıştı.
"Sen 'öpünce geçiyor' dedin ya..." dedi, bir eliyle utanmış gibi yüzünü hafifçe kapatıp diğer tarafa dönerken. "Ben de öpeyim de üzüntülerin, gözyaşların geçsin diye düşündüm."
Allah’ım, bu adam utanınca ne kadar tatlı oluyordu böyle! Parmaklarımın ucunda yükseldim, Tarık fark etmiş gibi beni biraz daha kendine çekti. Ellerimi saçlarındaki o koyu kahve, hafif dağınık tutamlara geçirdim. Saçlarını karıştırmak bulutlara dokunmak gibiydi. Bu hareketimle tamamen bana döndü.
"Geçti," dedim. "Sen geldin ya, hepsini geçti elhamdülillah."
Bir anda daha da yükseğe çıktığımı fark ettim. Tarık’ın güçlü kolları çoktan belime ve dizlerimin altına dolanmıştı bile. Beni kucaklamıştı! Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim. "Herkesin içindeyiz Tarık!" dedim, cılız bir itirazla.
Manalı manalı gülümseyerek bana göz kırptı. "Yürümekte zorlanan karıma yardım ediyorum..."
"Ama ben çok utanırım!" Ellerimi yanaklarıma götürdüm; ellerimin soğukluğuna rağmen yüzüm yanıyordu.
"O zaman," dedi yaramazca gülümserken, "başını boynuma gömebilirsin. O zaman kimseyi görmezsin!"
Kafeden çıktığımızda Hafsa'yı arabada bizi beklerken bulduk. Tarık buraya motorla geldiği için Hafsa’nın kullandığı arabadan kendi kaskımı aldım ve Tarık’ın arkasına bindim. Tarık, beni motorunun üzerine indirene kadar sürekli kucağında taşıdı. Kendimi o kadar da hafif zannetmiyorum ama o beni taşırken hiç zorlanmıyordu. Birlikte, bu muhitte gidilebilecek vintage havası olan güzel bir kafeye geçtik.
"Aslında," dedi Tarık, kahvesinden bir yudum alıp fincan altlığına bırakırken. "Ben de Derya’nın konuşmasını kayda almıştım."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Gerçekten mi?"
"Evet ama zeki karım benden önce davranmış," diye gülümsedi.
"Evet," dedim. "Onunla o kafeye girdiğimiz andan itibaren söyleyeceği şeylerin beni inciteceğini az çok tahmin ediyordum. Bu kadar büyük itiraflar olacağını düşünmüyordum ama Derya öylesine benimle buluşmazdı. Kayda almak en mantıklısıydı."
"Çok iyi yapmışsın canım," dedi ve o da kahvesinden büyükçe bir yudum aldı. Gözleri gözlerimdeydi; ah güzel kalpli yıldızım, yine beni düşünüyordu. "Söyledikleri seni çok yaralamıştır..."
"Yani... Söyledikleri beni aslında daha çok şaşırttı. Onun Cengiz’e bu kadar ilgili olduğunu hiç fark edememişim. Biz genelde kadın ve erkekler ayrı oturduğumuz için bakışlarını yakalayamadım. Çok da umurumda değil zaten," dedim gülümseyerek.
Tarık büyük bir ilgiyle beni dinliyordu. Masamızdaki şamdan mumları hafifçe titreşti. "Aslında onu çağırmamın tek nedeni, mahalledeki dedikodular hakkında bilgisi olup olmadığını sormaktı ama..." diye iç çektim. "Onun içi bayağı dolmuş. Artık bu yükleri taşıyamadığı için gelip bütün hıncını yüzüme kusmak istedi."
"Biraz öyle yaptı," dedi Tarık. "Aslında derdi tamamen kendisiyle. Bu o kadar belli ki..."
"Kesinlikle. Kendi içindeki huzursuzluğu ve tatminsizliği bu şekilde ifade ediyor."
"Senin hiçbir suçun yok Mihri."
Bir an gözlerim önümdeki mumlara takılı kaldı. Öylece donakaldım. Bunu ben de çok iyi biliyordum fakat bunu birinin ağzından duymak çok iyi gelmişti. Belki de haksızlığa uğradığımız zamanlarda duymak isteyeceğimiz tek şey sadece bu üç kelimeydi.
"Biliyorum ama ne olursa olsun," dedi Tarık, sesi ciddileşirken. "Yaptıkları asla karşılıksız kalmayacak. Çünkü böyle insanları çok iyi tanırım; yaptıklarının karşılığını almadıkça kötülük yapmaktan geri durmazlar."
Dikkatle onu dinliyordum. "Peki," dedim. "Şu an elimizdeki son veriler ne durumda? Ne kadar ipucu toplayabildik?" Yarım saat öncesinin iki aşığı, şimdi bir dosyayı çözmeye çalışan iki ortağa dönüşmüştü. "Babamın motoruna o parçayı takan ve işten çıkan Hans’ın peşine mi dedektif takılmıştı? Adam bulunabilir gibi değildi."
"Türkiye'ye gelmiş," dedi Tarık. "Cengiz ona sahte bir kimlik çıkartmış ve yanında işe sokmuş. Tabii şu anki adı Hakan."
"Gerçekten mi? Hans, Hakan mı olmuş?"
"Evet, aynen öyle. Onu bir şekilde yakalayıp konuşturduk. Cengiz’le iş birliği yaptığını, bayiye kusurlu parçalar sokup o parçaları da babanın motoruna taktığını itiraf etti."
"Daha test edilmemiş bir ürünü babamın motoruna takmışlar, öyle mi?"
Tarık sinirle dişlerini sıkarak onayladı: "Evet. Benim babam sanki test objesiymiş gibi!"
"İnşallah hepsi adalet karşısında cezalarını çekecekler."
"İnşallah güzelim. Diğer bir konu; Elsa, Boran şirketinin altyapısına sızmayı başardı. Bazı verileri ele geçirdi ama henüz istediğimiz her şeye ulaşamadık. Japonya’dan gelen bilirkişi raporu ve babamın motorunun o parça yüzünden kaza yaptığı artık kesin. Ayrıca tehditlerimiz sonucu Hans ifade vermeyi kabul etti. BMW bayisi ile iletişime geçtik ama Borsan bayisi ile hukuki sürece girmeden önce daha fazla kanıt istiyorlar."
"Gerçekten hukuksal olarak mı böyle, yoksa işi yokuşa mı sürüyorlar?" diye sordum, Tarık’ın keyifsiz ifadesine bakarken.
"Biraz yokuşa sürüyorlar diyebilirim," diye yanıtladı. "Aslında babamın ölümünden sonra bizim şirketle iş birliği yapmak istemiyorlardı. Dedemin hatırına ve Kian’ın görevlilerle arasını iyi tutması sayesinde kabul ettiler. Hâlâ devam eden bir sözleşmemiz var ama beni pek sevmiyorlar."
Anlıyorum der gibi karşılık verdim ona. Bazı insanların bizi sevmemesi aslında o kadar da kötü bir şey değildi. "Peki, daha ne gibi kanıtlar istiyorlar? Yani bu babanın motoruna takılan parçanın devamı var mı? Üretimi var mı?"
"Şirket olarak dava edilmesi için bu tarz büyük bir durum olması gerektiğini söylediler. Yoksa sadece bir tane parçanın hatalı denk gelmiş olabileceğini savunuyorlar."
"O zaman siz de bu durum için Cengiz’le alakalı bilgi topluyorsunuz, öyle mi?"
Tarık başıyla onayladı. "Elsa, Funda ile iletişimi koparmadı. Hâlâ görüşüyorlar; sadece Funda şu anda farklı bir departmanda çalıştığı için çok kritik bilgiler veremiyor. Yine de Cengiz’in şu an aile şirketinden ayrı bir yerde çalıştığını, onu artık pek görmediğini söyledi."
Bu bilgi beni şaşırtmıştı. Bir süre sessiz kaldım, bunun altında başka bir bit yeniği olabileceğini düşündüm. "O zaman siz şu anda Cengiz’in bu parçalarla alakalı ne yaptığını kesin olarak öğrenemediniz?"
"Evet... Ama ben onun bunu sadece bir ürünle sınırlı tuttuğuna inanmıyorum Mihri. Devamı olmalı ve biz onu bulup hak ettiği cezaya çarptırmalıyız."
"Allah’ın izniyle olacak canım," dedim ve kahvemden bir yudum daha aldım.
Tarık gözlerimin içine baktı. "Ne zamandır seninle iletişime geçmedi, değil mi?"
"Evet, çok şükür bir durum olmadı. Ailem hâlâ çok umutlu; bu nişan işinin güzel sonuçlanacağını düşünüyorlar..." Bu konuşmayı yaparken sesim kısılmıştı. Kim sevdiği kişiyle mecburi bir nişanı konuşmak isterdi ki? "Ama şu anlık rahatım, karşı taraftan bir atak yok."
"Ben de çok rahatım seni rahatsız etmediği için birtanem."
Söylediğine gülümsedim. "Daha önce hiç bana 'birtanem' dememiştin."
"Hadi ya? Neyse, ilk olsun. Hoşuna gidiyorsa her zaman söylerim."
Gözlerimi kırpıştırıp dudaklarımı birbirine bastırdım. Tarık’ın elleriyle yüzünü kapatırken kendi kendine, "Allah’ım bir de cilve yapıyor," diye mırıldandığını duydum.
Konuyu değiştirmek için, "Biliyor musun, artık motoru çok daha rahat kullanıyorum," dedim. "Hâlâ bazı yerlerde zorlanıyorum ama pratik yaptıkça kesinlikle geliştim."
Tarık gururla baktı bana. "Ben zaten yapabileceğinden emindim. Bir problem olmadı, değil mi?"
Bu sorusuyla aklıma motordan düştüğüm o gün geldi. Omzum hâlâ ara ara sızlıyordu ama geçtiği için söylemek istemedim. Gülümsedim. "Yok, bir sorun yok."
Tarık başını anlamlıca salladı. "Ben de bu sefer sana bir şey getirmiştim." Cebinin fermuarını açtı. Heyecanla doğruldum, ne getirdiğini çok merak ediyordum. Cebinden minik bir kese içinde yuvarlak çikolatalar çıkardı.
"Bunları senin için özel yaptırdım. Çok güzel bir Alman çikolatacısı var fakat içindekilerin helal olup olmadığı şüpheli olduğu için, ben sana yüzde yüz helal olanından yaptırdım papatyam."
Ellerimi ağzıma kapatarak heyecan çığlığımı bastırmaya çalıştım. "Yiaaaa! Gerçekten mi? Bayılırım!"
Paketten bir çikolata çıkarıp bana uzattı. O benim eşimdi, helalimdi, sevdiğimi... Gözlerimi kapatıp ağzımı açtım. Çikolatanın tadı damağımda yayılırken kendimi çikolata cennetinde gibi hissettim. Saf çikolata... Gerçek mutluluk!
Gözlerimi açtığımda Tarık’ın beklenti dolu bakışlarıyla karşılaştım. Ellerimi oturduğu sandalyeye dayamış, ona yukarıdan bakıyordum. "Bu sıralarda ben de çok yoruluyorum birtanem," dedi Tarık, hâlâ o beklentiyle bana bakarken.
"Hani sen 'öpünce geçer' dedin ya..."
Hay iyi ki söylemişim! dedim içimden. Tarık bu sözü her fırsatta kullanacaktı belli ki. Daha fazla bekletmedim, içimdeki Mihri de dünden razıydı zaten. Hafif çikolata tadı sinmiş dudaklarımla, yanağına uzun ve huzurlu bir öpücük bıraktım.
--
Papatya Okurlarına Not:
Ben de çikolatayı çok seviyorum, zaten anlamışsınızdır; özellikle de bitter! Peki, sizin en sevdiğiniz çikolata türü nedir?
--
Yeni haftaya, yine Hansa’nın beni motor eğitim merkezine, Suna Hoca’nın yanına götürmesi ile başlamıştım. O gün Tarık ile yine uzun sarılmalı, duygusal bir vedalaşma yaşamıştık. Artık bu vedalar bana her seferinde biraz daha zor geliyordu; her seferinde kalbimin bir parçasını daha yanında Almanya’ya götürüyordu.
Artık hep yanımda kalsın istiyordum. Ya da ben hep onun yanında kalayım... Elini tutabileyim, onunla aynı evin içinde oturabilelim, birlikte kahveler içip kitaplar okuyalım... Saatlerce birbirimizi izleyip muhabbet edelim istiyordum. "Allah’ım, sen bizi tez zamanda kavuştur," diye duamı mırıldanıp ellerimi yüzüme sürdüm.
O gün Tarık sorduğunda, motoru yan devirdiğimi söylemediğim için içimde ufak bir pişmanlık vardı. Söylemek için doğru bir an yakalamalıydım ama bekledikçe sanki bu sır daha da ağırlaşıyordu. Motor merkezine geldiğimde, artık bir rutine dönüşmüş olan kıyafetlerimi giydim. Artık çevreye daha iyi adapte olmuştum; hatta sürücü kursundaki birkaç aday ile tanışmak beni mutlu ediyordu.
Eski kursumdan ayrılmak benim için sarsıcı olmuştu; hâlâ ara ara o günleri özlüyorum. Artık ezberlerimi evde tek başıma yapmak zorundayım. Yine de motor benim için yepyeni bir kapı oldu. Rabbim bir kapıyı kapattığı zaman, ne kadar canımız yanarsa yansın, aslında bizim için daha hayırlı kapılar açıyor. Bu sadece yeni bir yer veya yeni bir iş değil; o eski kapının kapanması bile başlı başına bir lütuf aslında.
Derya ile alakalı gelişmeleri anneme anlatmayı çok istedim. Onunla saatlerce dertleşip, "Anne bak, ben kötü bir şey yapmamıştım! Bana iftira attılar anne! O gün olanların hiçbirinde benim suçum yoktu," demek istedim. Ama diyemedim. Aramızda öyle derin uçurumlar oluşmuştu ki, artık o uçurumları kapatmak için içimde bir istek bile kalmamıştı.
Motorun üzerine Felak, Nas ve Ayetü'l-Kürsi okuyarak bindim. Hansa her zamanki gibi yerini almıştı. Suna Hoca yapmam gerekenleri tarif ettikten sonra bir süre bana eşlik etti, ardından diğer işleriyle ilgilenmek üzere yanından ayrıldı. Tarık’ın tavsiyesi üzerine, artık kiminle görüşürsem görüşeyim konuşmaları kayda alıyordum. Bu tarz insanlar, söylediklerini inkar etmekte usta oluyorlardı.
Ertesi hafta pazartesi kahvaltısında, yine annem ve babamla o huzursuz sofradaydım. Haberlerin sesi eşliğinde yapılan, tadı tuzu olmayan bir kahvaltı... Babam bir an bana, sonra anneme baktı. Heyecanlıydı. "Dün Mümtaz Beylerle görüştük. Çok güzel bir davet aldık, hep birlikte gidiyoruz!"
"Davet mi?" dedim tedirgin bir sesle.
"Evet, ailece özel bir yemeğe çıkıyoruz. Bir hafta sonra pazar günü, saat 18.00’de şoför gelip bizi alacak." Babam çayını içerken yüzünde gevrek bir gülümseme vardı.
İki lokma kahvaltım iyice burnumdan gelmişti. Mideme büyük bir taş oturmuş gibi hissettim, kalbim sıkışmaya başladı. Kainat yine o siyah beyaz haline bürünmüştü. O gün eğitim merkezinde bile odaklanamadım. Akşamın bir an önce gelmesini ve Tarık’a bu haberi vermeyi bekledim. Aslında mesajlaşmalarımız o kadar tatlıydı ki... Kuşadası’ndaki evimizin yapımı başlamıştı, mimarın gönderdiği fotoğrafları heyecanla paylaşıyordu benimle. Bir yandan da artık bana "Birtanem" diyordu.
Şimdi bu tatsız haberin onun moralini bozacağını biliyordum ama bencilce de olsa desteğine ihtiyacım vardı. Gece vakti ona bir ses kaydı atarak her şeyi anlattı. Bir süre cevap gelmedi. Çok sinirlendiğini, sinirinin bana değil duruma olduğunu biliyordum. Tam avımızı tuzağa düşürmüşken, öfkesine yenilip ayların emeğini geri itmek istemiyordu.
Ona bir ses kaydı daha attım: "Merak etme lütfen, baş başa olmayacağız. Aileler de yanımızda olacağı için pervasız bir şey yapamaz. Belki de bizim için yeni bir bilgi kazanabilirim."
Gelen cevap sarsıcıydı: "Gerçeği söylemem gerekirse Mihri, içimdeki ses 'Bilgiyi boş ver, ilk uçakla yanıma atla ve sonsuza dek kaçıp gidelim buralardan' diyor."
"Biliyorum," dedim. "Ben de bazen tam olarak böyle hissediyorum. Ama yaşadığım haksızlıkların karşılığını onlara vermek istiyorum Tarık. Ne babanın kanının yerde kalmasını, ne de bu zalimlerin elini kolunu sallayarak gezmesini istiyorum."
Tarık’ın sesi gurur doluydu:
"Papatyam... Sen benden daha güçlüsün."
Aslında güçlü değilim; hatta bazen ayakta durmakta bile zorlanıyorum. Sadece Rabbime dayanıyorum, O’na güveniyorum... Bunlar, Tarık’ın mesajını dinlerken içimden geçenlerdi. O hafta motorla biraz daha yol kat etmem beni teselli etse de, gün geçtikçe Cengiz ve ailesiyle gideceğim yemek beni daha da geriyor, sinirlerimi bozuyordu. Tarık hep mesajlarıyla bana destek veriyor; bana artık daha sık "birtanem", "sevgilim", "papatyam" diye hitap ederek gönlümü almaya çalışıyordu. Gönlüm zaten ondaydı ama o, yine ilk günkü gibi sevgisini dile getirmekten geri durmuyordu.
Ne kadar gelmesini istemediğiniz bir şey varsa burnunuzun dibinde biter ya; bu davetin günü de o kadar hızlı geldi ki anlayamadım bile. Haberi aldığımdan beri her namazımda daha içten dua ediyordum; Rabbimin beni bu insanlardan kurtarması, hakiki bir feraha ulaştırıp özgürlük vermesi için... Gün geçtikçe annem, o gün ne giyeceğinin telaşına düştü. Benim dümdüz siyah bir şeyler giymeme müsaade etmedi. Yine de koyu renklerde, oldukça bol bir elbise tercih ettim. Annem, Hüma ve Enes’in giyecekleri için de epey mesai sarf ediyordu.
Keşke biraz da benimle ilgilense... Ne kadar onlara karşı içimdeki hisleri kuruttuğumu söylesem de, beni anlamalarını istemekten kendimi alamıyordum. O gün geldiğinde, Tarık’la son konuşmamızı bir gece öncesinden yapmıştık. Evimizin önüne gelen özel şoför hepimize karşı oldukça saygılıydı. Beyaz deri kaplamalı koltuklarla döşenmiş BMW’ye binerek yemek yenilecek mekana doğru ilerlemeye başladık. Kalbim o kadar sıkışıyordu ki... Bir yandan da sürekli kendime "Sakin ol, panik yapma," diye tekrarlayıp duruyordum. Allah’ım, sen bana yardım et; gerçekten ben kendime güvenmiyorum, sadece Sana güveniyorum.
Araç, Sarıyer’de bulunan İstinye Park’ın önünde durdu. Burası pek çok ünlünün geldiği, hatırı sayılır pahalılıkta mekanlarla dolu bir AVM’ydi. Şoförün yönlendirmesiyle hep birlikte asansöre bindik. Asansörün camları tamamen şeffaf olduğu için her katta bütün AVM’yi görebiliyorduk. Asansör durduğunda annem kulağıma eğilip; hanım hanımcık durmamı, kibarca gülümsememi ve kimseye soğuk davranmamamı tembihleyip duruyordu. Dün de babam uyarmıştı: "Bize layık olun, bizi temsil ediyorsunuz." Ben kimsenin temsilcisi olduğumu hatırlamıyordum ama onlar hep böyle görüyordu. Neden benim de bir hayatım, kararlarım ve isteklerim olduğunu anlamıyorlardı?
Asansörden inince merdivenle bir üst kata daha çıktık. AVM’nin mermerleri o kadar parlaktı ki kendimi görebiliyordum. Siyah, düz bir abaya giymiştim. Üzerine de füme renkli büyük bir şal bağlamış, özellikle omuzlarımı örtecek şekilde bağlamaya özen göstermiştim. Babam, normalde göremeyeceğim kadar şık bir takım elbise giymişti. En tatlımız ise Enes’ti; minik papyonu, koyu yeşil pantolonu ve beyaz gömleği ile çok şeker bir adam olmuştu. Hüma ise pembe bir elbise giymişti.
"Buyurun bu taraftan lütfen, dümdüz ilerlediğinizde onları göreceksiniz," diyen şoför yanımızdan ayrıldı. Minimalist döşenmiş bir restoranın girişindeydik. Mekanın girişi şeffaf camlarla çevriliydi. Etrafta restoran mutfağı dışında hiç kimse yoktu. Bütün masalar bomboş, kadehler ters çevrilmişti. Bu manzarayı görünce mekanı tamamen kapattıklarını anladım.
Uzaktan Cengiz ve ailesinin oturduğu masa görünmüştü. Onlar dört, biz beş kişilik bir aile olduğumuz için uzun bir masa hazırlanmıştı. Babam daha bir metre varken, "Oooo kimleri görüyorum! Mümtaz Bey, selamlar!" diyerek aşırı saygılı hallerine başlamıştı bile. Babam Cengiz ve Mümtaz Bey ile tokalaşırken, annem Cengiz’in annesiyle çok içten kucaklaştı. Onlara göz devirmemek için kendimi çok zor tutuyor, dişlerimi sıkıyordum.
Cengiz’in gözleri aniden beni buldu. Bakışları üzerimde gezinirken, üstümdeki ne kadar bol olsa da inanılmaz derecede rahatsız oldum. Ben şu an evli bir kadındım ve bu adamın bana böyle bakmaya ne hakkı vardı? Sare ile içtenlikle sarıldım; o daha küçüktü ve bir suçu yoktu. Masada herkes yerini alırken, Cengiz’in tam karşısındaki sandalyenin boş bırakılması niyetlerini açıkça belli ediyordu. İçimden kocaman bir "Ya Sabır" çektim.
Cengiz’in gözleriyle işaret etmesi ve babamın "Kızım gel, ayakta kaldın," demesiyle mecburiyetten sandalyeyi çekip oturdum. Başımı önüme eğdim. Babam herkesle şakalaşıyor, annem ise koyu bir sohbete katılıyordu. Enes yanıma gelip kulağıma eğildi: "Abla, sen de çok bunaldın mı?" diye sordu çocuksu bir bıkkınlıkla. Tombul yanaklarını sıktım. "Hem de nasıl, ama kimseye söyleme, aramızda," dedim. Babamın "Enes oğlum, yerine otur!" diyen otoriter sesiyle Enes yanımdan ayrıldı.
Başımı kaldırıp Sare ve Hüma’nın olduğu tarafa bakmaya çalışırken, yine Cengiz’in beni delip geçmek istercesine yoğun bakışlarıyla karşılaştım. Bana baktığını görmemek için kör olmak gerekirdi. Yanımda babam varken nasıl bu kadar pervasız olabiliyordu? Yanlışlıkla yüzünü gördüğümde garip bir şey fark ettim. Sanki yüzünde bir tür makyaj vardı, kendi ten rengi gibi değildi. Bir şeyleri örtmeye çalışıyor gibiydi. Aylar öncesine göre daha bitkin, daha yorgun ve özellikle çökmüş görünüyordu.
Yemek servisinin başlamasıyla "Çok şükür," diye mırıldandım. En azından bir yerden başlamalıydı. Mümtaz Bey ve babam sohbete tutulurken, ben sadece yemeğime odaklanmaya çalışıyordum. Tabii mümkünse... Çünkü bu ortamda yediğim hiçbir şeyin samandan farkı yoktu. Derya’nın geçen hafta söylediklerini düşündüm. Ailem, evliliğim konusunda en başından beri baskı yapmıştı. Rabbim beni o nikah masasında kurtarmıştı ama sonra psikolojik bir esarette gibi hissetmiştim.
Nikah masasında bırakılan kişi ben olmama rağmen, her şey benim suçummuş gibi davranılmıştı. Şimdi ise Rabbim beni, tüm kalbiyle seven bir adamla rızıklandırmıştı. Onun gözlerine bakmak cennetti, sesi en güzel melodi, dokunuşu huzurdu. Bu ortamda ancak Tarık’ı ve birlikte yaşadığımız güzel hatıraları düşünerek dayanabiliyordum.
Yemekler kırk postada önümüze servis edildi. Hayır, tabii ki bir görgüsüzlük yapmak için söylemiyorum; çok güzel yemekler servis ettiler falan ama yani inanır mısınız, hepsini toplasan şöyle oturup bir dürüm gömmek gibi olmaz. Ben biraz böyle bir insanım; tabii restoranlara gitmeyi de severim ama oturup gerçekten seni doyuracak güzel bir yemeği gözlerimle tek seferde görerek, önce gözümün doymasını tercih eden biriyim. Şu an ortamın sinir bozuculuğundan kendimi yemeklere verdim.
Yemekler bitmiş, sıra tatlı faslına geçmişti. Masadaki herkes hem yemeğini yiyor hem de muhabbetini devam ettiriyordu. Cengiz’in bana sataşmak için herhangi bir şey söylememesi içimi rahatlatsa da her an tetikteydim; ondan bir hamle bekliyordum. Tatlılar servis edildikten sonra Cengiz’in sesi masada duyuldu:
"Öncelikle buraya geldiğiniz, davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim müstakbel babacığım," diyerek babama döndü. Babam öyle keyifli bir kahkaha attı ki sinirlerim bir kat daha gerildi. İşte beklediğim hatayı yapıyordu Cengiz... "Biliyorsunuz, sevgili nişanlımla tekrardan evlenme kararı aldık ve ben artık bu nişan mevzusunu daha fazla uzatmak istemiyorum." Babasına döndü. Babası başını sallayarak, "Evet, ben de aynı kanaatteyim," dedi; gerçi yüzü pek öyle olduğunu söylemiyordu.
Cengiz bana baktı ve masaya doğru konuştu: "Siz de uygun görürseniz, nikahımızı 21 Mart’ta yapmak ve artık Mihri ile evlenmek istiyorum."
Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissettim. Allah’ım Sen yardım et! Derin derin nefes almaya çalışıyordum çünkü soluğum kesiliyordu. İçerinin bomboş olmasına, oldukça temiz bir mekan olmasına rağmen; ben sanki asitli gazlarla çevrilmiş bir ortamda nefessiz kalmış bir şekilde çırpınıyordum. Göğsüm daraldıkça daralıyor, yüreğim sıkışıyordu. Yüzüm düşmüştü, zaten onu toparlamaya uğraşmıyordum. Derin bir nefes bıraktım. Benden önce babam atlamış ve "Çok iyi düşünmüşsünüz, çok iyi gerçekten... Harika bir tarih, tam ilkbahar!" demişti.
Annem de başını sallıyordu. Babam benim sessizliğime sinirlenmiş olacak ki dirseğiyle beni dürttü. Ellerimin titrediğini fark ettim; stresle siyah abayamın eteklerini tutup sıktım. Dişlerimin arasından tıslar gibi fısıldadım masadaki beni izleyen herkese: "Peki..."
O andan sonra zaman benim için daha hızlı geçti sanki. Tatlılar yendi, birkaç muhabbet daha yapıldı. Sonlara doğru sadece Cengiz’in annesiyle konuştuk; beni gelini olarak görmek için sabırsızlandığını falan söyledi ama sözleri o kadar yalan hissettiriyordu ki bunu anlamamak imkansızdı. Resmen sözleriyle yüz ifadesi tezat oluşturuyordu.
Eve doğru giderken başımı cama dayamış, sadece sokak lambalarının arabanın hızından ötürü asfaltta oluşturduğu hızlı yansımaları izliyordum. Öyle yorgun, öyle bitkin ve öyle bıkkındım ki... Eve vardığımızda güçlükle duş aldım. Üzerimden o ortamın pisliğini, özellikle de Cengiz’in bakışlarını atmak ister gibi vücudumu temizlerken; sürekli o bakışlar aklıma geliyor ve tüylerim diken diken oluyordu.
Herkes yorulduğu için çok şükür erken yatmışlardı. Parmaklarımın ucunda yürüyerek balkonun yolunu tuttum. Duş aldığım için dışarıya çıkıp rüzgar yemek çok iyi bir seçenek değildi ama benim uzun uzun hava almaya, gökyüzünü izlemeye ve özellikle sevdiğimin sesini duymaya ihtiyacım vardı. Kışın bile balkonda saatlerce duran bir kızdım ben; artık havalar daha da ılımışken tabii ki çıkacaktım.
WhatsApp’ı açar açmaz Tarık’ın aktif olduğunu gördüm. Büyük ihtimalle beni merak etmiş, endişeden sürekli telefonun başında benden gelecek bir mesajı bekliyordu.
"Hayırlı akşamlar canım. Ben iyiyim merak etme, eve geldik. Yemekte herhangi anormal bir şey olmadı. Sadece nikah tarihini konuşmak için davet etmişler. Cengiz 21 Mart olmasını isterken bu konuda ve tarihte emindi; babası da onu destekledi. Ve şu an nikah tarihimiz 21 Mart olarak ayarlandı..." Bunu söylerken sesim titredi. Harika! Her şeyi anlatabileceğimi biliyordu, bana güvendiğini de biliyordum ama yine de aşık olduğunuz insana gidip başka biriyle sizin için alınan nikah tarihini söylemek, söylendiği kadar kolay değildi.
Tarık hemen cevapladı ses kaydıyla: "Papatyam... İyi olduğunu duymak yüreğimi ferahlattı. Çok yorulmuş olmalısın, biraz dinlenmeye çalış. Onlar ne söylerse söylesin, ne kadar sana baskı yapıp istediklerini elde ettiklerini sansalar da asla amaçlarına ulaşamayacaklar. Merak etme birtanem."
"Biliyorum canım," dedim. "Şimdi senin sesini duydum ya, öyle rahatladım ki... Bana bir İnşirah okur musun?"
Birkaç dakika sonra telefonuma gelen bildirimdeki İnşirah suresini dinlemek, maruz kaldığım o rahatsız edici ortamın sıkıntısını yüreğimden silip atmıştı sanki. "Ne zaman yanıma gelebilirsin? Seni çok özledim," dedim.
"Ben de birtanem, ben de... Sadece kesin bir tarih veremiyorum, sonra söz verip hayal kırıklığına uğratmak istemem. En kısa zamanda diyelim."
"En kısa zamanda canım," diye tekrarladım onun mesajını. "Hadi yat uyu, sana dualar göndereceğim papatyam."
O böyle deyince istemsizce gülümsedim, içim huzurla dolmuştu. Bugün Risale’mi okuyamadığım için masanın başına geçtim ve kitabımı okudum. Ne olursa olsun; ne kadar yorgun, argın veya üzgün olsam da her zaman kitabımı okumaya özen gösteririm. Bu benim hayat prensibim; çünkü biliyorum ki Risale’lerimi okumadan hayatın zorluklarına, imtihanlarına asla dayanamam. O benim gücüm, manevi şarjım.
Yatağa uzandığımda bir süre uyuyamadım. Ne kadar yorgun olsam da bir anda gözlerimin önünde bir silüet belirdi. Hayal gibiydi ama çok gerçekçi hissettiriyordu, Tarık’a benziyordu. Yanıma doğru yaklaştı. "Tarık, sen misin?" diye mırıldandım; yarı uyuyor, yarı gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum. Gecenin karanlığında başucuma gelen silüet yanaklarımı okşadı ve alnıma bir öpücük kondururken, "Yanındayım," dediğini duydum. Gözlerim kapanırken kendimden geçtim.
Tarık’ı görmeyeli yine iki haftadan fazla olmuştu. Geçtiğimiz haftalarda onu ne kadar çok özlediğimden bahsediyordum; ancak asıl yıkıcı özlemi, o Cengiz ile yapılan nikah tarihi yemeğinden sonra fark ettim. Artık bu özlem çok yakıcıydı. Ben sadece ona kavuşmak değil; onunla birlikte bu bütün karmaşadan, bütün anlaşılamazlıklarımdan, çaresizliklerimden ve kötülüklerden sıyrılmak istiyordum.
Benim özlemimin diğer bir nedeni de özgürlük arayışımdı. Özgür olmak istiyordum... Eve gelme gitme saatlerimin sürekli kontrol edilmesinden, yüz ifademi sürekli düzgün tutmaya çalışmak zorunda kalmaktan, her şeyi içime atmaktan öyle yoruldum, öyle güçsüz düştüm ki... Yaşamayan anlamaz. Yine de ne kadar zorlansam da yaşadıklarımdan ötürü gücümü toplayıp, kendimi zor da olsa motor eğitimine gitmek için yüreklendirmeye çalışıyorum. Çünkü bu benim belki de böyle bir eğitim alabileceğim tek şansım, bilemiyorum. Önüme böyle bir imkan çıkmışken onu reddeder gibi gitmemezlik yapmak istemiyorum. Zaten evde kalsam da bu ortamın içinde kapana kısılmaktan başka bir şey yapamıyordum.
Eğitimin ilk seansı bittiğinde Suna Hoca beni takdir etti; gerçekten artık pek çok şeyde iyiydim. Bir yandan da beni yavaş yavaş sınava hazırlamaya başlamıştı bile. Normalde sınava girecek kişilere çok daha az bir eğitim veriliyordu ama Suna Hoca sağ olsun, benim eğitimim özel olduğu için gerçekten çok daha detaylı ve ayrıntılı bir şekilde beni bilgilendiriyor, bir abla sıcaklığında öğretiyordu.
Ara verdiğimizde namazımı kılıp Rabbime dua ettim. Çantamdan telefonumu çıkarıp, bir ümit Tarık’tan bir bildirim gelmiştir diye kontrol ettim. Gelmişti!
"Papatyam, ben İstanbul'dayım. Eğitim merkezine geliyorum."
Mesajını görmemle ağzım kulaklarıma vardı; o kadar mutlu olmuştu ki! Yine de içimde anlamlandıramadığım sisli, yoğun bir endişe vardı sanki. Bir şeyler olacaktı ve ben bunu hissedip korkuyordum ama ne olduğunu bilmiyordum. İkinci eğitim saatine başladım. Bir yandan da gözüm sürekli saatte ve parkurun giriş kapısındaydı. Dikkatimi ne kadar toplamaya çalışırsam çalışayım, içimdeki o endişe yavaş yavaş beni tamamen kaplıyor, odaklanmamı imkansız hale getiriyordu.
Hansa’nın bana doğru yürüdüğünü gördüm; belki de o gelmişti! Motoru durdurup indim. "Mihri Hanım, telefonunuz çalıyor," diyerek çantamı uzattı. Telefonu çıkarırken tanımadığım bir numaranın aradığını görmek içimdeki endişeyi daha da körükledi. Ellerimin titrememesi için yumruk yapmaya çalıştım. Güçlükle telefonu açıp kulağıma götürdüğümde, içimdeki endişenin nedenini anladım.
Buz kesmiştim. Şimdi çaresizlik her tarafımı dalga dalga sararken, karşıdan gelen sese cevap vermem gerektiğini hatırlatan bilincime karşın donmuştum.
"Siz Tarık Bey'in yakınısınız sanırım? Kendisi motoruyla kaza yaptı, şu an hastanede. Gelebilir misiniz?"
Yazar Notu:
"Biliyorum, şu an bana çok kızgınsınız ama bazen hayat en mutlu olduğumuz anda bizi en büyük imtihanla sınar... 🥀
Tarık’ın durumunun ne kadar ağır olduğunu düşünüyorsunuz?
21 Mart yaklaşırken gelen bu kaza haberi her şeyi nasıl değiştirecek? Yorumlarda buluşalım, teorilerinizi bekliyorum! 👇"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 40.96k Okunma |
6.22k Oy |
0 Takip |
53 Bölümlü Kitap |