54. Bölüm
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 44.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

44.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım 🌼

Umarım iyisinizdir.

Hayırlı bayramlar 🫶🏻 🫂 🍬

---

 

"Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her zorlukla beraber bir kolaylık vardır."

(İnşirah, 94/5-6)

 

---

Yazardan

​"Ben; gözlerinin kahverengi olmasına karşın cennet gibi bakan, zarif gülüşünü sevmesine rağmen hiç pes etmeyen, azimle her zorluğa karşı duran, incecik yapısına rağmen çok güçlü bir kızı sevdim. Bir insan nasıl bu kadar zarif olurken aynı zamanda bu kadar güçlü ve azimli olabilirdi? Aklım almıyor... Rabbimin gücü, kuvveti ne kadar büyüktü; iki zıttı bir anda cem etmiş, onu da benim kaderime, gönlüme, ömrüme yazmıştı. Papatyamı... Mihri’mi..."

​Tarık, içinden bunları geçirirken motorunu ne kadar dikkatle kullanmaya özen gösterse de, papatyasının yanına gittiği için fazla heyecanlıydı. Ona kavuşmak için dizginleyemediği bir özlemle motorun gazını biraz daha kökledi. İstanbul’a gelmek için bu sefer her zamankinden fazla uğraşması gerekmişti. Almanya’daki şirkette işler zaten kolay değilken, bir de üzerine bu cinayet dosyasını aydınlatmak için girdiği çaba onu daha da yoruyordu.

​Ama onu en çok yoran, üzen ve dertlendiren; papatyasının İstanbul’da sırtlanların, çakalların sofrasında bir başına kalmış olmasıydı. O, sevdiğinin eline diken batsın istemiyordu; ama maalesef ki sevdiği kadının çevresi —en acısı da öz anne ve babası— onun hislerini yok sayan insanlarla doluydu. Tarık derin bir nefes verdi. Yorgunluktan gözleri ağrıyordu. Görüşü bulanıklaştığında hızla göz kapaklarını kırpıştırarak dikkatini tekrar asfaltta hızlı akan trafiğe verdi.

​Bu yoğunluğun ve karmaşanın içerisinde bulduğu ilk fırsatta soluğu camide alıyor; Mehmet Hoca’nın sesiyle okunan o güzel sureleri dinlerken hayat bulmaya çalışıyordu. Bir sayfa bile olsa Risale-i Nur okuyor, Kur’an’ını ihmal etmiyordu. "Allah’ım," diyordu içinden, "Eğer bu güzel kitaplar da olmazsa ben nasıl dayanacağım?" Dilinden duası hiç eksilmiyordu; önce sevdiği, sonra kendisi için... Ve bir kere daha Müslüman olmadan önce nasıl yaşadığına hayret ediyordu.

​Buraya geliş amacı her ne kadar papatyasını görmek olsa da, bir diğer nedeni de Kian’ın yerini bildiği Hans’la (Türkiye’deki adıyla Hakan) birebir konuşmaktı. Onu, babasının cinayetiyle alakalı mahkemede itirafçı yapmak zorundaydı. Elinde bilirkişi raporu ve yazışmalar olsa da, o kusurlu parçayı motora bizzat Cengiz’in emriyle monte eden kişi Hans’tı. En önemli kanıttı.

​Tarık, İstanbul’a geldiğinde ilk iş onu bulmuştu. İş çıkış saatini tespit ettiği Hans’ı, evine giderken bir ara sokakta sıkıştırmak Tarık için zor olmamıştı. Bunu adamlarına da yaptırabilirdi fakat bizzat halletmesi gerektiğini düşünüyordu. Ara sokakta Hans’ı durdurup duvar kenarına sıkıştırdığında, adam neye uğradığını şaşırdı. Başında kask olduğu için Tarık’ı tanıyamamıştı. Aralarındaki hatırı sayılır boy farkı nedeniyle Hans, sadece korkuyla tepesindeki gölgeye bakıyordu.

​Tarık, bu korku dolu bakışları görünce yutkundu. O, kimseyi korkutmak ya da zor kullanmak isteyen biri değildi; kavgadan ve şiddetten nefret ederdi. Ama maalesef herkesin anladığı dil farklıydı. Tarık, bir eliyle adamı duvara sabitledikten sonra kaskının vizörünü açtı. Göz göze geldiklerinde adam o gözleri anında tanıdı; Tarık’ın nadir bir renge sahip olan gözlerini unutmak pek kolay değildi.

​"Ben... Ben bir şey bilmiyorum! Bırak beni!" diye kekelemeye başladı Hans. Tarık, net ve sert bir sesle konuştu:

"İtiraz etmen bir şey değiştirmeyecek, elimde çok net kanıtlar var. Ama eğer cezada indirim istiyorsan, yaptığın pisliği kendi ağzınla itiraf et."

​Buz gibi gelen bu sesle Hans çırpınmayı bıraktı. Yine de son bir çabayla "Bir şey bilmiyorum," diye zırvalayınca Tarık, adamın kulağına doğru eğildi:

"Şirketten ayrılırken yanında götürdüklerinden de haberdarım. Eğer cinayete teşebbüs senin için yeterli değilse, onları da dosyana ekleriz!"

​Sabrı taşmıştı. "Yeter!" diye gürlediğinde adam daha fazla dayanamadı. Hans, Cengiz’in ona parçanın gerçek amacını söylemediğini, sadece para karşılığı bu işi yaptığını iddia ederek itirafçı olmayı kabul etti. Tarık tam olarak inanmasa da, mahkemede itirafçı olacağından emin olduktan sonra yanından ayrıldı.

​Ve şu anda olduğu gibi, motorunun üzerine atlayıp papatyasına doğru yola çıktı. Her saniye yüreği biraz daha hafifliyor, o minik bedeni kollarında hissetmenin hayalini kuruyordu. Mesaj attığı için Mihri’nin onu beklediğini biliyordu. Tam ilçe girişindeki yol ayrımına geldiğinde, aniden önündeki arabanın sağından çıkan küçük bir scooter önüne kırdı!

​Tarık o saniyede ne yapacağını bilemedi. Ani bir manevrayla kurtulmaya çalıştı fakat mümkün değildi. Saliseler sonra gözlerini açtığında nerede olduğunu anlayamadı. Kafasını kaldırmaya çalıştığında bir arabanın altında olduğunu fark etti; her yer siyahtı ve sadece minik ışıklar sızıyordu. Belinde korkunç bir ağrı vardı.

​Kalkmak için ellerinden güç almaya çalıştı ama başı metal yığınına çarpınca tekrar yere düştü. Güçlükle nefes alırken aklına sadece tek bir isim geldi: Papatyası... Mihri’si... Onu bekliyordu. Geleceğini haber vermişti; şimdi ona ne diyecekti? Daha da kötüsü, Mihri’nin kalbinde ritim bozukluğu vardı; ya bu habere dayanamazsa?

​Gözleri yavaş yavaş kapanırken, zihninde sadece sevdiğinin güneş kadar parlak gülümsemesi vardı. İçine doğru fısıldadı:

"Özür dilerim sevdiğim... Seni korkutacağım için özür dilerim..."

--

​Yüreğinizi yakan, duyduğunuzda inanmak istemediğiniz ve boğazınızda katman katman düğümler oluşturan bir haber... Bir yanınızın panikle ne yapacağını şaşırdığı, diğer yanınızın ise sadece duyduklarını kabul etmek istemeyerek donup kaldığı o an... Bence dünyadaki en ağır şey; sevdiğinizin kaza haberini almak ya da onun canının tehlikede olduğunu duymaktır.

​Telefondaki o cümleden sonra ellerimin titremeye başladığını ve telefonu yere düşürdüğümü ancak fark edebildim. Hansa yanıma koşmuş, yerdeki telefonu alırken bir yandan da titreyen ellerimi tutmuştu. Telefondaki kişiyle sakin ve soğukkanlı bir şekilde konuştu. Oysa benim zihnimde sadece biraz önce duyduğum o cümle yankılanıyordu:

​Tarık kaza yapmıştı. Tarık kaza yapmıştı... Ben burada niye duruyordum ki? Acilen onun yanına gitmeliydim. Hadi ona bir şey olduysa? Kalbimin atışları gittikçe hızlanmıştı. Burnumdan aldığım nefes yetmediği için ağzımdan soluyordum. Hansa’ya doğru, "Gitmeliyim, gitmeliyiz!" dedim.

​Hansa telefonu kapatmış, bana bakıyordu. "Tarık kaza yapmış, acilen gitmeliyiz!" diye tekrarladım. Titreyen ellerimden birini hızlıca tutup gözlerimin içine baktı ve hafifçe başını salladı. Hızla merkezin girişine doğru benimle birlikte koşmaya başladı. Onun yönlendirmesiyle koşuyordum ama bir yanım her an bayılacak gibiydi. Titreyen çenemi zor tutuyordum.

​Nasıl arabaya bindik, bilmiyorum. Hansa aracı normalden çok daha hızlı kullanarak beni hastaneye götürürken bir yandan da beni teselli etmeye çalışıyordu:

"Endişelenmeyin Mihri Hanım, bir şey olmamıştır. Arayan kişi kötü bir şey söylemedi, sadece kaza yaptığını belirtti. Hangi hastanede olduğunu da öğrendim, hemen giriyoruz. Sakin olun."

​Sesi her zamanki gibi düz bir tonda olsa da, ilk defa onu biraz da olsa panik halindeyken görüyordum. Kendi paniğime nazaran o çok sakindi ama ben bir elimle kalbime bastırıyordum. Göğüs kafesim sıkışıyor, nefesim daralıyordu.

​"Allah’ım ne olur onu koru... Ne olur ona bir şey olmasın," diye fısıldadım. Dudaklarım titriyordu, devamını içimden getirdim: Ona bir şey olursa ben dayanamam. Ben daha doya doya o güzel gözlerine bakamadım, onu doya doya sevemedim. Bir ömür yetmez ona doymaya ama biz daha hiçbir şey yaşayamadık birlikte...

​Dualar mırıldanırken hastanenin önüne gelmiştik bile. Hansa aracı öylece bıraktı ve koşar adım acilden giriş yaptık. Hansa resepsiyona Tarık’ın ismini verdiğinde bizi doğrudan "Kırmızı Alan"a yönlendirdiler.

​Kırmızı Alan... Gözlerim kelimeleri seçmekte zorlanıyordu lakin kırmızı alanın, hayati tehlikesi olan hastaların alındığı bölüm olduğunu biliyordum. Hansa koluma girmişti; bir elimle kalbimi sakinleştirmeye çalışıyor, bir yandan da dişlerimin birbirine vurmasına engel olmaya çalışıyordum. Çok korkuyordum. Çok...

​Görevlilerin yönlendirmesiyle bir odanın önüne geldik. Kapının üzerinde "Acil Müdahale" yazıyordu. Hansa kapıyı açtığında, tam önümüzde dışarı çıkarılan bir sedye gördüm. Sedye üzerindeki kaskı görünce kalbim duracak gibi oldu. Kan vardı... Ellerde kan vardı, kıyafetleri yırtılmıştı, dizleri parçalanmıştı.

​O an farkında bile olmadan, "Tarık!" diye bir feryat kopardım. Yüzüne bakmaya çalıştım ama sedye biraz uzak kalıyordu. Görevli sedyeyi tamamen dışarı çıkardığında bana baktı. Gözlerimdeki korkuyu görmüş gibi, "Yakını mısınız?" diye sordu.

"Evet!" dedim hıçkırarak.

​Sedyedeki yüzü tam gördüğümde içimde büyük bir rahatlama, beraberinde bir şaşkınlık oluştu. Bu Tarık değildi!

"Hayır," dedim nefes nefese. "Bu kişiyi tanımıyorum. Benim eşim de buraya getirilmiş, kaza yapmıştı... İsmi Tarık."

​Görevli, "Tamam hanımefendi, öncelikle sakin olun," dedi. Kalbim öyle sıkışıyordu ki kelimeler ağzımdan yarım yamalak çıkıyordu. "Sizin bahsettiğiniz hasta tomografiye girdi. Şu taraftan..." diyerek koridorun ucunu işaret etti.

​"O iyi mi? Yarası kötü mü?" diye art arda sormaya başladım.

"Görünürde ciddi bir şey yok fakat iç kanama riski olduğu için gözetim altında tutulması lazım. Şu an tomografide, bir kırığı var mı diye bakılıyor. Lütfen o tarafa gidin."

​Hansa hemen kolumdan çekiştirerek beni tomografi bölümüne doğru götürdü. "Merak etmeyin Mihri Hanım, kötü bir şey olmadığını söylüyorlar. Sakin olun."

"İnşallah... İnşallah öyledir," diyebildim sadece.

​Tomografinin önündeki boş koltuklara oturduk. Kapıyı tıkladığımızda içerideki hastanın birazdan çıkacağı söylendi. Gözlerim kapıya sabitlenmiş, boşlukta bekliyordum. Ellerimi göğsümün üzerinde birleştirip kalbime bastırdım. Onu kaybedemezdim.

​Açılan kapının sesiyle ikimiz de ayaklandık. Sedye dışarı çıkarılırken önce ayakları, ardından o boylu boyunca yatan heybetli vücudu gözüktü. Yine siyah ekipman kıyafetleri içerisindeydi. Yüzüne baktım ve o an gözlerini buldum.

​"Tarık!" diye sevinçle bağırarak yanına koştum. Ellerim anında yüzünü buldu. "İyisin değil mi? Bir şey yok değil mi kocacığım?"

​Nefes nefeseydim. Gözlerindeki ifade buruktu; beni görünce zor da olsa hafifçe gülümsedi. Bakışları yanaklarıma kaydı. Ağlıyordum... Hem de öyle bir ağlıyordum ki gözyaşlarım onun üzerine damlıyordu. Elini güçlükle kaldırdı, yanaklarımdaki yaşları sildi. Üşümüş parmakları öyle bir dokunuyordu ki sanki onun için un ufak olacak kadar narin bir papatyaydım.

​"Papatyam..." dedi, sondaki 'm' harfini uzatarak. Öyle güzel söylüyordu ki, öyle bir sahipleniyordu ki beni... Bu kelimeyi duyduktan sonra içime büyük bir huzur yayıldı. O an gözlerim kapandı, dünya karardı ve ben o huzurun içinde kendimi karanlığa bıraktım.

Gözlerimi zorlanarak kırpıştırdım ve güçlükle araladım. İlk hissettiğim şey; buz gibi olan ellerimin sıcacık bir avucun içerisinde hapis kalmış olmasıydı. Elimi kimin tuttuğunu merak ederek bulunduğum yatakta sağ tarafıma döndüm. Evet, şu an bir yatakta yatıyordum ama elimi kimin tuttuğu daha önemliydi.

​Sağ tarafımda da bir yatak vardı. Önce elime, sonra o sıcacık büyük avucun sahibine baktım. Bu dokunuş bana huzur veren o tanıdık histi; helalimin eliydi bu... Gözlerim hızla yüzüne tırmandı. Huzurla göz kapaklarını kapatmış, dümdüz yatıyordu sevdiğim. Onu rahatsız etmek istemiyordum fakat ona daha yakından bakmak için sol elimden güç alarak yatakta hafifçe doğruldum.

​Üzerimdeki kıyafetlere baktım; buraya gelirken giydiklerimle aynıydı. Bir dakika, buraya gelirken mi? Ah evet, Tarık kaza yapmıştı! Telefondan haberini almış, Hansa ile apar topar buraya gelmiştik. Şu an Tarık ile yan yana iki hastane yatağında yatıyorduk. Etrafa bakındım; klasik hastane odalarından farklı, oldukça temizdi. Benim bildiğim müşahede odaları iki kişilik olmazdı ama belli ki özel bir ayarlama yapılmıştı.

​"Allah’ım sana şükürler olsun, onu bana bağışladın," diye fısıldadım. Şu an yanımda, nefes alıyor ve yaşıyordu. "Ne olur hiçbir şeyi olmasın, ufacık bir sıkıntısı bile kalmasın." O kadar endişelenmiştim ki en kötü senaryolar zihnimden geçmişti. Ona bir şey olsaydı ben ne yapardım? "Yarabbi, benim ondan başka gücüm yok... Ne olur onu benden alma. Bu karanlık gecelerde ve ömrümün sonuna kadar her zaman bana yıldız olmasına izin ver."

​Yataktan inip yanına koşmak, ona daha yakından bakmak istiyordum. Gerçekten hiçbir yerinde bir yaralanma olmadığından emin olmalıydım. Usulca elimi avucunun içinden çekmeye çalıştım; onu uyandırmak istemiyordum. Çektim, çektim ama bırakmıyordu. Kurtulamıyordum... "Allah Allah," diye mırıldandım kendi kendime. Biraz daha çektim ama milim kıpırdatamadım.

​En sonunda pes edip sol elimden destek alarak yataktan aşağı indim. Yerdeki spor ayakkabılarımı giyip yanına yürüdüm. Adam uyurken bile elimi bırakmıyordu! Yanına yaklaştım; o koyu kumral tutamlar alnına dökülmüş, gözlerini hafifçe perdelemişti. Oysa ben şimdi o gözlere bakmak, o koyu yeşillere dalıp gitmek, onun sesinde huzur bulmak istiyordun. Ama dinlenmeliydi... Yine de böyle hareketsiz yatması içimi huzursuz ediyordu. Keşke konuşsaydı, bir şeyler söyleseydi... Hala tam anlamıyla iyi olduğundan emin değildim.

​Sol elim saçlarına gitti; hafifçe okşadım, karıştırdım. "Allah’ım, ne kadar güzel bu saçlar... Bir gün bir çocuğumuz olursa saçları aynı babası gibi olsun," diye geçirdim içimden. Benim saçlarım da çirkin değildi ama onunki, gözleri... Çok başkaydı. Elim yanaklarına indi; yüzü çok sıcaktı. "Acaba ateşi mi vardı?" Alnımı alnına değdirmek için biraz daha yaklaştım. Vücut ısısını ancak böyle anlayabilirdim. Eğer ateşi varsa hemen doktoru çağırmalıydım.

​Ona yaklaşmak, ne kadar zamandır tanıyor olsam da her seferinde kalbimi hızlandıran, yanaklarımı ısıtan bir şeydi. Yaklaştım ve usulca alnımı alnına dayayıp gözlerimi kapattım. Nefes alışverişlerimiz birbirine karışıyordu.

​Tam o anda, avucunun içine hapsettiği sağ elimin çekildiğini hissettim ve daha ne olduğunu anlayamadan kendimi Tarık’ın üzerinde buldum! Üzerine düşmemek için ellerimle göğsünden güç almaya çalışıyordum. Nefes nefese gözlerimi açtığımda, o koyu yeşil gözlerdeki irislerin kocaman olduğunu gördüm. Dudaklarımı birbirine bastırdım; yakalanmıştım!

​"Beni gizlice izlemek zorunda değilsin. Sonuçta kocanım, istediğini yapabilirsin," dedi Tarık, muzip bir sesle.

​Saçlarımın ucundan ayak parmaklarıma kadar utançla kaplanmış, kıpkırmızı kesilmiştim. Hızla kendimi geriye çekecektim ki bileğimden yakaladı. Elimi göğsüne sabitleyip diğer eliyle belimi kavradı. Beni biraz daha kendine yaklaştırdı.

​"Öyle dibime girip kaçmak yok."

​"Ama..." diyebildim sadece. "Ben sadece senin gerçekten iyi olup olmadığına bakmak istemiştim."

​"Alnını alnıma dayayarak, aramızda bir dudak mesafesi bırakarak mı?" Bunu söylerken pis pis gülüyordu.

​Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Sadece ateşin var mı diye kontrol ediyordum."

​"Var mıymış?"

​"Anlayamadım... Çünkü şu anda beni ateş bastı," dedim nefes nefese.

​"Yani beni görünce sana ateş basıyor, öyle mi?"

​"Ya Tarık! Utandırmasana!" dedim, sinirle karışık bir gülüşle.

​"Ama utanınca ayrı tatlı oluyorsun papatyam," dediğinde dudaklarımı ısırdım. Onu tanıyordum; istediğini yapmadan beni bırakmayacaktı. Gerçekten o kadar mutluydum ki yanımdaydı, eli belimdeydi, elimi tutuyordu ve o güzel sesiyle konuşuyordu. Yaklaştım ve yanağına uzun, huzur dolu bir öpücük bıraktım.

​Geri çekilmeye çalıştığımda yine bırakmadı. Avucunun içine kenetlediği elimi dudaklarına götürdü ve uzun uzun öptü.

​"Seni endişelendirdiğim için özür dilerim papatyam... Emin ol böyle bir ortamda seninle hasret gidermek istemezdim."

​"Hiç, hiç önemi yok," dedim. Ellerim onun yanaklarını bulmuştu. Neden üzgün bir şekilde dudaklarını büzmüştü ki? Ellerim tüm yüzünde geziyordu; iyi olduğundan tam anlamıyla emin olmak istiyordum. Başımı çevirip tekrardan üzerindekilere baktım. Çok şükür, giydiği ekipman kıyafetleri yırtılmamıştı; sadece sürtünmeden kaynaklı ufak yıpranmışlık izleri vardı.

​"Mihri..." dedi, uykulu bir sesle. Gözlerim hemen onun gözlerini buldu. "Bayıldın," dedi. Fark etmiştim zaten; bir an alemim kararmış, sonra da kendimi bir yatakta bulmuştum. Daha önce de birkaç kez bayıldığım için bunun nasıl bir his olduğunu biliyordum. "Kalbin iyi mi?" dediğinde ellerim avuçlarının içindeydi.

​Başımı hızlıca salladım. Kendimi gülümsemeye zorlayarak, "Sen iyisin ya, ben de gayet iyiyim canım," dedim. Dudaklarını ıslattı ve derin bir nefes verdi. Gözlerimin içine öyle anlam yüklü bakıyordu ki... "Sen iyi misin? Hemşireyi çağırayım mı, ya da bir görevliyi?" diye sordum. Hafifçe ondan uzaklaşmak için bir adım geriye attım ama ellerimi daha sıkı kavrayarak beni kendine doğru çekti.

​"Merak etme, şu an sadece dinleniyorum. Gözetim altındayım ama ciddi bir şey yok."

​Kaşlarımı çatarak, "Nasıl ciddi bir şey yok?" dedim. "Nasıl bir kaza yaptın Tarık, anlatsana? Çok korktum kaza haberini duyunca. Ama nasıl oldu, sen çok iyi bir sürücüsün..."

​Sözümü bitiremedim, gözlerim vücuduna kaydı. Anlamlı anlamlı başını sallarken saçlarının ön tutamları yüzünü perdeliyordu. "Evet," dedi. "Gerçekten deneyimliyim, profesyonel motor sürüş eğitimi aldım fakat..." Gözleri beni buldu. "Motorun garantisi yok." Ağırca yutkundu, adem elması hareket etti. "Motorun üzerinde hayatın her an tehlikede. Önüne aniden en sol şeritten hiç sinyal bile vermeden biri kırınca bir şey yapamıyorsun."


​Başımı usulca salladım, söylediğine katılıyordum. Babamla yaşadığımız o kazayı çok net hatırlıyordum; tüm o anılar tekrar gözlerimin önünde canlandı. Derin bir nefes verdim ve üzgünce mırıldandım: "Biliyorum..."

​Ellerimi hızla kendine doğru çektiğinde göğsüne çarptım. O dümdüz yatıyordu, ben ise ayakta başucundaydım. Derin yeşil harelerini yine gözlerime dikti. Gözlerindeki endişe elle tutulur cinsteydi. Öyle bir bakıyordu ki... "Ya sana bir şey olursa papatyam?" Ellerimi dudaklarına götürürken fısıldadı: "Yaşayamam."

​Bu söylediğiyle içim paramparça oldu çünkü ben de aynı şeyleri hissediyordum. Ben de onsuz yaşayamazdım, yaşamak istemezdim. "Allah’ım sen onu benden alma," diye içimden geçirmeye devam ettim. Ellerimi tüy gibi, uzun uzun öpüyordu. Başını kaldırıp tekrar gözlerimin içine baktı; bir şeyler söylemeye hazırlanıyor gibiydi. Hafifçe o güzel kaşları çatıldı, dudakları düz bir çizgi halini aldı.

​"Mihri... Motor eğitimi sırasında motoru yan yatırdığını biliyorum." Sesinde kızgınlık yoktu; aksine üzgün gibiydi. "Hadi sana bir şey olsaydı? Niye bana söylemedin güzelim?"

​Öyle güzel soruyordu ki... Hesap sormak gibi değil, kızmak hiç değil; sadece sevgiyle merak ediyordu. Başımı önüme eğdim, gözlerine bakamıyordum. Yüzüm düşmüştü. Bir şekilde öğrenecekti, değil mi? "Keşke ben söyleseydim," diye düşündüm.

​"Eğer..." dedim, sesim isteksizce içime kaçmıştı. "Söylersem motor eğitimine devam etmeme izin vermezsin diye korktum."

​Aramızda derin bir sessizlik oldu. Sonra yutkundun ve gözlerinin içine baktım. Bir elimi avucunun içinden kurtarıp yanağına götürdüm. Hep tıraş olduğu için pürüzsüz olan tenini okşadım. "Özür dilerim kocacığım. Gerçekten sana söylemeliydim, biliyorum ama..." Gözlerimi kaçırdım. "Beceriksiz olduğumu düşünmenden korktum."

​Belimdeki eliyle beni biraz daha kendine yaklaştırdığında istemsizce gözlerine baktım. "Nasıl böyle düşünebilirim ki? Karşımda bu kadar muhteşem bir insan varken..." Dudaklarının bir kenarı havalanırken bakışlarında şefkat, sevgi ve hayranlık vardı.

​Dudaklarımı birbirine bastırıp ıslattım. "Sana söylemeliydim işte... Fakat her şey yolunda gidiyor diye anlatmak daha güzeldi. Bırakmak istemedim Tarık. Biliyorum tehlikeli ama iyice öğrendikten sonra trafiğe çıkacağım. Gerçekten çok dikkatli kullanacağım, söz veriyorum!"

​Ben heyecanla bunları söylerken o sadece anlamlı bir şekilde gülümsüyordu; hatta gülümsemekten gözleri kısılmıştı. "Sen harika bir motorcusun, seninle gurur duyuyorum."


​Söyledikleriyle aniden ifadem değişti, gözlerim doldu. Ben hiç böyle güzel cümleler duymamıştım. Bir hata yapmıştım, ona söylememiştim ama o yine de bana kızmıyor, azarlamıyor, aşağılamıyordu. Aksine benimle gurur duyduğunu söylüyordu.

Aklıma gelen soruyu düşünmeden sordum.
"Hansa mı söyledi?"
Başını olumsuz anlamda salladı. "Durumunu merak ettiğim için Suna hoca ile konuştuğumda o söyledi.
Aslında senin bana anlatmanı bekliyordum ama sen anlatmayınca..."

Dudak bükerek mırıldandım. "Gerçekten üzgünüm".

İçten içe Hansa'dan da şüphelendiğim için kendime kızdım.

​"Bir motor hastası olarak seni en iyi ben anlarım," dedi. Yanağına yasladığım elimin içini öptü, sonra iki elimi tekrar avuçlarının içine aldı. "Ama biliyorsun ki motor çok tehlikeli. İkimizin de büyük bir heyecanla sürdüğü bu aletin bizim için kötü bir şeylere sebep olmasını istemiyorum. Bizi birbirimizden ayırsın istemem papatyam."

​Derin bir nefes verdim ve net bakışlarla onu yanıtladım: "Söz veriyorum; gerçekten çok iyi çalışacağım ve tam öğrenmeden trafiğe çıkmayacağım. Hız yapmayacağım." Gülümsedim ve ben de ona aynı şekilde baktım. "Ama sen de çok dikkatli kullanacaksın. Hatta eğer fırsatın olursa lütfen araba kullan. Gerçekten çok korktum Tarık, seni kaybetmekten..."

​Bir elimi kalbimin üzerine götürdüm. "Kalbim o kadar çarptı ki korkuyla... Ben seni kaybedersem ne yaparım? Benim senden başka kimsem yok ki. Benim artık ailem sensin."

​Tarık gülümsedi. "Peki hanımım," dedi, sondaki 'm' harfini uzatarak. O sırada içeriye giren doktorla hızla Tarık’tan uzaklaştım. Sanki yanlış bir şey yapıyormuşuz da basılmışız gibi kıpkırmızı kesilmiştim.

İçeriye giren doktor, Tarık’a bazı sorular sordu. Bir süre daha müşahede altında kalması gerektiğini, tomografi sonuçları tamamen çıktıktan sonra burada kalıp kalmayacağına karar vereceğini söyledi. Dinlenmesi gerektiğini ve düz bir şekilde yatmaya devam etmesini sıkı sıkı tembihledi.

​Doktorun ardından odaya giren hastane polisi ise Tarık’ın ifadesini aldı. Ben ise hemen yanındaki yatakta oturmuş, nefesimi tutarak onları izliyordum. Sevdiğimin iyi olduğunu görmek beni öyle mutlu etmişti ki, bu rahatlamayı anlatacak kelime bulamıyormuşum gibi hissediyordum.

​Tarık, "Kafamı, hemen arkamdan gelen kamyonetin altından kaskımla birlikte çıkardılar," dediğinde bir anda tüm dikkatim onda toplandı. Ne? Kafası kamyonetin altında mı kalmıştı? Heyecanla yerimden fırladım.

​"Kamyonetin altında mı kaldın?" diye araya girdim korkuyla. Polis önce bana baktı, sonra tekrar Tarık’a döndü. "Eşiniz sanırım?"

​Tarık başını salladı ve bana sakin bir sesle, "Merak etme canım, hiçbir şey olmadı," diyerek teselli verdi. Ardından polise olanları anlatmaya devam etti. Allah’ım sana binlerce kez şükürler olsun! Ellerimi yüzüme kapattım. Rabbim onu gerçekten bana bağışlamıştı. Eğer o kamyonet üzerinden geçmiş olsaydı, şu an sevdiğim yanımda olamazdı... Bu düşünce içimi titretirken, hayatta kaldığı her saniye için şükrettim.

​İfade süreci uzarken Tarık, bu hatayı yapan sürücüyü avukatına vereceğinden bahsediyordu. Usulca kapıyı açıp dışarı çıktığımda Hansa ile karşılaştım.

​"Nasılsınız Mihri Hanım?" derken sesindeki endişe çok belirgindi. Burukça gülümsedim. "İyiyim, iyiyim..."

​Hansa, "Seslerinizi duydum fakat rahatsız etmemek için içeri girmedim," diye kendini açıkladı. Gözlerinin içine baktım. Benden uzun olduğu için ona biraz alttan bakıyordum. Ani bir kararla elini tuttum. "Teşekkür ederim, beni yalnız bırakmadığın için." O da diğer elini benim elimin üzerine koydu. "Ne demek... Her zaman Mihri Hanım."

​Bir süre sonra saatine baktı. "Normalde motor eğitiminden çıktığımız saatlere geliyoruz. Ama siz burada kalacaksınız galiba?" dedi. Ben o an her şeyi tamamen unutmuştum!

​"Ay, çok iyi hatırlattın!" dedim başımı eğerek. "Eve gitmem lazım."

​"Tarık Bey'in yanında kalmayacak mısınız?" diye sordu. Çok haklı bir soruydu. Ah, kalmak istemez miydim? Sonuçları beklemek, onun elini tutmak, yanında sabahlamak... Ama bu mümkün değildi. Eve gitmek, hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım. Bu, hayatımın en zor rolüydü.

​Tekrar odaya girdiğimde Tarık yine dümdüz yatıyordu. "Tarık..." diye seslendim. Zaten bakışları kapıdaydı, beni bekliyordu. Üzgün ve bıkkın adımlarla yanına yürüdüm.

​"Papatyam..." dedi ve hemen elini bana doğru uzattı. Elini sımsıkı tuttum. "Seni bırakmak istemiyorum," dediğimde yine çenemin titrediğini hissettim.

​"Bırakma," dedi minnetle. "Hiç istemiyorum... Fakat eve gitmezsen ailen bir şeylerden şüphelenebilir. Sorgulayabilirler."

​O da en az benim kadar yorgun bir nefes bıraktı. "Merak etme, gerçekten iyiyim. Şu an sadece kontrol amaçlı tutuyorlar. Hadi, git artık." Normalde müşahede odaları toplu olurdu ama canım eşim, sırf yan yana yatabilelim diye bu özel odayı ayarlatmıştı.

​"Lütfen her yarım saatte bir bana durumunu yaz, çok merak ediyorum," diyerek elini daha sıkı tuttum. "Sen istersin de yazmaz mıyım?" diye gülümsedi. Gözleri kısılmış, o hayran olduğum gamzesi belirmişti.

​"Yarın buraya geleceğim," dedim. Onu böyle bırakmak içimi parçalasa da mecburdum. "Yanında kalmayı çok isterim ama burada perişan olursun. Yarın ben bir an evvel hastaneden çıkmaya bakacağım. Sen hafta sonu için teyzene gitmek üzere ayarlama yapmaya çalış."

​Hızlıca başımı salladım. Bu haber biraz olsun beni gülümsetmişti. "Plan mı yapacağız?"

​Tarık'ın gözleri gülümsememe takıldı. "Evet papatyam. Artık kozlar paylaşılmadan önce son planı kurmalıyız."

​Eline hızlıca bir öpücük bırakıp arkama bakmadan odadan çıktım. Yoksa biliyordum ki, bir adım daha atarsam bir daha oradan ayrılamazdım. Yaşadıklarım beni sevdiğimden ayırıyordu yine. Eve geç kalırsam yalan söyleyemezdim, her şey ortaya çıkardı. Şimdilik her şeyin onların sandığı gibi ilerlemesi en doğrusuydu. İşten çıktığımı, evlendiğimi, Tarık gibi biriyle mutlu olduğumu bilmemelilerdi.

​Hansa, her zamanki gibi evin birkaç sokak ötesinde arabayı durdurdu. Benden önce araçtan inip kapımı açtı. Yüzüne şaşkınlıkla bakarken, hiçbir şey demeden bana sarıldı. Mesafeli ama çok destekleyici bir sarılmaydı. Ben de kollarımı beline sardım. "Teşekkür ederim," diye mırıldandım.

​Sarılmamızı sonlandırırken doğrudan gözlerime baktı ve zarifçe gülümsedi: "Bunu söylemek bana düşmez ama biraz daha dayanmaya çalışın Mihri Hanım. Eminim Rabbim sizi başarıya ulaştıracak."

​Bugün sürekli gözlerim doluyordu zaten. Birkaç damla yaş yanağımdan süzülürken onlara aldırış etmeden gülümsedim. "Biliyorum... Söylediğin için teşekkür ederim."

Eve girdiğimde annem beni her zamankinden farklı karşıladı. Yüzünde, görmeye pek alışık olmadığım eğreti bir neşe vardı. Onun bu sahte neşesi, buz gibi soğuk tavırlarına o kadar alışmış olan ruhuma çok uzak geliyordu.

​"Hoş geldin canım! Kim aradı tahmin et?" dedi, neşeyle.

​İçeri girdiğimde kabanımı asmakla meşguldüm, cevap vermedim. Annem durmadı:

"Müstakbel kayınvaliden seninle birlikte gelinlik bakmaya gitmek istiyormuş! Ee, yani düğün yaklaşıyor artık, şöyle güzel bir şeyler bakarsınız."

​Fazla neşeli çıkan bu sözler, zaten gün boyu yıpranmış olan sinirlerimi iyice gerdi. "Zaten evde vardı," dedim, annemin yüzüne buz gibi bakarak. "Bir tane almıştık hani... Cengiz’in gelmediği o nikahta giymiştim, hatırlarsan?"

​Annemin ifadesi bir an bocaladı. Böyle sert ve net bir cevap beklemediği belliydi. Yine de sözlerimi sürdürdüm: "Benim gelinliğim var, bir şeye ihtiyacım yok!"

​Yanından hızla geçerek odama yöneldim. Dışarının aksine ev sıcaktı ama benim ruhum buraya girer girmez buz kesmişti. Dışarısı ne kadar soğuk olursa olsun umurumda değildi; benim sevdiğim şimdi o hastane odasındayken ben burada ne yapıyordum? "Bir şeyim yok," diyordu ama ya doktorun dediği gibi iç kanaması olursa? Ondan nasıl haber alırdım?

​"Allah’ım sen bana yardım et..."

​Odamın penceresini açtım. Dışarıda hafif bir bahar yağmuru başlamıştı. Sönük sokak lambasının aydınlattığı boş sokağa bakarken sessizce ağlamaya başladım. Kendime engel olamıyordum; bütün gün içimde biriken o korkuyu, o dehşeti ancak şimdi akıtabiliyordum. Kendi canım için bu kadar korkmazdım ama söz konusu Tarık, yani aşık olduğum adam olunca, sadece bir "ihtimal" bile yüreğimi paramparça etmeye yetmişti.

​Gözyaşlarımı elimin tersiyle silerken annem, kapımı tıklatmadan hoyratça içeri girdi.

"Ne şimdi bu kaprisler falan? Nikahına az kalmışken yine mi sıkıntı çıkartmaya çalışıyorsun Mihri?" diye söylenerek tepemde dikilmeye başladı. "Hazır karşı taraf razı olmuş, tekrar birleşmek istiyorlar; adam gibi bir evliliğin olacak işte!"

​Mecburiyetle başımı perdenin altından çıkarıp ona baktım. Annem devam etti:

"Maddi durumları gayet iyi, rahatın içinde yaşayacaksın. Yediğin önünde, yemediğin arkanda olacak. Hem bak, geçen davette görmedin mi? Cengiz de ne kadar hevesli bu evlilik için!"

​Söyledikleri, zaten acı içinde kıvranan kalbimi daha çok yaralarken başımı eğdim ve gözlerimi halının desenlerine sabitledim. Ağırca yutkundum.

"Ben itiraz falan istemiyorum," diye sürdürdü annem sözlerini. "Mihri, bu hafta sonu boşsun. Gideceksin ve adamakıllı, kayınvalidenle bir gelinlik alacaksın! Duydun mu beni?"

​Heykel gibi dikildim, kılımı bile kıpırdatmadım. Benim bu donmuş halimi görünce biraz daha söylenip kapıyı çarparak çıktı. Giderken, "Pencereyi kapat, içerisi buz gibi oluyor!" demeyi de ihmal etmedi. Bu evde bir pencereyi açmaktan ötürü bile azarlanıyordum; ben daha size neyi anlatabilirdim ki?

​Anlaşılan, bu hafta sonu Tarık’ın dediği o "son planı" yapamayacaktık.

​Akşam yemeğinde pek bir şey yiyemedim. Odama geçtiğimde gizlice Tarık’ın mesajlarını kontrol ettim. Gerçekten de söz verdiği gibi her yarım saatte bir mesaj atmıştı. Her seferinde iyi olduğunu söylüyor ve mesajı farklı bir hitapla bitiriyordu: Papatyam, güzelim, bir tanem, canım karım...

​Bütün üzüntüme rağmen gülümsedim. Mesajlarını aynı samimiyetle yanıtladım: Yıldızım, kocacığım, eşim, dualarımın kabulü...

​Namazlarımı kılıp, yaşadığım stres ve korkudan yorgun düşmüş bedenimi yatağa bıraktım. Ruhum Tarık'ın yanındaydı ama bedenim bu yabancı evde hapis kalmıştı.

Kabuslar yüzünden sıkça sıçradığım bir gecenin ardından, sabah namazıyla birlikte seccademin üzerinde tesbihatımı yaptım. Etraf hala karanlıktı. Ellerimi açıp Rabbime her şeyi anlattım; biliyordum, O her şeyi benden daha iyi biliyordu. Yine de bütün ayrıntılarıyla korkularımı söyledim. En çok da sevdiğimle beni kavuşturmasını, bana yapılan haksızlıkları karşılıksız bırakmamasını istedim. Ellerimi yüzüme sürdüğümde, gönlümde tarifsiz bir huzur vardı.

​Sabahın erken saatleri olduğu için henüz kimse uyanmamıştı. Telefonumu elime alıp Tarık’tan gelen mesajlara baktım. Yazdığı gibi, sabah erken saatlerde hastaneden taburcu olacaktı. Gecesinin iyi geçtiğini, ciddi bir sıkıntısının olmadığını belirtmişti. İyi olduğunu bilmek beni rahatlatıyordu. Tabii, "Sen yanımda olsaydın gecem daha güzel geçerdi," diyerek beni utandırmayı da ihmal etmemişti. Şu an yanımda olmadığı için rahatça kızarabilirdim.

​İstemeye istemeye, bu hafta sonu Cengiz’in annesiyle gelinlik bakmaya gideceğimden bahsettim. Bunu kelimelere dökmek bile çok zordu. Tarık, her zamanki gibi beni anlayışla karşıladı ama benim onun için ne kadar özel olduğumu da dile getirdi. Nereye gideceğimizi sordu; henüz bilmediğim için bir şey söyleyemedim ama öğrenince mutlaka haber vermemi istedi. "Peki," diyerek yanıtladım onu. İçimden sadece, "Umarım Cengiz gelmez," diye dua ediyordum. Ona katlanacak gücüm kalmamıştı.

​O gün yine motor eğitimine gittim ama bu sefer daha çekingendim. Deneyimim artmıştı artmasına ama Tarık’ın kazasından sonra üzerime bir korkaklık çökmüştü. Bu makinenin ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha hatırlamıştım. Evet, gazı köklemek vücuda zehir almak gibi tutku doluydu ama bir o kadar da dikkat istiyordu. Rabbimden bana o acıyı yaşatmaması için her gün dua ediyordum.

​Ertesi gün, annemin telefon trafiğiyle hangi gelinlikçiye gidileceğini öğrendim ve Tarık’a mesajla ilettim. Annem babamla konuşurken oldukça neşeliydi. Benden gizlediği düğün hazırlıklarını anlatıyor; davetiyelerin basıldığını, her şeyle Cengiz’in ailesinin ilgilendiğini söylüyordu. O an anladım ki, beni sadece bir vitrin mankeni gibi gelinlik denemeye ihtiyaç duyduklarında çağırıyorlardı. Diğer her şey el altından çoktan halledilmişti.

​Siyahın asaletine sığınarak siyah elbisemi, kabanımı ve eşarbımı seçtim. Söylenen saatte apartmanın önüne indiğimde, beni alması için gelen aracı Korkut kullanıyordu. Hiç konuşmadım. Korkut ise Cengiz’in son zamanlarda çok çalıştığını, şirketi tamamen kendi bünyesine katacağını ima ederek onu övüp duruyordu. Karnım bu yalanlara toktu; sadece dışarıyı izleyerek "Hasbinallah ve ni'mel vekil" çektim.

​Sevdiğim adam kaza yapmışken, bu yapmacık insanların arasında bir kukla gibi davranmak ruhumu yaralıyordu. Tek tesellim, bu zorlukların sonunda haksızlıkların karşılığını alacak olmamızdı.

​Mağazaya vardığımızda ışıltılı gelinliklerle dolu, görkemli bir bina karşıladı beni. İçeride, her zamanki süslü ve ağır makyajlı haliyle Cengiz’in annesi oturuyordu. "Hoş geldin Mihri, otur canım," dedi sevimsiz bir gülümsemeyle. Birkaç yavan muhabbetin ardından görevli kadına beni yönlendirmesini söyledi. Dudaklarının arasına uzun bir sigara yerleştirirken, gelmemesine sevinmiştim.

​Mağazanın ikinci katına çıktığımızda her yer bembeyaz gelinliklerle doluydu. İçim bulandı, buranın havası beni bunaltıyordu. Görevli kadın modelleri överken ben boş gözlerle onu izliyordum. Keşke şu an Bükra yanımda olsaydı... Desteğe çok ihtiyacım vardı.

​Israrlar üzerine bir model seçip kabine girdim. Üzerimdeki kabanı çıkarıp gelinliği giydim. Görevli beyaz bir eşarp verdi; "Ben bağlarım," diyerek onu dışarı çıkardım. Donmuştum... Duygularım, hislerim buz kesmişti. Normalde kızların neşeyle yaptığı bu işi zoraki yapmak canımı yakıyordu. Yüzüme samimiyetsiz, ince bir gülümseme takınıp altın renkli perdeyi bir hışımla açtım.

​Açmaz olsaydım...

​Karşımdaki koltukta, bir bacağını diğerinin üstüne atmış, elini çenesine yaslamış beni süzen Cengiz’di! Bir an orada buhar olup yok olmak istedim. Şok olmuştum, geleceğinden haberim yoktu. Cengiz ağırca doğruldu, bakışlarını üzerimde gezdirdi. Tam bir hamle yapacak diye korkup kabine kaçmaya hazırlanırken, araya buz gibi iki kelime bıraktı:

​"Güzel olmuşsun, gidelim."

​Ardını dönüp asansöre yöneldi. O uzaklaşınca tuttuğum nefesi bıraktım. Korkuyla sıktığım ellerime gelinliğin pulları batmıştı. Asansörün önünde annesiyle karşılaştılar; Cengiz bu modeli beğendiğini söyledi, annesi de bana bakmadan onayladı. Benim fikrimin bir önemi yoktu, ben sadece bir kuklaydım.

​Kabine girip sandalyeye çöktüm. En acısı da buydu; ben zaten evli bir kadınken, neden o adamın bakışları altında bu gelinliği giymek zorundaydım? Gözlerimden akan acı yaşları sildim; onların beni böyle görmesine izin veremezdim. Gelinliği yırtarcasına çıkarıp tekrar siyahlarıma büründüm.

​Eve nasıl geldim, hiç bilmiyorum. Annemin neşeli sorgularına yüzeysel cevaplar verdim. Babam babaannemin yanındaydı, bu yüzden Pazar günü teyzeme gitmeme kimse karışamazdı. O gece balkonda sessizce ağlarken Tarık’a mesaj attım. "Yarın bir fırsatını bul da gel papatyam, artık hasretine dayanamıyorum," dedi. Yarın bir sürprizi olduğunu da ekledi. Sanki yaşadığım ağırlığı hissetmişti.

​Ertesi gün hiçbir şey yiyip içmeden hazırlandım. Hansa beni her zamanki yerimizden aldı. Teyzemin evine vardığımda heyecanla zile bastım. Kapı açıldığında bir çığlık attım. Hepsi bir ağızdan "Sürpriz!" diye bağırıyorlardı.

​Bartu, Bükra, Elsa ve tabii ki o yeşil gözlü, kibar sevdiceğim karşımdaydı... Öyle güzel bir manzaraydı ki, bu sefer ağlamayacağıma dair kendime söz verdim ve sadece gülümsedim.

​Teyzemin, "Hadi ayakta kaldınız, içeriye geçin!" uyarısıyla herkesin dikkati ona yöneldi. Tarık hariç herkes, bana söylenen hoş geldin sözleri eşliğinde salona doğru yönelmişti. Biliyordum işte; bilerek ağırdan alıyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp içeriye adım attığımda, kendimi direkt onun kollarına bıraktım. Başımı göğsüne dayadım ve gözlerimi kapattım. Anında kolları beni korumaya alır gibi güvenle sararken, başını bana doğru eğdi. Benim için mutluluk buydu; sevdiğimin kollarında olmak... İçimden bir ses ekledi: Hiçbir zaman ayrılmamak...

​"Güzel kızımızı biz de biraz görelim!" diye bize doğru manalı manalı seslenen Bartu’nun sesiyle ikimiz de ayrıldık. Onların bana takılmaları beni utandırsa da bir yandan mutlu ediyordu; neticede hepsi nikah günümüzde yanımızdaydı ve neler yaşadığımızı en başından beri biliyorlardı. Bu durum aramızdaki bağı çok daha özel kılıyordu.

​Önce Bükra’ya sarıldım; saçları yine Dalin kokuyordu. Yanaklarını sıktım. "Seni çok özledim canımın içi!" dedim. "Ben daha çok!" diyerek yanağıma bir öpücük bıraktı. Bartu, hemen arkasından bana yavru kedi bakışları atarken Bükra’dan ayrılıp ona sarıldım. Boyu uzun olduğu için yüzümü görmesi adına epey eğilmesi gerekiyordu; fırsattan istifade kıvırcık saçlarını karıştırdım. Elsa ile daha mesafeli ama içten bir sarılma yaşadık. "Seni gördüğüme sevindim Mihri," dedi sıcak bir sesle.

​Teyzem mutfaktan seslendi: "Kahvaltı hazır, hadi gelin! Çayları koyuyorum."

​Herkes mutfağa doğru adımlarken Tarık yine arkada kalmış ve bu sefer elimi tutmuştu. Allah’ım, salondan mutfağa kadar bile bu adam ilk fırsatta bana temas etmeye çalışıyordu! Şikayetçi miydim? Asla. Sadece gülümsedim ve elimi tutan elini biraz daha sıkı kavradım. Tabii ki kahvaltı masasında Tarık ile yan yana oturduk ve tahmin edin... Masanın altından da ara ara elimi tutmaya devam etti. Bu adam beni mutluluktan kalpten götürecekti!

​Kahvaltı oldukça neşeli geçmişti. Bizim seslerimizle uyanan Alp de sofraya katılmıştı. Teyzem, herkesin emeğinin geçtiği samimi bir sofra hazırlamıştı. Hiçbir şey yapamadığım için biraz utandım ve "Ben de bulaşıkları hallederim artık," diye takıldım. Tabii hemen itiraz ettiler; birlikte halletmek için direttiler.

​Bol kahkahalı, herkesin yaşadıklarını anlattığı keyifli bir sohbetin ardından Alp’i kursuna götüren teyzemle birlikte evden ayrıldı. Biz de bulaşıkları halledip salona geçtik. Tarık ve ben karşılıklı otururken, onun yanında Elsa, benim yanımda Bükra vardı. Bartu ise hepimizi görebilmek için kenara bir sandalye çekmişti. Herkes toplanmıştı; neden toplandığımızı tahmin edebiliyordum. Tarık söze başladı. Önce gözlerimin içine baktı, sonra herkese hitap etti:

​"Biliyorsunuz, Mihri ile birlikte babamın cinayet dosyası üzerinde çalışıyorduk. En son elimize geçen bulgular sonucunda zaten tahmin ettiğimiz sonuca ulaştık. Tabii ki tahmin tek başına yeterli değil; kanıtlara ve bir şahide ihtiyacımız vardı."

​Hepimiz sessizce onu dinliyorduk. İlk defa onu bu kadar ciddi görüyordum. Sanki bir bayi toplantısındaydık. Bana karşı hep kibar ve tatlı davrandığı için onun bu profesyonel kimliği bana biraz yabancı gelse de ona çok yakışıyordu. Bakışlarımı fark etmiş gibi bana bakıp hafifçe gülümsedi ve devam etti:

​"Mihri’nin yaşadığı durumu, başına bela olan o şirketi ve maalesef onların bu haksızlıklarını destekleyen ailesini biliyoruz. Mihri’yi kaçırıp kimsenin bulamayacağı bir yere götürmek kolay seçenekti," dedi gülümseyerek beni işaret ederek. "Ama biz Mihri ile ortak bir karar aldık; bu kişilerden önce Mihri’nin, sonra da babamın hakkını alacak ve onları adalete teslim edeceğiz."

​Nasıl yapacağımız konusunda günlerdir kafa patlatıyorduk. Elsa söz alarak bilgisayarını açtı ve ele geçirdiği dosyaları gösterdi. "Bu dosyalar Borsan şirketinin silinen kayıtları," dedi parmağıyla işaret ederek. "Yurt dışı bağlantıları, üretim kayıtları ve silinen satışlar..."

​Tarık ellerini birbirine vurdu. "Artık bu kanıtla rahat bir nefes alabiliriz." Bartu sözü tamamladı: "Bizden kaçamayacaklar." Bükra ise kararlıydı: "Adalete teslim olacaklar."

​Onların planı bu kadar benimsemiş olmaları beni duygulandırmıştı. Planın ayrıntılarını, nerede ne yapılacağını, kimin hangi konumda görevlendirileceğini tek tek masaya yatırdık. Elsa sahada olacaktı; Bartu ve Bükra benim yanımda kalmak istediler.

Bartu'nun istediği görev hepimizi güldürmüştü. Bükra bile kendini tutamadı. Kian, Almanya’dan sürekli bağlantıda olup kontrol görevi üstlenecekti. Şeref Amca ise BMW bayisi yetkilileriyle gerekli görüşmeleri yapıyordu. Ağzım açık dinledim; meğer Tarık ben ailemin baskısı altındayken ne çok şeyi halletmişti!

​Teyzemin içeri girip kahve teklif etmesi hepimize iyi geldi. Bartu heyecanla siparişleri alırken, ben bir anlık ihtiyacımla evin balkonuna doğru yürüdüm. Serin havayı içime çektim. İstanbul manzarasında, gökdelenlerin gölgesinde kalan küçük evleri ve ilerideki Prens Adaları'nı izlemeye daldım.

​Sevinçli olmalıydım ama kendimi çok yorgun hissediyordum. "Allah’ım sen bana yardım et," dedim gözlerimi kapatarak. O an yine gelinlikçideki Cengiz'li sahne geldi aklıma; Tarık'a ihanet etmişim gibi hissettiren o korkunç an...

​Balkon kapısının açılma sesiyle düşüncelerim bölündü. Arkama baktığımda elinde iki fincanla sevdiğimi gördüm. Fincanları mermere bırakırken, "Ben yaptım," dedi gülümseyerek. "Şekersiz içiyormuşsun, Bartu öyle söyledi."

"Evet, sen de sütlü ve şekerli içiyordun değil mi?" diye sordum.

"Not ettim," dedi ince bir tebessümle.

​İkimiz de sessizce kahvelerimizi yudumlayarak soğuk havada içimizi ısıttık. Tarık fincanını bıraktı ve aniden bir karar vermiş gibi sandalyesini geriye itti. Şaşkın bakışlarım arasında önümde diz çöktü. Heyecandan elim ayağıma dolandı, fincanı aceleyle mermere bıraktım. Tarık, sağ elimi sol eliyle kibarca tuttu ve o duygu dolu cümle döküldü dudaklarından:

​"Benimle evlenir misin?"

​Bir süre ellerimize baktıktan sonra gülmeye başladım. Oysa Tarık oldukça ciddiydi. "Biz zaten evliyiz," dedim gerçekliği hatırlatarak.

​Tarık da gülümsedi ama tavrını bozmadı. "Ben sana muhteşem bir düğün yapmak, en güzel gelinliği giydirmek, metrelerce konvoy yapmak istiyorum..."

​Öyle güzel anlatıyordu ki... Mutlulukla kahkaha atarak boynuna atladım. Öyle sıkı sarılıyordum ki onu boğmaktan korktum bir an. Tarık beni kucağına doğru kaydırıp sırtımı destekledi. "Yani bu evet demek mi?" diye fısıldadı kulağıma. Başımı kaldırdığımda gözlerinde sayısız parlayan yıldız olan, aşk dolu bir adamla karşılaştım.

​Yanağına uzun bir öpücük bırakıp kollarımı hafifçe gevşettim. "Bence cevabını aldın," dedim bilmiş bir tavırla. Tarık ayaklanıp yanaklarımı öpücüklere boğunca o bilmiş halimden eser kalmadı.

​"O zaman düğünümüz var papatyam!" diye bir kahkaha attı. O gamzesi... Başka kimse görmesin, sadece bana gülsün istedim. Beni kucağından indirmeden salona, bizimkilerin yanına daldığında kıpkırmızı kesilmiştim. Tarık coşkuyla bağırdı: "Düğünümüz var!"

​Herkes gülüyor, sorular soruyordu. Evet, dinen nikahlıydık, Allah katında helaldik ama resmiyetimiz, kutlamamız yoktu. Mihri olarak o iğrenç Cengiz'in önünde giymek zorunda bırakıldığım o gelinlik yerine, sevdiğim adamın kucağında, onun helali olarak en güzel gelinliği giyecektim. İçimdeki korkular bir anlık da olsa silinmişti. Bu muhteşem ekiple her zorluğun üstesinden Allah'ın izniyle geleceğimizi artık biliyordum.

 

---

 

Düğünümüz var!!!

Nedime olmak isteyenler yazabilir 😅

Nasıl bölümdü ama ????

 

Bölüm : 22.03.2026 23:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...