56. Bölüm
Mihrimah Altun / Bir Demet Papatya / 45.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

45.𝓑𝓸𝓵𝓾𝓶

Mihrimah Altun
aydaki_yazar04

Selamünaleyküm Papatyalarım

Umarım iyisinizdir.

Bu bölüm benim için çok kıymetli ve önemli umarım gerçekten yüreğimde geçtiği gibi satırlara aktarabilmişimdir.

Ve yüreklerinize ulaşır...

---

 

"Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma..."

(İbrâhim Suresi, 42. Ayet)

 

---

​Allah'a dayanmak, güvenmek ve yalnız O'ndan umut edip O'ndan beklemek... Öyle lezzetli, öyle şerefli ki!

​21 Mart'a sayılı günler kaldığı için babam hiç olmadığı kadar mutlu. Neşeli kahkahalar atıyor, gülüyor, bana bakarak kinayeli kinayeli konuşuyor. Annem de bir ayrı mutlu. Beni sorarsanız, ben de çok mutluyum. Gülüyorum, kahkahalar atıyorum ama onların sandığının aksine; bana kabul ettirmeye çalıştıkları o mecburiyetlere boyun eğdiğim ya da o nikâha razı olduğum için değil.

​Ben, Rabbimin beni hiç ummadığım bir yerden rızıklandırdığı, tam gönlüme göre bir eşle karşılaştırdığı, sunduğu türlü türlü nimetlerle yaşadığım acıları bana unutturduğu ve benim yerime o bana haksızlık yapanlardan intikamımı alacağı için mutluyum. Elhamdülillah.

​O gün teyzemin evinde tam bir bayram havası vardı. Sanki düğünümüz o günmüş gibi herkes bizi tebrik ediyor, kahkahalar ve şakalar havada uçuşuyordu. Tabii bu güzelliklerin yanında ben ara ara utansam da onlara katılıp bolca eğleniyordum.

​Bir ara Bükra, Elsa ve teyzem beni bir odaya çektiler. Tarık, Bartu abim ve Alp odada kaldılar. Alp'in ödevi varmış, ona yardım ediyorlardı. Tarık'ı bir çocukla ilgilenirken görünce kalbim yumuşacık oldu. Onu öyle görmek o kadar iyi hissettirdi ki... "İnşallah," dedim içimden, "Bir gün bizim çocuğumuzla da böyle ilgilenir."

​Tabii kızlarla bir odaya kapanınca hemen konuşmaya başladılar. Teyzem, kuaför bir arkadaşı olduğundan, onun özel salonu olduğundan bahsetti. Benim için acilen bir gelin paketi ayarlayacağını ve baştan aşağı bir bakıma girmem gerektiğini anlattı. Bunları dinlerken biraz utandım ama hepimiz kız kıza olduğumuz için beni yadırgamadıklarını biliyordum.

​Aslında bir cihette haklılardı. Bu zor durumdan geçerken kendime bakmayı, yapmam gereken bazı bakımları ihmal etmiştim. Gerçekten ruh halimiz kötü olduğunda fiziksel olarak da kendimize bakamıyoruz, bu çok büyük bir gerçek. Ama şu da var ki; fiziksel olarak bedenimize özenmediğimiz takdirde ruh halimiz de kolay kolay değişmiyor. İkisinin birbirine ne kadar bağlantılı olduğunu bu süreçte çok iyi anladım.

​Teyzemin bu heyecanlı konuşmasıyla Bükra da hemen olaya dâhil oldu. Saçlarımı açmamı istedi, biraz kuru olduğunu söyleyip, "İşte bunları şöyle nemlendirmemiz lazım canım, aynı zamanda cildine de kesinlikle bir bakım şart," falan diyerek incelemeye başladı. Onlar öyle konuşurken gülmeden edemedim. Çünkü benim aklıma bile gelmeyen, düşünemediğim detayları onlar düşünüp benim yerime tamamlıyorlardı.

​Elsa ise düğün haberini duyar duymaz gelinlik için İstanbul'da özel mağaza araştırmalarına çoktan başlamıştı bile. Bazı markaları çok sevdiğini fakat onların genelde Almanya'da olduğunu, Türkiye'de hem güvenilir hem de gerçekten güzel bir tarza sahip gelinliklere nereden bakabileceğimizi araştırıyordu.

​Herkes işine o kadar odaklanmıştı ki... Benim için böyle endişelenmeleri, daha ben hiçbir şey söylemeden benim düğünüm için dertlenmeleri yüreğimi sıcacık etmişti. Onların bu hal ve tavırlarını görünce, güya hazırlık adı altında hiçbir şey yapmayan Cengiz'in annesi geldi aklıma. Onlar sadece kâğıt üzerindeki bu birlikteliğe odaklanmışlardı. Ruhsal veya duygusal olarak benim neler hissettiğim kimsenin umurunda değildi. Ama burada öyle değildi; burada önce ben vardım, önce benim duygularım vardı. Bu paha biçilemez bir güzellikti.

​Teyzeme, kuaförüyle alakalı kameraların görüntü alıp almadığını ve mahremiyete ne kadar dikkat ettiklerini sordum, çünkü benim için en önemli detay buydu. Teyzem o konuda rahat olmam gerektiğini, hatta beni dükkâna ilk götürdüğünde kuaför arkadaşıyla bizzat tanıştıracağını söyledi.

​Bükra tekrar Aydın'a dönmesi gerektiği için sadece kuaförün ilk seansına gelebileceğini, düğün günümüzde tekrar buraya döneceğini anlattı. Elsa da Almanya'daki işlerinden ötürü mecburen aynı şekilde yapacaktı. Onlara gülümsedim ve bu güzel düşünceleri için teşekkür ettim. Bükra bu süreçte her gün yanımda olamayacağı için çok özür diledi. Hiç gerek yoktu ama o diledi işte... Ve ben bir kere daha Rabbime bana böyle insanlar gönderdiği için şükrettim.

​O sırada teyzemin söylediği şeyle tüm dikkatim ona yöneldi.

​Yutkundum.

​Teyzemin tüm samimiyetiyle kurduğu cümle zihnimde yankılanmaya başladı: "21 Mart'taki o gerçekleşmeyecek ama parantez içinde sizinkilerin gerçekleşeceğini zannettiği nikâha kadar benim yanımda kalman için ailenle konuşacağım."

​Ah, bunu ne kadar çok isterdim! Tabii bu güzel teklife çok umutlu bakamadım. "Yine de belki izin verirler ama çok düşük bir ihtimal," diye yanıtladım. Fakat teyzem kararlıydı. "Madem şu anda sen onların istediği gibi davranıyorsun, o zaman senin böyle küçük bir ricanı kabul etmelerinde de bir sakınca yok," dedi. Bükra da izin verecekleri konusunda oldukça umutluydu.

​Ve ne oldu dersiniz?

​Teyzem annemi aradı ve sordu. Annem biraz isteksiz konuştu, direkt reddetmedi ama o tepkisi bile beni şaşırttı. Sonra babama soracağını, ama yine de bu akşam eve dönmüş olmamı istediğini söyledi. Keşke izin verselerdi; bugün eve dönmek benim için hiç sorun olmazdı.

​Birkaç saat daha birlikte vakit geçirdik. Biz kızlarla düğün mevzularını, bakımları ve kuaför olaylarını konuşurken zamanın ne kadar hızlı geçtiğini fark edemedik bile.

​Tarık ve Bartu ise Alp'in ödevini yaptırdıktan sonra önce daha ciddi mevzuları konuşmaya girişmiş, ardından da birlikte mutfağa girmişlerdi. Bir yandan konuşup bir yandan akşam yemeği hazırlıyorlardı. Allah'ım, gerçekten sen böyle güzel, ince düşünceli bir adamı bana nasıl gönderdin? Senin kudretine gerçekten akıl sır ermez. Bartu abimin de ondan kalır yanı yoktu, mutfakta gerçekten çok tatlı görünüyorlardı.

​Hatta akşam yemeğini hazırlarken bizim yardım etmemize bile izin vermediler. "Siz hep mutfaktasınız, bugün biz yapalım" diyerek dinlenip muhabbet etmemiz için bizi salonda bıraktılar. Ben Tarık'ı ilk defa bir önlükle görüyordum. Onu o halde görünce gülümsememi durduramadım. O da bana bakarak güldü ve "Komik mi?" der gibi tek elini havaya kaldırdı. Komikti işte...

​Güzel geçen yemeğin ardından teyzemin telefonu çalınca ister istemez gerildim. Arayan annemdi. Hemen teyzemin yanına koştum ve konuşmalarını dinlemeye başladım.

​İnanılmaz bir şekilde işler tam da istediğimiz gibi gidiyordu! Annem babamla konuştuğunu, bu akşam eve gelmemi ama önümüzdeki hafta salı günü teyzeme geçip bir hafta on gün onun yanında kalabileceğim hususunda izin kopardığını söyledi.

​Tabii ben gerçekten çok mutlu olmuştum, adeta havalara uçuyordum! Bir yandan da yanımda benimle aynı coşkuyla sevinip çığlık atan Bükra'ya sarılıyordum. Elsa'nın bir işi çıktığı için maalesef aramızdan erken ayrılmıştı ama bizim çığlıklarımıza mutfaktan koşup gelen Tarık ve Bartu'ya durumu hemen anlattık.

​Bu mükemmel bir haberdi! Çünkü teyzemin yanında kalırsam bu son günleri gerçekten çok güzel bir şekilde değerlendirip hem düğün hazırlıklarını yapabilirdik hem de Borsanlar için ayarladığımız plan hakkındaki son detayları konuşabilirdik. O planı kusursuz bir şekilde gerçekleştirmek için hem fiziksel hem de zihinsel sağlığa çok ihtiyacım vardı ve maalesef o evde ikisini de korumam neredeyse imkânsızdı.

​Ve bu güzel anların ardından, tekrar kavuşacağımız ümidiyle onların yanından ayrılmak durumunda kalmıştım. Çıkarken en uzun biricik sevdiceğime sarıldım. Kaşla göz arasında yine yanağıma kaçamak bir öpücük kondurmayı ihmal etmemişti. Artık teyzemin yanında olacağım için rahatça görüşebileceğimizi söyleyerek beni teselli etti. Beni buraya getirdiği gibi dönüşte de eve yine Hansa bırakmıştı.

​Ve şimdi...

​Yanımda hazırladığım bavulla birlikte evden çıkmak üzereyim. Hansa yine aynı yerden beni alacak. Ve bu sefer uzun süre kalmak, kendi hikâyemin iplerini daha çok elime almak üzere beni teyzeme götürecek.

Yolculuk boyunca Hansa’ya planlarımızdan ve düğünden bahsettim. Çok konuşkan biri olmasa da beni ilgiyle dinliyordu. Normalde bu tarz şeyleri anlatmakta çok da iyi değildim, çekinir ya da şüphelenirdim ama Hansa yanımda bulunduğu sürece bana karşı davranışlarıyla, özellikle en çok yardıma ihtiyaç duyduğum anlarda sakinliğiyle güvenimi kazanmıştı.

​Arabayı oldukça profesyonel bir şekilde kullanıyordu; bu konuda deneyimli olduğu her halinden belliydi. Anlattıklarım bittiğinde neredeyse İstanbul köprüsü’nü geçiyorduk. Benim ve Tarık’ın düğünü hakkında güzel temennilerde bulundu. Nihayet teyzemin evinin bulunduğu sokaklara gelmiştik.

​Teyzemin oturduğu sitenin önüne geldiğimizde Hansa’ya bir kahve içmeye gelmesini teklif ettim fakat o yine kibar bir şekilde reddetti. Muhtemelen tanımadığı bir ortama girmekten çekiniyordu. Ben de hiç tanımadığım insanlar arasına karışmakta çok iyi sayılmazdım, o yüzden onu anlıyordum. Yine de nezaketen teklifimi yapmıştım. Asansörle teyzemin oturduğu kata çıktım. Kapıyı açan teyzemin sıcacık "Hoş geldin!" deyişiyle içeri girdim.

​Salonda, üzerinde ekipman kıyafetleriyle Tarık’ı gördüm. Kanepenin ucuna oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış, öne doğru meyilli bir şekilde duruyordu. Aynı zamanda tek ayağını yere ritimli bir şekilde vuruyordu; belli ki sabırsızdı. Odaya girdiğim anda başını kaldırıp bana baktı. İfadesi endişeliydi ama gözlerimiz buluştuğunda o endişe yerini anında huzurlu bir gülümsemeye bıraktı.

​Ben de gülümsedim. Ayağa kalkarak, "Seni bekliyordum," dedi. "Birlikte gitmek istediğim bir yer var."

​Tabii ki kabul ettim. Teyzeme baktığımda onaylayarak başını salladı. Tarık tam kapıya doğru yönelmişti ki duraksadı:

"Ama şimdi yol yorgunusun... İstersen dinlen, acele ettirmeyeyim seni."

​En ufacık bir şeyde bile o düşünceli tavrını bırakmaması... Allah’ım! Gülümsemem genişledi, gözlerim kısıldı. Başımı iki yana salladım. "Sorun yok, gerçekten gidebiliriz. Hem yol keyifliydi, trafik olmadığı için pek yorulmadım."

​"O zaman..." dedi elini bana doğru uzatarak. Avucumu hemen eline bıraktığımda parmaklarımız birbirine kenetlenmişti bile. "İnelim teyzeciğim."

​Teyzem bana baktı. "Aslında bugün kuaföre gitmek istiyordum fakat Tarık’ın her zaman vakti müsait olmuyor. Bizim seninle daha çok vaktimiz olacak." Dış kapıyı bizim için açarken kibarca gülümsedim. "Gerçekten anlayışın için çok teşekkür ederim teyzeciğim."

​"Her yaptığıma böyle teşekkür ediyorsun ya... Ben el insanı mıyım canım yeğenim benim?" diyerek yanağımdan makas aldı.

​Tarık’la birlikte asansöre bindik. Ne kadar yaptıklarının normal olduğunu söyleseler de ben onlara teşekkür etmekten vazgeçmeyecektim. Bence sevdiklerimize teşekkür etmek, onlardan rica etmek çok önemliydi. Dışarıdaki bir yabancıya gösterdiğimiz nezaketi en yakınlarımızdan esirgemek çok büyük bir kabalıktı. Ben asla buna katılmıyordum.

​Otoparka indiğimizde Tarık’ı takip ediyordum fakat o adımlarını küçültmüş, çoktan benimle yan yana yürümeye başlamıştı. Bana doğru döndü. "İstersen arabayla da gidebiliriz?"

​Gözleri ifademi araştırır gibiydi. Bunu neden sorduğunu biliyordum; yaşadığımız son kazadan sonra motora binmekten korkabileceğimi düşünüyordu. Gülümsedim ve gözlerinin tam içine baktım. Motorunun önüne gelmiştik. İfademi olabildiğince kararlı tuttum ve başımı kaldırdım; boy farkımız yüzünden onu ancak bu şekilde rahat görebiliyordum.

​"Unuttun mu?" dedim. "Biz o motorun zehrini bir kere almışız artık. Ne kadar tehlikeli olsa da..."

​O da gülümsedi ve dudaklarımızdan aynı kelime döküldü: "Vazgeçemeyiz."

​Benim için getirdiği kaskı taktım, o da kendisininkini geçirdi. Özel yaptırdığı kaskım hala sürücü kursundaydı. Üzerimdeki kıyafet motor eğitimi kıyafetleri kadar rahat olmasa da Tarık’ın arkasına atladım. Eteğim oldukça boldu; binmeme rağmen ne bacaklarım ne de bileklerim gözüküyordu. Benim için her zaman ilk sırada tesettürüm gelirdi. Tarık’ın beline kollarımı sıkıca doladım. Motor çalıştı. Bu sefer kasklarımızı birbirine bağlamamıştık, herhalde unutmuştu. Kaskın içinde kendi sesli düşüncelerimle baş başa kalmıştım.

​Acaba beni nereye götürüyordu? Bir yanım merak ederken, diğer yanım sürprizin bozulmamasını, o an görünce şaşırmayı istiyordu. Bir süre etrafı seyrettim. Ne kadar korkmadığımı söylesem de, son kazadan sonra içimde bir tereddüt vardı. Özellikle sevdiğime bir şey olma olasılığı beni ürkütüyordu. Motor çok değişik bir şeydi; hem korkutuyor hem de kendine bağlıyordu.

​Bir süre sessiz kalınca, zihnimin gerilerine attığım o fısıltılar tekrar kulaklarıma dolmaya başladı. Umutsuzluk, korku ve endişe barındıran fısıltılar... "O gün ne yapacaksın?" diyordu. "21 Mart'ta... Aylarca herkese uysal rolü oynadın, herkese eyvallah dedin. Cengiz'in elinden nasıl kurtulacaksın? Ya planlar boşa düşerse? Ya başaramazsan?"

​Bir anda kendimi, gökyüzünün tamamen bulutlarla kaplı olduğu o garip kasvetin içinde buldum. Maviliği göremediğim günler kendimi boğulmuş hissediyordum. Belki saçmaydı ama hava kapalı olduğunda melankolik bir ruh haline bürünüyordum.

​Neyse ki çok geçmeden bir caminin önüne geldik. Tarık motoru caminin avlusuna soktu ve sol taraftaki boşluğa doğru ilerledi. Ben hala ona sıkı sıkıya sarılıyordum; zihnimdeki gürültüler artmıştı. Tarık motoru park ettiğinde aşağı indim ve kaskı çıkardım. O da kaskını çıkarırken bana döndü. "Kusura bakma papatyam, kaskları birbirine bağlamayı unutmuşum. Seninle yolda konuşamadım."

​"Estağfurullah, ne önemi var?" dedim. Biraz sessizdi.

​Tam camiye doğru dönmüştük ki öğle ezanı avluyu gür bir eda ile doldurdu. Elimi sıcacık bir avucun içinde buldum; Tarık hemen elimi tutmuştu. Birlikte camiye doğru adımladık. Aramızdaki sessizlik uzarken, kulaklarımızda sadece hüzünlü bir makamda okunan ezan sesi vardı. Caminin girişinde o düz devam ederken, ben hanımlar bölümü için sağdaki merdivenlere yöneldim. Arkamdan seslendi:

"Tesbihattan sonra burada buluşalım."

​Sadece başımı salladım. Üst kata çıktığımda kimse yoktu. Bir seccade alıp oturdum ve ezanı dinlemeye başladım. Bakışlarım sevdiğimi buldu hemen safların arasında dizlerini kırmış bir şekilde oturuyordu. Onu ilk gördüğümde hiç böyle olacağımızı hayal edemezdim. Rabbim ne kadar büyüktü.
Gözlerimi kapattım; huzura ihtiyacım vardı. Önce sünneti, ardından cemaate uyarak farzı kıldım. Bir camide cemaatle namaz kılmanın huzuru bambaşkaydı. İnsanı sanki omuzlarındaki yüklerden azat ediyordu.

​Namazda vesveseler peşimi bırakmasa da okunan ayetlerin manalarını düşünerek huzuru yakalamaya çalıştım. Namazdan sonra dua etmeye başladım. Meğer ne kadar yorgunmuşum... İçimdeki o hüzünleri, korkuları Rabbime anlatmaya ne kadar ihtiyacım varmış! O zaten biliyordu ama benim anlatmaya, dökmeye ihtiyacım vardı. Biliyordum ki O’ndan başka bu sıkıntıları giderecek kimse yoktu.

​Uzun bir duadan sonra hafiflemiştim. Tarık'a baktığımda onun hala dua ettiğini gördüm. Biraz oylandım. Aşağı kata indiğimde cemaat çoktan çıkmıştı. Tarık tam söylediği yerde beni bekliyordu. Gözlerimiz, bedenlerimizden önce kavuştu. Caminin içini işaret etti: "Kimse kalmadı, gel biraz oturalım."

​"Olur," dedim. Caminin kubbesi, hatları, o muazzam işlemeleri arasında ilerleyip sol taraftaki bir köşeye oturduk. Kaloriferler yanıyordu ama dışarıda o meşhur "Mart kapıdan baktırır" soğuğu vardı.

​Tarık’ın yanına bağdaş kurarak oturdum. O da oturuş şeklime bakıp dudaklarını birbirine bastırdı ve aynısını yaptı. Halimiz tam "iki liseli" gibiydi; çok komiktik. Cebinden telefonunu çıkardı. "Bugün Lemalar’a başladım," dedi.

​"Aaa, maşallah! Oraya kadar geldin mi?" dedim şaşkınlıkla. Çünkü Lemalar, okuma alışkanlığını biraz ilerlettikten sonra geçilen derin bir kitaptı.

​"Evet, elhamdülillah." Telefonu ikimizin ortasında tuttu, Risale uygulamasını açmıştı. "Biraz seninle okumak istedim. Şu sıralar malum durumlardan o kadar yoğunuz ki, birlikte uhrevi bir şeyler yapmaya fırsat bulamadık."

​Alt dudağımı dişledim. "Haklısın, sen söyleyene kadar fark etmemiştim bile."

​Sol eli usulca yanağıma gitti, baş parmağıyla tenimi okşadı. "O zaman okuyorum?" Başımı salladım.

​Birinci Lema’dan başladı. Gözlerimi kapattım. İlk defa onun sesinden Risale-i Nur dinliyordum. Bu hakikatlerin güzelliği sevdiğimin sesiyle birleşince beni mest etmişti. Bir an "Mihri... Mihri..." diye kısık sesle seslenmesiyle gözlerimi açtım.

​"Daldın?"

​"Çok huzurlu okuyorsun," diyerek kendimi savundum. O kendine has, erkeksi kıkırtısı döküldü dudaklarından. Başını çevirdi, sonra tekrar bana döndü.

"Hz. Yunus’un hali şu an bize ne kadar benziyor, değil mi?"

​Gözlerimi kırpıştırdım. Birinci Lema’yı daha önce ders olarak dinlemiştim. "Evet," dedim. "Gerçekten de tam bize hitap ediyor."

​"Kur’an’ı hiç böyle düşünmemiştim," dedi Tarık. "Peygamber kıssaları aslında bizlere yol göstermesi için zikrediliyor."

​"Gerçekten bunu nurlar ile öğrenebiliyoruz. Yoksa sadece eski zamanda yaşanmış hikayeler zannedecektik."

​"Allah muhafaza," dedi ve okumaya devam etti. Hz. Yunus’un balığın karnında, kapkaranlık bir gecede, fırtınalı bir denizde ne kadar ümitsiz bir vaziyette olduğunu anlatan o satırlara pür dikkat odaklandık. Bütün sebepler sukut etmişti ama o Rabbine iltica etmişti ve Rabbi onu selamete çıkarmıştı.

​Tarık geniş bir gülümsemeyle bana döndü. "Ne kadar güzel değil mi? Hadi biz de bu duayı edelim." Telefonu kapattı. İkimiz de ellerimizi açtık. Hafız olduğumu, bu duanın Kur'an'da geçtiğini ve ezbere bildiğimi biliyordu. Beklenti dolu gözlerle bana bakınca besmelemi çekip o şifa dolu ayeti okudum:

​بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

فَنَادٰى فِى الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سüبْحَانَكَ اِنّ۪ى كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ...
La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minezzalimin.
Karanlıklar içinde niyaz etti: 'Senden başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim.
Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.' (Enbiyâ Sûresi, 21:87)

Uzanıp alnımdan anlık bir öpücük kondurdu. Gözlerimi yumdum. Dudaklarını alnımdan ayırırken fısıldadı:

"Ağzına sağlık hafızım..."

​"Bu 'hafızım' hitabını çok seviyorum," dedim gülümseyerek. Gözlerimi kaçırdım.

"O zaman daha çok söylerim," dedi. O güzel gülümsemesiyle koyu yeşillerini kısarak bana bakarken, benim de gülümsemem iyice yüzüme yayıldı. Hafifçe ona doğru eğilip sordum:

"Niçin dua ettin?"

​Sorduğumla birlikte güldü, dudaklarını ıslattı ve kulağıma eğildi:

"Bir gün söyleyeceğim..."

​Ardından ayaklandı. Birinci Lema bitmişti zaten. "Hadi gidelim papatyam," dedi. Ama ben, mızıkçılık yapan küçük çocuklar gibi üsteledim:

"Neden söylemiyorsun?"

Dudak kenarı muzipçe kıvrıldı. "Söyleyeceğim..."

​Elimden tutup beni kaldırdı. Birlikte motorun yanına doğru adımlarken, ikimizin yüzünde de camiye girerken takındığımız o ağır havasın aksine, oldukça hafiflemiş ve ferahlamış bir ifade vardı. Motora binerken Tarık bu sefer kasklarımızı Bluetooth ile birbirine bağladı.

​Hareket ettiğimizde, şimdi gideceğimiz yeri özel olarak Elsa’nın seçtiğinden bahsetti. Tabii onun adı geçer geçmez, gideceğimiz yerin bir gelinlik mağazası olduğundan emin oldum; çünkü en son görüştüğümüzde Elsa bu konuda oldukça istekli ve detaycıydı.

​Namaz kıldığımız camiden sonra motor sürüşümüz çok uzun sürmedi. İstanbul’un o dar, sıkışık ama tarih kokan sokaklarından birine gelmiştik. Bir yandan sürekli sağa sola bakıp etrafı inceliyordum; çünkü İstanbul’un her bir sokağı ayrı bir hikâyeydi ve ne kadar burada yaşarsanız yaşayın, tamamını gezmeniz mümkün değildi.

​Tarık motoru park ettiğinde, önünde durduğumuz mağazaya başımı kaldırarak baktım. Gerçekten oldukça gösterişli, dış yapısı itibarıyla saray burçlarını andıran, krem renkli ve çok hoş bir mimariye sahip binaydı. Kasklarımızı motorun üzerine kilitledi, anahtarı cebine attı ve elimi tuttu:

"Hadi papatyam, sana gelinlik seçelim."

​Minik bir kız çocuğu gibi kıkırdadım. O sıcacık elinin içine hemen üşüyen avucumu bıraktım. Mağazanın girişine doğru adımladık. Kapıyı açar açmaz bizi yaşlı, karşılamasından oldukça deneyimli olduğu anlaşılan bir hanımefendi karşıladı.

"Hoş geldiniz Tarık Bey, değil mi?" diyerek Tarık’a baktı.

​Tarık başını salladı. "Aynen, randevumuz vardı."

"Tabii, tabii... Elsa Grunewald adına, değil mi?"

​Tarık onaylayınca kadın bizi içeri buyur etti. Adeta bir cam gibi parlayan krem rengi fayansların üzerinde, ikimiz de siyah motorcu botlarımızla yan yana yürüyorduk. İçimdeki heyecan, karnımdaki kelebekler... Bambaşka bir mutluluktu bu. Sevdiğimin ellerini tutarak, ikimizin istediği şekilde olacak o tören için gelinlik bakmaya gelmiştik.

​Geçen hafta (mecburiyetten) gittiğim o gelinlikçiden sonra burası o kadar başkaydı ki... Bakıldığında orası da gayet lüks bir mağazaydı ama insan bir yere ya da bir eşyaya yüklediği duyguyla o mekanı anlamlandırmıyor muydu? Önemli olan madde miydi, yoksa bizim onda gördüğümüz ruh mu? Tabii ki ruhuydu.

​Tarık başını eğerek ifademe baktı ve gülümsedi. "Heyecanlıyım," dedim.

"Belli oluyor," diye karşılık verdi.

​Hâlâ yaşlı hanımın arkasında yürüyorduk. Bizi, resepsiyon bölümü olduğunu düşündüğüm, karşılıklı altın varaklı ve siyah döşemeli koltukların olduğu bir alana davet etti. Hanımefendi benimle ayrı bir ilgiyle ilgilendi. Nasıl bir model istediğimi, hangi tarzlardan hoşlandığımı sordu. Kendisi bir stilistmiş; bu yüzden zevklerim konusunda bazı özel sorular sorarak detaylar almak istedi. Bu cevaplar doğrultusunda bana modeller göstereceğini söyledi.

​Benim ilk söylediğim ve benim için en önemli kriter, hiç şüphesiz tesettürüme uygun olmasıydı. Vücut hatlarımı belli etmemesi en büyük önceliğimdi.

 

​Yaşlı hanımefendi beni büyük bir ciddiyetle dinledi, bir yandan da elindeki tablete notlarını aldı. Ardından Tarık’a döndü:

"Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?" diye sordu.

​Tarık bana bakarak, "Hanımım ne derse o olsun," dedi. Ben de ona bakarak gülümsedim. Üzerindeki siyah takım elbisesinin ceketinin önünü düzelten hanımefendi sakince doğruldu.

"Peki o zaman, beni takip edin lütfen. Sizi kriterlerinize uygun modellerin bulunduğu kata götürmek istiyorum."

​Kadınla birlikte en üst kata çıktık. Camların önü tamamen gelinliklerle doluydu; parlak ışıklandırmalar ve kabartmalı dekorasyon malzemeleriyle harika bir ambiyans oluşturulmuştu. Çok kaliteli bir mekan olduğu her halinden anlaşılıyordu. Tarık bir an olsun elimi bırakmıyordu; yanımda olması yeterdi zaten.

​En üst kata çıktığımızda yaşlı hanımefendi bizi bazı modellerin önüne götürdü. Peşinden adımlayıp yaklaşık on farklı modele baktık. Bir modelde istediğim detay varsa diğerinde yoktu; tam istediğim gibi bir şeyi bir türlü bulamamış gibi hissettim. En son Tarık biraz yorulduğu için oturmak istedi ve bana sordu. Allah’ım, oturmak için bile benden izin istiyordu!

"Tabii ki," dedim, "Sen otur."

​Peşimizde yorulmuştu. Ben kadınla birlikte son bir modele bakmaya gittim ve o an gözlerimi o gelinlikten alamadım. Gerçekten biraz önce gördüğüm hiçbir modele benzemiyordu. Hanımefendi, "Bu model çok fazla tercih edilmiyor fakat dediğiniz kriterlere tam uyuyor. Belki beğenirsiniz diye göstermek istedim," dedi. Ama ben çoktan büyülenmiştim.

​Gelinlik mankenin üzerindeydi. Denemeden üzerimde nasıl duracağını anlamam mümkün değildi. Kadın gözlerimdeki mutluluk parıltısını fark edince kibarca sordu:

"Denemeye ne dersiniz?"

"Mümkünse çok iyi olur," dedim.

​Beni kabine yönlendirdi ve yardımcı olması için genç bir görevliyi yanıma gönderdi. Genç kız da oldukça yardımsever ve güler yüzlüydü. Üzerimdeki kıyafetleri çıkardım. Kızın yardımıyla gelinliği giymem çok uzun sürmedi. Beğendiğim model abartılı değildi; aksine, şu ana kadar gördüklerimin en sadesi ve en zarifiydi.

​Kız, üzerine bağlamam için elbisenin dökümlü, ipeksi kumaşından büyük bir şal getirdi. Şal o kadar büyüktü ki, onu başıma bir eşarp gibi bağlamayı tercih ettim. Yardıma gerek olmadığını söylesem de kız kabinin önünden hiç ayrılmadı; hizmetleri gerçekten kusursuzdu. Başörtümü de yaptıktan sonra hafifçe geri çekilip aynadaki yansımama baktım.

​Bu ben miydim? Yüzüm bana benzese de üzerimdekiler o kadar farklı, o kadar güzeldi ki... Kollarım omuzlarımdan itibaren oldukça büyük, karpuz kol modelinde ve dökümlüydü. Asla vücut hatlarını belli edecek dar bir detayı yoktu. Bazı yönlerden Elsa’nın dini nikâhımda benim için seçtiği elbiseyi andırıyordu ama ondan çok daha güzeldi. Elbisenin dökümlü yapısı ve sırtımdan topuğuma kadar uzanan o katmanlı kuyruğu beni zarif bir kuğu gibi gösteriyordu. Adeta büyülenmiştim.

​Şimdi asıl merak ettiğim şuydu: Benim bu kadar beğendiğim elbiseyi, sevdiğim nasıl bulacaktı?

​Tarık’tan

​Hayal bile edemezdim... Papatyamla böyle güzel bir anı paylaşacağımızı, ona gelinlik bakmaya geleceğimizi hayal bile edemezdim. Ama içimde anlamlandıramadığım bir sıklet vardı; ruhum bunalıyordu. Ta ki onun güzel gözlerini görene, güneş gibi gülümsemesini doya doya izleyene kadar...

​Birlikte camiye girip namaz kıldıktan ve onun o güzel sesinden Hz. Yunus’un duasını duyduktan sonra hafiflemiştim. Asıl korkum; bu kadar özenerek, her detayını düşünerek hazırladığımız planın bir aksilik sonucu mahvolmasıydı. Güzeller güzeli papatyama bir zarar gelmesinden ya da ailesinin onu daha fazla yaralamasından korkuyordum.

​Bunları onun yüzüne karşı dile getiremedim, çünkü onun da gözlerinde benzer endişeler vardı. Onu daha fazla üzmek istemedim ama o zaten anlamıştı. Seven, sevdiğinin gözünden ruh halini anlardı; sevmek, konuşmadan bile anlaşabilmekti.

​Yaşlı hanımefendinin Mihri’nin yanında olduğunu zannediyordum. Önüme bir fincan Türk kahvesi koyduğunda şaşırdım. Başımı kaldırıp baktım.

"Mihri sizinle değil miydi?"

​Artık iyice paranoyak olmuştum. Ona bir şey olması ihtimali beni o kadar korkutuyordu ki herkesten şüpheleniyordum. Kadın kahveyi koyduktan sonra gülümsedi:

"Merak etmeyin, bir model beğendi ve onu deniyor."

​Fincana uzanıp bir yudum aldım. Çok şükür, iyiydi. Baktığımız modellerin hiçbirini beğenmemişti, bu durum beni de biraz endişelendirmişti. Aslında ben de pek bir şey beğenmemiştim; ama şu an denediği bir model varsa, demek ki gönlüne göre bir şey bulmuştu. Onu beyazlar içinde görmek için saniyeleri sayıyordum. Derin bir nefes aldım. O an yine ayağımla yerde ritim tuttuğumu fark ettim; sessizliğin içinde bu ses oldukça belirgindi.

​Yaşlı hanımefendi saygıyla bekliyordu. "Eşinizi görmek ister misiniz?" diye sordu. Sanki derdimi anlamış gibiydi. Son yudumu başıma dikip ayaklandım.

"İsterim."

​Kadının peşinden katın sol kanadına doğru ilerledik. Birkaç koridor geçtik. Neredeyse her yer bembeyazdı; içerinin ışıklandırmasıyla bu beyazlık daha da aydınlık bir hava katıyordu mağazaya. Normalde bir gün bile böyle bir gelinlikçiye geleceğime ihtimal vermezdim ama şu an deliler gibi Mihri’yi o gelinliğin içinde görmeyi, onun gerçekten "benim gelinim" olacağını hissetmeyi istiyordum.

​Kadın durduğunda bana döndü ve parmağıyla altın varaklı bir kapıyı işaret etti.

"Eşiniz şu kabinde."

​Sıkışan kalbimin atışları hızlanırken, adımlarım da bu ritme eşlik etti. Kabine doğru yürüdüm. Önündeki genç yardımcı beni görünce saygıyla kenara çekildi. Kapıyı üç kez tıklattım. İçeriden o ince, naif ses duyuldu:

"Girin..."

​Kapı kulpunu tutan ellerimin terlediğini ve titrediğini fark ettim. Kapıyı daha güçlü kavradım ve onu korkutmamak için olabildiğince normal bir şekilde ardına kadar açtım.

​Karşımdaki güzellikle kalbim adeta tekledi. Baştan aşağı beyazlar içindeydi. Etrafın ışıklandırmasından mı bahsetmiştim? Hayır... Benim Mihri’m, benim güneşim aydınlatmıştı burayı! Yüzünde öyle güzel, öyle zarif bir gülümseme vardı ki; gözlerinden o elbisenin içinde ne kadar mutlu olduğu okunuyordu.

​Gözlerimiz birbirine değdi. Yutkundum, dudaklarımı ıslattım. Gülümsedim ve içeriye doğru bir adım atarken hızlı bir refleksle kabini üzerimize kapattım. Sevdiğime doğru fısıldadım:

 

"Cennetten gelmiş bir huri misin meleğim? Bu ne güzellik..."

 

--

​Sevdiğimin yüzünde her zaman göremeyeceğiniz kadar nadide bir tepki vardı. Koyu yeşilleri incelmiş, siyah irisleri beni gördükten sonra irileşmişti. Önce o yeşil bakışları beni baştan aşağı süzdü, sonra gözlerimde durdu. Dudağının sağ tarafı hafifçe yukarı kıvrılırken, yüzünde manalı bir ifadeyle anında kabine girdi.

​Bu hareketini beklemiyordum, gerçekten şaşırdım. Kabin dar olduğu için o gelince biraz sıkışmış hissettim. Dudaklarından dökülen o cümleyi yanlış mı duydum diye düşündüm ama hayır, doğruydu. Allah’ım, ne güzel bir iltifattı bu! Kalbim dörtnala koşuya çıkmıştı adeta. Yine de yüzümü eğmedim, bakışlarımı ondan kaçırmadım. Sadece gülümsedim.

​"Beğendin mi?" diye sordum. Cevabı belli bir soruydu ama yine de duymak istiyordum.

"Beğenmek ne kelime..." dedi. Elleri ellerimi buldu, sıkıca tuttu. Bu sefer onun elleri de pek sıcak değildi, hatta hafifçe terlemişti.

​Dudaklarımı birbirine bastırdım. Kulağıma doğru eğildi:

"Öyle güzelsin ki... Seni kimselerin göremeyeceği bir yere götürmek istiyorum."

Kıkırdadım. "Bunu düğünde giyeceğim ama..."

"Biliyorum meleğim."

​Bir eli yanağıma çıktı. Biraz daha yaklaştı, üzerime doğru eğildi. Yüzü yüzüme yaklaştıkça kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, göğsümün inip kalkışına engel olamıyordum. Boşta kalan elimle gelinliğin eteklerine tutunduğumu fark etmemiştim bile. Gözlerimi yumdum ve yutkundum. Nefesi yüzüme çarpıyordu.

​Ondan beklediğim temas gelmeyince merakla gözlerimi açtım. Ne geri gitmişti ne de ileri; tam oradaydı. Bakışlarımı kaldırdığımda adem elmasının hareketlendiğini gördüm. Yeşilleriyle kahvelerim buluştu. Uzandı ve alnıma uzun, derin bir öpücük bıraktı. Ayrılırken kokumu içine çektiğini fark ettim. Bir eli belimi bulurken, diğeri hala yanağımdaydı. Gözlerine baktım; içinden geçenleri okumak istiyordum. Sadece saygı dolu bir aşk vardı orada.

​"Senin istemediğin hiçbir şeyi yapmam, biliyorsun meleğim."

Biliyordum. Ben de uzanıp diğer elimle yanağını sevdim. Gözlerini kapattı. Hafifçe kirpiklerine dokundum; o koyu yeşil gözlerini çerçeveleyen o uzun kirpikler... Rabbimin karşımda bir adam değil, adeta bir sanat eseri yarattığını düşünüyordum.

​"Senin gelininim," dedim. Bunu söylerken içimden bir yemin yükseliyordu: Asla ve asla Cengiz'le o nikâh gerçekleşmeyecek!

Gözlerini açtı. "Benim gelinimsin," dedi, sanki bu gerçeği tekrar tekrar mühürlemek ister gibi.

"Düğünümüz ne zaman?" diye sordum gülümseyerek.

​Kulağıma eğilip o tarihi fısıldadığında hem şaşırdım hem de gülümsedim. Gerçekten çok güzel ve manidar bir tarih seçmişti.

"Sabırsızlanıyorum," dedim.

Tarık kabin kapısını açıp dışarı çıkmam için kenara çekildi. Ben yanından geçerken fısıltısı kulağımdaydı:

"Ben daha çok..."

​Gerçekten tam anlamıyla tesettürüme uygun, davetlilerin arasında giyebileceğim ve içime sinen bir elbise seçmiştim. Belki çok tarlatanlı, ışıltılı, pırıltılı ya da aşırı ihtişamlı bir gelinlik değildi ama benim tarzımdı. Benim sevdiğim gibiydi ve bu yeterliydi.

​Modeli beğendiğimi söyledikten sonra yaşlı hanımefendi prova için birkaç gün gelmem gerektiğini söyledi. Müsait olduğum her an gelebileceğimi, ekstra bir randevuya ihtiyacım olmadığını belirtti. Fiyat ve diğer detayları konuşmak için Tarık ile aşağı kata indiklerinde, ben de kabinde eşyalarımı tekrar giydim. Biraz önce yaşadığımız anı hatırlayıp tekrar tekrar gülümsemekten kendimi alamıyordum. Artık eskiye nazaran daha az utanıyor ya da yanaklarım daha hafif kızarıyordu ama yine de kalbime söz geçiremiyordum; her zamanki gibi yerinden uçup gidecekmişçesine atıyordu.

​Tarık beni tekrar teyzeme bıraktığında Almanya’ya dönmek zorunda olduğunu söyledi. Yine uzun sarılmalarla dolu, her ayrılışımızda içimizi biraz daha burkan o vedalardan birini yaşadık. Derin bir nefes verdim ve düğün tarihimizi düşünerek kendimi teselli etmeye çalıştım. İçimden sürekli Hz. Yunus’un duasını ediyordum.

​O gün yorgun olduğum için teyzem, yarın kuaför arkadaşına gideceğimizi söyledi. Eve geldiğimizde teyzem çoktan yemekleri hazırlamıştı, Alp de okuldan gelmişti. Teyzeme düğün tarihimizi söylediğimde, "Çok güzel olmuş," diye yanıtladı.

​Benim için akşamları katılabileceğim bir seminer programı ayarlamış olması beni şaşırttı. "Ne gerek vardı teyzeciğim?" demekten kendimi alamadım.

"Olsun canım," dedi. "Ben zamanında evlenirken bazı şeylerin eksikliğini çok yaşadım. Bazı eğitimlerin evlilikten önce alınması gerekiyor. Artık genç kızlıktan bir hanım olmaya, bir anne olmaya adım atıyorsun. Bir eş olacaksın ve bunun için gereken eğitimleri en doğru şekilde alman gerekiyor."

​Başımı eğip kızardığımı görünce ekledi: "Utanma fıstığım, öğrenmemek ayıp!"

"Çok teşekkür ediyorum teyzeciğim, mutlaka her akşam katılacağım."

​Artık onun evinde kaldığım için pek çok şey için endişelenmeme gerek yoktu. Dinlenebiliyordum, tüm ev işlerini tek başıma yapmak zorunda değildim ve telefonumu rahatça kullanabiliyordum. Tarık, Bartu ve Bükra ile özgürce konuşabiliyordum. Eve gelince ilk iş Elsa’yı aradım; bulduğum mağazadan ne kadar memnun kaldığımı anlattım. Gelinlik seçtiğimi duyunca çok mutlu oldu. Fotoğrafları Elsa ve Bükra’ya gönderdim; ikisi de bayıldı.

​Sayılı günler çabuk geçer derler ya, tam da öyleydi. Her gün ayrı bir yoğunluk ve stresle geçiyordu. Kuaför süreci beni epey yormuştu; kötü anlamda değil ama vakit alıyordu. Teyzemin kuaför arkadaşı hafif kilolu ve oldukça tatlı bir bayandı. Kamera konusundaki hassasiyetime saygı gösterdi. Saçlarımdan tırnaklarıma kadar her şeyin bakımı adım adım yapılıyordu.

​Annem arada arayıp sorgu sual yapıyordu, hatta bir kere babam bile aradı. Çok şükür onlarla konuşurken sakinliğimi koruyabildim. Beni asıl endişelendiren şey, motor ehliyeti sınavını geçip geçemeyeceğimdi. Tarık hiç endişelenmememi söylüyordu: "Kalsan bile sorun değil, sonra tekrar girersin canım."

​Biliyordum ama galiba bu benim için bir gurur meselesi olmuştu; geçmeyi çok istiyordum. Tabii bunca ayrıntının arasında ehliyet biraz sonlara kalıyordu. Düğün mekanı içinse Elsa çoktan araştırma yapmış ve bana harika seçenekler sunmuştu bile.

Günler birbirini büyük bir hızla kovalarken, her gün öğrendiğim farklı gelişmelerle biraz daha şaşırıyordum. Planımızda birkaç detay daha vardı; özellikle Tarık’ın babam hakkında söyledikleri kanımı dondurmuştu. Şok olmuştum. Bazı şeylerden şüpheleniyordum fakat o ve annem hakkında öğrendiğim kesin gerçekler beni derinden yaralamıştı.

​Elsa, üzülmemem için bunları bana söylememeyi teklif etmişti ama Tarık karşı çıkmıştı. O büyük yüzleşme günü geldiğinde, her şeyi bilerek onların karşısına dikilmemi ve bu hakikatlerle hesaplaşmamı istemişti. İyi ki de öyle yapmıştı. Teyzemin yanındaki günlerim dopdolu geçerken, akşam katıldığım seminerler beni hem bilgilendirmiş hem de Tarık ile kuracağım yuvaya ruhen hazırlamıştı.

​Nikâh gününe sadece birkaç gün kaldığı için mecburen bavulumu topladım. Hansa ile birlikte annemlerin evine geri döndüm. Bu sırada Bükra ve Bartu da gelmişti. Bartu, Bükra rahatsız olmasın diye teyzemde kalmıyor, bir otelde konaklıyordu. Elsa da 21 Mart’ta burada olacağını söylemişti. Tarık ise o günden beri hiç gelmemişti. Onu çok özlüyor, yokluğunda kendimi eksik hissediyordum. Ama Rabbime dayanıyordum. Her korktuğumda Hz. Yunus (a.s)’ın o mübarek duasını dilimden düşürmüyordum.

​Eve geldiğimde büyük bir coşkuyla karşılandım. Her yer sanki taşınıyormuş gibi toplanmıştı. Nedenini bilsem de onlara sormayı tercih etmedim. Annem büyük bir heyecanla atıldı:

"Borsanlar bize yeni bir ev aldı, oraya taşınacağız kızım!"

​Öyle zorla gülüyordum ki... Gülmesem ağlayacaktım. Odama girdiğimde her yer kutularla doluydu; çeyiz kutuları, bohçalar... Hiçbirini gözüm görmüyordu. Sadece yatağıma baktım; onu özleyecektim. Hiç vakit kaybetmeden bazanın altından bir bavul çıkardım. En alta, gizli zulamdaki romanlarımı ve kitaplarımı yerleştirdim. Üzerine de kıyafetlerimi... Kimseyi duymuyor, görmüyordum. Sadece buradan gideceğim ana odaklanmıştım.


Benim bavulumu topladığımı gören babam başını sallarken çirkin bir ifadeyle sırıttı "iyi iyi yapmışsın yarın bu valizle git zaten oradan kocanla evinize geçersiniz."

Çirkin sırıtmasını acı bir gülümsemeyle karşılık verdim. Ne denirdi ki bu dediğine zaten.

​Arkamdan sarılan iki minik beden beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Başımı eğip baktığımda Hüma ve Enes’in bana sarıldığını gördüm. Yüzlerinde o çocuksu gülümsemeyle, "Hoş geldin abla!" diyorlardı. İkisinin de başını okşadım, yanaklarına minik öpücükler kondurdum.

"Hoş buldum canlarım."

"Abla seni çok özledik!" dediler ve ben yokken olan biteni anlatmaya başladılar.

​Çoğunu tahmin etsem de onları sabırla dinledim. Arkamda sadece onları bırakacak olma düşüncesi içimi sızlatıyordu. Ama bir yol bulacaktım; onların da hayatının mahvolmaması, benim gibi bir şeylere zorlanmamaları için mutlaka bir yol bulacaktım.

​Akşam çay sofrasında babamın artık çevrede ne kadar saygı gördüğünü, annemin komşulara nasıl hava attığını ve Borsanların zenginliğini dinlemek zorunda kaldım. Uzun zamandır böyle ortamlardan uzak kaldığım için bu sohbetler bana çok ağır gelmişti. Bunalmıştım. Üstelik ertesi gün ehliyet sınavım vardı. Ailem sınavı, kurstaki hocalarımla vedalaşmaya gideceğim bir gün sanıyordu; çünkü hala orada çalıştığımı zannediyorlardı. Yalan olmasın diye Hansa ile rotamıza kursu da ekledik.

​O gece uykusuz, bol dualı ve teheccüd namazıyla geçen bir geceydi. Allah’a sığınmaktan başka çarem yoktu. Biliyordum ki bütün sebepleri yaratan ve beni başarıya ulaştıracak olan yalnız O’ydu.

​Sabah erkenden Hansa ile buluştuk. Önce kursa gittik. İçeri adım atar atmaz talebelerim etrafımı sardı.

"Hoş geldiniz hocam, sizi çok özledik!"

Bu samimiyet içimi ısıttı. Onlarla salavatlaşıp vedalaştıktan sonra hocalar odasına geçtim. Herkese evleneceğimi söyledim ama kiminle olduğunu belirtmedim. Güzel dileklerini kabul edip tam çıkacakken kızlar bir şey söyleyecek gibi oldu ama vaktim kısıtlı olduğu için aceleyle çıktım.

​Hansa ile motor eğitim alanına geçtiğimizde heyecanım doruktaydı. Hansa soğukkanlılıkla fısıldadı:

"Lütfen sakin olun Mihri Hanım. Çok güzel bir eğitim aldınız, geçmemeniz için hiçbir sebep yok."

"Bilemiyorum," dedim başımı eğerken.

"Kazanacaksınız," dedi, sesinde gurur dolu bir güven vardı.

​Suna Hoca bizi kapıda bekliyordu. "Hadi canım, üzerini değiştir hemen piste!" dedi. Her zamanki gibi siyah tesettür kıyafetlerimi giyip hazırlandım. Tevekkeltü Alallah dedim içimden.

​Sınav, caddedeki güzergahta başlayacaktı. Sokağın devamında caddeye çıkacak, belli bir alanı gidip dönecek ve başlangıç noktasına gelecektim. Sınava gireceğim motora baktığımda biraz ürktüm; beklediğimden yüksekti. Ama yapabileceğime inandım. Bismillahirrahmanirrahim...

​Motora bindiğim an sınav görevlileri araçla peşime takıldı. Rotayı biliyordum. Sürmeye başladım ama ellerimin titremesine engel olamıyordum. Odaklanmaya çalıştım. Güzergahın yarısını hatasız tamamlayıp dönüşü aldım. Tekrar başlangıç noktasına geldiğimde en kritik an gelmişti: 8 çizmek. Hiç taşırmadan, kusursuz bir 8 çizdiğimde mutluluktan uçacak gibiydim. Motoru ustalıkla park ettim ve kaskımı çıkardım.

​Arkadaki araçtan inen gözetmen, 30’lu yaşlarda bir beyefendiydi. Yanıma gelip elini uzattı:

"Geçtiniz, tebrikler!"

​Önce eline, sonra yüzüne baktım. Sağ elimi hafifçe göğsüme bastırıp başımla selam verdim.

"Teşekkür ederim."

​Adamın bakışları bir an değişti, havada kalan elini yavaşça cebine soktu. Tavrımdan ödün vermemiştim; Rabbimin emrini yerine getirirken utanacak değildim. Sınavdan geçmiştim ya, o coşkuyla koşup önce Suna Hoca’ya, sonra Hansa’ya sarıldım.

Suna Hoca göz kırptı: "Geçeceğin belliydi zaten, boşuna heyecan yaptın!"

Suna Hoca, sürücü belgemi merkezden birkaç hafta içerisinde alabileceğimi, eğer burada olmayacaksam kargoyla gönderebileceklerini söyledi. İçimden geçen duyguları anlatmak öyle zor ki... Biraz önce kanımda fokurdayan adrenalinin aksine, şu an öyle büyük bir zafer neşesi içindeyim ki!

​Evet, ben motor ehliyeti aldım.

Ben sınavı kazandım.

Elhamdülillah diye haykırmak istiyordum.

​"Rabbim, sana hamd-ü senalar olsun!" Benim için imkânsız gibi gözüken bu hayalimi de gerçekleştirdik. Artık üzerinde özgür hissettiğim, hızlandıkça yüzüme vuran rüzgârla ferahlayıp tüm üzüntülerimi geride bıraktığım o motora rahatça binebilirdim. Ehliyetim vardı, trafiğe çıkabilirdim! Kendi kendime söylenip duruyordum. Hansa hafifçe omzuma dokundu:

"Mihri Hanım, geri dönmeliyiz."

​Haklıydı, vaktim kısıtlıydı. Suna Hoca ile vedalaştım, helalleştim. Ona gideceğimi söyledim. Belirli bir adres veremediğim için sürücü belgem çıktıktan sonra benimle iletişime geçmesini istedim. Eve döndüğümde, dün karşılaştığım o hummalı çalışma devam ediyordu. Bazı ustalar gelmiş, evdeki mobilyaları söküyorlardı.

​Yarın evlenecektim ben. Bu evin en büyük kızı yarın uçup gidecekti. Hiç mi üzülmüyorlardı? En azından üzülüyor gibi yapamazlar mıydı? Daha ben evden gitmeden, büyük bir hevesle taşınma telaşına düşmüşlerdi.

"Allah’ım sen bana yardım et, bugün son gün," diyerek zor da olsa dişimi sıktım. Artık her şey çok zor geliyordu, ağzıma kadar dolmuştum.

​Akşam yemeği sessiz geçti. Boğazımdan tek lokma geçmiyordu; sürekli yarını düşünüyordum. Rahatlamak için yine seccademe sığındım. Bulaşıklardan ve evin bitmek bilmeyen işlerinden sonra namazımı kıldım. Ardından gözyaşları içinde Rabbime yalvardım. Bana yapılan haksızlıkların hesabını sormak için güç istedim. Vermişti de... Beni güçlendirmişti ama artık her şeyin sonuçlanmasını bekliyordum.

​Duamı ettikten sonra Hüma ile Enes’in yanına gidip onlara iyi geceler öpücüğü verdim. Yatmadan önce telefonumu kontrol ettim. Tarık’ın planımızdaki görevi farklı bir alanda olduğu için yanımda olamayacaktı; yanımda Bükra, Bartu, Elsa, Hansa ve Funda olacaktı. Elsa, Funda ile irtibatta olmam için numarasını bana göndermişti.

​Tarık, yarın mutlaka beni görmeye geleceğini söyledi ama nasıl ve nerede olacağını belirtmedi. Biliyordum, sevdiğim söz verdiyse gelirdi. Yine de kendisini tehlikeye atmaması için onu tekrar tekrar uyardım. Ortak grupta planın üzerinden son bir kez geçtik. Her şey tamamdı. Telefonu gizlediğim yere yerleştirirken, tüm bu gizliliklerin artık son bulmasını diledim. Yarın, hayatımın iplerini elime alacaktım. Rabbime dualar mırıldanarak kendimi güçlükle yatağa attım. Uyumak istemiyordum ama yorgunluktan kapanan gözlerim beni dinlemedi.

​Yazardan

​Gecenin geç saatlerinde bir anda uyandı Mihri. Henüz sabah namazı vakti girmemişti. Bunu büyük bir fırsat bilerek abdestini aldı ve Teheccüd namazını kıldı. Teheccüdde edilen duaların ne kadar makbul olduğunu bildiği için uzun uzun yakardı; sabah başlayacakları planın başarıya ulaşması için dua etti. Biraz daha hafiflemiş bir şekilde tekrardan yatağına uzandı.

​Sabah namazından sonra odasındaki pencerenin önüne bir sandalye çekti. Her zaman baktığı o sokağın manzarasını izlerken tesbihatını yapmaya başladı. Bu manzarayı bir daha göremeyeceğini, bu eve bir daha geri gelmeyeceğini çok iyi biliyordu. O yüzden biraz daha özlemle, biraz daha dikkatle izledi sokağı. Gözlerinde hiç uyku yoktu.

​Bugün hissettiği en belirgin duygu, şaşırtıcı bir sakinlik ve özgüvendi. Diğer günler hissettiği o stres, heyecan ve panik hali dağılmıştı. Bu sakinliğin, Rabbinden ona bir hediye olduğunu biliyordu. Büyük bir teslimiyet içerisindeydi; sırtındaki yükleri sahibine bırakmış, O'nun vereceği hükme razı olmuştu.

​Yatağını topladı; çekmeceleri, kitaplığı ve dolabı son bir kez kontrol etti. Bir eşya unutmadığından emin oldu. Küçük kardeşlerinin hatırına son kez kahvaltı hazırladı. Hiç iştahı yoktu, sadece plana odaklanmıştı. Ailesi, her zamanki gibi hazırladıklarını eleştirdi. Ne kızlarının gidişi ne de Mihri’nin bu sessiz, uysal halleri onları şüphelendirmişti.

​Mihri, son bir defa o uysal kızı oynuyordu. Sabrı taşmak üzereydi; biliyordu ki bir kez daha bu rolü oynamak zorunda kalsa yapamayacaktı. Bütün eşyaları tek bir valize sığmıştı. Teyzesinin ona aldığı kahverengi abayasını giydi, üzerine büyük bir eşarp bağladı. Telefonunu sakladığı yerden çıkarıp çantasına yerleştirdi.

​Birazdan Korkut onu almaya gelecekti. Nikâh öğle vakti olduğu için hazırlıklara erken başlayacaklarını düşünmüşlerdi. Cengiz’in annesi dün onları arayıp bilgilendirmişti. Mihri derin bir nefes verdi. Kapıda onu uğurlamak için bekleyen iki kardeşine sımsıkı sarıldı. Kulaklarına fısıldadı:

"Unutmayın, ablanız sizi asla yalnız bırakmayacak. Sizin için elinden ne geliyorsa yapacak."

​Küçükler, ablalarının ne demek istediğini o an tam anlayamadılar ama yine de ona iyi temennilerde bulundular. Babası ve annesi ise sadece acele etmesini, düzgün giyinmesini ve Cengiz’in annesinin sözünden çıkmamasını tembihlediler. Kendilerinin de vaktinde nikahta olacaklarını arkasından bağırdılar.

​Mihri, kardeşlerinin uğurlamasıyla çıktı o evden. Arkasına dönüp bakmadı. Bir elinde valizi, diğer elinde omuz çantası vardı. Merdivenleri inerken aklından burada geçirdiği yıllar geçti; çocukluğu, gençliği... Bu sokaklarda oynamış, hafızlığını yaparken hep bu merdivenleri inip çıkmıştı. Şimdi böyle ayrılmak, yüreğini acı bir mengeneye almış gibi sıkıyordu.

​Aşağı indiğinde Korkut’un arabasıyla evin önünde beklediğini gördü. Sakin adımlarla yürüdü. Bu anı daha fazla uzatmak istemiyordu. Korkut valizi bagaja yerleştirdi, Mihri ise arka koltuğa oturdu. Gözünden akan tek damla yaşı elinin tersiyle sildi.

​O yaş; bütün kibarlığına ve saygısına rağmen anlaşılmak istenmemiş, özgürlüğü elinden alınmış bir kızın feryadıydı. Mihri, yüreğinden akan yaşları içine akıttı. Ağlamadı daha fazla. Çünkü bugün ağlama günü değildi; bugün onu ağlatanlardan hesap sorma günüydü!

 

​Yol boyunca zikirmatiğiyle sürekli dualar okumaya, "Hasbinallah ve ni'mel vekil" demeye devam etti. Sürekli Rabbine sığınıyordu; çünkü biliyordu ki O’ndan başkasına dayanacak kimsesi yoktu. Çok da uzun sürmeyen bir yolculuktan sonra Korkut, Mihri’ye hiç de yabancı gelmeyen o otoparka girdi ve arabayı park etti.

​Mihri aşağı indiğinde Korkut bagajdaki valizini çıkardı. Yardım etmeyi teklif etse de Mihri kabul etmedi. Valizini pratik bir hareketle kavrayıp asansörlere doğru ilerlerken, Korkut’un arkadan "Hayırlı olsun," dediğini duydu; arkasına dönüp bakmadı bile. Buraya geleceğini biliyor olsa da bu mekanda bulunmak, yıpranmış sinirlerini iyice germişti.

​Asansörde bildiği katın numarasına bastı. Aynada kendisine baktı, bir süre kendisiyle göz göze geldi. Değişmişti... Büyümüş, güçlenmişti. Ve bu halini şimdi herkese gösterecekti; onu küçümseyen, yok sayan ve hayatını elinden almaya çalışan herkese!

​Asansörün kapıları açıldığında dışarı çıktı. Sol taraftaki kapıların en sonuncusuna doğru emin adımlarla yürüdü. Burası, aylar önce Cengiz’in Mihri’yi terk ettiği nikah salonunun ta kendisiydi. Tabii nikah salonu demek biraz az kalırdı; saray yavrusu gibi devasa bir binaydı. Gelin için özel odalar, kuaför hizmeti, stüdyolar ve takı töreni alanlarıyla tam kapsamlı bir kompleksti.

​Mihri soğukkanlılığını koruyarak kapıyı açtığında Funda ile neredeyse çarpışıyordu.

"Ben de tam sizi karşılamaya geliyordum Mihri Hanım," dedi Funda saygıyla ve elindeki valizi aldı. Mihri bir şey demeden, sadece hafif bir baş selamı vererek yanından geçti.

​Burası beyaz renklerle kaplı, bir tarafında gelinlik kabinleri, diğer tarafında boydan boya aynaların olduğu geniş bir hazırlık odasıydı.

"Ayy, ayy! Kimleri görüyorum? Canım gelinim de gelmiş!"

Cengiz’in annesinin yalancı, çirkin kahkahası odanın ortasına düştü. Mihri güçlükle bu sahte gülümsemeye karşılık verirken, kadın onu yardımcılar ve makyözlerle tanıştırmaya çalışıyordu.

​Mihri, net bir biçimde araya girdi. Ses tonu meydan okur gibiydi:

"Ben hazırlanırken sadece Funda’nın ve arkadaşlarımın burada olmasını istiyorum."

Cengiz’in annesi bu dik başlı tavırla biraz afallasa da diğer kadınların kalması için ısrar etti. Mihri sert bir dille reddetti:

"İstemiyorum. Herkes çıksın!"

​Kadın iyice bozulmuştu. "Herhangi bir problem olursa sorumluluk almıyorum, bilmiş ol!" diyerek işaret parmağını salladı ve yüksek topuklularını yere vura vura odadan çıktı.

​Funda odada kalmıştı. Mihri telefonundan mesajlarını kontrol edip Funda’ya döndü:

"Bizimkiler otoparka gelmiş, rica etsem onları buraya kadar getirebilir misin?"

​Funda ikiletmeden odadan çıktı. Mihri hemen valizine yöneldi. En üstteki poşetten, motor kullanırken giydiği siyah, bol ve ona özel dikilen o takımı çıkardı. Bugunkü kostümü buydu. Hızlı hareketlerle üzerine geçirdi. Makyaj masasının önündeki sandalyeyi çekip oturdu, başını önüne eğdi. Birazdan kuracağı cümleleri zihninde hazırlıyordu.

​Kapı açıldı. Yaklaşan ayak seslerinin tek bir kişiye ait olduğunu fark edince hızla yerinden doğrulup arkasını döndü. Puslu bir orman yeşiline boyanmış o bir çift gözle karşılaştı. O an her ikisi için de zaman durdu. Tarık, sevdiğinin yanına gidip onu kucakladı, göğsüne bastırırken hafifçe üzerine eğildi. Mihri anında bu sarılmaya karşılık verirken Tarık’ın beyaz gömleğine tutunmuştu.

​Tarık, kulağına fısıldadı:

"Özür dilerim meleğim, şu an yanında olamayacağım. Büyük vurgunun engellenmesi lazım ve bunu kimseye emanet edemem."

​Geri çekildiğinde, Mihri’nin koyu kahve gözlerinde ateş saçan bir kararlılık gördü. Merak etme kocacığım," dedi Mihri, sesi de bakışları kadar güçlüydü. "Burayı biz hallederiz."

​"Bu son olsun sevdiğim," dedi Tarık güçlükle ayrılırken. "Bu son olsun ve bir daha hiç ayrılmayalım."

Mihri gülümsedi. "Ayrılmayacağız sevdiğim..."

​Tarık saniyeler içinde odadan çıkarken, Mihri onun bu kadar korumalı bir mekana nasıl böyle rahatça girdiğini düşünüyordu. Onu yalnız bıraktığı için Tarık’ın içi sızlıyordu ama Mihri biliyordu; asıl korkması gerekenler birazdan karşısına çıkacağı kişilerdi.

​Kapı bu sefer büyük bir coşkuyla açıldı. İçeriye Bartu, Bükra, Elsa, Ezgi Teyze ve Hansa girdi. Tam da planladıkları gibi ilerliyordu her şey. Mihri, Elsa’nın getirdiği yaka mikrofonunu üzerine taktıktan sonra, Funda’nın yönlendirmesiyle acil çıkış kapılarını kullanarak plandaki yerine geçti.

​Nikah saati gelmişti. Görkemli salon davetlilerle dolmuştu fakat kimse en arkada oturan, siyahlara bürünmüş Mihri’den haberdar değildi. Fon müziği eşliğinde nikah memuru masasına oturdu. Sağ taraftaki kapı açıldı; üzerinde şık bir takım elbise ve papyonla Cengiz belirdi. Yüzündeki yorgunluğu ve morlukları makyajla kapatmaya çalışmıştı. Kibirli bir tavırla koltuğuna oturdu. "Bu salon benim" der gibi bir hali vardı. En arka sıradaki Mihri, onun bu tavrını alaylı bir gülüşle izledi.

​Sıra sol kapıya gelmişti. Nefesler tutuldu, müzik kısıldı. Kapı açıldığında tüm gözler, beyazlar içindeki "gelin"e kaydı. Fakat bu gelin, Mihri’ye göre çok daha uzun ve yapılıydı. Fısıldaşmalar başlamıştı bile. Kimse rezil olmayı göze alamadığı için sesini çıkarmıyordu. Gelin masaya kadar yürüdü ama sandalyeye oturmadı.

​Cengiz, gelinin sabırsızlandığını düşünerek ayaklandı. Gülümseyerek nikah memuruna baktı:

"Galiba gelinim fazla sabırsız, nikahtan önce duvağını açmamı istiyor."

​Büyük bir özgüvenle gelinin önünde durdu ve duvağı kaldırdı. O an, yüzüne büyük bir hızla inen o sert yumrukla neye uğradığını şaşırdı. Sendeledi, bir adım geri attı ve acıyla yere kapaklandı. Burnunu tutarken bağırıyordu.

​Salonda büyük bir uğultu koptu. Herkes şok içerisindeydi. Gülen tek kişiler; Mihri, Bükra, Elsa ve Funda’ydı.

​Cengiz öfkeyle haykırdı:

"Sen de kimsin? Mihri nerede?!"

Bartu’nun kendine has kahkahası tüm nikah salonunu sessizliğe boğduğunda, sıramın geldiğini anladım. Cengiz yapıştığı yerden kalkmaya çalışıyor, bir yandan da korumalarını çağırıyordu. Bartu ona iğrenerek bakarken, seyircilerin arasında beni aradığını fark ettim.

​Doğruldum. Bir yere kaçmadım.

"Ben buradayım!"

​Yaka mikrofonumu açmıştım; sesim salonun her köşesinde yankılandı. Herkesin kafası aynı anda bana döndü.

"Bu nikahın gerçekleşmesi için kimse bana fikir sormadı. Zaten ben de bugün buraya seninle nikahlanmak için gelmedim!"

​Gülüyordum. Salonda sadece merdivenleri adım adım inişimin sesi ve gür çıkan sesim vardı.

"Ne kadar kolay değil mi? Kendi halinde, sessiz bir kızın hayatını istediğiniz gibi yönetebileceğinizi sanmak... Siz ne derseniz onu yapmak zorundaydı, değil mi?"

​Ailemin oturduğu yere baktım; her ikisi de kurmalı bir oyuncak gibi donmuşlardı.

"Gel derseniz gelir, git derseniz gider... Ne isterseniz onu yapar!" diye bağırdım babama korkusuzca bakarak. "Onu siz doğurdunuz, siz büyüttünüz... Anne-baba olmak bu mu?"

​Sahneye ulaştığımda Bartu’nun yardımıyla yukarı çıktım. Cengiz, yediği yumruğun etkisi ve benim tavrımla yere yapışmış, gözlerini fal taşı gibi açmış beni izliyordu.

​"Benim bu evliliğe rızam yok!" diye haykırdım. "Bir kere bile rızamın olup olmadığı kimsenin umurunda olmadı. Çünkü babam ve Mümtaz Bey kendi aralarında bir pazarlık yaptılar!"

​Dudaklarımı ıslattım, salonun her köşesine tek tek baktım.

"Babam, Mümtaz Bey’in şirketi Borsan Grup’ta önemli bir yer edinmek ve daha açık söyleyeyim mi... Ürettikleri yasadışı motor parçalarının yüksek gelirine ortak olmak için beni Cengiz’le evlendirmek istedi. Tehdit edildim, zor kullanıldı! İlk başta 'iyiliğin için' dediler, inandım. Çünkü saftım! Borsanlar hakkındaki gerçekleri, Cengiz’in ne kadar hasta ruhlu bir psikopat olduğunu bilmiyordum."

​Cengiz’e döndüm. "Ve o gün... Burada terk edildiğimde, hiçbir suçum olmamasına rağmen suçlu ilan edildim. Hepiniz," dedim davetlileri parmağımla göstererek, "Derya’nın çıkardığı dedikodulara hiçbir delil görmeden inandınız. Onları yaymaya devam ettiniz!"

​Mihri’nin bu haykırışı sırasında Derya bir köşede adeta küçülmüştü.

"Siz hiç kendi yaptıklarınızdan utanmıyor musunuz? Bence asıl utanması gereken," diyerek babamı gösterdim, "Kızını bir malmış gibi kendi ihtirasları uğruna bir anlaşmaya ortak edenlerdir!"

​Tam o anda, projeksiyon perdesine Elsa’nın ele geçirdiği belgeler ve yasadışı anlaşmaların kanıtları yansıdı. Salon bir anda uğultuyla sarsıldı. Anneme döndüm:

"Sen de güzel bir İstanbul yalısı için kızının felaketine sessiz kaldın anne. Ama sana bir şey söyleyeyim mi? Yanındaki adamın aylar önce öğretmenlikten istifa ettiğini, yasadışı parçalar üzerinde çalıştığını, hatta bunları yurt dışına ihraç etmek üzere olduklarını bile bilmiyorsun!"

​Annem elleriyle ağzını kapatırken kadınlardan "ah-vah" sesleri yükseliyordu.

"Çok yazık ki fark edemediniz... Ben sizin sandığınız o pısırık, her dediğinize boyun eğen kukla değilim!"

​Cengiz, adamlarının yardımıyla ayağa kalktı. Boş gözlerle bana bakarken haykırdı:

"Ne diyorsun Mihri? Biz bugün evleniyoruz, sen ne diyorsun!"

​Tam o anda, salonun kapısı ardına kadar açıldı. İçeriye Tarık, o sarsılmaz ve güçlü adımlarıyla girdi. Herkes nefesini tutmuş ona bakıyordu. Tarık yanıma gelip beni hafifçe arkasına aldı.

"Asıl sen ne diyorsun psikopat katil!"

​Tarık’ın elini tuttum ve herkesin önünde havaya kaldırdım.

"Ben sevdiğimi seçtim ve kendi yolumu çizdim!"

​Cengiz, Tarık’ın ateş saçan yeşil gözlerini gördüğünde sonunun geldiğini anladı. Korumasının belinden silahı çekip Tarık’ın göğsüne nişan aldı.

"Hayır!" diye bağırarak bir saniye bile düşünmeden silahın önüne atladım.

​Cengiz duraksadı, dikkati dağıldı. Tarık ise profesyonel bir refleksle silaha tekme atıp yere düşürdü ve Cengiz’i altına alıp ardı ardına yumruklamaya başladı. Cengiz o an, geçmişin bulanık bir sahnesini hatırladı: Babasının sevgisini asla kazanamayışını, Tarık’ın babasının oğluna olan o sevgi dolu bakışlarını... O gün içine düşen o kara kin, onu Tarık’ın babasının ölümüne sebep olmaya kadar sürüklemişti. Ama şimdi, o kinin yerini ağır bir pişmanlık balçığı almıştı.

​Polislerin içeri girmesiyle Tarık kendini durdurdu. Salon boşalırken, Özgü Teyze çocukları çoktan Elsa ile birlikte güvenli bir yere çıkarmıştı. Bartu üzerindeki gelinlikten kurtulup eski haline dönerken, Bükra’ya takılmayı da ihmal etmedi.

​Mümtaz Bey ve babam kaçmaya çalışırken polisler tarafından yakalandı. Başkomiser Kerem’in sesi salonda yankılandı:

"İhbar üzerine buradayız. Yasadışı işlerinizden ötürü tutuklusunuz!"

​Elsa’nın ele geçirdiği dosyalar her şeyi bitirmişti. Mihri, Tarık’a döndü.

"Gidelim mi?"

Tarık başıyla onayladı. "Gidelim sevdiğim."

​Tarık, o gün yanımda olamamıştı çünkü polislerle birlikte Borsan şirketinin kaçak parçalarının olduğu gemilere baskın yapmıştı. Artık her şey mahkeme elindeydi. Annem de ifadesi alınmak üzere götürülürken, en sert kelepçe Cengiz’in bileklerine vurulmuştu.

​Mihri ve Tarık, el ele açık otoparka indiler. Yorgun ama huzurluydular. Tarık, Mihri’nin isteği üzerine ona da bir motor getirmişti. Suçlular başları eğik bir halde polis arabalarına bindirilirken, çiftimiz kasklarını taktı.

​Mihri, polis aracının yanından geçerken motoruna gaz verdi. İşaret ve orta parmağını başına götürerek onlara selam verdi. Bu selam; baskılara rağmen kendi yolunu çizen, rüzgarı yüzünde hisseden o özgür kızın zafer selamıydı.

 

---

Nasıldı Papatyalarım??

Böyle bir final bekliyor muydunuz?

Neler hissediyorsunuz?

 

Finale son 3 bölüm...

Yeni bölüm gelişmelerinden haberdar olmak için beni Instagram'dan takibe alabilirsiniz.

@aydaki_yazar04

Bölüm : 29.03.2026 23:46 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...