2. Bölüm

K1- ACI

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Çok heyecanlanarak başladığım serinin 1. kitabıyla hayatınıza çat kapı geldim. Bilmeyenler için bu birden fazla çifti anlatan mafya serisinin ilk kitabı.

Lütfen girişteki uyarıyı görmezden gelmeyiniz!

 

 

Karanbey'e Hoş Geldiniz...

 

 

Гио Пика - Буйно голова 🌧

🖤

🖤

 

 

1. BÖLÜM - ACI

 

 

KARANBEY

 

 

4 ay sonra...

"Senin yüzünden öldüm." Kardeşimin etrafını saran alevlerle nefesim kesilmişti. Korku damarlarımda gezinirken elimi ona uzattım. Çıkmalıydı o ateşten. Ateş insanın canını çok yakardı. "Ali?" Elimi tutmuyordu. Suçlayıcı gözleri tekrar tekrar göğsümdeki o huzursuzluğa saplanıyordu. "Senin yüzünden." Bedenimi yakan kavurucu ateşle bakışlarım ondan ayrıldı. Yangının içinde kalan bendim. Dışarıdan elini uzatmayan oydu, beni çekip çıkarmayan.

"Senin yüzünden." dedi bir kez daha. Bedenimdeki acıyla gözlerimi yumdum. Yangın göğsümden boynuma doğru acımı katlayarak yayılıyordu. "Senin yüzünden."

Gözlerim aniden açıldığında karanlıkta buldum kendimi. Başucumdaki saatin ışığıyla kontrolsüz nefes alışverişimi rahatlatmaya çalıştım. Göğsümden koluma doğru yayılan o acıyla inleyip başucu lambasını açtım. Hayır. Kabusumdaki gibi değildi. Ateş yoktu acım gerçekti. Çekmeceyi karıştırıp ağrı kesiciyi açtım, iki tanesini ağzıma tıkıp su şişemin hepsini içtim.

"Sikeyim ağrıyı." Doğrulurken üzerimdeki kapanmış yanık izlerine baktım. Açık yaram yoktu. Ama ağrılarım ilk günkü kadar tazeydi. Özellikle her gözlerimi kapattığımda Ali'yi gördüğüm kabuslar sonrasında bu acı tazeleniyordu.

Psikolojik demişti doktorum. Vicdanımın bana oynadığı bir oyunmuş. Kardeşimin ölümünden sonra zihnimin beni cezalandırmasıymış.

"Sikeyim." Ağrı dinmeyince yataktan çıkıp banyoya adımladım. Soğuk bir duş almam istenmiyordu ama bu yangını dindirmek için buna ihtiyacım vardı. Eşofmanımı çıkartmadan duş kabinindeki soğuk suyu açtım ve altına girdim. Alnımı duvara yaslarken gözlerimi yumdum.

Senin yüzünden Hakan.

Benim yüzümdendi. Onu koruyamamak benim güçsüzlüğümdü. Bundan nefret etmiştim. Her şeyi düşünüp planlamayan Karanbey olmaktan da nefret etmiştim.

Karanbey olmaktan tiksinmiştim.

Telefonumun sesiyle başımı kaldırdım. Ağrım hafiflemiş olsa da hissedebildiğim tek şeydi. Yere damlattığım suyu umursamadan odadaki telefonumu elime aldım.

"Baban geldi. Aşağı gel."

Faruk'tan gelen mesajdı, sağ kolum, can dostum olan adamdı. Sırtımı dayayacağım kardeşimdi.

Mesaja onaylaylayan bir cevap gönderdikten sonra telefonu yatağa bırakıp havlulardan biriyle kurulanmaya başladım. Aynadan göğsümden kollarıma ve boynuma ilerleyen o yanık izlerine baktım. Bana geçmişi hatırlatıyordu, hiç unutamadığım kayıplarımı.

Gömleklerden birini giyerken bu yaralardan tiksiniyordum. Her sabah olduğu gibi... Kabuk başlamışlardı. Derimin altına işlemiş utanç yaralarım güçsüz oluşumu simgeliyordu.

Annesi kurtaramadı, o zaman Karanbey değildi. Kardeşini kurtaramadı, o zaman Karanbey ölmeliydi.

Hepsinin amına koyup işte o zaman ölmeliydim.

"Karan." Kapım tıklatıldığında üzerimi değiştirmiş hazırlanmıştım bile. Boynumdaki yaralarımı kapatamamak bir yandan sinirimi bozarken diğer yandan hoşuma gidiyordu. Bana hatırlattığı gibi çevremdeki hainlere de ölümden döndüğümü hatırlatıyordu. Karanbey'den kötü olan bir şey varsa o da ölümden dönen öfke dolu bendim. Ben sadece Karanbey değildim. Annemin Hakan'ıydım da. Ne annemin ne de Ali'nin kanını yerde bırakmayacak kadar öfke doluydum.

"Geliyorum Faruk." Telefonumu alıp silahımı belime taktıktan sonra ceketimi giydim ve kapıyı açıp çıktım. Merdivene yönelmiş Faruk durum omzunun gerisinden bana baktı. "Yine alarmından önce uyanmışsın bile." Başımla onayladım. Uyuyamıyordum. Uyuduğum her an Ali'yi görüyordum. Onun gözleri açık halini ve beni suçlayan sözlerini...

"Yine kabuslar mı?" Faruk'a cevap vermeden merdivene yöneldim. Arkamdan gelirken "Tekrar doktorunla görüş." Görüşüyordum. Psikoloğumla da psikiyatristimle de normal doktorumla da... Hepsi neredeyse nüfusuma geçecekleri kadar çok bana maruz kalmışlardı. Ama problemlerim çözülmüyordu. İçimdeki öfkeyi yok edemiyorlardı.

"Ümit Karan neden gelmiş? Söyledi mi?" Ona döndüğümde omuz silkti. "Toplantılara gitmeyişine kurulmuştur yine." Kardeşim öldüğünden beri onlardan ayrı bir krallık kurmuştum. Hala masanın bir üyesiydim ama onları görmezden gelen biriydim. Babam bu konuda endişeleniyordu. Elinde kalan kendi kanından olan bir ben vardım. Varisiydim. Gücünü Karan soyadı devam ettirmeliydi, o kanı taşıyan biri. Ondan nefret eden bana güvenmekten başka çaresi yoktu.

"Artık gideceğiz. O toplantılarda işler kızışıyor." Oturma odasına girdiğimde Faruk mutfağa gitti. Babamı görmek ona iyi gelmiyordu, ailesinin katili olan adamla aynı yerde bulunmaktan ölümüne nefret ediyordu. Annem için babamı alaşağı ederken onun ailesi içinde yapacaktım.

Elindeki viskiyi yudumlayan adama yaklaştım. Ümit Karan. Güç zehirlenmesi yaşayan Türk mafyasındaki ailelerin lideri, babam, annemin katili olan adamdı.

"Seninle buluşmak için randevu almamız gerekiyor sanırım." Beni gördüğünde bardağındaki buzu salladı. Koltuklarımdan birinde oturuyordu ve ayaklarını benim sehpama koymuştu.

Benim sehpama.

"Ayağını indir." Kaşlarını kaldırdı ama yine de ikiletmeden ayaklarını yere koydu. "Arasaydın depoda buluşurduk. Evimde olman beni deli ediyor." Burası onsuz bir alandı. Evet yine kirlenmiş elimin değdiği bir evdi ama onun varlığı yoktu. Burada canavar da masum da bendim. Güçlü de güçsüz de bendim. Burası benimdi, bendim.

"Depoda sana düzenlenen bir suikastın hedefi olup Ali gibi ölmem için mi? Yok ben almayayım." Kalp atışlarım hızlanırken dişlerimi gıcırdattım. Kardeşimin ölümü benim yüzümdendi. Bunu biliyordum. Her saniye bu konuda kendime yükleniyordum da. Ama onun bana bunu söylemesi kanıma dokunuyordu.

"Güzel. Gözlerindeki bu öfkeye ihtiyacım var zaten." Bardağını sehpaya bırakıp ayağı kalktı. Benden kısaydı ama bakışları hep benden üstünmüş gibi bakardı. Çocukluğumdan beri nefret ettiğim ilk şeylerden biri o bakışlarıydı.

"Yılmaz ailesinin sadakatini istiyorum. Onları öldüremem, çok sevenleri var ama itaat etmiyorlar." Çenemi dikleştirdim. Yılmaz ailesinin reisi artık en büyük kardeşti. Ferhat Yılmaz. İtaatkar biri değildi. Çıkarına kim iyi gelirse onu seçerdi. Tüm ailesi de buna koşulsuz sadık kalırdı. Onların sadakati ve itaati birbirlerineydi.

"Hepsinin liderisin. Senin belirlediğin pazardan belirlediğin yüzdelikle kar ediyor herkes. Sana itaat etmeleri neden bu kadar önemli ki? Hem babası sana itaat ediyor diye sıkmadı mı kafasına? Kendi babasının itaatkar oluşunu kabullenemeyen oğlunun sana itaat etmesini mi istiyorsun?"

"Sana itaat ediyorlar." Koltuğuma yayılıp ayaklarımı sehpama uzattım. "Liderimiz sensin baba. Bana itaat eden senin de kulundur." Alaylı ses tonum gözlerindeki öfkeyi harladı.

"İğnelerini kendine sakla evlat." Kalktığı yere tekrar oturdu. "Bizim güçlerimizi birleştirmemiz lazım ki aramıza girmesinler." Biz diye bir şey yoktu. Asla da olmayacaktı.

"Seninle çalışıyorum baba. Ortak bir iş yönetiyoruz zaten. Aramıza kim girebilir ki?"

"Kahvenizi getirdim." Çalışanlardan Pınar elindeki tepsiyle araya girdiğinde babam kızı baştan aşağı süzdü. Ayaklarımı sehpadan indirdim. Pınar başını eğerek titreyen tepsiyle babama kahvesini uzattığında babam yavaş hareketlerle kahveyi alışını uzattı. Pınar'ın eli daha fazla titrerken öfkeli bir ses çıkarttım. Babam hemen kahvesini önüne alıp onu rahat bıraktığında Pınar elindeki tepsiyi düşürdü. "Özür dilerim Karanbey-"

"Sen çık. Ben kahvemi sonra içeceğim." Tepsiyi alıp neredeyse koşarak mutfağa gitti. Babam onun arkasından bakarken kahveyi kaldırıp keyifle dudaklarına yaklaştırdı. Oturduğum yerden kalkıp kahveye elimi çarptım ve üzerine döküldü. Acıyla inleyip ayağı kalktığında dökülen yerin sıcaklığından kurtulmak için gömleğini teninden uzaklaştırmaya çalışıp kaşlarını çatarak bana döndü.

"Bu evde nefes alıp veren kimseyi huzursuz etmene izin vermem. Bu evde sana su bile yok. Kalk git. Bundan sonra da toplantı istediğinde ara." Onun özellikle kadın çalışanları huzursuz ettiğini biliyordum. O kadar ki onun evinde kadın çalışanlar olmazdı. Hepsi korkarak giderdi o evden. Benim evimde buna sessiz kalacağımı mı düşünüyordu?

"Çalışanlarını koruyacağın kadar Ali'yi korusaydın tüm bunlar yaşanmazdı." Midemden yükselen acı tatla yavaşça yutkundum. "Ali'yi öldürenleri bulacağım, dedim. Sen aramadın bile. O beraber oturup kalktığın adamlardan biri veya birkaçı Ali'nin katil-"

"Ali senin hırsının kurbanı oldu." Bana bir adım yaklaştığında yumruklarımı sıktım. Ali'yi öldüren ben değildim.

O gün senin yüzünden Ali oradaydı. Ne çabuk unuttun.

"Her gün aynaya bakarken bunu bir düşün derim." Gözleri gömleğimin kapatamadığı boynumdaki izlere kaydı. Bu yaralara korkarak bakılırdı, tiksineni olurdu. Babamsa hep cezamı bulmuşum gibi memnuniyetle bakardı. Tıpkı şu an gözlerinde oluşan o bakış gibi.

Bedenimi saran o yaraların tekrar yandığını hissettim.

"Düşünüyorum. Bak bu konuda ayrılıyoruz. Ümit Karan hatalarını umursamaz. Karanbey'se hatalarını her gün hatırlayıp bir daha aynı hatayı tekrarlamaz. Bir daha benim çalışanıma o gözle bakarsan, gözünü çıkarırım baba." Dirseğimi bacağıma yaslayıp eğildim. "Yapamayacağımı düşünüyorsan devam et. Gör bak nasıl yapıyorum."

"Beni tehdit ettiğinde nasıl hissettiğimi biliyorsun Hak-"

"Adımı dile getirme!" Sesimdeki sertlikle birkaç saniye sustu.

"Ali'nin katilleriyle oturup kalkıyorsun. Oğlunun kim tarafından öldürüldüğü bu kadar mı umurunda değil?" Omzunu silkti.

"Onu öldüren kişi karşımda ve masadaki ticaretin devamlılığı için onu da öldüremiyorum." Güldüm. Beni suçlayıp her şeyin yükünü bana vermesi bir ilk değildi, sonda olmayacaktı. Biliyordum. Oturduğu masadaki o mafya üyelerinden biri bile Ali'nin katili çıksa ticaret zedelenmesin diye sesini çıkartmazdı. Güç zehirlenmesi yaşayan yaşlı bir adamdı.

İçkilerin olduğu raflara gittiğinde ayaklandım ve önüne geçtim. "Doktorunun ne dediğini duydun. Ölmemen lazım baba." Çünkü sürünmeni istiyordum.

"Öleceğimle ilgili olan mı?" Güldü. "Doktorum dışında bunu söyleyen çok fazla kişi oldu. Yıllardır dediklerinin gerçekleştiğine şahit olmadım." Kendinden emin ifadesini her gördüğümde kendi kafama sıkasım geliyordu.

"O da olur, elbet bir gün." Benim vasıtamla. İmalı ses tonum hoşuna gitmemiş olacak ki kaşları çatıldı. "Bu toplantıya katılmazsan yeni sevkiyatı Bekir'e vereceğim." Benim işe de paraya da ihtiyacım yoktu. Gözüm kapalı kendime alıcı bulabilirdim.

"Hala anlamıyorsun. Beni tehdit edersen daha çok deliriyorum." Başını salladı. "Bana benzeyen en nefret ettiğim özelliğin." Ağırlığını bir ayağından diğerine verip öfkeyle bir soluk serbest bıraktı. "Oraya gelmelisin. Ali'nin katilini yakından daha hızlı bulmaz mısın?" Beni manipüle edebileceğini mi düşünüyordu?

"Liderim, gelirim." Ali'nin katilini bulmama çok az kalmıştı. Babam mıydı yoksa başka lider mi öğrenmeden hatta intikamımı almadan ölmeye niyetim yoktu. Gerekirse boyun eğen piçin teki gibi de davranabilirdim. "Güzel." Omzuma bir iki kere vurup arkasını döndü. "İtaat eden oğlum olduğu için şanslıyım." İt herif.

Orada olmamı istiyordu çünkü işleri birbirine girmişti. Orada olup varisimle biz güçlü bir aileyiz imajı yaratacaktı. Onun için hiçbir şey gücünden kıymetli değildi, ailesi bile. Geriye kalan pek bir ailesi yoktu gerçi. Ben sadece onun kanını taşıyan biriydim, ailesi değildim.

"Baban bizzat seni toplantıya gelmen için ikna etmeye mi gelmiş?" Faruk'un sesiyle derin nefes alıp ona baktım. Omzunu duvara yaslamış elinde ince belli çay bardağı tutuyordu. Çaya bağımlı biriydi ve bir elinde silahı varken diğerinde çay bardağı olduğu zamanlara denk gelmiştim.

"İkna etmekten ziyade tehdide gelmiş diyelim. Yeni sevkiyatı Bekir'e verecekmiş." Faruk başını geriye atıp kahkaha attı. "O işi batırır, tüm dünyaya rezil eder bizi, piç." Onaylayan bir ses çıkartıp iç çektim.

"Babam sandığımdan hızlı güç kaybediyor." Ellerimi cebime koyup omuzlarımı dikleştirdim. Sanırım oğullarından birinin ölmesi diğerinin de herkesin midesini bulandıran izlere sahip olması kariyerini zedelemişti. O saldırıdaki depo babamın mallarıyla doluydu. İrlandalılara satılacak gizli bir sevkiyatın... Ben Ali'yi kaybetmiştim, oysa milyon dolar edecek sevkiyatını.

"Kahvaltı yapacak mısın?" Başımı sağa sola salladım. "Mekanda görüşürüz." Araba anahtarımı cebimden çıkarttım. Bugün pazardı. Her pazar günü sabahları mezarlıkta olurdum. Evden çıktığımda adamlarım sırayla başlarıyla selam verdiler.

"Karanbey." Şoförü engelledim. "Ben yalnız gideceğim, sen Faruk'la geçersin." Başını sallamasını beklemeden arabaya bindim ve çalıştırdım. Gaz pedalına yüklenirken dudaklarım kıvrıldı. Hız en büyük tutkumdu. Arabanın yolda uçarcasına gitmesi hissinden hoşlanıyordum. Yol kenarındaki her şeyin silikleşircesine birbirine karışması ve etrafımı bu görüntünün sarıyor olması sakinleştiriyordu.

Mezarlığa geldiğimde kontağı kapatıp indim ve arabayı kilitledim. Ezberlediğim yolda ilerlerken Ali Karan yazan mezarlığın mermerine kalçamı dayadım. "Ne yapıyorsun lan bensiz?" Güldüm ve elimi toprağa vurdum. "Eskiden de tembel herifin tekiydin, sırf bu tembellikten bende önce tahtalı köyü boyladın şuraya yazıyorum." Ali'nin benim gözlerim gibi gri gözleri vardı. O esmerdi bense kumral. İkiz oluşumuz gözlerimiz dışında anlaşılmazdı bile.

"Bugün yine rüyama geldin. Beni mi özledin? Doğru söyle." Onu özlemiştim. Babamla savaşırken sırtımı dayadığım diğer yanımdı. Birbirimizi kollardık, birimizin öfkeli halini diğerimiz nötrlerdi. Şimdiyse öfkemden düşüncelerimi kontrol edemiyordum.

Her şey yok olsun istiyordum.

Babam tüm gücünü kaybedip diz çöksün ve anneme yaşattıkları için af dilesin istiyordum.

Ali'nin katili ağır ağır işkence çeksin ve son gördüğü benim yüzüm olsun istiyordum.

"Senin katilini aramak sandığımdan zor ikiz. O masadan biri, bundan eminim." Beni öldürmek isteyen ama kardeşimin ölümüne sebep olan gizli bir düşmanım vardı. Hedefin ben oluşu umurumda değildi. Bu dünya böyle bir yerdi. Basit bir sebep bile düşman edinmenizi sağlardı. Babamı devirmek için bir düşmandan daha fazlasını edinmiştim bile. Ali olsaydı her şey daha kolay olurmuş gibi geliyordu.

"Hala sana bunu yapanları bulamadım. Bu konuda her şeyi deniyorum ama olmuyor. Her kim yaptıysa izini gizlemekte çok iyi olduğunu itiraf etmeliyim. Bir ölüyü arıyor gibi hissediyorum. Görünmez olan hayali bir düşmanım var gibi." Yanık izlerim sızladığında elimi gömleğin üzerinden göğsüme sürttüm.

"Bu siktiğimin yaraları da sürekli yanıyor. Sanki ömürlük cehennemimi yaşıyor gibiyim. Namık izlerin kalacağını söyledi, şu yanmalar geçse bana yetecek ama geçmiyor." Yanık izinin en yoğun olduğu kalbimin tam üzerindeki deri tekrar tekrar sızlarken suratımı buruşturdum.

"Namık'a göre ağrılarımın sebebi psikolojikmiş. Bir delirmediğim kaldı, o da oldu. Gerçekten yaralarım patlama sırasındaki gibi yanıyor, inandıramadım. Hadi diyelim kafayı yedim. Yaz ilaç, geç. Dile ne getiriyorsun? İtibarımın amına koyacak şerefsiz."

Aniden omzumda hissettiğim elle hançerimi çıkartıp eli tuttum, çevirip bana dokunan kişiyi ağaca yasladım. Hançeri boğazına yasladığımda birkaç saniyeliğine gözlerim korkuyla açılan kahverengi gözleri buldu. Sapsarı saçları onu savurduğum için dağınık bir şekilde etrafını sarmıştı.

"Bir kadına bunu yapamazsın Hakan. Asla baban gibi olmayacaksın. Söz ver."

"Ne delay." Yapma.

Anlamını anlamadığım şeyi tekrarlarken nefesini tutmuş ve kaskatı kesilmişti. Yüzü nefes almadığı için gitgide kızarırken kaşlarımı çattım. Daha bir şey yapmamıştım ama kendi kendisini öldürecekti.

Bıçağı boynundan çektiğimde elini boynuna sardı ve derin soluk alıp vermeye başladı. Gözleri bir an olsun elimdeki hançerden ayrılmıyordu. Hançeri kılıfına geri koyduğumda gözlerindeki korku dağıldı ama ellerini boynunda tutmaya devam etti.

Bu kadının sorunu neydi?

"Se-" Elini ağzıma yaslayıp diğer elinin işaret parmağını dudaklarına yasladı. Göğsü artık daha kontrollü bir şekilde inip kalkıyordu. İşaret parmağıyla mezarı gösterdiğinde gözlerimi kıstım. Elinin yumuşaklığından uzaklaşmak adına elini çektiğimde ellerini birbirine kenetledi.

Niye Ali'nin mezarını işaret etmişti ki?

Ali'nin toprağında gezindi gözlerim işaret ettiği neydi anlayama çalışıyordum. Elimi toprağa sürttüm. Kadın elini benimkinin üzerine koyup doğru yöne hareket etmemi sağladı. İstediği yere bulmuş olacak ki elimi bıraktı. Parmaklarımı toprağa sürttükçe yanıp sönen bir dinleyici buldum.

Dinleniyordum.

Yüzümdeki ifade neydi bilmiyordum ama kadın korkuyla gerileyip sırtını ağaca yasladı. Dinleyiciyi yere atıp topuklarımla ezdim. "Dinleyici olduğunu nereden biliyorsun?" Sakin olmaya çalışan ama hiç oralı olamayan ses tonuyla konuşmuştum. Kadın önce mezara sonra bana baktı. Gözlerindeki korku dağılırken kendinden emin bir ifadeyle çevrelendi hareleri.

"Öncelikle rica ederim." İlk korkusunu atlatmış olacak ki benim ona yaptığım gibi üzerime yürüdü. Teşekkür etmeyeceğimi anlayınca gözlerini devirip yürümeye başladı. Soruma cevap vermemişti. Kolunu tuttuğumda gözleri tekrar korkuyla açıldı ve kolunu çekiştirdi. Ona dokunduğumda gözleri korku dolu olurken serbest bıraktığımda ifadesi cesurlaşıyordu.

"Dinleyici olduğunu nereden biliyorsun dedim!" Gözleri kolunu tutan elimdeydi. Elimi çektiğimde bir adım benden uzaklaşıp derin nefes alıp verdi. Gözleri tekrar bana çevrildiğinde harelerinde, kendinden emin ruh hali belirmişti bile.

"Ölülerden korkuyorsan mezarda ne işin var?" Gözlerini etrafta gezdirdi. "Sana her arkadan yaklaşana bu şekilde mi yaklaşıyorsun? Birileri ölebilir. Hançerini çıkartma bir daha. Lütfen. Mezarlıkta ölmek gibi bir niyetim yok."

"Bana emir verme." Dişlerimin arasından öfkeyle homurdandım.

"Rica ettim zaten. Kulakların iyi duymuyor herhâlde. Benim bildiğim lütfen kelimesi kibarca bir şey isteyince Türkçe de kullanılıyor. Senden daha Türküm sanırım." Gözlerini devirdiğinde bana karşılık verişiyle afallamış haldeydim. Az önce benden korkan kadın yerine korkusuna rağmen beni aşağılayabilecek özellikte bir kadın gelmişti.

"Sen benim kim olduğumu biliyor musun?" Öfkeyle bağırdım. Bana döndü başını sağa sola salladı. "Önemli biri olduğunu düşünmüyorum, olsaydın bilirdim." Gözlerimi kıstım. Hiçbir kadın - kadını geçtim -hiç kimse benimle böyle konuşamaya cesaret edemezdi. "Egon mu zedelendi?" Güldü.

Gülüşü ışıl ışıldı ama konumuz bu değildi.

"Senin çenen benim hançerimle yarışır, farkında mısın?" Eliyle ağzını kapatıp omuz silkti. Beni kimin dinlediğini bilmiyordum ama kıçımı kurtardığı gerçeğini görmezden gelemezdim.

"Teşekkür ederim Bayan Geveze." Teşekkür etmem sanki sihirli cümleymiş gibi yüzündeki bilmiş ifade dağıldı ve daha sıcak bir ifadeyle değişti. Bana adımladı. "Rica ederim Bay Ego." Güldüm. Siktir. Uyuzluğu sinirimi bozmalıydı ama hoşuma gitmişti.

"Gülüşün de egon kadar etkileyiciymiş." Tamam bu cümle egomu daha da okşamıştı. Kahkaha attı. "Ah...Sandığımdan çok daha egon büyük." O gülerken gözlerindeki kızarıklığı yeni fark ediyordum. Burnu da silmekten kızarmıştı. Sanırım bu kadar ani duygu değiştirmesi duygusal çöküntüsünü simgeliyordu.

"Hakan." diye elimi uzattım. Hakan ismini neredeyse kimse hatırlamıyordu. Soyadımı kullanmak gücümle geçmişim arasına çizdiğim kırmızı çizgimi güçlendiriyordu. En son ne zaman biri bana Hakan dedi, hatırlamıyordum bile.

"Memnun oldum Hakan." Uyarmak istedim. Ben Hakan değil Karanbey demek istedim ama sustum. Hakan demesinde tanıdık bir aşinalık vardı. Bedenimi aniden gevşeten garip bir duygu hissetmemi sağlamıştı.

"Kübra, annemi ziyaret ederim fırsat buldukça. Bugün bir adam geldi mezarı kazdı. Aslında çok umursamazdım ama ondan hemen sonra sen gelince garip bir şey olduğunu anladım." Gözleri yavaşça yüzümde gezinirken boynumda görülebilen yanık izlerinde takılı kaldı, aniden Ali'nin mezarına baktı. Kaşları çatıldı.

Ali Karan.

"Ali ve Hakan Karan. Karanbey." Lakabımı mırıldandığında gözleri kocaman açıldı. Demek beni tanıyorsun Bayan Geveze.

"O saldırıdan tek sağ çıkan adamsın." Kaşlarım tek çek çizgi halini alırken kadını incelemeye başladım. Bizim camiada biri miydi? Bu olayı hiçbir haber kanalı ve polisler duymamıştı. Kaza süsü verilmişti. Bu camiadan başka kimse patlamadan haberdar değildi. Hayır ısrarla saldırı dediği için Türk mafyasından biri olmalıydı. Ama daha önce onu gördüğümü hatırlamıyordum.

Yüzü Rus kızlarına benziyordu ama adı Kübra'ydı. Aksanı da yoktu. Türk mafyalarından birinin kızı mıydı? Kübra diye birini duymamıştım. "Soyadın ne?"

"Çetin." Çetinlerin iki kızı bir oğlu olduğunu biliyordum. Kızlarından biri yurt dışındaydı, diğeri de sanırım karşımdaydı. Adı bile gizlenen o kadın...

"Daha önce adını duymadım. Haldun Çetin, babamla çalışıyor. Abini de tanıyorum. Bekir-" Gözleri bir yere takılı kalırken korkuyla titrediğini gördüm. Omzumun gerisinden bakışlarımı çevirdiğimde Haldun Çetin'in sağ kolunun kaşlarını çatarak yaklaştığını gördüm.

"Babanız sizi bekliyor küçük hanım." Yanımıza geldiğinde selam vermeden Kübra'ya bakmıştı. Babamın bana bakarken kullandığı o baskın bakışlardan biriydi. Bundan hoşlanmamıştım. Hiçbir koruma bir liderin kızına bu tonda konuşamazdı.

"Melih, selam sabah yok mu?" Alayla konuştuğumda omuzlarının gerildiğini gördüm. Ceketinin önünü iliklerken başını eğdi. Babamdan sonra güç bendeydi. Sonra diğer adamlar ve veliahtları geliyordu. Gücün adamlarımızdaki dağılımı da aynı şekildeydi. Benim adamım tek bir cümlesi karşımdaki için bir emirdi. Türk mafyasındaki hiyerarşi bu şekildeydi.

"Karanbey kusura bakmayın. Haldun Bey, biraz telaşlandığı için acil bir durum söz konusuydu. Acil olduğu için selam veremedim." Göz ucuyla Kübra'ya baktığımda yüzü kireç gibi beyazlamış olduğunu gördüm.

"Kübra Hanım'ı ben bırakırım." Kübra kocaman gözlerle bana baktığında başını sağa sola salladı. "Beni zor durumda bırakmayın. Aldığım emir onu güvenle geri götürmem." Gergin ve sert bir ses tonuyla itiraz etmişti. İtiraz kabul edemeyecek kadar kendi bildiğimi okuyan biriydim. "Gidelim Kübra Hanım."

Kübra benim yanımdan geçip Melih'in arkasına geçti. "İyi günler Karanbey." Melih başını salladı. Kübra bakışlarını gözlerime diktiğinde o tanıdık duyguyu hissedebiliyordum. Yardım istiyormuş gibi olan o bakışlar, yüzündeki umursamazlığa tersti.

Haldun'un kızı benden niye yardım istesin ki? Ya Haldun bunu planladıysa? Amacı dikkatimi dağıtmaksa ve bunun için kızını kullanıyorsa?

"İyi günler." İkisi uzaklaşırken Ali'nin mezarına baktım. "Bu işte bir iş var gibi. Ne dersin İkiz?" Ali burada olsaydı onaylayacağını adım gibi biliyordum. Elimi mezar taşına sürttüm.

"Bir süre görüşemeyeceğiz. Seni burada bile rahat bırakmayanların cezasını kesmeliyim kardeşim. Sonra söz huzur içinde uyumana izin vereceğim." Omzumun üzerindeki tozları silkeleyip arabamın olduğu otopark alanına adımladım.

Melih, Kübra'nın eline bakarken kaşlarını çatmıştı. Kübra'nın ağlıyor olduğunu buradan görebiliyordum. Melih ne söyledi bilmiyorum ama Kübra başını sağa sola sallayıp ağlamayı kesti. Melih onun kolunu tutup arabaya bindirdikten sonra kendi tarafına adımlayıp içeri girdi ve gaza basıp uzaklaştılar.

Neden Haldun'un kızını sadece bir adamı almaya gelmişti ki? Neden o adam altında çalıştığı adamın kızına bok gibi davranıyordu ki?

Acaba yanlış mı yapmıştım? Tanımadığım o kadının gözlerinde gördüklerim benim zihnimin bir oyunu muydu yoksa gerçek miydi?

Kübra Çetin.

Telefonu çıkartıp Faruk'a bu kadını araştırması için mesaj attım. Bu kızı neden herkesten gizlediklerini öğrenmem Haldun'un bir pisliğini daha bulmam demekti ve ben bu camiada yer edinmek istiyorsam pis oynamalıydım.

 

 

KÜBRA

Yüzümde patlayan tokatla yere düştüm. "Bu evden çıkman yasak demedim mi ben?" Bekir yani abim gibi görünen adam benim gardiyanımdı. Emirler Haldun Çetin'den çıkar, yargılama da Bekir Çetin'e düşerdi.

"Annemi görmeye gittim." Öfkeyle homurdandığımda saçımı tutup başımı geriye çekti. Saç diplerimdeki acıyla gözlerim yaşarırken öfkeyle bakmayı sürdürdüm. Bu eve hapsedileli 14 yıl geçmişti. Gerçek ailemi unutmama sebep olan ilaçları vermişlerdi. Anılarım silinmişti. Onları hatırlayamıyordum ve sanırım onlarında da beni umursamadığını kabullenmem gereken bir dönemdeydim.

Kimdim ben? Buraya geldikten sonra ailem beni çok aramış mıydı? Bir kardeşim, abim, ablam var mıydı? Gerçek ismim neydi?

Hakkımda tek bildiğim bir şey vardı. Rusçam iyiydi ve bu evde onu konuşmam yasaklanmıştı. 4 ay önce öldürülen ve burada cidden bana annelik yapmış kadın benimle Rusça konuşup unutmama engel olmuştu. Bu ortaya çıktığındaysa gözümün önünde boğazını kesmişti Bekir. Bu evdeki tek güzel şeyi de elimden almıştı.

Beni bastırmaya çalıştıkça inada biniyordu öfkem. Hastanelik olacak kadar dövdüğü bir günün sonunda Haldun Çetin onu benden uzaklaştırmıştı. İşte şimdi tekrar cellat gibi dikilmişti tepemde.

"O hain, senin annen değil." Yüzümü bağırırken tükürükleri saçılıyordu. Svoloci.

[ Svoloci- Piç]

"O gözlerle baktığında içinden küfürler ettiğini bilmiyor muyum?" Çenemi tutup yüzümü sarstığında gülümsedim.

"Svoloci." Rusçası bok gibiydi. Bu yüzden ona Rusça konuştuğum her an deliriyordu. Elini tekrar kaldırdığında ondan önce davranıp tırnağımı boylu boyunca suratına geçirdim. Öyle bir bağırdı ki korku tüm bedenimi sardı.

"Seni küçük-" Elini tekrar kaldırdığında tokadı yüzüme inemeden Melih'in eliyle durduruldu. "Bekir dur." Saçıma doladığı elleri kasılırken gözlerindeki öfkenin yeni sahibi Melih'ti.

Melih'le ilk kez buradan kaçtığımda denk gelmiştim. Beni tutup buraya geri getirmiş ve tekrar yok olmuştu. Ta ki hastanelik olduğum güne kadar. Haldun Çetin'in sağ koluydu ama hayalet gibiydi. Bir anda var olup yok olurdu. Ne zaman hastanelik olacak kadar dayak yedim, işte o zaman Haldun Çetin, oğlunu gözetlesin diye Melih'i ayarlamış, onunla daha sık denk gelir olmuştuk.

Bir nevi Bekir'in gazabından, beni kurtaran şeytanın sağ koluydu Melih. Buradaki diğer korumalar gibi değildi, gözlerindeki asiliği görebiliyordum. Ama bir kez olsun onlara karşı gelmemişti. Emirlerini uygulamıştı. Emir dinleyen bir asi olabilir miydi? Bilmiyordum.

Hastaneden sonra Bekir'i her seferinde durduran Melih'ti. İleri gitmesini, öfkesini... Bu yüzden Bekir ile Melih asla iyi anlaşamazlardı. Bekir'in onu kıskandığını düşündüğüne adım gibi emindim.

Melih kusursuz kusurluydu.

Bekir'se sadece kusurluydu.

Bekir'in ileri gitmesini durdurmak için her seferinde onunla olduğum odada oluyordu. Bu yüzden mezarda onun yanına geçmiştim. Melih öfkelenirse onlar gibi olur ve bu evdeki hayatım daha da cehenneme döner diye korkmuştum. Melih kalan son savunmamdı.

Buna ne kadar savunma denilirse o kadardı.

"Karışma Melih." Bekir elini çekecekken Melih başını hafifçe salladı. "Emir aldım Bekir. Baban kıza yaklaşmanı yasaklamamış mıydı?" Bekir'in elini ittirip bakışlarını bana çevirdi. Gözleri yüzümde gezinirken huzursuzca kıpırdanıyordu. Bekir bana karşı kontrolsüz şiddet uyguladığı her günün sonunda benden tiksinir gibi bakıyordu yüzüme. Bu kadar zavallı gibi davranmama kızıyordu belki de bilmiyordum. Yüzündeki ifadesizlik maskesi tekrar belirdiğinde çenesini kaldırıp Bekir'e döndü.

"Götür bunu Melih. Öldüreceğim elimde kalacak. Üç gün aç bırakın. Aklı başına gelsin." İşte şimdi korkum artmıştı. Saçlarımı serbest bıraktığında Melih'in beni tutmasına izin vermeden odanın içinde en uzak noktaya hareket etmeye çalıştım.

O karanlık odadan nefret ediyordum.

O kapalı karanlık odadan nefret ediyordum.

"Nyet Melih. Olmaz. Orası olmaz." Bağırışımla Melih duraksadı.

[ Nyet- Hayır ]

"Hadi, emrediyorum sana. Götür onu odaya koy. Yoksa elimden bir kaza çıkacak." Bekir'in cümleleriyle Melih gözlerini kısıp bana adımladı. "Olmaz." Kolumdan yakaladığında çığlık attım. O odayı istemiyordum.

"Küçük asi gibi davranmayı kesene kadar her seferinde o odada olacaksın. Beni anladın mı?" Bekir'in yüzündeki keyifli ifadeye yumruk savurmak istiyordum, odadan çıkıp koridorda tabiri caizse sürüklenirken bu fırsatı kaçırmıştım bile.

"Nyet. Nyet. Nyet." Melih beni sırtına attığına tekmelerimi ve yumruklarımı savurdum, bundan etkilenmedi bile.

"Mi Dispiace" Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum, bilmek de istemiyordum. Nece olduğu umurumda bile değildi. O odaya gitmekten nefret ediyordum.

Aniden popomun üstüne düştüğümde minik hapishaneme atıldığımı anladım. Yerden kalkamadan son aydınlığımı da kapanan kapıyla yok ettiklerinde bir etkisi olmayacağını bile bile kapıyı yumruklamaya başladım.

"Ya ub'yu tebya, svolci." Seni öldüreceğim. Elimi saçıma geçirip yere çöktüm.

Kapalı bir kutudaydım. Nefesimi kesecek kadar küçüktü burası.

Karanlık ve dar.

Asla buradan çıkamayacaktım. Burada ölüp kim olduğumu bilmediğim bir şekilde yok olacaktım.

Hıçkırıklarım karanlık duvarlara çarptı.

Her yer karanlıktı, tıpkı geleceğim gibi karanlıktı.

"YA ub'yu vas vsekh." Hepinizi öldüreceğim.

[ Mi Dispiace - Üzgünüm]

🖤

Bölümleri cumartesi günleri gelecektir

Bölüm sonrasında hikayeler de ve Tiktok videolarındayım. Yorumlarınızı okumak ve izlemek bana iyi gelecek, gülüp eğleneceğiz.

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
X: aysedenizzs / #karanbey

Beğenmeden geçmeyin bebitolar ♡

 

Bölüm : 28.11.2024 22:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...