
🎵 Can Ozan - Toprak Yağmura🎵
Selammmm
Nasılsınız ayol?
Ben iyiyim, yani bir tutam önceki bölümün etkisindeyim diyebilirim. Yaralarımızı saracağız, Hakan yine bir delilik yapmazsa eğer. Bu aralar zapt edilmez komşu çocuğu gibi. Neyse Valeria onu adam edecek umarım.
Buraya kadar geldiyseniz, serinin ilk iki kitabını bitirmiş ve üçüncü kitabının ilk bölümüne gelmiş oldunuz. Tekrar tekrar hoş geldiniz <3
Karanbey III'e hazır mısınız?
Evetttttttttttttttttttttt
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
22. BÖLÜM - BRATVA

(Pakhan ve ailesi temsili)
VALERİA
“Seni özlüyorum. Varlığına o kadar alışmışım ki sensiz olmuyor. Gittiğim için bana kızgın olduğunu biliyorum. Ama o zamanlar seninle de olmuyordu. Kırılmış her bir zerremiz bizi kanatıyordu. Sen geri adım atmazsın Hakan. Geri adım atıp daha fazla parçalanmadığımız için pişman değilim. İçini rahatlatır mı bilmiyorum ama artık uyuyamıyorum. Hiçbir yer senin yanın kadar güvenli gelmiyor.”
“Günaydın.” Raskol, tırmandığım ağacın altında ellerini cebine tıkarak duruyorken saklanmanın bir anlamı yoktu. Etraftaki kalabalık beni bunaltıyordu. Büyük bir malikanenin içinde kumdaki bir tanecik gibi hissediyordum. Bulabildiğim ilk fırsatta gizleneceğim sessiz yerlere sığınırken Raskol daima beni buluyordu.
“Kahve içer misin?” Yarıladığım termosu salladığımda elini kaldırdı. Termosu ona attım. Artık kahvenin neye iyi geldiğini biliyordum. Kalbindeki kırgınlığı ve acıyı kendine has acılığıyla dengelemek için birebir ilaçtı. Onun kupalarca kahve içmesinin nedenini artık tecrübe edinmiştim.
Acıyı, başka bir acı bastırıyordu.
“Pakhan ortalarda gezmemden hoşlanmıyor. Aslında çoğu üye. Saklanmak iyi geliyor.” Kendimi ufak bir çocukmuş ve yeniden hapsedildiği için hor görülüyormuş gibi hissediyordum. Pakhan’ın onaylamadığı gayrimeşru çocuğu olan beni, Bratva’daki uçan kuşlar bile sevmiyordu.
“Pakhan ortalarda gezmeni istemeseydi ölü biri olurdun zaten.”
“Bu beni çok rahatlattı. Cidden. Sende olamasaydın kaygıdan geberip gidecektim.” Gülümsedi. Dışarıdan sert göründüğü için çoğu kişinin bakışlarını bile ondan kaçırdığına şahit olmuştum. Yine de benim yanımdayken gerginliğini bastırıp yitirdiğimiz onca zamanı kapatmaya çalışıyor gibiydi.
“Raskol.” Tırmandığım ağacı yavaşça inmeye başladığımda geri çekilip söyleyeceklerimi bekledi. Bana karşı sabırlı oluşunu hissettirdiği anlardan biriydi bu. Ne zaman bir şey söylemek için duraksasam gözlerinde bir an olsun sabırsızlıkla çevrelenmiş o bunalmış ifade olmazdı.
Onunsa gözleri değil, sözleri sabırsızdı.
Ayaklarım toprağı bulduğunda Raskol kaşlarını çatarak ayakkabısız ayaklarıma baktı. “Ayakkabıların nerede?” Koca evde ayakkabılarım kaybolup duruyordu. Kaybolmak yerine birilerinin bana eziyet çektirmek için sakladığını içten içe bilsem de kaybolduğunu varsayarak kendimi kötü hissettirmeyi reddediyordum.
Buradaki herkes benden nefret ediyordu. Türk mafyasının yanında olduğum söylentisi o kadar hızlı yayılmıştı ki hapsedilen ve zorla alıkonulan ben değilmişim gibi her an hainlik yapacak bir tehditmişim gibi görüyorlardı.
Benim kendimden başka zarar verdiğim kimse yoktu.
“Ayakkabın nerede?” Ondan yardım alabilirdim. Ona bana yapılanları anlatıp onun kanatları altında güvenle kalabilirdim. Bunu yapmamı engelleyen tek şey bir başkasının beni koruması için beklemek veya benim için bir şeyleri değiştirmek için çabalayışını istemememdendi. Ben kendime yetmek istiyordum.
“Bana getirdiğin kitapta stresi atmak için toprağa çıplak ayakla basmak gerektiği yazıyordu.”
“Saçmalık!” Öfkeli bakışlarında belirmiş koruyucu o otoriteyle eğildi. “Evden ormana kadar asfalt sonrası çakıllı yol var. Stres atmak istiyorsan vereyim silahlardan birini. Öldür istediğini.” Bu nasıl saçma bir çözüm yoluydu? Gözlerimi kıstığımda duraksadı.
“Ben katil falan değilim.”
“Ol. Ne olacak?” Ne? “İki, üç kurşunda sen sık. Rahatlayacaksın, dinle beni.” Bunu öylesine bir etkinlikten bahsedermiş gibi söylüyordu ki şaşkınlığım beni ele geçirdi.
“Sen normal değilsin.”
“Teşekkürler. Uzun zamandır iltifat almıyordum.” Dudaklarım kendiliğinden kıvrıldığında Raskol kaşlarını kaldırdı. Bunu beni güldürmek için söylemişti ve işe yaramıştı. “Gülümsediğine göre şimdi bana gerçeği söyle. Niye ayakkabın yok?” Derin bir soluk alıp etrafa bakındım.
“Kaybettim.”
“On çift ayakkabının hepsini nasıl kaybettin?” Ona bakıp omuz silkerken düşünürmüş gibi gözlerimi kıstım. “Yoksa çalındı mı?”
“Bence ben kaybettim.”
“Nasıl kaybettin o zaman?” Omuz silktim. Bir yalan aklıma gelmiyordu.
“Nereden bileyim ben, ara sıra hafızamı kaybediyorum. Yine kaybetmişim baksana. Hatırlamıyorum. Yoksa buradaki çalışanlar bana bulaşmak için ayakkabımı çalacak değiller ya.” Başını ağır ağır sallarken bakışları sertleşti.
Her şeyi itiraf ettin Valeria!
“Seninle uğraşıyorlar mı?” Sesindeki tehditkâr tınıyla sessizce baktım ona. “Ne zamandır Val? Niye bana söylemedin?!”
“Niye söyleyeyim ya?” Harelerindeki karanlık ifade cümlelerimi yutmak zorunda kalmama neden oldu. “Geldiğimden beridir.” Bazen Raskol beni ürkütüyordu ve bunu beni konuşturmaya çalıştığı zamanlarda takındığı o ürkütücü bakışlarıyla başarıyordu.
“İki koca hafta seninle uğraşıyorlar ve sen şimdi mi söylüyorsun?” Başımı usulca salladığımda baş ve işaret parmağıyla burnunu sıkıştırıp sessiz bir küfür savurdu. Yere diz çöküp ayakkabılarının bağını çözmeye başladığında başını sağa sola sallıyordu.
“Giy şunları. Kimin yaptığını bulup o götürdükleri ayakkabıları sokacağım onlara.” Ayakkabılarını önüme koyup ayaklandığında şaşkınlıkla ayakkabıya baktım.
“Kocaman ayakların var Raskol.” Ayakkabısı benim ayaklarımın iki katı büyüklükteydi resmen. “Uçan tekme atsan karşındaki geberir.” Raskol’un çatık kaşları eski haline çevrildiğinde derin bir soluk alıp ayakkabısını giymeye başladım. Burada herkes ciddiydi ve gülümseyen kimse yoktu. Bu yüzden Raskol’un beni güldürmek için belirişi de kendisinin de ciddi bir yüz ifadesiyle karşımda durmayışı biraz da olsa beni rahatlatıyordu.
“Raskol, burada ne kadar kalacağız?” Pakhan, beni sevmiyormuş gibi aynı sofraya oturmama bile izin vermiyordu. Onun etrafta olduğu zamanlar dışarı çıkmam bile neredeyse yasaktı. Burası hapisti ve tam da tahmin ettiğim gibi cehennemimdi. Çetin evinden çok daha kasvetli ve tehlikeli gelmeye başlamıştı.
“Pakhan hazmeder hazmetmez, gideceğiz.” Onun adasına yani hapsedildiği o evine gitmek istesek de Pakhan’ın sözü burada kanundu. Beni görmek istediğini söyleyip gönderse her şey daha kolaylaşacakmış gibiydi. Beni ne gönderiyordu ne de kabul edip yüzüme bakıyordu.
“Hadi gidelim. Yemek zamanı.” Uzattığı koluna girdiğimde takılmadan yürümeye çalışarak onunla ilerlemeye çalıştım. “Bu sefer masada yanımda otur.” Bunun benim elimde olmadığını biliyordu. Ses çıkarmadığımı görünce bana baktı.
“Uzaklaşmak iyi geldi mi?” Neyi kastettiğini bildiğim için her bir zerrem kasılırken bakışlarımı ondan ayırdım. İyi falan gelmemişti, düşünmemek için onu yazıyordum. Sonrasında düşünmemek için kendime ve buradaki durumuma odaklanmak için onu unutmuşum gibi davranıyordum. Çoğu zaman bu imkansıza yakındı.
Buradakiler bana yabancıymış gibi davranırken burası benim ailem ve evim olmuyordu. Ailem ve evim dediğim yerden de kovulmuştum. Sanırım daima evsiz ve kimsesiz olmaya mahkûm edilmiştim. Benim kafesim de buydu. Dilediğim kadar özgür olduğumu dile getirsem de asla bir yere ait düzenli bir yaşamım olmayacaktı.
Buradaki ömrüm ne kadardı mesela? Pakhan beni kovana kadar mı kalacaktım? Yoksa Raskol ağlamalarımdan sıkılıp mı kovacaktı beni? Bir şekilde ipleri elime alıp kendi hayatımı sadece kendime güvenerek inşa etmeliydim.
Bir eve ve aileye sahip olmak için ne yapılırdı? Bunun cevabını bildiğimi sandığım yerden kovulmuştum. Şu an tamamen cevapsız sorularım vardı ve ben sorulardan nefret ederdim.
“Raskol…Bir aileye sahip olduğumu ne zaman anlarım?”
“Bir abin olduğunda.” Duraksayışımı fırsat bilip yanağımdan makas aldı. “Senin ailenim.”
“Evleneceksin. Ailen başka biri olacak.” Kaşları hafifçe çatıldı. “Senin çocukların olacak. Sen baba olacaksın…Belki dede bile olursun. Ailen kalabalık olacak. Benim orada yerim yok.”
“Yine de ailenim. Evlenince veya bana yüklenen sıfatlar değişince aileden kovulmuyorsun Val. Sana asla bunu yapmayacağıma yemin ederim. Ama sen beni kovarsan bilemem.” Sonlara doğru sesi hafif bir çocuksulukta çıkmıştı.
“Ben…Bende seni kovmam.” Dudaklarının kenarı kıvrılırken başını salladı. Yanlış önceliğim yüzünden az kalsın ailemden kalan son parçayı da kaybediyordum. Bu yüzden artık abimi ne ardımda bırakırdım ne de karşıma alıp düşmanımmış gibi davranırdım.
Onunla yıllar sonra denk geldiğimiz ilk an duvar oluşumdan o kadar pişmandım ki zamanı geçmişe alabilseydim, onu görür görmez sıkıca sarılıp onunla gelirdim.
“Geçmişi düşünme Val. Gözlerindeki hüznü gördükçe o piçi öldüresim geliyor.” Bakışlarımı hızla önüme çevirip yutkundum.
“Onu düşünmüyordum. Seninle ilk tanıştığımızda sana karşı buz gibi oluşumu anımsadım.” Bu konuda kendimi suçlamamalıydım. Sonuçta geçmişim de olsa onu hatırlamadığımdan yabancı biriydi. Şu an anımsadıklarım, ona karşı yüreğimdeki tüm buzları eritmemin anahtarı olmuştu.
“Birkaç kez sana ulaşmayı denedi.” Bu beni heyecanlandırmamalıydı. Yine de göğsümde filizlenen o tatlı heyecana engel olamadım. Onu özlemiyorum desem kendime yalan söylemiş olurdum. Özlüyordum.
Kırgınlığım, özlemime ağır basıyor, onu özlerken bir yandan varlığını umursamayışıma neden oluyordu.
“Bana abinle gitseydin dedi. O yüzden ulaşması umurumda değil.” Kalbim, gümbürdeyerek göğsüme çarparken sözlerimin aksine onu istiyordu. “Bana ulaşmasını istemiyorum.”
Onu özlesem de görmek istemiyordum. Gözlerini bana körleştirmiş adamı görmekle ilgilenmiyordum.
“Halledilir. Buraya Pakhan’dan izinsiz gelemez.” Anlamsız bakışlarımı ona çevirdiğimde konuşmaya devam etti. “Mafya dünyasının raconuna göre bir mafya başka bir liderin bölgesine girmek için haber vermesi gerekir. Pakhan sadece tüm liderlerin lideriyle konuşur. Türk mafyasının lideri o değil, bu yüzden buraya asla gelemez. Gelirse-” Cümleleri beni endişeye sürüklüyordu. Hakan benim peşimden gelmezdi. Annesi ve babasıyla olan savaşı varken benim için gelemezdi.
“Gelirse ne olur?” İçimdeki o umut kırıntısına engel olamadan cümle usulca dudaklarımdan dökülmüştü.
“Fedor, Türk mafyasının aracısı. Eğer izinsiz bölgeye girdiği yakalarsa öldürme emri var.” Ne? Adımlarım birbirine karıştığında düşmemem için kolumu tuttu. Fedor, ona asla acımazdı.
“Öldürmeyecek. Kimse onu öldürmesin.” Endişe damarlarımda usulca zehriyle dolaşmaya başlarken başımı sağa sola salladım. “Lütfen ona kimse dokunmasın. Gelmez zaten. Ama gelirse de öldürmeyin. Lütfen abi.” Ona abi dediğim zaman tıpkı şu an olduğu gibi bakışları yumuşardı.
“Fedor’un alanına giremem.” Gözlerim yanarken birkaç saniye sessizce durdum. Bana git demişken gelmemesi gerekirdi. Niye yaptıklarıyla söyledikleri birbirinden farklı olmak zorundaydı ki? Dengesiz adam.
“Ferhat Yılmaz’la arkadaş olduğunu söyledi. Ferhat’a söyle. Lider o değil mi? Onu durdursun. Emretsin.”
“Ferhat’a uyarı gönderdim. Endişelenme sen.” Bu beni rahatlatmamıştı. Onu kimse durduramazdı. Ferhat’ı dinlemeyecekti. O bir şey yapacaksa, kimseyi dinlemez bir tek kendi bildiğini okurdu.
Douglas, Valeria. Douglas daima onu durdururdu.
“Telefonunu alabilir miyim?” Sorgusuz iç cebinden çıkartıp telefonunu verdi. Douglas acil bir durumda aramam için bana verdiği o numarayı ezberlemiştim. Hızla numarayı yazıp aradım. Kulağıma yaslarken ilk çalışta açıldı.
“Merhaba ben Kü-Valeria.” Karşı taraftan ses yoktu. “Telefonunuzu Gerardo verdi.” Duraksadım. Bunu söylemem onun hayatını tehlikeye atar mıydı? Raskol’la Gerardo arasındaki dengeyi bilmiyordum.
“Bu numarayı bir Rus’a mı verdi?” Aksanlı bir Rusçayla telefonun ucundaki robotik ses kulaklarımı doldurdu. Ben Türkçe konuşmuş olmama rağmen bana Rusça cevap vermişti. “Sorun ne?”
“Hakan Karan, onun Fedor’un radarına veya Pakhan’ın görüş açısına düşmeyeceği bir şekilde korumaya almanızı istiyorum. Rusya’ya ayak basmamalı ve zarar görmemeli. Gerardo acil bir durumda bu numarayı aramamı söylemişti.” Sustuktan birkaç saniye sonra arama sonlandı. Telefonu kulağımdan ayırıp tekrar aradım ancak ulaşılmadığına dair o Rusça sesi duyunca pes ettim, numarayı silerek telefonu Raskol’a uzattım.
“Gerardo mu? Capo, Gerardo. İtalyanlar senin kaçırılmanla ilgili değil diyorsun ama tüm Capo’luk senden haberdar mıydı?”
“Öyle değil.” Ona beni kaçıranın Ümit’in, hapsedenin Haldun ve ilaçlarla zihnimi tahrip edenin Ali olduğunu anlatmıştım. Hala yaşadıklarımın çoğunu bilmiyordu.
“Onlar bana zarar gelmesin diye yardımcı oldu.”
“Enrico ve Gerardo ölseler bir Rus’a yardım etmez.” Onun aksine ben İtalyanlara ne öfke duyuyordum ne de yardım edişlerinde kötü bir niyet arıyordum. Bana yardımlarını görmezden gelmezdim.
“Öfkeni ve intikamını da bırak, Raskol. Bana yardım ettiler. Kendi yöntemlerine göre korudular beni.”
“İtalyanlara güvenemezsin Val.”
“Ben artık hiç kimseye güvenmiyorum.” İrkilse de onu yeni yeni tanıdığımın ikimizde farkındaydık. Aramızda tam on dört yıl vardı ve o da bende hiç güzel yıllar yaşamamışken aniden abi-kardeş olamazdık. Zamana ihtiyacımız vardı. Benim birine daha kırılmadan yaklaşabilmek için zamana ihtiyacım vardı. Bana zarar vermeyeceğini içten içe hissediyor olsam da kendimi korumaya alışıma kimse tek kelime edemezdi.
İhanet en yakınlardan beklemediğin anlarda gelirdi. Türkiye’de öğrendiğim en önemli şey buydu. Fiziken birinin zararından çok daha büyük yıkım getirebilen saldırılarda vardı.
“Seni kırmak istemiyorum R. Ama Enrico da Gerardo da bana iyi davrandı.” Melih bazı zamanlar onu unutmamam için berbat davranmış olsa da bana göz kulak olmuştu. Bekir’in bana daha fazla zarar vermeyişinde en büyük neden oydu. Douglas’sa daima kibar biri gibi davranmaktan çekinmemişti. İkisini tanımaktan asla pişman olmamıştım.
“Ayrıca ikisi Nadia’yı kaybetti.” Raskol’un daima bu konuyu açmaktan kaçındığının farkındaydım. Nadia’ya onun yanındayken belki de Melih’in bana hissettiği o aileden olma duygusunu ona karşı da hissedebilmişti. Bunu ne dile getiriyor ne gösteriyordu. Ama gözlerinden anlaşılıyordu her şey.
“Sen Türkiye’deyken ben İtalya’ya gittim. Ona veda ettim.” Bunu söylerken bakışlarındaki kırgınlığı görmeme izin vermeden bakışlarını kaçırdı. Nadia’yla vedalaşmasından memnundum. Kendini suçluyordu, eğer beni almaya Nadia’yla gelmemiş olsaydı onun ölmeyeceğini düşünüyordu.
“Onun ölümünü hiçbirimiz engelleyemezdik.” Sessiz kaldı.
“Ölümleri engelleyemeyeceğimi biliyorum. Sadece utanç içindeyim. Enrico’nun yerinde olsaydım ve sana ulaştığım gün kaybetseydim…Daha erken kardeşini ona söylemeliydim. Kaybettikleri onca zaman ve güzel anı…”
“Nadia’nın ölümü hepimizin suçuydu. Seni çağıran bendim. Onu korumaya o kadar odaklandım ki bunun bedelinde başkalarının zarar göreceğini tahmin edemedim.” Boştaki elim karnıma kayarken vicdan azabım kar topu gibi büyüdü. Belki de bencilce davranıp Raskol’u çağırmamın bedeli karnımdaki zararsız bebeğin ölümüydü. Nadia’yı benim çağırışım öldürmüştü. Raskol’u ölümden döndüren benim onu Bratva’dan korumak içindi ve bedeli kayıplarla ödenmişti.
Bunca yaşananlara rağmen beni suçlayışını anımsamak ilk günkü gibi nefesimi keserken gözlerimi kırpıştırıp onu zihnimden uzaklaştırdım.
“Kendini suçlama Val. Nadia konusunda en büyük suç Orlando itinindi. İtalyanlar onu getirmese sen de kaçırılmazdın.” Orlando’nun yüzünü hatırladığım için beni buradan götürenin o, olmadığını biliyordum. Başka biri daha vardı. Rusçası hatasız ve Bratva’ya ait dövme taşıyan biriydi.
Yılan. Bratva’ya ait her bir adamda olan dövme biçimiydi. Çoğu zaman iç bilekte veya ensede olurdu. Beni Raskol’un yanından alanın bileğindeydi. O evi İtalyanlar yakmadı, Bratva’daki hain yakmıştı.
“Beni Türkler kaçırmadı. Beni buradan biri kaçırdı ve Türklere gidebilmem için Orlando’ya teslim eden Bratva dövmesine sahip biriydi. Hafızamın parça parça gelmesinden nefret etsem de o dövmeyi net hatırladığım için memnunum. Bratva’daki kimseye güvenmiyorum.”
“Pakhan, İtalyanların olduğunu söyledi. O asla yalan söylemez, Val.” Yıllardır iktidar olan ve gücüyle hakimiyetini elden bırakmayan biri asla dürüst bir şekilde yaşamazdı. Güç insanı zehirlerdi. Pakhan’ın yürüyüşünden bile zehri akıyordu.
“O yüzden mi hastalığını gizliyor?” Raskol kaşlarını çattı, bakışları ne ima ettiğimden emin olmuyormuş gibi şüpheyle çevrelenmişti. Pakhan’ı üç kez görmüştüm. Kimsenin olmadığı üç farklı alanda yürürken ellerini sol bacağına sürtüp durmuştu. Beni veya bir başkasını fark ettiği zaman hiç acı çekmiyormuş gibi yüz ifadesini değiştirmiş ve bedenini dikleştirerek heykel gibi yürümeye devam etmişti. Onun canı yanıyordu ve bunu Bratva’dan gizliyordu.
“O hastalanmaz. Çivi gibidir.” Yine de gözlerindeki şüphe silinmemişti.
“Pakhan, İtalyanlar suçlu dediyse tamam o zaman.” Sesimdeki uyumlanan o tonlamaya rağmen tamamen tersi düşüncedeydim. Pakhan, Tanrı mıydı? Niye yanılmazmış gibi sorgusuz sualsiz ona inanıyorlardı? Belki o da kandırılmış, hatta kandırandı. Nereden emin olabilirlerdi ki? O yaşlı herif Ümit’in arkasındaki en büyük güç değil miydi? Ümit’e destek olan bana düşmandı.
“Yine de masaya oturmasam mı?” İçimdeki huzursuzluk katlanarak büyüyordu. Pakhan, beni reddettikçe korkularım tetikleniyordu. Bratva’dan biri benim yıllarca ortadan kaybolmamın pimini çekmişti. Onun kim olduğunu bilmemekle beraber Pakhan’ın bana ördüğü duvarları, ona itaat eden herkes örüyordu. Yalnız kaldığım Çetin evinden çok daha derin bir yalnızlıkla boğuluyordum. Yalnızlığım özleme dönüyordu.
Hayır. Onu özlemek yok Val.
“Şu ayakkabı mevzusunu halledeceğim. Başka canını sıkan bir şey var mı?” Her bir sorunumu çözmek için hazırdaymışçasına dikkatle kolumu tutan elimi sıktı. “Senin için Bratva’yı yakarım kardeşim.” Böyle anlarda yüreğimi dolduran sıcaklıkla beraber öfke kendini belli ediyordu. Öfkenin hedefi Raskol değildi, onunla var olacak abi kardeş ilişkisini mahvedenlereydi.
“Başka bir şey yok. Geri kalana alışkınım zaten.” Bir şey söylemek istiyormuş gibi dikkatle baksa da tek kelime etmeden yürümeye devam etti. Bundan memnundum. Beni hiçbir şeye zorlamıyor, anlatmam için diretmiyordu. Raskol, sessizliğime ortak olduğunda, onun hissettirdiği hüsranı ve kırgınlığı anlatmak istemediğim zamanlarda o kadar tatlı biri oluyordu ki bu zorlamayışı beni rahatlatıyordu.
Raskol Nikoloeva, iyi biri olmasa da sahip olup olabileceğim en iyi abi olabilirdi.
Bahçeye girdiğimizde birkaç koruma bakışlarını çevirdi. Hepsi buz gibi bakışları ve sert duruşlarıyla korkutucu görünüyordu. Benimle konuşmayı kestim göz teması bile kurmaları yasaktı. Aslında Bratva’daki çoğu kadına yaklaşımları buydu.
“Dmitri.” Bana Douglas’ı andıran uzunlukta olan koruma bize yaklaştı. Alnından yanağına ilerleyen bir iz vardı ve sol gözü siyah bir göz bandıyla kapalıydı. “Tüm korumalara ilet. Kardeşimi rahatsız eden çalışanları bulup bana getirmelerini istiyorum.” Dmitri başını sallayıp kulaklığına dokundu.
“Seni dinliyorlar.” Dedim şaşkınlıkla. Başını ağır ağır salladı. Buradaki bütün adamların yalnızca Pakhan’a itaat ettiğini sanıyordum.
“Seni de dinleyecekler.” Bratva’nın beni kabullenmesi o kadar umurumda değildi ki, Raskol’un sesinde var olan inanç, istemsizce onun gibi bir amacı arzulamama neden oluyordu. Bratva, Valeria’yı kabullenmeliydi. Benimle uğraşmak için değil, benimle uğraşanların canını yakmaya an kollamalıydılar.
Zihnimden geçen düşünceleri bastırırken çenemi dikleştirdim. Ne zamana kadar ağlayıp zırlayacaktım? Tüm bunlar başıma, Nadia’yı koruduğum için gelmemişti. Bunu bahane görmeyecektim. Bunca yılı bana yaşatan beni kabullenmeyişleriydi. Annemin neye benzediğini ve kim olduğunu bilmesem de onu da son nefesine kadar kabullenmemişlerdi. Yıllar geçmiş, yine konu benim kabullenmeyişimdi.
Birilerinin beni kabullenip görmesini beklemek istemiyordum.
Masaya yaklaştığımızda Raskol oturmam için sandalyeyi çekti, onun solunda olacağım o sandalyeye oturduğumda içeri gitti. Masaya kimse yerleşmemiş olsa da üzerine yiyecekler sıra sıra dizilmişti. Pakhan masaya otururken onun solunda Raskol, sağında Fedor otururdu. Bazı Bratva üyeleri de bu masada yemek yiyordu. Nikoloeva olmama rağmen masaya oturmamdan rahatsız olan Pakhan, Nikoloeva olmayanlarla oturuyordu.
Uyuz ihtiyar.
Pakhan bahçede belirdiğinde omzumun gerisinden eve bakış attım. Nerede kalmıştı Raskol?
“Masama oturmamanı sana söylemediler mi?” Pakhan’ın otoriter ses tonu oturduğum yerden kalkıp içeri kaçmak istememe neden oluyordu. Bunun tersini yaparak bakışlarımı ona çevirdim.
“Ben bir Nikoloeva’yım.” Buradaki herkes bakışlarını uzun bir süre onun bakışlarıyla kesiştiremezken kendimi zorlayarak ona bakmaya devam ettim. Bakışları bile ölümümü hatırlamama neden oluyordu. Çenemi dikleştirirken kaşlarımı kaldırdım.
“Bir Nikoloeva olmayanların oturduğu masaya bir Nikoloeva olarak oturabilmek en doğal hakkım.” Elini masaya yaslayıp eğildiğinde tüm hücrelerimin karıncalanmaya başladığını hissedebiliyordum.
Öleceğiz Valeria. Ona meydan okumayı bırak.
“Yanılıyor muyum deduşka?” İrkildi. Ona ya Maksim ya da Pakhan derlerdi. Fedor ve Raskol bile bir kez olsun dede veya deduşka dememişlerdi.
[deduşka büyükbaba / dede (sevgi dolu, yaygın kullanım)]
O beni reddedebilirdi, kendi kararıydı. Yine de benim de kendi kararlarımı uygulamak gibi bir inatçı yanım vardı. Buraya bir cehennemi daha yaşamak için gelmemiştim. Buna hiç niyetim yoktu. Beni kabullense de kabullenmese de ben bir Nikoloeva olacaktım ve buna engel olan herkesle savaşmak için elimden geleni yapmaktan çekinmeyecektim.
“Pakhan.” Raskol’un uzaktaki sesini duyduğumuzda bakışlarını arkamdaki bir noktaya çevirdi.
“Raskol, o niye masamda?”
“Çünkü acıktım.” dedim hızla. “Aile yemeklerinden hoşlanırım.” Bakışlarını bir kez daha bana çevirdiğinde yalandan gülümsedim. “Deduşkamı özledim.” Onunla bir geçmişimiz olmamıştı. Yine de bunu söyleyişime kattığım sevgi dolu ifadeye ben bile inanırken bulmuştum kendimi.
Eğer beni başından beri kabullenseydi hayatım nasıl olurdu? Bana zarar verenler korkup vazgeçerler miydi? Yoksa Pakhan daha acımasız mı olurdu?
Raskol ve Fedor’un, Pakhan’a karşı sevgiyle saygının harmanlandığı o ifadeyle bakarken aralarındaki geçmişi merak ediyordum. Pakhan acımasızlığıyla bilinirken kabul ettiği kendi kanından çocukları ve torunlarına da acımasız mıydı?
“Bana deduşka deme.” Dişleri arasından öfkeyle homurdanırken sandalyesini çekip yerleşti.
“Ama benim deduşkamsın.” Sanki bu kelime bakışlarını yumuşatıyormuş gibiydi. Belli ki ona, yıllarca sevgi dolu olmayan Pakhan dışında başka bir şekilde seslenilmemişti. Otoritesini bu şekilde duygusuz yönetmiş olması olasıydı.
“Valeria.” Raskol yanımdaki sandalyeye çöktüğünde uyarırcasına boğazını temizledi. Pakhan bakışlarını benden ayırınca sandalyesine oturup dirseklerini masaya yasladı. Masa yavaş yavaş tanımadığım adamlarla dolarken Fedor kendi sandalyesini çektiğinde beni fark etti.
“Artık bizimle mi yiyor?” Tüm bakışlar ona dönerken ağır ağır sandalyesine çöktü. Benden o kadar hazzetmiyordu ki bakışları, Pakhan’ın beni kabullenmemesinden çok farklı bir nedenden dolayı anlamlandıramadığım ifadeyle çevrelenmişti.
“Senin oturduğun sofrada kardeşim de oturabilir.” Raskol’un iması her neyse Fedor’un gerilen kaslarının nedeniydi. “Rahatsız olduysan içeride ye.”
“Soframda yine kavgaya başlamayın.” Pakhan’ın sesi ikisinin bakışlarını birbirinden ayırarak masaya çevirmelerine neden oldu. “Bugün, torunlarımdan Valeria’da bize eşlik edecek.”
Bize torunum dedi Valeria.
Onun kim olduğunu unutma, Valeria.
“Yemeğe başlayabiliriz.” Pakhan’ın sözü herkesi harekete geçirirken servis yapan görevliler sıra sıra önlerimize tabakları bırakmaya başladı. Sofrada kimse konuşmuyordu, askeriyeymiş gibi sessizlik içinde yemekler yeniliyordu.
O evdeki akşam yemeklerini özlüyordum. Faruk’un düşük çenesini de sofradaki neşeyi de. Asya’nın ikisine takılırken tatlı için yemeklerini hızlı bitirişini de Douglas’ın Asya’nın sofra konusundaki canavarlığını kınarcasına seyretmesini de. O akşam sofralarındaki eğlenceyi de gerginliği de deliliğini de özlüyordum.
Önümdeki çorbanın ne olduğunu bilmediğimden birkaç saniye kaşığımla karıştırdım. Bu evde yemek güvenli miydi? Raskol’un getirdiklerini yesem de şu an oturduğum sofrada yemek aynı şekilde güvenli hissettirmiyordu.
Raskol bir kaşık içtiği çorba kasesini önümdeki kaseyle değiştirdiğinde şaşkınlıkla ona baktım. Bakışlarımı görmezden gelip önümden aldığı kasedeki çorbayı içmeye devam etti. Kaşığımı elime alıp yaptığı hareketten dolayı güvende hissederek çorbayı içmeye başladım. Salçalı etli bir çorbaydı. İçinde başka sebzeler de vardı ve parçacıklı çorbaları pek sevmiyordum. Bu yüzden bir iki kaşık sonrası çorbayı içmeyi bıraktım.
Çorbalar başka yemekle değişirken Raskol aynı şeyi tekrarladı. İştahım pek olmadığı için çorba gibi keyifsizce baktım tabağa.
“Türkiye’de kala kala onların yemeklerine mi alıştın?” Fedor’un sesi sessizliği bölerken bakışlarımı ona diktim. Sevimsiz ve tam da dövülesi bir tipti.
“Türkiye’de kala kala mı? Orada kendi isteğimle tatile çıkıp yaşamışım gibi bahsediyorsun Fedor. Tutsak birinin Türk mutfağının engin lezzetlerine ulaşmasını mı bekliyorsun?” Bana hain gözüyle bakmalarının bir nedeni uzun süre Türkiye’de kalışımdı. Beynimi yıkayarak onların arasına sızmak için yetiştirildiğimi düşünüyordu çoğu. Ellerinden bir Nikoloeva kaçırılmış ve yıllarca burunlarının dibine gizlenmişti. Bu onların başarısızlığı olmasına rağmen bunu düşünmemeyi tercih ediyorlarken suçladıkları bendim. Acınasıydılar.
“Türklerle arabulucu olmak için sık sık görüşen sensin.” Dudaklarımı kıvırdım. “Belki de sen Türklere düşkünsündür.” Sesimdeki ima gözlerindeki öfkeyi harladı. Ondan hazzetmiyordum. Pakhan’ın yalakasıydı ve hatırladığım anılarda Raskol’un tehlikede olduğumdan, amcamızın annemle benim yerimi öğrenmiş olduğu için tehlikede olmamızdan bahsettiğini anımsamak Fedor’a karşı önyargılarımı arttırıyordu.
“Sen ne ima ediyorsun?” Öne eğildi ve sesindeki öfkeyi umursamadan su bardağıma uzandım.
“Türk yemeklerinden bahsediyorum Fedor. Sen neden bahsediyorsun? Ne iması?” Suyumu yavaşça yudumladığımda Fedor sessizce arkasına yaslandı.
“Ümit Karan’ı buldun mu?” Fedor kendisine soru yönelten Raskol’a çevirdi bakışlarını.
“Hayır.”
“Beni bir kez olsun şaşırt Fedor. Nasıl arabulucusu olduğun bölgedeki lideri, gözünden kaçırırsın?” Fedor, azarlanmaktan hoşlanmayan bir çocuk gibi öfkeyle dirseklerini masaya yaslayıp öne eğildi.
“Benim bölgemde Capo ile gizli kapaklı görüşen sen mi söylüyorsun bunu? Yıllarca yanındaki kızın onun kız kardeşi olduğunu bile gizlemişsin. Sen arabulucu olduğun adamın savaş başlatacağını bilmiyor musun?” Bu sefer köşeye sıkıştırılan kişi Raskol’du.
“İkiniz de başarısızlıklarınızı masama meze yapacak kadar yüzsüzsünüz. Kesin sesinizi.” Pakhan peçeteyle dudaklarını silerken önce Fedor’a sonra Raskol’a baktı. Raskol’u Türkiye’ye çağırarak onu da tehlikeye atmıştım. Bunu, bu masada daha iyi anlıyordum. Ruslar bile kendi aralarında rekabetteydiler ve bölgeleri onların hazinesiydi. Raskol’u, Fedor’un bölgesine çağırmam onu zor durumda bırakmıştı.
Raskol’u korumak için konuşmak üzere hafifçe kıpırdandığımda, o da masadaki koluma nazikçe elini değdirdi. Dudaklarımı birbirine bastırsam da Pakhan’ın gözleri, Raskol’un susturmak istercesine koluma dokunan elinden yavaşça yüzüme kaydı. Nefesimi tuttum.
Pakhan sofrasında tartışma istemiyordu, gözleri bunu ele veriyordu ve Fedor onunla ağız dalaşına girmemiz için önce beni daha sonra Raskol’u kışkırtmıştı. Eğer konuşmaya devam edersem Pakhan’ın daha da sinirini bozacaktım.
“Konuşmak mı istiyorsun?” Konuşmaktan vazgeçtim. Benim derdim Fedor’a laf yetiştirmek değildi. Raskol’u korumaya çalışırsam Enrico’dan bahsedecektim. Raskol da Hakan da bana Capo’dan asla bahsetmememi söylemişti. Onları dinlemek benim Pakhan’ın nefretinden fazlasını kazanmak için şansımdı.
“Sofranda konuşulmasını sevmiyorsun. Bu yüzden bunu yemekten sonra konuşmak daha iyi olacak sanırım. Sofraya saygısızlık yapılmamalı. Bu yüzden hayır, sofrana saygısızlık yapıp konuşmayacağım.” Beni anlamaya çalışıyormuş gibi birkaç saniye yüzümü seyretti, bana asırlar gibi gelen bir süreydi. Bakışlarını ayırdığı an derin bir soluk aldım.
“Yıllardır yanımdasınız, soframa daima saygısızlık yapıyorsunuz.” Elini salladığında boşalmış tabaklar kaldırıldı. “Onu örnek alın.” Raskol umursamadan yemeğini yerken Fedor, tamamen rahatsız olmuştu. Bakışları bana çevrildiğinde ona bakmak yerine önüme konulan tabaktaki yemeklere bakış attım.
Raskol yine tabaklarımızı değiştirdiğinde güvenle adını bilmediğim yemeği ağzıma tıktım. Olmayan iştahıma rağmen yiyordum, nedeniyse kaslarımın güce ihtiyacı vardı ve en ufak sorunda kendimi savunmak için sağlam yumruklarımla tekmeme ihtiyacım vardı. Hakan’ın bana öğrettiği savunma ve saldırı derslerine ihtiyacım olmamasını dilesem de göz göre göre masada Raskol’a beslediği düşmanlığını gösteren Fedor etmeni vardı. Bir benim bile hatırlamadığım Nadia’yı kaçıran ve peşimizden gelen o maskeli adam vardı. Bu masadaki biri de olabilirdi, çoktan ölmüş de. Bilmediğim her bir detay benim için tehlike demekti ve kendimi savunmak adına yemeklerimi aksatmadan tetikte olmam gerekiyordu.
Bakışlarım kaçamak bir şekilde masadaki yüzlerde gezinirken ağzımdaki lokmayı ağır ağır çiğnemeye devam ettim. Buradakiler hakkında bilgilere ihtiyacım vardı. Özellikle Fedor…Bakışlarım tekrar ona kaydığında dikkatle bana bakıyor olduğunu gördüm. Raskol için tehlike olan adam, bana kibar ve düzgün biri olarak davranmayacaktı. Pakhan’dan bile önce endişelenmem gereken oydu.
“Valeria.” Pakhan’ın bana seslenişi düşüncelerimden sıyrılmamı sağladı. Bakışlarım onu bulduğunda oturduğu yerden kalkıp başıyla evi işaret etti. Bu ne demekti? “Afiyet olsun.”
“Pakhan, bende gel-” Raskol ayaklanırken onun omzuna elini yaslayıp oturmasını sağladı. Benimle yalnız görüşmek istiyordu. Endişe her bir zerremi sararken bakışları tekrar beni bulduğunda refleksle oturduğum sandalyeden kalkarken buldum kendimi. Yürüyen mezardı ama bakışları hala ölümü çağrıştıracak kadar otoriterdi. Masadan ayrılıp peşine takılmadan önce Raskol kaşlarını çatarak endişe dolu bakışlarını bana çevirdi.
“Endişelenme R.” Birileri yanımda endişelenince farkında olmadan kendi endişemi bastırıp karşımdaki kişinin endişesini silip atmak için çabalarken buluyordum kendimi.
“Deduşka bana bir şey yapmaz.” Masada tabağa çarpan kaşık ve çatalın şıngırtısı bahçede yankılanırken bütün adamların bakışları bana çevrilmişti. Ne yani dedeme Pakhan mı demeliydim?
“Pakhan’a ne diyorsun?” Fedor’un şaşkınlıkla dolu çevrelenmiş ses tonu yüzüne de yansımıştı. Ona cevap vermeden Pakhan’ın gözden kaybolduğu sürgülü cama doğru adımlamaya başladım. İçeri girene kadar masadaki bakışların ağırlığını hissedebiliyordum. Oturma odasına girip Pakhan’ın ofisinin olduğu arka koridora saptım. Ellerim titrerken derin bir soluk alıp kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum.
“Kapıyı arkandan kapat.” Dediğini yapıp kapatırken endişem kontrolden çıktı. Çenemi dikleştirsem de kalp atışlarımın gürültüsü kulaklarımı uğuldatıyordu. “Otur.” Bakışlarım koyu tonlarda döşenmiş büyük çalışma odasını incelemeye başladı. Sağda en az on iki kişilik uzun bir masa vardı. Kapıdan içeri girdiğimde geniş bir oturma alanı şöminenin önüne yerleşmişti ve odanın solundaki duvar tavana kadar kitaplıkla çevrilmiş, bir masanın arkasında estetik bir şekilde duruyordu.
“Otur.” Dedi bir kez daha. Koltuklara yöneldiğimde tek kişilik koltuklardan birine çöktüm. Diğerine otururken arkasına yaslandı. Beni iki haftadır görmezden geliyordu. Onunla aniden yalnız kalmak beklediğim bir şey değildi.
“Niye buradayım?” Ellerim kucağımdaki yerlerini alırken titremeyi bıraktılar.
“Sofrada daha sonra konuşmaktan bahsetmemiş miydin?” Bunun için miydi? Elini salladı. “Konuş bakalım.” Gözlerim kısıldı. Sıradan bir sohbet mi istiyordu yoksa on dört yılı anlatmamı mı? “Ayakkabılarından başla önce.” Raskol’un dev gibi olan ayakkabıları hala ayaklarımdaydı.
“Kayboldular…Benim ayakkabılarım yani.” Raskol’un ayakkabısını çıkartıp ayaklarımı ahşap parkenin üzerine bıraktım. Sıcaklardı.
“Bu evde bir şey kaybolmaz.” Kendinden emin ses tonuna kaşlarımı çatmak istedim. Yapamadım. Bu evde olmasam da bende kaybolmuştum. Kendine fazlasıyla güveniyor, en büyük başarısızlığını görmezden geliyordu.
“Pakhan’ın kabul görmediği torunu olmanın yan etkileri.” Dudaklarımı kıvırdım. “Ayakkabılarım kaybettiğim onca şeyin yanında umursayacağım son şeyler bile değil.” Raskol fark etmemiş olsaydı aylarca ayakkabısız gezebilirdim. Umurumda bile değildi. Ne kalbimdeki ne de karnımın içindeki boşluğu hiçbiri dolduramazdı.
O evden çıkarken çıplak ayaklarımla dışarı fırlamıştım. O andan beri ayakkabılar pek ilgi çekici eşyam olmamıştı. Bu evde bile varlığım kesin değilken ayakkabılara tutunmakla ilgilenmiyordum.
“Varlığın beni rahatsız ediyor.” Dürüstlüğü karşılığında omuzlarım gevşedi. Yalan cümlelerin ardından yalancı vaatlerde bulunmaması bile onu sevmemi sağlıyordu. En azından dürüsttü.
“Biliyorum. Alışkınım.”
“Sana güvenmiyorum. Sofrada torunum dememe bakma.” Beni kabullenmiyordu.
“Buna da alışkınım.” Dudaklarımdaki gülüşün yapaylığına engel olamadım. Dürüstlüğü canımı yakmamalıydı. Beni bir yalana inandırmıyordu sonuçta. Yine de canım yanıyordu.
“Bakışların…Anneninkiler gibi.” Duraksadı. Annemi hatırlamıyordum. “Raskol’a baktığımda babanı görüyorum, sendeyse anneni.” Bunu iğneleyici bir şekilde söylemesini beklesem de şefkatli bir tınıda söylemişti. Babamdan bahsetmesi onun sesini yumuşatmıştı.
“Onların yüzünü hatırlamıyorum.” Sesimden akan çaresizliğe engel olamadım. Ne annemin ne babamın neye benzediğini bilmediğim için sessiz kaldım. Bu o kadar garipti ki geçmişimle ilgili yeteri kadar bilgim yoktu ama geçmişin acılarını hatırlayacak kadar kırılmıştım da.
“Bazen hatırlamadığım için kızsam da hatırlayacak bir geçmişim olmadığını biliyorum. Hangisine kızdığımı bilmesem de kızgınım. Bratva’ya itaat ettiğini için babam beni sakladı. Eğer saklamasaydı-”
“Burada güvende olurdunuz. Suçladığın ben miyim?” Ona kibarlık yapıp hayır demek istedim. Yapamadım.
“Sensin. Bratva. İtalyanlar. Türk mafyası. Hepiniz hayatımın boşa gitmesinin başrolüsünüz. Benim hayatımın ana karakteri bile sizsiniz, ben değilim.” Yanaklarımdan süzülecek olan yaşları elimin tersiyle silerken bakışlarımı ondan çektim.
“Ben bir Nikoloeva’yım. Bunu sen bile değiştiremezsin.” Onun gözlerine bakarken görüşüm gözyaşlarımdan bulanıklaştı. “Senin onayına ihtiyacım yok. Ben buraya aitim.” Artık bir yere ait olmak istiyordum.
“Hayatımı mahvedenlerden biriyken nereye ait olduğumu sen değil, ben belirlerim.” Akmak için an kollayan gözyaşlarım bile bu ihtiyara savaş açmış oldukları yerde duruyorlardı. Pakhan bakışlarını çektiğinde kaşları tamamen çatılmıştı.
“Raskol’dan sonra bir sen eksiktin.” Diye homurdandı. “İkinizin tavrı babanız Viktor’u hatırlatıyor.”
“Bundan ne çıkarmalıyım?” Dirseklerini dizine yaslayıp öne eğildi. Kaşlarındaki çatıklık bakışlarındaki ciddiyetle birleşince ürkütücü hissetmeme neden oluyordu.
“Eğer bir Nikoloeva olduğunu söylüyorsan, tamam. Sen bir Nikoloeva’sın. Sana saygısızlık yapanları bizzat cezalandıracağımdan emin olabilirsin.” Çenemi dikleştirip gülümsedim. Bu hareketimdeki alayı fark etmiş olacak ki bakışlarında gülümsememden rahatsız olan o ifade belirdi. “Komik olan ne?”
“Güçlü bir adam nasıl oluyor da beni bunca yıl bulamadı ve kandırıldı? Bana saygısızlık yapanları cezalandıracağını söyledin. Yıllardır bana yapılan saygısızlığı nasıl fark etmedin? Benim senin gücüne ihtiyacım yok. Bana saygısızlık yapan kimse ben kendim, cezalarını veririm.”
“Fevrisin.”
“Fevri olmaktan başka çarem olmadı. On dört yıl ailemin beni bulacağına inanırken aslında burada Pakhan denilen biri yüzünden zaten hapiste olduğumu anımsamak ne kadar kırıcıydı biliyor musun? On dört yıl kaçtığım her fırsattaki amacım, beni istemediklerini bilmediğim Bratva’ya gelmek için boşa çabaladığımı fark etmek…Bana yıllardır saygısızlık yapıyorlar ve hiçbir halt yaptığınız yok.” Boğazımda düğümlenen yumruyla yutkundum.
“Buraya geldiğim ilk günden beri altında çalışan kim varsa acımasız davrandılar.” Bakışlarında bunu bilmiyormuş gibi bir ifade belirdiğinde konuşmaya devam ettim. “Acım o kadar büyüktü ki onların acımasızlıklarına sesimi çıkartmakla uğraşmadım. Zihnimde bir yerde hep buranın dünya üzerindeki cehennem olduğunu tekrarlayıp durdum. Senin arkanı döndüğün bana, adamların nasıl el uzatır? Ben doğduğum andan beri birilerinden gizlenen bir tutsakken senin kanını taşımama rağmen hala nasıl tutsak gibi muamele görürüm?”
“Sorunlarını anlatmazsan-”
“Ben niye birilerine sorunlarımı anlatmak zorundayım?” Sesim hafifçe yükseldi. Sözünü kesmemden hoşlanmamış gibi öfkeli bir homurtu çıkarttı. “Ben herkesin acılarını ve sorunlarını görebiliyorken hepiniz niye bana bu kadar körsünüz?” Omuzlarım yorgunlukla çökerken ayakkabılara baktım. Pakhan’la karşılıklı oturduğumuz ilk anda ona delicesine bağırıp gözyaşları eşliğinde dert yanacak kadar öfkeli bir kırgınlığım vardı.
Sorun ayakkabılarımın ortadan kaybolması değildi.
Sorun Pakhan’ın beni kabullenmemesi veya Fedor’un bakışları da değildi.
Sorun görünmez oluşumun kalbimi paramparça etmeye devam edişiydi. Yirmi beş yaşındaydım. Tam tamında yirmi beş yıllık bir tutsaklığım vardı. Hiç kimsenin umursamadığı yirmi beş yılım vardı.
Raskol önemsiyor, Valeria.
“Beni dinle o halde, hiçbir zaman insanlar acı çektiğinde sana el uzatmayacak.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde gözlerindeki ifadeyle, bana bahsedilen o güçlü adamı görmeme neden oldu. Ürkütücü, karanlık ve kendinden emindi. İyice öne eğilirken gözlerindeki derinlik hem korkutuyor hem de güvenli bir rahatlama sağlıyordu.
“Acı çektiğinde acının kaynağını ortadan kaldıracak olan da sensin. İnsanlar korktuğu kişiyi görür, korkulan kişi olmadığın sürece görmezden gelen kişi olursun.” Ben sorun çıkarmayarak silinip giden biri olmuştum. Çetin evinde bunun aksi gibi davranarak on dört yıl hayatta kalmış ve savaşmıştım. Ama onunlayken…Onun sorunlarını o kadar görmüştüm ki kendime asıl kör olan ben olmuştum.
En çok kendime kırgın ve öfkeliydim.
“Yani görünebilmek için sizin gibi biri olmalıyım. Bana verdiğin tavsiyenin farkında mısın?” Gözlerim günlerdir akmaktan yorulmamışçasına yanağımdan süzülen yaşlarını serbest bıraktı. Göz ucuyla iç çekerek elini ceketine taktığı siyah mendile hareketlendirdiğini görebildim. Mendili usulca çıkartıp almam için bana uzattı.
“Gözyaşı akıtmaktan daha mantıklı yol gibi görünüyor.” Elindeki mendili alıp gözyaşlarıma sürdüğümde arkasına yaslanıp bakışlarımızı ayırdı. Ağlamam onun sinirini bozmuş gibiydi. Bu aralar benim de sinirimi bozan bir gerçekti.
“Ümit yok. Oğluyla ilgili Ümit kaybolmadan önce onu infaz etmeye kalktığına dair bilgi aldım.” Bakışları tekrar beni buldu. “Raskol bazı şeylerden bahsetti. Bu yüzden hayatta. Ümit’le en ufak bağlantısında o da ölür.” Raskol’un ona ne anlattığını bilmesem de Hakan’ı hayatta tutacak her neyden bahsettiyse bu işe yaramıştı.
“Ümit Karan’ı bulursan,” Öne eğildim. “Haber ver deduşka.” Başını sağa yasladığında keskin bakışları yüzümde gezinmeye başladı. “Dediğin gibi acımın kaynağını ortadan kaldıracağım. Sen değil, o değil.” Ümit Karan’ın benden aldığı her şeyin bedelini ödemeden ölmesini istemiyordum.
“Bir Nikoloeva olmaya başladın, Valeria.” Sehpadaki cam şişeyi açıp iç cebindeki kutuyu çıkarttı ve avucuna beş tane farklı ilacı boşalttı. Hepsi farklı boyuttaydı ve üçü beyaz, biri sarı ve diğeri kırmızıydı. İlaçları ağzına atıp suyla aynı anda yuttu. “Buradan gitmek istediğinin farkındayım. Şimdilik buna izin vermiyorum.”
“Niye?” Yaşlı yüzü anlamlandıramadığım bir ifadeyle çevrelendi. Bir şey onu rahatsız ediyordu ve içten içe dile getiremediği bir gerçekte boğuluyor gibiydi. “Anlat bana deduşka.”
“Bana deduşka demeyi bırakmalısın.” Sesinde söylediklerinin aksine buna bayıldığını gösteren tonlama arkama yaslanıp omuz silmeme neden oldu.
“Deduşkasın.” Homurdandı bir kez daha. Bu yaşlı adamın kalbine neden girmek istediğimi bilmesem de o benim dedemdi.
Melih’in söyledikleriyle Haldun ve Bekir’in her Pakhan’dan bahsettiği cümlelerinde gizli kalan her bir detayı birleştirdiğimde, karşıma çıkan tek gerçek şuydu: Bu adam, duygudan yoksun, içi karanlık, canilikle yoğrulmuş bir ruh taşıyordu. Ama ona ‘deduşka’ dediğimde bakışları bu ruhun aksine yumuşuyordu. Bakışlarında bir anlığına beliren o parıltı, onun duygudan yoksun olmayışının altını çizer nitelikteydi. O Pakhan olsa da yorgun ve yaşlı bir adamdı.
Herkesin berbat olarak nitelendirdiği Pakhan’ı bile anlamaya çalışmak kaçıncı seviye delilik Valeria?
“Ofisimden çık Valeria.” Neden burada kalmak zorunda olduğumu söylemediği için oturmaya devam ettim. Kaşları tekrar çatılırken bakışlarında tehditkâr ifade cesaretimi tuzla buz etti. Bu adam bakışlarıyla bile ölümü nasıl hatırlatabilirdi?
“Sohbet için teşekkürler.” Yine beni anlamaya çalışan bakışları eşliğinde ofisinden ayrıldım. Neyse ki beni öldürmeye teşebbüs etmemiş tersine sohbet etmişti. Beni korkuttuklarından çok daha farklı davranmış olması büyük bir soru işaretiydi.
Pakhan’a bağırmana rağmen seni öldürmemesi de sana anlattıkları adama uymuyor Val.
Bahçeye çıktığımda masanın tamamen temizlenmiş olmasına rağmen oturan adamları gördüm. Sigara içip konuşuyorlar, resmen benim gelmemi bekliyorlardı. Raskol onların aksine ayaktaydı ve Artem onun önüne geçmiş, gitmesine engel olurcasına kolunu tutmuştu.
Bizim için içeriye gelip Pakhan’ın ofisini basacak gibi görünüyor Val.
“Abi.” Bakışları bana çevrildiğinde hızla baştan aşağı bakışlarıyla incelemeye başladı. Artem onun önünden çekildiğinde Raskol bana yöneldi. “Evde tatlı var mıdır?” Kolumu ona uzattığımda sorgulamadan koluma girdi ve içeri yönlendirdi bizi.
“Bir şey yaptı mı?”
“Deduşka mı? Çok tatlıydı.” Gözlerini kısarken iç çekti. Bu evde olmamızdan o da benim kadar rahatsızlık duyuyor, gitmeye can atıyordu. Biz buradan gidene kadar tetikteydi.
“Ağlamışsın. Canını sıkacak bir şey söyledi mi? Karnın yine ağrıyor mu?” Ağlama krizine girdiğim anlarda o günkü gibi ağrılarımın var olacağını düşünerek sorduğu bir soruydu bu. Üzerime o kadar titriyordu ki, sanki tekrar ortadan kaybolacakmışım gibi varlığımı dört bir yandan koruma altına almıştı.
Yapma Raskol. Oturur ağlarım, yapma.
“İyiyim. Bu evde tatlı bir şeyle var mıdır? Sofradan erken kalktım. Tatlımı o masadaki adamlarınız yemiş midir?” Raskol, mutfağa yönelmemizi sağlarken gerginliği dağılmış gibi görünüyordu.
“Seni kıracak bir şey söylediyse onu umursama. Ağzına ne geliyorsa söylemekten çekinmez.”
“Konuşan çoğu zaman bendim. Beni dinledi.” Raskol’un sessiz kalışı ve bakışlarındaki şaşkınlık dolu ifade Pakhan’ın hiç yapmayacağı bir şeymiş gibi hissetmeme neden oldu.
“Bu garip. Her neyse. Artık sorgulamıyorum. Sadece onu kışkırtma Val. O yaşlı bir kurt ve tehlike anında dişlerini çıkarır. Onu tehlikeli yapan da bu.” Huzursuzluğu bana geçmişken yalandan gülümsemeye devam etmek çok zordu.
“Bu kontrol edebildiğim bir özellik değil.”
“Ne?” Başını çevirdiğinde boştaki elimi şakağıma sürdüm.
“Tehlikede hissedersem savaşmam gerekiyormuş gibi hissederek karşı tarafa saldırıyorum. Kontrol edemediğim bir dürtü bu. Fedor ve Pakhan beni geriyor ve güvende hissedişimi azaltıyorlar. Bu yüzden çenem durmadan onlara saldırıyor.” Çünkü fiziksel olarak onlarla boy ölçüşemeyeceğimin farkındaydım. Onun dediği gibi çenem benim en büyük silahımdı.
“Ben uyarımı yapayım. Ayrıca burada kimseye güvenmemen gerek. Bratva’nın kalbi daima nefret ve karanlıkla beslenir, burası Bratva’nın kalbi.” Omuz silktim. Sonrasını, sonra düşünmeye karar vermiştim.
“Tatlı yiyelim. Bratva’nın organları iştahımı kapatıyor.” Onu mutfağa çekiştirip içeri daldığımda etraf tam bir kaos halindeydi. Bulaşıklar yıkanıyor, aynı zamanda mutfağın sağındaki büyük masada yemeğini yiyen korumalar gürültülü bir sohbetle kendi aralarında konuşuyorlardı.
Sanırım tatlı istemek için doğru bir zaman değildi.
Taktın bir tatlıya Valeria.
“Polina!” Mutfaktaki ses bıçak gibi kesilirken bakışlar önce Raskol’u sonra beni buldu. Niye durduk yere bağırıyordu bu?
“Afiyet olsun.” Rahatsızlığım sesime yansırken Raskol’u pataklamak istiyordum. Polina, ellerini kurulayarak tezgâhtan ayrıldığında Raskol’u her gördüğünde olduğu gibi yanakları pembeleşti.
Polina, buraya geldiğimden beri bana nazik davranan tek mutfak üyesi oydu. Ne istersem sessizce bana yardımcı olsa da benimle tek kelime etmemişti. Onun bana karşı nazikliğine rağmen konuşmayışını başta sorgulasam da daha sonrasında öğrendiğim gerçekle bile isteye yapmadığını anlamış oldum.
Polina, herhangi bir engel durumu olmamasına rağmen yıllardır konuşamıyordu. Boynuna astığı ufak deftere karaladığı cümlelerle anlaşıyordu.
“Beni seyredecek boş vaktini olduğuna göre hepinizin bir işi yok sanırım.” Korumalar ve mutfak ekibi bakışlarını bizden çekerek biz gelmeden önce ne yapıyorlarsa ona devam ettiler.
“Polina.” Sesindeki sertlik Polina’nın yaklaşmasına neden oldu. “Tatlı kaldı mı?” Öküz. Bunun için mi kıza bu kadar yüksek ve sert tonda bağırmıştı. Kolunu cimciklediğimde hızla bana döndü. Polina çoktan dolaba yönelmişti.
“Kıza ne bağırıyorsun?”
“Bağırmadım ki?” Benim gibi fısıldarken kaşlarını çatmıştı. “Sesimi duyması için yüksek ses kullanmak en doğal hakkım.”
“Tatlı için dolaba bakacaktım zaten. Kıza öyle bir soru sordun ki, korkudan arka odaya gitse yeridir.” Kafası karışmış gibi bakışlarını Polina’ya çevirdi. Polina getirdiği tatlımı ve kaşığı uzattığında Raskol’a bakmaktan kaçınıyordu.
“Teşekkür ederim, Polina.” Elindekileri aldığımda boynundaki deftere bir şeyler karalamaya başladı, sonunda bana çevirdiğinde yazılanları okumaya başladım.
“Rica ederim. Tatlılardan daha çok var ve herkesten gizlediğim bir zulam var. İşim bitince sana göstereceğim. Mutfağa uğrarsan bana seslenirsin. Tamam mı?” Dudaklarıma hayali bir fermuar çekip başımı onaylarca salladığımda Raskol yazılanı okumak için deftere uzandı, Polina defterini göğsüne yaslayıp gözlerini kısarak ona baktı.
“Ne yazdın?” Polina omuz silkip arkasını döndü ve onun sorusunu umursamadan yıkadığı bulaşık tezgahının önünde durup işine devam etti. “Polina.” Tatlımdan büyük bir kaşık ağzıma tıkarken kenara çekildim.
“Ne yazmıştı?” Bakışlarındaki merak Raskol’da gördüğüm en tatlı duygu olabilirdi. Polina’nın kızarışı ve Raskol’un yersiz merakı tesadüf olamayacak kadar aynı anda belirlendiğinden bakışlarımı umursamaz bir ifadeyle çevreledim.
Uğraşacak taze kanı bulduk Val.
“Seni ilgilendirse sana söylerdi.” Tatlımı keyifle yerken Raskol sinirlenmeye başlamıştı. “Bu evde her şey bana ait ve beni ilgilendiriyor. Ne söyledi?” diye diretirken bakışları Polina’ya kayıp duruyordu.
Uğraşalım Valeria. Biriyle uğraşmayalı baya oldu. Hakkımızdır.
“Burası Pakhan’ın evi sanıyordum.” Kaşları çatıldığında dudaklarımı kıvırdım. “Onu ilgilendirdiği için sana söylemeyeceğim.”
“Val!”
“Raskol!” Onun aksine enerjik ve neşeli bir tınıda bağırarak söylemiştim. Birkaç bakış bize çevrilse de umursamadan göz kırptım. “Meraklı bir adam olduğunu bilmiyordum.” Hafif fısıldarcasına sesimi kıstığımda yüzündeki ifade paha biçilmezdi. İmayı fark edecek kadar zeki bir adamdı.
“Tatlını ye, akşam akşam beni deli etme.”
“Peki.” Bıyık altından gülmem sinirlerini daha çok bozuyordu.
“Ne işin var yine mutfakta?” Kilerden çıkan yaşlı kadınla Raskol bakışlarımızı ayırdı. Raskol’un annesi öldükten sonra onun annesi gibi büyüten dadısıydı. Bu evde Pakhan’dan sonra Raskol’a sesini yükseltmeye cesaret eden tek kişi olabilirdi.
“Nyanya.” Dadı.
“Mutfağımdan çık. Ufak çocukta değilsin ki seni kovalayayım. Bu yaşlı kadına huzur ver ve kendin çık.” Raskol’un azarlanışı bazı korumaların dudaklarını kıvırmasına neden oldu. Pislikler.
Tatlı kasesini kafalarına fırlatalım Valeria.
“Lukyan, Leonid, Bogdan, Mark.” Gülen korumalar, Raskol’un sert sesiyle hızla gülmeyi kestiler.
“Hadi kalkın sizde. Başımı şişirdiniz.” Yemeğini yemiş korumalar ayaklanırken dadı cık cıkladı. “Ne sofra adabınız var ne de saygınız.” Bakışları ellerimdeki kâseye kaydığında Raskol elimdeki kâseyi çekiştirip masaya bıraktı.
“Kardeşim kırmızı çizgi Nyanya.” Raskol beni mutfaktan çekiştirmek için elini koluma yasladığında dadısı eline tokat attı. “Ona zorla yemek yedireceksin. Seni tanıyorum-“
“Mutfağımdan çık, Volk.” Ona Raskol’dan ziyade daha çok ‘Volk’ diyenleri duyuyordum. Sanırım dövmeleri ona bu ismi kazandırmıştı.
“Şirret kadın. Senden kurtuluş yok mu?” Bu dadısını delirten tek cümlesiydi. Mutfaktakiler gülerken dadısı eline tezgahtaki satırı aldı. “Seni kovduracağım.” Raskol’un birkaç adım gerileyerek dadısına laf atışını şaşkınlıkla seyrettim. Ölmek mi istiyordu?
“Yıllardır boşa laf atıyorsun. Dedene kalmam için yalvaran baban mıydı?” Dadı doğal bir şekilde ellerini, beline yaslasa da tuttuğu satır hala tehditkâr görünüşünü silememişti.
“Ne senle oluyor ne sensiz yaşlı şirretim.” Raskol göz kırpıp hafifçe güldüğünde dadısı birkaç saniye iç çekerek baktı.
“Seni çocukken uslanman için dövmeliydim.” Elindeki satırı tezgâha bıraktı.
“Artık kazık kadar adam oldum. Şansına küs. Tüm arsızlığım senin yüzünden.” Aralarındaki dinamik aşina olduğum bir ilişki modeli değildi. Her karşılaştıklarında ikisi de birbirini kışkırtıp azarlıyordu. Sonunda yumuşayarak işler çözülüyordu.
Manyak Raskol’u büyüten manyağın teki bir dadısı vardı.
“Sen.” Bakışlarının hedefi olurken omuzlarımı dikleştirdim. “Otur.”
“Kardeşime emir verme.”
“Sana da emir veriyorum. Çık mutfaktan.” Kadın cidden ara vermeden konuşmaya devam ediyordu. “Sende otur, yemek yediğini göreceğim.”
“Ben ye-” Öyle bir baktı ki yediğim yemekler uçup gitmiş açlıktan ölüyormuşum gibi hissettirmişti. Bu evdeki herkesin bakışlarıyla birilerini yönetmesi ürkütücüydü. “Tamam.”
“Onun dediğini yapmak zorunda değilsin.” Raskol’u dinlemeden birkaç korumanın oturduğu masadaki sandalyelerden birini çektiğim an hepsi ayaklandı. Oturmamı istemiyorlar mıydı?
Niye kimse beni istemiyordu?
Kendine gel Valeria. Sen kendini istiyorsun. Sana yeterli gelecek olan da bu.
Sandalyeme yerleştiğim an korumalar kalktıkları sandalyelere tekrar oturdular. Benimle oturmak istemediklerinden değil, ben oturana kadar saygı gösterebilmek için ayağı kalkmışlardı. Şaşkınlıkla onlara bakakaldım.
“Bende açım, Nyanya.” Raskol masaya adımlasa da onun dirseğine ancak gelen kadın önüne geçip onu engelledi.
“Yemekten sonra Pakhan’ın yanına gidiyorsun hep. Şaşırdın herhalde.” Raskol elini ensesine sürerken iç çekip baktı.
“İyiyim ben. Git sen.” Bana bakıcılık yapacak diye kendini sıkıştırıp işlerini aksatmasına gerek yoktu. Ben kendi halimde takılıp gidebilirdim.
“O sana emanet Nyanya. Canını yakanı öldür gitsin.” Gitmeden önce söylediği cümle mutfakta asılı kalırken dadı bana döndü. Sanırım bu tehdidi gerçekleştirecek delilikteydi ve mutfak sessizliğe gömüldüğüne göre bunu herkes ciddiye almıştı.
“Sanırım sessizce oturacağız.” Diye mırıldandım. “Canım kolay kolay yanmaz. Yani…Sessizlik biraz can sıkıcı.” Dadı önüme koca bir servis tabağı dolusu yemek koyduğunda gözlerim kocaman açıldı. Ben bu yemeği yersem bir hafta tok gezerdim.
“İtiraz yok. Ye.” Kaşığı masaya bırakırken kendi tabağıyla tam karşıma yerleşti. “Siz niye sustunuz? Bir sorun mu var?” Bu dadı sanırım herkesin hakkından geliyordu.
“Bir Nikoloeva bizim masamıza oturduğunda günlük sohbetimize devam mı edelim?”
“Ben umursamam.” Koruma bana bakmadı. “Aslında günlük sohbetinizde birilerini öldürmekten bahsetmiyorsanız, seve seve dinlerim.” Konuşmaya hasret kalmıştım. O gittiği zamanlarda Faruk’la veya Doug’la konuşmaya o kadar alışmıştım ki burada benimle konuşacak kimse yoktu. Raskol sürekli benimle olamadığına göre sessizliğim büyüyordu. Sessizliğimde boğuluyordum.
“Pakhan kafamızı uçursun diye mi?” Dadı konuşan korumayı süzdü.
“Ne korkak çıktın sen?” Pakhan’dan korkmak dünyanın en aptal şeyiymiş gibi burun kıvırdı. “Yaşlı bir ihtiyardan korkuyorsunuz.” Cık cıkladı. Hafifçe kıkırdadım.
“Deduşkam kendi halinde.” Dadı irkilip şaşkınca baktı.
“Bunu ona söyledin mi?” Başımı onaylarcasına salladığımda büyük bir kahkaha attı. “Yaşlı ihtiyarın kalbine indireceksin.”
“Yaşlı ihtiyar dediğini duyarsa sana kızar, babuşka.” Artem içeri girdiğinde elindeki kutuyu masaya bırakıp etrafını dolaştı ve eğilip Raskol’un dadısının elini öptü.
[Babuşka = anneanne / babaanne]
“Ben yaşlandım, bunu kabul ediyorum. O benden kaç yaş büyük? Küçülsün de cebime girsin.” Yemeğimi yerken dudaklarımdaki gülüşü silmeden onun konuşmalarını takip ediyordum.
“Babuşka!” Artem öfkeyle sandalyesini çekip oturduğunda başını sağa sola salladı. “Benden önce ölmeme sözü vermene rağmen kendini öldürmek istediğini düşünüyorum. Pakhan konuşmalarını duysa-”
“O ihtiyardan sizin kadar korkmuyorsam size ne? Ödlekler.” Başıyla beni işaret etti. “Deduşka demiş ona.” Tekrar kahkaha attı. “Rengi solmuştur. Yaşlı bunak.” Mutfaktaki kıkırdayışlar garip bir şekilde bedenimdeki gerginliği silip attı. Sanki yıllardır buraya aitmişim gibi hissetmemi sağlıyordu.
“Gülmek yerine tabağını bitir, mysh’.” Fare.
“Tabağıma çok fazla yemek koymuşsunuz. Bahçede de yemiştim zaten.” Adını bilmediğim için ona ne dadı diyebilirdim ne de nine. Bu yüzden resmi bir dil kullanırken buluyordum kendimi.
“Varvara.” Anlamsızca yüzüne baktığımda tekrarladı. “Varvara. Adım bu. Bana burada sizli hitap edersen seni bir yabancı sayarım. Bu evde yabancıları sevmem. Yabancı değilsin, değil mi Valeria?” Onlardan biri oluşumu en hızlı kabullenen oydu.
“Evet, yabancı değilim.”
“Keşke yabancı olabilsem.” Diye iç çekti Artem. Varvara onun kulağını çektiğinde iç çekişi acı dolu bir iniltiye döndü. “Raskol o kadar haklı ki. Huysuz yaşlı cadı.” Kulağını onun elinden kurtarıp ayaklandı.
Artem, Türkiye’de buradaki kadar canlı ve neşeli olmamıştı. Soğuk, tetikte ve şüphesiyle herkesi inceleyen bir ruh hastası gibi davranmışken şimdi biraz bana Faruk’un neşesini anımsatıyordu.
“Sütümü haram edeceğim sana. Utanmaz.” Varvara yemek yerken bir yandan Artem’e bağırıyordu.
“Ben senin sütünü içmedim ki! Oğlun da beni emzirmeyeceğine göre sizin kandan tek bir damla sütüm yok.” Artem elini kulağına sürdü. Babasının annesiydi demek ki.
“Sana bardaklar dolusu süt içirdim çocukken.”
“İneklere teşekkürler.” Ellerini yukarı kaldırdı. “Onların sütü haram edeceğini hiç sanmıyorum.” Varvara pes ederek başını sağa sola sallayarak önüne döndü, Artem’in bakışları yumuşarken hızla onun omzuna sarılıp yanağını öptü. “Babuşka’m.”
“Yemeğimi yiyeceğim yabancı. Çek ellerini.” Artem’in gülüşü kocaman olurken duraksadım. Güldüğü zaman tehditkâr havası dağılıyor ve çok genç görünüyordu.
“Vardiyada görüşürüz.” Masadaki korumalardan biri kalkarken bakışlarımız kesişti. Başını eğip selam verdikten hemen sonra mutfaktan çıktı. Diğerleri birer birer yemeklerini bitirip kalkarken Artem çoktan kendini affettirerek sandalyeye çökmüştü.
“Kutu senin.” Bakışlarım kutuya çevrildi. “Odana ayakkabılarını ve Raskol’un sipariş verdiklerini gönderttim. Bunu bizzat sana vermemi söyledi.” Merakım ağır basarken tıka basa doyacak kadar kendimi zorlayarak bitirdiğim tabağımı kenara çektim. “Burada olmaz.”
“O zaman odama gideceğim.” Başını ağır ağır salladı. Oturduğum yerden kalkıp ağır kutuyu kucaklarken mutfaktan çıktım. Evin duvarlarından üzerime çöken kasveti umursamadan merdiven basamaklarını ağır ağır çıkıp odamın olduğu sol koridora saptım.
Pakhan’ın evi çok büyüktü. Koyu rengin hâkim olduğu bu ev, içerisinin en az dışarısı kadar karanlık olacağının altını çizer nitelikteydi. Geldiğim ilk günden beri merakla etrafı kurcalarken içinde kaybolduğum zamanlar olmuştu. Hala ikinci ve üçüncü kata girememiştim. Oralar yasaktı ve şimdilik birinci kattaki merakımı gidermekle uğraştığım için üst katları gözlemlemeyi sonraya bırakıyordum.
Odama girdiğimde kapıyı ayağımla kapatıp duraksadım. Odamda kutulardan oluşan bir yığın vardı ve ne olduklarını merak etsem de önceliğim kucağımdaki kutuydu.
“Bakalım içinde ne var?” Kendi kendime mırıldanırken yere oturup kutuyu bıraktım, kapağını usulca araladığımda içinde beni dosyalar karşıladı. Uzanıp en üstekini aldığımda tekrar aynı renk ve kalınlıkta bir dosya daha gördüm. Kutuyu boşaltırken bu şekilde en az yirmi dosya vardı.
Kutuyu boş verip dosyalardan birini araladım. İçinde Dmitri’nin fotoğrafı vardı ve kağıtta adı soyadı yazıyordu. Onunla ilgili bilgilerin olduğu kağıtları geçerken başka korumaların da aynı şekilde bilgileriyle beraber kategorize edildiklerini fark ettim.
Mutfak ekibi, kapı önündekiler, bahçe ekibi, arka taraf, eve girme izni olanlar…
Raskol’a burasının hiçbir zaman bana yuva gibi hissettirmeyeceğini, buradaki herkesin yabancı olduğunu söyleyip ağlamaya krizine girdiğim bir gece vardı.
Buranın yuvan olması için yabancı olanları tanımanı istiyor Val. Abin endişelerini birer birer silmek için seni duyuyor ve görüyor.
Elimdeki dosyaları incelemek yerine kutunun içine tıkıp yatağın altına gizledim. Odadan çıkarken adımlarım yavaştı. Alt kata indiğimde mutfaktan gelen tabak çanak seslerinin tersi istikamette ilerlerken arka bahçeye çıktım.
Raskol, sigarasını içerken karşısındaki Pakhan’ı dinliyordu. Yanlarına gidip gitmemek arasında duraksarken bakışları beni buldu. Kararsızlığımı sezmiş olacak ki gelmeme onay verircesine başını salladı.
Sessizce onun yanına oturduğumda Pakhan sustu. Onun yanındaki Fedor keyfini kaçırmışım gibi gözlerini üzerime dikmişti. “Nyanya seni erken bırakmış.” Raskol’lu sessizce onayladım.
“Yine mi geldi o?” Pakhan huysuz yaşlı bir adam gibi suratını buruşturdu.
“Size selamlarını iletmemi rica etti.” Asla böyle bir şey yaşanmamıştı. Pakhan’ın gözlerinde bana inanmayan o ifade vardı.
“Arkamdan atıp tutmadan öncesinde mi sonrasında mı?” Kıkırdadım. Kaşları çatılsa da gülüşüme tek kelime etmedi. “Bende ev niye iyi gelmiyor diyorum. Sebebi Varvara’ymış.” Pakhan ayağı kalkarken başını sağa sola salladı.
“Hala bebek bakıcılığına mı ihtiyacın var Raskol?” Pakhan yanımızdan ayrılır ayrılmaz Fedor konuşmaya başlamıştı. Sesindeki alay ve bakışlarındaki küçümseyiş sinir bozucuydu. Raskol benim sinirlendiğimin onda biri kadar bile sinirlenmeden başını sola yasladı.
“Seni pışpışlaması için çağırdım. Yersiz konuştuğun zamanlar ağzına acı biber sürer diye düşündüm. Yoksa ağzına mermi süreceğim.” Fedor’un gülüşü küçülürken burnunu kırıştırdı.
“Tehdidin hoşuma gitti. Ne zaman yapacaksın?” Fedor, Raskol’un tehditlerini umursamıyor gibiydi.
“Bir akşamda birden fazla kez canımı sıktın Fedor. Seni öldürmeyeceğim biliyorsun. Ailemin kanını akıtmam ben. Amcam değilim.” Son cümle, Fedor’un bakışlarını sertleştiren ve alaylı ifadesini süpürüp atan tek şeydi.
Babamın bir kız kardeşi bir de erkek kardeşi vardı. Yedor, Fedor’un babasıydı ve yaşayıp yaşamadığı hakkında bir bilgim yoktu. Nina gibi o da ortalardan kaybolmuş gibi görünüyordu.
Fedor oturduğu koltuktan kalktığında bakışları ağır ağır beni buldu. “Ben birilerini öldürmüyorum. Yani bakışlarının tam olarak ne anlama geldiğini anlayamasam da rahat ol. Ben insanları öldürmek istemem. Sürünmeleri tercihimdir.” Sözlerim bakışlarının ölümcül karanlığa bürünmesine neden oldu.
“Ben babam değilim.” Bakışları bundan emin olması adına Raskol’a çevirdi. “Canımı sıkarsan onun gibi olmaktan çekinmem.” Kendi ailesinin kanını akıtmaktan çekinmeyeceğinden bahsediyordu. Bedenim refleksle tetiğe geçerken o bir şey yapmak yerine eve yöneldi.
“Onunla arandaki hesaplaşma ne?” Bakışlarımı Raskol’a çevirdiğimde boş ver gibilerinden elini sallayıp bardağındaki içkisini yudumladı. “Anlat bana. Bir şey var işte.”
“İkimizin arasında boş ver.” Boşalmış bardağı önündeki masaya bırakırken bakışları giden Fedor’un peşindeydi. Fedor tamamen gözden kaybolunca sıkıntılı bir nefes alıp bir sigara daha yaktı. Sorunu tekrar sorsam da anlatmayacağı kadar karmaşık olduğu izlenimine kapıldığımdan sustum.
“Sen niye geldin? Ben gelecektim zaten.”
“Artem benim için aldıklarından bahsetti.” Bunu söylediğim an aklına bir şey gelmiş gibi omuzlarını dikleştirip elini iç cebine attı ve cüzdanını çıkarttı. “Ne yapıyorsun?”
“Kartlarını vermeyi unuttum.” Ne kartı olduğunu sorgulayamadan biri kırmızı diğeri siyah olan banka kartlarını uzattı. “Garajdaki arabalardan birini dilediğin gibi kullanabilirsin. Çıkarken korumalar peşinde olmalı, bu aralar bazı sorunlar var.”
“Ben sana sorun çıkarmak için gelmedim Raskol. Paran sende kalsın.”
“Paran. Senin paran.” Kartı masaya bırakırken kolunu koltuğun arkasına attı. “Babamız rahmetli olunca onun nüfusunda görünen tek kişi olduğumdan tüm malı mülkü bana kaldı. Bende senin hakkın olan kısmı faize yatırdım. Malum on dört yıl yoksun, paran biraz fazla değerlenmiş olabilir.”
“Sen ciddi misin?” Başını salladığında nutkum tutularak kartlara baktım. “Ne kadar param var?” Sırıtışı genişledi.
“Rus olduğunu belli ediyorsun kardeşim. Para konuşmak seni de cezbetti demek.” Elini tekrar cebine atıp defter gibi bir şey çıkardı ve almam için uzattı. Elinden çekip alırken içine baktım. Bu sayıyı okuyabilecek matematik bilgim yoktu.
“Paranın bir kısmını ticarete yatırdım. Aylık kira ve ticari yüzdeler derken muhtemelen doksan yaşına kadar yaşadıktan sonra ölüp tekrar tekrar dirilirsen…Beş kez…Paran anca biter.”
“Özetle ben zenginim.” Raskol, kaşlarını kaldırdı. “Bu kadar parayla ne yapacağım?” Şaşkınlığım sesime yansımıştı. Gelecekle ilgili kurduğum hayallerimde o vardı ve artık değil geleceğimde şu anımda istemediğim biriydi.
Bu kadar parayla yeni koca alalım Valeria.
“Muhtemelen sana özgür bir yaşam veremem. Ama özgürce dilediğini satın aldığın bir hayat verebilirim. Bratva dışı senin için tehlikeli, yine de gitmek istersen bir yolunu buluruz. O yolda da güvencen bu para olur.”
“Gitmemi mi istiyorsun?” Sesimdeki kırgınlık bakışlarının yumuşamasına neden oldu. Bunu istemediğini bilsem de duygularım hassas bir terazide sallanıp duruyordu.
“Sen gitmek isteyene kadar gitmene izin vermeyeceğim. Seni bulmak için geçen onca zaman boyunca sonrasında ne olacağını hiç düşünmemiştim. Şimdi düşünüyorum, çünkü yanı başımdasın ve gitmeni istemiyorum.”
“Sarılabilir miyim?” Kollarını kaldırdığında kollarımı boynuna doladım, elleri belime dolandı. “Ne zaman istersen Volk. Sorman hata.”
“Racon kestiğin adamların yanında da sarılmak istersem ne olur?”
“Kız kardeşleri olmadıkları için kahrolacak şekilde sarılışına karşılık veririm.” Dedi hızla. Kıkırdamaya başladığımda gülüşü kulaklarımı buldu. Hala daha korktuğum şeyler vardı. Bu ev konusunda iyi hissetmediğim çokça şey vardı. Yine de artık iyi şeylere odaklanmak istiyordum.
Bir abim vardı. Ne karar verirsem yanımda ve arkamda olacaktı. Ben isteyene kadar da bana git demeyecekti. Sanırım ona odaklanmak Bratva’nın her an koparacağı kıyamete odaklanmaktan daha kolaydı.
Bratva beni korkutuyordu. Abimse beni rahatlatıyordu.
“Belgeler için teşekkürler.” Geri çekildiğimde sessizce başını salladı. “Belgeler için gelmiştim ama aklıma başka bir şey geldi.”
“Ne?” dedi merakla.
“Polina, güzel mi dersin?” Kaşları hafifçe çatıldı.
“Kim soruyor? Hangi koruma?” Ne? “Yoksa Polina onu güzel bulup bulmadığımı mı sordu sana?” Ha? “Niye sustun? Konuşsana.” Polina söz konusu olunca nefes almadan konuşuyordu.
“Birincisi ben soruyorum rahatla.” Derin bir soluk alıp verirken elini çenesine sürdü. “İkincisi bu ne şiddet celal? Hayırdır.” Pakhan’ın ardında bıraktığı bardakta kalan içkiyi kafasına dikti.
“Oralara girme Volk.”
“Niye?” İç çekerken gözleri hafifçe etrafta gezindi. “Anlat bana. Ne oldu?”
“Onunla olurumuz yok. İma ettiğin şeyin cevabı bu.” İyi de niye? “Sen niye bu kadar meraklısın?” Sesindeki siteme nazaran yüz ifadesi değişmemişti.
“On dört yıl sınırlı yaşamanın yan etkileri.”
“Küçükken de böyleydin.” Başını sağa sola salladı. “Cevabını almadan susmayacaksın, değil mi?” Başımı salladığımda dudaklarını ıslatıp kararsız bakışlarla son kez bahçeyi seyretti.
“Bratva’da olan Bratva’da olanla evlenir. O Bratva’ya ait değil.” Polina’nın Bratva’dan olmayışı onun canını yakıyormuş gibiydi bakışları.
“Sen güçlüsün, istediğin kadınla evlenemez misin?”
“Pakhan’ın kendisi bile istediği kadınla evli kalmadı. Ben mi kalacağım?” İrkildim. “Her şeyini kaybetmiş bir adam, kuralları esnetemediği için her şeyini kaybetmişken sana veya bana izin çıkar mı sanıyorsun?”
“Ben evlenmeyeceğim.” Zaten Kübra diye biri yoktu ve teknik olarak onunla evli değildim. Sanırım dünya üzerindeki en kolay boşanan bizdik.
“Yarın bir gün Bratva’dan biriyle evlenmek dışında ona geri dönemeyeceğinin farkındasın değil mi? Artık yapabileceğin tek evlilik Bratva’ya ait biriyle olmak zorunda.” Bundan hiç hoşlanmamıştım.
“Bratva’nın katı kuralları niye bu kadar acımasız?”
“Hayatta tutuyor. Sevdiğin biriyle evlenmezsen yumuşamazsın. Daima buz gibi sert ve hazırlıklı olursun. Bu yüzden çoğu aile İtalyanlar gibi görücü usulü adı altında anlaşmalar üzerinden, çocukları daha kundaktayken karar veriyorlar.” Bundan tiksiniyormuş gibi suratını buruşturdu.
“Pakhan senin için anlaştı mı? Biriyle…Yani evleneceğin kızla.” Yüzündeki sıkıntılı ifade büyüdü. Anlaşmışlardı. “Evleneceğin kişiye sen karar veremez misin?”
“Hayır Val. Aptal bir sistemimiz var. Birbirini sevmeyen adam ve kadın evlenir. Adam muhtemelen sevdiği kadını bırakmadan evlendiği kadını aldatmaya devam eder. Yine de evlendiği kadına, saygı duyduğundan çocuk yapacaksa metresiyle değil evli olduğundan çocuk yapmak zorunda.” Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Hangi kadın aldatılmaya sorun çıkarmazken başka bir kadından çocuk yapılmasına sorun çıkarırdı ki?
“Kadınlar aynısını yapabiliyor mu?”
“Nasıl?” diye sordu.
“Başka adamlarla yatıp kalkıp yalnızca kocalarından bebek yapacak şekilde kocalarına saygı gösteriyor mu?” Kaşları çatıldı. “Adamlar böyle yapıyor ya, bir kadın da bu şekilde saygısını gösterse tamam mıdır?”
“Bir kadın tek eşlidir. Kocasının yaptığını yaparsa kabul edilemez bir durum bu.” Adamın haremi varken Bratva sesini çıkartmıyorken kadın aynısını yapınca aslan mı kesiliyordu? Bratva’nın sisteminden midem bulanıyordu.
“Sen evleneceğin kadına bu saygısızlığı yapacak mısın?”
“Hayır.” Sertçe sözümü kestiğinde kaşları daha da çatıldı. “Bu yüzden Polina konusunu tekrar açma.” Raskol niye karşı çıkmıyordu? Sevmediği biriyle niye evlenmek zorundaydı ki?
“Evleneceğin kadın…O kim?”
“Pakhan’ın bir arkadaşı var. Ticarette beraber ilerledikleri ortak gibi bir şey. Torunu var…Bratva’nın Prensesi diye anılıyor.” Gözümün önünde en az onlar kadar karanlık ve takım giyerek dolaşan bir kadın belirmişti.
“Onu sevemez misin?”
“Sevemem. O da beni sevemez.” Bakışlarındaki netlikle duraksadım. Nedenini sormak istedim. Derin bir sessizlik ikimizin arasında gezinirken sustum.
“Anlaşmalı evlilik gibi aslında.” Diye mırıldandığımda ağır ağır başını salladı. “Onunla da anlaşmayla evlendik.”
“Sonra onu sevdin.” Cık cıkladım.
“Başından beri ona hayrandım. Beni hapsedenlere karşı yalnız başına savaşan tek kişilik bir orduydu. Onunla konuştukça, zaman geçirdikçe sevdim. Hayranlığım, aşka döndü.”
“Onu hala öldürmek istesem de,” Dudaklarını ıslattı. “Onun bakışlarında da sevgi vardı. Onu o gün ve daha sonraki günlerde öldürmeyişimin asıl nedeni bu.” Hakan’ın sevgisini ve kendimi iyi hissettirdiği anları asla unutamaz, sorgulamazdım. Unutup sorgulayan o, olmuştu.
“Ben hala onu seviyorum. Ama daha çok kendimi sevmek istiyorum.”
“Bu yüzden kaçtın.” Başımı salladım. “İyi ki kaçtın Volk. Sana yeni koca bulurum ben.” Üzerimdeki melankoli dağılırken kahkaham bahçede yankılandı.
“Ona da söyledim. Yeni birini bulacağım.”
“Ona mı söyledin?” İç çekti. “Val, hiçbir adam bunu duymaktan hoşlanmaz.”
“Hoşlanmadı zaten. Gelecekteki kocamı öldürecekmiş.” Gözlerini kıstı. “Bu yüzden evlenmeyeceğim.”
“Onun bakışlarındaki delilik bana Yaroslov’u hatırlatıyor. Bu biraz ürkütücü ve olabilecekler konusunda tedirgin edici.” O kimdi? “Neyse hadi kalk. Geç oldu.” Oturduğu yerden kalktığında onunla ayaklanıp eve yöneldim. “Yarın yeni bir gün ve her yeni gün mutlaka sorun çıkar. Bu yüzden yeteri kadar dinlenelim.” İçeri girip odamın olduğu kata gelene kadar konuşmadık.
“İyi geceler Volk.” Şakağıma dudağını değdirip çekildi. Odama girmek için hareketlendiğimde merdivene yönelip çıkmaya başladı.
“Yarın yeni bir gün ve onun aksine bir sorun çıkmayacağını biliyorsun Valeria.” Kendi kendime mırıldanarak yatağa girdim ve gözlerimi sıkıca yumdum. “Her yeni gün güzel olayların ilk adımı. Unutma.” Ellerimi karnıma dolarken cenin pozisyonu aldım. Kalbimdeki ve karnımdaki boşluk büyürken yavaşça yutkundum.
Her şey yolunda Valeria. Artık kabullen.
Uykuyla uyanıklık arasında geçen zihinsel tahlillerim göz kapaklarımı ağırlaştırırken karanlığa itaat ederek uykunun beni ele geçirişine izin verdim.
~
Çığlık.
Hıçkırık.
Rüzgâr saçlarımı savururken Raskol’un uyanması için yalvarmayı bırakmıştım. Kabullenmiştim. Annem, babam, dadım, babamın en yakın dostu…Abim onlar gibi ölmüştü.
Biri kolumdan tutup sarstığında bakışlarımı odaklayamayacak kadar zihnimdeki uğultuya itaat ediyordum. Görüntü netleşirken yüzündeki ifade normalde korkup kaçmamı sağlayacak kadar öfke dolu olsa da kaçamadım.
Ailem ölmüştü, kaçarsam nereye gidecektim ki?
Doğup büyüdüğüm ev yanıyordu, benim evim artık neresiydi?
Abim kanlar içindeydi, artık kim beni koruyacaktı?
“Kız nerede?” diye bağırdı. Kız umurumda bile değildi. Hiç kimse umurumda değildi.
“Pakhan seni affetmeyecek.” Diye mırıldandığımda yanağıma patlayan tokat, gözlerimin önünde siyah noktaların belirmesine neden oldu. Kulağımdaki uğultu artarken hıçkırıklarım dudaklarımdan dökülmeye başladı.
“Dedem seni affetmeyecek.” Hıçkırıklarım gelecek darbe yerine yerde yatan ve artık ölü olan ailem içindi. “Dedeme söyleyeceğim seni.”
~
Gözlerim aralanırken kalp atışlarımın şiddeti, elimi göğsüme yaslamama neden oldu. Yanaklarımdan dökülen yaşlar gördüğüm rüyanın etkisindendi. Yataktan doğrulmadan sessizce ağlamaya devam ederken derin soluk alıp verdim.
Hep kaybeden bendim.
Niye kaybeden daima bendim?
Yatakta doğrulurken etrafa bakındım. Evimi özlemiştim. O derimin altına o kadar işlemişti ki bir türlü buraya aitmişim gibi hissedemiyordum.
Onu düşünme Valeria. Her şey güzel gidiyor. Ona ihtiyacın yok.
Yataktan kalkarken elimin tersini yanağıma sürüp odadan çıktım. Raskol’un aldığı ayakkabılardan birini giymem gerektiğini bilsem de acilen nefes almaya ihtiyacım vardı. Bahçe bu saatlerde boş olurdu ve kimse aniden ortaya çıkmış beni umursamazdı.
Merdivenden inmek için ayağımı basamağa bastığım an, keskin bir acı sağ ayağıma yayıldı. Acıyla inlerken tırabzana tutunup dengemi sağlamak adına alttaki basamağa diğer ayağımı yasladım. Aynı acı sol ayağıma da yayılırken elim tırabzandan kaydı. Merdivenden yuvarlanırken yere düşüşüm en az ayaklarımdaki acı kadar şiddetli olmuştu.
Sakar olacak zaman mıydı Valeria?
Ayaklarımdaki ağrı bedenimde ağrıyan her bir kastan çok daha şiddetli olduğundan oturur pozisyona gelip oluk oluk kanayan ayaklarıma şaşkınlık baktım. Cam parçaları kanayan yaraların arasında parıldıyordu.
Evde ayakkabısız gezen yalnız bendim.
Kollarımdaki hafif çiziklere bakarken dudaklarımı birbirine bastırdım. Yaptığım gürültü birkaç kapının açılıp kapandığını duymama neden oldu. Burada da sorun çıkartıyordum.
Canımın yanışı hissettiğim utançla birleşince yerden kalkmak için dizlerimin üzerinde doğrulmaya çalışınca elim kenardaki sehpaya çarptı ve üzerindeki üç büyük vazo yere devrilip evde uyanmayan kim varsa onları da uyandırabilecek gürültüde paramparça oldular.
Üst kattan duyduğum merdiven sesiyle başımı kaldırdım. “Basamaklarda cam var.” Raskol’u merdivenin başında görünce bağırmıştım. Aşağı indiğinde ayaklarındaki terlikle iç çektim. Benim gibi çıplak ayaklarıyla dolaşmamasından memnundum.
“Val.” Sesindeki endişe ayaklarıma döndüğü an yüzünün her bir zerresine yayıldı. “Neden siktiğimin merdiveninde cam var?!” Benim yaptığım gürültüden uyanmayanlar da artık uyanmış olmalıydı.
“Çekil bakayım.” Varvara saçları dağınık bir şekilde üzerindeki gecelikle belirmişti. “Camların temizlenmesi gerek. Onu koltuğa oturt. Ben hallederim.”
“Onu sakat bırakırsın. Doktoru arayacağ-” Raskol’un elindeki telefonu alıp kaşlarını çattı. “Ona zarar gelirse suratına bakmam Nyanya.”
“Ne kıymetli kardeşin varmış? Hadi.” Raskol eğilip kucağına aldığında dudaklarımı birbirine bastırıp ağrımı bastırmaya çalışıyordum. Varvara, gözden kaybolduğunda Raskol beni hafifçe koltuğa bırakıp yere diz çöktü, ayaklarımı sehpaya uzatırken ters ters bana baktı.
“Niye sana aldığım ayakkabıları giymedin?” Gördüğüm rüyanın etkisinde kaldığım için acil hava almak istemiştim. Yine de haklıydı. Aptal ayakkabılarımı giymeliydim.
“Özür dilerim. Gecenin bir vakti merdivende cam olacağını önceden düşünmeliydim.” Kimin evinin içinde cam parçaları olurdu ki?
Birileri benim ayakkabı giymediğimi biliyordu ve geceleri uyanıp bahçe çıktığımı da fark etmiş olmalıydılar.
“Çekil, kızı berbat hissettirme.” Varvara sehpaya oturup ayağımı kucağına çekti. Raskol kaşlarını çatarak onun yanında dikiliyordu. “Git yanımdan. Küçükken daha cesaretliydin, git buna kimin neden olduğunu bul.” Raskol kararsız adımlarla uzaklaştığında Varvara iç çekti.
“Biraz canını yakabilirim.”
“Gece gece size sorun çıkarttım.” Varvara ayaklarımın altına havlu koyarken iç çekti.
“Bana sorun çıkartmazsın. Bu evde kaç adam var, biliyor musun? Hepsinin ergenliğinden beri tanırım. Onları dike dike dikiş nakış öğrendim ben.” Dudakları kıvrılırken ayağımdaki camları çıkartmaya başladı. Camları çıkartana kadar sustuğunda kaşlarında derin çatıklık belirdi.
“Ben senin yaralarını temizleyip kapatırım da…” Yavaşça sağ ayağımdaki işini bitirip sarmaya başladı. “Sen ruhundaki yaraları nasıl temizleyip kapatacaksın?” Kaskatı kesildiğimde diğer ayağıma geçti.
“Türkiye’deyken konuştuğum biri vardı. Yaşadıklarımı atlatmak için konuştuğum biri.” Aldığım seanslar gerçekten bana iyi gelmişti.
“Burada bunu tavsiye etmem. Anlattıklarını birebir o yaşlı herife anlatacaklar. Bratva’da olan Bratva’ya döner.” Buradaki psikologlar da Pakhan’a hizmet ediyordu anlaşılan.
“Ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Acını ve kırgınlığını kabullenmezsen aynı yerden acı çekip kırılmaya devam edersin.” Son sargıyı da hallederken öne kaydı. Bakışlarındaki şefkat yavaşça yutkunmama neden oldu.
“Ben kimseye zarar vermedim.” Fısıldadığım cümle ikimizin arasında asılı kaldı.
“Eğer yalnızca birilerine zarar vermiş kişilerin canı yansaydı, kötüler kötü olmayı bırakırdı. Hayatın işleyişi o kadar toz pembe değil.” Yanağımdan süzülen yaşları sildiğinde tebessümündeki samimi sıcaklık, sildiklerinin yerini alan başka yaşların akmasını sağladı.
Hiçbir şey toz pembe olamazdı. Fazlasıyla kovanın dolu tarafına bakıyordum.
Bardak Val. Cahilliği bir kenara bırak.
“Sende iyileşeceksin. Endişelenme. Bu cam parçalarını unutma.” Havlunun üzerine bıraktığı parçaları gösterdi. “Ruhundaki cam parçalarını çıkartacak olan sensin. O zaman yaraların kanamayı keserek iyileşecek.”
“Kardeşimi tedavi etmen gerekiyordu, daha çok ağlatmışsın.” Raskol geri geldiğini huysuz konuşmasıyla belli etmişti.
“Nyanya’nı dinle.” Varvara ayaklanırken Raskol’un karşısında durdu. “O ihtiyarı dinleme ve onu buradan götür. Toparlandığı zaman gelmek isterse gelirsiniz.”
“Gidemeyeceğimi biliyorsun. Hele ki o dışarıya kaçmışken.” Kim? Yanaklarımı silerken dikkatle baktım ikisine. Ciddiydiler ve Varvara’nın bakışları Raskol’a hak veriyormuş gibi görünüyordu. “Burası Bratva’daki en güvenli yer.” Ona da yük mü oluyordum? Burada kalmakla gitmemiz arasında onu sıkıştırıyor muydum?
“Burada her şey yolunda. Gitmemize gerek yok. Sakarlık yaptım sadece.” Diye mırıldanırken ayaklanmaya çalıştım, acı her bir zerreme yayılırken Raskol eğilip kucağına aldı beni.
Birileri cesur bir şekilde canımı yakmayı seçmişti. Daha büyük yaralar alabilme ihtimalime karşılık, daha çok yaralanmamış olmaktan memnundum.
“Herkese söyle. Kardeşim üçüncü katta kalacak.”
“Maksim seni öldürür.” Varvara ilk kez dedemin ismini korkuyla söylüyordu. Raskol onu dinlemeden merdiveni çıkmaya başladığında üçüncü katta ne olduğunu merak ederken buldum kendimi.
“O kızacaksa gitmeyelim.”
“Bizi buraya tıktıysa sonuçlarına en az bizim kadar katlanmalı.” Sonucun ne olduğunu bilmeden üçüncü kata geldiğimizde Dört kapı karşıladı bizi. Biri aralıktı, diğerinin önünde uykudan uyanmış Fedor vardı.
“Ne oldu gece-” Bakışları ayağıma kaydığında kaşları çatıldı. “Kim yaptı?” Geldiğim günden beri hareket ve konuşmalarını görmemiş olsam endişesi öfkeye dönmüş diyebilirdim.
Raskol kapalı kapıyı işaret etti. Fedor sorgusuz sualsiz kapıyı açtığında Raskol içeri girmemizi sağladı. Işıkları yandığında evdeki her şeyin aksine cıvıl cıvıl bir oda karşıladı beni. Her rengin belirli bir tonda ve uyumda düzenlendiği ferah bir balkona açılan bir odaydı.
“Çok güzel.”
“Nina halamındı.” Melih’in bahsettiği evden kaçan Pakhan’ın en küçük çocuğuydu. Yatağın başlığının yaslandığı duvarda koyu kahverengi saçları olan bir kadının portesi vardı. Gözlerine bakmak aynadan kendime bakmak gibi hissettiriyordu. Raskol yatağa oturmamı sağlarken hayran bakışlarla baktı ona.
Bu oda uzun zamandır boştu, yine de hala Nina Nikoloeva’nın cıvıl cıvıl enerjisi buradaydı.
“Pakhan seni öldürecek.”
“Kapıyı açtığın için seni de öldürecek.” Raskol en az onun kadar hızlıca yapıştırdı cevabı. Fedor karşılık vermeden baktı odaya sessizce. Sanki burada olmak ikisi için de meditasyonmuşçasına bakışları yumuşadı, omuzları usulca gevşedi.
Nina Nikoloeva, ikisi için önemliydi. Gözlerinde görebiliyordum bunu. İkisinin ortak kümesiydi.
“Bu odada ne işiniz var?!” Pakhan’ın bağırışı yerimden sıçramama neden olurken Raskol ve Fedor aynı anda gerilip kapıya döndüler. Pakhan bana baktığında gözlerindeki hiddet nefesimi tutmama neden oldu.
“Hepiniz bu odadan çıkın!” Refleksle ayaklandığımda ayağımdaki acıyla suratımı buruşturdum, Raskol bana uzanıp yatağa oturttu. Pakhan’ın bakışları ayağıma kaydığı sıra Raskol ona adımladı.
“Senin evin bile güvenli değil. Burada kalmamızı istedin, o yanımdaki odada kalacak. Tehlikede olduğu birinci katta değil, hepimizin olduğu katta güvenle kalacak.” Raskol, Pakhan’ın öfkesini umursamıyordu.
“Kızımın odasından çıkın.” Raskol, Pakhan’ı dinlemeden eliyle Nina’nın portresini işaret etti. “O gelmeyecek. Kabullen artık. Bu hayattan kaçtı.”
Nina’nın portresine bir kez daha baktım. Bu karanlıkta nasıl bu enerjisini tutup sonra kaçabilmişti? Sanırım bu dünyada görüp göreceğim en güçlü kadın oydu. Kendini kurtarıp kaçmıştı.
“Güzel bir kadınmış.” Diye mırıldanırken Pakhan’a döndüm. Bakışlarındaki öfke silinmezken öne adım atsa da Fedor onu durdurdu. “Sana çok benziyor, deduşka.”
“Bana bir daha deduşka dersen seni diri diri doğratırım.” Sesinde bunu yapabilecek o netlik dudaklarımı birbirine bastırmama neden oldu. Doğranmak falan istemiyordum.
Huysuz ihtiyar, bir daha sana deduşka demeyeceğim.
“Kendi kanını tehdit edemezsin.” Fedor homurdanırken Pakhan’ın koluna girdi. “Senin kanı, bu gece akıttılar ve sen giden bir Nikoloeva için torununu tehdit ediyorsun. Sanırım babamın sana benzediğini artık kabullenmeliyim.” Pakhan uzun bir süre öfkeli bakışlarla üçümüzü süzerken bakışlarını portreye çevirdi.
“Buradaki hiçbir eşyanın yerini değiştirmeyecek.” Raskol, söylemeseydi bile dokunmazdım ki. Eşyalara dokunursam buradaki o sıcak enerji benim karamsarlığıma bulanacaktı. Bu gerçekleşmesin diye ellerimi kendime saklayabilirdim. Çünkü buradaki sıcak ve cıvıl cıvıl o enerjiden gerçekten hoşlanmıştım.
“Kim?” Pakhan bir kez daha sarılmış ayaklarıma baktıktan sonra Raskol’a döndü.
“Kameralar arızalı.”
“Kameradan sorumlu güvenlik ekibinde kim varsa öldür gitsin.” Pakhan arkasını dönüp çıktı. Sorunu bulamıyorsa soruna neden olmuş kim varsa umursamadan yok ediyordu.
“Yeni ekip için sen mi görüşme yaparsın? Ben mi yapayım?” Fedor bıkkınlıkla Raskol’a döndüğünde Raskol iç çekti.
“Senin anlaştığına güvenemem. Ben yapacağım.”
“Ağzından bal damlıyor yine.” Fedor gitmek için hareketlenirken adımları duraksadı. Bakışları beni bulduğunda kaşları çatıktı. “Aileye hoş geldin. Bir Nikoloeva olmanın altın kuralı sürekli başını belaya sokmaktır. Bir sonraki başını belaya sokuşunu lütfen sabah sularında yap.”
“Fedor.”
“Kuzenimle sohbet ediyorum şurada. Karışma.” Cık cıkladı. “Bir yerden benim de kardeşim fırlamalı. Böyle ikiye bir. Halim darmaduman.” Kendi kendine konuşa konuşa çıktı odadan.
HAKAN
7 ay sonra
Lavanta.
Bahçenin kenarlarına ektiğim çiçekler mevsimi yüzünden artık aynı kokuyu vermiyorlardı. Kasım ve Aralık gibi lavanta ekilmesi gerekiyordu. Mart gibi onun kokusunu tekrar alabilmek için yapabileceğim tek şey buydu. Toprağı kazmak ve beklemek.
Beklemek.
Yedi ay, iki hafta, dört gün, yedi saat…
Onun kokusu, sıcaklığı, gülüşü olmadan geçirdiğim onca zaman hiçbir şey değişmemişti. Kokusu evin her yerinden yitip giderken hayat akıp gidiyordu. Ben hala onda kalmışken akan hayata ayak uydurmakta zorlanıyordum.
“Karanbey.” Sadullah yanımda belirirken başımı ona çevirmeden işime devam ettim. “Ferhat Yılmaz, toplantı için haber göndermiş.”
“Ne zaman?” Toprağı düzeltirken nefes alışverişim hızlanmaya başladı. Toprakla uğraşmak annemi kurtardığım zamanları anımsattığından işkenceden farksızdı. Yine de onun kokusuna yakın olan lavantaları koklayabilmek için bu işkenceye değerdi.
“Yarın.” Başımı salladığımda uzaklaşmaya başladı. Onsuz geçen günlerimin normali buydu. Etrafımda insanlar varken onun varlığı beni terk ediyordu. Yalnızken zihnimin bana oyunu olsa da onu hissedebiliyordum. Lavantalarım büyüyüp kokularını bahçeye yaydığında her şey daha iyi olacaktı.
Göğsümdeki tarifsiz boşluk kapanmak yerine daha da derinleşirken toprağı kazmaya devam ediyordum. Ona ulaşmak artık hayali duvarlardan ötesi kadar imkansızdı. Ruslar ona ulaşmama engel oluyordu.
Doug aramıştı. Valeria’ya verdiği numarayı, beni kendinden uzak tutmak için kullandığını söylemişti. Gariptir ki Rusya’ya gitmeyi denediğim zamanlarda bile bir şekilde evde açmıştım gözlerimi. Ona ulaşmama herkes engel oluyordu.
Ulaşıp ne diyeceksin? O gün söylediklerin yetmedi mi Hakan?
Babam sevdiği kadını toprağın altına canlı canlı gömmüştü, sözlerimle kendi karıma yaptığım da bu değil miydi? Bu sefer babamı suçlayamayacağım kadar suçluydum.
Onu seçmemiştim. Annemin hayatta olması ihtimaline o kadar tutulmuştum ki on dört yıllık vicdan hesaplaşmamdan kurtulmak istemiştim. Kurtulmuştum.
Kurtulurken onu kaybetmiştim.
Duraksayarak etrafa bakındım. O ruh gibi gezdiği zamanlarda verandanın hemen ilerisindeki toprak alana bakıp durmuştu. Nedenini sormamıştım. Yedi aydır içimi kemiren her ne varsa ona soramadığım ve benden gizleniyor hissettiğim gözlemlerimdi.
Sessizliğine gömdüğü bir sırrı vardı.
Tekrar toprağı kazmaya çalışırken zihnimdeki parçalar birbiriyle eşleşmediğinden huzursuzluğum büyüyordu. Bir şey eksikti. Valeria’yı sessizliğe gömen bir tek benim gelmeyişim değildi. Hissedebiliyordum. O hastane odasındaki yorgun ve kaybettiğini kabullenmiş hali gözümün önünden gitmiyordu. Hastaneye gidip işin aslını araştırmaya çalışmıştım ancak hastane raporları temizdi.
Bakışlarım tekrar toprak zeminde gezerken suratımı buruşturdum. Babam adi biriydi ve kendi karısına depoda yaptığı eziyete birebir şahit olmuştum. Ona da bir benzerini yapmış olma ihtimalleri nefesimi keserken ellerim tekrar titremeye başladı.
Kendini en kötüsüyle zehirlemeyi bırak Hakan. Kamera görüntülerini izledin.
En azından yangın çıkana kadarki görüntülerden ona dokunmadıklarını görmek içimdeki o vicdan azabını hafifleten nedendi. Eve bakan ve yangından etkilenmeyen başka açılardaki kameralarsa uzak olduğundan net değildi hiçbir şey. Ev yanmaya başladığında onun içeri girmek için gözünü kararttığını görmek boğazımdaki düğümün büyümesine neden olurken derin bir soluk aldım.
Sen annen için çırpınırken o da abisini kurtarmak için savaşıyordu. Yine savaşırken yapayalnızdı. Onu yalnız bırakmıştım. Savaşırken de savaş bittiğinde de.
“Sikeyim.” Elimdeki toprağı silkelerken iç çektim. Onu ne zaman düşünsem o gün aklıma geliyordu. Gözlerindeki hayal kırıklığını da acıyı da öfkemle yerle bir etmiş, geri alamayacağım şekilde onu kıranlardan biri olmuştum.
Toprakla işimi son kez hallederken yerden kalktım. Bu ev tam da babamın evine gittiğim zamanki gibi kasvetli ve karanlık hissettiriyordu. Ruhu kaçıp gitmiş gibiydi. Hayır, ruhunu kaçırmıştım.
Nefes alıp verirken elimdeki kazma ve küreği her zamanki köşesine bırakırken verandaya yöneldim. Verandanın soluna yeni yaptığım hamakta kucağında Efe’yle sallanan Asya uykuya dalmıştı.
“Gel amcaya.” Efe kollarını uzattığında Asya’yı uyandırmadan kucağıma aldım. Koyu kahverengi gözleri dikkatle yüzümde gezinirken uzanıp sakalımı çekti. “Senin yok diye kıskanma velet.”
“Elini yıkamadan dokunma şu çocuğa.” Faruk elindeki çay bardağıyla verandaya çıkıp bardağı masaya bıraktı. Kucağımdaki Efe’yi alırken cık cıkladı. “Mikrop. Git elini yıka.” İçeri gitmek için hareketlenirken Faruk, Efe’yi yukarı fırlattı. Efe’nin kahkahası verandada yankılanırken Faruk gülüşünü genişletti.
“Bende biliyorum komik olduğumu. Hiçbir kabul etmiyor.” Efe tekrar kahkaha attığında Faruk onunla gülmeye başladı. “Bunlar esprilerimi anlamadıkları için eksik tahtaları olduğunu düşünüyorum. Sen onlar gibi değilsin.” Bir kez daha onu havaya fırlattı.
“Sen çok akıllısın.” Başını Efe’nin boynuna gömerek onun gıdıklanmasını sağladığında Efe tekrar kahkaha krizine girdi.
"Burada seni elimden alabilecek adam mı var? Hilekâr bir kadın olduğunu öğrendiğim iyi oldu." Elim sabit olması için karnının kenarına kaydığında kahkahayı bastı. Kaşlarım havalanırken ellerimi tutmaya çalıştı. Buna engel olup ellerini başının üzerinde yere sabitledim.
"Hakan, yemin ederim çığlık atarım." Gözlerimdeki parıltıyla bakışlarını elime indirdi. Gıdıklandığı kısma dokunduğumda kahkahası tekrar yankılandı. Hilekâr karım, gıdıklanıyordu ve insafıma kalmıştı.
"Hakan...Boşayacağım seni." Gıdıklamaya ara verdiğimde nefes nefese baktı gözlerime. "Vicdansız adam. Bırak beni." Cık cıkladığımda ellerini çekmeye çalıştı.
"Beni mi boşayacaktın sen? Öyle bir şey mi duydum?" Evet demek için dudaklarını aralamış olacak ki onu tekrar gıdıklamaya başlamamla gülmeye başladı. Çığlık atıp kahkahalara boğuldu.
"Hayır. Ya seychas umru ot smekha! Khvatit!" Şimdi gülmekten öleceğim! Yeter! Durduğumda derin bir soluk alıp iç çekti. Küfür mü etti o?
"Ne söyledin?"
"Küfrettim." dedi, bileğini bıraktığımda elini karnına sarıp yerden kalktı. "Öyle büyük küfrettim ki Türkçede anlamı yok." Gözlerim kısıldığında aniden üzerime atladı. "Seni manyak adam. Gülmekten öldürecektin beni." Elimi ısırdığında şaşkınlıkla engel olamadım. Hem hilekâr hem de vampirdi.
"Beni ısırdın mı sen?" Üzerimden kalkıp düşe kalka kapıya koştuğunda yerden kalkarak kahkaha attım.
“Çocuğu kahkahasında boğacaksın. Dur abi.” Asya uyku sersemi bir şekilde hamakta doğrulduğunda içeri girdim. Göğsümde beliren sızı nefesimi keserken banyoya girip ellerimi yıkamaya başladım.
"Seni manyak adam. Gülmekten öldürecektin beni." demişti. Sözlerimle onu öldürmüştüm.
Giderken gözlerinde beliren o kırgınlığı gözlerimi her kapattığımda görüyordum. Gece rüyalarıma giriyordu ve o gözlerdeki kırgınlığı yok edemeyeceğim kadar uzakta olduğu için akıp geçen zamana rağmen onun beni bıraktığı anda kalakalmış bir şekilde yaşayıp gidiyordum.
Ellerimi kurutup bahçeye çıktığımda Efe, Faruk’un kucağında ona sevgiyle bakıyordu, muhtemelen onun çay içişine hayranlık besliyordu.
“Biraz daha büyü, karşılıklı çay içeriz.” Bardağını yudumlayıp masaya bıraktığında Efe, bardağa uzandı. “Sabret babası kılıklı.” Cık cıklayıp bardağı uzağa koydu.
“Yarın toplantı varmış.” Sandalyemi çekip yerleştiğimde Faruk iç çekerek baktı. Babamın tüm bağlantılarını, depolarını, işini almıştım. O kadar kanlı bir tahttı ki altında kalmamak için onsuz geçen vakitlerimi bu şekilde değerlendirerek daha da güçlenmiştim. Faruk’ta benim koltuğuma oturmuştu.
Gitmek artık imkansızdı. Gitmek için bir amacımız da yoktu doğrusu. Artık olduğumuz yeri kabullenmek doğrusuymuş gibi geliyordu.
İntikamlarım bitmişti. Onca geçip giden yıl beni de bitirmişti. Geçmişe gidebilsem ve yine o, on yedi yaşındaki halime dönebilseydim, kaçmayı seçerdim. Şu an kaçamayacak kadar ben değildim ki. Ben artık Karanbey’dim. Kendimi ve acılarımı maskelemek için kullandığım Karanbey maskem, artık benim benliğimdi.
Ben Karanbey’dim. Artık olmak için bir bahanem olmamasına rağmen oydum işte. Artık intikamıma tutsak değildim. Yine de oydum işte. Hakan, olmak için artık geç kalmıştım.
Hem Hakan hem de Karanbey’dim.
Bunu kabullenmek omuzlarımdaki yükü de ruhumdaki kafesi de silip atmıştı. Bu hayatı hala sevmesem de artık benim bir parçam olduğunu reddedemezdim.
“Gideriz toplantıya.” Dedi Faruk. Asya, ne zaman masa hakkında konuşsak ayaklanır, olduğumuz alanı terk ederdi. Tıpkı şu an oturduğu yerden kalkıp, Efe’yi kucaklayarak Faruk’un evine yönelip verandadan uzaklaşması gibi.
Asya, benimle eskisi gibi sıcak bir iletişim kurmuyordu. Valeria’nın gitmesine neden olduğum için bana kızgındı. Burada yaşananları sorduğumda artık bilmek için geç kaldığımı söyleyerek zihnimdeki kaygı dolu düşüncelere bir yenisini daha katıyordu.
Asya, acımasızdı. Düşüncelerimle boğulduğumu bile bile bir yenisini daha ima edip işkencemin artmasına neden oluyordu. Kamera kayıtlarını tekrar tekrar izleme nedenim bundandı. Kaçırdığım bir detay varmış gibi şüpheye düşmemi sağlıyordu. Yoktu.
Görüntülerde abisini kurtarmak isteyen Valeria, pes edip diz çöküyordu. Sonrasında Raskol’la Artem çıkıyordu. Valeria ayaklanıp Faruk’un dediği gibi tansiyonu dengesini şaşırırken Artem onu arabaya taşıyordu. Kameraların açısı ve karanlık olan bahçeye rağmen görebildiklerim bunlardı.
“Ferhat bana aşırı nazik davranıyor. Bu biraz ürkütüyor.” Kardeşinin gidişine bakıp iç çekti. Ferhat, Sibel olaylarından sonra Faruk’a karşı olan tavırlarını yumuşatmıştı. Kabul etseler de etmeseler de Faruk en az onlar kadar canı yanan kişiydi.
Faruk son zamanlarda iyi toparlanmış ve eskisi gibi içkilerden medet umar gibi görünmüyordu. Sibel konusu açılmamak üzere ikimizin arasında kapanmıştı.
“Ferhat, senin gücünden etkilenmiş olabilir.” Faruk gözlerini kıstığında birkaç saniye söylediklerimi düşünmeye çalıştı.
“Bir an beni kendisine istediğini hayal ettim.” Kalan çayını yudumlamak için bardağa uzandı. “Tüylerim ürperdi.” Dudaklarımı kıvırarak ona gülmeye çalıştım, olmadı. Valeria gittiğinden beri gülümsemek dünyanın en zor işiymiş gibi hissettiriyordu.
“Ferhat’ın tipi olduğunu sanmıyorum.” Diye mırıldandığımda duraksadı.
“Niye yakışıklı değil miyim?” Omuz silktim. “Neyi sorguluyorum? İyice kafayı yedim bak. Resmen Ferhat’ın tipi olmadığım için kırılacağım.” Tekrar gülerken keyifli görünüyordu. Sibel ve ailesi onun için şaka yaparak ciddi konuları konuşmadığı bir araç olarak kalmıştı. Acıları ve yaşadıklarını unutma yöntemi buydu.
Geçen aylarda pes edip Sibel’le görüşmeye gitmişti. Hiç iyi geçen bir sohbet olmadığını, Faruk eve döner dönmez ringe gitmek istemesiyle net bir şekilde anlamıştım. Yumruklarına sessizce izin verişim, yalnız onun rahatlaması için değildi. Bana gerçekten vurmasına ihtiyacım vardı.
Tüm dünya birleşip beni yumruklasa, yine de onun canını yaktığım kadar canım yanmazmış gibi geliyordu.
“Yine düşüncelere daldın.” Bu aralar sık sık yaptığım aktivitelerimden biri daha buydu. Onaylayan bir ses çıkarttığımda yüzündeki ifade anlayışla çevrelendi. Bana kızmıştı, yine de yanımdaydı.
Faruk Bolat, daima yanımdaydı.
“Ortalama ne zaman lavanta ekmeyi keseceksin?”
“Güzel kokuyorlar. Bahçe de güzel görünüyor.” Lavantalar açtığında bir mafyanın evinden çok daha farklı bir eve dönüyordu.
“Kafayı yiyorsan baştan söyle.” Gözlerini kısıp beni süzdü. “Seni söz tımarhaneye kapatmayacağım.” Ben zaten kafayı sıyırmıştım. Beni kendime getiren yegâne kişiyi de bu aptal delilik kovmuştu.
“Aklım yerinde. Endişelenme.”
“Yok lan umurumda bile değilsin. Ben bu sene psikoloji falan okuyayım diyorum. Sıra sıra deliriyoruz, belli ki ihtiyacımız var.” Hafifçe güldü. “Yüksek lisansımı da Sibel’le yaparım.”
“Bahçenin diğer tarafını sana bırakayım. Ek bir şeyler.” Faruk bu fikri bir süre sessizce düşündü.
“Çay ekeyim mi?” Suratını buruşturdu. “Yok lan, vazgeçtim. Çay yetişmez burada.” Elini çenesine sürdü. “Toprak işini sevmedim. Ben kararımı verdim. Psikoloji okuyacağım.”
“Biri sana derdini anlatsa çözüm yolların etik değerlerle çakışacak Faruk.”
“Niye? Bana biri gelse ‘kocam beni dövüyor ne yapacağım bilmiyorum’ dedi diyelim. Çözüm yolum basit. ‘Eve git ve uyu. Yarın her şey güzel olacak.’” Gözlerimi kıstığımda belindeki silahı çıkarıp masaya bıraktı. “Adam ölünce her şey güzel olacak. Mutlu son.”
“Hiçbir psikoloğun senin yaptığın gibi sorunu kökünden çözeceğini düşünmüyorum. Ol. Arkandayım.” Başını kendinden emin bir şekilde sallarken silahı beline taktı.
“Bizde derin…Bizde deriniz…Öyle şey…Bizde deriniz…Öyle şey yapma yani.” Anlamsız bakışlarla ona baktığımda kahkaha attı. “Cahil.” Onun internet konuşmalarının hızına yetişemediğimden sessiz kalma hakkımı kullanarak arkama yaslandım.
“Onu bunu boş ver…Etrafa saldığımız adamlar yazmışlar birkaç saat önce. Babandan hala haber yok.” Aniden konuya girişi her bir zerremin gerilmesine neden oldu. Endişelendiğim bir sorunda buydu. O dışarıda bir yerde arkasına aldığı güçle hiçbir şeyin bedelini ödemeden yaşıyordu ve bu beni deli ediyordu.
“Bratva, hala onun arkasında mıdır?” Faruk’un endişeli ses tonu, zihnimden geçen ihtimallerden birini dile getirişiyle benim endişelenmeme neden olmuştu. Ya Bratva, babamı koruyorsa? Valeria orada yalnızdı.
Onun sana ihtiyacı yok, kendini yıllarca korudu Hakan. Yine koruyabilir.
“Bratva, babamı saklamış olsa bile Raskol, kardeşini hapsetmiş adama acımaz.” Orası cehennemden farksızdı ve onun canını o kadar yakmıştım ki hiç bilmediği o cehenneme gitmeye gönüllü olmuştu.
“Bratva ona nasıl davranmıştır? Babandan bahsetmiyorum. Valeria’yı merak ediyorum.” İsmini duymak bile kalp atışlarımın ritmini şaşırmama neden oluyordu. Bratva değil de Pakhan’la Fedor endişelendiriyordu beni. O ikisi çetin cevizdi ve kabuklarının içine sızmak imkansıza yakındı. Acımasızlıklarını göstermekten çekinmeyen o iki Rus, karıma ne şekilde zarar vereceklerdi, bilmiyordum.
“Raskol, ona zarar gelmesine izin vermez.” Ya yetişemezse? Ya onun da seçim yapması gerekmişse ve Valeria’yı seçmemişse?
Sikeyim.
“Kendini suçluyorsun hala.” Faruk’un sakin sesine rağmen kaygı bedenimi ele geçirmişti bile. “Aylardır hangisinden dolayı kendini suçladığından emin olamadım bir türlü. Onun için geç kalmandan dolayı mı pişmansın? Yoksa ona defolmasını söylediğin zaman yüzünden mi?”
“Damarıma basacaksın yani.” Umursamaz bakışlar eşliğinde bardağındaki çayı tamamen bitirdi.
“Seni kendine getirmeye çalışıyorum, diyelim. Götlük yapıp sik sik oturuyorsun.” Kaşlarımı çattığımda bardağını bırakıp kollarını göğsünde çaprazladı. “Pardon şu an çok sinirliyim. Sana söylediklerimden dolayı yedi ay boyunca pişman olacağım.”
“Bu belden aşağı vurmak.”
“Suratına vurmayı tercih ederim ama yakışıklı yüzün zedelenirse muhtemelen o deli Rus beni paralar.” Valeria’nın artık benim için savaşmasının hiçbir yolu yoktu. Onun için savaşırken yolun yarısında kendi savaşımda kaybolduğum an yitip gitmişti.
“Öfkeliydim Faruk.”
“Karanbey daima öfkelidir Hakan. Sen babana o kadar kızgındın ve ona inandığın için kendine de aynı derece öfkelendin ki acısını ondan çıkarttın. Azra teyzeyi kurtarmandan memnunum. O da memnundu. Eğer Valeria için gelseydin muhtemelen annen gerçekten ölecekti. İki kez onu kaybetmeyi kaldıramazdın. Seni de anlıyorum.”
“Yine de ona geç kaldım.” Sorunun annemi kurtarmak olmadığını yalnız kaldığım her saniye, yaşananları düşünerek anlamıştım. Sorun ben acı çekerken kendi acısını bastırarak kendimi iyi hissetmemi sağlayan kadını, acı çekip içine kapandığı süre boyunca görmezden gelişimdi. O kadar fazla sorunlarıma odaklanmıştım ki onun sorunlarını ötelemek ve kendi acıma odaklanmak kolay gelmişti. Yaptığım en büyük ve geri alamayacağım hataydı.
“Bir gün Douglas’la konuşurken sizi duydum. Sana, eğer biz olmayacaksanız yengeyi gönder gitsin, demişti. O haklıydı. Sen ve Valeria, biz olamadan devamlı Karanbey’in geçmiş acılarında var oldunuz.”
“Biliyorum. En çok da koyan bu zaten. Ali’yi öğrendiği zaman bile…Siktir et onu. Babam onu hapseden kişiyken bile beni suçlamadı. Bu eve geldiğinden beri bana o kadar iyi geldi ki ben…Ben ona kör oldum.” Bu gurur duyduğum bir hareket değildi.
Büyüdüğüm evdeki kanım dediklerimin yaptığının aynısıydı. Bana kör oluşları ve bencilce isteklerine hırsla tutunmaları bana bir ömre bedel olmuştu. Aynı benciliği ve görmezden gelişi ona da yapmıştım. Yanlıştı, çok fazla yanlıştı hem de.
“Kendi ailesini bulmaktan vazgeçti Hakan. Senin için…Ailesi olduğun için.” Bende ona ailesinin yanına gitmesini söylemiştim. Elimi yüzüme sürerken derin bir soluk aldım.
“Abisi geldi. Kapımıza yığdı adamlarını. İstese bizi ezer geçerdi. Onu alıp gidebilirdi de. Yapmadı. Çünkü onun burada ailesini bulduğuna inandı. Güvende olduğuna, canının yanmadığına, sevildiğine-”
“Onu seviyorum.”
“Babanın annene duyduğu o bencilce sevgiye dönüşen bir sevgin vardı Hakan.” Bakışlarındaki acımasızlık canımı yakmak için değil kendime gelmem içindi.
“Başta gerçekten onun saçtığı neşeye, kırgınlıklarına rağmen cesur oluşuna, sana diklenişine tutulduğunu görebiliyordum. Ona bakarken on yedimizdeki o Hakan’ın gözlerinde belirdiğini de bakışların onu ararken durmadan başkaları senin gibi bakıyor mu diye tetikte oluşunun da asıl nedeni de ondan hoşlanmaya başlamandandı.” Duraksarken başını sağa sola salladı.
“Sonra Ali’nin olayı, Buse’nin ölümü, babanla rekabetin…Aniden senin odağını değiştirdi. Buradan gitmek istediğini biliyorum ama gidemezdin. Sen baban gibisin. Yıllarını tek bir amaca odaklamışken gidemeyeceğini o kadar iyi biliyordum ki. Valeria’nın gözlerindeki o umudu yok etmemek için sustum. Belki yanılırım diye düşünerek sana düşüncelerimi de dile getirmedim.”
“Gidecektik.”
“Gitmeyecektin. Gitsen de aklın burada kalacaktı. Kabul et. Kendine dürüst ol. Gittikten üç-dört ay sonra o haberi görseydin, geri dönmek isteyecektin. Kabul et Hakan.” Duraksadım. Eğer o haberi görseydim ve annemin yaşama ihtimaliyle tekrar karşılaşsaydım dönerdim. Haklıydı. Yüzde yüz buradan gidemezdim.
“Kararımı vermiştim. Gidecektik. Her şeyi ayarlamıştım. Ama annem…Bir kez onu kurtaramamışken tekrar arkamı dönemezdim Faruk.” Bu bir seçim olmamalıydı. Annemi bulma ihtimali gözümü bu denli karartmamalıydı ve evime saldırı yapılması ihtimalini düşünmeliydim.
“Valeria seni annen yüzünden suçlamıyordu, biliyorsun.” Biliyordum. “Beş saat Hakan. Aynı hastanede olduğunu ben bile bilmiyordum. Seni sormaya devam etti. Tehlike de olduğunu düşünerek tekrar tekrar sordu.”
“Şoktaydım. On dört yıldır ölü sandığım kadını kendi ellerimle gömüldüğü yerden çıkarttım. Benimle konuşması dışında hiçbir şeyi istemedim. Yanlış. Doğru yok. Yıllardır boynumu aşan vicdanımı sonlandıracak tek yolumdu.” Annemin iyi oluşuna o kadar odaklandığım için kendimi kötü hissetmemeliydim. Ama hissettiğim tek duygu buydu.
“Geç kaldım. Bilmiyorum muyum ben? Biliyorum! Ama bende insanım. Hata yapabilen bir insanım.” Gözlerimdeki yangını durdurabilmek için kırpıştırdım, aylar sonra ilk kez gözlerim sulanırken derin soluk alıp kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
“Ben robot değilim. Ona söylediklerim aptal öfke ve korkunun saçmalıklarıydı. Onun kendi annemden bile daha çok çabaladığını görmedim mi sanıyorsun?” Gözlerim yanarken bakışlarımı bahçeye çevirdim. Onun koltuğun kenarına kıvrılmış hali gözlerimin önüne geldi. Başımı sağa sola sallarken Faruk’a döndüm. Onunla konuşmak daima en kolayıydı. Söylediklerimi dürüstçe anlattığımda yalan konuşmadan eleştirmekten çekinmezdi.
“O an kilitlendim. Tek düşündüğüm amına koyduğumun oyunlarına yenilişimdi. Annem on dört yıl onun elinde ne yaşadı mesela? Beni niye unutup duruyor? Gerçekten annem mi yoksa ona çok benzeyen bir kadını annem olarak bana yutturmaya mı çalışıyor? Bunları geç kaldığım o siktiğimin beş saatinde düşünmekten o kadar boğuldum ki, geç kaldım.” Elimi yüzüme sürerken Valeria’nın abisini kurtarmak için çırpındığı o alana bakışlarımı kaydırdım.
“Geç kaldın.” Sesinde yine benim bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yargılayıcı ifade belirmişti. Bakışlarımı ona çevirdim. “Seni anlıyorum. Yalan yok, bende annemin yaşama ihtimaliyle giderdim, muhtemelen benimle konuşana kadar onunla kalırdım.” Annesi öldüren annemin tuzağa düşmemesi için yardım edişiydi. Babamın kurbanıydı. Annem yaşıyordu ve boşa ölen yine onun annesiydi.
“Baban sağlam oynadı Hakan. Seninle, Valeria’yla, benimle, hatta babam ve annemle bile iyi oynadı. On dört yıllık bir oyunda hepimizin ağzına sıçtı. Senin yanında kalma nedenim neydi biliyor musun? Belki bin kere babanı öldürme fırsatım varken niye senin intikamını almanı bekledim?”
“Niye?”
“Çünkü babanla savaşacak kadar güçlü olsan da kalbin kayıplarla kanıyor. Sen hala o depoda tutsaksın. Şu an bile geçmişini atlatamıyorsun. Senin yanında kaldım çünkü senin aksine baban benim vicdanıma oynayamazdı.” Benim vicdansız yanımdı. “Ama ona o gün söylediğin sözler tam bir korkak Karan sözleriydi. Baban gibi…Ali gibi. Acımasızdın.”
“Gitmesi fikrinden deli gibi korktum.”
“Şu an korkacağın bir kadın yok.” Bakışlarındaki acımasızlığı hak etmiştim. “Onun kafayı yemediğine şükretmen gerekirken sen babana döndün. O da istediği şey olmayınca senin, annenin, bizim canımızı yakmaz mıydı?”
“Söylediklerimi de yaptıklarımı da-”
“Geriye almazsan işte o zaman babanın bir kopyası olursun Hakan.” İrkildiğimde kollarını çözüp öne eğildi. “Gelecekte tekrar beraber olur musunuz bilmiyorum. Onun en az senin kadar parçalanmış olduğunu unutup kalan tüm parçalarını en ufak parçalara ayırdın.”
“Buradan gitmesini istemedim.” Sonrasında söylediklerim de yaptıklarım da aptalca bir öfke perdesinin ardından yapılmış en yanlış seçimlerim olmuştu.
“Buradan gitmesini istemiyorsan, buna göre davranacaktın.” Sigara paketimi cebimden çıkartırken bir dal dudaklarıma yasladım. Çakmağını yakıp sigaramın yanmasını sağladı. Derin bir soluk ciğerlerime çekerken sigarayı dudaklarımdan uzaklaştırdım.
“Onlarla hastaneye gittiğim zaman geri dönüp senin iyi olup olmadığından emin olmak istesem de onun yalnız bırakmak istemedim. Yanında abisi, Asya vardı…Ben de vardım. Yine de o kadar yalnızdı ki biz ona yetemedik. Senin yerini üç kişi dolduramadı.” Sigaramı derin bir soluk çekerek dumanı serbest bıraktığımda sustu.
Senin yerini üç kişi dolduramadı.
Valeria’nın evde ruh gibi gezdiğini görmek ve gidecekmiş gibi etrafına son kez bakışı…Onun sessizliğine ortak olup sessiz kalmamın en büyük nedeni korkularımdı. Gözlerinde gördüğüm o gidişin gelmemesi için ondan uzakta kalmak aptalca bir plandı.
Karanbey korkusuz sanırdım. Karım’ın gitme ihtimali beni o kadar korkutmuştu ki onu görmezden gelmem ve gözlerimi gerçeğe kapatmak daha kolay gelmişti. Onun gitmesinden korkarken gitmesinin nedeni yine bendim.
Onu özlüyordum.
Onu deli gibi özlüyordum.
“Onu özledim.” Sigaramın sonuna geldiğimi anlayamayacak kadar düşüncelerde boğulmuştum. Yeni bir sigara daha yakarken başımı sağa sola sallayıp derin bir soluk çektim. Nefesim olmuş kadına olan hasretim beni boğuyordu.
“O zaman niye hala Rusya’da?” Duraksayışım Faruk’un bakışlarını yumuşattı. “Herkesle savaşan Karanbey, sevdiği kadının kırgınlıklarıyla savaşmaya cesaret bulamıyor mu? Bu seni korkutuyor mu?” Boğazımda düğümlenen yumruyla başımı aşağı yukarı sallamakla yetindim.
Faruk haklıydı. Bratva benim boyumu aşmıştı. Daha Rusya’ya giremiyorken Karım’ın kırgınlıklarını nasıl toparlayacaktım ki?
“Gerçekten istesen onu çoktan buraya getirirdin Hakan.”
“Onu zorla burada tutmayacağım.” Derken sesimdeki titreyişe engel olmadım. Derin bir soluk alırken bakışlarım etrafta gezindi. “Onu hapsedecek kadar bencil bir piç değilim.”
“Onu hapsetmekten bahsetmiyorum. Bunu yapmaya kalksan kafana bir kurşun sıkarım.” Yüzündeki ciddiyetle bunu gerçekten yapacağını biliyordum. “O hepimizden daha tutsakken onu hapsetmenin h’sini yapsan taşaklarını kökünden keserim.”
“Burada olsaydı, senin onu bu şekilde kolladığını görseydi muhtemelen bunu kullanırdı.” Faruk hızla başını sağa sola sallayıp güldü.
“Sakın o Rus’a anlatma. Şımarır.” Şımarışı bile ona özgüydü ve bunu yaptığında bile o kadar doğal duruyordu ki şımarıklığı asla rahatsız etmiyordu. Cıvıl cıvıldı.
“Onun seni affetmesini gerçekten isteseydin, yapardın bunu.” Bakışları aniden eski ciddi ifadeyle çevrelendi. “Kaybedecek bir şeyi kalmayan Karanbey daima istediğini elde eder. Ona kendini affettirecek ve ulaşacak bir yol bulmak zorundasın. Korkularını bir kenara bırak, onun için savaş.”
“Onu paramparça ettim.”
“Evet, yaptın. Ağlamak yerine kalk ayağı. Parçaladıysan, her bir parçasını toparlamayı da bileceksin. Adam ol biraz.” Oturduğu yerden kalktı. Ne zaman Valeria’yı konuşsak fazlasını biliyormuş gibi bir izlenime kapılıyordum. Konuşmanın devamını getirmeden bakışlarını kaçırıp gidiyordu.
“Faruk, başka bir şey var.”
“Var. Daha onun kırgınlıklarıyla yüzleşecek cesaretin yok. Bu yüzden o başka bir şeyi, ben sana söylemeyeceğim.” Verandadan inerek evine yöneldiğinde sessizce arkasından baktım. Haklıydı, Valeria’yla yüzleşmekten korkuyordum.
Geç kalıyorsun yine Hakan. Yine onu bekletiyorsun.
Elimdeki sigarayı söndürürken alnımı masaya yasladım. Ona nasıl ulaşabilirdim? Rusya’ya gitmem engellenirken ona nasıl gidebilirdim?
Pakhan, yalnızca liderlerin lideriyle görüşür. Böylelikle küçük çaplı liderlerle onun aracıları görüşerek Pakhan’ı büyük bir yükten kurtarır.
Baban, kendi babasını devirmeden hemen önce Faruk’un babasıyla konuştukları konu buydu. Pakhan yalnızca liderlerin lideriyle görüşür. Başımı masadan kaldırırken duraksadım. Liderlerin lideri şu an Ferhat’tı.
Karıma ulaşmak için Pakhan’a ulaşmam gerekiyorsa bunu yapacaktım.
Ya benden gerçekten gittiyse?
Başımı sağa sola salladım. Benden gitmeyen kadından gitmeye hiç niyetim yoktu.
VALERİA
3 ay sonra…
Sırtım yere çarptığında acıyla iki büklüm oldum. Piç Yaroslov. “Hala zayıfsın.” Uzattığı elini tuttuğumda beni yerden kaldırdı. Mavi gözlerindeki eğlenceli parıltının nedeni sürekli ona kaybetmemdendi. Dişleri inci gibiydi ve kemikli yüz hatları onu sert gösteriyordu.
Yaroslov Belov. Abimin benim can sağlığım için yanımda görevlendirdiği kişisel korumam ve eğitmenimdi. Biraz can sıkıcı olduğunu itiraf etmeliydim. Yine de onunla vakit geçirmek zihnime de iyi geliyordu. Ayaklarım iyileşir iyileşmez bu evde yanıma dikilen bir sırdaştı.
“Sen güçlüsün. Bir kadına vuracak kadar pisliksin.” Gülüşü genişlediğinde suratına yumruk atmaya çalıştım, geriye çekilerek ayağıma tekme attı. Yere yapıştığımda kaşlarını kaldırdı.
“Ben bir kadına değil, senin gibi şeytana vuruyorum. Kalk ayağa. Nasıl bir Nikoloeva’sın? Şimdiye beni yere serecek kadar iyi dövüşmeyi öğrenmiş olmalıydın.” Yerden kalkarken ters ters baktım ona.
“Sana şiddete karşı olduğumu söyledim. Ayrıca bana şeytan dediğini abime söyleyeceğim.” Gülüşü daha da genişlerken elini eşofmanının cebine koydu. Başını sol omzuna yaslayıp göz kırptı. Bratva’daki çoğu kadına sert bakışlar atarken bana sürekli sırıtıyordu.
Onunla arkadaş olmamalıydın Val, seni ciddiye almıyor bu.
“Küçük bir çocuk gibi veliye mi ihtiyacın var?” Başımı sallarken omuz silktim. Ben hala ufak bir çocuktum, kendini arayan genç kızdım, aynı zamanda ne istediğini bilen bir kadındım. Nazlanacağım bir abim vardı ve çocuksu davranmak işime geliyordu. Raskol için değilse bile buradaki kalbi taşlaşmış adamları yumuşatacak silahım buydu.
Bir tutam sinsileşmekten zarar gelmezdi.
“Küçük bir çocuğu dövdüğüne göre hapse tıkılmalısın Yaros.” Kaşlarını çattığında göz kırptım. İsmini kısaltışımdan nefret ediyordu. Onun bu boşluğunu değerlendirip karın boşluğuna yumruğumu geçirdim, bacağına tekme atarken yanlış açıyla sert kaslarına çarparken, acı dolu çığlığımı serbest bırakırken buldum kendimi. Yere kendi başıma düşerken bileğime elimi doladım.
“Ayağımı kırdın.” Ona tekme atan bendim, canımı yakacak bir tekmeydi. “Ayağımı kırdın.” Sadece burkulmuştu. Duvara tekme atmak gibi bir deneyim sonrası bacaklarına tekme atmamayı aklımın bir köşesine yazmış olsam da unutmuştum.
“Kırılsa yerinde duramazsın.” Yanımda diz çöktü. Bileğimi kucağına çekerken dikkatle bileğime bastırdı. Yalandan çığlık attığımda kaşları çatıldı.
“Yerimde duramıyorum.”
“Yalancı.” Tekrar acımasızca bastırdı. “Pinokyo gibi burnun uzayıp tüm Bratva’yı saracak.” Pinokyo hangisiydi? Şu saçlarını pencereden sarkıtarak evine adam atan prenses miydi?
O Külkedisi’ydi Val.
Hayır değildi. Külkedisi kurbağa öpüyordu.
“Pinokyo şu tahtadan olan ve yalan söyledikçe burnu uzayan hikaye.” Duraksadığımı görünce açıklamaya başlamıştı. Eve gider gitmez şu masallara tekrar bakmalıydım.
“Bu kadar cahil olan bir Nikoloeva görmemiştim.” Pislik. Koluna tokat attığımda bileğimi tutan elini sıktı.
“Hem ayağımı kırıyorsun hem cahil diyorsun. Senin dilini kopartacağım.”
“Kırık değil. Sana kaç kere tekme atmayı gösterdim. Niye doğru tekme atmıyorsun? Bu seferki sakarlığını Raskol’a nasıl anlatacağım?” Onunla yalnız kaldığım zamanlarda dışarıdan bir etmenle değil de kendi sakarlığıma yaralanır olmuştum. Sanırım buraya alışmaya çalışmak, içimdeki sakarlığı özgürce serbest bırakmıştı.
“Beni dövdüğünü söyleyeceğim.” Gözlerini devirdi.
“Bende sürekli yaralandığında yüz kilo seni taşıdığım için zam isteyeceğim. Ne zahmetlisin sen?” Ben yüz kilo falan değildim.
“Sensin yüz kilo. Yaroslov ağzıma ağzıma vurdu diyeceğim. Sen bittin.” Tehdidim keyifle gülmesine neden oldu.
“Tüm Bratva senin sakar olduğunu öğrendi. Emin ol gözleri önünde çelme taksam yine sakarlığından yere kapaklandığını düşünürler.” Bileğimi serbest bıraktı. “Yaslan bana.” Yerden yükselirken beni kucağına aldı ve bahçede ilerlemeye başladı. “Gidip bir bankacının koruması olsam daha az başım ağrırdı.”
“Hayatına renk katıyorum Yaros, kabul et.”
“Seni yere atıp çamurla hayatına renk katarım Val.” Sessizce yağmur sonrası oluşmuş ıslak zemine göz gezdirdim. Çamurdan hoşlanmazdım. “İyi seçim.”
Sessizce etraftaki görebildim her bir detayı izlerken iç çektim. Artık burası yuva gibi hissettirmeye başlıyordu. Hala alışamadığım yanları olsa da artık burayı kabullenmenin üzerimdeki yüklerden kurtuluşumun anahtarı olmuştu. Kendimi kabullendirmek sandığımdan daha zor olmuş, hala daha kaleyi fethedememiştim.
“Yaroslav?”
“Ne?” Kaba sesiyle gözlerimi kıstım.
“Kızını ne zaman görebilirim?” Başını eğdiğinde kocaman gülümsedim. “Köpekleri çok severim.”
“Bunu daha önce de söyledin. Pakhan’ın alerjisi var. Buraya getirmemi istemiyorlar.” Köpeği doğurmuştu ve bir aylık yavru köpek o kadar tatlıydı ki hemen bakmak istemiştim. Geçen hafta bana getirdiği zaman Pakhan kızarıp hapşırma krizine girince ikinci bir emre kadar köpek getirilmesi yasaklanmıştı.
İkinci emir, eşittir Pakhan’ın ölmesiydi. Burada kala kala ölümle ilgili konuşmak eskisinden çok daha kolaydı. Varvara’yla Pakhan’ı çekiştirmek en büyük hobimdi.
Yaroslov’a karşılık vermek istediğim de yüz ifadesi yanımda olduğu zamankinin aksine sertleşirken başımı çevirdim. “Pakhan.” Dedemin karşısında durduğunda bakışlarını eğdi.
“Yine mi yaralandın sen?” Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Huysuz ihtiyar. “Bir Nikoloeva olduğuna emin misin?”
“Bilmem. Gizli ilişki yaşayan kendi oğlundu. Beni birinden kaçırmadıysa bence ben bir Nikoloeva’yım.” Başkalarının yanında cüretkâr konuşmamdan nefret ederdi. Bakışları sertleşirken kocaman gülümsedim. “Ayağım çok ağrıyor deduşka. Gidebilir miyiz?” Adamın sınırlarını zorladığımdan emindim.
Geçen aylarda bana yaklaşımı değişmemişti. Hala Nina’nın odasında kalıyordum ve bundan deli gibi nefret ediyor olsa da deduşka dediğim için beni doğramaya kalkmamıştı. Gerçi başıma gelenlerden dolayı sıra ona geçmemiş de olabilirdi.
Geçen aylarda sürekli saldırıya uğrayıp öldürülmeye çalışılmıştım. Biri Raskol’u ve beni öldürmek için türlü oyunlar yapsa da her birinden şans eseri kurtulmuştuk. Bratva’ya kendimi kabul ettireyim derken ölümün teğet geçtiği bir Nikoloeva olup çıkmıştım. Ölüm eskisi kadar beni korkutmuyor desem yalan söylemiş olurdum. Eski benden değişen tek şey kaygılı ruh halimdi.
Kübra’yı ardımda bırakalı haftalar oluyordu. Valeria’nın ondan tek farkı canı yandığında ortalığı ayağı kaldırıp bağırarak bunu dile getirmesiydi. Ne bağırmaktan ne acımı dile getirmekten çekiniyordum. Buradaki herkes beni duyuyordu
Duymak zorundaydılar.
“Teşekkürler.” Koltuğa oturmamı sağlayıp buzla geri döndüğünde mırıldanmıştım. Yaroslov tekli koltuğa oturduğunda buzu ayağıma yasladım.
“Raskol bugün gelecek misafirlerden bahsetti.”
“Peki bu beni niye ilgilendiriyor?” Burada yaşamaya başlayalı bir yıldan fazla oluyordu. Evin ne misafiri ne saldırısı ne de dostu bitiyordu. Ev, ev değil yok geçen hanıydı.
Fiziksel olarak yalnızlığımı özlüyordum. Ne tantanalı kalabalık ailem vardı, imdat diye çığlık atasım geliyordu.
“Türk masasının lideri geliyormuş.” Gözlerimi kıstım. Ferhat Yılmaz’ın daha önce Rusya’ya kadar geldiğini hatırlamıyordum. Çoğu zaman Capo’yla ortak yapılan toplantı sonrası Raskol’la konuşurdu. Pakhan’la bizzat görüşmeye değer ne olduğunu bilmiyordum.
Kötü bir şey mi oldu?
“Gelsin. Ne yapayım?” dedim umursamaz ses tonuyla. Ferhat Yılmaz’ın geleceğini duymak durduk yere bana unutamadığım o adamı hatırlatmıştı. Tam bir yıldır buradaydım ve öğrendiğime göre son üç aydır peşimden gelmeyi bırakmıştı. Yine vazgeçtiği ben olmuştum.
Oralara hiç girme Val. Hayatının ipleri artık sende ve onu düşünmek yok.
“Tüm aile katılacakmış. Senin de katılmanı istedi.” Raskol birkaç gündür yoğunluktan buraya bile gelemez hale girmişti. Sürekli birinin peşindeydi ve bulamadıkça delirerek saplantılı bir şekilde o kişiyi arıyordu.
Bana düşmanın kim olduğunu söylememişlerdi. Ama anlamamak için kör olmam gerekiyordu. Yedor Nikoloeva, babamın kardeşi ve Pakhan’ın ortanca çocuğuydu. Fedor’un babasını niye bu denli aceleci bir şekilde aradıklarını bilmesem de Fedor bile üstü kapalı bahsedilen sohbetlerde, babasının varlığından rahatsız gibi görünüyordu. Fedor, artık bana bulaşmayı kesmişti. Artık abimle ortak sorunları vardı.
“Raskol’un işi ne zaman bitecek?”
“Yemekte sana eşlik edeceğim. O işlerini halledip geçecek oraya.” Ağır ağır başımı salladım. Ferhat Yılmaz’la konuşmak eğlenceli olabilirdi. Sonuçta bana karşı daima nazik bir İstanbul beyefendisinden fazlası olmamıştı.
“Bu ayakla nasıl katılacağım?”
“Orasını sen düşün. Seni korumak yerine tıp eğitimi alsam sana daha faydam dokunur gibi.” Gülmeye başladığımda kaşlarını kaldırdı. “Gülme. Acaba yanında olmasam kendini ne şekilde yaralayabilirsin?”
“Bir kere sakarlığımla mutfağın içine etmiştim.”
“Varvara, senin mutfağa girmene hayatta izin vermez. Bu sakarlıkla malikaneyi başımıza yıkabilirsin bile.” Benim gibi gülerken başını sağa sola salladı. Benim için Faruk’la Douglas arasında bir yerdeydi. İşi beni korumaktı, ara sıra yalnız kaldığımızda yaptığı esprileriyle buraya daha hızlı adapte oluşumu sağlamıştı.
Yaroslov Belov, Bratva’da abimden sonra sevdiğim ikinci kişiydi.
“Bileğin nasıl? Daha iyi mi?” Elimi eh gibilerinden salladığımda saatine baktı. “Altıda seni almaya geleceğim. Odaya gitmene yardım edeyim mi?”
“Asansöre bineceğim.” Koltuktan kalkarken bileğime ağırlığımı vermeden tabiri caizse seke seke koridora gittim. “Görüşürüz Yaros.” Arkamdan homurdanışını duymak gülüşlerimin asıl kaynağıydı. Asansöre girip üst kata güç bela kendimi atarken hazırlanmak için dolabımın önüne geçtim.
Kırmızı bir yırtmaçlı elbiselerden birini askıdan alıp üzerime geçirmeden önce elimi yüzümü yıkadım. Elbiseyi giyerken arkama dönüp Nina’nın portresine baktım.
“Nasılım hala?” Onunla Türkçe konuşuyordum. Muhtemelen cevap verecek şekilde anlamasına gerek kalmadığı içindi. Bir yıldır Türkçeyi, izlediğim filmlerden ve kitaplardan unutmamaya çalışmıştım. Nina da benim konuştuğum tek Türk arkadaşımdı.
İyice kafayı yedin, kabul et Valeria.
“Ferhat Yılmaz’ın Rusça bildiğini biliyorum. Orada dedemde olacak, sanırım Türkçe pratik yapamayız.” Makyaj masamın önündeki pufa oturdum. Polina nasıl makyaj yapacağımı bana öğrettiği için kendi başıma yapacağım bir şey daha öğrenmiş olmuştum.
“Göz makyajını abartırsam bana söylemelisin.” Aynadaki aksime bakarken duraksamıştım. Gözlerimin etrafındaki koyu halkalar bir süredir beni terk etmiş, harelerimdeki hüzün yerine eğlenceli bir parıltı belirmişti.
Buraya geldiğim ilk zamanlar hissettiğim tüm o duyguları hala hissediyor olsam da eskisi kadar canımı yakmıyorlardı. Belki de artık onun bana hissettirdiklerini düşünmek istemediğimden karanlık bir köşede sessizce sinerek bekliyorlardı.
“Bence hızlı toparladım. Bir yıl uzun bir süre.” Omzumun gerisinden Nina’ya baktım. “Sen buralarda nasıl savaştın? Eğer bir gün karşılaşırsak, Bratva’ya karşı olan savaşını dinlemek istiyorum.” Tekrar önüme dönüp makyajımı yaparken sessizce ifadesizleşen aksime bakmaya başladım.
Kendini kandırıyorsun Valeria, toparlandığının yalanını söylemeyi bırak.
“Ben iyiyim. Yalan değil bu. Her şeyi yoluna koydum.” Zihnimdeki olumsuz o tarafım durmadan buraya ait olamadığımı haykırırken Bratva’ya tutunmak zorlu oluyordu. Aynalardan nefret ediyordum. Ne zaman baksam bana acımasız davranıyorlardı.
Onun yüzünden. Aynalarda o kadar çok gözlerimin içine bakmıştı ki ne zaman kendime baksam onu anımsayıp ruhum özlemini gözüme sokuyordu.
Hızla hazırlığımı bitirip odadan çıkarken ayağımdaki ağrı için hafifçe topalladım. Asansöre yönelmiştim ki Pakhan’ın odasından gürültü koptu. Aralık olan kapıyı tamamen açtığımda yerde eliyle boğazını tutuyor olduğunu gördüm.
“Deduşka.” Bileğimdeki ağrıya rağmen hızla yanına ulaştığım sıra başını kaldırdı. Nefes alamıyormuş gibi öne eğilirken öksürmeye başladı, dudaklarındaki kan halıya akarken baş ucunda var olan acil durumlar için kullanılan o düğmeye bastım.
“Deduşka!” Endişeyle yanına tekrar çökerken elini uzaklaştırıp iliklediği gömleğinin ilk iki düğmesini açtım. “Ne oldu? Niye kan kusuyorsun? Nasıl yardımcı olacağım?” Pakhan hırıltılı bir soluk alırken eliyle dolabı işaret etti. Merdivenden gelen gürültüyle ayaklanarak dolabı açtım. Ne aradığımı bilmeden dolabı karıştırmak anlamsız olsa da siyah bir kutu içinde boş şırınga ve yanındaki ufak bir cam tüp bulur bulmaz Pakhan’ın yanına geçtim. Bakışları son kez elimdekilere kayarken sırt üstü düştü, bedeni titrerken kutunun içindekilere baktım.
Adını bile bilmediğim, nasıl yapılacağından emin olmadığım bir ilacı ona vermeyecektim. Hem ben sakardım. Onu iyi ihtimalle sakat bile bırakabilirdim.
“Hemen uzaklaş.” Pakhan’ın has adamlarından biri silah çektiğinde kaşlarımı çattım.
“Ölüyor, aptal.” Bana doğrultulan silahlardan artık endişelenmiyordum. “İndir silahını. İlacı nasıl vereceğimi bilmiyorum.” Silahı indirmedi. Kafasını duvara çarpıp kendine gelmesini sağlamak istiyordum.
“Pakhan ölürse seni gebertirim!” Bağırışım odada yankılandığında onu umursamadan gözleri yarı yarıya kapanmış dedeme döndüm. “Sen bilmiyorsan birini çağır. Ölüyor.” Yanaklarımdan süzülen yaşlara engel olamıyorken şırınganın iğnesini çıkarttım.
“İğneyi indir, Valeria. Seni vurmak istemiyorum.”
“Konuşacağına yardım etsen daha hızlı onu kurtarabiliriz.” Pakhan’ın huysuzluğuna rağmen ona ne zaman bu kadar bağlandığımı bilmiyordum. Ölmesini istemiyordum. Herkese nefreti ve acımasızlığı hatırlatan bu adamın ölmesini bencilce duygularımla istemiyordum işte.
İlacı izlediğim dizilerdeki gibi şırıngaya koysam da ölmek üzere olan birine batıracak cesaretim yoktu.
“Son kez uyarıyorum-” Arkasından gelen başka korumalar aynı şekilde silah doğrultmuşlardı. Harika. Aptallar sürüsü.
“Bir daha konuşursan seni lime lime ederim İgor. Bir şey yapın o zaman! Pakhan ölüyor geri zekalılar.” Bakışlarımdaki endişe hepsini duraksatırken birkaç saniye kararsız bakışlarla önce elime sonra Pakhan’a baktılar.
Hala bana güvenmemeleri umurumda bile değildi. Şu an tek bir endişem vardı, o da Pakhan’ın ölmesiydi.
“İlacı gözünün önünde şırıngaya koydum.” İgor’a döndüğümde sonunda bakışları beni buldu. “Pakhan’ın dolabından aldım. Kaygılarını bir kenara bırak! Gövde kameran bile her şeyi kaydediyor.” Bir keresinde gizlice korumaların olduğu arka taraftaki eve göz gezdirmem gerekmiş, orada her korumaya atanmış kameraların olduğunu görmüştüm. Korumalar yedi yirmi dört izleniyor ve yaptıkları kaydediliyordu.
“Tüm sorumluluk benim.” Nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle mırıldandığımda silahını indirdi. Diğerleri onun aksine silah doğrultmayı kesmezken en azından İgor’un harekete geçmiş olması rahatlayıcı bir soluk almama neden olmuştu.
Igor, diğer tarafa diz çökerken Pakhan’ın nabzına parmağını yaslayıp endişeyle kıpırtısız gözleri kapanmış adama baktı. “Ver şunu.” Elimdeki şırıngayı alıp birkaç damla akmasını sağladığında tereddüt etmeden iğneyi Pakhan’a batırdı ve içindeki sıvıyı boşalttı.
“Doktoru ara Marcus.” Igor iğneyi çıkarttığında bakışlarımızı kesiştirdi. “Pakhan ölürse sende ölürsün.”
“Beni tehdit etmeyi kes İgor. Pakhan’ı bulmasaydım zaten ölmüş olurdu. İşte o zaman sende bir ölü olurdun.” Başımı kaldırıp hepsine baktım. “Hepiniz ölürdünüz. Benim değil, sizin dua etmeniz lazım. Pakhan ölürse ve bunca güvenliğe rağmen bu yaşanırsa sizi elimden kimse alamaz.” Onlara bakmayı keserek dedeme odaklanırken kalp atışlarımın gürültüsünü tüm Bratva duyabilirdi.
Pakhan, huysuz bir adamda olsa, diğerlerine zarar vermiş de olsa benim ailemin bir parçasıydı. Onun ölmesini istemiyordum. Dedemdi o.
“Ne oluyor burada?” Fedor içeri girdiğinde adımları duraksadı. “Bir Nikoloeva’ya hangi cüretle silah doğrultuyorsunuz siz?!” Bağırışı tüm silahları indirirken adımları Pakhan’ın yanında durdu.
“Davet için hazırlanırken büyük bir gürültü duyunca odasına girdim. Kan kusuyordu.” Fedor’un bakışlarındaki endişe dolu ifade kucağımdaki boş kutuyu görünce derin bir rahatlamaya çevrildi.
“İlacı verdiyseniz endişelenmeye gerek yok. Nasıl buldun ilacı?” Endişeyle kasılmış her bir zerremin yerini rahatlama alırken Pakhan’ı işaret ettim. “Bilinci gitmeden önce işaret etti. Biraz geç buldum, adamları da yardım edene kadar geciktik. Ne ilacı olduğunu bilmesem de geç kalmış olabilir miyiz? Ben elimden geldiğince hızlı davranmaya çalıştım ama-” Pakhan kıpırdadığında sustum.
“Pakhan, beni duyabiliyor musun?” Fedor, Pakhan’ın omzunu hafifçe sarsarken Pakhan hırıltılı bir soluk aldı. Gözleri hafifçe aralansa da tekrar kapanıp duruyordu.
“Yatağa yatırmama yardım edin.” Kenara çekilirken İgor ve Fedor onu kaldırıp yatağına yatırdılar. Doktor içeri girene kadar onun bilincinin kendisine gelmesini beklerken beni hala şüpheyle inceleyen korumalardan birkaçının suratına yumruk geçirmemek için yatağa yaklaşarak onlara arkamı dönmem gerekmişti.
Doktor odaya geldiğinde Pakhan gözlerini aralamıştı bile. Bakışları odadakilerde gezinirken bakışları beni buldu. Yorgun bakışları yüzümü ağır ağır incelemeye başladı. Doktor kontrollere devam ederken odada çık çıkmıyordu.
“Maksim, iyi görünüyorsun.” Doktor en az dedem kadar yaşlıydı.
“Kan kustu.” Dediğimde doktorun bakışları beni buldu. “Nefesi kesildi. İyi falan değil.” Endişemi bastırmaya çalışmak yerine dile getirmiştim. Duygularımı birileri rahatsız olur veya onlara yük olurum diye kendime saklamaktan vazgeçtiğim o noktadaydım.
“Ona panzehir vermişsiniz. Zamanında vermeniz iyi oldu.” Şırınga ve boşalmış ilacı gösterdiğinde birkaç saniye duraksadım. Dedemin dolabında panzehir olma fikrini sorgulamak hiç içimden gelmiyordu. Her şeye hazırlıklı olması onun ihanetlerle dolu bir geçmişinden gelen bir alışkanlığıydı.
Adam yüz yaşına gelecek hala Pakhan’ım diye geziyor Val. Yöntemleri işe yaramış ki uzun süredir Bratva’nın hakimi.
“Igor verdi. Ben iğne yapmayı bilmiyorum.” Sesimdeki rahatlamanın aksine bakışlarım İgor’a sertçe çevrilmişti. Beni durdurmaya çalıştığı için pişman olmalıydı.
Eğer Pakhan’a ilaç vermemiş olsaydık ölecekti, muhtemelen baş ucunda ben olduğum için suçlanan ben olacaktım. Geç kalsaydı bu yaşanacaktı. Eğer bir ihtimal ilaç değil de zehir olan başka bir şeyi enjekte etmiş olsaydık yine de ben suçlanırdım. Her halükarda suçlanacak olmak sinirimi bozuyordu.
Sözümün bir geçerliliği hala yoktu.
“Beni korumaya çalıştığı için ona kızma.” Pakhan’ın yorgun sesi bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. “Bunun için hayatını adadığı için mutlu olmalısın. Pakhan’ı kendi ailesinden bile koruyacak kadar sert adamlarım var.”
“Adamlarını iyi eğit o zaman. Acil durumu ayırt edemeyecek kadar taş kafalılarsa yaşaman mucize.” Pakhan’ın adamları irkilirken ters ters baktım onlara. “Bir daha bana silah doğrultursanız, o silahı bir tarafınıza sokarım.” Oturduğum yerden kalkarken ayak bileğimdeki ağrıya rağmen hızla odadan çıkıp Nina’nın odasına girip kapıyı ardımdan kapattım.
“Hiçbir zaman beni kabul etmeyecekler Nina.” Elimi göğsümün üzerine yaslarken derin soluklar eşliğinde sakinleşmeye çalışıyordum. Hissettiğim hayal kırıklığı buraya geldiğim ilk günkü gibi kalbimi ele geçirirken gözlerimi kapattım.
Ben kabullenilmesi zor biri miydim?
“Nina kızma bana ama İtalyan çıkmayı diliyorum.” Gözlerimi aralarken kapıdan uzaklaştım. “Melih kardeşini nasıl kabullendi, sen görmedin ama ben gördüm. Nadia yaşasaydı eğer Capo’luk onu dışlamazdı. Bundan o kadar eminim ki. Bir yıldır buradayım, hala onlara ihanet etmemi bekliyorlar.” Böyle yaptıkları zaman ihanet edesim geliyordu.
Capo’lukla anlaşıp Bratva’yı patlatalım Val.
“Aileme kötü bir şey yapmam.” Nina’yı ikna etmekten ziyade kendi düşüncelerimin kontrolünü sağlamaktı amacım. “Onlara istediklerini vermeyeceğim hala.”
Kabul etseler de etmeseler de ben bir Nikoloeva’ydım ve ihanet eden olmaya niyetim yoktu.
HAKAN
Bratva.
Karımın ait olduğu topraklarda onun için gelmek zorlayıcı olsa da sonunda başarmıştım. Bakışlarım ağır ağır yabancı yüzlerde gezindi. Tehlikenin merkezinde olmayalı aylar oluyordu ve bedenim tetikteydi.
“Söyle bakalım Karanbey.” Faruk etrafa bakarken iç çekti. “Sen rahat durmazsan Bratva’nın bizi indirmesi kaç saniye sürer?” Bakışlarım onun yaptığını yapıp restorandaki müşterilerden çalışanlara kaydı. Çoğunun Bratva’ya itaat edenler olduğunu bilecek kadar hikâye duymuştum. Pakhan, güvenle buluşacağı hiçbir mekâna oturmazdı ve genelde gittiği yerler onun karargahıyla aynı güvenlikte olurdu.
“Sen üç saniyede ben otuz.” Hızla bana döndü.
“Niyeymiş o?” Arkama yaslanırken bedenimdeki gerginliğe nazaran heyecandan yerinde durmayan kalp atışlarımın keyfini çıkartarak omuz silktim.
“Muhtemelen seni siper olarak kullanırım. Ölünce de senin intikamını alıp peşinden geleceğim.” Gözleri dehşetle açıldığında elini abartılı bir şekilde kalbinin üzerine yasladı. Olur olmadık anlarda o kadar garip sorular soruyordu ki buna karşılık garip ve onu şaşırtacak cevaplar vererek onunla uğraşmak, sinirlenmekten daha kolay geliyordu.
“Senin için saçımı süpürge ettim. Dediğine bak.” Cık cıkladı. “Ben daha iyilerine layığım.”
“Öylesin.” Deyip masadaki şişeye uzandım ve boş bardağa boşalttım. “Asya’yla kalsaydın keşke.” Bilmem kaçıncı kez bunu söylüyordum. Faruk, Rusya’da yanlış bir şey yapabilme ihtimalime karşılık peşimden gelmiş, Asya’yı ondan beklemeyeceğim şekilde Yılmazlara emanet etmişti.
“Senin kara kaşına kara gözüne mi geldim? Bakıcımı özledim.” Bende özlemiştim. Ama muhtemelen onu bu gece göremeyecektim. Önce o yaşlı Pakhan’ın radarında tehlike değil de dost olma şerefine nail olmalıydım.
Buradaki düzen bizdekinin aksine yıllardır Maksim’in gücü altındaydı. Bir karar alınınca-bireysel bir karar dahi- önce onun onayından geçmeliydi. Valeria, onun kanı olduğundan kararların ana merkezi Pakhan olacaktı.
Karımı istiyordum ve kazanmak için Pakhan engelinden kurtulmalıydım.
“Faruk, Pakhan gelince de espri falan yapmazsın, değil mi? Ona ulaşmam için Pakhan’ın radarına sinir bozucu olarak girmemeliyiz.” Tekrar bedenimi saran endişenin nedeni önümdeki engellerin çetin ceviz oluşundandı.
“Espri yok. Merak etme. Geldiler.” Faruk’un başının çevrildiği girişe bakışlarımı çevirdiğimde onu gördüm. Sarı saçları sıkı bir topuz yapılmış, boynunu gözler önüne seriyordu. Giydiği kırmızı elbisedeki cüretkâr dekoltede bakışlarım birkaç saniye daha uzun kalırken Faruk kolumu dürttü.
“Nefes al hayvan.” Nefes alırken tekrar yüzüne çevirdim bakışlarımı. İfadesiz çehresindeki gözleri usulca arkasına çevrildiğinde yanına bir adam yaklaştı.
“Yaroslov, değil mi o?” Oydu. Valeria’nın belini sarmaya cesaret eden bir ölüydü. Kulaklarım uğuldarken omur iliğime saplanan o keskin acı tüm bedenime yayıldı.
Mantıklı davran Hakan. Azıcık mantıklı ol.
Valeria’nın dudaklarındaki sıcak tebessüm elimdeki bardağı sıkmama neden oldu. Yaroslov, onun belini sıkıca tutarken Valeria, elini onun ceketine götürdü. Girişteki üç basamağı, Yaroslov’ın onu kendine yaslayarak geçerken bunda hiçbir sorun görmüyormuş gibi gülmeye devam ediyordu.
Kalbimin ağrısı öfkemle birleşirken aldığım nefesler yutkunmamı zorlaştırıyordu. Sikeyim.
Başka. Bir. Adama. Gülüyordu.
“Onu öldürecekmişsin gibi bakıyorsun Hakan.” Yaroslov’u öldürmek istiyordum. Karıma dokunan elini koparmak istiyordum.
Mantık Hakan. Mantık.
“Karıma dokunuyor.” O ikisine bakmaya devam edemediğimden Faruk’a döndüm. “Benim karıma el uzatıyor.”
“Teknik olarak, o senin karın değil.” Faruk’un dürüstlüğüne şu an da ihtiyacım yoktu. Dürüstlüğü kanın beynime sıçramasına neden oluyordu. “Bir yıl uzun Hakan. Onu kovan adamı, terk etmiş bir kadının sadık kalmasını bekleyemezsin.” Canım yanarken acımasızlığına ihtiyacım hiç yoktu. Bakışlarım onlara döndü. Onların arkasından gelen Fedor öne geçerken masaya kendinden emin adımlarla yürümeye başladı.
Onun bakışları Fedor’u takip ederken masaya kaydı. Yüzündeki gülüş silinirken bakışlarındaki parıltı yok oldu. Yaroslov’a attığı o sıcak bakışlar, yerini buz gibi ifadesizliğe bıraktı. Omzumdan koluma yayılan acıyı aylardır hissedemiyorken onu görmek tekrar yaralarımın yanmasına neden oldu.
Sikeyim.
“Pakhan bugün katılamayacak.” Fedor’un sesiyle oturduğum sandalyeden kalkıp uzattığı elini sıktım. Odaklan Hakan. Masaya yaklaşıp tam karşımdaki sandalyeyi çekti Yaroslov ve o oturana kadar kibarca bekledi.
Kibarlığını sikeyim.
“Sorun yok.” Çok büyük sorun vardı. “Daha uzun süre buralardayız.” Yaroslov elini uzattığında elimi yumruk yapıp suratına geçirmek istedim. Ona olan bakışlarımı fark etmiş, bundan hiç etkilenmiyor gibi görünüyordu. Elini sıktığımda boynunu sıkma isteğimi bastırmaya çalışıyordum.
“Oturalım, Raskol sonra katılacak.” Yaroslov elini uzaklaştırırken Valeria’nın soluna yerleşti. Geldiği zaman yüzünde var olan o pozitiflik silinip gitmiş, burada olmaktan memnun değilmişçesine sessizce bakışlarını Fedor’a dikmişti.
Varlığından rahatsız oluyor Hakan.
Sandalyeme tekrar otururken şişemde kalan suyun geri kalanını bardağa boşaltıp hissettiğim huzursuzluğu dağıtmaya çalıştım. Bir yıl uzun bir süre değildi, yine de kısa da değildi. Beni tamamen hayatından çıkarmış mıydı? Önce sözlerinden gitmiştim, şimdiyse gözlerinden… Hatta tamamen ondan yitip gitmiştim.
Kulaklarımdaki uğultu artarken gömleğimin ilk düğmesini açtım. Hayır. Buna kesinlikle hazırlanmamıştım. Benim karım beni tamamen silemezdi.
Yine geç kaldın Hakan.
“Raskol, gelmeden de başlayabiliriz.” Fedor’un sesi, uğuldayan kulaklarıma ulaşırken başımı sallamakla yetindim. Valeria masadaki su şişesine uzandığı an uğultu tamamen yok oldu.
Benim yüzüğümü çıkarttığı o sol yüzük parmağında büyük bir tek taş yüzük vardı. Bakışlarımı kaldırdığımda ikisine baktım. Ona defolmasını söylediğim akşam parmağından çıkarmıştı, yüzüğünü. Başka bir adamın yüzüğünü takacak kadar unutmuş muydu beni?
Elimdeki bardak parçalanırken kalbimin acısının aksine hiçbir şey hissetmiyordum. “Affedersiniz.” Masadaki mendile uzanırken avucumdaki camları çıkartmakla uğraşmadan mendili sardım. Kalbimdeki yangını bastıracak başka yangınlara ve acılara ihtiyacım vardı.
Valeria, sardığım elime birkaç saniye bakarken başını çevirip Fedor’a odaklandı tekrar. Benimle ilgili her şeyi görmezden gelmeye niyetliydi.
“Babamın işlerini devraldığımı biliyorsun.” İngilizce konuşurken bakışlarımı Fedor’a çevirdim. Bir an önce buradan gitmek istiyorsam konuşacaklarımı konuşup defolacaktım.
“Biliyorum. Pakhan, babanın bir Nikoloeva’ya zarar vermesinden dolayı onla anlaşmaları feshedecekken senin işeri devralmanı takdir ettiğini iletmemi söyledi. Ticaretin sapmaması şartıyla ne yapacaksan destekleyecekmiş.” Bu beni sevindirmiyordu. Karşımdaki kadın için geç kalmıştım ve alacağım hiçbir destek de kazanacağım herhangi bir güç de bir şey katmayacaktı.
Karımı istiyordum, çoktan benim olmayı bırakmıştı.
Kendini zehirlemeye başladın Hakan. Buna bir son ver.
“Babamı sizin de araştırdığınızı öğrendim. Bir iz var mı?” Fedor arkasına yaslanırken başını sağa sola salladı.
“Yok. En son Amerika’ya giden geminin olduğu tersanede görüntülenmiş. Amerika’daki Bratva’yı babam yönetiyor. Oradaki gücü sandığımızdan daha derin. Etrafa bakıyorlar ama Amerika’dan Meksika’ya geçebilme ihtimalini düşünüyoruz.” Fernando, babamı topraklarında saklar mıydı? Son denk geldiğimizde hiç bu entrikanın içinde olmak istemiyor gibi görünüyordu.
“Fernando’yla konuşurum.” Üzerimde hissettiğim bakışla başımı çevirdim. Valeria gözlerini kaçırmadan baktı gözlerime. O günkü kırgın bakışlarından daha acı verici olan, şu an harelerini kaplayan ve hiçbir duygu barındırmayan ifadesiz gözleriydi.
Onun gözleri artık konuşmuyordu.
Onun gözlerini artık anlayamıyordum.
Onun hareleri tamamen susmuştu.
Sessizliği bölen Yaroslov’un telefon melodisiydi. O zaman bakışlarımızı ayırıp ona döndü. Bakışlarını benden alamayan kadının bakışlarını kaçırdığı o evredeydim.
Yaroslov, telefonunu kulağına yaslayıp sessizce dinlediğinde gözlerinde endişeli ifade belirse de hızla soğukkanlı ifadesini takındı. Onaylayan bir ses çıkartıp telefonu kapatırken Fedor’a döndü.
“Fyodor, poşlí.” Fedor, hadi gidelim. Valeria’nın yüzünde endişeli bir ifade belirdiğinde Fedor kaşlarını çattı. Yaroslov, ayaklandığında birkaç saniye sonra onun gibi kalkması gerekmişti.
“Daha buralardaysanız, Pakhan mutlaka sizinle görüşecektir.” Ayağı kalkıp ona karşılık verecekken silah sesi duyuldu. Valeria hızla oturduğu yerden kalktı ve suratını buruşturup Yaroslov’a yaslandı.
“Nam sroçno nujna idti!” Acilen gitmeliyiz! Restoran karışırken silahlar çekilmişti. Dışarıdakinin kim olduğunu ve kaç kişi olduklarını bilmeden silahıma uzandığımda kırılan camın gürültüsü ardından “Fedor!” diye bağıran Valeria’nın çığlığını duydum. Yaroslov onu masanın altına saklanması için çekerken Fedor’un yere düşmeden tutup tekrar vurulmayacağı kolona yaslanmasına yardımcı oldum. Elini koluna yaslarken suratını buruşturmuştu.
“Fyodor, tı v poryádke?” Fedor, iyi misin? Masanın altındaki endişeli hareler Fedor’dan bana kaydı. “O iyi mi?” Geldiğinden beri ilk kez benimle konuşuyordu ve bu başka biri içindi. Gözlerindeki endişe afallatırken başımla onayladım.
“Faruk bastır yaraya.”
“Yaroslav, bıstro! Cherez chyórnıy vkhod! Nam náda uyti!” Yaroslav, çabuk! Arka kapıdan! Gitmemiz gerek! Fedor, bağırırken Faruk’un elinden kurtuldu.
Ortalık cehenneme dönmüşken Yaroslov ateşlediği silahını indirip suratını buruşturdu. Ateşleyecek kurşunu kalmamıştı. Valeria o anda yırtmacını kenara kaydırıp sağ baldırına bağladığı silahı ve şarjörü açığa çıkarttı. Şarjörü çıkarıp Yaroslov’a uzattığında o herif karıma gülümseyerek bir şey mırıldandı.
Valeria’nın yanakları kızarırken bakışlarını utançla kaçırışı, kulaklarımın uğuldamasına neden oldu.
“Hadi Hakan.” Faruk beni yerden kaldırırken Yaroslov onun belini sarıp arka kapıya çekiştiriyordu. Gözden kaybolmadan hemen önce omzunun gerisinden bana baktı. Kısa ve ne anlama geldiğini bilmediğim bakışını umursamayacak kadar kanım öfkeyi damarlarımda gezdiriyordu.
Yanakları başka birisi için kızarmıştı. Valeria iltifattan ve güzel cümlelerden utanırdı ve o herif ona ne söylediyse utanacak kadar hoşuna gitmişti.
“Sikerler.” Arabaya girmeden önce etrafa baktım ancak çoktan Nikoloeva arabaları gözden kaybolmuştu. Arabaya girer girmez otelimize hareket etti.
“Siktir.” Zihnimde geçen düşünceler kalbimi parçalıyorken ellerimi yumruk haline getirdiğimde avucumdan çıkartmadığım o cam parçaları elimdeki mendili kırmızıya bulamamı sağlarken kalbimdeki çatlaklardan sızan acı ham ve afallatıcıydı.
Otele gelip içeri girerken onun iyi olup olmadığını merak eden endişeli yanımla öfkeli yanım zihnimde savaşa bulanmıştı. Odada bir ileri bir geri giderken boğazıma oturmuş yumruyu geçirmek için içki dolabını açtım.
“Elindeki camları çıkart. Onun iyi olup olmadığını öğreneceğim.” Onu görmek ve gerçeklerle yüzleşmek kalbimdeki camların derine batmasına neden olmuştu.
O iyiydi. Onu koruyacak ve parmağına yüzüğünü taktığı Yaroslov’u vardı.
“Ona kızardı.” Faruk’a baksam da gözlerimin önünde beliren öfkeli kırmızı o kan dökme ihtiyacım beni ele geçirdi. “Benim yüzüğümün yerini başka bir adamın yüzüğü almış.” Ellerim titrerken adını bilmediğim alkolün tamamını içip bardağı tekrar doldurdum.
“Ona gülen yüzü, beni görünce hiçbir duygu olmadan bakıyordu. Ben…Ben geç kaldım.” Hayatım geç kalınarak yaşanmış bir mezarlıktan ibaretti.
“Otur şuraya.” Faruk omzumdan itip tabureye oturttuğunda omuzlarım çöktü.
“Başkasını seveceği kadar mı kırdım onu? Başkasına gidecek kadar mı öldürdüm bizi?” Gözlerimin sulanışına engel olamadan iç çektim. Bardağı yudumlarken Faruk çekip elimden aldı.
“Aç şu mendili.” Dediğini yaparken özlemini duyduğum kadını kaybetmenin acısıyla boğuluyordum. Elimdeki camları çıkartırken Faruk’un kaşları çatılmıştı.
"Yani ailemi bulduğumda onlara nasıl alışacağımı bilmiyorum. Onlara karşı yabancı mı hissedeceğim veya onlar mı beni kabullenmeyecek kadar yabancı görecek? Bu en basit sorun. Sadece bunun için bile buradan kurtulup sıfırdan hayata başlamak istiyorum. Evlenirim. Kendi ailemi ben seçerim, korurum."
"Sen zaten evlisin." demiştim. O zaman bile başka bir adamın olma ihtimaline dayanamıyorken gerçekten birinin var olmasını nasıl kaldıracaktım.
"Ama illaki gideceğim. Biz anlaştık. Anlaşma bitince ikimizde ayrılacağız. On bir yaşına kadar büyüdüğüm ailem on dört yıl beni bulamamışken, geri döner dönmez onlarla aile olamayacağımı düşünüyorum bazen. Bu yüzden kendime yeni koca bulacağım." Beni deli ettiğini bilmeden söylemişti tüm bunları. Var olmayan birini bile kıskanıp delirirken şu an ne yapacaktım?
"Sadece gelecekten bahsetme." Bileğini okşarken bu ihtimali o zaman da düşünmüştüm. Gelecek manyak derecede beni korkutmuşken şu an o geleceği yaşıyordum.
"Gelecek seni korkutuyor mu?" diye sormuştu merakla. O gün de sonrasın da daima gelecek beni korkutmuştu. Düşmanımmış, babamın intikam savaşıymış…Bunların hiçbiri değil, onun olmadığı bir gelecek beni korkutmuştu.
Şu an onsuz bir gelecektesin Hakan.
"Evlenmek dışında ne yapacaksın?" O gün geleceğinde beni de dilesin istemiştim. Bunu çaresizce istesem de o çocuklarına beni anlatacağından bahsetmişti.
Ona ne bir gelecek ne de çocuk verebilmiştim.
“Ben ne bok yedim?” Faruk sargımı bitirip yanımdan gittiğinde ellerimi yüzüme kapattım. “Ben ne yaptım Faruk?”
“Kes şunu.” Dedi sesindeki acımasızlık yerine destek olan o tonlama vardı. “Kaldır başını Hakan. Seçimlerinin bedelini ödediğin zaman ağlayamazsın.”
“Onu gerçekten kaybetmişim.” Başımı kaldırdığımda Faruk elini sırtıma vurdu. “Ona gülüşünü görmedin mi?”
“Yine anlayıp dinlemeden kendini zehirliyorsun.” Benim gördüklerimi görmemiş miydi? Onun özlediğim gülüşünü görmemiş miydi?
“Elinde yüzüğü var.”
“Yani? Dışarıdan sizde evlenmiş görünüyordunuz. Ama anlaşmıştınız. Dışarıdan bunu görebilen oldu mu?” Beni rahatlatamazdı, gözümün gördüğü tek bir gerçek vardı.
O benden gitmişti.
O benden gitmişti.
“Faruk, ona bakışında sevgi vardı.” Boğazımda yükselen hıçkırığı bastırıp derin bir soluk aldım. “Ona utandı. Karım sevdiklerine utanır.” Dirseklerimi dizime yaslarken öne eğildim. Boynumdaki zincir kayarken onun gitmeden önce çıkardığı alyans, zincirin ucundaydı. Sağlam avucumu onun alyansına sararken yanağımdan süzülen yaşlara engel olamadım.
“Onun parçalarını başka bir adam toplamış, ben yine geç kaldım.” Faruk sessiz kalırken bir süre sonra elimden aldığı bardağı doldurup geri uzattı. Bardağı alıp acelem varmışçasına tüm içkiyi içtiğimde şişeyi uzattı.
Onu kaybetme ihtimaline kör kalarak gelmiştim, artık görüyorum. O hayatına devam ediyordu, bense onda kalakalmıştım.
Gözlerimi sıkıca kapatıp anılarımızı düşünürken göğsümde oluşan tarifsiz acının tüm yaramı yakıp kavuruşunun tatlı cezasını sessiz kalarak kabullendim.
Onu kovmuştum, o da gitmişti.
Onun için gelmiştim, o çoktan başkasına gitmişti.
Onun varlığında hayat bulmuştum, o birilerine hayat olacak bensiz bir geleceği yaşamaya başlamıştı bile.
Faruk telefon melodisiyle uzaklaştığında gözlerimi aralayıp süitin içindeki odama girdim ve kapıyı ardımdan kapattım.
~
Seni özlüyorum.
Bunu kaçıncı kez yazdığımı bilmeden yazıyorum. Aklımı kaçıracak gibi hissederken tutunabildiğim tek şey sana yazmak ve beklemek. Beklemekten nefret ettiğimi söylemiş miydim? Nefret ettiğim şeyin öznesi senken bile nasıl bu kadar tatlı gelebilirdi bu?
Seni özlüyorum, Karım.
Seni özlemle bekliyorum, Rus’um.
Senin değil, benim gelmem gerekiyor. Sana ulaşmak niye bu kadar zor? Bu evde yaşadığın sürede bana ulaşmak bu denli seni zorlamış mıydı? Zor bir adam olduğumu biliyorum, Valeria. Bu evde şu an sana ulaşamadığım zamanlar gibi bana ulaşamadığın anların olduğunu da biliyordum.
Cezamı kabul ediyorum. Sensizlik benim en büyük cezam Karım.
Zaman akıp giderken ben sende takılı kaldım. Cezamı erken bir şekilde bitirdiğim için bana kızacak mısın? Sana olan özlemim benciliğimi açığa çıkarıyor ve seni istiyorum. Evimde ve yanı başımda. Oraya geliyorum, bu sefer gelişimi engelleyemeyeceksin.
Söylemeliyim ki, senin artık savaşmana gerek yok Valeria. Senin için savaşacak bu sefer benim. Buna hazır mısın? Sanırım değilsin. Karımı almaya geliyorum Valeria. Ait olduğu evimize dönmen için savaşacağımdan emin olabilirsin.
Senin için savaşmaktan onur duyarım Karım.
~
🖤
Hakan ve Valeria arasındaki dinamik nasıl ilerleyecek dersiniz?
Hakan bebeği öğrenince nasıl bir tepki verecek?
Valeria'yı kaçırtan Rus kim?
Fedor? Garip biri benim için. Douglas'la meselesini okumamıza daha çok olsa da merak etmeden duramıyorum.
Bir de RASKOL.....Oralara hiç girmeyeyim ya :(
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 119.28k Okunma |
6.89k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |