

🎵 Arctic Monkeys - I Wanna Be Yours 🎵
Selammmmm. Ben geldim. İki hafta ara verdik sözde ben hayatımı düzenleyecektim, olmadı. Yapamadım. Bölüm yazdım dfjlsdfj :D
Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?
Malumunuz Ramazan geliyor. Bölümleri elimden geldiğince hızlı aynı düzende atacağım.
Bir de sizden ufak bir ricada bulunabilir miyim? Heh. Yazıyorum. Burada kimler yapar bilmiyorum ama birileri artık bu kitabın videolarını yapabilir mi lütfen? Söz hepsini izleyeceğim. (Benim ikna seviyem şaka mı :D) Neyse bu ufak bir ricaydı. Artık fazla konuşmadan aradan çekiliyorum.
Not: Bölüm söz verdiğim gibi birleştirildi ve üç bölüm uzunluğunda. Verdiğimiz araya değsin değil mi? <3
Keyifli Okumalar <3
🖤
16. BÖLÜM - CAPO I
KÜBRA
Geçmiş
"Sana sıcak çikolata yaptım." Hatice'nin uzattığı bardağa bakarken başımı sağa sola salladım. Onu seviyordum ama o bir Çetin'di. Bu evdeki herkes kadar güvenilmezdi. Yanıma otururken kupayı yudumladı. Gözlerim bir an olsun ondan ayrılmıyordu.
"İçinde ilaç yok. Bekir'in üzerine yemin ederim." Bekir onun her şeyiydi ve gözümün önünde bardağı yudumlamıştı. Titreyen elimi uzatıp bardağı aldığımda içmeden önce bardaktaki sıcaklığı hissedebilmek için birkaç dakika sessizce tuttum.
Vücudumdaki her bir kas ağrıyordu. Yusuf öldükten sonra uzun bir süre bedenimde açtıkları yarayı ve morlukları atlatabilmek için yatmıştım. Kaç gün olduğunu hatırlamıyordum. Aynadan morlukların geçtiğini görene kadar beklediğime göre uzun bir süre olmalıydı. Sessizdim. Konuşacak kelimelerim tükenmişti ve canımın daha fazla yanmaması için itaat ediyormuşum gibi davranıyordum.
"Ağrın var mı?" Başımı sağa sola salladım. İlaç içmeyi reddetmiştim. Gerçi yeni korumam olan Melih, zorla içtirmişti. Bu evde gözümü korkutan bir tek o vardı.
Haldun, Bekir'i uzak tutmak için Hatice'nin koruması Melih'i, beni gözetlemesi için görevlendirdiğinde korkudan onun gözlerine bakamamıştım bile. Haldun'un niye onu görevlendirdiğini hatta beni ona verdiğini biliyordum. Bana o anlamda yaklaşmamıştı, yine de korkum geçmiyordu. Haldun'un sınırsız verdiği yetki onun bana istediklerini yapmasına neden olacaktı. Bundan korkuyordum. Bekir'i cezalandırdığını düşünüyordu. Aslında cezalandırılan bendim.
"Konuşmayacak mısın?" Başımla onayladım onu. Ne söyleyecektim ki?
Melih'in, Haldun'un emrine itaat edip bana yaklaşmasından korkuyorum mu diyecektim?
Bu evde kaldığım her gün ruhum ölüyor mü diyecektim?
Bana niye yardım etmediğini anlamadığımı mı konuşacaktık?
Beni kaçıran adamın kızıyla ben ne konuşacaktım ki?
"Söylediklerimi duyup sessiz kalacak mısın? Yoksa söylediklerimi gerçekten duyacak mısın?" Elimdeki sıcak bardak bedenimin gevşemesini sağlıyordu. Bakışlarım onun pişmanlık dolu bakışlarıyla buluştuğunda başımı salladım. "Ben ne konuşacağım seninle? Burada ne anlatırsam babana yetiştirmeyecek misin?"
"Bugüne kadar ne konuştuysak bende kaldı, Kübra. Yemin ederim babamlara tek kelime söylemedim." Ses tonunda ona güvenmemi sağlayan o netlik vardı. Babasına yetiştirmediğini biliyordum. Benim kaçmama birkaç kez yardım etmeye çalışmıştı, detaylar zihnimde yoktu ama yine de hatırlıyordum. Onu diğer Çetinlerden daha çok sevmemin tek nedeni buydu belli ki.
"Sorun burada ya. Ne anlattıysam sende kaldı. Sesimi duydun ve sustun." Hatice oturduğu yerden kalkarken karşımda dikildi. Onu suçlamamalıydım, onun yapabilecekleri de sınırlıydı. Yine de kırgındım. Kırıldıkça karşımdakilerinde kırılmasını istiyordum. Canım yanarken sürekli görmezden gelenlerinde canı yanmalıymış gibi geliyordu.
"Ne yapabilirim? Kübra senin savaşamadığın dünyaya benim gücüm yeter mi?" Ben gücümün farkındaydım ve canımın yanacağını bile bile savaşmaya devam ediyordum. Bana bir haksızlık yapılmıştı, yapılmaya da devam ediliyordu. Kendime sessiz kalıp içimdeki çığlıkları duymazlıktan gelemiyordum ben.
"Benim için savaşmanı istemiyorum. Uğruna savaştığın bir kardeşin var zaten. Sen susuyorsun." Benim için gidip birilerini öldürsün ve kurtarsın istemiyordum.
Ailemi bulabilirdi. Babası ona güvenirdi.
Bana ilaç vermeyi bıraktırabilirdi. Bekir ona itaat ederdi.
Korumaların bana hor davranmasına engel olabilirdi. Hepsi onun önünde diz çökerdi.
Hatice Çetin, güçlüydü. Gücü bana karşı yoktu. Sadece Bekir'i korurdu o.
"Beni anlamıyorsun Kübra."
"Haklısın. Seni anlayamayacağım. Ama bir gün sen beni anlayacaksın." İrkildiğinde elimdeki bardağı onun kalktığı basamağa bırakıp ayağı kalktım. "Benim yaşadıklarımı umarım yaşamazsın. Yine de görebiliyorum Hatice. Çetin ailesi benim sonumu getirirken sessiz kalışlarını görüyorum. Ailen senin de sonunu getirecek. Hatta sonunu sen kendin getireceksin. Önceliklerin ve doğruların o kadar net ki yanında yanıp kül olanları umursamıyorsun. Sen gerçekten bir Çetin'sin ve bu senin etrafındaki her şeyi kaybetmene neden olacak. Pişman olduğunda yapayalnız kalacaksın. İşte o zaman beni anladığını düşüneceksin." Bir basamak inerek boylarımızı eşitledim.
"Bir gün bencilliğin veya sessizliğinin bedelini ödersen gözlerinin içine bakacağım, Hatice. Yemin ederim. Ben demiştim demek istiyorum. Ailen için sustukların ve yaptıkların senin sonun olduğunda pişman olacaksın." Hatice'nin gözlerinin sulanmış olmasına rağmen yüzü ifadesizdi.
"Ben aldığım hiçbir karardan pişman olmam, Kübra." Gülümsedim. Herkes illaki bir gün pişman olurdu.
"Niye dışarıdasın sen?!" Melih'in bağırışıyla olduğum yerde sıçrayıp bahçede bize doğru gelen öfkeli adama çevirdim bakışlarımı. Kalp atışlarım korkuyla hızlanırken basamakları çıkarak eve gitmeye çalıştığımda bir basamağı kaçırıp dizlerimin üzerinde verandaya yapıştım. İyileşmek üzere olan tüm kaslarım acıyla kasılırken dişlerimi birbirine geçirdim. Bu alışkanlıklarımdan biriydi. Canım yanarken bile tepkisiz kalmalıydım ki acı çekişimden tatmin olmamalıydılar.
"Odana git Hatice."
"Bana emredemezsin." Yerden kalktığımda Melih'in eli kolumu tuttu ve kaçmama engel oldu.
"Emredebilirim. Akşam çıkmak yasak. Babanın emri. Odana git." Buradaki herkes Hatice'ye prenses gibi davranırdı ve itaat ederdi. Melih hariç. O daima bana nasıl konuşuyor ve davranıyorsa Hatice'ye aynısını yapardı.
"Siktir git. Bakalım babam...Ne yapıyorsun?" Melih telefonu kulağına yasladı.
"Kızınız dışarıda...Evet...Emredersiniz." Telefonun ekranında herhangi bir arama yoktu. Kapatıyormuş gibi bastı ekrana. "Odana git. Şımarıklığı bırak." Hatice şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken Melih ona arkasını dönüp içeri doğru yürümeye başladı.
Kolumdan çekiştirdiği için canım daha fazla yanmasın diye adımlarımı ona yetiştirmeye çalışıyordum. Odaların olduğu koridora yöneldiğimizde kolumdaki eli gevşedi. "Ben biraz hava almak istedim."
"Bana söyle." Odaya girdiğimizde kapıyı kilitleyip bakışlarını bana çevirdi. "Bekir, gelmiş olsaydı ne olacaktı?" Büyük ihtimalle sınırlarını zorlayacaktı. Günlerdir odadan çıkamamışken beni görünce boynuma falan atlardı.
"Beni görünce mutluluktan havalara uçardı." Gülmeye başladığımda kaşları çatıldı. Sesimdeki alaydan hoşlanmamıştı. Ceketini çıkartıp asarken gömleğindeki kanı gördüm. Arkasını dönmüş olsa bile elini karnına yaslayıp suratını buruşturdu.
"Yaralısın."
"İyiyim." Ona yaklaşırken endişe her bir zerremi sarmıştı.
"Bekir mi yine?" Omzunun üzerinden bana baktı. Haldun, beni ona verdiğinden beri Bekir belirli aralıklarla Melih'e saldırı düzenliyordu. Onun canını yakıp beni korumaktan istifa etmesini bekliyordu.
"İyiyim dedim, Rus Kızı."
"Neredeydi pansuman çantası?" İtiraz edecek olmasını umursamadan dolabı açtım. Çok fazla kıyafet olmadığından hızla çekmecelere geçtim.
"Banyoda." Sesini varla yok arası duyduğum için doğrulup ona baktım. Çoktan gömleğini çıkartıp siyah bir tişört giymişti. "Banyoda." Diye tekrarladığında odadaki ufak banyoya girdim, çekmeceleri karıştırırken bulduğum siyah çantayla odaya geri döndüm.
"Yemek yedin mi?" Elimdeki çantayı alıp açarken yatağa oturdu. "Bekir mi Hatice mi getirdi yemeğini?"
"Koruma getirdi. Yemedim." Güvenememiştim. İştahımda yoktu zaten.
"Berbat görünüyorsun. Yemeklerini aksatma." Kaşlarımı çattığımda dudakları kıvrılır gibi oldu. Yine zihnimin bir oyunu olduğunu biliyordum. Melih bana gülümsemezdi. Çatık kaşlarıyla emirler yağdırırdı. "Zayıflarsan çabuk ölürsün. Yemeğini ye."
"Nasıl yaralandın?" Yere diz çökerken çantayı onun elinden kapıp yatağa yaydım malzemeleri. Bana her söylediği güzel cümlenin ardından alaylı cümleleri canımı yakmıyormuş gibi bakışlarımı ilk yardım malzemelerinde gezdirdim.
"Önümü kestiler." Bu kadardı. Daha fazla konuşmazdı. Her defasında ters cevap verip susardı.
"Pansuman yaparken beni öldürmeyeceksin, değil mi?" İrkildiğimde bakışlarımı kaldırdım. "Sanırım artık öldüreceksin." Gözlerinde eğlenen bir ifade vardı. Dalga geçiyordu. Yine de birini öldürme fikri endişelerimi arttırmıştı. Gözlerimi kırpıştırdıkça gözlerimin önüne Yusuf geliyordu.
"Ben yapmam."
"Biliyorum. Önce şunu dök..." Dediğini yapıp uzun bir şerit olan yarayı temizlemeye çalışırken tişörtünün bir kısmını yukarıya kaydırarak işimi yapmama izin verdi. Pansumanı tamamlayana kadar ikimizde konuşmadık. Tüm çöpleri toplamaya başlarken o tişörtünü indirdi.
"Çantayı eski yerine koy." Oturduğu yerden kalkıp odadan çıktığında tuttuğum gözyaşlarını serbest bıraktım. Bundan çok yorulmuştum. Herhangi bir evde hapsolmaktan daha acısı varsa o da Bekir'le karşılaşacağım bir evde hapsolmaktı. Şimdiden başlamıştı. Melih'i de öldürecekti. Sonraki kurbanı kim olacaktı? Medine abla mı? Ben mi? Beni Bekir'den koruyacak kimsem yoktu, kendimi koruyacak gücümde.
Banyoya girip çantayı eski yerine bırakırken ellerimi yıkayıp yüzüme su çarptım. Aynadaki aksime bakmaktan kaçınıyordum. Gözlerim buradaki gerçekleri gösteriyordu. Bu yüzden aynalar benim düşmanımdı.
Odaya geri döndüğümde Melih elindeki tepsiyle odaya girdi ve ayağıyla kapıyı kapattı. Tepsiyi yere koyarken kapıyı tekrar kilitledi. Kaçmamam için yapıyordu belki de. Sanki kaçacağım bir yer varmış gibi...
"Otur." Tepsinin bir tarafına otururken itiraz etmeden diğer tarafına oturdum. Tepsideki yemekleri görmek karnımı acıktırmıştı. "Yemeğini ye." Kaşıklardan birini önüme koyup umursamaz bir şekilde pilava kaşığını daldırdı. Yemeklerin hepsi ortak tabaklardaydı. Benim yemeğim her seferinde ayrı verilirdi, Melih bunu umursamadan ortak tabaklarda yememizi sorun haline getirmediğine göre yemeklerde ilaç yoktu.
Rahatladım. Bilerek yapıp yapmadığını umursamadım bile.
"Bekir'i niye Haldun'a söylemiyorsun?" Kaşığa adını bilmediğim yeşil topa benzer sebzenin olduğu sulu yemeğe daldırdım ve ağzıma tıktım. Buradaki hiçbir yemeği bilmiyordum.
"Bekir için sorun olduğumu anlarsa beni gönderir. Ne sorun olan biri olmalıyım ne de pasif ve korkak."
"Ama Bekir senin canını yakıyor." Eli havada kalırken bakışlarımı gözlerine çevirmeden aşağıda tutmaya devam ederek sonraki yemeğimi seçmeye çalıştım. "Buna niye dur demiyorsun? Sen güçlüsün. Silahın var. Yumruklarında sert. Niye kendini savunmuyorsun?"
"Aptal." Kaşlarımı çatıp ona baktığımda öfkeli bakışlarla bana baktığını gördüm. "Hapsolan sensin beni düşünecek kadar aptalsın."
"Seni düşünmüyorum. Sen ölürsen sonuçta Bekir bana yaklaşır." Onu düşünüyordum. Kendimi de düşünüyordum. "Seni niye düşüneyim ki?" Bencil olduğumu düşünebilirdi. Sorun yoktu.
"Bana bir daha hakaret etme." Ellerim titremeye başlarken kaşıktaki pilav tepsiye dökülmeye başladı. Ona sesimi yükselttiğimde bedenim buna tepki veriyordu. Korkudan değildi, kaygılanıyordum sadece. Onlar gibi aşırı tepki verip canımı yakabilirdi.
Bu korkmak Kübra.
Titreyen elimi tutup sabitlediğinde bakışlarımı ona çevirdim.
"Beni düşünme. Ben kendi çareme bakarım. Gerekirse bu evi yakarım ve yanımda onlarla cehenneme giderim. Sen daima kendini düşünecek kadar bencil olacaksın." Bu imkansızdı. Bunu yaptığım ilk seferde Yusuf'u öldürmüştü. Kendimi düşünmek birilerinin ölümüne sebep oluyordu.
"Yusuf gibi birilerinin ölmesini istemiyorum." O günden beri tek kelime etmemiştim Yusuf'a dair. Bir şey Melih'e her şeyi anlatmak istememe neden oluyordu. Anlatıp rahatlamak istiyordum.
"Bekir bu dünyada yapabileceği en doğru şeyi yaptı. O piç geberdiğine dua etsin." Elimi ondan çekip yerden kalktığımda umursamaz bir şekilde yemeğini yemeye devam etti. Yusuf bana kötü davranmamıştı, niye o kötüymüş gibi konuşuyorlardı ki?
"Bekir seni öldürdüğü zaman aynısını diyeceğim."
"Bekir beni öldüremez." Başını kaldırıp tehlikeli bir gülüşle kıvırdı dudaklarını. "Beni öldürdüğünü sandığı anda onu ben öldürürüm." Kaşığını tepsiye bırakıp tepsiyi odadaki sehpanın üzerine bıraktı ve tam karşımda durana kadar bana adımladı.
"Yusuf konusu da...Bekir yapmamış olsaydı ben öldürürdüm onu. Tek fark senin ruhun duymazdı."
"Yusuf bana yardım etmekten başka bir şey-"
"18 yaşındasın!" Bağırışıyla sırtım duvara değene kadar geriledim. "O kaç yaşında biliyor musun? Eşek kadar herif senin buradaki umutlarını manipüle edip güvenini kazanmış ve sana el sürmüş."
"Ben istedim."
"Senin isteklerinin bir anlamı var mı? Hapsetmişler seni buraya." İrkildiğimde elleriyle kapıyı işaret etti. "O orospu çocuğunun iradesi yok muydu? İstismar edilen bir kız çocuğuna el sürecek kadar sapıktı o. Bekir yapmamış olsaydı ona yıllarca acı çektirip ölmesine izin vermezdim."
"Benim planımdı. Bekir benden uzak dursun diyeydi. Haldun benden daha çok tiksinsin diyeydi." Kendimi korumak için yapmıştım. Melih, Haldun'da gördüğüm o tiksinti dolu bakışla etrafına bakarken nefesim kesildi. O da tiksiniyordu.
"Yusuf'un evli olduğunu biliyor musun? İki çocuğu olduğunu... 36 yaşında olduğunu..." Bunları bilmiyordum. "Kendine vicdan azabı çektirme Rus Kızı. Sen bir amaç uğruna onu kurban ettiysen bile o yapmayacaktı. Onun seçimi ölümü kabullenişiydi." Daima kendimi suçlayacaktım. Benden yaşça büyük olabilirdi, yine de benim yüzümden infaz edilmişti. Bu gerçeği değiştiremezdim.
"İnsan çaresizken yapacaklarının sınırı olmaz." Bana bir adım daha yaklaştığında ellerini omzuma koydu. "Bir daha böyle bir şeyi yapmayacaksın. Tamam mı?" Niye bu kadar umursuyordu ki? "Buradan çıkmana yardım edeceğim Rus Kızı. Bir daha ne Bekir'in ne de Haldun'un senden nefret etmesi için böyle bir şey yapmayacağına dair söz ver."
"Kendimi korumak için benden nefret etmeliler. Tiksinmeliler. Benden nefret etmeleri için her şeyi yapacağım. Benden bir hayat aldılar. Onların hayatını da cehenneme çevireceğim." Omzumdan sarstığında ciddileşen yeşil gözleri öfkeyle çevrelendi.
"Yapmayacaksın! Aptal olma." Ellerini çekip onu ittiğimde bir adım geriledi.
"Onlara çalışıyorken bana tavsiye verecek son kişisin. Onların emrini yerine getiren bir kuklasın. Ben yalnızım bu evde. Bunu kabullendim." Hayal kırıklığını engelliyordu yalnız kalışım. Bunu kabullenmem kendimden başka kimseye güvenmemem gerektiğini hatırlatıyordu.
"Artık yalnız değilsin." Gülmeye başladığımda cümlesi canımı yakıyordu. O da yalancıydı. O da çıkarcıydı. İşi bittikten sonra arkasını dönüp beni burada yalnız bırakacaktı.
"Sana inanmıyorum. Bu evde hiç kimseye inanmıyorum. Ben cehennemi yaşıyorum, Melih. Bu senin için bir oyun mu? Belki de Haldun emretmiştir. Bana yakın davranmanı istemiştir. Sana ölsen inanmam." Derin soluk alırken bana vermeye çalıştığı umut kırıntılarını reddediyordum. Yorulmuştum. Bitmiş tükenmiştim.
"Yalnız değilmişim. Yalnız olmasam burada işim ne?" Ellerimdeki titreyişi engellemek için yumruk haline getirirken boğazımda oluşan yumruyu yutkunarak geçirmeye çalıştım.
Geçmedi.
"Mi dispiace per il ritardo." Geciktiğim için üzgünüm.
Ne anlama geldiğini bilmiyordum. Sesi yumuşamıştı ve ne zaman bu tonlamada konuşsa başka bir dilde konuşuyordu.
"Onların nefretini kazanacağım diye kendinden nefret edeceğin kararlar almayı bırak. Senin canın yanıyor. Onun gibi adamların canını duygusal olarak yakamazsın. Dur artık. Yaşaman lazım."
"Niçin?"
"Kardeşimi bulmam için." Kardeşi mi? Kaşlarım çatıldığında elini yüzüne sürdü. "Kardeşimi kaçırdılar ve Türk mafyasına getiren adamı konuşturdum. Kardeşimi kaybettiğini ve senin sakladığını söyledi."
"Kardeşin kim? Ben kimseyi saklamadım. Sen kimsin ki?" Aklım karışmış her şey birbirine girmişti.
"Bunu sana daha önce de söyledim." Sitem dolu ses tonuyla gözlerim kısıldı. Hatırlamıyordum.
"Kimsin Melih?" Derin bir soluk aldı ve bıkkınlık dolu bir bakış attı.
"Enrico Lorusso."
KARANBEY
Günümüz
Arabayı park edilirken inip karanlıklar içindeki eve doğru yürümeye başladım. Kübra karanlıktan korkardı, evin niye ışıkları yanmıyordu?
"Kübra nerede?" En yakınımdaki korumaya çevirdim bakışlarımı.
"Eve girdi." Evde olsa ışıklar yanardı. Kaşlarım çatılırken adımlarımı hızlandırdım. Verandada bekleyen Zenas başını kaldırdı. İlk kez onun tüylerini okşamayı es geçip içeri girdim. Geçtiğim her yerin ışığını aça aça üst kata çıktım.
"Karım?" Kübra'nın odasının kapısını aralayıp ışığı yaktım. Orada değildi. Kalp atışlarım endişeyle sıkışırken içeri girip yatağın diğer tarafına baktım. Yoktu. Bazen yere kıvrılarak kendini gizlerdi. Yine bunu yaptığını düşünmüştüm ama yapmamıştı. Dizlerimi yere yaslayıp yatağın altına baktım, yoktu.
"Kübra?" Odasından çıkıp kendi odama girdiğimde ışıkları yaktım. Aynada bir tek benim aksim varken yatağın altında onun yansımasını seçebildim. Yatağın altındaydı ve cenin pozisyonu almıştı. Tuttuğum nefesimi serbest bırakırken kapıyı ardımdan kapattım.
"Karım?" Eli kulaklarındaydı ve gözleri geldiğimi anlayınca sıkıca yumulmuşlardı. Yanakları ıslaktı ve burnu kıpkırmızıydı. Ağlamıştı. Yere diz çöküp yatağın altındaki bedenini çıkartmaya çalıştığımda benden kaçtı. "Çık oradan, gözyaşlarını silmeme izin ver." Korkusunu ondan çekip çıkartmak istiyordum.
Rusça bir şeyler söylediğinde kaskatı kesildim. Kendini yine kapatmış mıydı? Douglas'ta burada değildi.
"Krize giremezsin. Rusçam berbat." Rusça bir şeyler mırıldanırken hıçkırıkları kulaklarımı doldurdu. "Moya zhena." Karım. Bana öğrettiği Rusça kelimeyi berbat bir aksanla söylediğimde gözleri aralandı. "Moya zhena." Elimi uzattığımda çenesi titremeye başladı. "Gel söz sıkıca sarılacağım." Yatağın altından çıkmak için hareketlendiğinde kenara çekildim.
"Hakan." Hıçkırdığında onu kucağıma çekip sıkıca sarıldım. Yüzünü boynuma gizleyip ağlamaya devam etti.
"Buradayım."
"Hakan." Sesi öncekinden çok daha acı doluydu. Parmakları gömleğimin üzerinden göğsüme kaydı. "Yemin ederim buradayım." Omuzların gevşerken kollarımda ağlamaya devam ediyor, titriyordu.
"Karım." Saçlarına uzattığım elim kan içindeydi. Onun gömleğime tutunduğu ellerinde Melih'in kurumuş kanı vardı. "Moya zhena." Başını geriye çektiğinde kızarmış gözlerindeki acıyı gizlemeden bakarken nefesimi tuttum. Korku ve acıyla harmanlanmış mutsuz o gözlerden nefret etmiştim. "Rus'um."
"Hakan." Bakışları boynumdan bedenime kayarken elleri göremediği her bir parçama nazikçe dokundu. "Yaralı mısın?" Sesindeki titreyişle kollarımdan ayrıldı. "Sana bir şey yaptı mı?" Kollarımı kontrol ederken elleri tıpkı onun gibi kana bulanmış elime dokunduğunda tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı.
"Bekir seni de alacak. Seni de benden alacaklar." Başını eğerken alnını göğsüme yasladı. "Saklayalım seni Hakan. Melih gibi öldürecekler seni." Yerden kalkarken konuşmama fırsat vermeden elini yanaklarındaki yaşa sürdü, elindeki kurumuş kan yaşlarıyla birleşerek yanağına bulaştı. Elimi tutup ondan beklemeyeceğim güçle yerden kalkmam için beni çekiştirdiğinde itaat edip ayağa kalktım.
"Seni saklamalıyım. Bekir seni de öldürecek." Onu tekrar kucağıma çekip kaçamayacağı şekilde sıkıca sarıldığımda ağlamaya devam etti. "Seni benden alacaklar." Banyonun olduğu aynalı kapıyı çekip içeri girmemizi sağlarken sırtımı göğsüme yasladığımda aynadan gözlerimiz kesişti.
"Derin bir nefes al. Beni senden alacak bir tek sensin. Derin bir nefes al." Çenesi titremeye devam ederken bakışlarımı ondan ayırıp önce elimi sonra onun eliyle yüzünü yıkadım. "Melih yaşıyor." Kollarımdan sıyrılırken arkasını döndü. "Arkamdan getiriyorlar. Douglas onunla kaldı."
"Ama gözlerini kapattı."
"Emrettim geri açtı." Sesimi alay dolu bir tonlamaya bularken dudaklarını birbirine bastırdı.
"Ben ağlamayı bırakayım diye söylemiyorsun değil mi? Gerçek mi?"
"Gerçek. Yaşıyor." Gözlerini kapatırken alnını göğsüme yaslayıp rahat nefes alıp verdi.
"Douglas'ı öldüreceğim. Beni eve göndertti. Bir sürü silah sesi duydum. Sana da bir şey yaptılar sandım." Douglas'ın onu çıkartmış olmasından memnundum. Melih için gelmişlerdi. Kimse adamını korumak için başka bir ülkede onlarca adam hazırda bekletmezdi. Silahlar daima patlamıştı toplantıda. Birinde bile iki dakika içinde kadınların olduğu mekânı basmamışlardı.
Melih'in kendinden emin hali ve gözlerinde oluşan asiliğin sebebinden emin olmuştum. Onu Kübra'nın arkadaşı olduğu için hayata döndürmüştüm. Daha sonra adamlar mekânı bastığında onun Enrico olduğu zihnimdeki tüm eksik parçaları yerli yerine oturtmuştu bile.
Enrico yıllardır gözümün önündeydi. Gözümüzün önünden ayrılmadan yanı başımızda yaşamıştı. Bu ona hem öfkelenmeme hem de garip bir takdir dolu saygı hissetmeme neden oluyordu.
Melih'in tekrar nefes almasını sağladığımda silahlarla çevrelenmişti etrafım. Onun hayatını kurtardığımı gördükleri için canımı bağışlamışlardı. Hepsinin gözlerinde gördüğüm buydu. Capolarını kurtarmam ölümümü engellemişti.
Bekir veya geri kalanların ne olduğu umurumda olmadan Faruk ve Douglas'a bırakmıştım her şeyi. Kübra, Melih'in yanında kendi kendine Rusça konuşurken ve bakışlarındaki endişe dolu ifadeyle her an krize girecekmiş gibi dururken onu eve göndertmiştim. Yapayalnız. Onun yanında olmak için eve nasıl geldiğimi bilmiyordum bile.
Karımın bana ihtiyacı vardı ve buradaydım.
Saçlarının arasında parmaklarımı gezdirdim. Günlerdir benden kaçmış oluşunun ardından gelen bu yakınlıktan memnun olmamalıydım, korkusundandı. Yine de bedenim gevşemiş, burnumu dolduran kokusuna tutunurken buluyordum kendimi.
Kokusunu özlemiştim.
"Douglas acil durumlarda önce seni tehlikeden uzaklaştırmalı. Emrim bu." Eğilerek kucağıma onu aldığımda başını boyun girintime gizleyiş ağlayışından arta kalan iç çekişlerle sarıldı bana. "Biraz sakinleş, doktor Melih'le ilgilensin. Onu görmeye gidersin." Yatağa yaklaştığımda onu bırakacağımı hissetmiş gibi kollarını daha çok sıktı. Onun yanına uzandığımda uzanmamı fırsat bilip üzerime yattı.
"Bir yere gitmeyeceğim." Bedenini tamamen bedenimin üzerinde konumlandırırken başını göğsüme yaslayıp soluğunu serbest bıraktı.
"Kalbin çok hızlı." Fısıldarcasına iç çekti. "Benim gibi korktun mu?" Onun için endişelenmiştim.
"Biraz. Kıçımı kurtaran karım olmayınca endişelendim." Bakışlarını kaldırdığında gözlerimi kapattım hızla. Gözlerindeki acıya bakmak neden bu kadar kalbimin sızlamasını sağlıyordu? Kübra'nın dudağı göz kapaklarıma değdiğinde nefesim ciğerlerimi terk etti ve zihnimdeki düşünceler sessizliğe gömüldü.
"Bana tek parça halinde geldiğin için teşekkür ederim." Günlerdir bana kırgınlık dolu öfke dolu ses tonuyla konuşmuş kadının cümlelerindeki var olan duygusallık yutkunuşumu zorlaştırdı. "Ben...Artık yaralanmak veya ölmek yok. Ben...Bunu kaldıracak kadar güçlü değilim." Gözlerimi aralamaya çalıştığımda elleriyle kapattı.
"Senin için yaşarım."
"Kendin için yaşa, benim için yapmanı istediğim nefes alman ve daha az acı çekmen...Karın daha fazla delirmesin diye yap bunu." Elini gözlerimden ayırırken başını tekrar göğsüme yaslayıp sustu. Ona karım dediğim zamanlara kızmıştı. Görünen o ki kızgınlığı gitmişti.
"Yaparım Karım." Sakinleşene kadar ona sarılmaya devam ettim. Tavandaki aynadan saçlarında gezinen parmaklarımın hareketini takip ederken buldum kendimi. Onu kendi odasına taşıyabilirdim, yapamadım. Sanki o çok acı çekerken olması gereken yer burasıymış gibiydi. Acısını hapsedeceği aynalarla dolu bir odanın içinde acısını dindiren bendim. Bana acılarımı hatırlatan aynalara bakarken bu odada hissettiğim o yıkıcı duygular silinmiş, yerini tarifsiz bir huzura bırakmıştı. Karım huzurun adresiydi ve bu cezamı çektiğim hapishaneyi bile huzura buluyordu.
Kollarımda bana sığınan bu kadının, acısını almak ve onu rahatlatmak şu an en büyük arzumdu. Ellerimden biri gergin sırtında gezinmeye başladığında kasları dokunuşlarımın altında yavaşça gevşedi.
Yanımdayken bile onun canını yakıyorlardı. Fiziken ona yaklaşmalarını engellesem zihnini acıya bulmanın bir yolunu buluyorlardı. Silah sesini duyduğumda düşünebildiğim tek şey o olmuştu. Yine yaralandığını ve onu kanlar içinde bulabileceğimi düşünmek kaygılarımı arttırmıştı. Sonra onun bağırarak Rusça konuşan o korku dolu sesini işitmiştim. İşte o zaman Melih'ten bile önce onu tutup çıkartmak ve uzaklaştırıp sakinleştirmek istemiştim.
O evdeki karanlık günlerinin ondaki etkisinden nefret ediyordum. Onu, hala onların yaşattıkları kırgınlık ve korkudan arındıramamış olmak iyi hissettirmiyordu. Karımı alıp her şeyden ve herkesten kaçırmak, saklamak hissiyle dolup taşıyordum.
Başımı hafifçe eğdiğimde düzenli nefes alışverişiyle uykuya dalmış olduğunu gördüm. "Bana anlatmazsan nasıl seni anlayacağım, Karım?" Kollarımı daha sıkı sararken ondan çok benim ihtiyacım vardı bu sarılışa. Ona ihtiyacım vardı. "Senin ruhundaki yaraları sarmaya çalışırken zihnindeki tahribatın sendeki yıkımını görmek bile kendimi berbat hissettiriyorken sen nasıl bunlarla yaşıyorsun?" İç çektim.
Telefonum cebimde titrerken Kübra'yı uyandırmadan çıkartıp baktım ekrana. Melih ameliyata girmişti. Kübra'nın uykuya iyice dalmasını bekledikten sonra onu yatağa yatırıp üzerini örttüm, kıvrılarak yastığıma uzandı ve kolları arasına alıp yüzünü yastığa gömdü.
Kokumla huzur buluyordu, tıpkı onun kokusuna bağımlı oluşum gibi.
Dudaklarımda beliren memnuniyet dolu o gülüşü silmeden odadan çıkarak kapıyı aralık bıraktım. Basamakları inerken revire yöneldim, girişteki cam kapının önünde Faruk dikiliyordu. Onun yanında Enrico'nun adamlarından biri vardı. Beni görünce başını eğerek birkaç adım sola kaydı.
"Onlar arasında da popüler oldun diye yorumladım." Faruk bakışlarını korumadan bana kaydırdığında onun yanında durarak camın ardında yapılan ameliyatı seyretmeye başladım. "Şu anlık ameliyat iyi gidiyor gibi. Kurşunlardan ikisi çıktı."
"Ölmemeli."
"Capo bizim elimizde ölürse savaş başlamasından mı korkuyorsun?" Düşündüğüm bu değildi. Onu ben değil, Bekir vurmuştu. Hayatta kalması için çabaladığımı tüm adamları görmüş, şahit olmuşlardı
"Kübra için." Gözlerimin önünde beliren yıkılmış kadınla kaşlarım ağır ağır çatıldı. Melih-Enrico- iti ayaklanmalıydı.
"Kübra nasıl?"
"Ağlamaktan bitkin düştü. Uyudu." Derin bir nefes aldım. "Siktiğimin Çetin ailesi." Boynumu rahatlatmak için başımı sağa sola yasladım. "Doug nerede?"
"Diğer adamları sakinleştirmek için onlarla kaldı. İçerideki adam dışında hepsi yakın mesafede bekliyor." Enrico, bu durumda İtalya'ya gidemezdi. Hastane çokça soru soracaktı, bu yüzden onu buraya getirmiştik. Onun canını kurtardığımı düşündükleri için bir şekilde ikna olmuşlardı.
"Douglas bize anlatmadı. Niye?" Bir yanım ona kızarken diğer yanım onu anlıyordu. Capolukta doğup büyümüş aileden atılmış olmasına rağmen bir yanı onlara bağlı kalmıştı. Enrico'nun üzerime kurduğu oyunların birçoğunu benden önce görüp sıyrılmamı sağlayan yine oydu. Douglas hem ona hem bana bağlıydı.
"Kan. Douglas bir keresinde bana, çektiğim acıların Enrico'nunkilere benziyor olduğunu söylemişti. Babasının yaptığının vicdan azabını çekiyordu Douglas. Onu düşmanının önüne atan Enrico değilmiş gibi hala ona bağlı olmasının tek bir nedeni var. Yani artık anladığım bu."
"Ne hata yaparsam yapayım yanımda olup beni kollaman gibi bir neden mi?" Bakışlarımı Faruk'a çevirdim. Aynen öyle bir nedendi.
Douglas, Enrico'nun sırrını korurken bir yandan benim kıçımı kollamıştı. Ne capoluğa hizmet eden sıradan bir adam olmuştu ne de bana itaat eden biri. Enrico'nun etrafta oluşunun tek bir dezavantajı vardı. O da buradaki tüm olaylara zaten hâkim olup göz yummuş olmasıydı. Beni tehdit etmişti, Kübra'nın kardeşini saklayan kişi olduğunu bilip bana emanet etmiş gibi davranan Melih'in aksine yapmıştı bunu.
Enrico karımın peşinde diye endişelenirken zaten çoktan yanı başındaydı. Ona verilen ilacı yok etmeye çalışmış, bunu yaparken de nefret ettiği adama itaat etmişti.
"Douglas bu kadar sır saklarken bile ona kızamıyorum." Derin bir nefes alırken bakışlarım tekrar ameliyata çevrildi. "Yine de suratının ortasına yumruk atacağım." Faruk güldüğünde dudaklarım kıvrıldı.
"Bekir, ihanet eden adamı infaz ettiğini haykırdı Hakan. Muhtemelen ceza vermeyecekler. En fazla toplantılara bir süreliğine girişi yasaklanır." Enrico'nun solgun yüzündeki bakışlarımı Faruk'a çevirdim.
"Onun cezasını capoya bırakıyorum." Enrico'nun yaratıcı öldürme yöntemlerine sahip olduğunu biliyordum. Douglas'la aynı geni taşıyorlardı. Bu yüzden kendisine sıkanı cezalandıracak olan oydu. Böylelikle elimi kirletmeden Bekir itini ortadan kaldırmış olacaktım.
"Enrico uyanmadan Bekir'in yerini öğren bana. Ali'nin katillerine karşı son kozum o. Gebermeden anlatsın. Hatta onu Enrico'dan koruma karşılığında bilgi takasına ikna edebiliriz." Kaşlarımı usulca yukarı doğru kaldırırken imalı bir bakış attım.
"Sana Ali'nin katillerini anlatırsa onu koruyacak mısın?" Olumsuz bir ses çıkartırken göz ucuyla İtalyan adamı seyretmeye başladım. Bizi anlamadığı için ara sıra ters ters bakıyordu.
"Enrico'dan belki ama Karanbey'den koruyacağımın sözünü vermek gibi bir planım yok." Patronunun ismini duyduğu için bakışlarımızı kesiştirdi.
"Babanın toplantısındaki aşırı hareketin Bekir'in kadınların olduğu toplantıda silahıyla yaptığı şovla silinip gitti, biliyorsun değil mi? İbre senden tarafa döndü. Baban bir noktadan sonra Haldun'dan uzaklaşmalı."
"Babam kendini sağlama almak adına onu satabilir de Haldun bunu yapmasına izin vermez. Çok fazla kirli geçmişe ortak oldular." Babam bir noktada Haldun'u öldürmek için adım atabilirdi, sallantıda olan imajı sağ kolunu öldürdüğü için darmaduman olurdu. Bunu başka birine yaptıracaktı. Zorunda kalırsa Haldun'un canını birilerinin önüne atacaktı.
"Ben karımın yanına gidiyorum. Ameliyat bitince mesaj atarsın." Başıyla onayladığında arkamı dönerek revirden çıktım. Hastane odaları ve ameliyathanelerden hoşlanmazdım. Çokça yolum düştüğü için hazzetmiyordum.
Kübra'yı bıraktığım odaya yöneldim. İçeri girerken ışığı kapattım, yatağın diğer tarafında örtünün altına girerken onu kendime çekip sıkıca sarıldım. Başını boynuma gizlerken burnu yaralarıma sürtündü. Bundan işte memnundum.
KÜBRA
Uyandığımdan beri üç kez Melih'in olduğu revire inmiştim. Yaşıyordu ve bu Hakan sayesindeydi. Kalbini geri getirmişti. Üzerine ondaki kurşunları çıkartıp ilaçlarla iyi olmasını emretmişti.
Kocam, benim için önemli olan arkadaşa yakın tek kişiyi kurtarmıştı.
Bo başını kucağıma yaslamış bir şekilde koltukta yanıma oturmuştu. Tüylerini okşarken Melih'in öldüğünü sandığım zamanın da Hakan'ın öldürüleceğini düşündüğüm kaygı dolu anlardan da uzaklaşıyordum.
Bekir, Melih'i vurmuştu. Bunu kadınların olduğu ve silah sıkılmaması gereken alanda yapmıştı. Masa ikiye bölünmüştü. Yarısı sağ kolunun oğlunu koruduğu için Ümit Karan'a kızgındı, diğer yarısıysa olaylara karışmadan ona itaat etmeye devam ediyordu.
Ümit Karan'a kızgın olanlar birer birer Hakan'ı ziyaret ediyordu. Melih vurulmadan önce söylediği o olay gerçekleşiyordu. İki Karan bir masaya çok fazlaydı. Masadaki liderler taraf değiştirerek terazinin dengesini bozuyorlardı. Gördüğüm kadarıyla Hakan'ın yanında olan liderlerin birçoğu sağlam ve güçlü olanlardı. Kendinden emin ve Ümit'in hatalarını kabullenmeyenlerdi.
Hakan yine liderlerden biriyle çardaktaydı. Faruk onun yanında dikilirken gelen liderin sağında kendi adamı vardı. Ne konuştuklarını bilmesem de tahmin edebiliyordum. Hakan'ı güçle manipüle etmeye çalışacaklardı. Onlar elini kirletmeden Hakan babasını indirecekti. Tüm yapılanların sefasını hepsi çekerken savaşan yine Hakan olacaktı.
Bencil ve korkak piçler.
"Oturabilir miyim?" Kaşlarım çatılırken Douglas'a ters ters baktım. "Barış anlaşması için duyduğuma göre sıcak çikolata kabul ediyormuşsun." Beni o mekândan çıkartarak kaygılarımın pimini çekmişti. En önemlisi bana Melih'in, Enrico'ya çalıştığı yalanını söylemişti. Enrico olduğunu ve kardeşi için peşimde olduğundan bahsetmemişti.
Zihnime düşen anılar kendimi berbat hissetmeme neden oluyordu. Onu unutmuştum. Bana başından beri kim olduğunu ve ne amaçla yanıma yaklaştığını söylemiş, bense onu unutmuştum. Sanırım onu kaybetme korkusu zihnimdeki bazı kapıları aralamış ve onunla olan bazı yeni anılarım belirmeye başlamıştı.
Bekir beni dövdüğü için trafikte magandanın teki tarafından darp edilmişti, eli kırılmıştı; Melih bana yaptığını itiraf etmişti ve unutmuştum. Haldun kaçtığım için dövmüştü, Melih eve döndüğünde yaralarımı temizlemiş ağlayana kadar yanımdan ayrılmamıştı. Ertesi hafta Haldun'un depolarından biri baskına uğramıştı. Bir şekilde yukarıdan tanıdıklarıyla çıkmıştı içeriden. Melih daima onlara itaat etmişti sanırken zihnim bana başka bir Melih'i hatırlatmıştı.
"Yalan konuşacağın için otur ama konuşma." Sıcak çikolatayı önüme bırakıp sol çaprazdaki tekli koltuğa yerleşti.
"Teknik olarak şu an İtalya'da onun yerine geçici bir capo var ve ona çalışıyor gibi düşünebilirsin." Ona ters ters baktığımda omuz silkti. Bu niye bu kadar mantıklı geliyordu? "Ben yalan konuşmam yenge. Eksik bilgi verdin mi, diye sorarsan cevabım evet olur. Sen bana sormadığın sürece benden alacağın cevaplar eksik olur."
"Haklıymış gibi konuşmana sinir oluyorum." Omuz silkip etrafına baktı. "Babanı caponun emriyle Melih öldürmüştü hani." Yeşil gözleri bana çevrildiğinde gözlerim kısıldı.
"Capo Enrico ve teknik olarak Melih öldürdü." Delirtecek beni ya. "İtalyada Enrico kararı verdi, Fransa'da Melih onu öldürdü."
"Sizin şu ben Fatma'yım ama aslında Berna'yım tavırlarınızı cidden söküp atmak istiyorum." Sesimdeki hiddeti fark eden Bo, kucağımdaki başını kaldırıp kulaklarını dikleştirdi. Tüylerini okşarken sakinleştirmeye çalıştım onu.
"Yenge, sakin olmalısın. Kendi adını bulduğunda benim Kübra yanım böyleydi ama ben şuydum, diyeceksin sende. Eğlenceli oluyor bu." Sesindeki alaylı tonlama ona sinirli kalmama engel oluyordu.
"Eğleneceğim sizinle. Az kaldı. Melih sürekli Ruslar hilekâr olur, sevmem diye anlatıp dururdu. Asıl İtalyanlar hilekâr ve yalancı." Gözleri kısıldı. "Gerçek adın ne?"
"Gerardo."
"Anlamı ne?" İtalyanca ismi Douglas gibi kulağa sert ve mafyatik gelmiyordu.
"Mızrak anlamına gelen ger ve cesur anlamına gelen hard köklerinden türetilmiş. Gerhard gibi düşün, tabi zamanla Gerardo olarak dönüşmüş. Mızrak silahını kullanacak kadar cesur bir kişi anlamına geliyor."
"İsmini dört cümlede anlattın mı sen?" Gözlerimi şaşkınlıkla kırpıştırdığımda getirdiği sıcak çikolatayı yavaşça elime aldım. Artık hiçbirine kızgın kalmak istemiyordum. Az kalsın Melih ölüyordu ve ben sinirleri alınmış gibiydim.
"Yenge detaylara çok fazla önem veriyorsun. İlk cümleyi söylesem içinde hard yok diyeceksin." Derdim. İtiraf ediyordum.
"Senin mızrağın yok ama." Elini boynuna götürüp bir zincir çekti ve çok büyük olmayan bir mızrak ucu şeklinde kolye ucunu gösterdi. Sessizce yaptığı sıcak çikolatayı yudumlamaya başladığımda kolyesini tekrar gömleğinin altına gizledi.
"Başka sorun var mı?"
"Melih'i öldürecek misin?" Papağan gibi aynı şeyleri sorduğumun farkındaydım ama umurumda değildi. Melih, Enrico'ydu. Douglas bile Enrico'yu öldürmeye cesaret edebilir miydi?
"Artık istemiyorum. Onun yaptıklarını affettim."
"Seni düşmanının önüne attığından bahsetmiştin. Yüzündeki yaranın sebebi olan ve seni ölüme yaklaştıran o düşmanından seni Hakan kurtarmıştı. Değil mi?" Birkaç saniye duraksasa da başını salladı.
"Aslında...Bir iddiaydı. Babama çok güvenmemin cezasıydı."
"Nasıl yani?"
"Babam onun kız kardeşine dokunmamış olduğunun yeminini ettim. O da eğer kardeşinin kaçırılmasıyla en ufak bağlantısı varsa cezamı kendisi belirleyecekti. Yanlış kişiye inandım ve babamın yaptığını öğrendim. Benim cezam da annemle kız kardeşimi gözümün önünde öldüren adamın ayaklarının önüne atılmaktı." İrkildiğimde elimdeki bardağı bıraktım. Melih bu kadar cani miydi? Bu kadar acımasız mıydı?
"Melih diye tanıdığından çok daha fazlası var onda. O evde belki de onu değiştiren veya farklı bir özelliğini çıkartan sendin. Kız kardeşini arıyordu, seni buldu. Enrico daima kardeşlerini severdi ve onlar için bir savaş başlattı. Yine de sana bakışlarını yakaladığım o kısa anlarda koruyucu bir abi gibi dikkatli bakıyor sana. Sen ona baktığında bakışları umursamaz ve sinirli olabilirken sen bakmadığında seni izliyor."
"Kardeşini bulayım diye." Olumsuz bir ses çıkardı.
"Kardeşini bulana kadar ona kardeş olduğun için." Yavaşça yutkundum.
"Melih o evde benim koruyucum denebilecek tek kişiydi." Diye mırıldandım. O benim için Melih'ti. Enrico demeyecektim ona. "Eskiden beri hep merak ettiğim tek şey vardı. Melih ne yaparsa yapsın daima onu severken ve onun kanatları altına girerken buluyordum kendimi. Nedenini vurulmadan önce anlattı bana. O bana her iyi davrandığında zihnim bunu siliyordu. Yine de içten içe onu hatırlıyordu ruhum belki de."
"Hatırlıyor musun? Patron mu söyledi sana?" Hakan daha öncesinde biliyor muydu? "Hayır. Hayır yenge. Yeni öğrendi. Anlaşılan Patron anlatmadı sana, o zaman Enrico mu söyledi?" Başımla onayladım.
"Anılarım...Melih'e dair olanlar. Bazıları geri geldi. Sanırım aşırı stres ve üzüntüden zihnim bana anılarımı vermek istedi. Bana kim olduğunu başından beri söylemişti, yine ve yeniden unutmuşum."
"En azından hatırladığın anıların var Yenge." Sesindeki dostane tavır omuzlarımdaki gerginliği hafifletti. Bakışlarımı Bo'ya çevirip bir süre sessizce onun tüylerini okşamaya devam ettim. Melih uyanmalıydı, ameliyatı başarılı geçmiş olsa da doktora göre hayati tehlikesi devam ediyordu.
"Uyandığı zaman sana davrandığı gibi davranmayacak. Biliyorsun değil mi?" Birkaç saniye yeşil gözlerine bakarken başımla onaylarken buldum kendimi.
"Artık umurumda değil. Artık önemsediğim kişilerin nefes alıp hayatlarına devam ettiklerini görmekten başka hiçbir şey istemiyorum. Geri kalan herkes geberebilir." Douglas gülmeye başladığında bakışlarımı ondan ayırdım ve çardaktaki Hakan'a çevirdim bakışlarımı.
"Bencil olmayı hepimiz biraz hak ediyoruz gibi." Diye mırıldandığında sessizliğimle ona katılıyordum. Bencil olmaya hakkım vardı. Herkes sevdiklerinin yaptıklarını görmezden gelip destek oluyordu. Bende olabilirdim.
"Başka benden sakladığın bir şey var mı? Bo'ya seni ısırmasını söyleyeceğim." Dudaklarımı kıvırırken göz ucuyla ona çevirdim bakışlarımı.
"Sakladığım bir şey yok. Bu kadardı." Hiç inanmıyordum. Gözlerine bakarken bile yüzlerce sırrı varmış gibi geliyordu. "Tamam seni ilgilendiren...Daha doğrusu ortak bir bilgiye sahip değilim. Bu kadardı."
"Her an, ben senin amcanım, diye ortaya çıkacakmış gibi bir tavrın var." Kahkaha atmaya başladığında Bo bir kez daha başını kaldırdı. "Biliyorsun yaşlısın. Amcam olsa onun yaşında olabilirmişsin gibi geliyor."
"Bir Rus olmasaydın belki de. Babamın Rus bir kadından oğlu var. Ruslarla tek bağlantım o." Sanırım amcam olamazdı. "Benden küçük yaşta ve baban olma olasılığı olan kardeşim olmadığı için sanırım amcan olamıyorum yenge."
"Sanırım bununla yaşayabilirim." Tekrar güldüğünde Hakan'ın çardaktan başını bize doğru çevirdiğini gördüm. Douglas'ın kahkahasını duymuş olamazdı değil mi?
"Bu arada Melih uyandı, diye haber vermeye geldim." Bu şimdi mi söylenir? Dakikalardır onunla sohbet ediyordum. Manyak İtalyan.
Oturduğum yerden kalkarken içeri yürüdüm, revire inmeden önce ellerimi bol sabunla yıkamam gerekti. Bu aralar Bo, yanımdan ayrılmıyordu. Sanki ihtiyacımı anlıyormuş gibi onla rahatlayana kadar yanımda oturup başını kucağıma yaslıyordu.
Revire girdiğimde Melih'in kısık gözlerle yataktan doğrulduğunu gördüm. "Ne yapıyorsun?" İçeri adımlarken ben yetişemeden yataktan yüz üstü yere düştü. "Aklını mı kaçırdın? Dört kurşun çıkardılar senden." Acıyla yerden kalkmaya çalıştığında alnını yere yasladı.
"İnatçı inek." Başını kaldırıp kaşlarını çatar gibi oldu.
"İnatçı ne?"
"İnek." Melih alnını tekrar yaslarken dudaklarını kıvırdı.
"Aptal, Rus Kızı."
"Bana hakaret etme." Yaralı olmayan kolunu cimciklediğimde revirin kapısı açıldı ve onun korumalarından biri içeri girdi.
"Alzami da terra." Koruma bize adımlarken refleksle duvara kadar kalçamı kaydırıp ondan uzaklaştım. "Beni kaldırmasını söyledim. Korkma." Koruma onu yerden kaldırıp yatağa oturmasını sağlarken gözlerini sıkıca kapattı, çenesi kasıldı.
"Trova un analgesico per me." Bana ağrı kesici bul.
"Comandi, capo." Emredersin, capo.
Koruma geldiği gibi çıkarken çöktüğüm yerden kalktım. Melih acı dolu gözlerine rağmen ifadesiz yüzünü bana doğru çevirdi. "Canın yanıyor mu?"
"Hayır. İyiyim."
"Korumaya ne dedin?" Dudakları tekrar kıvrıldı.
"Seni kovacak adamları getirmesini. Yaralı halimle seni buradan atamam." Sesindeki alayla karşısındaki yatağa kalçamı yaslayarak kollarımı göğsümde çaprazladım.
"Yalancı bir lider, capoluğu nasıl yönetecek?" Bakışları birkaç saniye duraksadığında bakışlarımızı ayırdım. "Capoları yalancı mı?"
"Dürüst liderlerin olduğunu düşünecek kadar toz pembe hayallerin var sanırım. Tüm liderler yalancıdır." Tanıdığım lider vasfındakiler tam da dediği gibiydiler. Ümit Karan, masanın lideriydi ve şeytanın ta kendisiydi. Enrico zaten yıllarca Melih kimliğinin ardına gizlenmişti. Pakhanın yaptıklarını da duymuştum.
"Gerardo mu anlattı?" Sesinde çok az umut kırıntısı belirmiş boğazını temizlemişti.
"Neyi?" Başımı kaldırdığımda yeşil gözleri dikkatle yüzümde gezinmeye başladı. "Neyi anlattı mı? İtalyanlar en az biz Ruslar kadar hilekâr oldukları için hiçbir şey anlatmadı." Onu kendi başıma hatırlamış olduğumu mu merak ediyordu? Vurulmamış ve ölümden dönmemiş olsaydı onunla uğraşmaya devam edebilirdim.
"Dün bazı anılarımı hatırladım." Yeşil gözlerindeki meraklı ifadeyle duraksadı. "Senin bana kim olduğunu söylediğin bir anıyı anımsadım ve bana iyi davrandığın bazı anları."
"Yalancı. Ben sana hiçbir zaman iyi davranmadım." İtiraz dolu sesiyle dudaklarımı kıvırdım. Bana iyi davrandığı zamanları unuttuğumu bildiği için onu tekrar unutmamı istemediği için mi yapıyordu bunu? "Ben daima kötü bir adamım."
"Orası öyle. Aksini asla söylemedim." Gözlerim ağlayacağımın işareti olarak sulanırken kıkırdadım. Bakışlarını eğmiş, gözlerini kaçırmıştı. "Melih."
"Sakın ağlamaya başlama. Nefret ederim ağlayan kadınlardan." Biliyordum.
"Ağlatma o zaman. Manyak ruh hastası." Kaşları çatılırken bakışlarımızı kesiştirdi. "Senin yüzünden ne kadar çok ağladım biliyor musun?"
"Kötü adamların arkasından ağlanmaz. Sen cidden sandığımdan çok daha fazla aptalsın." Çenem titremeye başladığında onun gibi kaşlarımı çattım. Bakışları yumuşarken yüzünde rahatsız bir ifade belirmişti.
"Aptalsam, aptalım. Sana ne? Sürekli hakaret edip durma. Cazzo." Douglas'tan öğrendiğim ve ne anlama geldiğini bilmediğim küfrü duyunca irkildi. "Öleceksin sandım Melih."
"Ölmeyeceğimi söyledim." Çenemin titreyişini bastırmak için bakışlarımı parmaklarıma diktim. Karşımdaydı ve nefes almaya devam ediyorken ağlamaya devam etmemin bir anlamı yoktu. Yine de yanağımdan süzülecek olan gözyaşlarımı hızlıca sildim.
"Kalbin durdu. Teknik olarak öldün." Hakan'ın sesiyle omzumun gerisine çevirdim bakışlarımı. İçeri girerken kapının yanındaki birkaç düğmeye bastı ve sürgülü kapı kapanıp buğulandı. "Kameralar iptal ve oda ses geçirmez. Anlat bakalım Capo." Melih bakışlarını bana çevirdi. Ben anlatmadığım için omuz silkmekle yetindim. Hakan kendi başına nasıl anladıysa anlamıştı işte.
"Capo olduğumu anladığında mı hayatımı kurtardın? Dürüst ol Karanbey." Hakan yanıma oturana kadar bakışlarımızı ayırmadan sessizce inceledi gözlerimi. Ne arıyordu bilmiyordum. İyi olup olmadığımı mı anlamaya çalışıyordu?
"Capo olduğunu bilseydim..." Bakışlarımızı ayırıp Melih'e baktı. "Muhtemelen Bekir sıkmışken kenarda durup olanları seyrederdim."
"Benden kurtulmak istediğini bilmiyordum." Melih'in dudakları alaylı bir gülüşle çevrelenirken Hakan homurdandı.
"Yıllarca kıçımın dibinde olman sinirimi bozacağı için muhtemelen." Hakan'ın aynı alaylı ses tonu vardı ve ikisinin gözlerindeki meydan okuyuşu seçebiliyordum. "Birde telefonda beni tehdit etmeni unutmadım."
"O senin motivasyonundu. Ayrıca ortak bir iş yapıyoruz diye intikamıma da mı ortak olmanı sağlamalıydım? Zaten Gerardo seninle. Sinirimi bozuyor."
"O konuda kimsenin söz hakkı yok. Doug, benim ailemden. Onunla ilgili söyleyeceklerine dikkat etsen iyi edersin. Siktiğimin capoluğu umurumda olmaz." Melih'in gülüşü dişleri görünebilecek kadar büyüdüğünde Hakan'ın dudakları tek çizgi halini aldı.
"Douglas'ın yeni ailesini bulmasına mutlu olmalıyım."
"Onu düşmanının önüne atmak zorunda mıydın?" İkisinin bakışları bana döndüğünde gözlerim Melih'inkilerle buluştu. Bir anlığına pişmanlık yakalar gibi oldum.
"Gerardo, her şeyi sana mı yetiştiriyor?"
"Capo olmanı gizledi. Ben olsam yüzümde iz bırakılmasına neden olmuş adamı korumazdım." Kaşları çatılırken omuz silktim. "Ben aptal bir Rus kızıyım. Nereden bileceğim ki? Mafya düzeni kurallar falan filan." Gözlerimi devirip iç çektim.
"Bilmediğin şeyler varsa konuşma-"
"Cümlenin devamını getirme Enrico. Karım istediği zaman istediği şekilde konuşabilir." Kalp atışlarım hızlanırken bakışlarımı Hakan'a çevirdim.
"La storia si ripete." Tarih tekerrürden ibarettir. "Guardi tua moglie come mio padre guarda sua moglie." Karına, babamın kendi eşine baktığı gibi bakıyorsun.
Bizden gizli konuşuyorlar bunlar. Çok ayıp.
"Ben çıkayım siz rahat rahat konuşun." Oturduğum yerden kalktığımda Hakan'da ayağı kalktı. "Yok canım. Siz İtalyancanıza devam edin." Hakan son kez Melih'e baktı.
"İtalya'ya dön. Kimliğini zar zor sakladım masadakilerden Enrico. Anlayacaklar."
"Anlayanları öldüreceğim bende." Gözlerim korkuyla açılırken bakışları bana çevrilip tekrar Hakan'a kaydı. Onu öldüreceğini mi ima ediyordu? Hala verilen ilacın etkisinde olup kafayı mı yiyordu bu?
"Hele bir Hakan'ı öldür, İtalya'yı başına yıkarım." Ona doğru adımladığımda Hakan, belimi tutup sırtımı göğsüne yasladı. Melih tepkimden keyiflenmiş gibiydi. Alay ediyordu benimle. "Kardeşini hatırlamam görürsün." Gülüşü küçüldüğünde elini yatağa yaslayıp kalkmaya çalıştı, acıyla inleyip tekrar oturdu.
"Ty vspomnish!" Hatırlayacaksın! Demek Rusçaya geçmişti.
"Yesli ti prichinish bol' mayemu muzhu ili dogovorish'sya s temi, kto sobirayetsya eto sdelat' za mayey spinoy, dazhe yesli ya vspomnyu, ya ne skazhu." Eğer kocama zarar verirsen ya da bunu arkamdan yapacak olanlarla anlaşırsan, hatırlasam bile söylemem.
"Hadi gidelim." Hakan'a döndüğümde Melih'in bana kötü bakışlarını umursamamaya çalışıyordum. Hakan belimi serbest bırakıp kapıya yöneldiğinde göz ucuyla Melih'e döndüm.
"Ya naydu tvoyu sestru dlya tebya." Kardeşini sana bulacağım. Gözlerindeki öfke silinirken yerini minnet dolu bir bakış aldı. Onunla ilgili neleri unuttuğumu bilmiyordum. Yine de onu gördüğümde kalbimden geçenlere inanmak doğru bir kararmış gibi geliyordu. Melih, kardeşini arıyordu. Kardeşini hatırlayıp ona verecektim. Enrico'dan korktuğum için değildi bu, arkadaşımın ailesine ulaşması içindi.
O benim, o evdeki dayanak noktam olmuştu. Kimliğini herkesten saklayan bir Enrico'dan bahsedip durmuştu, başından beri bana kim olduğunu söylemişti. Unutan bendim. Hafızamın yerine gelmesi en az benim kadar onun içinde önemliydi. Ben aileme hasrettim, oysa kardeşine.
Kollarımı omzuna dikkatle sardığımda birkaç saniye sonra elini belimde hissettim. Sıkıca sarılmak gibi değildi, sarılışımız. Yine de sıcaktı, samimiydi.
"Spasibo za kazhduyu sekundu, chto ty zashchishchal menya v tom dome, Enriko." Beni o evde koruduğun her saniye için teşekkür ederim Enrico.
"Prosti za kazhduyu sekundu, kogda ya pozvolyal im prichinyat' tebe bol', Russkaya Devushka." Seni incitmelerine izin verdiğim her saniye için özür dilerim Rus Kızı.
Özür dilemesi gereken o değildi, yine de iyi hissettiren bir özürdü.
"Geçmiş olsun." Arkamı dönüp kapıda bekleyen adama yürümeye başladım. Kardeşini hatırlayacaktım. Ona kardeşini vermek bana ailemi verecekti sonuçta.
🖤
Bölüm nasıldı?
Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?
Söylemeliyim ki, Enrico'nun Melih olması konusunda tereddütler yaşanacak. Şimdiden görebiliyorum. Önceki bölümde Hakan, Enrico ile görüntülü konuşurken Capo'nun maske takıp ses değiştirici kullandığından bahsedilmişti. Bir de zaten onun yüzünü görenlerin çoktan infaz edildiği defalarca kez geçti. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu. Unutanlar olduysa diye bölüm sonunda şimdiden hatırlatayım. Öpüyorum bolca
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |