

İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
20. BÖLÜM - OYDU III
KARANBEY
Ölmüştü. Birinin daha ölümüne engel olamamıştım. Bugüne kadar döktüğüm kanların bedeli miydi? Hayatımda var olmuş insanlar gitmek için ölümden mi geçmeliydi?
"Yılmaz!" Arabadan inerken Kübra'yı eve korumalarla göndermiş olmanın rahatlığını yaşıyordum. Yanımda olmak yerine uzağımda ve güvende olması gerekiyordu.
Efe. O bebeğin ciyaklaması bana Ali piçini hatırlatıyordu.
"Abim evde değil." Meriç tam dışarı çıkarken adımları duraksamış korkuyla karışık şaşkınlıkla bana bakıyordu. "Osman abimle çıktılar."
"Faruk buraya geldi mi?"
"Evet. Sibel'le şuradaki patikada ilerlediler." Bundan memnun olmayan ses tonu vardı. Bundan bende memnun değildim. Dediği patikaya yöneldiğimde adımlarımı hızlandırmaya başladım. Kalp atışlarım öfke yerine hayal kırıklığıyla dolup taşıyordu.
Sibel çocukluğundan beri hayatımdaydı, tıpkı Ali gibi. Faruk'u sevmişti ve Faruk'ta ona tapmıştı. Beni öldürmesine neyin neden olduğunu düşünürken aklımı kaçıracak gibi hissediyordum. O ikisini Ferhat ve kardeşlerine rağmen desteklemiştim.
Biliyorsun Karanbey. Ne için olduğunu biliyorsun.
Ali'nin de Sibel'in de ölümümü istemesi masadaki varlığımdan mıydı? Ali ben ölünce yıllarca elde ettiğim o koltuğa hiç zahmet göstermeden geçebilirdi. Haldun ölünce de Bekir onun yerine geçecekti. Ferhat defalarca kez öldürülmeye çalışılmıştı. Tüm bunlar aptal bir koltuk için miydi? Benden isteseler koltuğumu alabilirlerdi. Siktiğimin koltuğunda ömrüm boyunca kalmayı planlamıyordum ki.
Ellerimde kurumuş kana bakarken ormanda yankılanan silah sesi adımlarımın teklemesine neden oldu. Adımlarımı tekrar harekete geçiren ikinci kez ateşlenen silahın sesiydi. Belimdeki silahı çıkartırken koşmaya başladım.
Bir ölüm daha olmazdı.
Acı dolu bir inilti duyana kadar koştum. Gürültülü soluklarım arasında dururken başımı sağa sola çevirdiğim an onları gördüm. Faruk silahını doğrultmuştu. Yaşıyordu. Rahat bir nefes ciğerlerime çekerken silah tutan elimin tersini alnıma yasladım.
"Faruk." Sibel'in sesi acıyla çevrelenmişti. Ne olduğunu anlamak için sessiz ve yavaş adımlarla ağaçlardan birinin ardına gizlendiğim zaman Sibel birkaç adımlık mesafe uzaklığında yerdeydi, elleri kanayan bacağındaydı ve kana bulanmıştı.
"Artık hatırlıyorum Sibel. Beni salak yerine koymaya son verebilirsin."
"Sen neden bahsediyorsun?" Faruk'un yüzündeki acının kandırıldığım zaman yüzümde oluşana benzediğini fark etmek ona olan öfkemi ve kırgınlığımı hafifletti. İkimizde kandırılacak kadar aptaldık ve bu en yakınlarımızdan gelen darbeye kör oluşumuzun en büyük kanıtıydı.
"O gün telefonuna gelen mesajı hatırlıyorum. Kübra'nın o partide tuvalete gittiğinin mesaj attın." Kameradaki görüntülerde Faruk'un saatine baktığını ve aniden başını Kübra'yı bıraktığım masaya çevirişini anımsıyordum. Elektrikler kesilmeden önce Sibel'in yanından ayrıldığı andan sonrasında onu kanlar içinde koridorda bulmuştuk, yanında kanlar içinde Kübra'yla beraber.
"Sen bilerek görmeme izin verdin, yanlış mıyım sevdam?" Faruk'un sesi titrese de gözleri sulansa da bakışları sertti. "O koridorda ölüme gitmemi istedin."
"Öyle değil, yemin ederim sana zarar gelmemesi için çabaladım. Abimle anlaşmalarımı-"
"Sikerim abini de anlaşmanı da. İki kardeşimin de hayatını tehlikeye attın sen!" Sibel başını sağa sola salladı. "Önce Asya ve Hakan. Sonra masum olmasına rağmen göreceği zararı ve duygusal çöküntüyü hesaplamadığın Kübra." Öfkeli bir soluk aldı. "Asya'ya nasıl dokunursun sen?!"
"Burhan abim nasıl öğrendi sanıyorsun? Özkan abimin yapacaklarını engellemesi için öğrenmesini sağladım. Asya'yı kurtarması bu yüzden." O zamanlar hastanede olduğum için yaşananlara pek hâkim olamamıştım. Yalnızca Asya'nın iyi olması yetmişti. Sibel'in söylediği her bir cümle, Kübra'nın eve gitmeden önce söylediklerini kanıtlıyordu.
Oydu, demişti Kübra. Başından beri her şeyi yöneten ve herkesi kandıran oydu. Sibel hepimizi kandırdı. Buse'yi öldürdü. Kucağındaki Efe'ye bakarken ağlayıp durmuştu. Elinde sıkıca tuttuğu kanlı emzikle krize girmişçesine aynı cümleyi tekrarlayıp durmuştu.
Oydu. Sibel'di. Buse'yi öldüren de aylar öncesinde hayatımı mahveden o patlamayı planlayan da.
"Teşekkürler Sibel. O kadar iyisin ki kardeşim hayatta!"
"Faruk, beni tanıyorsun. Sevdiğin kadınım ben." Silahı tutan elinin tersini alnına vurdu. Kendini kontrol etmeye çalışıyor, sevdiği kadının canına kastetmeden önce sakinleşmeye çalışıyordu.
"En çok da bu koyuyor. Ne yaptım lan sana? Kardeşlerime acı çektirecek ne yaptım sana?" Silahımı her zamanki yerine saklarken Faruk silah tutan elini tekrar kaldırdı. "O hastanede söylediklerin yüzünden mi? Yoksa güç için mi? Ne için ihanet ettin bana? Ne için kardeşimi öldürmeye kalktın?" Sibel sustukça Faruk'un yüzündeki ifade gitgide parçalanıyordu.
"Sevdiğim kadın olduğunu söylüyorsun sevdam. Benim sevdiğim kadın ne zaman bu denli arkadan iş çeviren biri oldu? Neydi sebebi?!" Bağırışı tekrar ormanda yankılandığında Sibel bakışlarını kaldırıp baktı ona.
"Ümit Karan'ın koltuğu, babamın hakkıydı." Suratımı buruşturdum. Onu dünyalar kadar seven adamın sevgisine tercih ettiği o kanlı tahtı.
"Baban öldü." Faruk öne eğildi. "Ölü biri için mi o koridora gönderdin beni? Ölü biri için mi kendi abin dahil herkesin hayatını tehlikeye attın? Yoksa baban için başladığın savaş hırsı, seni mi ele geçirdi? Az önce sevdiğim kadın olduğundan bahsediyordun. Sevdiğim kadın değil en büyük lanetimsin."
"Bu ne demek?"
"Allah'undan bulasun." Faruk'un bakışlarındaki kırgınlık ifadesizlikle çevrelenirken Sibel'e doğrulttuğu silahı titreyen eli yüzünden sabit durmuyordu. Onu öldürmek istiyordu, yapamazdı. Ona öfke dolu da olsa ihanetinden paramparça da olsa yapamazdı. Sevdiği birini öldüremezdi.
Ağacın arkasından çıkarken ayakkabımın bastığı dal çatırdadı. Faruk silahı refleksle bana doğrulturken bakışları utançla doldu. Utanması gereken o değildi, onlardı.
"Eğer sabretseydin...İsteseydin...Abin sana o koltuğu seve seve bırakırdı Sibel." Faruk silahı indirirken bakışları yere çevrildi. Ali'yi benden sakladığını öğrendiğimden beri ona bakmasam da bana bakan kardeşim, şu an Sibel yüzünden başını eğmişti. Faruk gibi birini utandıracak tek kişi sevdiği kadındı.
İkimizde kandırılmıştık. Bizi kandıranlara yeteri kadar bağırıp kırılamıyorsak, bunu niye birbirimize yapıyorduk ki? Faruk'un Ali'yi saklaması artık umurumda değildi. Keşke Ali yaptıklarıyla beraber gömülseydi ve asla öğrenmeseydim. Keşke Buse, babasının koltuk sevdasının peşine düşmektense cesaretle o koltuğu almak için dürüst bir savaşa girseydi veya basitçe isteseydi.
"Buse'yi öldürdün." Sibel'e yaklaşırken diz çöküp bakışlarımızı eşitledim.
"Ne? Ne yaptı?" Faruk'un sesindeki şaşkınlık endişe dolu bir tınıyla çevrelenmişti. Buse'yle son zamanlarda anlaşamamış olsa da liseden beri arkadaşıydı onun da.
"Ali'yi öldürdün. Beni öldürmeyi denedin. Abilerine hiç girmiyorum bile. Tüm planlarında başarılı olsaydın eğer ve Faruk bunu fark etmeseydi...Gerçekten onca kanla mutlu olacağını mı sandın?" Sibel'in bakışlarındaki meydan okuyan o parıltı belirdi.
"Sen gayet mutlusun. Her ölüme rağmen hayatına güzelce devam ediyorsun. Ben niye bunu yapamayayım?" Demek dışarıdan görünen buydu. Dört aydır her gece uyanıkken Ali'nin sesini duymadığım bir gün olmamış, uyuduktan sonraysa annemin rüyalarıma girişine engel olamadan kısır bir döngüde kendime eziyet çektirmiştim. Hatta bu dört ayın öncesinde de Ali'nin söylediği bir cümle beni defalarca kez uykularımdan etmişti.
Tüm ömrüm uykuyla uyanıklık arasındaki o ince çizgideki huzurdan ibaretti. Ne derin uyuyabiliyor ne de uykusuzluğun çökerttiği bedenimi toparlayabiliyordum.
"Kendi abilerinin canına kıyarak mı elde edeceksin bu dediğin mutluluğu? Yoksa sevdiğini söylediğin adamın sevdiklerini öldürerek mi? Tüm bunları elde edeceğinden eminsen kendim dahil abilerini de öldürürüm. Kardeşim mutlu olacaksa canımı veririm Sibel. Ama o senin gibi bir kadınla asla mutlu olamaz." Buse'nin ölmeden önce son nefesini Efe'nin kokusuna buladığı zamanı anımsadığımda Sibel'in canını yakma hissiyle dolup taşıyordum. Buse'yle bir ilişkimiz kalmamış olsa da geçmişte bana iyi arkadaş olmuştu. Geçmişin hatırı Sibel'e olan öfkemi arttırıyordu.
Bir çocuk daha annesiz kaldı Hakan. Bir bebek daha bu hayata kimsesiz bir sıfır geride başladı.
"Sen sana gösterilen tek bir sevgi kırıntısını bile hak etmiyorsun. Birkaç ay önce bir bebeği babasız, bugün de annesiz bıraktın." Onu yapayalnız bırakmıştı ve gözlerinde en ufak pişmanlık yoktu.
"Sanırım gerçekten hamile olmayışına şükretmeliyiz." Osman ağaçların birinin arkasından çıktığında elleri cebindeydi. "Testi değiştiren ve şu düşük yalanını söyleyen arkadaşın usulsüz davranışı yüzünden tutuklandı. Yalanların dökülüyor kötü tohum." Faruk'un kendisini suçladığı zamanı anımsadım. Sibel'in düşük yapma ihtimalinden deli gibi korktuğunu...Bakışlarım ona çevrildiğinde yavaşça yutkundu.
"Ferhat abim, bir mesaj iletti. Normalde bir Yılmaz'a, ailemiz dışında kimsenin ceza kesmesine izin vermez. Ferhat abim onun bir Yılmaz olmadığını söyledi." Yerden kalktım. Ferhat açıkça onu öldürmemizde sorun yaşamayacağını söylüyordu. Tüm kardeşlerinden bile çok sevebildiği kardeşinin infaz edileceğini görmezden gelecekti.
"Yalan söyleme!" Sibel'in çığlığından etkilenmemiş gibi Sibel'i küçümsercesine süzdü. "Sen bu ailenin bir üyesi bile değilsin. Söz hakkın yok."
"İnan bana Sibel, aile sikimde bile değil. Umurumda olsaydı, soyadımı değiştirmek için çırpınıp dururdum. Ama değil. Ferhat abim istediği için onu ziyaret ediyorum. Ben ne ailenin ne de bu dünyanın bir parçasıyım. Artık sende değilsin." Osman'ın hareleri beni buldu.
"Ferhat abim cezasını sana bıraktı. Ne yaparsan yap bu ormanda kalacağını ve konunun kapanacağını söyledi." Yani kardeşim dediğim adamın sevdiği kadının katili olma şerefine mi nail olmuştum? Cık cıkladım.
"Diğer seçenek?" Bedeni Osman'ın karşısında duracak şekilde çevirdiğimde Osman birkaç saniye Sibel'e baktı. "Onu ben öldüreceğim." Niye kardeş katili olmak için bu denli birbirlerine öfke doluydular?
"Sen askersin."
"Yani?" diye kesti Sibel'in cümlesini.
"Canın sıkılınca birini öldüremezsin." Sibel'in nefes alışverişi hızlanmış ve bakışları korkuyla çevrelendi. Osman'dan korkuyordu anlaşılan.
"Doğru...Yine de Yılmaz kanım kaynıyor. Beni kim burada görecek ki?" Sesindeki alayla ellerini cebinden çıkarttı. "Ama haklısın. Ben askerim, mafya değil." Bakışları tekrar bana çevrildi.
"Ona ne yapacağınıza siz karar verin. Öldürmeyecekseniz tıkın içeri, haber salın. Ona cehennem etsinler hayatı. İçerideki hayat dışarıdakinden çok daha can yakıcı olur. Benden söylemesi." Sibel itiraz etmek için dudaklarını aralasa da Faruk silahını kaldırıp onun alnına yasladı.
"Faruk." Elini tuttum. Sibel çoktan gözlerini sıkıca kapatmıştı. Faruk'un bakışları beni buldu. O bunu kaldıramazdı. Sibel hain de olsa onu öldürürse bunu asla atlatamazdı. Ne kadar öfke dolu anlara tutulsa da günün sonunda bunu yaptığı anı anımsayıp duracaktı. Bu boktan bir işkenceydi.
"Merhametim falan kalmadı. Herkesin hayatının amına koymuşken onu aptal bir hapishanede çürüsün diye hapsetmeyeceğim. Bu onun için bir ödül!"
"Onu vurman senin için bir ceza!" Elindeki silahı aldığımda arkasını dönüp elini yüzüne sürdü. Sibel gözlerini araladığında bakışları umut dolu bir ifadeyle çevrelenirken yerden kalkar gibi elini bacağına yasladı.
"Abi." Omzumun gerisinde beliren Ferhat'ı gördüm. Sibel'e tüm kardeşlerinden çok daha fazla düşkündü ve yüzündeki ifadesizliğe rağmen gözleri hayal kırıklığı doluydu. "Ben hata yaptım. Özkan abim beni kandırdı." Başımı sağa sola sallarken Sibel'in tek ayak üzerinde kırk yalan söylemesine artık şaşıramıyordum.
"Özkan seni de kandırdı." Sibel'in tam önünde durdu, yere diz çökerken başını sola yaslayıp öne eğildi. "Özkan ölmeden önce evdeki bomba yapan kişiden bahsettiğinde aklıma sen gelmedin. Ama sendin. Geçen yaz meraklı olduğun için babam sana öğretmişti. O kadar beceriksiz davranmıştın ki dersi bırakmıştın. Ya da biz öyle sanıyorduk."
"Abi ben böyle-"
"Sözümü kesme!" Ferhat'ın bağırışı ormanda yankılandı. "Bugün arabana bağlanan bombayı ben bağladım. Osman'ın fikriydi." Sibel'in rengi solarken Ferhat ağır ağır salladı başını. "Ali'nin öldürüldüğü o patlama da Özkan'la beraber ölmemiz için yapılan o saldırı da hatta arabalarımıza konulmuş o düzenleyiciler de hepsi aynı maddeler. Aynı kişi tarafından yapılmış aynı tarzda patlayıcılar." Sibel'in çenesini tutup başını salladığında Sibel ağlamaya devam ediyordu.
"Senin arabana bağladığımız bomba aynı maddedendi Sibel." Sibel şaşkınca baktı Osman'a. "Kendi başına imha ettiğin o bomba zaten aşina olduğun düzenekteydi." Ferhat'ın içerken bomba muhabbeti yapma sebebi bu yüzden miydi? Ardımdan araştırma yapacak kadar kafaya takmışlardı belli ki.
"Özkan seni kandırmış Sibel. Haklısın." Ferhat onun çenesini tutup başını sarsarken sesindeki alay dolu tonlama sonrası yüzünü buruşturdu. "Bari bir halt yiyorsun cesurca kabul et." Yüzünü sertçe iterken ellerini yumruk yaprak toprak zemine bastırdı. Yüzündeki öfke kendini kontrol etmekte zorlanıyormuş gibiydi katlanarak büyüyordu.
"Buse'yi öldürmüş." Osman kollarını göğsünün üzerinde çaprazlamış ve sırtını ağaca yaslamıştı. "Şu Özkan'ın takıntılı olduğu kadını."
"Buse'yi öldürmek istemedim. Her şeyi...Kübra'ya anlattığı için öfkelendim."
"Karımın adını ağzına alma." Sesimdeki buz gibi tonlama duraksamasına neden oldu. "Sen bir bebeği annesiz bıraktın, burada ağlayarak bir sik başaramazsın. Gözyaşlarına artık kimse inanmıyor." Kadınlara karşı kibar ol diyen annemin tavsiyesiyle şu an ilgilenmiyordum. Karşımdakinin cinsiyeti değil yaptıkları ve yaşattıklarıydı, ona verdiğim tepkileri belirleyen.
"Amacı koltukmuş Yılmaz. Her zaman amaçları koltuk oluyor." Ferhat'ın dudakları aralanıp kapandı.
"İsteseydin o koltuğu sana verirdim." Ferhat'ın sesi duyulmayacak kadar kısık sesliydi. Sibel'den iğreniyormuş gibi baktı. "Hepinizle ilgilenmemek için o koltuğu verirdim." Başını sağa sola salladı. "Sana verdiğim eğitimlerle bile koltuğumu almak isteseydin verirdim!"
"Abi öyle değil." Ferhat onu dinlemeden ayaklanıp bana döndü. "Abi beni dinle."
"Polisler ormanın dışında bekliyor. Asya size ulaşamayınca beni aradı. Bir şeylerin yolunda gitmeyeceğini düşünüp bebek odasına kamera koymuş. Polislere o kameradaki görüntüleri verdim. Sibel'in onu öldürdüğü görüntüler ellerinde. Onu öldürmeyecekseniz bırakın sürünsün." Özkan'a yaptığı gibi büyük bir soğukkanlılıkla Sibel'i öldüremeyeceğini gözlerinden görebiliyordum. Sibel onun yetiştirdiği ve neredeyse en az kendisi kadar zeki olabilmesi için eğiterek koruduğu kardeşiydi. Onu kolayca öldüremeyecek kadar Özkan'dan daha çok seviyordu.
"Faruk öldürelim diyor. Ölenler işin içinden sıyrılırken yapılanın cezasını biz çekiyoruz." Bakışlarım Sibel'i buldu. "Senin ölmen bir ödül."
"O zaman biz yavaştan kaçalım." Osman, Sibel'in kolunu tutup ayağı kaldırdığında Sibel bacağındaki kurşun yarasını tutup acıyla inledi. Faruk hala arkası dönük bir şekilde duruyordu.
"İçerideki cehennemine hoş geldin kötü tohum."
🖤
"Patron?" İçeri girdiğimizde tüm bedenim yorgunluktan ağrıyordu. "Faruk?" Douglas ikimize endişe dolu bakışlar atarken Faruk evine gitmek için hareketlendi. Uzanıp kolunu tuttum.
"Gel."
"Uykum var Hakan." Uyumayacaktı. Başımla verandayı işaret ettim. Pes ederek oraya adımladığında Douglas bizi takip etmeye başladı. Sandalyelerden birine çöktüğünde Zeliha mutfaktan çaydanlıkla çıktı ve verandadaki bardakların yanına koydu.
"Çay mı demledin?" dedi Faruk gözlerini kısarak.
"Yenge yaptı." Douglas masanın etrafını dolaşıp her zamanki yerine oturduğunda bakışlarım Faruk'la evin girişi arasında gidip geliyordu. "Geldiğinden beri durmadan kendine bir uğraş buldu." En az benim kadar tanıdıklarını ölü görmekten etkileniyordu. Buse'nin ölümü onu nasıl etkilemişti?
"Zeliha, Kübra nerede?"
"Asya'yla bebeği uyutuyorlar." Başımı onaylarcasına sallayıp masanın başına oturdum.
"Bebek burada mı?" Faruk şaşkınlıkla sorduğunda onaylayan bir ses çıkarttım. İyi bir baba olup olamayacağımı hiçbir zaman öğrenemesem de iyi bir amca olabilirdim. Bundan emindim. Onu sokağa atamazdım. Ali'nin yaptıklarının hesabını ona çektiremezdim. Belki iyi bir aile bulup bu dünyadan uzakta yetişmesini sağlardım. Bilmiyordum. Şu an endişelerim birbirine girmişken düşünmek istemiyordum.
"Annesi ölmüş bebeği sokağa mı atsaydım?" Sesimdeki sertliğe engel olamadım. O bebeği görmekten hoşlanmıyordum. Bana Buse'nin bana inanmayıp suçlayıcı bakışlar atıp beni yetersiz hissettirdiği yılları anımsatıyordu. Ali'nin ihanetini ve yıllarca kandırışını da. Yine de savunmasız bir bebeğe anne ve babalarının yaptıklarını yükleyemezdim.
Buse ölmüştü, tıpkı Ali gibi gitmişti. İkisi de ölmüştü ve beni yetersiz hissettirdikleri anlar dışında iyi hiçbir anıyı hatırlayamıyordum. Karanbey'in hırsını körükleyen ve daima daha az duygu dolu bir kanlı katil oluşumu hızlandıran bakışların hissettirdiği o boktan duyguları anımsamadan edemiyordum.
Ali, Buse'yi tehdit etmişti ve bunu iğrenç bir yolla yapmıştı. Bu konuda Buse'yi anlayıp sorununu çözememiş olamadığım için kızgındım. Yine de öncesinde bana hissettirdiği kötü yetersizliğin nedeni bu değildi. Ali de Buse de yıllarca omuzlarımdaki yüklerdi ve geçmişime dönüp baktığımda bana iyi gelmediklerini görüyordum.
Buse'nin ölmeden önce dilediği özrü kabul etmekten başka yolum yoktu. Birine daha öfke dolu olduğum düşüncelerle yaşamak istemiyordum. Ömrümün bir kısmı ikisinin elinde oyuncak olmuştu zaten.
"Bebeği sokağa atma tabi." Faruk'un yüzünde beliren hüzün bakışlarını eğmesini sağladı.
"İkiniz de iyi misiniz?" Douglas öne doğru eğildi. Benim kötü olacağım bir şey yoktu. Ali'nin ihanetinden sonra artık hiçbir şey beni kırıp dökemezdi.
"Her şey yolunda." Faruk'un kinaye dolu ses tonu bakışlarımı ona çevirmeme neden oldu. Yüzündeki ifade hüsran doluydu. Çayı doldururken çaydanlık tutan eli titriyordu. Hiçbir şey onun için yolunda değildi. Sevdiği kadın aptal bir intikam için Faruk'u harcamıştı.
"Niye bana engel oldun? Bizim gibi adamlar sıkıp dertlerinden kurtuluyorlar." Ona engel olduğum için daha sonrasında bana teşekkür edecekti. Bu yüzden kızgınlığını sabırla karşıladım.
"Ali yaşasaydı ve yaptıklarını öğrenseydim..." Cümlem dikkatini çekmiş olacak ki yüzündeki ifade konuşmamın devamını bekliyormuş gibi meraklıydı. "Onu öldürmezdim. İçeri tıkardım veya buradan uzağa gönderirdim. Bir yolunu bulurdum. Öldüremezdim. Kabul etsek de etmesek de kanını akıttığımız herkes ruhumuza, zihnimize yapışıp bizimle yaşamaya devam ediyor. Hayatına devam etmeye karar verdiğin zaman Sibel'in hayalinin seni gölge gibi takip etmesini mi isterdin?"
"Sibel'i öldürürsem pişman olacağımı mı düşündün?"
"Sibel'i öldürürsen sevdiğin kadını öldüreceksin. Evet ihanet etti. Yine de ruhuna dokunmuş birini öldürmenin bedeli ruhun bedeninden ayrılmadıkça seninle yaşamaya devam etmesidir." Ali'nin ihanetini öğrenmeden onun ölümüne neden olduğumu düşünerek onu görüyordum ve duyuyordum. Annemi öldürdüğüm için yıllardır kabuslarımda beni takip ediyordu.
"Hapiste çürümek ona nefes almaya devam etmesi için verdiğimiz bir şans." Başını sağa sola salladı. "Bunu yediremiyorum. İçeride bebek var diyorsun. Buse'yi öldürdü." Başını tekrar tekrar salladı. "Buse lan Buse. Liseden beri hayatımızda ve Sibel'e daima nazik davrandı. Sen daima naziktin, seni öldürmek istedi. Ben naziktim, sevgilisiydim, yıllardır onunlayım. Senin canını yakmak için beni bile öldüreceğine o kadar eminim ki." Ona tersini söyleyemedim. Tüm dünya birleşmiş, benim canımı yakmak için önce etrafımdakilerin canını yakmayı hedeflemişlerdi.
"Oydu, lan. Benim o siktiğimin koridoruna gideceğimi bile bile planlar kuran oydu. Gelmedi mi buraya?" Sesi yükseldiğinde etrafına bakıp sakinleşmek için duraksadı. "Geldi buraya, iyi miyim diye baktı. Siktir o zaman belki de planı işliyor mu diye bakmak için geldi." Buna ne cevap verilir ki? Evet desem gözümün önündeki gerçeği yalanlayacaktım. Hayır desem Faruk'u aptal bir gerçeğe inandıracaktım.
"Dönüp dolaşıp yine birbirimizi buluyoruz, Hakan. Bana en büyük yar sensin." Sesinde yine o yalancı neşe vardı. "Oydu. Haftalardır hatırlamadığım oydu. Siktir... O kadar düşmanımız var ki herkes birbirine girmişken Sibel'i bu çerçevede düşünmemiştim."
"Faruk-" Başını sağa sola sallarken bana baktı, gözlerinde pişmanlık vardı.
"Bana öfkelenmekte haklısın. Ali'yi saklamanın sende yapacağı yıkımı bile bile sakladım. Doğrusu buymuş gibi gelmişti. Sibel'le ilgili gerçeği bilmeden yaşadığımı düşünsene. Evlendiğimi...Siktiğimin gerçekleri insanın canını yaksa da öğrenmek daima en güvenlisi. Haklısın." Burnunu çekerken sulanan gözlerini etrafta gezdirdi. Haklı falan olmak istemiyordum.
"Sibel için üzgünüm."
"Ali için üzgünüm." Dedi aynı kararlı tınıda. İhanet eden başkalarıydı ve daima yan yana canı yanan bizdik.
"Bilmeni isterim, Sibel'i saklar mıyım diye düşünüyordum birkaç gündür. Yani Ali yerine onu öğrenseydim, bunu senden gizler miydim?" Gözlerini ovuşturdu, gözyaşlarının akmamasını için yaptığı çaresiz bir hareketti.
"Sibel'i gizlemezdim. Bu itiraf bir işine yaramaz biliyorum. Sadece bilmeni istiyorum." Sibel onun hayatının aydınlık tarafıydı ve ne dersem diyeyim onu teselli edemezdim.
"Biliyorum." Ali'yi niye sakladığını artık anlayabiliyordum. Sanırım o zamanlar öğrenseydim şu an ki kadar güçlü karşılayamazdım bu gerçeği. Hayatımı adadığım ikizim benim hayatımı almak için çabalamıştı. Bu cümle bile o zamanlar pes etmemi sağlardı.
"Sibel bunları nasıl yapar?" Sesi titrerken doldurduğu çaya baktı. "Nasıl fark etmem? Bizim...Ne zamandır? Ona soracak sorularım var ama cevaplarını kaldıracağımdan emin değilim." Dudaklarını birbirine bastırırken bakışlarını başka bir tarafa çevirdi. "Tek bir sorum...Başından beri...Yani." Bana baktığında sustu. Başından beri onu gerçekten sevip sevmediğinin cevabını merak ediyordu. Bunca yılı gerçek bir sevgi miydi yoksa babası için bizden bilgi sızdırmak amacıyla mı ona yaklaşmıştı?
"Bence seviyordu." Diye mırıldandım. Sibel'in Faruk'la yaşadıklarının yıllarca süren bir koltuk macerası olduğuna inanmak istemiyordum. Gerçeğin ne olduğu umurumda değildi. Kendisini bok gibi hissetmeyecekse eğer bir yalana daha inanabilirdik. Sibel onu sevmişti. Onun sevdiği kadar olmasa da sevmişti.
"Onunla görüş Faruk." Bakışlarımızı ayırdım. Birine hesap soramadan ölmesinin nasıl hissettirdiğini biliyordum. Onun hesap soracağı kanlı ve canlı bir hedefi vardı. Zihninde tekrarlayan soruları yalnız başına sürekli cevaplamak zorunda değildi.
"Onu görmek istemiyorum." Uzun bir sessizlik etrafımızı sararken Douglas oturduğu yerden kalkıp Faruk'un yanındaki sandalyeyi çekti. "Ne?" Faruk kaşlarını çattı. "Diğer gözüme sonra yumruk atarsın."
"O yumruğu hak ettin."
"Niye yanıma oturdun ki? Git öteye-" Douglas, Faruk'un omzunu sardığında elini onun sırtına vurdu. "Çekil." Douglas çekilmedi. Faruk gözlerini kapattığında yanağından süzülen yaşları gördüm. Douglas kendisine dokunulmasına izin vermese de böyle beklenmedik anlarda ihtiyacımız olan o abi şefkatini vermekten çekinmezdi.
Buse, Ali, Sibel, Özkan... Her şey birleşmişken artık hissizce oturmaktan başka bir şey yapamıyordum. Kardeşime sarılması gereken bendim, bunu yapan Doug'dı. Benim gibi olduğu yerde durmak yerine harekete geçmesinden memnundum.
Son zamanlarda artık kendimi tanıyamıyordum. Kübra'nın yanında yaşadığım aşırı duyguları artık onun dışında kimseye yansıtamıyordum. Aslında Kübra yaka paça duygularımı benden alır gibi beni zorlamasa ona da yansıtamayacak kadar hissizleşmeye başladığımın farkındaydım. Sanki içimde bir yerlerde bir şeyler ölüyordu ve Kübra durmadan kalp masajı yapar gibi beni hayatta tutuyordu.
"Ben nasıl kandım?" Çünkü sevdiğinin hata yaptığını görmezdi insan. Onlara kör kalmıştık.
Yıllar önce babamla Yılmaz ailesinin babası arasındaki konuşmayı hatırlarken iç çektim. Sibel ile Ali'yi ileride evlendirmeyi konuşmuşlardı. O gün saçmalıktan öteye geçmemişti bu. İkisi daha reşit bile olmadan evlilikleri konuşuluyordu. Babam bu konuyu hiç dile getirmese de Ferhat'ın ağzımı aradığı zamanları anımsıyordum. Ali'nin aşk hayatını sorup dururdu ve onun birileriyle görüştüğünü duyunca rahatlardı. Arka planda Sibel'in Ali'yle olma ihtimalinin düşmesi onu rahatlatıyordu, şimdi daha iyi anlıyordum. Babalarımız biz işe dalmışken kardeşlerimizin evliliğinin planlarını döndürüyorlardı. Son yaşananlardan sonra Sibel'in Ali'ye layık olduğunu görebiliyordum. İkisi birbirinin aynısıydı. Ailelerini yok etmek pahasına hırslarına yenilmişler ve aileleri için hayal kırıklığı olmuşlardı.
Bakışlarım Faruk'un yıkılmış halini özümserken elimi çeneme sürdüm. İhanet edenler niye dibimizde güvendiklerimiz olmalıydı ki? Uzağımızda olan ve bizim düşmemizi bekleyen onlarca düşmanımız varken niye yanı başımızdakilerin ihanetini yaşamak zorundaydık ki?
"Salak bir aşıktın." Dedi dürüstçe Douglas. "Aptal aptal sırıtmaktan başka bir halta yaramıyordun."
"Siktir git. Hayatımda duyduğum en boktan destek bu." Douglas'ın kollarından kurtulup ters ters baktı. Douglas arkasına yaslanırken gözlerinde yapmaya çalıştığı şeyi gizlemeyen o muziplik vardı.
"Aşık olduğunda cazzonun teki oluyorsun. Hiç çekilmiyorsun."
"Moralimin içine daha da ettin Dog." Faruk boş çay bardağına çay doldurup yavaşça yudumlamaya başladığında Douglas oturduğu yerden kalkıp kendi yerine oturdu.
"Sen gidince kardeşin başımın etini yedi."
"Aferin ona." Faruk'un ağlaması durmuş Douglas'la ağız dalaşına girdikleri zamanki gibi davranmaya başlamıştı. Douglas'ın yaptığı her neyse Faruk'un duygusallığı dağılmış eski haline dönebilmiş gibi çayını yudumlamaya başlamıştı.
Hayır Hakan. O da senin gibi. Yalnız kaldığı ilk an, yaşayacak acılarını.
"Patron senin de sarılışıma ihtiyacın var mı?"
"Bana sarılmak istediğini bilmiyordum Doug?" Dudakları kıvrılırken omuz silkti. Kübra verandaya çıktığında tüm dikkatim Doug'dan ona doğru çevrildi. Ağır ağır bize bakarken bakışları Faruk'un üzerinde durdu.
"Faruk?" Faruk başını kaldırdığında Kübra başıyla bahçeyi işaret etti. "Hakan ormanda ayı var dedi. Ben korkuyorum ama yürüyüşe ihtiyacım var. Benimle gelir misin?"
"Ormanda beni kesip doğrayacak mısın?" Faruk yine de ayaklanırken Kübra'nın bakışlarında sıcak duygular belirirken yürüyüşün bahane olduğunu bilecek kadar bakışları kendini belli ediyordu.
"Hayır ama Asya birazdan buraya gelecek. Seni kurtarıyorum." Fısıldarmış gibi öne eğilip konuştuğunda Faruk kaçamak bakışlarını sürgülü camın gösterdiği oturma odasına çevirdi. "Sen gelene kadar bir sürü soru sordu."
"Bugün cidden ona laf anlatacak gücüm yok."
"O yüzden yürüyüşe gidiyoruz. Hadi." Faruk'un koluna girip onu çekiştirirken bakışları beni buldu. İyi olduğumu anlayabilmesi için gözlerimi kapatıp açtım. Ali'nin darbesini yiyeli günler olmuştu. Faruk daha acısını yeni yaşamıştı. Onun kendisine getirilmeye ihtiyacı vardı. Benim kardeşim ölmüş soracağım hesabım kapanmıştı sonuçta.
"Durumlar nasıl?" Douglas'ın sesindeki tonlama her şeyi anlatmama neden olacak bir duygudaydı. "Yanında kaldığım süre boyunca kontrolü kaybettiğin zamanlarına denk geldiğim oldu. Bu seferki çabuk bitti."
"Ne duymak istiyorsun?" Yeşil gözlerindeki şefkatli bakışla bakarken başını salladı.
"Kendini bastırınca içindeki canavarı beslediğini biliyorsun. Yıllar önce söylediğimin aynısı. Kontrollüsün ama dengeli değilsin Karanbey."
"Acım falan yok benim. Ali'nin ihanetinin üzerine toprak attım ben. Ferhat, Özkan'ın kafasına sıktı ya." Başımı salladım. "Bende o depoda Ali'nin kafasına sıktım sayın."
"Başka bir şey var. Anlatmadığın." Kaşlarımı çattığımda gözleri şüpheyle kısıldı. "Bunca derdine tuz biber olan neyse seni iyice yiyip bitiriyor. Tüm bu yaşananlar ve sakladığın sır...Her şey senin sistemini çökertiyor."
"Şimdi değil Doug, zamanı gelince öğrenirsin." Ona Pakhan ailesiyle ilgili karımın bağlantısı olduğunu anlatmaya hazır değildim. Douglas'ın bir numaralı düşmanı o aileden biriydi ve vereceği tepkilerden emin olamıyordum.
"Bana sorular soruyorsun." Telefonumu iç cebimden çıkartıp ekrana birkaç kez bastım. "Zeliha'nın yaptıklarını bana bildirmemenin nedenini de ben sana sormuş olayım." Telefonu ikimizin arasına bıraktığımda Douglas ekrana bakmayı reddetti. Başımla işaret ettiğimde pes edip bakışlarını çevirdi.
Zeliha, mutfaktaki gizli kamera olduğunu bilmiyordu. Son zamanlarda o kadar uyuyamıyordum ki kamera kayıtlarını seyretmeye başlamıştım. Bu görev Faruk veya Douglas arasında bölüşülmüş durumdaydı. Çok fazla kamera vardı ve ikiye bölmüşler, mutfak Douglas'ın payına düşmüştü.
Zeliha dikkatimi çektiği ilk anı, sürekli mutfak ekibine gelen kişilerin kovulmasıydı. Başta anlaşamadığı için veya düzgün birini bulamadığından problemler yaşanıyor sansam da kameraları seyrettiğimde emin olduğum gerçekler vardı.
"Yemeklere bir şeyler katıldığını anlayıp o yemekleri sofraya koymadan hemen önce döktüğünü gördüm. Hatta bazen yemekleri getirmeden hemen önce tüm ekibe tek tek yedirtti ki bize zarar veren herhangi bir ilacın olma ihtimalini en aza düşürmeye çalıştı. Yemekleri sofraya bizzat kendisinin getirmesinin de bir nedeni bu değil mi?"
"Ne demeye çalışıyorsun?"
"Onun senin için gönderilen o muhbirlerden biri olduğunu biliyorsun. Bana veya aileme zarar vermiyor, buna defalarca kez engel oldu. Çünkü hedefi biz değiliz, sensin." Rahatsızca kıpırdanırken bakışlarını etrafta gezdirdi.
"Henüz beni öldürmeye çalışmadı." Büyük bir soğukkanlılıkla konuştuğunda bakışlarında bundan memnun olmayan o ifadeyi seçebildim.
"Çünkü henüz senin kim olduğunu netleştiremedi. Ona yüzünü göstermemen bu yüzden." Kübra'ya göstermişti. Zeliha, Kübra'dan daha uzun süreli şekilde burada onun güvenini sağlayacak kadar yaklaşmıştı ona. Ama daima Douglas maskesini çıkartıp Zeliha'ya yüzünü göstermemişti.
"Öğrenmeyecek de Patron."
"O mu gönderdi dersin?" Omuz silkti. "Hala seni aramaya devam ediyor. Burada olduğunu anlarsa diye mi bu kadar gerginsin?" Benim ve Faruk kadar onun da düşmanları ve ayağının kaymasını isteyenler vardı.
"Açıkçası aradığının ben olduğumu düşünmüyorum."
"Bu evde sana yaklaştı Doug." Douglas gülümsedi.
"Ben yaklaştım Patron. Senin tüm çalışanlarından çok farklı farkındalığa sahip. Arkası dönükken yapılan bir yanlışı bile içgüdüsel hissedip görüyor gibi." Sesindeki hayranlıkla bakışları kapalı sürgülü cama dokundu. "Onun kovduğu adamlardan biri benim bir arkadaştı. Arkası dönükken normalde kimsenin fark edemeyeceği bir şekilde zehirlemeleriyle meşhur olan arkadaşımın zehri koyduğunu anlayıp yemeğe yanlışlıkla çarpma süsü vererek yemeği döktüğünü görünce emin oldum." Ve hala çok rahat ve umursamazdı.
"Onun gizli telefonunu buldum. Bence o ite çalışmıyor. Sanki yalnız çalışıyor gibi. Amacını bilmiyorum ama bir şeyi bekliyor." Boğazını temizleyip kıpırdandı. "Hani Faruklar saldırıya uğradığı gece Melih'in de saldırıya uğradığını öğrenmiştik. Kimin saldırdığını bilmediğini ama bir kadının içinde olduğunu söylediğini hatırlıyor musun?" Başımı onaylarcasına salladım.
"O ekip onun muymuş?"
"Aynen. Ekip dediğime bakma. Altı, yedi kişiler. Çoğu Türk. Aslında biraz araştırma fırsatı buldum. Muhbir falan diyoruz ama görünen o ki öyle değil. Yıllardır yalnız çalışıyor, ta ki buraya gelene kadar."
"Burada aradığı sensin işte." Başını sağa sola salladı.
"Benden öncesinde çoktan Türkiye'deymiş. Aradığı ben değilim. Bu sonradan onun merakı olabilir veya verilen bir görev de olabilir. Ekibi dediğim kişiler de zamanında bir oradan bir buradan hapse girip çıkmış yasadışı tipler. Birinin dövüş kulübü diğerinin bilgisayar korsanı ve geri kalanında üç aşağı beş yukarı bu şekilde geçmişleri olduğunu varsayarsak pek de ajan grubu sayılmazlar."
"Hepsinin kimliğini keşfettin mi?"
"Hayır. Takma isimleri var. Birkaç kez peşlerine düştüm, hızlı ve kurnazlar." Sustuğu zaman paylaştığı bilgileri hazmetmeye çalıştım. Zeliha'nın eline onlarca fırsat geçmişken bizi zehirlenmekten kurtarması bize olan sadakatinin kanıtı olsa da gizlediği çokça şeyi vardı.
"Evimde sır istemiyorum Doug." İrkildi. Bunun anlamını pekâlâ iyi biliyordu. Zeliha'nın sırları dökülmesi gerekiyordu. Oturduğum yerden kalktığımda kolumu tuttu. Bakışlarım sertleşirken ellerini çekmek yerine oturduğu yerden kalktı ve karşımda dikildi.
"Bir şey daha buldum." Sanki bunu duymam kararımı etkileyecekmiş gibi bakıyordu. "Bir kolye." Kolumu bırakırken elini iç cebine attı ve çıkarttığı kolyenin ucunu göreceğim şekilde hafifçe kaldırdı.
Raskol'un boynundaki dövmeyle Kübra'nın kağıda çizdiği sembolün tıpatıp aynısıydı. Raskol'a mı çalışıyordu?
"Raskol Nikolaeva'nın boynundaki dövmenin aynısı. Ona çalışıyor olabilir." Tek nefeste konuşmaya devam ederken başını salladı. "Ne aradıklarını bilmiyorum. Raskol, Capo'yla dost ve durduk yere onun kuzeninin peşine düşmezler. Amaçlarını ben bulacağım ve sonra her şeyi önüne sere-" Elindeki kolyeyi çekip sürgülü camı açtım ve içeri girdim. Peşimden gelişini umursamadan mutfaktaki ada tezgahının üzerine kolyeyi büyük bir kuvvetle çarptığımda Zeliha başını bana çevirdi.
"Kime ve niye çalışıyorsun? Niye evimdesin?" Siktiğimin beklemelerinden sıkılmıştım. "Patron." Elimi kaldırdığımda Douglas sustu.
"Cevap ver Zeliha." Normalde kaçamak bakışlarla ve utançla bakan kadın çenesini dikleştirirken bakışları kendinden emin hale büründü. "Niye evimdesin?"
"Neden bahsettiğinizi-"
"Raskol'a mı çalışıyorsun?" Ada tezgâha sakince yaklaştı. Bakışları usulca kolye üzerinde gezinirken omuzları dikleşti.
"Onun kim olduğunu-"
"Kız kardeşini arıyor. Değil mi?" Tüm soğukkanlı ifadesi dağılırken bakışları merakla yüzüme baktı. Blöf yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyordu. "Cevap ver!" Elimi tezgâha çarptığımda dudakları aralandı.
"Sanırım gelince kendisine sormalısın." Aynı anda Douglas'ın telsizi titredi. Kulaklığına basıp karşı tarafı dinlediğinde bakışları gergince beni buldu.
"Raskol Nikolaeva, içeri girmek istiyor." Douglas'ın sesi uzaktan gelirken bahçeye bakan cama yaklaştım ve demir kapı ardındaki dört siyah arabaya şaşkınlık dolu kaygıyla baktım.
Çok erkendi. Çok çok erkendi. Her şey üst üste gelirken bir de Raskol'a katlanamazdım.
Onu götürecek miydi? Dostane tavırla mı yoksa düşmanca bir yaklaşımla mı gelmişti? Niye dört arabasıyla birden buradaydı? Gelmeden önce adresimi nasıl öğrenmişti?
Verandayı aşıp basamakları indiğimde başımı salladım. Demir kapıyı açtılar ve içeri arabalar sıra sıra giriş yapmaya başladı. İkinci aracın kapısı açılırken diğer araçlardaki adamlar çıktı ve ikinci arabanın etrafını sardı. Raskol içinden çıktığı an diğer kapı açıldı ve on sekizlerinde görünen bir kız arabanın etrafını dolanıp etrafına korkuyla karışık merakla bakarak Raskol'un koluna girdi.
Douglas yanıma gelirken bakışları şaşkınlıkla büyümüştü. Raskol'un gelişine şaşıracağını düşünmüyordum. Onu şaşırtanın ne olacağını anlamak için Raskol'a döndüğümde kız elleriyle belirli hareketler yapıp dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı. Raskol başını salladığında kızın gülüşü genişledi ve bir anlığına zihnimde birine çok fazla benzetirken buldum kendimi.
Raskol bakışlarını bana çevirdiğinde kız da baktı ve o an yemyeşil gözleri bana garip bir şekilde Doug ve Enrico'yu anımsattı. Benzetiyorsun Hakan.
Douglas bir iki adım önüme geçerken ellerini anlamadığım şekillerde hareket ettirdiğinde kızın bakışları onu takip etti. Kız karşılık olarak hareket ettirdi ellerini ve dudaklarını kıvırdı.
"Patron." Douglas bakışlarını bana çevirdi. "Enrico'yu sen mi ararsın ben mi arayayım?" Kıza bakarken buldum kendimi. "Nadia'nın döndüğünü duyunca buraya gelmek isteyecek." Raskol kolunda Nadia'yla gelmişti. Kübra'nın nerede olduğunu hatırlamadığı Nadia başından beri Raskol'la mıydı?
Raskol beni öldürmek istercesine bakarken kaşları ağır ağır çatıldı. Bakışları etraftaki her bir yabancıda gezinirken daha da huysuzlaşıyor gibiydi. Aradığını bulamamış olacak ki kolundaki eli çekip aramızda birkaç adım mesafe kalacak kadar yaklaştı bana.
"Gde moya sestra?" Kız kardeşim nerede?
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |