

I Monster – Who Is She
Selamlar, nasılsınız?
Ben çok iyiyim ve heyecanlıyım. Bölümler tamda istediğim gibi gidiyor ve sizin tepkileriniz ve editlerinizle de deli gibi eğleniyorum. Varlığınız için teşekkürler. İyi ki varsınız.
Bu bölüm üç bölümün birleştirilmiş hali, buna da kısa demezsiniz diye tahmin ediyorum :D Tepkilerinizi yorum olarak yazmaktan çekinmeyin lütfen, teorilerde bulunan veya ufak tefek gizlediğim ipucular ile kitabın geleceğini yorumlayanların analizlerini okumak en büyük hobim oldu.
Neyse kaçayım ve sizi Karanbey'le baş başa bırakayım.
Bir gün önceden bölümü atmak istedim🫠🖤💜
Keyifli okumalar <3
🖤
13. BÖLÜM - SIRLAR I
KARANBEY
Yüzümdeki maskeyi düzeltirken başımı babamın dağ evine çevirdim. Dürbünü gözlerime yaklaştırırken evin içerisinde gezinen yabancı adamla dudaklarımı kıvırdım. Ümit Karan, kurnazdı. Burnumun dibindekini göremeyeceğimi düşünecek kadar sağlam bir hamlede bulunmuştu.
"Bir araba yaklaşıyor." Dürbünü eve gelen tek yola çevirdim. Ümit Karan'dı.
"Kimse yerinden kıpırdamasın." Kulaklığa basarak konuşmuştum. Babam arabasından indi. Etrafına bakarken şüpheli bakışları korumalarda gezindi. "İt gibi korkuyor." Homurdanırken dürbünü indirdim. Sıkılmıştım.
"Arabadan bir kadın iniyor." Faruk elindeki dürbünün ardından kocaman açtı gözlerini. "Siktir." Dürbünle tekrar bakmaya başladım.
Sikerler.
"Buse'nin burada ne işi var?" Faruk'un sorusunun cevabını bilmiyordum. Babam onun gelmesini beklerken Buse, yavaşça onun yanından geçip önünde yürümeye başladı. İçeri girerken elini kartelin oğluna uzattı, usulca kenara çekilerek babamın adamla tokalaşmasına izin verdi.
“Geri zekalı.” Faruk’un sesini umursamadan dürbünde görebildiğim kadarını takip etmeye çalışıyordum. Buse’nin dudakları kıpırdadığında kartel güldü. Babama dönüp tekrar konuştuğunda aynı gülüş babamın yüzüne de yayıldı.
“İlyas?” Kulaklığa basılı tuttuğumda karsıdan karşılık olarak cızırtı sesi duyuldu. Eve gizlenen böceği dinleyecek kadar yakın olan korumam oydu. “İlyas?! Konuşmaları aktar.”
“Ümit Karan'a tercümanlık yapıyor. Anlaşmadan bahsediyorlar.”
“Anlaşmalarına sokayım.” Faruk’un sesindeki öfkeyi hissederken kanım kaynıyordu. “Bu sözde Karanbey olduğun için seni bırakmadı mı? Aptal mı bu? Ümit’in yanında olacak kadar delirdi mi?” Sinirlenmeye başladığı zaman Karadenizli olduğunu belli eden o konuşması kendini gösteriyordu.
“Anlaşmanın iki taraf için şartlarından bahsediyorlar. Uyuşturucu.” Dürbünü indirirken dudaklarım aralandı. Ferhat’ın piyasasıydı. Yılmazların ona itaat etmemesinden rahatsız olduğunu daha önce dile getirmişti. Ferhat’ın elinden işi alırsa Ferhat ona itaat edecek mi sanıyordu?
“Ferhat kavga çıkarır.” Faruk haklıydı.
“Ferhat, kartellerin kalabalık olmasını umursamadan tek başına onları gebertir.” Dürbünü indirdim. Babam benimle uğraşmaya alışıktı, Ferhat’a ilk kez sataşıyordu. Uyuşturucu işinde olmasam da ortak sayılırdık. Bu yüzden onunla uğraşmak bana bulaşmak demekti.
“Çek onları.” Faruk merceği taktığı kamerayı kaldırdı ve birkaç kez düğmeye basarak kartellerden birinin oğluyla vakit geçirdiklerini kanıtlamış oldu. Kamerayı indirirken ekranına bakıp iç çekti. Çektiklerine eğilip baktığımda Buse’nin iki mafyanın arasında oturarak dikkatle ikisinden birine bakıyordu.
“Eve gelmesinden anlamalıydık. Babana mı çalışıyor?” Eskiden bunu yapamayacağını net bir şekilde belirtebilirken şimdiyse kanıtlar gözümün önündeydi. Karanbey oluşumdan rahatsız olan kadın, buna neden olmuş adamla karanlık tipin olduğu toplantıya gelmişti. İkiyüzlü bir davranıştı bu.
“Demek ki çalışıyormuş.” Hayal kırıklığı hissetmemeliydim. Karanlığa bulanmadan kendine yeni bir hayat kurabildiğini düşünmemi sağlayacağı bol zamanı olmuştu. Takıldığımız onca zaman bile bu yeni hayatını en ufak karanlıkla kirlenmemesi adına korumuştu. Şimdi yaptığı neydi?
“İçeride Buse varken saldırmayacağız değil mi?” Sesindeki tereddütle başımı onaylarcasına salladım. İçeride rastgele bir kadın olsaydı bile saldırı yapamazdım. Bir kadının hayatını aptal bir karanlık güç savaşı için tehlikeye atmak istemezdim.
“Hakan ne yapacağız?” Buse olmasaydı, Ümit Karan’ın kalesini basacaktım. İkisi diz çökecekti ve beni dinleyeceklerdi. Babamın gözü önünde alacaktım kartelin oğlunu. Planımın içine etmişlerdi.
“B planı.” Elimi kulaklığa bastırdım. “Çöp konteynerindeki, babamın ve korumaların arabalarındaki bombaları patlatın.”
“Basacak mıyız?” Faruk gergince adımlarını bana yaklaştırdı. “Buse içeride. Bebeği var.” Kadınların olduğu yeri basmazdım. Uyarması gerekmiyordu.
“Kimse içeri girmiyor. Sadece bombalar patlayacak.” Cevabını almış olacak ki sustu. “Patlat.”
Gecenin karanlığını aydınlatan alevler ve sessizliği bölen patlamanın gürültüsü, kartelin oğlunu da babamı da oturdukları yerden sıçratmış, korku dolu bakışlarını keyifle seyretmeme neden olmuştu bile.
"Bir kez daha." Arabalardan biri daha patladı. Babamın silah çıkarışını gördüm. "Üçle, İlyas." Bu benim imzamdı. Üçüncü patlamayla dudaklarım keyifle kıvrıldı.
"Kartelin oğlunu takip edip kalacağı oteli öğrensinler. Bana getirin.” Elim kulaklıktayken öfkeli bir soluk alıp verdim. Dürbünü indiremeden Buse’nin olduğu tarafa bakarken buldum kendimi. İyi görünüyordu, korkmuştu. Koltuklardan birinin arkasına gizlenmişti. Hala hedef olacak kadar açıktaydı. Dürbünü indirip Faruk’a çevirdim bakışlarımı.
“Birilerini ayarla. Onu evine tek parça halinde ulaştırsınlar.” Babamla çalışıyor olabilirdi, yine de hiçbir kadın onun kurbanı olmamalı, onun azabına uğramamalıydı. Geri çekilirken arabaya adımlamaya başladım. Ormanın içinden arabaları gizlediğimiz patikaya ilerlerken kulaklığımı çıkarttım. Eve gitmek istiyordum.
Bana ait bir koca olursun.
Bu cümle iki gündür zihnimde yankılanmamalıydı. Kübra’yı öpmek istemek hataydı ama öyle hissettirmiyordu. Mantıklı yanım bunun olmaması gerektiğini bağırırken diğer yanım, siktir et, diyordu. Dilediğini yap ve bundan pişman olma, diyordu. Sonra aklıma benim yüzümden ölen Ali geliyordu. O, toprağın altındayken bazı şeyleri siktir etmenin iyi bir fikir olmadığını biliyordum.
“Yine kendini eziyet çektiren düşüncelere mi sahipsin?” Faruk, yanımda adımlarken ellerinden birini karnına yaslamıştı. Ona evde kalmasını söylemiştim. Beni yine dinlememişti. İnatçı piç. “Bana içinden küfretme, ayıp.”
Ona hala öfkeliydim. Kübra’ya asılsız bilgiler vermiş keyifle ortalığı toparlamaya çalışmamı seyretmişti. “Ona bir daha asılsız şeyler anlatırsan yemin ederim seni çok pis benzetirim. Asya bile abisini tanımaz.”
“Karın şakadan anlamıyor. Ben ne yapayım?” Şaka böyle olmazdı. Kübra, onunla iki gündür konuşmuyordu. Haklıydı da. “Hem bir şeyi anlamam gerekiyordu.”
“Neyi?”
“Sana karşı hisleri var mı yok mu? Gideceği zaman dağılmanı seyredecek değilim.” Kübra’nın bana hislerinin olup olmaması önemli değildi. Buradan gidecekti. Yanımda kalmak istese bile ailesinin yanına gönderecektim. Onu bu karanlık ve kanlı dünyada yaşatmayacaktım.
“O zaten gidecek Faruk. Dağılmayacağım. Çünkü bunu ta en başında konuştuk. Ailesini bulduğumda gidecek.”
“Siktir buna inanıyor musun? O kadın seni bıraksa sen onu bırakmazsın.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı, kimseyi yanımda zorla tutmazdım. Ben babam değildim.
“Onu yanıma hapsedeceğimi mi söylüyorsun? Bunu asla yapmam.” Sesimdeki hoşnutsuzluk yüzüme yansımıştı. Babamı uyaran bu geceki baskından aldığım mutluluk bile silinip gitmişti.
“Taş kafalı mısın sen? Yanına hapsedecek kadar piçin teki değilsin zaten. Onu bırakmazsın derken bağlanıyorsun anlamında söylüyorum. Yoksa o gitmek istese özgürce gitmesine izin vereceğini biliyorum. İkinizde kapılıyorsunuz. Sen zihninden kendine eziyet çektirmeyi bırakmadığın sürece hiçbir şey doğru gelmeyecek sana.” Haklı olduğunu biliyordum. Bu aç, kapat şeklinde kontrol edebildiğim bir durum değildi. Zihnim daima tetikte olmamı sağlıyordu. Mutlu olunca kaybedeceğimi ezberlemişti, mutsuzluğa tutunmak kayıplar yaşamaktan çok daha kolay geliyordu.
“Yaşadığım hangi olay doğru lan?” Faruk güldüğünde iç çektim. Tamamen yanlışlarla çevrelenmiş bir ömür yaşıyordum. “Belki de doğru gelmesini umursamayı bırakıp dibine kadar yanlışlarla yaşamalıyım ne varsa.” Geçmişte doğru yaşadığım anlarda bile hayatım tepetaklakken şimdi Kübra’yla yanlış yaşadığım anlar doğruymuş gibi hissettiriyordu. Yanlışları doğrum haline getiriyordu.
“Bu kadın senin dengeni de bozdu. Dengesiz bir piç oldun.” Elimin tersini karnına vurduğumda acıyla inledi. Elini karnına yasladı. “Herkesin benim dürüstlüğüme garezi var.”
“Siktir. Senin dürüstlüğünü gördük. Yalancı pezevenk.”
“Bazen bazı yalanlar insanların doğrularını ortaya çıkarır. Senin de niyetini anladım, kardeşim.” Benim bir niyetim yoktu. Duraksadığımda adımları yavaşladı ve gözlerimin içine dikti bakışlarını.
“Senin gibi adamlarda mutlu olabilir.” Kaşlarım ağır ağır çatılırken bunu umursamadan konuşmaya devam etti. “Ona kapılıyorsun. Karın zaten hiç kimse bir şey diyemez. İçindeki o deliyi dinleme. Kübra’yı istiyorsan al ve mutlu ol. Kendini yeteri kadar cezalandırdın.”
Mutlu olabilmem için Ali’nin de annemin de intikamını almalıydım. Asıl mutluluğum geçmişte yapamadıklarımın kaybının bedelini ödetmekten geçiyordu.
Kübra tüm intikam hırsımın, kanlı düşüncelerimin, kayıplarla dolu hayatımın ortasına bomba gibi düşmüş koca bir soru işaretiydi. Onunla ne yapacağımı bilmiyordum. Onun bana ne yapabileceğini kestiremiyordum. Onunla geçirilen her bir saniye bana nefes aldığımı hatırlatıyordu.
Kübra, giderse bana ne olurdu? İki gündür aklımı kurcalayan tek soru buydu. Kübra’ya alışmıştım. Varlığına, neşesine, hatta gözyaşlarına bile deli gibi alışmıştım işte. Giderse ne olacak bilmiyordum. Attığım her adımın, on adım sonrasını hesaplayan ben, Kübra’ya attığım adımların sonunu hesaplayamıyordum.
“Ormanda ne oldu?” Ani meraklı ifadesiyle bakışlarımı patikaya çevirdim. Ona hiçbir şeyi anlatma borcum yoktu. “Kübra sana her baktığında domatese dönüyor. Ne yaptın kıza?” Sondaki cümlesi meraklı bir ifadeden korumacı bir tonlamaya geçmişti.
“Karımla ne yaşadığımın hesabını vermeyeceğim. Sus Faruk.”
“Şakam işe yaradıysa bir teşekkür alırım.” Ona teşekkür etmeme gerek yoktu. Onun sebep olduğu bir şey yoktu. Kübra yanımdan kalkmadan önce kıskançlığını gözlerinde seçebilmiştim ama pek ihtimal vermemiştim. Buse’nin saçmalıklarına tahammül edemeyip gitmesini istediğim için pişman değildim. Kimse Kübra’yı rahatsız edemezdi.
Kübra’nın peşinden ormana gittiğimde kendi kendine Rusça konuşuyor olduğunu görmüştüm. Rusça öğrenmem farz olmuştu, bana kızdığında ne dediğini bilmemekten hoşlanmıyordum. Bazen uyurken bile rüyasında konuştuklarını anlamak istiyordum.
Kapana bacaklarını kaptırmadan ona yetişmiş olmaktan memnundum. O kapanlar onun için değil, davetsiz evime yaklaşanlar içindi. Kübra, kapanı fark ettiğinde bile gözlerindeki korku yerine o öfkeyi görmeye hazır değildim. Buse onu rahatsız etmişti ama bu o tarz bir rahatsızlıktan çok daha fazlasıydı.
Kıskanıyordu. Sahiplenici bir kıskançlıkla bakmıştı gözlerime. Şaşkınlıktan ne olduğunu idrak edememiştim. Buse’nin varlığından rahatsız olmuştu, sikik anlaşmayı öne sürmüştü. Yine. Gerçi sonunda onu öpmeyeceğimi sorup beni daha da şaşırtmıştı.
Bana ait bir koca olursun.
Konuyu değiştir Hakan.
“Douglas’a ulaştın mı?” Sorumla bakışlarım onu buldu. Hala haber yoktu. Babamın haberi olmadan Rusya’ya adım atamıyordum. Birilerinin Douglas’ı sorması babamın Kübra’nın ailesini araştırdığımı anlaması demekti ve bunu anlarsa onun ailesini öldürürdü. Douglas oradaki yabancı maddeydi.
“Yok. Siberdeki çocuğa sordum. Sinyal en son havaalanında alınmış. İstanbul’da yer yarıldı içine girdi. Uçağa bindiğine dair bilet kaydı da yok.” Çünkü ismini değiştirerek hayalet gibi seyahat ederdi. O, Rusya’ya gittiğini bana söylemişti. Hayalet olduğunda Türkiye sınırlarından çıkmış olacağının farkındaydım.
“Bu iyi değil.” Elimi çenemdeki sakallara sürdüm. Böyle elim kolum bağlı oturmaktan hoşlanmamıştım. Kalkıp Rusya’ya gidebilirdim, eski ben olsaydım. Şimdi ardımda bırakamayacak bir karım vardı. Ben ortadan kaybolunca zarar görecek oydu.
“Douglas, hep geri döndü Hakan.” Biliyordum. Ama bu sefer içimde huzursuz bir his vardı. Tıpkı Ali’yi kaybettiğim günkü gibiydi. Bunu Faruk’a söylemek yerine arabanın kapısını aralayıp sürücü koltuğuna yerleştim. Faruk yanımdaki yolcu koltuğuna oturduğunda arabayı çalıştırıp yola çıktık. En az benim kadar endişeliydi ve sebebinin Douglas olmadığını anlayabilecek kadar onu iyi tanıyordum. Birkaç gündür de sürekli düşüncelere dalıyordu. Faruk’u endişelendiren iki kişi olurdu. Kız kardeşi Asya ve sevdiği kadın Sibel’di. Asya’nın iyi olduğunun haberini almıştım, geriye Sibel kalıyordu.
“İki gündür Sibel, bize gelmedi.” Kısa bir süreliğine ona bakıp yola döndüm. Kaskatı kesilmişti. “Aranız mı bozuk?” Ferhat’ı az kaldırsın öldürecek olmam onların ilişkisine zarar vermiş olabilirdi. Sibel beni sevse de bazen Faruk’un hayatını tehlikeye attığım için bana öfke dolu olduğunu göstermekten çekinmeyecek kadar dürüsttü. Faruk’un yalancı ve arkadan iş çeviren biriyle birlikte olmasındansa dürüst ve düşüncelerini filtresiz ileten Sibel’le olması çok daha güvenilir geliyordu.
“Yok. İyiyiz.” Sesindeki titreyiş şüpheyle çevrelenmeme neden oldu.
“Yalan söyleyemiyorsun.”
“Ben iyi bir yalancıyım. Hakaret etme.” Yalancı oluşunu büyük bir başarıymış gibi savunacak olan tek kişi Faruk’tu. “Yine de açıkçası senin tavsiyene ihtiyacım var.”
“Sorun ne?”
“Sana bir soru soracağım ama fazla dürüst olmanı istemiyorum.” Gözlerimi kıstım. “Doğru duydun. Dürüst olman can sıkıcı. O yüzden çok dürüst olmadan cevap ver.” Başımla onayladım onu.
“Bir şey canımı sıkacak olsa bile benden saklar mıydın?” Aniden Asya’ya yaklaşan ve Faruk’un haberi olmadan kardeşini kurtardığım zamanları anımsadım. Canı sıkılmasın diye saklamıştım bu gerçeği. Bana hiç sormamıştı, sorsaydı anlatırdım. Sormadığı için saklamıştım bir şekilde. Bu sayılır mıydı?
“Muhtemelen hayır.” Kısa süreli bir duraksama ardından cevabımı vermiştim. Asya’yı kurtarıp sorunu bertaraf etmişken ona anlatmama gerek yoktu. Sorun bitmişti ve biten bir şeyi onun bilmesine gerek yoktu. Yeteri kadar sıkıntı çıkartıyordum başına, bitmiş gitmiş bir sorun için endişelenmemesini sağladığım için pişman değildim.
“Siktir. Canımın sıkılmasına izin mi vereceksin?” Yalanlarla yaşamaktansa doğrularla acı çekmeyi tercih ederdim. Arkamdan iş çevireni öldürür, yüzüme benden nefret ettiğini dürüstçe söyleyene saygı gösterirdim. Bu yüzden onun canı sıkılsa dahi dürüst olmayı seçmek benim için zorlu bir seçenek değildi.
Asya tehlikede olsaydı ona söylerdim. Değildi. Yıllar önceydi ve bilmesi bir şeyi değiştirmezdi. Bunun dışında daima dürüst olmuştum ona. Yapacağım planlardan düşüncelerime kadar şeffaf bir şekilde açıklamıştım kendimi. Faruk yalan söylemekten kaçındığım kişiydi, kendimi berbat hissettiğimde bile onunla konuşup anlatmaktan çekinmezdim. Dışarıya karşı gösterdiğimiz bir kabuğumuz vardı ve sertti. Bazen yalanlarla çevrelenmişti.
“Canın sıkılacak bir problemse büyük ihtimalle sen öğrenmeden çözerim. Çözemeyeceksem sana söylerim. Yalan yok. Daha önce senin canını sıkacak konuları çözüp söylemediğim oldu.” Bana baktığını hissederken göz ucuyla ona çevirdim bakışlarımı.
“Hafızamı kaybettiğimde Ali olduğun yalanını sürdürdün.” Derin nefes alıp direksiyonu sola kırdım. Aynı şey değildi ve bu yalan sayılmazdı.
“Yalan söylemedim. Beni Ali olarak bildiğin için doktorun dediklerine uydum. Bildiğin bir şeyi gerçekle değiştirirsem kalıcı zarar görebilirsin diye doktorun söylediklerine uydum.”
“Tamam biliyorum. Karın beni azarlarken söyledi.” Dudaklarımın kıvrılmasına izin verdim. “Ne sırıtıyorsun lan? Karın gözümü çok korkutuyor zaten. Şaka yaptığıma pişman etti.”
“Dua et merhameti var. Ormanda beni öldürmek istercesine bakarken görmeliydin.” Alay ediyordum, ormandaki deli hallerini, kıskanç ve öfkeli bakışlarını görmek hoşuma gitmiş, göğsümdeki yaraları sızlatmıştı.
“Sen Sibel’i anlat. Ne oldu aranızda?” Normalde benim sormama gerek kalmadan Faruk anlatırdı her şeyi. Şimdiyse susuyordu. Susmasının iyi olmadığını bilecek kadar tanıyordum onu.
“Olay karışık. Sibel’le benimle ilgili. Bir şey var. Onun bilip bilmediğini bilmiyorum.” Kafasını kurcalayan her neyse onu yiyip bitiriyordu belli ki. “Biliyorsa onunla olamam. Bilmiyorsa da olamam.” Kafamı karıştırdığı için birkaç saniye sessizce arabayı sürmeye devam ettim.
“Ona sordun mu?” Olumsuzca bir ses çıkartıp derin nefes alıp verdi. Sibel’le daima iyilerdi ve şu an onu bu denli yoran sebepleri öğrenme isteğiyle dolup taşıyordum.
“Bir kadına sorabileceklerinin bir sınırı vardır, Karanbey.”
“Ona sormazsan bu ilişkinizi dağıtmaz mı?” Parmaklarımı direksiyonda belirli bir ritimde hareket ettirirken sormuştum. Kübra’da anlamlandıramadığım her ne olursa olsun ona sorardım. Cevabını alana kadar sıkıştırırdım. Bir şekilde anlatırdı bana. Olması gereken buydu. Kelimeler bazen bakışlardan çok daha anlamlı hale gelirdi.
“Bilmiyorum. Zaten imkansızdık. İyice bok yoluna gidiyor ilişkimiz.”
“Abileriyle mi ilgili?” İrkildi. “Abileri izin vermiyor diye mi dertleniyorsun? Gerçekten istiyorsan gider isteriz.” Aklıma başka bir şey gelmiyordu. Sibel’in neyi bildiğinden emin olması gerektiğine anlam veremiyordum. “Sibel’e de söyle. Gerçekten istiyorsanız Ferhat’la konuşurum. Sevenlerin önünde duracak biri değil. Gerçekten inanırsa kardeşiyle evlenmene izin verir.”
“Olay o değil.”
“Sibel hamile mi?” Arabayı ışıklarda durdururken ona döndüm. “Aklıma bir halt gelmiyor, Faruk.” Kaşları çatılmıştı.
“Hamile değil.” Bakışlarını gri gözlerime dikti. “Sadece bana mantıksız gelen bazı şeyler var. Ferhat Yılmaz’ı senin öldüreceğini bile bile onu senin önüne attılar. Bunu yapan her kimse Hakkı’yı konuşturacağımızı biliyordu.” Duraksadığında gözlerimi kıstım. Bunu bende fark etmiştim. Bunun Sibel’le bağlantısını bulamıyordum.
“Kardeşlerinden mi şüpheleniyorsun?” Başıyla onayladı beni. “Özkan dört, beş ay önce aileden atıldı. Yılmaz ailesi birbirinin kıçını kollamakla ün salmadı mı? Özkan’ın niye atıldığını ne Ferhat sana ne de Sibel bana söyledi.” Aile meselelerine karışmak gibi bir huyum yoktu. Bu yüzden umursamamıştım. Ferhat, anlatmak istememişti. Merak etmemiştim de.
“Özkan’dan bahsederken Ferhat’ta pek memnun değil doğrusu. Kendi içlerindeki karışıklığa ben karışmam ama içlerinden biri seni yaraladıysa ne Ferhat’ı ne de ticareti umursamam.” Dudaklarını kıvırdığında bakışlarımı ondan çektim. Yeşil ışık yandığı için arabayı ilerletirken gülüşünü duydum.
“Eyvallah Hakan.” Başa dönmüş gibi hissediyordum. Faruk’un hafızasının bir kısmının gitmesi zamanda geriye gitmişiz gibi hissettiriyordu. Kimin dost kimin düşman olduğunu bilmeden savunmasız bir şekilde hastanede uyandığım zamanki gibiydi her şey. Bilinmeyen çok şey vardı ve yanımda yine bu it gülerek espri yapıyordu.
“Sibel’i kaçırma planından vazgeçtin, değil mi?” Kahkahasını duydum. Bunu şaka mı sanıyordu?
“Kübra bunun yanlış olduğunu söyledi.” Gözlerimi devirdim. Gözümün önünde gaza getirmişti. “Vazgeçtim. Hem halletmemiz gereken tonla iş var. Onu tehlikeye atmam.”
“Birilerini korumakta üstüne yok Faruk. Kardeşini koruduğun gibi sevdiğin kadını da korursun. Sana güveniyorum.” Sırtımı ona yaslamaktan bir an olsun pişman olmamıştım. Daima benimleydi. Acı çeksem de bir şekilde yanımda belirip acıma ortak olmuştu. Tüm bunları yaparken kendi kardeşini hayatta tutmuştu. Benim gibi ölümüne neden olmamıştı.
Daima benim için kan bağım olmasa da kardeşti.
“Sibel’i kaçırayım mı yani?” Sabır ya. Ben ne diyorum o ne anlıyordu.
“Sibel’i kaçırmayacaksın.”
“Tamam be. Gider abilerini vurup nikah kıyarım.” Sabır.
“Kimseyi öldürmeyeceksin.”
“Öldüreceğim demedim. Vuracağım dedim.”
“Faruk!” Tekrar kahkahası yankılandı. İşte görmek istediğim Faruk buydu. Alay edip gülsün derdi de tasası da bana kalmalıydı. Yanımda olarak fazlasıyla bedel ödüyordu zaten.
“Annemle ilgili bir gelişme yok, değil mi?” Sesimdeki sertliği korumakta zorlanmıştım. Ali’yle konuşacağım bir mezar vardı ama benim anneme verdiğim bir sözüm vardı. Onu babamdan kurtaracağım demiştim. Geç kalmıştım. Yine de ölüsünü kurtaracaktım. En azından onu bulabilirsem onu mezarında rahat bırakması için Ümit Karan’ı gebertecektim.
“Yok.” Boynumdan koluma yayılan yanma hissiyle birkaç saniye gözlerimi yummam gerekti. Onu bulmalıydım. Ali’yi öldürenleri öldürmeliydim. Kübra’nın ailesini de bulup onu da güvenli evine göndermeliydim. Ümit Karan’ı öldürmeden canını yakmalı ve öldürmesi için Faruk’un ayaklarının önüne atmalıydım.
Babam ölünce her şey bitecekti.
Babam ölünce Faruk gidecekti.
Babam ölünce annem mezarında rahat uyuyacaktı.
Babam ölünce savaşım son bulacaktı.
Eve giden iki tarafı ormanla çevrili yolda ilerlerken bakışlarım bir anlığına ağaçların arasında gezindi. Arabanın frenine bastığımda gözlerimi kısıp arabadan indim. “Nereye?”
“Biri var.” Yolu geçip toprağa ayak bastığımda belimdeki silahı çektim. Bu orman benim arazimdeydi ve siyahlar içinde ormana giren kişiyi ben davet etmemiştim. “Özel mülktesin.” Bağırışım ormanda yankılanırken koşan adım sesi duydum. Sesin geldiği yöne doğru silahımı doğrulttuğumda etrafımı saran sis bombası ayaklarımın önüne atıldı. Yüzümü dirseğime yaslarken sisten çıkmaya çalıştım.
“Hakan?” Faruk’un bağırdığını duydum ama yine de ilerlemeye devam ettim.
“Onu bulun-” Bağırışımı kesen elime atılan tekmeydi. Dengemi şaşarken bir adım geriledim ve silahımın ağaca çarpma sesini duydum. Etrafımdaydı, sisten bir bok göremiyordum.
“Kimsin sen?” Öfkeyle homurdanırken başımı geri çektim ve savrulan yumruktan kıl payı kaçtım. Yumruğu tutarken karnıma yediğim tekmeyle sırtım ağaca çarptı. Sikeyim. Uzaklaşan adım sesleriyle kaşlarım daha da çatıldı. Bana saldırmıyordu, kaçmaya çalışırken engellememi istemiyordu.
“Faruk’u koruyun.” Sisten sıyrılıp kaçan kişinin peşinden koşmaya başladığımda cebimdeki bıçağımı çıkarttım.
“Siktir sen kendini koru.” Sisler dağılırken tekrar önüme sis bombası atıldı. Tekmemi savurdum ve ormanın başka bir yerini sise buladı. Önümde koşan omzuma bile gelemeyen siyahlar içindeki figüre odaklandım. Peşinden gitmeyi bırakıp duraksadım.
“Koşmayı kes!” Elimdeki bıçağı onu hedef alıp fırlattığımda omzuna saplandı. Acı dolu bağırışıyla yere düştü, adımlarımı ona doğru yönlendirdim. Bıçağı omzundan çıkartıp omzunun üzerinden baktığında elindeki bıçağı üzerindeki kıyafete sürdü. Kanını temizliyordu.
“Niye benim arazimdesin ve bana saldırdın?” Ona yaklaştığımda yerden kalktı ve omzunu tutarken geriledi. Etrafına bakarken bedenindeki titreyişi seçebildim. Bir erkeğe göre fazla kısa ve zayıf görünüyordu.
Bir kadındı.
Gelen çatırtıyla başımı sola çevirdim, Faruk ağaçların içinden çıktığında bakışlarımı tekrar yabancıya çevirdiğimde orada olmadığını gördüm. Peşinden gitmek için ileri atıldığımda Faruk kolumu tuttu. “Bırak. O her kimse Douglas’ı bırakmış.”
“Bu ne demek?”
“Douglas’ı yanında bir notla ormanın ortasında bırakmış, demek. Ağzını burnunu dağıtmışlar.” Kolumu Faruk’un elinden kurtardığımda geldiğim yolu aceleyle geri dönmeye başladım. Douglas’a kimse yaklaşamazdı. Buna izin vermezdi. Gözümde her seferinde yenilmez biriymiş gibi canlanırdı.
“Notta ne yazıyor?” Arabaya bindim ve eve doğru kalan yolu sürmeye başladım.
“Bilmiyorum. Yani garip bir alfabe.” Cebinden çıkarttığı notu gösterdiğinde göz ucuyla baktım. Uzun paragraf halinde yazılmış bir metin vardı. Rus alfabesiydi. “Rusça.” Demir kapıdan geçip arabayı durdurdum. Notu alıp dışarı çıkarken adımlarım eve yöneldi.
“Yeni doktoru ara.” İçeri girerken revir olarak döşenmiş odaya girdim. Douglas yatakta yatıyordu. Kübra etrafındaki korumalara emirler verirken bir yandan sargı bezlerini çıkartıyordu. Hala yüzünde maskesi vardı.
“Çıkın.” Odadakilerin bakışları beni bulunca kapıyı işaret ettim. Üzerimdeki ceketi çıkartırken gömleğin bileklerini kıvırmaya başladım. Kübra dışında odadaki herkes çıktığında Faruk içeri girdi. “Kapıyı kapat.” Douglas’a yaklaştığımda elimdeki notu Kübra’ya uzattım. “Ne yazıyor?” Elimden aldığı notu okurken kaşları çatıldı.
“Ne?” Faruk ona doğru bir adım attı. Kübra bakışlarını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
“Eğer bir daha Rus topraklarına ayaklarını basarsa parçalara ayırıp her gün bir uzvunu sana postalayacaklarmış.”
“Douglas, Rusya’ya mı gitti?” Faruk’un sorusunu umursamadan Douglas’ın yaralarına baktım. Bileklerinde gelişi güzel sargı vardı. Göğsündeki sargıyla gözlerimi kısarken buldum kendimi. Birileri onun yaralarını sarmıştı, tamamını olmasa da yapmıştı bunu.
Yüzündeki yaralar bedenindekiler kadar berbat mı diye maskesini çıkarmalıydım. Kübra buradayken yapamazdım. Douglas ona yüzünü göstermemişti.
“Patron.” Bakışlarım maskenin ardından gözlerini kısarak açmış Douglas’a döndü. Başını hafifçe sağa sola salladı. “Rusya’ya gideceğimi biliyorlardı. Adım atar atmaz havaalanında paketlendim.” Doğrulmaya çalıştığında ona yardımcı olmama izin vermeden sırtını yatağın başındaki duvara yasladı.
“Ben bile gittiğin bilmiyordum.” Faruk’un sitemkâr ses tonuyla kısık bakışları Faruk’a kaydı.
“Kalan yaraların temizlenmeli.” Kübra’nın cılız ses tonuyla Douglas oturduğu yerde dikleşmeye çalıştı ve acıyla gözlerini yumdu. Kübra’nın varlığını yeni fark ediyordu.
“Ben yaparım yenge-” Kübra onu umursamadan yatağın kenarına çektiği sandalyeye oturdu. Douglas kendisine dokunulmasından nefret ettiği için Kübra’yı engellemek için hareketlendim. Biri ona dokundu diye bir adamı kolunu kırıp öldürdüğüne şahit olmuştum. Kübra’ya nasıl davranacağı meçhuldü.
“Engel olursan kocama seni vurdururum.” Douglas engel olmak için sağlam elini kaldırdığında Kübra onun eline vurdu. Douglas şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırırken Kübra çoktan onun sağ elindeki sargıyı açmaya başladı. Douglas’ın saldırmayacağını anlayınca bedenimdeki gerginlik silindi.
“Ölüm emrimi vermenden onur duyarım, yenge.” Kübra kaşlarını çatarak ters ters ona baktığında Douglas başını eğip Kübra’nın öfkeli bakışlarından kaçtı. Öfkelendiğinde deliren bir karım vardı.
“Ne oldu?” Douglas, Faruk’a dönerken Kübra’nın açmış olduğu yaralarına baktım. Kolunda uzun ve dikiş gereken bir bıçak yarası vardı. Tıpkı göğsünde olan yaraları gibi. Bedeni kanıyordu ama normal bir şekilde oturup bize bakıyordu. Bu adam ilk tanıştığım andan beri canavardı, insan değildi.
“Rusya’ya indiğim gibi etrafım sarıldı. Bir depoya götürdüler.” Duraksadığında devamının ne olduğunu anladım. Ona işkence çektirmişlerdi. Kaç gün gitmişti buralardan? Neredeyse bir hafta olacaktı.
Kübra tentürdiyot döktüğünde anlık irkilir gibi olsa da çenesini kastı. Ne yaptığını bilir gibi dikkatliydi. “Doktor biraz gecikecek ama onu beklesek mi? Ne yaptığını biliyor musun?” Faruk’un sorusuyla Kübra ona baktı.
“Melih yaralandığında ona dikiş bile attım. Biliyorum.” Melih’in yaralarını mı sarmıştı? Kaşlarımı çattım. Damarlarımda gezen öfkenin bir nedeni yoktu. Melih onun için bendeki Faruk’tu. Öfkelenmeme gerek yoktu.
Sikerler.
“Haldun adamlarının yarasına bakmıyor muydu?” Kübra gözlerime bakarken gözlerinde düşünceli bir ifade belirmişti.
“Melih, kendisine dokunulmasını sevmez.” Ama Kübra’nın dokunmasına izin veriyordu. “Genel olarak yaralarını kendisi sarardı. Çetin evinin bir parçasıydı ama onların ona iyi gelecek hiçbir parçasını kabullenmezdi.”
“Sevmiyorsa niye onlara çalışıyor?” Faruk’un sorusuyla Kübra cevap vermeden Douglas’ın yaralarına odaklandı. Nedeni belliydi, Kübra içindi. Nefret etse de orada onun için kalmıştı. Onu yalnız bırakmamak için…
Bu beni niye bu kadar rahatsız ediyordu? Onu korumuştu işte. Sorun neydi burada?
“Konu Melih değil.” Kübra çenesini dikleştirdi. “Seni bu hale getiren kimdi?” Dudaklarımın kenarı kıvrılır gibi oldu. “Siz delik deşik olmadan duramıyor musunuz?”
“Yenge, bela benim en yakın arkadaşım.” Douglas’ın hafifçe güldüğünü duydum. Kübra, elindeki pamuğu bastırdığında Douglas, gözlerini kapatıp irkildi.
“O belayla konuşmayı kesmelisin o zaman.”
“Tamam yenge.” Kübra oluşan sessizlikten memnun bir şekilde yapabildiği en temiz pansumanı yapmaya devam etti. Doktor gelene kadar yaraların enfeksiyon kapmasını engelliyordu ve itiraf etmeliyim gerçekten pansumanda iyiydi.
“Ne oldu? Anlat Doug.” Douglas, Kübra’nın yarasıyla ilgilenmesine bakmayı kesip bakışlarını bana çevirdi. “Yüzünü gördüler mi?” Başını aşağı yukarı salladı.
“Aslında,” Douglas, maskesine elini sürdü. “Yüzümü görenleri öldürdüm. Ama oradan beni kurtaranlara zarar veremeyecek kadar bitkin düştüm. Gözümü açtığımda ormandaydım. Bir şekilde oradan buraya getirildim. O sıra baygındım veya ilaçlıydım. Bilmiyorum. Maskem tekrar yüzümdeyse takan kişi görmüş olabilir.” Endişelendiğim şey buydu. Yüzünü gizlerken aslında nerede olduğunu gizliyordu. Kimliğini ve yüzünü gizlemek olası düşmanlarını uzak tutmasını sağlayan bir koruyucu bariyerdi.
“Seni Rusya’da kurtarıp kapıma getiren bir kadındı.” Başıyla onayladı. “Onun kim olduğunu biliyor musun? Gördün mü? Eski dostlarından biri mi?” Başını sağa sola salladı. Maskeliydi, hiç konuşmamıştı. Kim olduğunu bilmediğim biri onun hayatını kurtarıp kapıma bırakmıştı.
“O, senin orada olduğunu anlamış mıdır?” Onu dünyanın her yerinde arayan bir düşmanı vardı ve Douglas, yıllardır yanımda bir nevi doğru anı bekleyerek gizleniyordu. Rusya’ya gitmesi onun ortaya çıkışını sağlamış olabilirdi ve yüzüne o izi bırakmış düşmanı işini tamamlamak için peşine düşebilirdi.
“O kim?” Kübra’nın sorusuyla Douglas’ın bedeni gerildi.
“Beni sevmeyen adamlardan biri, Yenge.” Douglas bakışlarını Kübra’dan ayırıp rahatsız olmuş bir şekilde bana çevirdi. İntikamını da geçmişini de konuşmaktan asla hoşlanmazdı.
“Beni depoya kapatanları öldürünce dışarıda silah sesleri duyduğumu anımsıyorum. Bilincimi kaybetmeden önce birinin bana doğru koştuğunu gördüm. Ama beni hapsedenler onu aradı. Gelecekti.” Bu yüzden savaşıp kendisini hapsedenleri yok etmişti. Yalnızca Douglas’ı seven bir Rus’un olduğunu düşünmek garip geliyordu. Ruslar ondan nefret ederdi.
“Hayal meyal başımda dikilen ve yaralarımı saran biri vardı, notu o yazdı. Yazarken kendi kendine Rusça konuşuyordu. Duydum onu. Rusçası temizdi. Bir Rus’tu. Eminim. Notu yazıp yanıma bıraktığı sıra senin sesini duyup kaçmaya başladı.” Eğer ben onu görmeseydim ve ormana girmeseydim; Douglas o notla bulunacaktı. Rusların yaptığını düşünecektim. Ruslarla uğraşmayı bırakacaktım. Çünkü Douglas kendi meselesini asla bana bırakmazdı.
“Seni kurtaran her kimse-”
“Ruslardan uzak durmamı istiyor.” Diye tamamladı beni. “Yıllarca yaptığımı yapıp sessizce kenarda durmamı istiyor.”
“Yaşamanı da istiyor.” Kübra’nın cümlesiyle hepimiz ona döndük. Ona baktığımızı hissetmiş gibi başını kaldırıp tek tek bize baktı ve sonra Douglas’la kesiştirdi gözlerini. “Kendin söyledin. Herkesin zayıf noktası var, aniden ölebilir. Sen savunmasızken niye işini bitirmeden evine geri getirdi? Ayrıca burada yaşadığını nereden biliyor ki? Yüzünü bilse desem burada maskelisin. Maskenden tanıyor desek yakalandığında yüzünü gördüklerine göre maskeni çıkartmışlar. Her kim seni kurtardıysa seni hem maskeli hem de maskesiz biliyor ve Rusya’dan uzak tutarak yaşamanı istiyor. Hatta o üstü kapalı konuştuğunu ‘o’ her kimse ondan uzak durmanı da bekliyor olabilir.” Söylediklerini düşünürken haklı olduğunu fark etmek Douglas’la gözlerimizin kesişmesine neden oldu.
“Rus bir koruyucu meleğin mi var Douglas?” Faruk’un alaylı cümlesiyle Doug, ters ters ona baktı.
“Bir Rus bana yardım etmez.” Sesindeki nefreti iliklerime kadar hissedebiliyordum. Hayatında tanıştığı her bir Rus ona acımasız davranmış ve kayıplarının sayısını arttırmıştı. Bu yüzden öfkesini anlayabiliyordum.
“Bende bir Rus’um, Douglas,” Sarmayı bitirdiği kolunu işaret etti. “Dikiş atıp yaranı temizlediğime göre her Rus senden nefret etmiyor.” Oturduğu yerden kalktı. Kübra odanın çıkışına adımlarken göz ucuyla bana baktı. “Sıradaki süzgeç sakın sen olma.” Dudaklarımı kıvırdığımda bakışlarımızı ayırıp odadan çıktı.
“Bir Rus manitan mı var?” Kübra odadan çıktıktan sonra Faruk kaşlarını çatarak sormuştu.
“Ruslarla öldürmek dışında bir ilişkim yok, süzgeç.”
Faruk, Kübra’nın kalktığı yere oturdu. Douglas, maskesini indirdi. Gözleri şişmiş ve yüzündeki iz daha da derinleşmişti. Çenesinden gözlerinin altına ilerleyen morluklarla nefesimi tuttum. Onu en son bu halde gördüğümde ölüme terk edilmişti ve son nefesini vermek üzereydi.
“Doug?” Sesimdeki endişeyle gözlerini kısarak elinin yüzündeki şişkinliğe sürdü.
“İyiyim, Patron.”
“Hangi Rus senin gibi bir adamı kurtarır ki?” Faruk sesindeki endişeyi bastırıp alaylı bir tınıda arkasına yaslanarak konuşmuştu.
“Çok konuşma.” Douglas, ayaklarını yere yasladığında ona yaklaştım. Elini kaldırdı.
“Yaşlı adamsın. Elimde kalacaksın Doug.” Gülmeye başladı.
“Ölmeyecek kadar sağlam toprağım ben.” Yanımdan geçerken sendelese de yardım almadan lavaboya eğilip yüzüne su çarptı. Hayatı boyunca bir kez ona yardım etmeme izin vermişti. Ondan sonra daima yardım edilen kişi ben olmuştum. Sanki ona yardım edişimin son damlasına kadar karşılığını vermek istiyordu.
“Babam yaşındasın Dog. Bir ayağın çukurda.” Douglas kâğıt havluyla yüzündeki suyu kuruturken başını sağa sola salladı.
“Senden sekiz yaş büyüğüm, Faruk. Baban seni sekiz yaşında mı yaptı?”
“Siktir git.” Faruk’un homurdanışıyla yatağa adımlayıp oturdu. Faruk’un ters bakışlarının ardından endişeli bir ifade belirdi. Douglas her ne kadar benim patron olduğumu söylese de bizden büyüktü ve arkamızı kollayan bir abiden farksızdı. Bir sorun olduğunda ilk öne çıkan olmaktan çekinmezdi.
“Doug?” Bakışlarını bana çevirdi. “Birkaç gün izin yap.”
“Süzgeç yatıyor. Ben yatıyorum. Sen de yat. Dükkânı kapatalım gelip sıksınlar bize.” Elini karnına yaslayıp geriye yaslandı. “Üç, dört saate iyileşeceğim ben.”
“Sen harbiden insan değilsin.” Faruk’un sitemkâr ses tonuyla yeşil gözlerini kıstı. “Yat dinlen. Ben daha iyiyim. Artık sahaya çıkıyorum.”
“Faruk haklı. Dinlen.” Derin nefes aldı bıkkınlıkla.
“Ölünce yatacağım. O zaman dinlenecek bol vaktim olacak.”
“Sırf yatıp dinlenmemek için ölmezsin sen.” Faruk gülmeye başladığında Douglas başıyla onayladı.
“Dinlenmek bana göre değil.”
“Birkaç seneye emekli olacaksın zaten.” 39 yaşındaydı ve her günü bir öncekinden daha tehlikeli olmasına rağmen adam yorulmak bilmiyordu. Bunu ona her hatırlattığımda içindeki canavarın ona uzun ömür verdiğini söylüyordu.
“Patron, sen yapma bari. Benim ruhum genç.” Ruhu karanlıktı. Dipsiz bir karanlık kuyuydu o.
“İşin şakasını bırakın-” İkisi de ciddileşirken kalçamı diğer yatağa yasladım. “-Evdeki hain laf taşıyacak kadar yakınımızda. Hatta seninle yaptığımız gizli plandan bile haberdar. Nasıl bu kadar her hamlemizi bilmese de nokta atışı yapıyor? Kim bu?”
“Kendime gelir gelmez tüm korumaların hepsini bir güzel döveceğim. Ötecekler.” Kendisine gelmeden önce bunu yapacaktım. Dinlenmesi gerektiğini anlatamazsam yatağa bağlamalarını emredecektim. Mecbur dinlenmek zorunda kalacaktı.
“Kime çalıştığını da bulmamız gerekecek. Bu gittikçe garipleşmeye başladı. Herkese şüpheyle bakmaktan sıkıldım.” Faruk’a gözlerimi kısarak baktığımda kaşlarını kaldırdı. Herkesten şüphelenirdik. Alışkanlıktı. Haini bulmak bu özelliğimizi yok etmeyecekti.
“Yengeyi kullanın.” Douglas’a döndüğümde başını duvara yaslayıp yarı kısık gözlerle baktı. Kübra’nın bulunduğu ortamı sürekli tetikte olması gerekircesine analiz etmesi onun savunma mekanizmasıydı. Yine de onu kullanmak istemiyordum.
“Onun dikkatini kullanın. Daha maskemi çıkarmadan yüzümde iz olduğunu anlayacak kadar dikkatli. El altından haini ararsa tehlikeli bir şeye maruz kalmaz.” Ali’nin katillerini aramaya bir de hain mi eklenmişti?
“Endişelenme Patron.” Douglas başını sola yasladı. “Bir keresinde bana kadınların mafya dünyasındaki yeri ile ilgili ne demiştin? Hatırlıyor musun?”
“Kadınlar bizim gibi şiddetle değil gözlem ve zekalarıyla hamle yaparlar. Bu yüzden biz kayıplar verirken kadınlar ellerini kana bulamadan oturdukları yerden tüm dünyaya diz çöktürürler.” Bunun en büyük örneğiydi annem. Başı dikti ve babama karşı duran tek kişiydi. Bazı zamanlar babamın gücünün doğmasının ana kaynağı olmuştu. Babamın tahtı sallandığında annem onun arkasında belirirdi ve kulağına fısıldardı. Babam onun dediklerini yaptıkça da gücüne güç katmıştı. Babama sağladığı o güç, annemin sonunu getirmişti.
“Aynen öyle. Yengenin zekasını ve gözlemlerine ihtiyacımız var. Biz tüm adamlardan şüphelenirsek sadık olanlarda güvensiz bir ortam yaratacağız. Yenge şüphelenirse yeni yaşamaya başladığı için kimse anormal karşılamayacak bile.”
“Kübra bana da mantıklı seçenek gibi geliyor. Zaten başımızda onca sorun var. Onlara odaklanırken Kübra’da arka planda haini arar. Tabi ki bizde dikkat kesiliriz, tamamen ipleri Kübra’ya verelim demiyorum.” Kübra bu işin altından kalkardı, dikkatliydi.
“Olur.” Söyleyeceğim tek kelime buydu.
“Ormandaki kadın ne olacak?” Faruk’un sorusuyla oturduğum yerden kalktım.
“Omzundan yaralı ve bıçağım onda.” Bıçağımı yanında götürmüştü. Ama kim olduğunu bilmeden bir işe yaramazdı. Ormanda düşürdüğüm silahımı anımsadığımda Faruk oturduğu yerden kalktı. Belindeki silahımı çektiğinde uzanıp aldım.
“Douglas yarına kadar gözüme gözükme ve uyu.”
“Yarın çok fazla. Gece yarısı olmadan toparlanırım ben.” Ya sabır.
“Hayır. Emrime karşı mı geliyorsun? Doktor gelip iyice kontrol edecek seni. Sonra yarın akşama kadar yoksun. Yat uyu. Bu odadan çıkarsan yemin ederim seni vururum.” Kaşları çatılsa da başıyla onayladı.
“Dog? Sana ilacını getireyim mi?” Faruk’un imalı ses tonuyla Douglas ters ters bakmaya başladı. “Zeliha’yı çağırabilirim.” Douglas oturduğu yerden kalkmaya çalışırken Faruk ayaklandı. İkisi de ani hareket yaptıkları için ellerini karınlarına yaslayıp suratlarını buruşturdular.
Yaralılardı ama bunu umursayan bir bendim sanırım.
“Bu konuyu açma demedim mi sana?”
“Siktir. Bana dokunmadan bile zarar veriyorsun. Nesin sen?” Douglas’a ters ters baktı. “Sıkıntıdan patla.” Kapıya adımlayıp çıktı.
“Senin peşinden gelir mi?” Sorumla Faruk’la uğraştığı zaman olan yüz ifadesi silindi ve ciddileşti. “Hallederim. Başını ağrıtmayacağım.”
“Ailemden birine zarar verecekse benim değil onun başı ağrıyacak. Bu yüzden onu etrafımızda görürsen bana söylemelisin.” Dudakları kıvrılır gibi oldu.
“Eyvallah Karanbey.” Kapı tıklatılırken uzanıp maskeyi yüzüne taktı, içeri çalışanlardan biri girdi. Elinde tepsi ve üzerinde dumanı tüten çorba vardı.
“Zeliha nerede?”
“Annesi ameliyat oldu. Ona izin verdim. Gerçi çalışmak kafasını dağıtıyormuş. Ara sıra geldi yemek yapıp gitti. Annesinin durumu kritik. Yoğum bakımda.” Başıyla onaylarken gelen yemeklere baktı. Odadaki telefonu işaret ettim. “Seninki nerede bilmiyorum. Ama onu arayabilirsin.” Başını aşağı yukarı sallarken oturduğu yerden kalkıp telefona adımladı.
Revirden çıkarken peşimden yemeği getiren çalışan kadın geliyordu. Oturma alanına girerken gözlerim Kübra’yı aradı. Mutfaktan gelen gürültülerle adımlarımı oraya yönelttim.
“Kübra, hadi ama şaka yaptım diye git Hakan’a küs. Sonuçta eski sevgilisiyle karşılıklı oturan o.” Piç herif ya.
“Konuşmayacağım seninle.” Omzumu kapının pervazına yasladığımda Kübra’nın bir şeyler karıştırdığını gördüm. “Sibel’i başkasına versinler diye Ferhat Yılmaz’la kanka olacağım. Görürsün sen.”
“Hayır. Hakan senin onlarla yakınlaşmana izin vermez.” Kübra yaptığı işi bırakıp başını kaldırdı.
“Kocam beni kısıtlamıyor.” Dudaklarım kıvrıldığında Kübra kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. “Senin yüzünden az kalsın kapana yem oluyordum.”
“Olmadın ama.”
“Olacaktım ama.”
“Bir dakika.” Faruk elini kaldırdı. “Ne zaman seninle tartışmaya kalksam ilkokul zamanlarıma dönüyorum.”
“İlkokul ne demek?” Faruk duraksadığında Kübra elini tezgâha vurdu. “Evet cahilim. Söylesene. Ne demek?”
“Okul işte. Çocukken bir şeyler öğrenmeye gittiğimiz kapalı yerler.” Kübra sessizce başını eğdiğinde Faruk gülmeye başladı. “Sabahtan akşama birilerinin bir şey anlattığını düşün. Sevilecek bir şey değil.”
“Birilerinin bir şey anlatmasını seviyorum. Özellikle de geçmişi.” Tekrar önündeki işe dönerken omuzlarını dikleştirdi. “Medine abla, insanın geçmişi neyse şu anda olduğu kişiyi tanımanı sağlar derdi. Sanırım bu yüzden olduğum kişiyi kontrol edemiyorum. Geçmişim olmadığı için şimdi kim olduğumu bilmiyorum.”
“Bakıcımsın işte.” Kübra’nın melodiyi andıran kahkahasını duydum.
“Sana hala sinirliyim Faruk. Evdeki çay zulanı çöpe atacağım.” Faruk hızla ada tezgahının etrafını dolanarak çayını sakladığı kavanozu açıp baktı. Sanki kaybolan çocuğuna kavuşmuş gibi derin bir soluk bırakırken Kübra, ona hiç bakmıyor başını eğerek gülümsüyordu.
“Yalancı bir kadınsın. Çayıma dokunursan ebediyen düşmanım olursun.”
“Aman çok korktum. Çaysız kalasıca.” Faruk’un yüzündeki dehşet dolu ifadeyle onun çayına laf atanın bir tek Kübra olduğunu görebiliyordum. Ben bile çayıyla ilgili olumsuzluktan kaçınırdım. Faruk’un hassas noktasıydı.
“Oha. Vur dedik öldürdün. Beddua etme bana.”
“Ben kimseyi öldürmedim. Yalan söyleme.” Kübra’nın gülüşü silinirken omzunun üzerinden dehşete düşmüş bir ifadeyle Faruk’a dönmüştü. “Kimseye de vurmadım.”
“Bu bir atasözü. Sen ne kadar cahilsin?” Kübra kırılmış gibi bakışlarını tekrar yaptığı işe çevirdiğinde Faruk suratını buruşturdu. Hayvan herif. “Bir şeyi yaparken aşırıya kaçılması anlamına gelir.” Kübra ona cevap vermeyince çay kavanozunu eski yerine koyarak ada tezgahında onun tam karşısında durdu. Bazen Asya’yla tartıştıkları zamanki gibi sınırı aştığını geç fark ediyordu.
“Cahil kelimesi sendeki manyak gibi düşün.” Kübra gözlerini kısıp Faruk’a ters ters baktığında Faruk gülümsedi. “Hadi barışalım. Hakan’ın utanç verici anlarını anlatırım sana.” Kübra’nın dudakları kıvrıldığında şaşkınlıkla Faruk’a baktım. Hain piç.
“İnatçı ineksin.”
“Keçi o.”
“Sen ineksin.” Dayanamayıp gülüşümü serbest bıraktığımda ikisinin bakışları bana döndü. Kübra beni görünce hızla gözlerini kaçırdı ve yanakları kızarmaya başladı.
“Karın bana hakaret ediyor.”
“İnek hayvan ismi. Hayvanlar hakaret mi?” Kübra’nın hızlı cevabıyla Faruk sustu. Ada tezgâha yaklaştığımda Kübra’nın göz ucuyla bana bakışını yakaladım.
“Asya’yla konuşacağım.” Faruk gülerek mutfaktan çıktığında kalçamı masaya yaslayıp kollarımı göğsüme çaprazladım. Kübra başını kaldırıp bana bakarken eli yaptığı işte duraksadı.
“Niye öyle bakıyorsun?”
“Ne yaptığını anlamaya çalışıyorum. Sen işine devam et.” Kübra başını eğip karıştırdığı şeye devam ederken yaslandığımda yerde doğruldum. “O ne?” İyice yaklaştığımda mama kıvamında pudinge benzer bir karışımı karıştırdığını gördüm.
“Tatlı yapmayı deniyorum.” Uzanıp karışıma parmak ucumu sürmeye kalktığımda boştaki eliyle elime vurdu. “Elini yıkamadın.” Yanında dikilmeye devam ettiğimde ters ters baktı. Ona bana attığı bakışlara benzer bakışlar atarken ellerimi yıkayıp tekrar yanına geldim.
“Sen tatlı yemeği tercih etmiyorsun.” Sevmiyordum. “Bunu sana yapmadım. Faruk’a yaptım.”
“Onunla konuşmuyorsun.” Başıyla onayladı.
“Küs olmak istemiyorum. Onun için bir şey yaparsam tatlıyı yerken mutlu olduğunu görürüm. Onu mutlu ettiğim için de mutlu olup onu çabucak affederim. Bu yüzden yapıyorum.” Birini affetmek için bile çabalayan yine kendisiydi.
“Bana ne yapacaksın?” Duraksadığında onu işaret ettim. “İki gündür gözlerini kaçırıp daha az konuşuyorsun. Benimle de mi konuşmuyorsun?”
“Hayır. Konuşuyorum.” Kaşlarımı kaldırdım.
“Niye dövüş derslerinden sonra ortadan kayboluyorsun Karım?”
“Kaybolmuyorum.”
“Psikoloğun geliyor ve onunla konuşuyorsun. Onunla konuştuğun için bana kelimen mi kalmıyor?” Psikologla görüşmeye başlamıştı ve onunla ne konuştuğunu bilmiyordum. Ona iyi gelmesini umuyordum.
“Kelimem bitmedi. Bak konuşuyorum seninle işte.”
“Seni öpmemi isterken daha cesurdun.” Gözleri kocaman açıldığında dirseğimi tezgâha yasladım. “Bir şeyler emrederken cesaretin var ama bunları konuşmaya yok mu?” Bakışlarım yüzündeki kızarıklıkta gezinirken çapkın bir sırıtışla onu daha fazla utandırmaya çalışıyordum.
Adi birisin Hakan.
“Bana öyle bakma.”
“Nasıl bakıyorum ki?” Kübra kaşlarını çatarken gözlerimin içine baktı. “Soru sordum.” Başımı biraz daha yaklaştırdığımda gözleri dudaklarıma kaydı. Nefes alışı kontrolsüzleşti, yavaşça yutkundu.
“Senin yönetmen gereken bir karanlık dünyan yok mu? İşin yok mu senin? Gitsene.”
“Benim en büyük işim, Karım.” Nefesini tuttu. Onun sessiz olmasından hoşlanmıyordum ama bu anlık sessizlikleri hoşuma gidiyordu. Telefonum titrerken arka cebimden çıkartıp tezgâha yaslanmayı bıraktım.
“Faruk’un çileğe alerjisi var. O tatlıyı yiyemez.” Telefona bakmadan önce parmak ucumu tatlıya sürüp ağzıma götürdüm. Çilek aromasını bastıran baskın bir şeker vardı. Bunu hiçbir canlı yiyemezdi.
“Kartelin oğlu elimizde.” Mesajı okuduktan sonra telefonu çevirerek bahçeye yöneldim. Faruk telefonu kulağına yaslayıp kaşlarını çatmıştı.
“Yemin ederim oraya gelirsem görürsün inadı. Gitmeyeceksin kızım.” Faruk yine Karadenizli oluşunu belli eden o tonlamada konuşuyordu. “Asya.” Telefonu kulağından ayırdığında bakışlarımız kesişti.
“Bir gün katil edecek bu kız beni.”
“Sen zaten katilsin.” Duraksadığında kaşlarımı kaldırdım. “Ne olmuş?”
“Dün gece bara gitmiş, eve erkek getirince korumalar devreye girmiş. Delirdi. Bugün gideceğim yine diyor.” Kıskanç abi halleri eğlenceli olduğu için omuz silktim.
“Bırak kızı. Özgürce istediğiyle takılsın. Dünyaya bir kez geliyor. Sana ne?” Yumruk atmışımım gibi suratını buruşturdu.
“Sendeki genişlik otoyolda yok Hakan. Siktir git. Kaç yaşında lan bu kız? Ne erkeği? Daha çocuk kardeşim benim.” Çocuk mu? Yirmi dört yaşındaydı.
“Küçülsün de cebime girsin. Kocaman kadın oldu. Ne çocuğu?”
“Bilerek mi yapıyorsun lan?” Evet.
“Ben çıkıyorum. Buralar sende ve Asya’yı rahat bırak.” Arkamı döndüğümde telefondan Asya’nın yanındaki korumalardan birinin yazdığı raporu okumaya başladım. Dünkü çocuğu araştırmışlar, çoktan uyarırcasına sıkmışlardı. İtalya’daki ünlü bir modeldi ve bağımlının tekiydi. Asya’ya uygun değildi.
Arabaya geçerken depoya doğru giden yolda sessizce raporu okumayı sürdürdüm. Asya’nın hayatına giren en ufak canlının tüm siciline bakmak rutinlerimden biri olmuştu. Faruk onu korurdu. Bense göstermeden gölgelerin ardına gizlenerek korumaya gerek kalmadan problemleri başta yok ederdim. Ne Faruk’un başı ağrırdı ne de Asya’nın özgürlüğü kısıtlanırdı.
Araba yavaşlayarak durduğunda indim. Adamlarım etrafa dağılmış nöbet tutarken yanlarından geçerek depoya girdim, kartelin oğlu başını kaldırdı. Kaşları çatıktı ve gözlerinde en ufak korku ifadesi yoktu. “Bu yaptığını ödeyeceksin.” Türkçe telaffuzu bok gibiydi.
“Benim sınırlarımda ticaret yapmak için gelen sensin.”
“Liderle yaptık anlaşma. Onun izni var.” Cık cıkladım. Bıçakların dizildiği masaya adımladım.
“Onun iznine değil, benimkine ihtiyacınız var. İtalyanlarla ticareti yöneten benim. Baban beni anlatmadı mı sana?” Bıçaklardan birini elime aldım. Keskin tarafına parmağımı sürterken ona döndüm. Dikkatle elimdeki bıçaktan yüzüme çevirdi, bakışlarını. “Türk mafyasının İtalyanlarla bağlantısı benim.”
İtalyan caposu Enrico’nun iş yaptığı nadir kişilerden biriydim ve tüm dünya mafyası bunu biliyordu. Babam kendini duyurmak için çırpınırken ben kendi başıma farkında olmadan kendimi duyurmuştum bile. Enrico’yla çalışmak ses getiriyordu, çalıştığı her bir adamı dikkatle seçiyordu. Şimdi tüm bunları yapabilmişken babamın her şeyi mahvetmesini reddediyordum.
“Karanbey.” Yüzündeki ifade korkuyla değiştiğinde gülüşümü genişlettim.
“Bugün şanslısın. Douglas benden daha acımasız.” Douglas büyük ihtimalle Meksikalılarla olan yıllar boyu süren o gerginliği, onun üzerinde işkenceyle aktararak rahatlardı.
“Lider senin baban. Onun emriydi.”
“Sikimde bile değil, babamın adamı değilim.” Ona yaklaştığımda başını hızla sağa sola salladı.
“Babam anlaşma için gönderdi. Anlaşma onlar arasında ben sadece imzalar öncesinde geldim.”
“Anlaştığımızı sanmıyorum. Caponun hâkimi olduğu ticarete sızmaya çalışıyorsunuz ve bunu Türkler üzerinden yapacaksınız. Seni caponun önüne atabilirim ama dedim ya, bugün şanslısın.” Bıçağı bacağına sapladığımda acıyla bağlı olduğu sandalyeden kalkmaya çalıştı.
“Şimdi planlarımdan bahsedeyim.” Ensesinden tutup bana bakması için başını sabitledim. Gözlerindeki acıyı özümserken bıçağı çektim. Çırpınışları öfkeli hırıltıyla son bulurken gözlerindeki acıyı perdeledi.
“Seni bir güzel benzeteceğim. Sonra Meksika’ya postalayacağım. Babana yaptıklarımı anlatacaksın ve onları ticaret konusunda uyaracaksın.”
“Bunu yapamam. Söz hakkım yok.” Yalancı. Bıçağı aynı bacağına tekrar sapladım.
“Söz hakkın yok ama başka bir liderle anlaşmaya geliyorsun. Bilincini kaybetmeden önce söylediklerimi hafızana kaydet.” Arkamı döndüm ve bıçaklardan bir diğerini aldım.
“Uyuşturucu işinde bile değilsin. İşimize karışma.”
“Ferhat,” Omuz silktim. “Benim diğer ortak. Pis işler onda.” Ben silah ticaretiyle ilgilenmeyi seçmiştim. Uyuşturuculardan hazzetmezdim.
“Ferhat Yılmaz mı?” Gözleri daha da korkuyla açıldı. Ferhat, Meksikalıların çokça canını sıkmıştı. "¿En qué me has metido, papá?" Beni neye bulaştırdın, baba?
“Pederlerimiz cidden şerefsizler.” Gözleri kısıldı. “Papa işte. Sana Türkçeyi kim öğretti?”
“Bırak gideyim.” Başımı onaylarcasına salladım. Gidecekti zaten. Sadece biraz daha fazladan yarayla gidecekti.
“Babana iletmemi istediğin bir mesaj var. Meksikalılar bir daha anlaşma yapmak için topraklarıma gelirse…” Omuz silktim. “Geleceği söyleyince bir heyecanı kalmıyor. Biliyor musun? Babana söyle. Bir dahakine anlaşmayı bu kadar umursuyorsa oğlunu göndermesin. Kendisi gelsin.” Diğer bacağına da bıçağı sapladığımda bağırışı yankılandı.
“Beni öldürürsen seni yaşatırlar mı?”
“Benim arkamda dağ gibi babam var.” Ellerimi cebime yasladığımda acı dolu gözlerini bana dikti. “Adam sürünmemi istiyor. Bazen hayatta kalmam için kıçımı kolluyor. Benim papa da işte böyle psikopat.” Cebimdeki telefonu çıkartıp onun fotoğrafını çektim.
“Öncesi sonrası fotoğraflarına bayılıyorum. Şimdi bence başlayabiliriz.” Telefonu bıçakların olduğu masaya bırakırken ceketimi çıkartıp boştaki sandalyeye attım. “Senden öğrenecek bir bilgim yok. Tamamen itliğine döveceğim seni. İbret olsun diye.” Gömleğin bileklerini katlamaya başlarken başımı sola yaslayıp gülümsedim.
“Kişisel algılama lütfen. Bu aralar fazlasıyla gerginim.” Bıçaklardan birini alıp iplerini kestim. Oturduğu yerden kalkıp yumruğunu savurduğunda başımı geriye çekip dirseğimi suratına geçirdim. “Bugün benim kum torbam olacaksın.”
🖤
Arabadan indiğimde büyük demir kapının açıldığını gördüm. Babam bahçeye adımlarken gözlerim bahçede gezindi. "Gece gece ziyaretini neye borçluyum?" Omzumun gerisindeki korumaya baktım. Arabanın içinden kartelin oğlunu çıkarttı.
“Misafirinle denk geldik.” Babamın yüzündeki öfke kartelin oğlunun kanlar içindeki halini görmesiyle alevlendi. “Geri getireyim dedim.”
“Ne yaptın sen?!” Babam bana yaklaşırken korumalarım kartelin oğlunun bahçenin içine bırakıp geri çekildiler. Babam onun yanına çökerken nabzını kontrol etti. “O burada ölürse nasıl bir karışıklık çıkar haberin var mı?!”
“Meksikalılar seni gebertir. Biliyorum. Teknik olarak oğlun ona zarar verdi. Senden emir aldım ve bu yüzden seni öldürürler.” Dudaklarımı kıvırdığımda bakışlarındaki hiddetten büyük zevk alıyordum.
“Yalan konuşmayı kes.”
“Liderime itaat ediyorum, babacığım.” Bahçenin dışına adımladı. Tam karşımda dururken öfkeli soluklarından burun delikleri büyüyordu.
“Kes sesini evlat. Ne yaptığının farkında değilsin. Karteller kindardır. İntikamcıdır. Karşına alabileceğini-”
“Karşımıza. Biz bir aileyiz liderim.” Öfkeyle arkasına dönüp küfür mırıldandı. Onu delirtmeye bayılıyordum. Eskiden bunu başaramıyorken büyüdükçe ve karşısında duruşum netlik kazandıkça daha çok deliriyordu.
“Sorunlu bir çocuk gibi davranma yaşını geçmedin mi?” Bana döndüğünde elini omzuma uzattı. Uzattığı elini ittim. Elleri birkaç saniye havada kalırken kaşlarım çatılmıştı. Bana dokunamazdı.
“Onları benim sınırıma çektin. Ticaret yaptıkları öğrenildiğinde Capo beni öldürür.” Ona bir adımla yaklaştım. “Sana sözüm var, baba. Düştüğünü görmeden ölmeyeceğim.” Dudakları tehlikeli bir gülüşle çevrelendi.
“Bunu asla göremeyeceksin. Hala bu hayali kurduğunu bilmiyordum.” Küçümser ses tonundan nefret ediyordum. Bu adamla ilgili sevdiğim tek yanı bir dönem annemin mutluluğuna sebep olmasıydı. Bunun dışında bok gibi bir insandı.
“Eğer ticaretime leke sürersen yanımda seni çekerim.” Tehdidim hoşuna gitmedi. İşaret parmağını kaldırdığında parmağını tutup indirmeye çalıştım. İnatçı bir şekilde onu durdurmama engel olmaya başladı.
“İnatçılığın annen olacak o oros-” Başımı burnuna çarptığımda geriledi. Adamları silahına uzandığında korumalarım çoktan silahlarını doğrultmuştu.
“Annemin lafını açma.” Yakasından tutup bahçenin kapısına sırtını yasladığımda ağzındaki kanı yere tükürdü. Öfkem ve delirişim ona garip bir tatmin yaşatmış gibi keyifle gülüyordu. Hep bu oluyordu. En kontrollü anlarımı bile sikip atıyordu ve beni delirtiyordu.
“Sırf bugünler için bile onun yaşamasını isterdim. Bana benzediğini görmeden gebermemeliydi.” Ona benzemiyordum. Onun gibi değildim.
“Söz ver Hakan. Asla babanın izinden gitmeyeceksin. Gideceksin buralardan. Ben yapamadım ama sen yapacaksın. Onun gibi olmadan temiz bir hayat yaşayacaksın.”
Temiz hayat yaşamak için geç kaldığım bir zamanda dile getirmişti. Bu kadar pisliğin içinde büyümeme izin verip sonra baban gibi olma, demesi adil değildi. Hayat daima bana karşı adil olmamış, babamın izinden gitmiştim.
“Ben sen değilim. Asla olmayacağım.” Yakalarını serbest bırakırken birkaç adım ondan uzaklaştım. “Dostlarına söyle. Bundan sonra tek bir kartel üyesini görürsem ölü bir şekilde eve dönecekler.”
“Bunu yapmayacaksın.”
“Beni zorla ve onları çağır. Adım üzerine yemin ederim baba.” Yüzündeki gülüş silindi. Verdiğim sözün büyüklüğünün farkındaydı. Beni öldürmediği sürece engel olamayacağını biliyordu. "Hepsini tek tek geberteceğim. Üzerlerine bizzat aile imzamızı atacağım. Karanbey değil. Karanlar infaz etmiş görünecek." Ona bir kez daha yaklaştığımda korumalarının hareketlendiğini gördüm. "Meksikalılar asla anlaşamayacaksın."
“Daha ne yapmaya çalıştığımı bile anlamadan engel mi olacaksın?” Aynen öyle. Onun yaptığı hiçbir şeyde hayır yoktu. Bu yüzden isterse dünyayı kurtaracak bir planla gelsin yine de onun tarafında olmayacaktım.
“Capoya seni bildirmedim.” Yakamı tuttuğunda kaşlarımı kaldırdım. “Caponun sana ne yapacağını düşün. Anlaşma yapmaya teşebbüs etmen bile seni öldürmesine sebep olacak.”
“Bu yüzden mi? Ölmemem için mi söylemedin?”
“Seni kendime saklıyorum baba.” Elini yakamdan çektim. “Seni kimselere bırakmam.” Elini ittiğimde bir adım geriledi. “Misafirini kısa sürede topraklarımdan çıkar.”
“Bana emir verme.” Tıslarcasına dişleri arasından konuştuğunda yalandan ceketimi ilikliyormuş gibi yaptım.
“Estağfurullah liderim.” Dalga geçercesine konuşmam yüzündeki ifadenin gitgide sertleşmesine sebep oldu.
“Siktir git evlat.” Seve seve.
“İyi geceler efendim.” Asker selamı verdiğimde arkamı dönüp arabaya girdim. Telefonum titrerken babam geride kalmıştı bile. Ekranda ‘Karım’ yazısını görünce babamın üzerimde oluşturduğu tüm olumsuz duygularım dağıldı. Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Kocam.” Bağırışıyla telefonumu birkaç saniye kulağımdan uzaklaştırdım. “Nerede kaldın?” Cümleleri kayıyor muydu?
“Yoldayım. Sen niye garip konuşuyorsun?” Kıkırdadığını duydum. Gözlerim kısılırken arkadan Faruk’un kahkahasını duyabiliyordum. “Faruk’la dertleştik. Sibel’i kaçırma düşüncesi üzerinde konuştuk.” Kıkırdadı. Sarhoş muydu?
“Faruk’a versene telefonu.”
“Olmaz. Benimle konuş.” Öndeki korumanın omzuna dokunup telefonu işaret ettim. Kendi telefonunu uzattığında Faruk’un numarasını aradım. Telefonu kapalıydı. “Zaten Faruk telefonunu içecek sürahisine attı. Küfretti. Geldiğinde onun dilini kopar. Terbiyesiz bir arkadaşın var.”
“Douglas nerede?” Kübra tekrar kıkırdadı. “Faruk ona ilaç verdi. Uyuyor.” Douglas onu lime lime edecekti.
“İçki mi içtiniz?” Araba tanıdık yola saptığında telefonu korumaya uzatıp saate baktım. Faruk’u gebertecektim. “Faruk, Sibel’den ayrıldı. Çok üzgündü.” Sorun yok demişti.
“Tamam. Bir iki dakikaya sizin yanınız-” Kübra bir çığlık atıp heyecanla geleceğimi Faruk’a anlattığında sustum. Telefonu kapatmıştı.
“Senin neyine içmek?” Telefonumu iç cebime atarken cık cıkladım. “Senin neyine karıma içki vermek, puşt herif ya.”
Araba ani fren yaparak durduğunda bakışlarım arabanın önünde duran Melih’e kaydı. Arabası yolun tamamını kapatacak şekilde yan park edilmişti ve kalçasını arabaya yaslamıştı.
Konuşmak istiyorsa arabanın önünü mü kesmesi gerekiyordu? Akıllısı beni bulmuyordu.
“Bırakın gelsin.” Korumalar elini beline attıkları zaman onları durdurmak için elimi kaldırdım. Melih arabanın etrafını dolaştığında ikisinin omzuna vurdum. Arabadan indiler, Melih tam karşımdaki koltuğa yerleşip kapıyı kapattı.
“Bu sefer evine gelmedim.” Yine de benim bölgemdeydi, biliyordu.
“Arabamın önünü kesmenin amacı ne?”
“Karın beni arayıp duruyor.” Kübra’nın, telefonuyla birisini ara ara arayıp asılan suratıyla telefonu kapattığını görüyordum. Melih olduğunu az buçuk tahmin etmiştim. Kanımda dolaşan yabancı hisle kaşlarımı çattım.
“Açacaksın o zaman. Karımı görmezden mi geliyorsun?” Onlar arkadaşlar, diye hatırlattım kendi kendime.
“Çetinler gözlerini bana diktiler.” Yani iletişime geçtiği anda onu cezalandıracaklardı. Kübra, bir Çetin değil Karan’dı. Bu yüzden benim tarafımda olduğu için Haldun ve Bekir onu düşman sayıyorlardı. Babamın dostu olanlar bana düşmandı.
“Çetinleri siklemiyordun.” Dudaklarını kıvırdı. “Artık korkuyor musun?”
“Olay bu değil. Biri ona Kübra’nın krizlerinden bahsetti. Kübra’nın hatırlaması benim onun emirlerine itaat etmediğimi gösterir. Hain ilan edileceğim.”
“O zaman niye gitmiyorsun?” Çenesini dikleştirdi. “Seni bulacaklarını mı düşünüyorsun?”
“Gidecektim. Douglas’ın Rusya’ya gittiğini duyunca durdum.” Kaşlarım çatılırken öne eğildim. Bunu nereden öğrenmişti? “Douglas iyi mi?”
“İyi, iyi de sen nereden duydun?” Cevap vermeden birkaç saniye duraksadı. “Douglas’la birbirinizi öldürmek istediğinizi sanıyordum.” Hafifçe güldü.
“O beni öldürmek istiyor. Ben onu değil.” Gözlerinde bir anlığına endişe dolu bir ifade belirdiğine yemin edebilirdim. Douglas için endişeleniyor muydu? Bunu Douglas’a anlatsam şaka yaptığımı düşünüp gülebilirdi.
“Planlar değişti, Karanbey. Bu yüzden geldim. Baban bir şey planlıyor.” Başımı onaylarcasına salladığımda kaşları çatıldı ve birkaç saniye sessizce yüzüme baktı. “Öğrendin mi?”
“Niye bu kadar merak ediyorsun?” Öne kaydı.
“Haldun’un hoşuna gitmeyen bir şey yapıyor. Yıllardır Çetinlerdeyim. Bir kez olsun Haldun babana karşı çıkmadı. Kübra ile evlenmen emredildiğinde bile başını eğip kabul etti. Ama Haldun’u biliyorsun. Türk mafyasında olan hiçbir liderden-sen hariç- tedirgin olmuyor.” Çünkü babamın sağ kolu olmak ona bazı dokunulmazlıkları veriyor, kimse babamla ters düşmeye cesaret edemiyordu. Haldun, babamın gölgesinde rahatça dilediğini yapabiliyordu. Bense babamın gücünü, onun önemsediği kadar önemsemiyordum.
“Babamın yaptığı bir şey onu rahatsız ediyor diyorsun.” Başıyla onayladı. “Bunu bilmiyorsan Haldun sana da artık güvenmiyor demek oluyor bu.” Suratı asılırken camdan dışarı baktı. “Kübra yüzünden mi?”
“Kimin yüzünden olduğu önemli değil. Zamanım az kaldı. Sadece uyarmak istedim.” Elini iç cebine attığında bıçağımı çıkarttı. Bana uzattığında ormandaki kadını anımsadım. Onunla mı çalışıyordu? Elinden alıp baktım. Temizlenmiş ve parlatılmıştı.
“Bunu peşine takıldığım birinin saklanmak için kullandığı evin içinde buldum. Ferhat Yılmaz’a atılacak olan suçtan sonra sende olduğunu sanıyordum.”
“Bendeydi. Douglas’ın hayatını kurtaran biri vardı ormanda. Onu durdurmak için kullandım.” Kaşları çatıldı. Ona güvenmek istemiyordum ama Melih’in yıllarca Kübra’nın arkasını kollaması biraz da olsa onu benimsememe sebep oluyordu.
“Kim? Onun hayatını kurtardıysa niye onu yaraladın ki?”
“Sınırlarımda geziniyordu ve maskeliydi. Douglas’ı bulmadan öncesinde yaraladım. Kadındı.” Eliyle göğsüne doğru bir uzunluk gösterdi. “Şu boylarda mı?” Başımla onayladığımda yüzünde düşünceli bir ifade belirmişti. “Rus muydu?” Bıçağımı ceketimin iç cebine koyarken öne eğildim. Kadını tanıyor muydu? Elini çenesine sürterken hoşnutsuz bir ifadeyle çevrelendi yüzü.
“Daha önce denk geldin mi?” Başıyla onayladı. “Kübra’yla Faruk’un saldırıya uğradığı gece saldırıya uğramıştım. O kadının peşindeydim. Etrafta maskeli gezen biri hakkında araştırmaya çıkmıştım. Sağlam dövüşüyor ve aşırı hızlı.” Elini bir kez daha çenesine sürdü.
“Seni yaralayan o muydu?” Başını sağa sola salladı. “O beni zayıflattı. Sonraki saldırıyı geçiştiremedim. Yalnız değil. Amaçlarını bilmiyorum ama o gün içlerinden biri Yılmaz ailesinin evine dadandı. Zaten Ferhat onu öldürdü. Öldürdüğü kişi basit bir tetikçiydi. Kimsesiz ve hayalet.” Cebinden çıkarttığı USB’yi bana uzattığında elinden aldım. “Tüm araştırmalarım içinde. Onları bulmalıyım.”
“Niye?”
“Sistemin amına koymaya geliyorlar. Hançerini bulduğum yerde-” Telefonun ekranında birkaç yere basıp bana bakmam için uzattı. Elinden alıp çektiği fotoğraflara bakmaya başladım. Benimle bağlantılı üç isim vardı. Faruk Bolat, Douglas, Kübra Çetin. Douglas’ın isminin üzerinde maskeli bir fotoğrafı vardı ve yanında büyük kırmızı bir soru işareti vardı.
“Ümit Karan’ın planladığı her neyse-” Babamın olduğu fotoğraf karesi ise herkesle bağlantılıydı. Türk mafyasından Rus ve Meksika mafyalarına kadar… Haldun’un altında adamları sıralıydı ve birkaçının yüzünde çarpı işareti vardı. Melih ve tanıdık birkaç sima daire içine alınmıştı. Bu tabloda İtalyan mafyası dışında herkes vardı. “Buna destek oluyorlar.”
Babamın ne planladığını bilmiyordum ama aşina geliyordu. Dedemin lider olduğu dönemde Meksikalılar, İtalyanları yok edip ticarette söz sahibi olmak istemişlerdi. Uyuşturucu ticareti için Ruslarla aynı seviyede olacak süper güç olmayı hedeflemişlerdi. Dedem buna izin vermemişti. Babamın tek kız kardeşi vardı ve o dönem hayattayken İtalyan caposuyla evli olduğunu anımsıyordum. Dedem, babamın aksine düzeni seviyordu ve değişsin istemiyordu. İtalyanlarla da Ruslarla da iş yapmanın dengesini sağlamış, bunu korumanın yollarını daima bulmuştu.
Babam, kaos severdi, gücün yegâne hâkimi olmaktan hoşlanırdı. Sistemin tüm kontrolü ellerinde olsun isterdi. Bu yüzden babasını katlettiğinde ve yeni lider olduğunda ilk işi kız kardeşinin öldürme emrini vermekti. Annem, halamın ölmesine engel olmaya çalışmıştı ama babam yine de bildiğini okumuştu. Kendi ailesinden birinin kanını akıttığı ilk sefer değildi.
Zaten her şey peş peşe sarpa sardı. O dönemki capo Türklerle iletişimi kesmişti. O gün İtalyanların iç savaşının başlangıcıydı. Uzun bir süre Türklerle İtalyanlar arasındaki dengeyi bulan Ruslar olmuştu. Ta ki şu an ki Capo Enrico, babası ve tüm adamlarını öldürene kadar. Birbiriyle dengeli bir ticaret uygulayan üç farklı mafyadan birbirinin kuyusunu kazmak için an kollayan leşlere dönmüşlerdi.
Enrico ile çalışmak ve dengeyi bulmakta baya zorlandığımı anımsıyordum. Rusların ticaretin başkanı olma fikrinden tiksiniyordu. Belki bu yüzden de babamla anlaşmazlıklarımızın farkında olarak benimle anlaşmıştı. Rus mafyasından nefret eden bir Türk liderle İtalyan liderin anlaşması yıllardır sorunsuz ilerliyordu. Bunun bozulmasını istemiyordum. Enrico güçlü bir müttefikti.
“Babamın planlarına destek oluyorlar ve Douglas’ın hayatta kalmasını istiyorlar.” Douglas’ın sadakatini sorgulamak, yapmaktan kaçındığım şeylerden biriydi. Douglas’ı öldürmek isteyen en büyük düşmanı, bir Rus olduğunu anımsıyordum. Douglas öleceğini bilse yine de bir Rus oluşumuna itaat etmezdi. Yine de onu hayatta tutmalarının bir artısını göremiyordum.
Douglas, capo ailesinden sürülmüş bir İtalyan’dı. Enrico hakimiyeti ele geçirdikten sonra bir tek onu hayatta bırakmıştı. Ne yaşandığını bilmiyordum ama söylentileri duymuştum. Douglas, yeni capoyu kabullenmemişti. Baş kaldırmıştı.
Douglas’ın, Enrico’ya itaat etmekten çok daha fazlasını başaran ve tek kişilik bir ordu oluşuna hayrandım.
Tüm yaşananlarla ilgili konuştuğumuz bir dönemi anımsıyordum. Capo onu öldürmek yerine Douglas’ın ailesini öldüren Rus’un kucağına bırakmıştı onu. Bu yüzden İtalya’ya asla adımını atmazdı. Bana tüm bunları anlattığı zaman Ali’yi kaybetmiştim. Ayağı kalkmam için gaza getirmişti sanırım.
“Daha boktan kayıplarım ve ihanetlerim var Karanbey ya otur ağla ya da ayağı kalk canını yakanlara bunu ödet.” demişti. Onun kayıplarının ailesinden çok daha fazla olduğunu anlatmasa da hissediyordum.
Enrico, Douglas’ın benimle olduğunun farkında mıydı yoksa salağa mı yatıyordu, bilmiyordum. Bu konuyu açıp konuşmamış, herhangi bir problem çıkarmamıştı.
“İtalyanların da hayatını kaydır. Acaba düzenin içinden geçince bir boka yarayacak mı bu?” Kendi kendime mırıldanırken fotoğrafların arasında gezinmeye devam ettim. Hepsi Türk, Meksika, İtalyan mafyalarının bağlantılı olduğu kişilerden ibaret derin ilişkiler yumağıydı.
“Sence ne olacak?” Bıkkınlıkla telefonu ona uzattım. Babam her ne yapacaksa hepimizi ve düzeni bok edecekti.
“Bilmiyorum.” Melih omuz silkerken telefonu iç cebine koydu. “Ümit Karan her ne istiyorsa tüm düzeni çökertecek anlamına geliyor. Gittiğim bu gizli yerden anladığım kadarıyla birileri babanı gözetliyor. Onu izlerken de seni ve Haldun’u da.”
“Ruslar mı?”
“Douglas’ı hiçbir Rus kurtarmaz Karanbey.” Douglas’ı sanki çok daha önceden tanıyormuş gibi net bir ses tonlamasında konuşuyordu. “Douglas’ın kimliğini bilen onu infaz eder.”
“Kimliği mi?”
“Capolukla bağlantılı olduğunu ikimizde biliyoruz. Bu onun ölmesi için bile neden sayılıyor. Enrico çok can yaktı, onunla bir dönem can alan kişi Douglas’tı. Bu yüzden onun ismi veya yüzü öldürülmesi için tek nedenleri olabilir.”
“Kimsin sen?” Melih birkaç saniye sessiz kaldı.
“Beni araştırmadın mı?” Sesindeki alayla kaşlarım çatıldı. “Endişelenme Karanbey. Bir problem değilim. Olmayacağım da. Sadece çok daha fazla dikkatli ol diye seni uyarmaya geldim. Ölümüm yakındır.”
“Ölme.” İrkilerek bana baktı. “Karımı üzeceksen ölmene izin vermiyorum.”
“Ölüm meleğime söylerim. Karanbey izin vermiyor derim.” Alaylı ses tonuyla dudağımın kenarını kıvırdım. Piçti ve Çetinlere çalışıyordu ama yine de zekasını takdir ediyordum. Şimdi bile bu arabada olabilecekler için baştan uyarı yapmaya gelmişti. İtaatkâr değildi ama Kübra’ya sadıktı. Kübra, yanımda olmasaydı bana asla bu bilgilerle gelmezdi. Gözlerinde bunu görebiliyordum.
“Şimdi çık arabamdan.” Arabadan inerken omzunun üzerinden bana baktı. Gözlerindeki o asi bakışı saklama gereği duymadan başıyla selam verdi. Arabadan uzaklaşırken park ettiği arabasına adımladı.
Korumalarım arabaya bindiğinde elimdeki USB’ye baktım. Dosyaları incelemek için bir an önce eve gitmek istiyordum. Ormandaki o kadını da babamın asıl planını da bulmalıydım. Beni deli etmek için Meksikalılarla ortak olmaya çalışarak tek müttefikimi de kaybetmemi sağlıyor sanmıştım, yanılıyordum. Fazlası vardı.
Araba yavaşlayarak durduğunda USB’yi cebime tıkıp indim. Evin bütün ışıkları yanıyordu. Verandayı geçip içeri girdiğimde üzerimdekileri askıya asıp oturma alanına girdim. Koltuklardan birinde Faruk diğerinde Kübra vardı. Önlerindeki içki şişeleriyle gözlerim kocaman açıldı. Oturup üç kişi içmeye kalksak bile bu kadar içkiyi aynı anda bitiremezdik.
“Kocam.” Kübra’nın heyecanlı çığlığıyla Faruk başını kaldırdı. İkisi de yüzüme odaklanmaya çalışıyordu. Sarhoşlardı.
“Karanbey.” Faruk oturduğu yerden kalkıp olmayan ceketini iliklemeye çalışırken yere düştü. Kübra çığlık atıp ayağı kalktığında aynı şekilde yere yapıştı.
Sabır.
“Faruk iyi misin?” Kübra yerde sürünerek Faruk’a yaklaşırken Faruk elini yere yaslayıp Kübra’ya gülümsedi. “Bomba gibiyim.”
“Bu kadar içki içtiğiniz için yarın tüm gün başınızı ağrıtacağım.” İkisi kısık bakışlarını bana çevirdi. Cık cıklarken yerdeki sınavım olan ikiliye baktım. “Kimin fikriydi?”
“Benim.”
“Benim.” Birbirlerine bakıp kahkaha atmaya başladıklarında elimi alnıma çarptım.
“Senin yüzünden. Sibel’den ayrıldın diye içtik.” Faruk kaşlarını çatarken Kübra, sırtını koltuğa yasladı. Ellerimi cebime koyup omzumu duvara yasladım.
“Ben Sibel’den ayrılmam. Yalancı. Aptal mıyım?” Kübra kıkırdadı. Faruk bana baktı.
“Öylesin.” Yaraları kapanalı çok olmamışken alkol komasına girmek için çabaladığı için aptaldı ve karımı buna dahil etmişti.
“Kocan bana aptal dedi.”
“Faruk’a aptal deme. Seni kaba adam.” Kübra yerden kalkmaya çalıştığına sendeledi. “Faruk çok aptal. Sadece aptal deme.”
“Sensin çok aptal.” Faruk, Kübra’yı tutup çektiğinde Kübra uzanıp elini ısırdı. “Evde bir sürü köpek besliyoruz.” Kübra kendisine hakaret ettiği için Faruk’un kulağını çekiştirip kaşlarını çattı.
“Karanbey’e söylerim, bana hakaret ettiğin için seni öldürür.” Sonlara doğru gözlerini kocaman açıp sesini gizemli hale getirdi. “Manyağın teki.” Faruk’u serbest bırakıp tekrar ayaklanırken gözlerimiz kesişti ve yüzündeki ifade samimi bir gülüşle yumuşadı. Bana adımlarken ayağı takılıp düşmesin diye beline doladım kollarımı, alnını göğsüme yasladı.
“Kocam.” Sesindeki sıcaklıkla derin nefes aldım. Başımı eğdiğimde kısık gözlerle yüzüme odaklanmaya çalıştı. “Kaşların çatık yine.”
“Eve geldiğimde aklı başında bir yetişkin bile göremediğimden sinirliyim.”
“Ben başı aklındayım.” Gözlerini kırpıştırdı ve yerdeki Faruk’a baktı. Bakışlarını takip ettiğimde Faruk, sırtüstü uzanmış ve gözlerini kapatmıştı. Kübra’nın çığlığı kulaklarımı çınlatırken korku dolu bakışlarla Faruk’a bakıyordu.
“Faruk ölmüş.” Faruk uzandığı yerden gözlerini açtı.
“Ölmedim. Tövbe de.” Tekrar başını yere yaslayıp gözlerini kapattığında Kübra tekrar korku dolu çığlık atıp parmaklarını koluma geçirdi.
“Faruk öldü.”
“Ölmedim.” Faruk gözlerini açmadan konuştuğunda Kübra tekrar çığlık attı. Ona döndüğümde gözleri benim üzerimdeydi.
“Faruk ölmesine rağmen konuşuyor.” Sır verir gibi fısıldamaya çalışmıştı.
“Ölmediyse onu ben öldüreceğim.” Faruk uzandığı yerden oturur pozisyonuna geldi. “Sabah kendine gelince evin etrafında koşturacağım seni. Yorgunluktan başın davul gibi olacak. Bir kendine gel.”
“TEHDİT EDİLİYORUM.” Onun anlık bağırmasıyla Kübra olduğu yerde sıçrayıp Faruk’a ters ters baktı.
“Kocama bağırma manyak.”
“Sensin manyak.” Kübra dehşete düşmüş bir ifadeyle bana baktı.
“Onun dilini kopar.” Gözlerimi kapattığımda Faruk çığlığa benzer bir ses çıkarttı ve bir şeylerdin yıkılıp döküldüğünü duydum.
“İkinizde konuşmayı kesin!” Gözlerimi araladığımda omzumun gerisinden verandaya açılan pencereye baktım.
“İLYAS!” Yaklaşan adım sesiyle kollarımı Kübra’ya sarıp onu gizledim, başımla Faruk’u işaret ettim. “Götürün onu. Evine atın.”
“Beni kovamazsın.” Faruk ayağı kalkıp sendeledi. “İstenmediğim yerde kalmam.” Yere düşecekken İlyas ve Orhan onun kolunu tutup evden çıkardı. Yanağımda hissettiğim dokunuşla bakışlarım ona çevrildi. Kübra parmağını yanağıma bastırıyordu.
“Çıkar göster.” Neyi?
“Gamzelerini ver bana. Gülsene.” Elini tutup yüzümden çektim. Şu an onları bulduğum bu duruma gülemezdim, hatta sinirimden kuduruyordum.
“Douglas’a ne ilacı verdiniz?”
“Doktorun içmesi için verdiği uyku ilaçlarını. Ama,” Biri duymasın diye eliyle dudaklarını kapattı. “Üç doz verdi Faruk. Douglas uyuyor.” Kıkırdadı. “Douglas uykuya dalmadan önce küfretti Faruk’a.” Douglas uyanınca Faruk’u gebertecekti.
“Gülmedin ama. Senin gülmen gerekiyor.” Elini tekrar yanağıma uzattığında başımı geriye çektim.
“Senin de sarhoş olmak yerine uyuman gerekiyordu.” Başını ağır ağır salladı.
“Kocamsız uyku tutmuyor.” Başını göğsüme yaslarken kollarını omzuma doladı. “Merak ettim seni. Gelmedin. Niye gelmiyorsun erken?” Sitemkar ses tonu bile o kadar günümü güzelleştirecek samimiyette hissettiriyordu ki dudaklarımda beliren gülüşe engel olamadım.
“İşlerim uzun sürdü. Ayrıca bunca yıl nasıl yalnız başına yatıyordun?” Eğilip onu kucağıma aldığımda başını omzuma yasladı, ellerinden biri yanağımı okşarken ona çevirdim bakışlarımı.
“Geceleri uyuyamam ben. Gündüz Bekir gittikten sonra uyuyordum.” İç çekip başını boyun girintime sakladı. “Gece uyursam herkes uyuyunca gelip beni korkutuyordu.” Sesindeki korkuyu hissedebiliyordum. Kollarını boynuma daha da sıkı sardığında alnına dudağımı değdirirken buldum kendimi.
Güvendeydi. O piç artık ona zarar veremezdi.
“Geceleri yanımda uyuduğunda güvenli olduğunu hissediyorum.” Güvendeydi. Yanımdayken ona yaklaşamazlardı.
“Bu yüzden mi beni sürekli yatağına atma planları yapıyorsun?” Kıkırdamaya başladığında gülüşüm genişledi.
“Evet. Hem senin yatağımda uzanmanı seviyorum.” Merdiveni tırmanmaya başlarken boynumdaki kolları sıkılaştı.
“Niyeymiş o?”
“Çünkü,” Odasına girerken başını kaldırdı. Gözleri sulanmıştı. “-O evde çok yalnızdım. Yanımda olan kişiler bile Haldun’undu. Benim o evde hiçbir şeyim ve hiç kimsem yoktu. Şimdi kocam var.” Başını tekrar boynuma gizlediğinde burnunu çektiğini duydum. “Anlaşma da olsa benimsin. Bana aitsin.” Göğsümdeki yara sızlarken yavaşça yutkundum. “Ailemi bulmadan önce bulduğum ailemsin.”
Sarhoş olduğu için bunları söylüyor Hakan. Sadece sarhoş. Bilinci yerinde değil.
“Uslu bir kadın olup uyumanı ve sabah bu konuda tekrar konuşmanı istiyorum.” Ayıkken bunları söylemesini istiyordum çaresizce. Onu yatağa bırakırken başını sola yaslayıp çapkın bir gülüşle bana baktı.
“Sabah yanımda uyanacak mısın?” Çoğu zaman o uyuduğunda gelip uyanmadan çıkardım. Geldiğim zaman yerde yatarken bulurdum onu. Yalnız kaldığında yerde kıvrılarak uyurdu. Bu yüzden daima onu yatağa taşırdım. Farkında olmadan yatakta bana doğru dönüp bir elini koluma koyarak uyumaya devam ederdi.
“Büyük ihtimalle sabah yine gideceğim.” Kaşlarını çattı, örtüyü kalçalarının altından çekip uzanmasını sağladığımda itiraz etmeden uzandı.
“Niye? Benden korkuyor musun sen?” Yatağın kenarına oturduğumda kıkırdayışına sessizce bakarken buldum kendimi. Alkol onu fazla neşelendirmiş, daha dertsiz tasasızmış gibi şen şakrak oluşunu arttırmıştı. Bundan hoşlanmıştım.
“Korkuyorum. Bir adam karısından korkmalı.” Başıyla onayladı beni.
“Evet. Bu yüzden seninle evlendim. İtaatkâr bir kocasın sen.” Kahkaha attığımda yattığı yerden doğrulup parmakları yanaklarımdaki çukurlara bastırıp bana yaklaştı. Refleksle yüzümü geriye çektiğimde kaşlarını çattı ve ondan beklenmedik güçle yanaklarımı sıkıca tutup dizleri üzerinde yükselip yüzlerimizi aynı hizaya getirdi.
Siktiğimin yaraları tekrar sızlarken Kübra’nın yüzüne bakmaya devam ettim. Ormandaki cesareti birkaç kat artmış beni bile aşmıştı.
O sarhoş Hakan.
“Benle alay etme Hakan Karanbey.” Aniden nefesini tuttu ve şaşkınlıkla baktı. “Hakan Karan Bey.” Elini yüzümden çekerken yatağa attı kendini ve kahkaha atmaya başladı. “Şimdi anladım.”
“O kadar dengesizsin ki. Normalde sarhoş olup sızılır. Senin bu yanın bile normal değil.” Cık cıklarken onu omzundan çekiştirip başını yastığa yasladım. Kollarını tekrar boynuma sardı.
“Kocam Bey.”
“Karanbey o.” Elinin gömleğimin yakalarından sırtıma süzüldüğünü hissettiğimde bedenimdeki canlandırıcı hisse engel olamadım. Diğer eli boynumdan yakalarıma doğru kaydı.
“Kocam Bey, sanırım sarhoşum.” Sanırım bende sarhoşum.
Elinin ensemden gömleğimin içine süzülmesine engel olmak için elimi uzattığımda Kübra başını kaldırıp dudaklarımla yanağımın birleştiği kısma dudaklarını değdirdi, kaskatı kesildim.
O senin karın, Hakan.
O sarhoş bir kadın Karanbey.
“Benden kaçma, Kocam. Seni yemem.” Dudaklarımı kulağına yasladım.
“Benden kaçmadığın için senden kaçıyorum, Karım. Çünkü ben seni yerim, her bir parçanı. Tükene kadar tüketirim. Bu yüzden…” Boynumdaki elini çekip bileklerini başının üzerine yasladım. Geri çekildiğimde nefes nefese bana bakıyordu.
“Yine köprücük kemiğimden öpmeyecek misin?” Gözlerimi kıstığımda göz kırptı. Bakışları odama girip koala gibi bana yapıştığı zamanki gibiydi. Gözleri cam gibi parıldıyor ve heyecanını göstermekten çekinmiyordu. “Hadi bunu istediğini biliyorum. Kabul et. Öpülesi bir kadınım.” Evet.
“Eğer sarhoş olmadığın zaman benden bunu istersen yaparım.”
“Sensin sarhoş. Ben değilim.” Öyleydim.
“Bugün burada kalmayacağım. Ne yapacağın belli olmaz.” Boştaki elimle yanağını okşadım. Gözleri kısılırken yanağını elime bastırdı. Bileklerini serbest bıraktığımda elleri bileğime dolandı ve yastığıyla yanağı arasında elimi hapsedip gözlerini kapattı.
“Tamam git. Elini bana bırak.” Gülmeye başladığımda tek gözünü açıp baktı. “Gülme. Uyuyorum burada.”
“Elime ihtiyacım var.” Omuz silkti.
“Benim daha çok ihtiyacım var.” Boştaki elimle yüzüne dökülen saçları uzaklaştırdım. Sarı teller parmaklarımın arasında gezinirken Kübra iç çekti.
“Saçlarım ne zaman uzar. Biliyor musun?” Sesindeki kırgınlık ruhumu acıyla sarıp sarmalıyordu.
“Bilmem.” Annemin saçları hep kısa olduğu için bilmiyordum. Kübra’nın saçları omzuna bile yetişecek uzunlukta değildi. Saçlarının uzun olmasını hayal ederken buldum kendimi. Beline kadar uzayan saçların ona yakışacağını görmeden bile bilebiliyordum. “Saçların niye kısa?”
“Bekir saçımı çekiyordu. Canım çok acıyor diye Medine abla, saçlarımı kulaklarımın altında kesiyordu. Normalde o öldüğü günün ertesi gün saçımı kesecekti.” Elimin ıslandığını hissettiğimde Kübra, yüzünü elime gizledi.
“Burada saçını kesmek zorunda değilsin.” Ağlamasına izin vermek zordu. Ağlamasını bastırdığı bir ömür yaşamışken buna engel olmak istemiyordum. Yine de gözyaşlarını görmek kendimi iyi hissettirmiyordu. Ağlayınca susuyordu ve duygularını anlatmak yerine gözyaşıyla yine yalnız başına akıtıyordu.
“Hastanede de çektiler.” Uykulu gözleri beni buldu. “Uzun saçlarım olmasını istiyorum. Hatice gibi. Sibel’in de saçları çok güzel. Saçlarım upuzun olsun istiyorum. Saçlarımı da korur musun?”
“Saçlarını uzatırsan kimsenin çekmesine izin vermem.” Başıyla onayladı.
“Tamam.” Başını kaldırdığında elimi kendime çektim. Kaşlarını çattı. “Elimi geri ver.” Yatağın diğer yanına uzanırken tüm günün yorgunluğunu yeni fark edebiliyordum. “Elimi ver,” Onu tutup başını göğsüme yasladığımda sustu. “Sus ve uyu.”
“Kalbin niye bu kadar hızlı atıyor?” Bunu kendime defalarca kez sormuştum. Cevabını bulamamıştım. Niye onun yanındayken bedenim kontrolüm dışı tepkilerle sarsılıyordu ki?
“Yoruldum.”
“O zaman uyuyalım.” Elini karnıma yaslarken yanağını göğsüme sürdü. “Çok yoruldum bende.”
“Uyuyalım Karım.” Başımı eğdiğimde saçlarının kokusuyla mayışırken buldum kendimi. Ellerimden biri omuzlarını sararken diğer saçlarına dolandı. Kafamdaki cevapsız sorular da gelecekte olacaklarla ilgili kaygılarımı da siktirip attım. Bu odada onlara gerek yoktu.
Ben bir insandım. Dinlenmekte, yorulmakta, kaçmakta benim hakkımdı.
Karımla uykuya dalmakta hakkımdı.
Anlaşmalı-
Siktir git Karanbey. O benim karım. Anlaşma sikimde bile değil.
Kübra Karan benim.
🖤
Bölüm nasıldı?
Şu ana kadar favoriniz olan karakter kim?
Şu ana kadar kuşkulandığınız veya sevemediğiniz karakter kim?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |