24. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K15 - İHANETİN CEZASI II

K15 - İHANETİN CEZASI II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli okumalar <3

🖤

15. BÖLÜM - İHANETİN CEZASI II

KARANBEY

Merdiven basamaklarını çıkarken çoktan gecenin bir saatini daha devirmiştim. Yukarı çıkacak yüzüm yoktu. Kübra'nın gözlerindeki kırgınlık ve acının sebebi bendim.

Bekir'e inanmamıştım. Sadece...Bana anlatmadığı ve paylaşmadığı ne varsa bilmek, duymak, anlamak istemiştim. Bunun için onu zorlayacak aptal bir zamandı.

Etrafımda o kadar bilinmez olaylar varken birini daha kaldırıp zamanı gelince öğrenirim, diye sineye çekememiştim. Bastıramamıştım sorumu, onunla geçmişimi paylaşmayıp onun bana kendi acı dolu geçmişini anlatmasını istemiştim. Ona hiçbir şeyi anlatmıyorken onun anlatmasını isteyecek kadar bencildim.

Odasının kapısı aralıktı, içeri girmeye yüzüm yoktu. Yavaşça kapıya adımladığımda ilk geldiği zamanlar yaptığı gibi yerde kıvrılmış olduğunu gördüm. Bekir şerefsizinin gece uyurken geldiğini anlatmıştı, bu yüzden yatak ona bu korkuyu yaşatırken yerde yatıyordu.

Bu gece onu korkutan ve kıran bendim.

Her gece yaptığım gibi onu yatağa taşıyabilirdim, aşağıdaki öfkesinden sonra sakinleşip uykuya dalmışken onu uyandıramazdım. Arkamı dönüp odama yönelirken kulaklarımda onun acı dolu sesi yankılanıyordu.

Beni niye hiçbiriniz görmüyorsunuz, demişti. Onu mezarlıkta gördüğüm ilk saniyeden beri ondan başkasını mı görmüştüm? Onun acısını da güçlü davranmaya çalışmasını da görmüştüm.

Niye duymuyorsunuz, demişti. Her gece çığlık atarak uyandığı zamanlar onu sakinleştirirken saçlarını okşadığımı bilmiyordu. Ses tonundaki en ufak değişim için bile gözlerine bakarken buluyordum kendimi.

Onu duyup görüyordum.

"Onun da mı üzdün?" Ali'nin sesi zihnimde yankılanırken odamın kapısını ardımdan kapattım. Birkaç gündür onu duymadığım için rahat hissederken yine her şey başa sarmıştı.

"Siktir git. Seninle uğraşamam." Kolumdaki sızlayan yaralarla gözlerimi sıkıca kapattım. Gözlerimin önünde Kübra'nın kırılmış yüz ifadesi belirdi. Sızı şiddetli ağrıya dönerken güç bela gözlerimi aralayıp yatağa oturdum.

"Annemin canını aldığın zamanki gibi bok ettin her şeyi." Sırtımı yatağa bırakıp gömleği ağır ağır çözmeye başladım. "Sen zarar ziyansın Hakan. Dokunduğun her şeyi yakıp yıkıp üzersin." Gömleği üzerimden atarken yataktan çıktım.

"Doğruları söylediğim için beni görmeye ve duymaya devam ediyorsun." Başucumdaki uyku ilacının kapağını çevirdim. Her zamanki dozun iki katını ağzıma atıp şişemdeki suyla yuttum.

"Annemin yaşayacak hali mi kaldı? Sen orada değildin." Banyoya yönelirken kurduğum cümle fısıltıyı andırıyordu. Ali'nin zihnimdeki sesini kesen bir cümleydi. Üzerimdeki kıyafetleri tamamen çıkartırken suyu açıp yaraların yangını söndürmeye çabaladım. Alnımı fayans duvara yaslarken dişlerimi birbirine kenetledim.

Onu da mı üzdün? Zihnimde aynı cümle yankılanırken cevabı itiraf edemiyordum kendime. Onu üzmemiştim.

Ona inanmadığımı sandığında onu paramparça etmiştim.

Aptal kelimelerin birleştiği aptal bir cümleyle her şeyi mahvetmiştim. Hatamı açıklamama izin vermeden dinlememişti beni. Arkasını dönüp gitmişti.

Suyu kapatıp üzerime eşofmanlarımdan birini geçirirken adımlarım kendiliğinden onun olduğu odaya yöneldi. Aralık kapıyı tamamen açarken onun yerde yattığı yerin yakınında diz çöküp onu uyandırmamaya dikkat ederek kucağıma aldım ve yavaşça yatağa uzanmasını sağladım. Örtüyü üzerine örterken birkaç dakika sessizce onu seyretmeye başladım.

Gözleri şiş burnu kıpkırmızıydı. Ağlatmıştım onu.

Göğsümdeki yara sızlarken arkamı dönüp odadan çıktım. Odama gitmek beni ilk kez korkutuyordu. Tüm gece Ali'yi göreceğimi biliyordum. Kübra'yla uyumak bana huzuru veriyordu, sessizce ve kabussuz deliksiz bir uykuyu.

Adımlarım balkona yöneldi. Kabustan uyanıp nefes almak için kaçtığım zaman, karım benim gibi uyuyamamış koltuğuma yerleşmişti. Şimdi o koltuğa adımlarken o gün hissettiğim rahatlığı hissetmekle yanıp tutuşuyordum.

Yakıp yıktığım o kadının varlığına anılarımla sarılmak istiyordum.

Koltuğa otururken başımı koltuğun arkasına yaslayıp gökyüzüne çevirdim bakışlarımı.

"İyi bok yedin." İç çekip ağırlaşan gözlerime itaat ettim.

🖤

Birkaç gündür huysuzdum. En büyük sebebi gözleri gözlerime değmeyen kadındı. Konuşmaları azalmıştı, zihnimdeki gürültüyü susturan konuşmaları beni terk etmişti. Zihnimdeki gürültü işkenceden farksızdı.

Kahkahasını duyduğumda Faruk'un gülerek ona anlattığı her neyse bunu bile kıskanırken buluyordum kendimi. Benim dışımda herkese gülümseyip konuşan kadın bana susmuştu. Varlığımı reddetmiyordu, benden kaçmıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Onu kırıp dökmemişim de sıradan biriymişim gibi...

Gözleri de sözleri de bana yasaklanmıştı.

"Bok gibi görünüyorsun." Öyle hissediyordum. Yumrukladığım kum torbasına bir yumruk daha atarken onu görmezden geldim. Patlayacak bomba gibi hissediyorken onun da kalbini kıracağımı biliyordum.

"Sus Faruk. Hiç keyfim yok."

"Kübra'yı dışarı çıkaracağım. Rica etti." Duraksarken öfkeli bir soluk aldım. Omzumun gerisinden ona baktığımda ellerini cebine koyup omzunu duvara yaslamış olduğunu gördüm. "Siz ne zaman aranızdaki problemi çözeceksiniz? Kübra baya beni kız kankası gibi yanında gezdiriyor, yalan yok hoşuma gidiyor falan ama yakında oje sürüp saçlarımı sarmaktan korkuyorum."

"Kübra sen varsın diye beni görmezden geliyor zaten." Homurdandım.

"Seni görmezden gelmiyor, biliyorsun." Askılığa astığım havluyu alıp terimi silerken dilimin ucuna gelen soruları bastırmaya çalıştım. "Bekir'le ilgili haberi aldın mı?" Başımı onaylarcasına salladım, hançerle onu nasıl yaraladıysam ellerinde hasar kalma ihtimali vardı. Elini kullanamayacaktı belki de. Sürünsün it.

"Bekir'i konuşmayacağım."

"Kübra'yı da konuşmuyorsun." Gömleğimi giyerken sustum. Benimle konuşmuyorken onun hakkında bir başkasıyla konuşmak iyi hissettirmiyordu. Sanki bana sustuğu gibi susmalıymışım gibi geliyordu. "Bana Sibel'le ilgili tavsiye veren Hakan, şu an niye adım atmıyor?"

"Çünkü ben onun canını yaktım. Sen Sibel'in canını yakmazsın." Gömleği iliklerken huzursuzluğum büyüyordu. Duygularımı ifade etmek her seferinde canımı yakardı. Susmak, konuşmaktan daha az can yakardı. Yıllardır edindiğim özellikti bu.

"Konuş Hakan. Kadınlar sustuğunda konuşması gereken biziz. İkinizde susmaya devam ederseniz, aranızdaki kapanan uçurum büyüyecek. Normalde Kübra konuşur, sustuysa sıra sende."

"Beni dinlemiyor ki. O ite inanmadığımı söyledim, her şey gerçek, deyip odasına gitti. O kadar kırgın ki elimi uzatsam paramparça oluyor. İşin garip yanı bir cümlem bile onu yıkıyor. Onu o kadar parçalamışlar ki parçalarını birleştikçe dağılıyor."

"O senin parçalarını sabırla birleştiriyorsa sen de bunu yapacaksın. Sen farkında olmayabilirsin ama görüyorum. Sen doğduğun eve hapsolarak büyüdün, baban defalarca kez seni parçaladı. Sustun. Azra teyze beni kenara çekerdi. Hakan artık konuşmuyor...Sana bir şey anlatıyor mu?...Bende şaşırırdım. Çünkü konuşurdun. Bana susmazdın, şimdi aynısını karına yap. Çünkü hapsolan ve kurtulmaya çalışan artık o." Söylediklerini hazmederken yaslandığı yerden doğruldu.

"Kovanın dolu tarafından bak, seni önemsemiyor olsa sözlerini siklemezdi."

"Kova mı?" Gözlerimi kıstığımda Faruk başını geriye yaslayarak kahkaha attı. "Karın, Türkçemi bozuyor. Bu gidişle topluca Türkçe dersi almaya başlayacağız bak. Barışın siz." Dudaklarım hafifçe kıvrılır gibi oldu. Kovanın dolu tarafı mı? Manyak kadın.

"Kitap almaya gitmek istedi, kitapçıya gideceğiz." Elini koluma vurup göz kırptığında minnettar bir ifadeyle başımı salladım. "Konuş Karanbey." Kapıdan gözden kaybolduğunda olduğum yerde birkaç saniye dikildim.

Konuş Karanbey.

Antrenman odasından çıkıp koridorda ilerlerken soldaki kapının kilidine cebimdeki anahtarı takıp çevirdim. Işıkları açarken içeri girip ardımdan kapıyı tekrar kilitledim. Aklımı Kübra'dan uzaklaştırmak için çalışmaya ihtiyacım vardı.

Karşımdaki duvarın tam ortasında babamın fotoğrafı vardı ve çizgilerle eşleştiği ortakları. Melih'in getirdiği dosyadaki bağlantılar bazı soru işaretlerimi yanıtlamıştı. Uzaktan birbirine bağlanan olaylara göz gezdirirken oturmayan bir parça vardı. Bulamıyordum.

Babam uzun yıllardır Rusların desteğini alarak gücüne zaten güç katmışken niye onların yerine göz koymuştu anlayamıyordum. Karteller ticarete girdiğinde İtalyan'lar ve Ruslar savaşacaktı. Zayıf oldukları ilk anda karteller, Capo'luğu, babam da Bratva'yı indirecekti.

Capo da Pakhan da bunu göremiyor muydu?

Babamın Rusların koltuğunu istemesinde hiçbir mantıklı yan yoktu. Bağlantılarının çoğu Rus'tu ve Rus mafyası yıllardır kana önem verirlerdi. Örneğin bir İtalyan adamla bir Rus kızı evlenmiş olsun ve ailede bir tek onlar lider olabilecek varis olsunlar, o İtalyan adama izin vermemek için onu öldürüp son Pakhan'ın en güvendiği sadık adamı lider olurdu.

Kan asla bozulamazdı.

Bakışlarım Pakhan ve iki torununda gezindi. Fedor, Pakhan'ın Türkiye'deki, Rascol İtalya'daki koluydu. Fedor'u babamla toplantılarında görmüştüm ve günahımı bile vermeyeceğim piçlikteydi. Rascol'sa, Enrico'dan nefret ederdi. Sürekli İtalyanların işini baltalayan oydu.

Telefonum arka cebimde titrerken çıkartıp koltuğa attım kendimi, ekranda Enrico'nun numarasını vardı. Bu herif kesinlikle psişik falandı, ne zaman Capolukla ilgili düşüncelere dalsam hissedip bana ulaşıyordu.

"Enrico?" Görüntülü aramayı cevapladığımda ekranda, maskeli ve ışıklandırmanın yetersiz olmasıyla gözlerini bile seçemediğim silüet belirdi. "Acil bir durum mu var? Adamın Melih buralarda olması lazım. Haber gönderirdin kendini göstermeden." İtalyanca konuşurken en az Türkçe kadar iyi telaffuzum vardı. Kübra, Rus olmak yerine İtalyan olsaydı konuşmamla alay edemezdi.

Kübra'yı düşünme Hakan. Toplantıdasın.

"Karanbey...Uzun bir süredir işlerim yoğun." Ses değiştirici kullandığı için robotik ses tonu vardı. "Melih'in kimliğini sen mi buldun? Yoksa hain Gerardo mu yetiştirdi?" Gerardo, Douglas'ın gerçek ismiydi.

"Onun Capo'luğa yüzde yüz sadık olduğunu en az benim kadar iyi biliyorsun." Birkaç saniye duraksar gibi olsa da başını onaylarcasına salladı.

"Onu veya küçük böceğimi konuşmayacağım. Topraklarınızda kartel tırlarının göründüğüne dair istihbarat aldım. Seninle ticaret yapmamın nedeni güç için aileni bile harcayacak hırsta olmamandı. Fikirlerin değişti mi? Baban gibi mi güç aşığı olmaya mı karar verdin?" Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Sesindeki alaydan hoşlanmamıştım.

"Kartellerle anlaşan ben değilim. Ferhat'la bir iki sevkiyatı ortadan kaldırdık ama ısrarcılar. Sadece babama güvenerek ticarete katılıyor olamazlar. Aptal değiller." Bakışlarım duvardaki güçlü ailelerde gezindi.

"Sicilya'daki ticaretimi biri engelliyor. Üzerine Türk pazarındaki hakimiyetim tehdit altında. Sorunu kökten çözmek için Melih, babanı öldürecek." Annemin olmayan mezarını anımsadığımda nefesim kesildi.

"Olmaz." Sertçe konuştuğumda öne doğru eğildi ve loş ışığa rağmen gözlerinin yeşilini görebildim. "Ne demek olmaz?"

"Burası benim topraklarım ve ticaretim. Ben nasıl senin topraklarındaki problemlerine karışıp hakimiyet kurmuyorsam sende benimkinde yapamazsın." Bir süre sessiz kaldığına ekrandan uzaklaştı.

"O zaman sana açık çek. Eğer problemi çözmezsen ve her şeyi batırırsan babanı öldürmeye gönderdiğim adam seni ve karını hatta tüm aileni öldürür." Beni kışkırtıyordu ve başarılı bir hamleydi bu.

Mantıklı ol Hakan.

"Düşmanım olacaksan benim de kullanacağım kozlarım olur. Beni asla tehdit etme."

"Kozun karın mı?" Kübra'yı buna dahil etmeyi düşünmemiştim bile. Açık bir şekilde ondan haberi olduğunun altını çizerek bile beni tehdit ettiğini görebiliyordum.

"Kozum kardeşini bulmak ve gebertmek olur Enrico. Sakın karımı ve ailemi bir daha tehdit edip ağzına alma." Telefonu kapatırken yanımdaki boşluğa attım. Enrico sinirimi bozsa da sağlam bir müttefikti ve gergin olan sinirimden payına düşeni almıştı.

"Aferin sana Hakan. Başlayacağım derdine de tasana da. Tut lan çeneni." Enrico siktirsin gitsin ben zaten güçlüyüm egosuna giremezdim. Güçlüydüm evet, dünya pazarı için değildi bu. Belki de babamı alt edemeyişimin en büyük nedeniydi bu. O dünya pazarında söz sahibi olan ilk üç mafyadan birinin lideriydi.

"Sikerler." Telefonum titrerken tekrar elime aldım. Mesaj Enrico'dandı. Yine o özlü sözünü göndermişti. Garip bir zihni vardı.

"Dagli amici mi guardi Dio, che dai nemici mi guardo io." Beni dostlarımdan Tanrı'm korusun, düşmanlarımdan ben kendimi korurum.

~Enrico~

O beni tehdit etmişti, karşılığında ben de onu. Dostu mu görüyordu düşmanı mı hiç bilmiyordum. Farklı bir kafa yapısını yıllardır çözememiştim. Telefon tekrar titredi.

"Non credo in Dio, Karanbey. Spero che da qualche parte lassù ci sia." Tanrıya inanmıyorum, Karanbey. Umarım oralarda bir yerde vardır.

~Enrico~

Dolaylı yoldan dostu olduğumu ima ediyordu. Gözlerimi kapatıp başımı koltuğa yasladım. Akıllısı beni bulmuyordu.

🖤

KÜBRA

Sibel kafeye girdiğinde Faruk onu görmeden telefonuna bakmaya devam ediyordu. Aklımı Hakan'dan uzaklaştırmak için kitaplar almıştım ama işe yaramamışlar kenarda eve gitmeyi bekliyorlardı. Bende zihnimi kurcalayan-Hakan'ın olmadığı- soruların cevabını bulmak için kendime uğraş edinmeye karar vermiştim. Sibel beni aradığında gelmesinde hiçbir sorun görmemiştim.

"Merhaba." Sibel'in çekingen ses tonuyla Faruk oturduğu yerde sıçrarken eli çay bardağına çarptı ve üzerine döküldü. Küfür mırıldanırken gömleğini çekiştirdi. Durduk yere adamı yakmıştım resmen.

"Buradayız git sen." Ellerimi salladığımda ters ters bana baktı. "Seni bekliyoruz." Elinde olsa bir kaşık suda boğacakmış gibi bakıyordu. Tek kelime söylemeden arkasını dönüp masadan uzaklaşırken başıyla korumalardan birine işaret verdi. Yakınımızdaki masalara yerleştiler. Niye onu koruyacak adam yanına almıyordu ki?

"Fuat." Koruma ayaklanıp masaya yaklaştı. "Faruk'la gider misin?"

"Emredersin yenge." Masadakilere hızla bir şey diyerek Faruk'un peşine takıldığında rahat bir nefes aldım. Sonuçta onu öldürmek isteyen birileri olmuştu ve Fuat hain listemde değildi, bir problem anında müdahale edebilirdi. Bugün yanımızda gelen hiçbir korumanın şüphelendiklerimden biri olmadığını görebiliyordum.

"Her şey yolunda mı? Abimler toplantıda olanları anlattı." Sibel'e çevirdim bakışlarımı. "Karanbey'le abin atışmış." Gözlerinde meraklı bir kadının ifadesini aradım ama yoktu. "Sorunu bilmiyorum ama umarım çözebilirsiniz. Sevdiğin adamla ailen arasında kalmak berbat bir döngü haline gelebiliyor."

"Sorun..." İç çekerek sustum. Hakan'ın dertleşeceği bir Faruk'u vardı ve konuşacak bir arkadaşım bile yoktu. Psikoloğuma anlatmak samimi hissettirmiyordu. Sibel'e anlatıp rahatlayacak kadar tanımıyordum onu. Melih'e dert yandığım onun da bana laf atıp küçümsediği anları özlüyordum.

"Bekir'in baskıcı biri olduğunu söylemiştim ya." Başıyla onayladı. "Karanbey'le evlenmemi istememişti zaten. Hala kabul etmiyor. Biraz tartıştık, canımı yakmayı deneyince de...Sonrasını duymuşsundur zaten." Hakan'ın kaybettiği kontrolünden payımı almıştım ve şu an hissettiğim negatifliği buna borçluyduk.

"Haftalar geçti Kübra. Baban ve ablan evet demiş. Sen kabul etmişsin. Abin niye seni bu kadar sıkıyor ki?" Bekir'in saplantılı bir adam olduğunu anlatmak istesem de kendimi durdurdum. Hakan'ın babası ona çalışmadığımın başından beri farkında olup hiçbir şey yapmamış olsa da benim kaçırılıp hapsedilmiş olmam hala büyük bir sırdı. Kimden sakladığımızı bilmiyordum, belki de zihnimdeki anılar gibi silinip tamamen bu gerçekten kurtulmak istiyorduk.

"Abim deli."

"Abisi deli olmayan var mı?" Hafifçe güldüğünde dudaklarımı kıvırdım. "Ben beşiyle büyürken neler çektim bir bilsen."

"Anlatsana." Merak etmiştim, kalabalık bir ailenin nasıl hissettirdiğini ondan duymakla dolup taşıyordum. Belki onu dinlemek zihnimdeki beni dolduruşa getiren sesli düşünceleri duymama engel olurdu.

"Ferhat abim, en fedakâr olandır. Babamdan daha iyi bir baba oldu hepimize." Gözlerindeki sevgiyi iliklerime kadar hissedebiliyordum. "Ondan sonra Burhan abim, en neşeli ama içten içe en mutsuz olan."

"Niye? Yani özel değilse." Boğazımı temizleyip fazla meraklı görünmemek için ses tonumu alçalttım.

"Bilmem. Hep içinde yaşıyor." Masaya yaklaşan garsona sipariş vermek için duraksadığında sabırsızca parmaklarımı birbirine kenetledim. "Diğer abinler?"

"Meraklısın. Bunu sevdim." Kocaman gülümsedi. "Osman dört numara." Abilerinden birini atlamıştı. Bunu fark etmemişim gibi onu dinlemeye devam ettim. "O tüm bu işlerden uzakta. İçimizde en az hasarlısı o. Dünyayı gezer, hayatını özgürce yaşar. Meriç biliyorsun zaten. Başımın acı tatlı belası."

"Özkan diye bir abin daha vardı." İrkildi ve gülüşü küçüldü. Bakışlarını eğerken masanın üzerindeki ellerini kucağına indirdi. "O da ülke dışında. Geziyor." Geziyor kısmında sesi titremişti.

"Kalabalık bir ailen var." Onun enerjisini düşüren isimden uzaklaşması adına ses tonumu yumuşatmıştım. "Çok şanslısın Sibel." Dudakları tekrar eski sıcak gülüşüyle kıvrıldı.

"Aslında babamı sayarsam altı erkekle büyümüş olmanın bolca avantajı olduğunu söyleyebilirim. Erkekleri iyi tanımamı sağladılar ve onları sinir edecek o sınıra ulaşmadan adımlarımı kontrollü bir şekilde atmayı öğrendim. Çoğunu yönetmenin o kadar kolay yolları var ki. Şaşırırsın." Ferhat'ın, Sibel'i yetiştirdiğinden bahsettiğini hatırlıyordum. Sibel zeki bir kadındı ve şu an sesindeki tek düzelikten bile kendine güvenen o kadını görebiliyordum. Sessiz kaldım. Sohbet aniden sessizliğe gömüldüğünde bakışlarını etrafta gezdirdi.

"Faruk nasıl?" Bakışlarında işte şimdi meraklı bir ifade belirmişti. "Yani arıyorum...Açmıyor." Sesi fısıltıyı andıracak şekilde kısıldı. "Karanbey onun iyileşme süreciyle yakından ilgilendirmiştir tabi." Sesindeki minnettarlığa karışmış kırgınlığı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Faruk'la niye ayrıldıklarının farkında değildi ve kendisini bırakmasına rağmen onu merak ediyordu.

"Faruk iyi. Artık yaraları canını yakmıyor." Çünkü canını yakan başka olaylar yaşandığı için yaralarını umursamıyordu. Başını ağır ağır onaylarcasına salladı. Faruk masaya yaklaşırken bakışlarımız kesişti. Beni öldürme şansı olsa şu an yaparmış gibi görünüyordu.

"Abinler merak etmeden git, Sibel." Masaya yaklaştığında Sibel'e bakmadan masaya dikmişti gözlerini. Sibel'in kırgın bakışları Faruk'a çevrildiğinde ikisinin birbirlerine bakmadan bile sevgilerini etrafa yaydıklarını hissedebiliyordum.

"Senin için gelmedim zaten. Kübra'yla buluşmaya geldim." Gözlerindeki kırgınlığa nazaran ses tonu ifadesizdi ve netti. Sanki Faruk'un davranışları onun umurunda değilmiş gibiydi.

"Beni gördün, git o zaman." Faruk'un cümlesi beni bile kırmıştı. Sibel sandalyesinden kalktığında kollarını göğsünde çaprazladı. "Rahatsız olan sensin Faruk. Çok rahatsızsan git korumaların yanında otur. Gitmiyorum." Faruk sonunda onun gözlerine baktığında ikisi birbirine meydan okurcasına dikleniyorlardı.

"İkinizde sakin-"

"Sen karışma." İkisi aynı anda bağırdığında sustum. Bana niye bağırıyorlardı ki? Ufak bir çocuk gibi sessizce onların tartışmalarını seyrederken buldum kendimi.

"Gidiyoruz Kübra." Faruk elini salladığında kalkmak için acele etmemi işaret ediyordu. "Kübra kalıyor. Sen git." Sibel onun tam tersi zıtlıkta direktif verince kaşlarımı çattım. İkisinin birbirini görmesi her şeye ve herkese rağmen birbirlerine sarılmalarını sağlayacağını düşünmüştüm. İkisi de inatçıydı.

"Sibel nereliydin sen?"

"Rize." Bakışları hala Faruk'taydı. Faruk'ta Artvin'liydi. Karadeniz bölgesindekilerin sinirli olduğunu ve inatçı inek olduklarını okumuştum.

İnatçı keçi o Kübra.

"Üç çay alabilir miyiz?" Garsona seslendiğimde elimi yanağıma yaslayıp dirseğimi masaya koydum. Faruk çay içince sakinleşiyordu. Sibel'de de bu işe yararsa ikisini de susturabilirdim. Telefonum titrerken bakışlarımı onlardan ayırıp ekrana çevirdim.

"Yarın toplantı var." Hakan'dandı. Her ne kadar gitmek istemesem de o toplantılarda birilerine bir şey olduğu için onu yalnız bırakmak içimden gelmiyordu. Konuşmadan da onun yanında var olabilirdim.

"Tamam." Mesajı gönderip masaya yaklaşan garsonla kesiştirdim gözlerimi. "Çay içen?" Garson tepsideki bardakları bırakıp gittiğinde dikkatlerini bana verebilsinler diye yüksek sesle konuşmuştum. Dikkatlerini çekmiş olacak ki aynı anda bardağa uzanıp kafaya diktiler. Sıcak çayı su içer gibi içtiler. Şaşkınlıkla bakarken aynı anda bardaklarını bıraktılar.

"Sonra görüşürüz Kübra." Sibel arkasını dönüp çıkışa yöneldiğinde Faruk'un meydan okuyan ifadesi dağıldı ve omuzları çöktü, gözlerindeki özlem sevdiği kadını seyrederek katlanıyordu.

"Sibel'i niye çağırdın?" Bakışları beni bulduğunda yavaşça Sibel'in kalktığı sandalyeye oturdu. Yılmaz ailesi kapalı kutuydu ve meraklı biriydim. Sibel o evde bana yakın davranan tek kişiydi. Ferhat kardeşleri konusunda ketumdu. Sibel'se paylaşımcı.

"Kızmayacaksın ama?" Devam etmem için başını salladığında parmaklarımı sıcak çay bardağının etrafına usulca doladım. "Anlamaya çalışıyorum. O evde bir şeyler doğru değil. Burhan'ın yapmadığından emin bir şekilde konuştun ve onu duydum. Ya diğerleri? Ferhat ve Burhan dışındaki diğer Yılmazlar?"

"Sibel'i kullanıyorsun." Bu kötü bir şeydi belki de.

"Kullanmak değil bu. Tanımaya çalışıyorum. Yılmaz ailesi tamamen düşman mı? Yoksa değiller mi? Şüphelerimi gidermeye çalıştığım için özür dilemeyeceğim. Meraklıyım ve unuttuysan hatırlatayım, Ali'nin katillerini bulmak için Hakan'a söz verdim." Sustuğunda içmediğim çayımı onun önüne ittiğimde uzanıp eline aldı ve öncekinin aksine yavaşça yudumlamaya başladı.

"Sibel'den şüphe duyuyor musun?" Sesindeki merakla duraksadım. Sibel'den şüphelenmem için hiçbir şey yaşanmamıştı. Herhangi bir cümlesi beni rahatsız da etmemişti. Faruk'un sorusu zihnimde olmayacak senaryoların açığa çıkmasına neden oldu. Sibel işin içinde miydi?

"Sibel ayrıldığınızı abilerine anlatmamış." Faruk'un kaşları çatıldı. "Ümit Karan'ın evine gittiğimiz gün seninle buluştuğunu söylemiş. Yani Ferhat öyle söyledi." Bakışlarındaki düşünceli ifadeyle öne eğildim. Eğer Sibel'in, Ali'yi öldürdüğünü bilse bunu gizlemek için Bekir'i tehdit eder miydi? "Sen o gün evde değil miydin?"

"Kalkalım Kübra." Oturduğu yerden kalkarken bakışlarındaki gitgide büyüyen karmaşanın nedeni benim gibi düşüncelere dalmış olmasındandı. Sibel'in niye ayrıldıklarını gizlediğini de onunla buluştuğu yalanını söylediğini de bilmiyordu.

Aklımı kurcalayan sorular dağ gibi büyürken oturduğum sandalyeden kalktım. Sibel, Ali'nin katillerinden biri miydi, bilmiyordum. Bildiğim tek bir şey vardı. Sakladığı bir gerçek vardı.

KARANBEY

Zaman ilerlerken bileğimdeki saate bakıp duruyordum. Kaç saat olmuştu? Kitap almak bu kadar uzun süremezdi. "Patron başımı döndürdün." Adımlarım dururken Douglas'ın olduğu masaya adımlayıp her zamanki yerime yerleştim.

"Hangi kitapçıya gittiler?" Douglas omuz silkti. Tabi ki bilmiyordu. Yanımdan ayrılmamıştı ve tüm öğleden sonrasını aptal mafyalara bakarak geçirmiştim onunla.

"Çok fazla gerginsin. Bu gidişle patlaman an meselesi Patron." Buna itiraz etmek istesem de doğruları söylüyordu. "Masadaki davranışların seni sorgulamalarına neden oluyor. Üstüne eşinin sözde abisini tekme tokat dövmen...Kendi kendine engel olup işleri batıracaksın." Ses tonu bir abinin tavsiye verişi gibi yumuşamıştı.

"Karıma uzatılan ele sessizce bakmamı mı bekliyorlardı? Onu öldürmediğime dua etsinler."

"Aslında öldürsen hiç fena olmazdı." Hafifçe güldü. "Uzun zamandır kimseyi öldürmüyoruz." Ruh hastası.

"Niye beni durdurdun lan o zaman?"

"Yenge oradaydı. Korkudan bayılıp kalacak gibi duruyordu." Duraksadığımda arkasına yaslandı. "Ona birini öldürdüğün anı seyretmiş olsaydın, pişmanlık seni kemirip dururdu." Bu yüzden mi durdurmuştu beni? "Bekir gibilerle arandaki fark bu." O anlık öfkeyle Bekir gibilerinden biri olacak kadar gözüm kararmıştı.

"Hala sana sinirliyim."

"Biliyorum. Sinirli olsan da kıçını kollayacağım." Kaşlarım çatıldığında kollarını göğsünde çaprazladı. "Capo beni aradı. Onu tehdit mi ettin?" Keyfim yerine gelirken başımı onaylarcasına salladım. Aklımı kurcalayan sorun o değildi.

"Capo'n beni mi şikâyet etti?" Douglas'ın gülüşü verandada yankılandı.

"Onun gibi bir şey. Yengeye dikkat etmemi söyledi." Gözlerim kısılırken Douglas öne doğru eğildi. "Sen ve o tehlikede olduğunuz zaman önceliğim onu kurtarmak olacakmış." Enrico iyice canımı sıkıyordu. Bunu daha öncesinde Douglas'a söylemiştim. Yine de burnunu evimin içindeki düzene sokuyor olması canımı sıkıyordu.

"Capo'n canımı sıkıyor Doug."

"Capo'm benim de canımı sıkıyor Patron." İç çekti. "Yine de ben bana yapılanı kolay kolay unutan bir tip değilim. Sana daima İtalyan kanım önceliğim olduğunu da söyledim. Enrico biraz fevridir, aniden parlar, kararlar alır. Yine de Capo'm neticede. Son zamanlarda farklı davranıyor. O babasını devirdiği zamanki acımasızlığından arınmış gibi. Kübra'nın hatırlamadığı geçmişini istiyor ve görüyor, arada yananın o olduğunu. Ona zarar vermeyecek. Endişelendiğini görüyorum, yapmayacak."

"Telefondaki tehdidi hiç öyle söylemiyordu Gerardo." Omuz silkti.

"İletişimsiz piçin teki o yüzdendir." Bakışlarında sinirleneceğimi bildiği bir ifade belirmişti. "Yani biraz sana benziyor bu açıdan." Ters ters baktığımda elini iki yana açarak teslim olurmuş gibi ellerini kaldırdı.

"Ben iletişimsiz falan değilim."

"31 yaşında adamsın. Şu ani öfkelerinden sonra mantıklı cümle kuramayışın her seferinde beni deli ediyor. Kontrollü birisin ama bazen sinir bozucu derecede Faruk'a benziyorsun." Kaşlarımı çattığımda omuz silkti, elini cebine attı.

"Yıllardır seninleyim. Senin en büyük problemin ne biliyor musun?" İşte şimdi yol gösteren abi rolünü açmıştı. Sessizce konuşmaya devam etmesine izin verdim. Birileriyle konuşmazsam patlayacak gibi hissediyordum.

"Her şeyi, herkesi, her sorunu kendi omuzlarına yükleniyorsun. Sormuyorsun. Konuşmuyorsun. Zihnindeki tilkilerle konuşup kendi kendini öfkelendiriyorsun. Kübra anlatmıyor diyorsun, sordun mu?" Sormamıştım. Cevabını almış gibi başını sallayıp cebinden sigarasını çıkarttı ve paketi masanın üzerinden bana attı.

"Yalnız olmanın kolaylığı zihnindeki tilkiyle yaşayabilmekte...Sen artık yalnız değilsin, Karanbey. Karın var. Ona güvenmeyeceksen, sana güvenmesine izin vermeyeceksen gönder gitsin." Kaşlarım çatılırken uzanıp sigara paketinden bir dal dudaklarıma yasladım. Zippoyu yakarken uzandı ve sigaramı yaktı. Sigarasından derin bir soluk zippoyu tekrar cebine tıktı.

"Güvenmek o kadar kolay değil."

"Sen ona güveniyorsun. Bunu kendine itiraf etmek istemiyorsun. Onun getirdiği kahveleri sorgusuz sualsiz içiyorsun, onun kucağında savunmasız bir şekilde uykuya dalabiliyorsun. Evdeki hainleri bulması için ona güvenmiyor musun? Normalde bu işi ya ben ya Faruk üstlenir. Sen eşine güveniyorsun." Söylediklerini hazmederken sigara bitene kadar sessizliğimi korudum. Her cümlesinde haklıydı. Ona güvenmesem onun yanında tetikte olurdum.

"Sen Ümit Karan değilsin." Sigaramı dudaklarımdan ayırıp dumanı serbest bıraktım. "O da Azra Karan değil." İrkilirken bakışlarım onunkilerden ayrıldı. Düşündüğüm bu değildi.

Annem babama aşık bir kadındı, aşkı onun sonu olmuştu.

Babam anneme aşık bir adamdı, aşkı onun takıntısı olmuştu.

Ben Kübra'ya aşık değildim, o da bana değildi. Babam veya annem gibi değildik.

"Kendine sorman gereken tek bir soru var." Bakışlarım tekrar onu buldu. "Geçmişi tekrar yaşatmak mı istiyorsun yoksa geçmişten ders alıp hayatını buna göre daha farklı bir şekilde mi devam ettirmek istiyorsun?" Sigarasından son kez bir soluk alıp küllüğe bastırdı ve önündeki dosyaya çevirdi bakışlarını.

Sorduğu sorunun zihnimdeki cevabı hayırdı. Geçmiş tekerrür edemezdi. Babamın kıskançlığı, öfkesiyle yakıp yıkışı ve bir kadını kendine mahkûm bırakışını başka bir kadına yapamazdım.

Karıma bunu yapmazdım.

Kübra'ya bunu yapamazdım.

Öfkemin veya dilimden çıkan zehirli sözlerin hedefi o değildi. Her iletişimsizlikte onu böyle yakıp yıkarsam benim ne farkım kalacaktı onu yakanlardan?

Bahçe kapısı açılırken iki araba peş peşe girdi. Yavaşça durdukları zaman Kübra ve Faruk arkadaki arabadan indiler. İkisi hararetli konuşurken Kübra'nın gülüşü kulaklarıma ulaştı.

Faruk, evine yöneldiğinde Kübra verandaya doğru adımlamaya başladı. Basamakları çıkıp "Kolay gelsin." Dedikten sonra içeri girdi. Gözlerini benden kaçırıyordu. Bu öfkelenmeme neden oluyordu. Sözlerini de gözlerini de gülüşünü de benden almamalıydı.

"Nereye Patron?" Douglas'a cevap vermeden içeri girdiğimde Kübra'nın basamakları çıkıyor olduğunu gördüm. Adımlarım onunkileri takip ederken sakin bir tavırda konuşmak adına kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.

Odasına girerken her zamanki gibi kapıyı aralık bırakmak için döndüğünde beni gördü. Bakışlarını hızla kaçırıp kapıyla uğraşmadan içeri girdi. Açık olan kapının önünde durup kapıyı tıklattım. Üzerindeki montu çıkartırken kaşları çatıldı.

"Girebilir miyim?"

"Benim söylediklerimin bir anlamı yok. Dilediğini yap." Çantasını bırakırken odanın diğer ucuna gidip aldığı kitapları penceresinin önündeki pufun üzerine bıraktı. Benimle konuşmayı kestiği andan beri vaktini ya Faruk'la ya da kitaplarla dolduruyordu.

"Kitaplar Türkçe mi Rusça mı?" Arkasını dönmeden duraksadığında yerimden kıpırdamadan kapı aralığında dikilip duruyordum. Bana içeri girmemi söylememişti. Girmek istiyordum ama onun söylemesine ihtiyacım vardı.

"İkisi de." Diye mırıldanıp bana doğru çevirdi bedenini. Gözleri yine benimkilerle kesişmiyor ve aramızdaki mesafede çok daha uzakmış gibi hissettiriyordu.

"Karım." Bakışları, gözlerime çevrildiğinde bir adım gerilemek isterken buldum kendimi. Gözleri keskin bir bıçaktan farksızdı ve göğsüme saplanırmışçasına acıtmıştı.

"Yarın toplantı olacağını söyledin. O zamana kadar bana öyle seslenme. İnsanlar yokken bana bile yalandan karınmışım gibi davranmana gerek yok." Kaşlarım çatılırken Kübra odanın içinde bana doğru yürümeye başladı.

"Sana karım, demem birilerini kandırmak için veya-" Kapıyı suratıma kapattığında dudaklarımı birbirine bastırıp derin bir soluk aldım. Sakin ol Hakan. Sakin ol. "Karımsın ve sana daima karım deyişime kimse karışamaz." Kapısını kilitlediğinde afallarken buldum kendimi. Kilitli bir odada kalamazdı, Melih söylemişti.

"Ben gideceğim. Kilidi aç." Açmadı. "Seni rahatsız etmeyeceğim. Aç kilidi."

"Benimle konuşma."

"Tamam. İnatçı. Gidiyorum. Aç kapıyı. Krize girersen yemin ederim kapıyı kırarım sonra da tamir ettirmeden kilitlenmeyen bir kapın olur." Birkaç adım kapıdan uzaklaşırken kilidi açtığını duydum.

Beni affetmeyecekti. Basit bir özür veya kendimi açıklama ona yetmeyecekti.

Hakkıydı.

🖤

Sofraya yerleştiğimizde Kübra, Faruk'un yanına oturdu, kaşlarım ağır ağır çatıldı. "Yenge orası benim yerim." Douglas konuştuğunda ters ters ona baktı. "Yerim değişince yemek yiyemiyorum. Aç kalıyorum da." Kübra gelmeden önce sol taraftaki sandalyede oturan Douglas'tı. Çoktan yeri değişmişti ve Kübra'yı yanımdaki yere oturtabilmek için yalan söylüyordu.

"Yanıma otur."

"Karşıma otur bakıcı." Kübra, Faruk'a baktığında Faruk göz kırptı. "Yanımda oturunca kocanın bakışlarıyla boğazıma yemek kaçmasına neden oluyor. Huzurla yiyelim." Kübra onu dinleyip masanın etrafını dolaştığında Faruk kocaman sırıtıp bana baktı. Kübra onun dediğini yaptığı için gülüyordu piç.

"Çorbalarınızı servis edeyim." Zeliha elindeki çorba tenceresini masaya bıraktığında Douglas bakışlarını ona çevirip bakmaya başladı. Zeliha kepçeyi doldururken eli titriyordu ve bunun nedeni ona bakan Doug'dı.

"Doug?" Kübra'ya çevirdi bakışlarını. "Bugün Zeliha senin mutfağındaki yemekleri yapmış." Zeliha'nın yanakları hafifçe kızarırken Kübra'ya kaçamak bakışla susması için bakış attı. "Doug çok sever dedi."

"Öyle mi?" Douglas'ın sesindeki keyifle Faruk'un gülüşü sinir bozucu bir sırıtışa evrildi. Douglas'la uğraşmaya hazırlanıyor gibiydi.

"Afiyet olsun."

"Zeliha bizimle yesene." Faruk eliyle Kübra'nın yanındaki sandalyeyi gösterdi. Zeliha önce sandalyeye sonra bana baktığında başımla işaret ettim. Yemek yeterince tatsız geçiyordu. Kimin masada olduğu umurumda değildi.

"Ben tabak getireyim." Yemek odasından çıktığında Douglas, Faruk'a döndü. Konuşamadan Kübra'nın sesini duydum. Bakışlarım muziplik akan ifadesinde gezinmeye başladı.

"Türklerden kız mı alacaksın?" Göz kırptı. Faruk gibi Kübra'da onunla uğraşırsa sinirlenecekmiş gibi gözleri kısılmıştı, Douglas'ın. "Zeliha bekarmış. Hatta bir kez nişanlanmış." Gerildiğini görünce gülümsedim. "Kulaklarım iyi duyar."

"Buna, birilerini gizlice dinlemek denir." Omuz silkti. Birileri hakkında yeni bilgiler öğrenmeye bayılıyordu ve meraklı oluşunu gizleme gereği görmeden yapıyordu bunu. En sevdiğim özelliği buydu, beklenmedik olay ve durumları görüp analiz edişine bayılıyordum.

"Nişanlandığı adam ölmüş zaten." Douglas'ın umursamaz ses tonunun altındaki keyifli tınıyı fark edecek kadar iyi tanıyordum onu. Çorbasından bir kaşık aldı

"İşte buna dedikodu denir, Dog." Faruk dirseğiyle onu dürtüp sinir bozucu göz kırpışlarından birini yaptı.

"Bilgi paylaşıyorum." Çorbasını daha hızlı içmeye başladı. "Ben dedikodu yapmam cazzo."

"Bende bilgiye açım ve öğreniyorum. İkimizin de niyeti iyi." Kübra'nın kıkırdayışıyla iç çekip kaşığımı elime aldım.

"Yenge senin kendi savunuşuna bayılıyorum. Kendimden şüphe ettiriyorsun."

"Görevimiz." Önündeki çorbaya bakarken elleri kaşığın üzerinde kaskatı kesildi, yüzündeki gülüş silindi. Zeliha içeriden çekinerek tabağıyla geldiğinde bile Kübra başını kaldırmadan çorbasına bakıyordu. Benimle konuşmasını bekleyebilirdim ama inatçı olduğu için aç kalmayı tercih ederdi.

"Yemeğini ye." Ona doğru eğilerek fısıldadığımda bir anlığına gözlerime baktı, sanki ona bunu yapan benmişim gibi kızgındı. Beni gözlerinden mahrum bıraktığı zamanlar yerine kızgın bakarken gözlerimizi buluşturacaksa buna razıydım. Bakışlarımı ondan ayırıp önümdeki çorbaya baktım.

"Çorbanın ne olduğunu bilmiyorum." Kübra'nın boğazını temizleyerek konuşması önümdeki çorbanın ne olduğunu anlamak için dikkatle kâseye bakmama neden oldu. İçindeki ufak makarnaların olduğu bir çorbaydı.

"Çorba işte yenge." Başımı kaldırdığımda Douglas gözlerini kısmış Kübra'nın İtalyan mutfağına ait bu yemeği bilmiyor oluşuna kınarcasına bakıyordu.

"Sulu makarna gibi. Neresi çorba bunun?" Faruk içtiği çorba boğazına kaçmış gibi öksürmeye başladığında Doug bana baktı. Sanki Kübra'nın yemeğe hakaret etmesini durdurabilecekmişim gibiydi.

"Minestrone. İtalyan çorbasına sulu makarna mı dedin? Yüzüme hakaret etsen daha az acıtırdı." Douglas kaşığını kaseye daha hızlı daldırırken arkama yaslandım.

"Nereden bileyim ben. Çorbada makarna mı olur?" Kübra bilmeden de olsa Douglas'ı sinir ettiğinin farkında olmadan keyifle çorbayı yudumluyordu. "Kim suyun içine makarna atıp çorba diye kandırır ki?" Dudaklarımı birbirine bastırdığımda Faruk gülerek çorbayı tamamen bitirdi. O da ben de Douglas'ı, Kübra'nın meraklı işkencesiyle baş başa bırakmıştık.

"Patron senin farklı şeyler yemeni istediği için İtalyan çorbasını önerdim aşçıya. Zaten güzel yapamamış. Böyle mi yapılır?" Homurdanıp Zeliha'ya baktığında Zeliha kaşlarını çattı.

"Çok biliyorsan gir mutfağa hamur kafa." Bunu o kadar kısık sesle söylemişti ki doğru duyup duymadığımdan emin değildim. "Hamur kafa mı?"

"Beyinsiz veya düşüncesizin daha kibar hali." Faruk suyunu yudumlarken arkasına yaslanıp Douglas'a doğru açıkladı.

"Ben mi beyinsizim?"

"Beyinsiz olamazsın. Düşünebiliyor musun? Her insanda beyin var. Bekir'de olmadığında emindim halbuki." Kübra kendi kendine mırıldanırken Douglas ona baktı. "Sulu makarnanın ismi minestrone. İsminde hayır yok."

"I miei antenati si stanno rivoltando nelle tombe." Atalarım mezarlarında ters dönüyor.

Kübra çorba kasesini kenara aldığında bakışları masadaki yemeklerde gezinmeye başladı. "Sofrada başka yemekler var. Hangileri senin ülkene ait?" Ona açıklasam da beni dinlemeyeceği için sustum. Sanırım masanın son zamanlarda kalabalık oluşunu umursamama nedenim buydu. Başkaları varken konuşması daha kolaydı. En azından sesini böyle duyabiliyordum.

"Lazanya ve dolapta tiramisu var." Gösterdiği dilimli ve katmanlı yemeğe baktım. Douglas'ın en sevdiklerinden biriydi. "Lazanya bir çeşit makarna ve içinde kıymalı harç var." Kübra'nın gözleri parıldarken uzanıp bir dilim önündeki tabağına bıraktım. Yemek yediğinde oluşan memnuniyet dolu bakışla gözlerimin için baktı.

Sakin ol kalbim. Sakin ol.

Arkama yaslandığımda Kübra çoktan bakışlarını tabağına indirmişti bile. "Çorbada makarna, yemekte makarna. Sizin makarna dışında yemeğiniz yok mu lan?" Faruk'un alaylı ses tonuyla Douglas'ın elinin tersini onun koluna çarptığını gördüm.

"Yeme o zaman. Sanki sizin Karadeniz'de lezzetli yemek var da. Hep ot, balık." Douglas balık sevmediği için burun kıvırmıştı. Bir gün hep beraber içtiğimiz olmuş ve Faruk mutfağa girip pişirmişti. Douglas'ın damak zevkine uyacak bir lezzeti bulamamıştık.

"Karadeniz mutfağından ne anlarsın?"

"Bu bildiğin kıymalı böre-" Douglas, çatalını sertçe bıraktığında Kübra kıkırdamaya başladı. "Tamam. Yemeklerine karışmayacağım."

"Lazanyayı da böreğe benzetemezsin." Öfkelendiğinde Türkçesi bozuluyor ve yabancı olduğu anlaşılacak şekilde aksanlı konuşuyordu. "Impazzirò!" Delireceğim.

"Bana küfrettin." Tabağındaki lazanyanın birçoğunu mideye indirdiğinde cık cıkladı. "Yemekleri korumak için bana kızdın. Ne var yani kıymalı böreğe benzeyen yemeğinize-"

"Sen tam bir Rus'sun." Douglas, Kübra geldiğinden beri ilk kez sabırsız ve sinirli konuşuyordu. Faruk'un çayı gibi Douglas'ın İtalyan kanı da kıymetliydi, kimin ne söylediğini umursamazdı. Delirdiği noktalardan biriydi bu.

"Zeliha haklı. Sen hamur yemekten beyni hamur olmuş bir İtalya'nsın o zaman."

"İtalya'daki yemeklerimiz sadece hamur mu?" Kübra çenesini dikleştirirken çorbayla lazanyayı işaret etti. "Hem sulu makarna yedim hem de börek." İnadına yapıyordu ve keyifliydi bunu seyretmek.

"Ma cosa ne capisce un russo di cucina italiana?" Bir Rus İtalyan yemeklerinden ne anlar ki? Kübra'nın gözleri kısıldı. İtalyancası yoktu ve Douglas'ın ona kötü cümle kullandığını düşünen bir yüz ifadesi belirmişti çehresinde.

"Bana küfretme dedim ya."

"Küfretmiyorum." Douglas elini yüzündeki maskeye sürterken dudaklarını birbirine bastırdı.

"Kalbimi kırıyorsun. Ben sana Rusça konuşuyor muyum?" Douglas öfkeli bakışlarını çektiğinde Kübra biten lazanyasın yerine çorba doldurdu kasesine ve yavaşça yudumlamaya başladı. "Kalbimi kıran bir İtalyan yüzünden sulu makarnam kursağıma dizildi."

"Boğazına dizilmek o."

"Türkçeme karışma. Kursağıma dizdin o." Kübra'nın göz ucuyla Douglas'a bakarak onunla uğraşmasını aptal bir özlemle seyrediyordum. Yanı başımdaydı ve uğraştığı kişi ben değil onlardı.

"Karanbey çorbayı sevmediyseniz, dünden kalan tavuk çorbanız vardı." Dün içememiştim. Bugün de iştahım yoktu. Zeliha'ya elimi boş ver anlamında salladım.

"Ellerine sağlık Zeliha. İştahım yok." Boğazımı temizlerken oturduğum yerden ayaklandım. "Size afiyet olsun. Zenas ve Bo'ya bir bakacağım." Kübra'nın bakışlarını sırtımda hissederken adımlarım soğuk geceye yöneldi.

Sessizliği bozan bir tek yer değiştiren korumaların adım sesleriydi. Beni gördüklerinde başlarını eğiyorlardı. Etraftaki her bir adamın selamına karşılık veremeyecek kadar bıkmış hissediyordum.

"Oğlum." Zenas kulübesinden çıktığında kalçamı kulübenin etrafını koruyan taştan duvara yasladım, Zenas patilerini kucağıma bırakırken çenesinin altını okşamaya başladım. "Bugün neler yaptın?" Zenas havladığında göz kırpıp ona doğru eğildim. "Bo'la kaçamak yapmak için kulübeden uzaklaşmışsınız. Nereye gittiniz?" Bir kez daha havladığında başımı geriye çektim. "Tabi sende haklısın bu sizin özeliniz sonuçta."

Kafayı yiyor olmam olasıydı

"Bo'da, karım gibi kaçıyor mu senden?" Normalde Zenas onun yanından ayrılmazdı, Bo etrafta görünmüyordu. "Başka itleri dinleyip saçma sapan kırdın mı onu da?" Zenas'la konuşmak çoğu zaman rahatlatıcı bir terapi gibi oluyordu benim için. Sanki yaptıklarımı o yapmış gibi yorumlamak kendime dürüst olmaktan çok daha kolay oluyordu.

"Nikah günü çiçek verince mutlu olmuştu. Ona çiçek alsam beni affeder mi?" Zenas havlamaya başladığında bakışlarını takip ettim, Bo ormandan geliyordu. "Bo'yu görünce dengesiz bir köpek oluyorsun. Ne öyle heyecandan havlamalar?" Zenas beni umursamayıp yanımdan ayrılırken Bo'nun yanına gitti. Onları seyrederken düşüncelerimin zihnime işkence çektirişini kabullenerek uzun bir süre oturduğum yerden gökyüzüne baktım.

Kübra'ya, Bekir'e inanmadığımı anlatmanın bir yolunu bulmalıydım. Normal biri olsa beni dinleyene kadar bir odaya kilitlerdim ikimizi, bu onda asla işe yaramaz onun korkularını tetiklerdi.

Ona ulaşmanın bir yolu olmalıydı ve ben hayatım boyunca daima birden fazla yolu olan bir adam olmuştum. Seçeneklerimden biri olmazsa diğerine geçerken şu an sıkışıp kalmıştım.

"Karanbey." Korumalardan birinin elinde saklama kabıyla yaklaştığını fark etmeyecek kadar daldığım için kendime kızarken elindekini bana uzattı. "Yenge gönderdi." Kabı aldığımda arkasını dönüp uzaklaştı.

Kalbim çok hızlı atıyordu ve sebebi sadece bu kaptı. Kapağını açtığımda içinde masadaki yemeklerden hepsinden azar azar konulmuştu. Kaşık ve çatal kenara sıkıştırılmıştı. Gözlerimin yandığını hissederken bakışlarımı etrafta gezdirmeye başladım. Onu kıran bendim, yine düşündüğü kişiydim.

Telefonum titrerken uzanıp çıkarttım ve ekranda ondan mesaj vardı.

Karım: Sulu makarna hiç güzel değildi, o yüzden onu yemesen de olur.

Karım: Yemeğini Zenas ve Bo'ya verirsen koruma bana haber verecek.

Karım: Yemeğini ye.

Aptal kadın. Bana kızmayı bile beceremiyordu.

"Emredersin Karım."

Karım: Bana karım deme.

"Tamam Moya Zhena."

🖤

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 09.04.2025 19:08 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...