

Keyifli okumalar <3
🖤
13. BÖLÜM - SIRLAR II
KÜBRA
13 yıl önce...
Korkuyordum. Bileklerim iple bağlanmıştı ve etrafımda sürekli gezip kaçmamı engelleyen takım giymiş korkutucu adamlar vardı. Buradan gitmek istiyordum ama ne nerede olduğumu biliyordum ne de nereye gideceğimi.
Adım neydi? Hatırlayamıyordum. İnsan adını unutur muydu? Unutmuştum işte.
"Kalk." İçlerinden biri bana anlamadığım bir dilde bir şey söylediğinde ona şaşkınlıkla baktım. Onları anlamadığım için kızıyorlardı ama ben onların hangi dili konuştuklarını bile bilmiyorken onları nasıl anlayabilirdim ki?
Kolumdan tutup yerden kaldırdığında bacaklarım bedenimin yükünü kaldıramadığı için tekrar yere düştüm. Bir kez daha kolumu çekiştirdiğinde hissettiğimde acıyla ayağı kalktım. Deponun kapısı aralanırken içeri bir kadın girdi. Koyu kahve saçları kısacıktı ve mavi gözlerinde öfke vardı.
"Azra yenge buraya gelmem-" Kadın korumaya tokat attığında diğerleri ellerini birleştirip başını eğdi. Bakışları bana döndüğün korkuyla gerilemeye çalıştım. Kolumu tutan adam elini sıktığında acıyla inleyip suratımı buruşturdum.
"Bırak onun kolunu." Kadının ne söylediğini bilmesem de korumanın kolumu bırakmasıyla rahatladığımı hissettim. Topuklusunun çıkardığı ses bana yaklaştıkça yükselirken kaşlarımı çatıp başımı kaldırdım. Buradaki adamlar gibi kadınlar da mı kötüydü?
"Çöz onu!"
"Bunu yapamam." Kadın korumayı umursamadan yakınındaki korumanın cebine elini uzatıp içinden bir bıçak çıkarttığında korkuyla geriledim. Beni öldürecek miydi?
"Ümit abinin haberi var mı yenge?"
"Ümit abini de ben yönetiyorum, Nurullah. Beni bir daha engellersen seni öldürmem gerekecek." Kadın bana adımlarken bıçağı kılıfından çıkarttı.
"YA nichego ne sdelal. Ne ubivay menya." Ben hiçbir şey yapmadım. Beni öldürme.
"Kaçırılacak kız bir İtalyan demiştiniz." Kadın dehşete düşmüş gibi korumaya baktığında onu anlayamadığım için korkum gitgide artıyordu.
"Planlar değişti. İtalyan kızı kaybettiler." Adam beni işaret etti. "Bunun sakladığından şüpheleniyorlar." Adamın tiksinircesine bana bakmasıyla kaşlarımı çattım. Buradakiler kimdi ve niye bana kötü bakıyorlardı?
"Planlar tekrar değişti." Kadın bana dönerken gözlerinde yüzündeki ifadeden farklı bir sıcaklık belirdi. Uzanıp bileğimdeki ipleri kesti. Bileğimin ağrısını canımı yakarken gözlerim yavaşça gözyaşlarımla dolmaya başladı. Bileğimi ovuşturup korkarak baktım kadına.
"Azra yenge-"
"Beni durdurmaya çalış. Ümit Karan'ın eşiyim ve bunun getirisini kullanmaktan çekinmem." Kadın kolumu tutup yanında yürümemi sağladığında koruma kadının önüne geçti. Kadın çenesini dikleştirip gülüşünü genişletti.
"Bunca yapılanlara sessiz kaldım. Bir çocuğu hapsedip kullanmanıza izin vermeyeceğim."
"Lütfen kızı bırakıp buradan çıkın." Kadın bana döndü. Ne konuştuklarını bilmiyordum ama kadına güvenmek istiyordum. Kolumu tutan elinin bileğine parmaklarımı sardım. Kadın eğilip beni kucağına aldığında hiç zorlanmamıştı. Başımı boynuna gizleyip kollarımı omzuna doladım.
"Hadi beni durdur." Kadın ilerleme başladığında kimse ona engel olmadan geçip gitmemize izin veriyordu. Depodan çıktığımızda karanlıktı ve kadın, kötü adamların yanından geçtikçe hepsi birer birer kaşlarını çatıp birbirine bakıyorlardı.
"Bir sırrım var, kız çocuğu. Sakladığın İtalyan kızının yerini asla söylememelisin. O bir Karan ve İtalyan kanı taşıyor, kocam onu da öldürecek. Onu korumak için yerini unutmalısın. Anlaştık mı?" Rusça konuşmuştu. Başımı kaldırdığımda göz kırpıp gülümsedi.
Hangi kızdan bahsediyordu? İtalyan ve Karan kanı taşıyan kimdi?
"Söz seni ailene göndereceğim. Kim olduklarını öğrenene kadar oğlum yanında kalacak. Anlaştık mı?" Ailem kimdi ki?
"Seninle kalmak istiyorum." Adamlar beni kaçırmıştı ve beni bir kadın kurtarmıştı. Onunla daha güvendeydim. Oğlunu istemiyordum. Adamlar hep kötülerdi. Bu yabancı kadınla kalmak istiyordum.
"Benimle kalamazsın. Bugün çok fazla lidere baş kaldırdım." İç çekti. "Oğlum Rusça konuşmaz ama bir kadına zarar vermezde. Sana kibar davranacak. Söz veriyorum." Oğlundan şimdiden korkmaya başlamıştım. Ben daha çocuktum ve beni korkutuyorlardı.
"Anne." Yine bilmediğim dilde konuşan birinin sesini duyduğumda başımı kadının boynuna gizledim. Bir erkek sesiydi ve kadının yanından gitmek istemiyordum.
"Hakan."
"Babam bu yüzden seni öldürecek anne." Ne dediklerini bilmesem de endişeli ve yükselen ses tonlarını anlayabiliyordum.
"Baban nefes aldığımız her an bunu yapabilir. Senden bu kızı alıp güvenli eve gitmeni-"
"Sende gel." Çocuğun çaresizliğini hissedebiliyordum. Arabanın bagajına bırakıldığımda kadın üzerimi bir örtüyle gizleyip kapıyı kapattı. Karanlık ve kapalıydı. Bunu istemiyordum ama kadın beni aileme götüreceğini söylemişti.
"Sen onunla güvenli eve gideceksin. Ali'de seninle kalacak. Babanı bir şekilde sakinleştirip peşinizden geleceğim."
"Olmaz. Faruk ve ailesi yurt dışına çıkacaklar bile. Sende gel." Çocuğun sesindeki korkuyla olduğum yerde korkuyla titremeye başladım. Belki de beni kurtarmak yerine öldüreceklerdi. Arabanın bagajında karanlık ve dar olan yere saklayıp kaçırıyorlardı ve ben onlara mı güvenecektim?
"Azra!" Çocuktan çok daha korkunç sesli bir adam bağırdığında elimle kulağımı kapatarak gözlerimi sıkıca yumdum.
"Hakan hayır." Kadının çığlığını duydum. Garaj kapısı tekrar açıldığında üzerimdeki örtü açıldı ve gri gözleri avına yaklaşmış avcı gibi bakan bir adam gördüm. "Ümit o daha çocuk." Kolumdan tutup beni dışarı çıkarttığında ayakta durmamı beklemeden dizlerimin ve ellerimin üzerinde düşmemi sağladı.
"Bana ihanet etmeye kalkabileceğini mi sandın?!" Başımı kaldırıp baktığımda öfkeyle kadına doğru yürüyen adamı gördüm. Kadını tutan korumalar vardı ve kadının beni depodan çıkartırken yüzünde olan o cesaret dolu bakışlar bir anlığına korkuya bulandı.
"Kızı ben kaçırdım. Annem beni vazgeçirmeye çalışıyordu."
"Yalan söyleme. Anneni korumayı kes evlat." Onlar kendi içlerinde kavga ederken gözlerimi kırpıştırdım. Yerde bir genç çocuk yatıyordu ve elleri belinde bağlanmış ve takım elbiseli bir adam onun başını yere bastırmıştı. Çocuğun yüzünü görmesem de kıpırdayışından acı çektiğini görebiliyordum.
"Sana ihanet etmedim. Etseydim haberin bile olmazdı." Kadının korkusuz gözlerine hayranlıkla bakarken buldum kendimi. Etrafımızda kötü adamlar vardı ve o çenesini dikleştirmişti. Korumalardan biri adamın başını sallamasıyla ona yaklaşıp kolunu tutmaya çalıştığında kadın yumruğunu korumanın suratına geçirdi.
"Hakan'ı serbest bırakmalarını söyle."
"Sence ben ikinizi serbest bırakacak kadar aptal bir adam mıyım?" Adam, kadına yaklaştığında suratına tokat yedi.
"Oğlumu serbest bıraktır. Bu son uyarım." Kadın ne diyordu anlayamasam da adamın gözlerindeki öfkeyle korku her bir zerreme bulandı. Kadını öldürecekmiş gibi parıldamıştı gözleri. Kadına yöneldiğinde endişeden ve beni oradan çıkarttığı için sanırım elime gelen taşı adamın kafasına fırlattım.
"Seni küçük-" Eliyle alnını kapatırken akan kırmızılıkla gözlerindeki öfkeli bakıştan hoşlanmamıştım. O bir iblisti.
"Begi!" Koş. Kadının bağırışıyla adamların hareketlendiğini gördüm.
"Onu götürün. Onunla ne yapacağıma sonra karar vereceğim?" Bana adamlardan biri yaklaştığında yerden hızla kalktım. Beni tutmak için öne atıldığında çoktan ellerinden kurtulup ağaçların olduğu ormana koşmaya başladım. "O kız kaçarsa hepinizi gebertirim." Sesindeki hiddetin kötü olduğunu biliyordum. Koşmaya başlarken nefesimin kesilmesini umursamadım.
Koş. Kurtul onlardan.
KÜBRA
Günümüz
"Koş Kübra. Hızlan." Faruk yanımda koşarken onunla koşmak berbat bir fikirdi. Hakan'ın bize cezasıydı. Başım çatlıyordu ve ilaç içmeyi reddetmiştim.
İyi halt ettin Kübra.
"Başım ağrıyor." Faruk benim aksime iyi görünüyordu.
"Mazoşist olursan olacağı bu." O kelimenin anlamını bilmiyordum. Bu yüzden ona cevap vermedim. Hakan verandadaki merdivenlere oturmuştu ve ayak ucuna Zenas ve Bo kıvrılmıştı. Sigara içerken bizim koşmamızı büyük keyifle izliyordu.
Dün Faruk'la içmek büyük bir hataydı, kabul ediyordum. Yine de Hakan'ın bizi yarınlar yokmuşçasına koşturması, hem de alkolün yarattığı baş ağrısına rağmen bunu yaptırması acımasızcaydı.
Sigara dumanını serbest bırakırken hayal meyal gülümsediğini gördüm.
Manyak adam.
"Yoruldum." Faruk güldü. Benden hızlı koşmasına rağmen bana eşlik etmek için yavaş koştuğunu biliyordum. "Kaldı on tur." İçtiğimiz her bardak kadar evin etrafını koşmamızı emretmişti. Faruk o kadar çok içmişti ki o bardakların karşılığı bitmiyordu. Ayrıca bu evin bahçesinin bu kadar büyük olması da işi zorlaştırıyordu.
Hakan'la şakalaşmaya kalktığımda istifini bozmamıştı. Cezalandırmakta inatçıydı.
"Onu gebertelim." Teklifimle Faruk bir kez daha güldü.
"Kocanın suikastı için onun en yakın arkadaşına bu fikrini mi söylüyorsun?" Başımla onayladım. Nefesim ciğerlerimi yakarken duraksayıp gözlerimi yumdum. Başımdaki ağrının şiddetine dayanamıyordum.
"Zenas ve Bo'nun önüne seni atıp kaçacağım. Planım hazır." Faruk, gözlerini kırpıştırırken şaşkınca baktı.
"Ben niye yem oluyorum?"
"Senin yüzünden sarhoş olduk biz." Ellerimi belime yasladığımda benim yaptığımın aynısını yaptı.
"Hiç içmediğini nereden bileyim ben. Bardakları kafaya diken sendin." Bu nasıl saçma bir argümandı? Hapsolduğum evde alkol partisi mi yapacaktım?
"Bir daha içmeyeceğim." Sabaha karşı uyanırken zihnimde beliren kesik anıları anımsamıştım.
Azra Karan, beni depodan çıkarmıştı ve oğlundan bahsetmişti. Devamını anımsayamadan ormanda koştuğum an belirmişti. Her şey bölük pörcüktü. Yine de Azra Karan'ı net hatırlıyordum. Gözlerindeki hiddetin bana çevrildiğinde şefkatle çevrelenmesini...
"Faruk." Ellerimi belimden indirdim ve ona yaklaştım. "Hakan ve annesi nasıl yakalandı?"
"Niye soruyorsun?" Omuzlarını dikleştirirken dikkatle yüzümü incelemeye başladı.
"Sabah bir şeyler hatırladım. Hakan'ın annesini." Kaşları çatılırken kollarını göğsünün altında çaprazladı.
"Bunu Hakan'a anlattın mı?" Başımı sağa sola salladım. "Tam olarak ne hatırlıyorsun?"
"Beni bir depodan çıkarışını... Kalabalık adamları...Ona sıkıca sarıldığımı." Gözlerimin önünde yerde yatırılmış bir çocuk belirdi. Ne kadar düşünürsem, anılarım netleşiyor gibiydi. Belki de boşlukları yalan ve olmamış bilgilerle dolduruyordum. Bilmiyordum.
"Kübra. Babam, Azra teyzeye bir deponun adresini söyledi. Annemle çok fazla tartıştılar. Azra teyzeye engel olamadığı için babama çok kızdı annem. Sonrasını sana anlattım." O depodan beni çıkartışı her şeyi başlatan mıydı?
"Beni depodan kurtarmak için geldiğini anımsıyorum Faruk. Ne söylediğini değil, gelişini ve beni oradan çıkarmak için korumalara sertçe konuştuğu ses tonunu... Azra Karan'ın işlediği suç ben miyim? Ümit Karan beni kurtarışını ihanet sayıp mı ona zarar verdi? O da oradaydı. Ümit Karan." Duyduklarım, silinip gitmiş anılarımla çorbaya dönmüştü. Ne kadar düşünürsem o kadar karışıyordu her şey.
"Bir dakika. Ümit Karan'ın senin varlığından yıllar öncesinde haberdar olduğunu mu söylüyorsun?" Başımla onayladım. Onun kolumu tutarken ki gri gözlerini anımsadım. Korkunçlardı.
"Benim varlığımı zaten biliyordu. Çetinlerin evinde beni yeni öğrenmiş gibi davranmıştı." Ümit Karan'ın kaç kişiliği vardı bilmiyordum. Her gördüğümde daha da ulaşılmaz ve tehlikeli bir adam olduğunu da Hakan'ın niye ona bulaşmam konusunda çekinceleri olduğunu da daha iyi anlıyordum.
Ümit Karan bir iblisti.
"O zaman beklediğimizden farklı bir planla karşımızda. Hakan bunu bilmeli. Bu sefer saklayamazsın. Bunu öğrenmeli ki babasına karşı cephelerini koruyacak hamleler yapmaya başlasın." Başımla onayladığımda Hakan'ın bize doğru geliyor olduğunu gördüm. Keyifli ifadesi merakla çevrelenmiş ve silinmişti.
"Hakan geliyor." diye fısıldadığımda Faruk kolumu çekiştirdi. "Koş Kübra." Faruk önden koşmaya başladığında peşinden koşmak için hızımı arttırmaya çalıştım. Hakan geçeceğim kısımda dikilirken ellerini cebine koydu.
"Beni engelleme. Seni ceza veren pislik adam."
"Bu kadar yeter kendine eziyet ettiğin. İlaçlarını içecek misin?" Gözlerimi kıstığımda beni neden koşturduğunu yeni fark ediyordum. Ceza değildi, pes etmem içindi.
"Başım çok ağrıyor ve beni koşturarak daha da acımasına neden olduktan sonra ilaç içmem için ikna edici olacağını mı düşündün?"
"Alkol alman benim değil, senin seçimin. Başının ağrısını umursamayıp ilaç reddetmen yine senin seçimin. Beni suçlama."
"Tamam." Yanından geçmek için adımladığımda kolumu tutup yüz yüze gelmemizi sağladı.
"İlaçlarını iç."
"İçmeyeceğim."
"Bana güvenmiyor musun?" Sesindeki sitemi fark edince inatçı yanım tuzla buz oldu. "Seni zehirlemeyeceğim, hafızanın geri gelmesini bende istiyorum. O zaman daha hızlı çekip gidersin. İkimizin de işine yarar bu." Öfkeli tonlaması kalp atışlarımı yavaşlatırken kolumu elinden kurtardım.
Gitmem için can atıyordu.
"Bu güvenle ilgili değil." Anlamıyor muydu? İlaçlar en büyük korkumdu. Bana en büyük acıları da en büyük kayıpları da veren bir araçtı. "Çekil. Daha koşacak on turum var." Yanından geçmeme izin verdiğinde başımdaki ağrıyı umursamamak elde değildi. Kafamın içine balyozla vuruyormuş gibi canım yanıyordu.
"On turunu, Faruk koşar." Ayaklarım yerden kesildiğinde şaşkınlıkla kollarımı onun omzuna doladım. Gri hareleri babasının aksine güven veriyordu ve bakarken korkutmuyordu. "Kahve ilaç kadar etkili olmasa da iyi gelir."
"İndirir misin beni? Kahve sevmem ben."
"Ya ilaç ya kahve. İkisinden birini içene kadar başında dikilirim." Duraksadım. Bana zorla içirecek kadar ileri gider miydi? "Gerekirse zorla içersin. Kendine eziyet çektirmene izin vermiyorum."
"Koşmak istiyorum."
"Başının ağrısı geçmeyecek." Eve adımlamaya başladığında korku her bir zerremi sardı. İlaç istemiyorum. Kahve de öyle. Beni içmeye zorlayacak mıydı? Verandayı geçtiğinde kollarından çıkmak için hareketlendim, izin vermedi.
"Ben...Hakan lütfen." Adımları durdu ve bakışları dikkatle yüzümde gezindi. Sorunu anlamaya çalışırken ağır ağır seyretti yüzümü. Ayaklarımı yere bıraktığında farkında olmadan tuttuğum nefesimi serbest bırakıp alnımı göğsüne yasladım.
O Bekir değildi, Hakan'dı. Beni hiçbir zaman bir şeye zorlamazdı. Zihnim bunu haykırırken bedenim titriyordu.
"Seni korkutmak istemedim." Diye mırıldandı, kolları omzuma dolanırken dudağı saçımın üzerine değdi. "Güvendesin Karım. Sorunu anlat bana. Neyi yanlış yaptım?"
Bekir'in, yemek yemeği reddettiğimde zorla yemeye zorladığı anılarla sarsılırken sıkıca sarıldım Hakan'a. Ailemi unutmak yerine Bekir'i unutmayı dilerdim. Bana yaşattıkları tüm kötü anıların silinmesini isterdim.
"Bir şeyleri zorla yemek...Bundan hoşlanmıyorum." Geri çekildiğimde gözlerimizi kesiştirdim. "Bunu yapmasan olur mu?"
"Başının ağrımasına izin mi vereyim?"
"Evet." Hakan, kaşlarını çattı. Yanağımı okşarken düşünceli ifadesiyle perdelenmişti gözleri. Ne düşündüğünü bilmiyordum. Bazen onun düşüncelerini okuyabilmek istiyordum.
"Meyve suyu da sonradan akşamdan kalmaya iyi gelir. Onu içmek ister misin?"
Güm. Güm. Güm.
Bana fikrimi soruyordu. Zorlamadan benim seçmemi istiyordu.
"Başıma masaj da yapar mısın?" Baş ve işaret parmağının çenemin altına değdirip başımı kaldırdı.
"Bu aralar çok fazla talepkârsın." Gözlerine bakarken dün elimi onun ensesinden tenine doğru kaydırdığımı anımsadım. Gözlerim kocaman açılırken gamzeleri görünecek şekilde gülüşü genişledi.
"Utanma Karım. Kocan olarak arzularını yerine getirmeliyim." Göz kırptığında itiraz etmek için dudaklarımı araladım, o sıra Douglas'ın sesi evde yankılandığı için çenemi kapatmak zorunda kaldım.
Kübra, kocamız en az senin kadar edepsiz diye yorumladım.
"Faruk?!" Douglas'ın verandaya çıktığında Hakan beni yanına çekti ve onun merdiven basamaklarını inmesine alan tanıdı. Maskesinin bile gizleyemediği öfkeyle sağına soluna baktığını gördüm.
"Ormana koştu." Hakan'ın eğlenen ses tonuyla kaşlarımı çattım. Douglas evin arkasında gözden kaybolduğunda Bo'ya eğildim.
"Git Faruk'u koru, Bo. Douglas çok sinirli." Bo havlayıp Douglas'ın peşine takıldığında doğruldum. Faruk'u bu ikisine yedirmezdim. O benim ilk ve son içki arkadaşımdı.
"Faruk bunu hak etti." Hakan'a baktığımda kaşlarını kaldırdı. "Douglas'ın yaralı hali, bilinçsiz halinden çok daha fazla işlevli. Onu ilaçlarla uyutması Douglas'ın hedef haline gelmesi demek."
"Ben korurdum onu."
"Sarhoş olarak mı?" Bakışlarımı ondan ayırıp verandadan içeri girdim.
"Sarhoş değildim bir kere." Yalan. "Sadece tüm haftanın yorgunluğuyla kafayı sıyırdım." Bu kulağa sarhoş olmaktan daha kötü geliyordu.
"Sarhoş olmasan akşam seni öpmemi istemezdin." Ormanda da istemiştim. O zaman da sarhoş değildim. Ayrıca dün onu yanağından öpmüştüm, bunu istememiştim.
"Akşam öpmekten fazlasını istedim." Göz kırptığımda bir an afalladı. Onun bu şaşkınlıklarından hoşlanıyordum. Hayatını adım adım kontrol ederek ilerleyen adamın kontrol mekanizmasını sarsmak çok eğlenceliydi.
"Ayrıca Hakan Bey, ben sarhoş olmadığım zamanda bile beni öpmeni istedim." Mutfağın ortasında durup elimi belime yerleştirdim. Duruşum onu kendine getirmiş olacak ki dirseğini tezgâha yaslayıp meydan okuyan ifadesiyle gözlerime bakmaya başladı.
"O zaman da aklın başında değil, kıskançlıktan delirdiğin için mantıklı bir karar vermemiştin." Kaşlarımı çattım. Kıskanç falan değildim. Sadece bir tutam gerilmiştim, Buse yüzünden.
"Yani ben aklı başında kararlar almıyor muyum? Böyle mi diyorsun?" Gözleri kısıldı. Asıldığım kadar trip de atabilirdim.
"Ben öyle demedim."
"Seni öpmek istemek aklı başında bir karar değil miydi? Hata mıydı? Bunu yaptığım için mantıksız mı davrandım?" Bana arkasını döndü ve dolabı açıp çıkardığı portakalları öfkeyle lavaboya attı ve yıkamaya başladı.
"Seni öpmemi isteyen sen, öpen bendim. Dediklerimi çarpıtıyor musun? Ben öyle bir şey söylemedim."
"Ne söyledin?" Hakan, portakalı yıkayıp yarıya kestiğinde bıkkınlıkla bana döndü.
"Şu an beni manipüle edip suçlu hissettirmeye çalışıyorsun. Yemezler. Üzerimde taktiklerini denemen gururumu okşuyor. Garip bir şekilde keyifleniyorum da. Bu hoşuma gitmemeli." Bana yaklaştı ve ellerini tezgâhta iki yanıma yaslayarak beni hapsetti.
"Hoşuna giden hareketlerimin hepsinin anormal olduğunun farkında mısın?"
"Belki de anormal olan her neyse hoşuma gidiyordur." İki yanımdaki ellerinin üzerine elimi koyup kalçamı tezgâhın üzerine kaydırdım, aralanmış bacaklarımın arasına girdi usulca. Çapkın bir gülüşle göz kırptım.
"Hoşuna mı gidiyorum, Kocam?" Gözleri ağır ağır yüzümde gezinirken onaylayan bir ses çıkardı.
"Hoşuma gidiyorsun, Karım." Ses tonu alaylı değildi, netti. Kendinden emin ve dürüstçe itiraf ediyormuş gibiydi. Dalga geçmiyordu.
Bizden hoşlanıyor mu Kübra?
"Hakan." Elinin tersini yanağıma sürdüğünde sustum. Yanağımı avuçlarken uzanıp alnıma dudaklarını değdirdi. "Soru sormak yok. Benim de yaptıklarımın mantıklı bir yanı yok." Ellerimi koluna sürdüm. Kesinlikle mantıklı hareket etmiyorduk.
"Belki de bazı şeyleri beraber çözmeliyiz. Mantıklı olup olmadığını umursamadan..." Geri çekilip söylediklerim için onaylarcasına salladı başını.
Bu evliliğin amacı iki aşık çiftin mutluluğunu taçlandırması değildi. Ölümler vardı, kayboluşlar, unutulmuşluklar, intikamlar. Tüm bunları birbirimize vermekti amaç. Amaçtan sapalı biraz oluyordu. Bu nedense pişman hissettirmiyordu.
"Şimdi başının ağrısına iyi gelecek karışım yapmama izin ver." Kolundaki elimi omzundan boynuna kaydırıp eğildim, boynunda yanık izlerinden birine dudağımı değdirdiğimde kaskatı kesildi.
O köprücük kemiğimin üzerine dudaklarını değdiriyorsa benim de onun teninde istediğim yere öpücük kondurma özgürlüğüm vardı."Teşekkürler Hakan." Yanağına dudaklarımı değdirip kulağına fısıldadıktan sonra geri çekildim. Gözlerini göremeden kaçarcasına kapatıp benden uzaklaştı ve arkasını döndü. Yaraları onun sınırıydı. Onu anlıyordum.
Sessizce portakalları makinenin içine koydu ve altına bardak koyarak suyunu aktardı. İşi bittiğinde arkasını döndü ve hala beni bıraktığı şekilde oturuyordum. Gözlerimde her ne arıyordu bilmiyordum ama omuzlarının rahatladığını görebiliyordum.
"Ellerine sağlık." Tezgâhtan atlayıp onun elindeki bardağı aldım ve büyük bir yudum içtim. Çok lezzetliydi, içmesi için bardağı ona uzattığımda başını sağa sola salladı. Sandalyelerden birini çekip oturduğumda çoktan demlenmiş kahveyi kupalarından birine doldurup sol çaprazımdaki sandalyeye oturdu.
"Rahatsız ettim seni." Başını kaldırdı. "Boynundan öptüğüm için rahatsız hissettirdim."
"Ondan değil." Derin bir soluk aldı.
"Neyden? Kelimeler Hakan...Konuşmadan seni anlamak çok zor." Onu analiz etmeye çalışmak yıpratıcıydı, korunaklıydı karakteri ve yaptığı her bir hamle kontrollüydü. Ne yapacağını kestiremiyor, yaptıklarına anlam yüklerken aklım karışıyordu.
"Ben beni rahatsız eden her şeyi sana özgürce söyleyebiliyorken aynısını senin de yapman gerekmez mi? Az önce bazı şeyleri beraber çözmeliyiz dedik."
"Bazı şeyler çözülmez." Kahvesini yudumlamadan hemen önce mırıldanmıştı. Eli boynunu öptüğüm yere sürtündü. Huzursuzluğuna anlam veremiyordum.
"Sen öpünce...Yani yaralara bir şekilde temas ettiğinde sızlamayı kesiyorlar. Bundan hoşlanmıyorum." Gözlerim kısıldı. Yaralarının tekrar tekrar sızladığını buraya geldiğim ilk günde bile öğrenmiştim. Bunun ortadan kaybolması iyi bir şey değil miydi?
"Yaralarının ağrıması neden bu kadar önemli?" Çekinerek sormuştum. Yavaş yavaş kendini bana açarken onu ürkütüp duvar örmesini istemiyordum.
"İntikamımı hatırlıyor." Gözlerinde beliren karanlık öfkeyle sessizliğimi korurken buldum kendimi. Kendine o aynalı odada eziyet çektirdiğini anlamakla yaralarının acısıyla intikamını hatırlayacak kadar kendine eziyet çektirdiğini duymak arasında büyük bir fark vardı.
Canının yanması onu intikamına hapsediyordu. Yaraları onunla sızladığı her gün ona Ali'nin katillerinin peşine düşecek motivasyonu sağlıyordu.
"Canın yanmadan da intikamını hatırlayabilirsin."
"Nasıl olacakmış?" Bunu bilmiyordum. Şu an canım yanmıyordu ve geçmişte bana yapılanları unutmamıştım da. Canım yanmadan da intikamımı düşünebiliyordum. Hatta geçmişte canımın yandığı anıları anımsamak iyi hissettirmiyordu. Özgürce ağlayabildiğim bu evde, Çetinlere karşı duygusuz davrandığım zamandan çok daha farklıydım. Gülümsemem de ağlayışım da zavallıca gelmiyordu, orada öyleydi.
Ben bana yapılanları geçmişe inat unutmuyordum, yine de bedenimde geçmişin parçalarını hissetmek istemiyordum. Bu bana eziyet etmekti, acımasızlıktı. Yanımda olmamalarına rağmen bana zarar verecek kadar zihnimde yaşamaya devam ettiklerinin kanıtıydı.
Onlara bu gücü vermek asıl güçsüzlükmüş gibi geliyordu.
"Ben hatırlatırım." Diye mırıldandım. "İntikamını almanı unutturmam."
"Unutmuyorum ki. Sorun o değil. Ali benim yanıma geldiği için öldürüldü. Yaralarım sızladıkça öldüğü her günün acısını hatırlatıyor bana. Kaybedecek tek bir saniyemin olmadığını anlamamı sağlıyor bu acı." Ne diyebilirdim ki? Kendine acı çektirmeye o kadar alışmış ki bunun varlığı gittiğinde bocalıyordu.
Onun tenine dokunduğumda yaraları sızlamayı kesiyorsa daha çok dokunmalıydım belki de. Kendisine acı çektirmesine son vermek için an kollamalıydım. Zaten kardeşinin intikamını alacaktı, çektirdiği eziyetin ona ne faydası vardı ki?
"Başının ağrısı geçti mi?" Meyve suyu işe yaradı mı, bilmiyordum. Onu dinlemek baş ağrımı unutmamı sağlamış, belki de geçirmişti.
"İyiyim ben." Başını onaylarcasına sallayıp kahvesini yudumladı. Sessizlik aramızda büyürken dudaklarımı ıslatıp boğazımı temizledim.
"Geçmişimi anımsadım. Yani kaçırıldığım zamanın bir kısmını." Bakışları dikkatle çevrelenirken elindeki kahve kupasını bırakıp ellerini birbirine kenetleyerek bana odaklandı.
"Anneni anımsıyorum. Beni bir depodan çıkartışını ve kucağına alıp ormanda yürüyüşünü..." Yüzündeki renk gitgide solarken Hakan'ın dudakları aralandı ama tek kelime etmedi. "Sonra babanın beni bir arabadan çıkarttığını ve ondan kaçmak için koşmaya başlayışımı..."
"Bir dakika." Oturduğu yerden ayaklanırken gözlerini kırpıştırdı. "Sen...O'sun." Şaşkınlıkla çevrelenmiş yüz ifadesiyle beni seyretti. Bakışları saçlarıma dokunduğu sıra elini alnına çarptı. "Tabi ya. Annemin kucağındaki kız, sendin." Yüzümü görmemişti, onun yüzünü görmemiştim.
"Kim olduklarını öğrenene kadar oğlum yanında kalacak. Anlaştık mı?"
"Oğlum Rusça konuşmaz ama bir kadına zarar vermezde. Sana kibar davranacak. Söz veriyorum."
Zihnimdeki anı netleşirken yerde yatan çocuğu anımsadım. Ali miydi? Hakan mıydı? Bunu bilmiyordum ama ikisinden biriydi işte, bundan emindim.
"Ben, annenin yakalanmasına mı neden oldum?" Sesimdeki suçluluk dolu tonlama ikimizin arasında asılı kalırken Hakan, ağır ağır kaşlarını çattı.
"Annem, babamın arkasından çok fazla iş çevirmişti Kübra. Ben annemi korumak için çabalarken Faruk ve ailesini ülkeden çıkartmak için koşuştururken ona söylediğimin aksine havalimanına değil, depoya gitti. Onu ve Ali'yi çıkarmak için haftalardır an kollarken o depoya gitmeyi seçti." Kalktığı sandalyeye otururken başını ellerinin arasına alıp gözlerini yumdu. "Onu kurtarmama izin vermedi, yine bildiğini okudu." Ses tonu annesini suçlar nitelikteydi.
"O gün orada yerde etkisiz hale getirilen," Bakışlarını kaldırdığında gözlerine yeşeren hüzünle cümlemin devamını getiremedim. Oydu. O gün Azra'nın bahsettiği oğlu, oydu.
Yakalanmasalardı, bende kurtulabilecektim. Beni kurtarmak için kendi canını hiçe saymış ve şu an nefes almayan kadına saygı duyarken buldum kendimi. Benim için birileri çabalamamış diye üzülürken buna teşebbüs eden kadını öldürmüşlerdi. Kendi ailem beni kurtarmaya gelmemişken gelenin canını yakıp almışlardı. Bu Hakan'ın, Karanbey oluşuna neden olmuştu.
"Özür dilerim." Babasından intikam alışı onun kararıydı, bunun bilincindeydim. Yine de suçluluk hissetmeden duramıyordum. Azra Karan oğluyla buralardan gitse şu an yaşıyor olabilirdi, Hakan'sa normal bir hayat sürerdi.
Ümit Karan, kaçırdı seni Kübra. Senin bir suçun yok. Sana yardım etmek isteyen ve bu kararı veren Azra'ydı.
Yine de suçlu hissediyordum. Hissetmemeliydim.
"Hayır. Asıl ben özür dilerim." İrkildim. Hakan Karan, benden özür diliyordu ve annesinin yakalanmasına sebep olduğumu bile bile yapıyordu bunu. "Kabul etsem de etmesem de annemin de babamın da seçimlerinin bedelini ödemeye alıştım ben." Elini koluna sürterken acıyla çevrelenmiş bakışlarını diğer tarafa çevirdi.
"Babamın elinden kaçıp kurtulduğunu varsaymıştım. Onu yıllardır izliyorum, Kübra. Seni çok iyi saklamasının şaşkınlığını yaşıyorum. O gün kaçabildiğini düşünerek en azından biri kurtuldu demiştim. Annem en azından ölmeden önce kendini riske atışının karşılığını aldı..." İç çekti. Yüzünde beliren suçlulukla birkaç saniye sustu.
"Şu an özgürüm." Ondaki suçluluğu hissedebiliyordum. Bakışlarını bana çevirdiğinde harelerindeki pişmanlık masanın üzerinde yumruk olan eline uzanmama neden oldu. Elleri buz kesmişti, sıkıca tuttuğumda yumruğu gevşedi. "Annenin yakalanmasına neden olduğum için de özür dilerim."
"Annem ne yaptıysa kendine yaptı." Gözlerini sıkıca yumarken elini elimden çekti. Annesinden bahsederken gözlerinde ve yüzünde olan o sevginin yerini almış pişmanlığa alışkın değildim. Annesi onun kahramanıydı. Kadınlara karşı nazik oluşundaki en önemli parçaydı belki de.
"Babamın senden aldığı özgürlüğün ne yaparsam yapayım sana veremem. Annemin sana sağlayacağı özgürlüğü de. Ben ikisinin kararları arasına sıkışıp var olmaya çalıştıkça onların yıktıklarının altında kalanlara yetişemiyorum."
"Ben bunları sana kendini kötü hisset diye anlatmadım, Hakan. Sadece bilmen gerekiyormuş gibi geldi." Gözlerini açmadığında iç çektim. "Sen şu an kimsin?" Gözlerini aralayıp benimkilere baktı son kez. "Karanbey'sin. Karanbey olmadan bile beni kurtarmaya gelen annene yardım edecek kadar cesareti olan birinden herkesin korktuğu ve çekindiği bir adama dönüştün."
"Bu övünebileceğim bir şey değil." Tiksinircesine suratını buruşturdu. "Bu hiçbir zaman övüneceğim bir şey olmayacak. Karanbey, olurken insanlığımı kaybedip babama benzedim ben. Tıpkı onun anneme söylediği gibi bir adam oldum. Şimdi karımı hapsedenin de o olduğunu öğreniyorum. Hayatımın en saçma dönüm noktaları babamın ellerinde ve verdiği kararlardan geçiyor. Bundan nefret ediyorum. Ne yaparsam yapayım on dört yıl önce yaptıklarının bedelini şu an ödetebiliyor."
Zihnimdeki çarklar yerine otururken sessizliğimi korudum.
Başından beri Çetin evinde hapsedildiğimi biliyordu. Aileni bulup sana vereceğim, demişti. Ailemin zaten kim olduğunu biliyordu. Benim kim olduğumu da niye burada olduğumu da başından beri belirleyen oydu.
Podlyy ublyudok. Adi şerefsiz.
Ailemi asla bana vermeyecekti. Hakan'a ihanet etsem de etmesem de beni asla özgürlüğüme kavuşturmayacaktı.
Hakan, annesiyle beni kaçırmaya kalkmıştı, onun bedeli miydi? Hakan'a kestiği ceza mıydım? İyi de neden? Çetin ailesi Hakan'ın karşısında duracak kadar güçlü değillerdi. Asıl planı neydi?
Başımdaki ağrı kendini gösterirken kalan portakal suyunun tamamını içip gözlerimi yumdum. Düşünceler beni boğuyor, benden alınan geçmişin parçalarını hatırlamak, hatırlayamamaktan daha yıpratıcıydı.
Hakan'ın telefonunun sesiyle gözlerimi araladım. Telefonunu ağır ağır çıkartırken ekrandaki isimle tüm bedeni gözle görülür şekilde gerildi.
"Ne oldu?"
"Ailecek yemek yemeye çağırıyor."
"Gidelim." Dünyanın en saçma şeyini söylemişim gibi baktığında omuz silktim. "Baban hiçbir şeyin farkında değil. Bana ailemi hiçbir zaman vermeyecek. Benimle oynarken kenarda kıçımı kurtarmanı beklemeyeceğim. Babanla olduğuma onu inandırırsam bende onunla bir güzel oynayacağım." Kandırılmaktan hoşlanmıyordum ve Ümit Karan bunu yapmıştı.
Şeytanla anlaşmandan ne bekliyordun Kübra?
"Hayır. Artık oyun bitti. Babamla uğraşmayacaksın."
"Hakan-"
"Hayır dedim. Anlaşmayı siktir et. Babama bulaşmayacaksın. Onla anlaşmanın sonu hep kanlı biter. Başından beri seni o eve hapsetmiş Kübra. Sana aileni verip vermemesi önemli değil. Sonunun anneme dönmesini istemiyorum. Emin ol babamın anladığı tek son bu. Mutlu sonlardan hoşlanmaz. Sonları hep trajik bir mutsuzluktur." Hakan derin nefes alırken onu ilk kez bu kadar uzun konuştuğuna şahit oluyordum.
"Dedem, halam, annem. Şeytanla oynadılar ve gittiler. Şeytanla oynanmaz. Oynamayacaksın." İç cebinden sigarasını çıkartırken ellerinin titrediğini gördüm. Tüm Karanbey duvarları çöküyordu. Verandaya çıkarken peşinden adımladım. Sigarasını yakarken sol kolunu tutup başını eğdi. Dudaklarındaki sigara yanmaya devam ederken elli koluna sürtünüyordu.
"Sakin ol." Ona birkaç adımda yaklaşıp göğsümü sırtına yasladığımda ellerimden birini sol kolunu tutan koluna diğerini kalbinin üzerine yasladım. Kalp atışları avuçlarıma çarparken endişesini hissedebiliyordum. Sol eliyle dudaklarındaki sigarayı çekerken başını gökyüzüne çevirdi ve dudaklarından süzülen sigara dumanına izin verdi. "Şeytanla oynarken seni yalnız mı bırakayım?"
"Evet." Hızlı cevabıyla kollarımı sıktım.
"Bu benlik bir şey değil. Kocam benim her şeyim."
"Bu bir şaka değil." Sigarasını bir daha dudaklarına yaslayamadan verandaya attı ve üzerine bastı. "Babama ne yaparsam yapayım beni öldürmeyecek. Senin için bu kadar net bir karar vermeyecek. Anlamıyorsun." Arkasını dönerken kollarımı gevşettim. "Ne yapabileceğini bilmiyorsun. Ben alışkınım ama sen değilsin."
Alışkın olmamalıydı. Bir adam nasıl babasının zarar verişlerine alışmış olabilirdi ki? Bunda hiçbir sorun yokmuş gibi nasıl konuşabilirdi?
"Bilmiyorum. Haklısın. Ama korkmuyorum da." Kaşları havalanırken gergin bir gülüş attı. On dört yıl korkularımın en az anılarım kadar silikleşmesine neden oluşuydu. Kalbim her korkuyla kasıldığında zihnim bayraklarını çekiyor ve savaş moduna geçiyordu.
Ümit Karan, korkulacak bir adamdı ve ben korktuğumda manyağa dönen bir kadındım.
"Korkmalısın." Ondan da korkmamı söylemişti, yapmamıştım. Hala korkmuyordum. Ama babası başkaydı biliyordum. Hakan'dan korkulursa babasına bakınca dehşete düşmeliydi insan.
"Karanbey'in karısı başını dik tutup korkusuz olmalı demedin mi?" Başımı sola yaslayıp kaşlarımı kaldırdım. "Kocamın söylediklerini dinliyorum."
"Sanki daima beni dinliyormuşsun gibi nasıl da savunmanı kurmuşsun." Homurdanmasıyla omuz silktim. Beni cesaretlendiren fazlasıyla oydu. Bundan memnundum.
"Baban, beni başından beri kandırmış Hakan. Baban benim hayatımı Çetinlere hapsetmiş. Kenara çekilip birilerinin intikamımı almasını beklemeyeceğim." Duraksarken kaşlarım ağır ağır çatıldı. Beni niye öldürmemişti ki? Niye o evde saklanmamı sağlamıştı? Haldun, onun bildiğini bilmiyordu, gözlerindeki yakalanmış olmaktan dolayı rahatsız olan ifadeyi anımsıyordum. Haldun'un haberi olmadan kaçırdığı beni, nasıl o eve hapsetmişti bu adam?
"Haldun da bilmiyordu. Baban, seninle evlenmemi söylediği zaman Haldun'un yüzündeki rahatsızlığı hatırlıyorum. Beni kaçıran Haldun sanmıştım ama başından beri baban ve bunu bir şekilde gizleyecek yol bulmuş. Benimle muhatap olmadan beni kontrol altına almak için Haldun'un bile haberi olmadan beni onlara hapsetti."
"Bir sırrım var, kız çocuğu...Onu korumak için yerini unutmalısın... Anlaştık mı?"
Bölük pörçük zihnimde yankılanan aksanlı Rusçayla başımdaki ağrı kademeli olarak büyüdü. Kimi korumak için unutmalıydım, hatırlamıyordum.
"Haldun bilmiyor. Seni kaçıran babam. Planı bunun neresinde? İstese Haldun'a bırakmadan seni hapsedebilirken niye bunu yapmadı? Niye yıllar sonra sana gelip özgürlüğün karşılığında benimle evlenmeni söyledi? Aklımı kaçıracağım." Bir sigara daha yakmak için elini cebine attığında uzanıp elini tuttum. Durdu.
"Babanı en iyi sen tanıyorsun ve biz bunu beraber çözeceğiz." Artık yalnızmış gibi tüm yükü omuzlarına almasına gerek yoktu. Ben vardım. Ne Douglas gibi elimi karanlığa bulardım ne de Faruk gibi onu aydınlıkta tutabilirdim. Ben onun griye bulayabilirdim sadece. Onu çekiştirdikleri o iki uç noktanın tam ortasında kalabilmesini sağlardım.
"Ulan rahat bırak beni!" Faruk'un uzaktan gelen bağırışıyla Hakan'la konuşmamız son buldu.
"Bugün psikoloğun gelecek. Ben dışarıya çıkarken konuşursunuz." Başımla onayladım onu. Yakut'a hala güvenememiştim ama yine de konuşmak iyi gelmişti. Ona basit olaylardan bahsettiğimde bir arkadaş gibi kendisiyle ilgili bir şey paylaşıyordu, özellikle geçmişteki tecrübelerini. Kendimle ilgili konuşmak istemediğimde beni zorlamayıp kendisini açıklıyordu. Seans bitene kadar bir bakmışım ben kendimi anlatıyordum.
"Nereye gideceksin?"
"Var bir işim." Gözlerimi şüpheyle kıstım.
"Yakut gittikten sonra dışarı çıkacağım." Biraz deniz kenarına gitmek istiyordum. Derin nefes almaya ve dalgaların sesini duymaya ihtiyacım vardı. Zihnimde beliren anıları sindirmeliydim.
"Douglas'a çalışanların bilgilerinin olduğu dosyayı vereceğim." Dışarı çıkmamı başıyla onayladıktan hemen sonra hızlıca konuşmaya başlamıştı. "Biri içeriden dışarı bilgi sızdırıyor. Onu veya onları bul bana."
"Bu aynı takımdayız demek mi?" Kocaman gülümsedim. "Karanbey'in takımında mıyım?"
"Buna bu kadar sevineceğini bilmiyordum." Kıkırdarken koluna girdim, yaptığım harekete gözlerini kırpıştırarak bakıp ağır ağır çevirdi bakışlarını. "Elindeki yüzükle benim takımımda oluşunu taçlandırdım sanıyordum."
"Tabi ki. Sen söylesen de söylemesen de benim yerim kocamın takımı." Dudakları yavaşça kıvrıldı. "Sana haini bulursam ödülümü isterim."
"Çıkarın var her seferinde...Söyle. Bulursan ne yapacağım?"
"Beyaz gömleğinle bir hafta geçir." Duraksadığında elimi üzerindeki cekete sürdüm. O da siyahtı. "Pembe giy demişim gibi tepki verme lütfen."
"Giyemem. Başka bir şey iste." Ses tonu sertleşmiş kaşları çatılmıştı. "Beyaz olmaz."
"Niye?"
"Kurcalama." Yine örülmüş duvarlara çarparken dudaklarımdaki gülüş küçülerek silindi. Bir adım ondan uzaklaşırken bahçede gezdirdim gözlerimi. Gözlerindeki ve sesindeki öfkenin kaynağının ne olduğunu bilmiyordum. Sorsam da cevabını alamayacaktım.
"Başka bir şey istemiyorum. Haini bulurum sana." Tüm sıcak ve samimi duygular kaybolmuştu. Faruk'un arka bahçeden koşarak çıktığını gördüm.
"Ev sana emanet. Aklı başında ve ayık ol." Verandadan inerken göz teması kurmadan gitmişti. Ona bir şekilde korkularımı veya hissettiklerimi anlatıp kendimi açabiliyorken o daima kapı duvar olmaktan çekinmiyordu.
"Manyak." Fısıldayışımı duymuş gibi adımları duraksadığında ona bakmayı kesip etrafa bakındım. Beni duyması imkansıza yakındı. Fısıltımı ben bile zar zor duyabilmiştim.
"Kulakları iyi duyan bir sen değilsin." Çenemi dikleştirip gri gözlerindeki parıltıya diktim bakışlarımı. "Arkamdan konuşma."
"Yüzüne de söylerim." Ellerini cebine koyup bedenini bana çevirdi. Söylememi mi bekliyordu? Gözlerindeki meydan okuyuşla derin bir soluk aldım.
"Manyaksın. Bak yüzüne de söylerim."
"Karım!"
"Hayırlı işler Karanbey!" Arkamı dönüp kaçarak içeri girdiğimde tüm cesaretim dağılmış ve nefesim kesilmişti. Adrenalin kademeli olarak azalırken ellerimin titrediğini gördüm. Korktuğumdan değildi, anlamsız ve aniden beliren cesaretimin kırıntılarıydı.
Faruk nefes nefese içeri girdi ve elini karnına yaslayıp acıyla suratını buruşturdu. "Douglas beni öldürecek. Beni ondan kurtar, dile benden ne dilersen."
"Faruk?! Nereye gitti o?" Bahçedeki bağırışla Faruk arkama saklandı.
"Yemin ederim beni sadece korkudan öldürecek piç." Uzaklaşan arabanın ve bahçe kapısının kapanırken ki gürültüsü kulaklarımı buldu. Hakan, gitmişti. Douglas'ın verandayı birkaç saniye aşarak oturma odasına girdiğini görünce irkildim. Bana daima sıcak ve kibar bir bakış atardı ama şimdiki bakışlarında saf öfke kol geziyordu.
"Douglas." Bana döndüğünde kocaman gülümsedim. "Aç mısın? Faruk bize kahvaltı hazırlasın." Faruk homurdandığında ona ters ters baktım. Hayatını kurtarıyordum ve açtım. Tabi ki karşılığını alacaktım.
"Onun elinden yemem yenge."
"Onun cezası olsun." Gözlerini kıstığında omuz silktim. "Bana eşlik etmen lazım. Yalnız yemek yemekten hoşlanmam. Hakan'da gitti." Suratımı astım.
"Yine de onun elinden yemem. Onunla aynı sofrada oturmam." Öfkeliydi ve haklıydı. Faruk ona ilaç verdiğini söylediğinde sinirlenmiştim. Sonrasında onun kendi ilaçları olduğunu ve onun asla dinlenmeyeceğini bildiği için zorla dinlendirmeye karar verdiğini söylemişti. Niyeti iyiydi ama ilerleyiş yanlıştı. Douglas bu kadar delirdiğine göre en az benim kadar ilaçlara karşıydı.
"Dinlenmen içindi." Faruk yanımdan geçip konuştuğunda Douglas'ın bedeninin gerildiğini gördüm.
"Dinlenmen için seni öldürmediğime dua et, cazzo."
"Ulan sensin cazzo. O yaralarla gecenin köründe kalkacağını bilmiyor muyum ben?" Faruk cesaretli konuşmasına rağmen arkama geçip beni kendine siper etti.
"Sana ne? Non farmi impazzire." Beni deli etme.
"Tamam ikinizde sakin olun." Kavga etseler onları ayıracak kadar güçlü değildim. "Faruk sen git, Douglas biz kahvaltı yapalım." Açtım. Kavganın sırası değildi.
"Yenge-"
"Benimle de mi aynı masaya oturmayacaksın? Bende mi cazzoyum?" Kesinlikle ne anlama geldiğini bilmiyordum ama Douglas her sinirlendiğinde kullandığına göre bir küfürdü.
"Öyle değil. Öyle bir şey demedim yenge." Alınmış gibi omuz silkip ona bakmayı kestim. "Ben Türk kahvaltısı yapmıyorum. Midem almıyor." İtalyan'dı ve İtalyanlar nasıl beslenir bilmiyordum.
"İtalyan kahvaltı ne oluyor?"
"Bana kızacağını biliyordum." Faruk konuştuğu için Douglas sustu. "Bu yüzden sana kruvasan aldırdım bizimkilere." Ellerini eşofman cebine tıktı. "Espresso çok iyi yaparım."
"Yine de cazzosun." Faruk kocaman gülümsediğinde Douglas onu umursamadan mutfağa girdi.
"Cazzo ne demek?" Faruk omuz silkti. "Küfür olduğuna eminim. Ama anlamını bilmemek daha eğlenceli." Ellerini cebinden çıkartmadan mutfağa yöneldiğinde başımı sağa sola salladım. Nasıl bu kadar merak etmeden durabiliyordu ki?
"Kruvasan ne peki?" Mutfağa peşinden girdiğimde Faruk kese kağıdının içerisindeki garip şekilli böreğe benzeyen hamur işlerini tabağa koyuyordu. Bu daha önceden Melih'in yediğini anımsıyordum. Bana bir gün birkaç çeşit hamur işi getirmişti ve bunu yediğim gibi midemdekileri çıkartmıştım. Yağlıydı ve bana dokunmuştu.
"İtalyan kahvaltısı kahve ve hamur işi." dedi Faruk elindeki tabağı uzatırken.
"Kahvaltı yapmayız. Sadece kahve belki şekerli hamur işleri. Çoğu zaman kahve yeterli oluyor." Douglas'ın karşısında oturduğumda Faruk kahve makinesine yaklaştı, Douglas onun arkasından ters ters bakıyordu.
"Benim gibi ilaçlardan hoşlanmıyor musun?" Yeşil gözleri beni bulurken birkaç saniye duraksadı. "İlaç aldığım zamanlar bilincimi kaybediyordum. On dört yıl hapsedilip hayatım alınmamış gibi çoğu zaman ilaçların etkisiyle uyuyakalırdım. Yarı uyur yarı uyanık bir ömrüm olduğu için ilaçlardan nefret ediyorum."
"Bu tekniği biliyorum." Douglas arkasına yaslandı. "Bir şey öğrenmek istediğin birine kendinden bir şey anlatıyorsun ve onunla eşleştiğin anda o kişi sana her şeyi dökülüyor." Amacımı anladığı için duraksadım.
"Psikoloğum bana bunu yapıyor." Gözlerimi kıstım. "Hain kadın. Beni konuşturmak için konuşuyor demek. Sinsi." Douglas'ın gözlerinin çevresinin gülüyormuş gibi kısıldığını gördüm.
"Bende o işe yaramaz."
"Tamam." Oturduğum yerden kalkıp dolabı açtım ve portakal suyu şişelerinden birini alıp eski yerime oturdum. Açtım ama kruvasan yemek istemiyordum. "İlaçlarda hoşlanmamakta haklısın."
"İlaçlarla bir problemim yok." Başımla onaylayıp şişenin kapağını açtım.
"Benim hatam. Üzgünüm yanlış anladım. İlaçları sevmiyorsun sanıyordum. Varsayımlarla seninle konuşmamalıydım." Gözleri kısıldı.
"Varsayımlar insanı tetikte tutar. Bundan vazgeçmemelisin."
"Yine de ilaç verildiği için kızmışsın sanmıştım. Ama öyle değilmiş. Benim aksime ilaç seviyormuşsun." Dirseklerini masaya yasladı.
"Öyle bir şey söylemedim." Sesinde hoşnutsuz bir tını vardı.
"Bunu da mı yanlış anladım? Ne yapayım sürekli varsaymak yanlışa yönlendiriyor. Faruk ilaç verdiği için kızdın sanmıştım." Aynı şeyleri döndürüp tekrar ediyordum. Bunu fark ediyor muydu, bilmiyordum.
"İlaçlarlar bir sorunum yok. Uyanık kalmam lazım ve bunu tam da yeni saldırıya uğramışken yapmalıyken Faruk iti yüzünden tüm gece bilinçsizce uyudum."
"Tamam sustum Douglas." Faruk kahveyi onun önüne bıraktığında kruvasanlardan birini alıp telefonunu çıkardı.
"Sibel arıyor." Bunu bize değil, kendisine söylemişti. Oturma alanına gitmek için mutfaktan çıktığında Douglas'a bakmadan portakal suyumu yudumladım. Ne önündeki kahveyi içmişti ne de kruvasan yemişti. Çaktırmadan ona baktığımda önündeki kahveye bakarken gözlerini kırpıştırıyor olduğunu gördüm.
Çetin evindeyken Hakan'la da Faruk'la da ilgili üç aşağı beş yukarı bilgi öğrenebilmiştim. Bir şekilde duyuyordum. Ama Douglas'la ilgili tek bildiğim hayaletten farksız oluşu ve birini öldürürken ki soğukkanlılığıydı. Fazlası yoktu. Ailesini de geçmişini de hatta şu an yaşadığı evi bile bilmiyordum.
Bu evdeki çoğu kişi kimsesizdi. Douglas bunu kendisi söylemişti. O da mı öyleydi?
"Omzundaki dövme..." Bakışları beni bulduğunda sustum. Gözlerinde meraklı oluşumdan rahatsız o ifade vardı. Çoğu zaman soru sorduğum için Melih'in bana attığı bir bakıştı. "Ne anlama geliyor?"
"Bir örgüte üyeydim. İtalya'da. Ona ait." Kaşlarım ağır ağır çatılırken onun yarasını sararken teninde gördüğüm dövmeyi anımsadım. Kanatları açılmış bir kartalın dövmesiydi.
"Aynı dövme Melih'te de vardı." Bakışlarını kaçırdığında Melih'in sırtındaki dövmenin, Douglas'takine benzediğini fark ettim. Tek bir farkı vardı. Melih'in dövmesindeki kartala, yılan dolanmış ve ikisi de ağızlarını açarak birbirlerine bakarmış gibiydi. Çok uzun inceleyememiştim çünkü Melih, üzerini ben uyuyorken giyinirdi. Bir kere uyandığımı fark etmemişken gömleğini giyerken görmüştüm, dövmesini.
O yaralarını asla Çetin evindekilere sardırmazdı Kübra. Sürekli kendisi sarardı veya sana sardırırdı.
Dövmesini gizlemek için miydi?
"Melih'le daha öncesinde bir geçmişiniz var." Kahvesinin sıcak olmasını umursamadan büyük bir yudum içti. İkisinin anlaşamadığını duymuştum. Hatta Melih bazen Douglas'a öfkelenirken odada volta atardı.
"Melih'le niye kavgalısınız?" Bakışlarını kaldırdığında gözlerinde nefreti gördüm. Melih'i sevmiyordu. "Söyle bana Doug." Hakan'ın hitap edişiyle ettiğimde bakışlarını mutfakta gezdirdi.
"Babamı öldürdü." Kaskatı kesildim. Bu cevabı beklemiyordum. Gerçi şaşırmam için hiçbir sebep yoktu. Melih bir tetikçiydi ve bunu yapmış olması olasıydı. Sadece bağlantılı olmalarına şaşırıyordum.
"Bunun için üzgünüm." Bakışları bana çevrildiğinde samimi bir bakışla bakıyordum. Acıma yoktu. Ailenin olmamasının ne demek olduğunu biliyor ve onu anlıyordum. Hakan'ın annesini ve Faruk'un ailesini Ümit Karan öldürmüştü. İntikam için deliriyorlardı. Douglas'ın babasını da Melih öldürmüştü. Ondan intikam almak istiyor muydu?
"Ben değilim. Babam ölmeyi hak ediyordu."
"Melih öldürdü diye kızmadın mı?" Olumsuz bir ses çıkardı.
"Bu imkânı benden aldığı için kızdım." Kendi babasını öldüremediği için mi Melih'i sevmiyordu. Bu dünya beni gün geçtikçe şaşırtmaya devam edecekti.
"Melih'i öldürecek misin?" Sorumla irkildi. "Yani raconu biliyorum. Kan dökenin kanı akıtılır." Melih ölsün istemiyordum. Yaptıklarının cezasını çektirebilirlerdi, buna karşı değildim ama öldürmemeliydiler.
"Melih'le aramızdaki ilişkide ölüm yok, yenge."
"Nasıl bir ilişkiniz var?" Güldüğünü duydum. "Birbirimizin hayatını zorlaştırmak daha eğlenceli oluyor." Kahvesini eline alırken arkasına yaslandı. "Aslında onu öldürmemiş olmam bile tedirgin hissetmesine sebep oluyor. Capoyu dinleyip bana ihanet etmeseydi arkadaşlığımız bozulmazdı." Capo mu? Douglas, İtalyan'dı. Bunu biliyordum ama capoyla bağlantısı olduğunu yeni öğreniyordum. Bu yeni bilgiydi.
"Capo mu? Melih, capoya mı çalışıyor?"
"Eskiden evet. Şimdi Çetinlerin köpeği." Kahveyi bıraktı ve etrafına bakındı. "Bunu kimseye söyleyemezsin. Eskiden caponun adamı olması, İtalyanlardan nefret eden Ümit Karan'ın dikkatini çeker." Söylemezdim. Melih'inde Ümit'in kurbanı olmasını istemezdim.
"Hakan biliyor mu?" Başını olumsuzca salladı. "Niye bana söyledin o zaman?"
"Çünkü arkadaşının kim olduğunu bilmesi gereken sensin. Melih, senin hayatında. Patronun değil." Hakan'a bunu söylemeli miydim? Hem Melih hem de Douglas'ın eski İtalyan çetesine dahil olduklarını biliyor muydu?
"Seni biliyor mu? Hakan?"
"Benim kim olduğumu biliyor yenge. Ama Melih'i bilmiyor." Melih'in, sürekli İtalyan mafyasını anlatmasının sebebi buydu. O, caponun geçmişteki adamlarından biriydi. Acaba hangisinindi? Eski capo mu yoksa şimdikinin adamı mıydı?
"Yeni capo ne zaman İtalyan mafyasının başına geçti?"
"On iki, on üç yıl önce." Yeni sayılırdı. Yedi, sekiz yıldır Çetinlere çalışmıştı Melih.
"Eskisine de yenisine de hizmet etti Melih." Douglas zihnimdeki soru işaretlerini ben sormadan cevaplamıştı bile. İkisine de hizmet etmesinin mantıklı bir yanı yoktu. Yeni capo yani Enrico, babasını devirip onun tahtını aldığında babasına itaat eden her kim varsa hepsini öldürmüştü. Geriye onların çocukları ve itaatkâr hizmetlileri kalmıştı. Melih bana bunu anlatırken Enrico'ya hak vermişti. Babasının pis işlerini alt etmek için babasını ezen adamı savunmuştu. O gün buna karşı çıkmıştım. Düne kadar buna karşı çıkabilirdim ama artık karşı çıkamıyordum.
Bu dünyadaki babalar iblisti, annelerse sessiz şeytan.
Kanlı ve ihanetle çevrili dünyaya, çocuk getirip soylarını devam ettirme bencilliğini gösterebiliyorlarsa o benciliğin sonucunda ölümü de göze almalıydılar. Bir katil veya cani yetiştirip onun zulmüyle göğüs göğüsse geldiklerinde bu hiçbir zaman çocuklarının suçu değildi. Onları çocuk gibi yetiştirmeyip karanlığa boyun eğdirdikten sonra aynı karanlığın dize getirişine ses çıkartmaya hakları yoktu.
Eline ölümün soğukluğunu verdikleri ruhların merhamet etmesini bekleyemezlerdi.
"Capo, Melih'e emrettiği şeyle babanı öldürttü." Başıyla onayladı. "Capo, senin ölmeni istiyor mu? Peşindeki düşmanın capo mu?" Başını sağa sola salladı.
"Capo beni aileden attı." Şaşkınlıkla gözlerimi açtığımda güldüğünü duydum. "Capo ailesine aittim yenge. Bunu anlamamış olmana şaşırdım." Her İtalyan'ın, capoya ait olduğunu tahmin edemezdim ki? Bu manyaklık olurdu.
"Babam ihanet etti. Onu öldürmesinde sorun yok. Sorun bunu benden almasında. Aileden atılınca tetikçiliğe devam ettim. Capoluğa ihtiyacım olmadığını göstermek amacındaydım ama sonra sevdim. Yani gücü ve karanlığı."
"Babanın ihaneti neydi?" Birkaç saniye ses çıkarmadan gözlerime baktı. Sanki sebebini benim bilmem gerekiyormuş gibiydi bakışları. Yeşil gözlerine baktıkça zihnimde beliren anılarıma engel olamadım.
Yeşil gözleri olan maskeli bir adam önümde diz çöktü ve dikkatle yüzümü incelemeye başladı. Anlamadığım bir dilde konuşurken cebindeki zippoyu çıkartıp parmakları arasında çevirmeye başladı. Üç kez çeviriş sonrasında zippoyu açıp kapattı ve hareketi tekrarladı.
Douglas, anılarımdaki adam gibi zippoyu çeviriyordu. "Baban ne yaptı?" Sesimdeki korkuya engel olamadım.
"Caponun kıymetlisini kaçırdı. Kız kardeşini. Yerini asla söylemedi." Caponun kız kardeşi mi? Enrico'nun kız kardeşi mi vardı? Ben miydim?
"Ne zaman kayboldu?" Ben olabilir miydim? Ama yine de bir İtalyan olsam niye ana dilim Rusça olsun ki?
"Caponun kız kardeşi on dört yıldır kayıp ama sen değilsin." Tuttuğum nefesimi serbest bırakırken başını sağa sola salladı. "Genetik olarak bile benzemiyorsun. Enrico ve ailesi yeşil gözlüdür ve koyu saç rengine sahipler." Ben sarışındım ve koyu kahverengi gözlerim vardı. Yine de belki de ben istisnaydım. Olamaz mıydı?
"Sen değilsin yenge. Bundan eminim-"
"Nasıl eminsin?"
"Eski caponun mezarını açıp DNA testi yaptırdım bile. Değilsin." Duraksadım. "Tedbir amaçlı yaptım, emin olmak istediğimden." Ailemi bulmak için gerçekten çabalamaları göğsümde filizlenen umuda tutunmamı sağlıyordu. Benim için çabalıyor, arıyorlardı.
"Caponun kız kardeşi kaç yaşındayken kaçırıldı?" Caponun kız kardeşi çıkmak ailemi aramayı bırakmam demekti, yine de ailem değildi. Bu, aynı yere dönmemize sebep olmuştu.
"Beş yaşındayken." Kesinlikle ben değildim. O kız içinde üzülmüştüm. Acaba benim gibi hapsetmişler miydi onu da? Çetin ailesi gibi kötü bir ailenin eline düşmüş müydü? Umarım güvendeydi.
"Ben bir Rus'um." Başıyla onayladı. Omuzlarım çökerken ayaklarımı sandalyeye yaslayıp kollarımı bacaklarıma doladım, çenemi dizime yasladım.
"Üç aileye indirgedim listeyi. Onlarla görüşmeye gidiyordum zaten." Saldırıya uğramasaydı eğer, ailemi mi bulacaktı? "Bir diplomat, bir ajan, bir de üst düzey parlamento üyesi. Üçünün de kızları ortadan kaybolmuş. Diplomat kızının öldürüldüğünü kabullenmiş, parlamento üyesi kızına karşılık liderliğini bırakmayı reddettiği için kızının öldürüldüğünü düşünmüş ve ajanlar var. Ajanların kızıyla ilgili bilgi bulmam çok zor. Sistemde tüm bilgiler silinmiş. Özellikle o aileyi araştırmaya gitmiştim. Çift taraflı ajan olmalarıyla biliniyorlar ve düşmanları çok. Ortaya çıktıkları ilk saniyede öldürülmek üzere emir alan tetikçi arkadaşlarım var. Hayaletler, belki de hükümet tarafından korunuyorlar. Bilmiyorum. Buradan bu bilgilere erişmem imkansıza yakın. Bu yüzden gitmiştim." Ölümümü kabullenen diplomatla liderliği için beni kurban eden parlamento üyesinin kızı olmak istemiyordum. İkisi de kabullenip çoktan vazgeçmiş olurdu benden. Ailem, Rus ajanlarsa o zaman niye beni bulamamışlardı ki? Üç seçenek de beni hayal kırıklığına uğratıyordu.
"Ailem her halükârda benim için çabalamamış oluyor."
"Formaliteden aileni buluyorum, yenge. İstersen senin burada ailen de var." Dudaklarımı kıvırdığımda öne eğildi. "Evlendiğin bir adam var, haylaz bir Faruk var. Sibel olacak...Ne oluyordu? Erkek kardeşlerin eşlerine bir isim söylüyorlar burada." Bilmiyordum.
"Korumacı ve tatlı abi gibi olan sen varsın." Birkaç saniye duraksarken kaşlarımı kaldırdım. Ondan şüphelendiğim gizemli yanları olsa da gördüğüm kadarıyla Hakan ve Faruk'un abileri gibi onlara kol kanat geliyordu. Burada ne bir çalışandı ne de bir arkadaş, çok daha fazlası gibiydi onlar için. "Sende Hakan'ın ailesisin ve benim de ailem oluyorsun."
"Bu aralar patronla beraber bana aşırı iyi davranıyorsunuz. Bünyeme ters bu." Gülmeye başladığımda gözlerinin kenarları kırıştı. "Ayrıca bana tatlı deme yenge. Tüm fiyakamı bozuyorsun."
"Ailemi bulmak için gittiğin için teşekkür ederim ve yaralandığın içinde üzgünüm." Douglas, kruvasanlardan birini alıp ısırdı. "Rica ederim yenge." Kahvaltısını bitirene kadar tek kelime etmedi.
Douglas capo ailesindendi ama Hakan'ın tarafındaydı.
Niye?
Şüphelenmemeliydim. Yıllardır buradaydı. Hakan'ın ticareti İtalyanlarlaydı. Kovulduğu aileyle çalışıyordu. Kim kovulduğu bir aileye, dolaylı yoldan hizmet etmeye devam ederdi ki?
Douglas bu evdeki en büyük soru işaretiydi. Zippoyu çevirişi geçmiş anılarımda bölük börcük canlanıyordu.
Bazı şeyleri net hatırlayana kadar kimseyi suçlamaya hakkım yoktu. Portakal suyumu yudumlarken düşüncelerimin beni boğmasına izin verdim.
Hatırlayacaksın Kübra. Adını da geçmişte sana zarar verenleri de... O zaman çeneni dikleştirip seni hapsedenlerin hepsinden intikam alacaksın. Sık dişini.
Hatırlayacaksın.
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |