13. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K11 - GÜVEN I

K11 - GÜVEN I

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Lana Del Rey - Born To Die

 

Bölümler kısa diye yorumlar aldım. Bu iki bölümü birleştirip attığım bir bölüm, yani uzun :D Bir kitaptaki 70 sayfalık bir kısma denk geliyor. Bence çok kısa sayılmaz :)

Ve bir itirafta daha bulunacağım. Normalde aklımdaki gibi çerezlik bir kurgu olarak tek kitap yazıyordum. Bölüm kelime sayılarını toplayınca (Ben şu an 20. bölümü yazıyorum) tam 450-500 sayfalık kitabı yazmış olduğumu gördüm.

Normalde olurda bu kitabı basabilirsem tek bir kitap Karanbey olacaktı, sırayla Enrico gelecekti. Her kitapta bir mafyayı anlatan seri olacaktı. Sanırım Karanbey iki kitap olacak gibi görünüyor. Yine de seri fikrinden açıkçası vazgeçmiyorum.

Karanbey'den sonra yazacağım altı mafya çoktan kurgulandı ve ilişkileri zihnimde oturdu. Karanbey iki kitap olsa da sonrakiler tek kitap olacak.

Karanbey bitmeye yakın Enrico'ya başlayacağız. Sırayla diğerleri gelecek. Bu yüzden yazmaya devam ediyorum ve sizi de çok uzatılmayan bir seriyle baş başa bırakıyorum.

Kalemimi önceden okuyanlar bilirler ki derin derin yazmaya bayılırım. Yan karakterlerin bile kurguda bir hikayesi olur normalde. Bu her kitapta bir mafyayı anlatma fikrine girişmemiş olsaydım abartısız beş kitaplık bir seri olarak Karanbey'i yazabilirdim :D Ama yapmıyoruz öyle şeyler sdgsdgsd

Serinin ilk kitabının günahı olmaz diye düşünüyorum. Karanbey olurda basılırsa iki kitap olacak. Zaten çoğu yeri çerezlik diye atlayarak yazdığım için tek kitap olsun diye sahneleri çıkartamazmışım gibi geliyor.

700 küsur sayfada karınca puntolarla kitap okumak hiç zevkli değil. Bir okuyucu olarak bile okuma hevesimi kaçırıyor bu durum. Bu yüzden kesin bilgi, olurda kitap olursak net iki kitap olacak.

Çok uzattım. Uzun zamandır girişte konuşmamıştım.

Keyifli okumalar <3

🖤

 

 

 

11. BÖLÜM - GÜVEN

 

 

 

KÜBRA

Zihin, anılarla dolu bir yuvaydı. Anılarım alınmış, yuvam bomboştu. Çocukluğum silinmişti, çalınmıştı benden. Tıpkı şu an Faruk'a olduğu gibi geçmişim boşluklarla dolu bir yuva haline getirilmişti.

"Bana bakmayı kes." Faruk oturduğu koltukta bakışlarımdan rahatsız olmuş gibi ters ters baktı. Uyandığından beri koca bir hafta geçmişti. Hafızası ne geri gelmiş ne de doktorların geri getirecek bir çözümü olmuştu. Zihni konusunda kimse bir şey yapamıyordu.

Hatırlamıyordu.

Hakan'ın izleri olduğunu biliyordu ama yüzünü gördüğünde onun Hakan olduğunu bilmiyordu. Ali'nin öldüğünü unutmuştu, Hakan'ı gördükçe ona Ali diye sesleniyordu.

Hakan artık konuşmuyordu. Tamamen sessizdi. Faruk'la aynı masada oturuyordu ama bizimle değildi. Faruk'un yanına geldiğinde Faruk ona Ali diye seslenirken Hakan ondan kaçarken buluyordu kendini. Faruk'un zihnindeki anılar birbirine girmişti ve bazıları gitmişti. Hakan, kendi zihninde bastırdığı anıları Faruk'un kayıp hafızası yüzünden tekrar tekrar hatırlasa da tek kelime edip ona Ali olmadığını söylememişti.

Faruk'un kafa travmasının da etkili olduğunu düşünüyordu doktorlar. Kimin doğru söylediğinden emin olamayacak kadar karmaşık bir dünyadaydık. Hakan'da böyle hissediyor olmalı ki Ali gibiymiş gibi davranıyordu. Faruk, sürekli Hakan'ı sorarken ve onun karşısında dikilirken 'Hakan'ın işleri var, gelecek.' diyordu. Faruk buna inanıyordu.

Namık bir haindi, ölmeden önce Faruk'a yapabileceği en büyük yanlışı yapmıştı. Onun rızası olmadan anılarına el sürmeye cüret etmişti. Hakan ona gözü kapalı güvenirken yapmıştı bunu. O ölünce deliren Hakan'a ihanet etmişti. Ona canını emanet eden adama...

"Niye bakmayayım?" Faruk ile verandada oturuyorduk. Hakan ile Douglas dışarı çıkmıştı. Onun iyi olduğunu gözetleyen kişiydim ve aşırı uyuz bir adamdı. Gözlerini açtığından beri huysuzluğu bir tek banaydı. Sanırım uyandığı ilk an elimde silahı görmesi yüzündendi.

"Bakma işte. Hem niye gözümün önündesin sen?"

"Söyledim ya biri seni öldürmeye çalıştı. Seni korumak için buradayım." Dolaylı yoldan doğruydu söylediklerim. Endişeliydim. Faruk, hafızası gelene kadar gözümüzü ayırmamamız gereken biriydi. Onu öldürmeye gelenin kim olduğunu biliyordu ve tekrar onu öldürmeye gelebilirlerdi.

"Sen mi beni koruyacaksın? Benim korumaya ihtiyacım yok. Güçlüyüm ben." Elini masaya yaslayıp hiddetle kalkmaya çalıştığı gibi tekrar çöktü sandalyesine, gözlerini kapatıp suratını buruşturdu.

"Küçük bir çocuk gibisin." Sürekli ani hareket yapıyordu ve Douglas'a göre bu Faruk'un normal haliydi.

"Bana bak kızım. Silahla odama daldığını hala unutmadım."

"Bana kızım deme be." Elimi masaya vurup cırladığımda gözleri kısıldı. O kadar çok çocuk gibi davranıyordu ki karşılık olarak çocuklaşıp bağırmadan duramıyordum.

"Sen nasıl hasta bakıcısısın?" Laftan anlamıyordu. Hakan'la evlendiğimi söylemişlerdi ama ısrarla 'Hakan bensiz asla evlenmez.' diyordu. Bana da sürekli bakıcı muamelesi yapıyordu.

"Hasta bakıcısına benzeyen bir halim mi var?" Birkaç saniye beni inceledi.

"Silah tutacak gibi biri de görünmüyorsun. Niye odama girdin? Beni öldürmen için kim tuttu?" Yine başa dönmüştük. Bıkkın bir yüz ifadesiyle ona baktığımda gözleri kısıldı. "Sen nerelisin?" Bunu sertçe sorduğunda derin nefes aldım.

"Rus'um sanırım." Kaşlarını çattı.

"Rus tetikçisin işte."

"Değilim, dedim ya." Omuz silkerken suratını buruşturdu.

"Bakıcısın o zaman." Sabır dilercesine bakışlarımı yukarı kaldırdığımda konuşmaya devam etti. "Beni, Türk bakıcının eline bıraksınlar. Seni kovduracağım. Türk bakıcı istiyorum." Acaba kafasını duvara çarparsam kendine gelir miydi?

"Çayınız." Zeliha, çayı bıraktığında Faruk burun kıvırdı. Kaç gündür çay yüzünden Zeliha'yı bunaltmıştı. Kalkamayacak kadar ağrıları vardı ama ağrıları çenesini kapatamıyordu.

"Bu sefer dediği süre boyunca yıkayıp demledim." Zeliha yardım istercesine baktı. Beş seferdir kızcağız bu delinin çayı için gidip gelmişti. "Olmamış." Faruk bir kez daha bardağa bakıp suratını astığında oturduğum yerden ayaklandım.

"Kalk." Elimi kaldırdım, korumalardan ikisi bize yaklaştığında Faruk kaşlarını çattı.

"Lan sen nasıl bakıcısın?" Korumalar verandaya çıktığında başlarını eğdiler. "Evdeki herkes senin dediğini yapıyor." Onu umursamadan başımla mutfağa açılan sürgülü camı işaret ettim.

"Mutfağa kadar Faruk'a yardımcı olur musunuz?"

"Tamam, Yenge." Faruk küfretmiş gibi korumaya baktı. Çay tepsisini alıp içeri girdim. Ardımdan onun kalkmasına yardımcı olduklarını biliyordum.

"Bakıcıya, yenge demeyin. Ben size enişte diyor muyum?" Zeliha'nın kıkırdadığını duyduğumda gülüşüm genişledi. Faruk tam bir taş kafaydı.

"Karanbey, kızıyor Faruk. İsmini söylememiz yasak." Tepsiyi tezgâha bırakıp ona döndüğümde onu masanın kenarındaki sandalyeye oturttular. Elini karnına yaslayıp suratını buruşturdu.

"Karanbey bakıcıya niye yenge diyor?" Elini karnından uzaklaştırıp korumalara baktı, adamlar çoktan selam verip mutfaktan çıktılar. Faruk onların gidişine bakmayı keserek bana çevirdi bakışlarını.

"Bana, yenge demiyor. Karım diyor." Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Hakan'ın evlenmesi fikri bu kadar mı imkansızdı ki anlayamıyordu?

"En sonda delirttiler adamı." Cık cıkladı. "Bakıcıya, karım dediğine göre kafayı yemiş olmalı."

"Bana bak Faruk. Şu taş kafan alsın. Hakan'la evliyim be." İçimdeki kavgacı çirkefi durduramıyordum. Faruk çocuk gibi inat ediyordu, bende çocuk gibi diretiyordum. İkimizde bu yüzden bir haftadır uyanık olduğu zamanlarda didişiyorduk.

"Karanbey demediğin için seni öldürecek." Öne doğru eğildi ve fısıldayarak konuştuğunda göz kırptım.

"Yalnızken ona Hakan demiyorum. Kocam diyorum, kızmıyor." Gülüşümü genişlettiğimde cık cıklamaya başladı ve etrafına bakındı.

"Bir bakıcı, patronuna kocam diyor. Hepiniz kafayı yemişsiniz."

Onu boş verip çaydanlıktaki çayı çöpe döktüm. Kaynar suyu, çaydanlığın altına döküp Faruk'un olduğu masanın üzerine koydum. Çay malzemelerini sırayla bırakırken dikkatle beni izliyordu. Her an ona saldıracakmışım gibi tetikteydi.

"Şimdi tarif et." Başında dikildim. "Şu şaheser çayını anlat." İtiraz etmeden anlatmaya başladığında dediklerini yapmaya başladım. Çaydanlığı ocağa aldığımda zamanlayıcı kurdu. Sandalyelerden birine çöktüğümde sessizce çayın demlenmesini beklemeye başladık.

"Sen iyi bir bakıcısın." Sinirden gülmeye başladığımda güldüğünü duydum. Uyuz herif ya.

"Kararını ne değiştirdi?"

"Çayı güzel demledin. Tabi tadına bakınca daha iyi anlayacağım ama gördüğüm kadarıyla bir çay nasıl demlenir öğrendin. Bundan sonra çayımı sen demle." Emrin olur paşam.

Sanırım Faruk'un kalbine giden yol, çayından geçiyordu.

"İyi olup kendi çayını kendin demle." Birkaç saniye sessizce Zeliha'nın akşam yemeği için hazırlık yapışını seyretmeye başladık.

"Hakan'la nasıl evlendiniz?" Ses tonundaki ciddiyetle bakışlarım onu buldu. "Ne kadarını hatırlamıyorum?"

"Hakan beni, baba evinden kaçırdı." Gözleri kısıldı. Yalan bir hikâye sayılmazdı. Haldun benim babam değildi. Orası benim evim değildi. Gerçek olmayan detaylar dışında gerçek bir hikayeydi.

"Hakan bir kadını, rızası dışı kaçırmaz. Yalan söyleme." Omuz silktim. Öfkeyle homurdandı.

"Faruk, Kübra Hanım doğruyu söylüyor. Huysuzluk yapıyorsun." Zeliha'nın sitemiyle gözlerini kırpıştırıp ona döndü. "Onu nişan günü kaçırdınız." Elini beline yasladı. Bir haftalık sabrı taşmıştı sanırım.

"Ben mi kaçırdım?" Elini ağzına götürdü, şaşkınlıkla baktı. "Yalancısınız ikinizde." Zeliha bana pes etmiş bakışla bakarken arkasını döndü ve yemek yapmaya devam etti. "Ben bir kadını kaçırsam, Sibel'imi kaçırırım."

"Meriç sana izin vermez." Suratı öfkeyle kasıldı.

"O piçten nefret ediyorum." Yaralı olduğunu unutmuş olacak ki oturduğu yerden öfkeyle ayaklandı, suratı acıyla çarpılırken sandalyeye yığıldı. Endişeyle ayaklandım.

"Yaraların gidene kadar kıpırdama dedi sana Hakan." Başını kaldırdı. Gözlerindeki karmaşa eşliğinde kaşları havalandı. "Hayır, bunu Ali söyledi." Hakan'ı, Ali sanıyordu. "İkizler diye karıştırıyorum hep." Ali'yi daha önce görmediğim için birbirlerine tıpatıp benzediklerini varsayıyordum.

"Ali söyledi, doğru da. O ikisi birbirine benzemez ki. Sen nasıl karıştırıyorsun ikisini?" Doktor ona doğruları anlatmanın zihninde var olan karmaşanın, daha da artmasına sebep olacağını söylemişti. Onun inandığı doğruları, yalanlamamalıydık. Kafası ne kadar karışırsa hatırlama evresi o kadar geçe ötelenirdi. Bu yüzden hatırladığı kadarına uyum sağlıyorduk.

"Hakan'ın yaraları var. Ali'de yok-" Aniden gözlerini kapattı, acıyla inlerken öne eğildi. Bir eli karnındayken diğeri alnına yaslanmıştı. Derin nefes alıp verirken yüzünde dehşete düşmüş bir ifade belirdi.

"Ali öldü." Gözleri aralandığında bana baktı. "Ali değil, Hakan o." Sesindeki hayretle çevrelenmiş pişmanlık dolu tını vardı. Hakan'a günlerdir Ali dediğini ve onu yaraladığını hatırlamış olması, hafızasının sandığımızdan daha hızlı geri geleceği anlamına gelmez miydi?

Gözleri yüzümde gezinirken kaşları çatıldı, beni tanıyormuş gibi bakıyordu. "Sen Bekir'in evindeki o kadınsın."

Anıları ona gelseydi, Hakan'la olan evlilikten veya Ümit Karan'ın isteğiyle yapılan nişandan bahsetmesi gerekirdi. Bunu söyleyişi farklıydı. Daha önce görüp şahit olduğu bir andan bahsediyordu.

"Neden bahsediyorsun?" Onu, o evde hiç görmemiştim. Ama o beni biliyordu. Acaba anıları parça parçaydı ve beni nişandaki halimle mi hatırlıyordu?

"Bekir'e gittim...Nedenini hatırlamıyorum. Sen oradaydın...Bayılmıştın. Başında da Melih vardı...Bekir'e ters ters bakıyordu. O eve niye geldiğimi hatırlamıyorum." Bakışlarında düşünceli bir ifade belirdiğinde kendi sandalyeme oturdum.

Baygınlığım çokça yaşanan bir olaydı. Hangi olaydan ve zamandan bahsettiğini bilemiyordum. Benim yaşadığım gibi olay ve zamanı karıştırarak hatırlıyor da olabilirdi. Söylediklerine yüzde yüz güvenebilmek için tamamını hatırlamasına ihtiyacımız vardı.

"Ne zaman?" Soru dudaklarımdan döküldüğünde girdiği transtan çıktı ve gözlerini kırpıştırıp bana baktı. "Ne, ne zaman?"

"Beni ne zaman gördün?"

"Bilmiyorum." Sesinde savunmaya geçen bir tonlama vardı. "Bugünün tarihini bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim sen siyah bir elbise giymiştin. Elinde de bir kolye ucu tutuyordun...Yani sanırım. Zinciri elinden sarkıyordu." Medine ablanın haç kolyesiydi. Mezarlıktan sonra Melih bana vermişti. Medine abladan kalan tek şeydi. Hangi baygınlıktan bahsettiğini biliyordum. Mezardan döndükten sonra eve girer girmez etraf karanlığa bürünmüştü, gözlerimi araladığımda güneş doğmuş, Melih'in odasında bulmuştum kendimi. Bayıldığımı söylemişti bana.

Ali ve Hakan'a saldırılmasından sonrasıydı.

"Ağustos'un 6'sı." diye mırıldandım. Medine ablanın öldüğü günün ertesi günüydü. Bekir o kolyeyi benden almıştı. Bana iyi gelen her şeyi aldığı gibi.

"Hafızan kuvvetliymiş." Sesinde hayranlık dolu bir ifade belirmişti. Gülmeye başladığımda gözlerini kıstı. "İltifat ettim bakıcı. Niye gülüyorsun?"

"Aslında bende hafızamı kaybettim." Gözleri alnımdaki ize kaydı. Sargım çıkarılmış, dikişlerim alınmıştı. "Öncesinde. Şimdi hafızam yerli yerinde." Her ne kadar öncesine sahip olamasam da dört aydır her bir günümü hatırlayacak kadar zihnim kendindeydi. Neden hatıralarımın veya zihnimin kendine geliyor olduğunu bilmiyordum.

Melih bana verilen ilacı daima onların emriyle verirdi, biliyorum. İlacı almama rağmen artık unutmamak iki seçeneği düşünmeme sebep oluyordu. Ya ilaca karşı bağışıklık kazanmıştım ya da Melih bana ilaç vermeyi bırakmıştı. İkinci seçeneğin ağrı bastığını biliyordum.

"Başındaki iz, saldırı zamanı mı oldu?" Başımla onayladım. Yüz ifadesi sertleşti. "Ben mi yaptım?" Bana saldıracak kadar kontrolünü yitireceğini mi düşünüyordu?

"Sen bir kadına zarar verecek bir adam mısın?" Sorumla bakışları birkaç saniyeliğine etrafta gezindi. Bilmiyordu. Hafızasının bir kısmı yoktu ve kendine bile güvenemiyordu bu yüzden. "Değilsin. Bir kadına zarar verebilecek biri değilsin."

"Sana niye inanayım, bakıcı?" Dudaklarımı kıvırdım.

"Hakan, toplantıya gittiğinde beni, sana emanet etti ve sende hemen geldin." Omuzlarındaki gerginlik dağılırken dudaklarını ıslatıp derin bir soluk aldı. "Hakan'a sorarsın. Yani bana inanmıyorsan diye..." Bakışları gözlerimi bulduğunda kendinden şüphe eden bakışların yerini kendine inanan ifadeyle değiştirmiş olduğunu gördüm.

"Başımdaki izde seni kurtarırken oldu." Aslında o gelmeden önce olmuştu, yine de onunla uğraşmak istediğimden onu dikkatle süzdüm. "Ben olmasam ölmüştün. Adamlarla dövüştüm."

Kübra biraz abarttın mı sence?

"Yalancı. Ben Rus bakıcının beni kurtarmasına izin vermem." Gülüşünü genişletti. Ona ırkçılık yapmamasını söylemek için dudaklarımı araladığımda zamanlayıcı ötmeye başladı. Oturduğum yerden kalkarak çayı bardaklara boşalttım ve birini Zeliha'ya uzattım. Faruk'un önüne bardaklardan birini bıraktığımda kendiminkini elime aldım.

"Zeliha, zehirlenirsem bunu Hakan'a anlat." Gözlerimi devirdiğimde bardaktan bir yudum aldı. Tepki vermeden çayını yudumlarken gözlerinden hoşuna gittiği belli oluyordu. Gülüşümü genişletip çayımı yavaşça yudumlamaya başladım.

"Aferin çırak."

"Yenge?" Kapı tıklatıldığında omzumun gerisinden baktım. O kadar çabuk yenge denilmesine alışmıştım ki Kübra adının benimle bir bağlantısı kalmamış gibi hissediyordum. "Ferhat Yılmaz ve kız kardeşi Sibel geldiler." Faruk çayı püskürttüğünde bakışlarım ona kaydı. Oturduğu yerden kalkmaya çalıştığında elimdeki bardağı bırakıp kalkmasına yardımcı oldum.

"Alın." Faruk acı dolu sesiyle emrettiğinde koruma gitti. Faruk'un üzerinde eşofman takımı vardı ve kendi üzerine bakıp suratını buruşturdu. "Böyle çıkamam. Yaralanmış ve güçsüz biri gibiyim."

"Sen zaten yaralı ve kan kaybettiğin için vücudun güçsüz." Faruk'un bakışları beni bulduğunda derin bir soluk alıp verdim. "Hakan'ın takımlarından birini getireyim mi?" Başıyla onayladığında bakışlarım Zeliha'ya kaydı.

"Zeliha sen misafirleri verandada kahveyle ağırla. Ben geliyorum." Zeliha başıyla onayladığında mutfaktan çıktım. Merdivene yöneldiğim sıra adımlarım yavaşladı.

Hakan'ın odası bana yasaktı.

Acil bir durum olduğu için bana kızar mıydı? Sonuçta bunu Faruk için yapacaktım, merakımdan değildi.

Son basamağı çıktığımda kapıyı titreyen elimle açtım. Çetin evinden kalma bir alışkanlığımdı, yasakları çiğnediğimde bedenim titremeye başlıyordu. Rutinimin dışında yaptığım her bir hamlem bana yasaktı.

Odadan içeri girdiğimde şaşkınlık her bir zerreme bulandı. Tavan dahil her bir alan aynayla döşenmişti. Odanın bir duvarına yaslı bir şekilde siyah bir örtüyle örtülmüş yatak vardı. Bu odadaki tek renk o siyahtı. Komedin dışında odada tek bir mobilya yoktu.

Komedinin üzerinde ilaçlar vardı. Dayak yediğim günlerde olan ağrılarım için Melih'in zorla içirdiği ağrı kesicilerden birini tanıyabilmiştim. Diğerlerini bilmiyordum.

Bu oda ruhsuzdu, kasvetliydi ve her başımı çevirdiğimde beni izleyen kendimle göz göze geliyordum. Korkutucuydu.

Duvardan birinde aynanın olduğu kısımda kapı kolu vardı. Adımladım ve kolu indirdiğimde aynanın bir kapı olduğunu anladım. Kıyafet dolabı olduğunu belli olan odaya girdim ve renk tonlarının belli bir düzende dizilmiş olduğunu gördüm. Koyu tonların hâkim olduğu takımları vardı. İçlerinden birini alıp içi için siyah bir gömlek seçtim. Dolapta tek bir beyaz gömlek vardı. Hakan'ı tanıdığım ilk günden beri siyah gömlek dışında beyazını giymemişti.

"Bakıcı?" Faruk'un seslenmesiyle olduğum yerde irkildim ve kıyafet odasından çıkıp kapıyı ardımdan kapattım. Yatak odasından çıkmak için koşuştururken ayağım takıldı ve yere devrildim. Yerden kalkmak için elimi yere yasladığımda yatağın altında bir fotoğrafa takıldı gözlerim.

"Kübra." Yerden kalkıp eğilerek fotoğrafı elime aldım. Gülümseyen üç kişi vardı. Kadın sandalyeye oturmuştu ve ona sarılan iki erkek vardı. Biri Hakan'dı. Kocaman gülümsemişti ve gözlerinde mutlu olduğu anlaşılan bir ifade vardı. Şimdiki kasvetli halinden çok farklı görünüyordu. Bana espri yaparken güldüğünden bile farklıydı. Olduğu yerden memnundu, neşeliydi ve sevgi dolu bakıyordu. Hakan'ı anımsatan diğer erkekse Ali'ydi sanırım. Hakan'dan farklı yanları vardı, birebir benzemiyordu ama yine de kardeş olduklarını anlayacağım kadar benzerlerdi. İkisi de sarıldığı kadına benziyordu, kadının koyu kahverengi saçları vardı ve gözleri masmaviydi.

"Çok güzel kadınmış." diye mırıldandım. Annesi olduğunu varsayıyordum. Fotoğrafı eski yerine bırakıp odadan çıktım.

O odada kendine eziyet çektiriyordu. Ölen annesiyle ikizinin fotoğrafına bakıp sonra kendisini izleyen kendi kendisine katlanarak uyuyordu. Bu yüzden mi kabuslarından sonra koştur koştur o balkona çıkıyordu? O odada boğulduğu için miydi?

"Al." Elimdekileri uzattığımda Faruk teşekkür edip odasına girdi. Omzumun üzerinden merdivene bakarken düşündüğüm tek şey, Hakan o odada kendine eziyet etmesiydi.

"Hoş geldiniz." Düşüncelerimi bastırarak verandaya çıktığımda Sibel ayaklandı, bana sarıldığında birkaç saniye bocalasam da sarılışına karşılık verdim. Geri çekildiğinde gözlerinde heyecanlı bir ifade vardı. Faruk uyandığından beri ilk ziyaretiydi. Hakan tüm ziyaretçileri reddetmişti. Bugünse onların geleceğinden bahsettikten sonra gitmişti.

"Merhaba." Ferhat, göz teması kurmadan oturduğu yerde başını eğip sessizce selam verdi. Sibel oturduğunda onun karşısına oturdum, aynı anda Zeliha önüme kahve koydu. Sibel onun gelmesiyle hayal kırıklığı içinde oturduğu yere sinmişti.

"Karanbey yok mu?" Ferhat sorduğunda ona döndüm.

"Dışarıda. Faruk burada ama."

"Onu biliyoruz maalesef." Sessizce homurdandığında hoşnutsuz bir şekilde kardeşine baktı. Sibel, abisinin bakışlarını umursamadan öne eğildi. "Nasılsın?" Elimle başımdaki izi işaret ettim.

"Bomba gibiyim. Faruk da geliyor şimdi." Asıl merak ettiği sevdiği adamdı. Anlayabiliyordum. Ferhat'ın telefonu çaldığında boğazını temizledi. "İzninizle." Oturduğu yerden kalkarken elini sağ karnına bastırıp ayaklandı. Yüzünde kısa bir süreliğine acı geçse de hemen bu ifadesini silip bahçeye adımladı ve telefonu kulağına yasladı.

"Sonunda. Abimler olmadan gelememek deli ediyor." Abisini izleyip omuz silkti. "Faruk saldırıya uğrayınca iyice beni sıkmaya başladılar." Bana baktı. "Onunlayken zarar görmemden endişeleniyorlar." Kız kardeşleri için endişelenmeleri garip bir sızı hissetmemi sağlamıştı. Onun için endişelenecek bir ailesi vardı ama bundan nefret ediyordu. Onu düşünen abileri vardı ama o bu bir sorunmuş gibi davranıyordu. Hiçbir zaman onun gibi davranamayacaktım.

"Abinin düşmanları yok mu? Faruk'la tehlikede olduğun kadar onlarla da tehlikede olmuyor musun?" Bu dünya tehlike balonu değil miydi zaten?

"Abim sağlam adım atar. Bizim düşmanlarımız, bize ulaşamadan abim bunu engeller." Gözlerinde gururlu bir ifade belirmişti. Abisine saygı duyuyordu.

"Faruk'la biraz işler karışık. Karanbey'in sağ kolu sonuçta. Canını yaktığı kadar, canını yakacaklar olur. Karanbey'in yaptıklarını duyuyoruz sonuçta." Hakan'ı belalı ve sorunlu biriymiş gibi anlatması sinirimi bozmuştu.

"Faruk'un başına gelenler Karanbey'in suçu mu yani?" Sibel, duraksadığında çenemi dikleştirdim. Sanki öyle bir düzen kurulmuştu ki herkes yaptıklarından sorumlu tutulmuyorken Hakan'ın etrafındakilerin ayağına diken batsa bunun sorumlusu o oluyordu.

"Öyle demek istemedim. Sadece o ikisi kardeş gibiler ve biri bir şey yaparsa bedelini ikisi de ödüyor. Faruk'ta Karanbey'de bela çeker gibiler." Hayır. Konuşmanın gidişatından hiç hoşlanmamıştım.

"Yani abinlerin yanında olmak Faruk'un yanında olmaktan daha güvenli." Gözlerinde en ufak bir kötü duygu olmadan onayladı beni. Sadece gözlemlerini aktarıyordu belki de yine de Faruk'u koruma ihtiyacı duyuyordum.

"Karanbey'in kendi babasıyla bile sorunları var. Faruk'un çoğu zaman beklenmedik düşmanları Karanbey'den geliyor. Yani bunu görmezden gelmemek lazım."

"İkisi de aynı kapıya çıkıyor. Abinde Karanbey'de Faruk'ta elleri pis işlerde olan adamlar ve üçünün de seveni kadar sevmeyeni var. Ha onlardan birinin kız kardeşi olmuşsun ha eşi. Aynı şey gözümde. Hiçbirinin aydınlık hayatı yok ve biri diğerinden çok daha az düşmana sahip diye daha fazla güvenilir demek değil bu. Bazen tek bir düşman yüz düşmana bedel zarar verir. Bu adamların yaptıklarını bedelini hep etrafındakiler ödüyor. Kocam onlardan biri. Tıpkı abilerin gibi." Önümdeki kahveyi yavaşça yudumladığımda Sibel suçlu bir ifadeyle baktı.

"Benziyorlar evet. Sadece demek istediğim; Karanbey'in etrafındakiler ölüyor Kübra. Bu gerçeği görmezden gelemeyiz." Bu sohbetten hoşlanmamıştım. Hakan'ın annesi öldürüldüğünde Karanbey bile değildi. Ali'nin ölümü talihsiz bir olay sonrası yaşanmıştı ve Hakan'ın ölmemiş olması onu suçlu yapamazdı.

"O zaman, baban neden öldü?" Pat diye sorduğumda afallamıştı.

"Demek ki sizin ailenin etrafında da ölüm kol geziyor." Dudakları aralanıp kapanırken bakışlarımı ondan ayırdım. Neden Hakan'ı bu denli savunmuştum, bilmiyordum. Sadece etrafında yaşanan ölümlerin bile sorumluluğunu ona yıkmasından nefret etmiştim. Karanlık ve kanlı bir hayatı vardı, evet. Ama niye onun sebebi olmadığı ölümlerin bile suçlusu o, oluyordu?

Annesi öldüğünde daha bu işlerde bile değilmiş ki. Bu nasıl onun suçu olabilirdi?

Ali ölürken o da ölümden dönmemiş miydi? Bu nasıl onun suçu olabilirdi ki?

Faruk saldırıya uğrarken bu nasıl onun suçu olabilirdi? İçeride masada güvenli dediği abisi Ferhat'la toplantıda değil miydi?

İkimizde susarken Faruk dışarı çıktı. Sibel onu görünce ayaklanıp hızla ona sarıldı. Faruk'un suratı buruşurken gözlerini sıkıca kapattı ve kollarını acısına rağmen Sibel'e doladı.

Bakışlarımı ondan çektim ve bahçede gidip gelen Ferhat'a çevirdim. Burada olmak istemiyor gibiydi. Sibel'in, Faruk'la oluşundan gerçekten nefret ediyordu. Ama yine de bu saçma geliyordu. Kendisi de bir mafyaydı, kardeşleri, ailesinin her bir ferdi gibi. Kardeşi böyle de zarar görebilirdi. Faruk'la olmakla ailesiyle olmak arasındaki fark neydi ki? Aklım cidden almıyordu.

"Kim yapmış? Niye hala bulamadınız Faruk?" Sesindeki korku ve endişeyle bakışlarım Sibel'i buldu. Faruk'un yanağını okşarken o kadar dikkatli davranıyordu ki sanki Faruk camdan bir bebekti. "Ağrıların nasıl? İyi misin?" Hızla konuşurken bakışları gömleğin altındaki yaralarını görebilecekmiş gibi onun bedenini taradı.

"İyiyim ben. Yengem iyi bakıyor bana." Sibel, kısa bir süreliğine bana döndü, minnettar bir bakış atıp tekrar Faruk'a çevirdi bakışlarını.

Bakıcıdan yengeye yükseldik, Kübra.

"Artık gitmeliyiz Sibel." Verandaya gelip telefonunu iç cebine tıkan Ferhat konuşmuştu. Faruk kaşlarını çattığında Sibel abisine yalvaran bakışlar attı. "Karanbey olmadan bu evde olmam doğru değil. Gördün, iyiymiş işte. Hadi."

"Sibel kalabilir." dediğimde geldiğinden beri ilk kez bakışlarını bana çevirdi. Kaşları çatılırken bakışlarını çekti. Onun işine karışmamdan rahatsız olmuştu anlaşılan.

"Biraz daha kalayım abi. Ne olur." Sibel'in istekli ses tonuyla Ferhat öfkeyle soludu.

"Söz başlarından ayrılmam." Bakışları bir kez daha beni bulduğunda gülümsedim. "Kübra Karan sözü." Sözümün onun için bir anlamı olmamalıydı. Ama yine de bunu söylemek hoşuma gitmişti.

"Kocan gibi sözünü tutan biri misin?"

"Onun ne sözü verdiğini bilmiyorum. Ama evet. Sözümü tutarım."

"Faruk yanlış yaparsa ona sıkacaktı." Faruk'a döndüğümde kaşlarını çatarak hoşnutsuz bir ifadeyle Ferhat'ı dinliyor olduğunu gördüm. Hakan, asla Faruk'a zarar veremezdi. Faruk, ölümden dönerken delirmiş adam, yabancı bir adam için bu sözü vermiş olamazdı.

"Sibel yanlış yaparsa ona sıkarım demek isterdim, maalesef silahım yok. Eğer kardeşin yanlış yaparsa söz onu evden atarım." Faruk bana döndüğünde gözleri kısılmıştı. Omuz silktim. "Kocamın kardeşini tehdit etmektense Ferhat Yılmaz'ın kardeşini tehdit etmeyi tercih ederim. Sonuçta yanlışı Sibel'de yapabilir."

Masumane bakışlarımı Ferhat Yılmaz'a çevirdim. Faruk'un iyi olup olmadığını ve birilerinin ona tekrar zarar vermesini engellemek için yanından ayrılmıyordum. Ferhat Yılmaz, kardeşini koruyordu. Bende Faruk'u.

"Kardeşinin yanlış bir şey yapmasını engellerim." Dudakları kıvrılırken bakışlarımızı ayırdı, Sibel'in saçlarına dudaklarını değdirdi.

"Yanlış bir şey yapma, Sibel." Doğruldu ve bunu söylediği kişi aslında Faruk'tu, göz ucuyla Faruk'a tehditkâr bakış atmıştı. Bakışlarını bana çevirip başını eğdi.

"Tekrardan memnun oldum. Kardeşime merhamet göster." Arkasını dönüp verandadan inerken arabasının olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Eli tekrar sağ karnına yaslanmıştı.

"Kübra Hanım." Zeliha elindeki telefonu bana uzattığında Ferhat Yılmaz arabasına binmişti bile. Telefonu alıp ekrandaki Karanbey yazısını okuyabilmiştim. Kulağıma yasladım.

"Ferhat Yılmaz gitti mi?" Gözlerim hareketlenen araçtaydı ve araba bahçe kapısından çıktı. Kapı ardından yavaşça kapandı. "Evet."

"Faruk, bakıcı muhabbetiyle seni bunaltıyor mu?" Görmese de başımla onaylarken onaylayan bir ses çıkardım. Yine de Faruk'la konuşabilmek rahatlatıcı ve özgür hissettiriyordu. O evde benimle konuşulması yasaktı ve Hatice gittikten sonra Melih'le Medine ablanın fırsat buldukça yanıma gelmeleri bana yetmiyordu.

Faruk'la didişmek arkadaşça bir samimiyet hissettiriyordu. Onun bana karşı bir çıkarı yoktu. Benim zaten ondan bir beklentim yoktu. Didişsek bile bu arkadaş gibi hissettiriyordu.

"Faruk'a laf ettirmem. O benim arkadaşım." Faruk bir anlığına bakışlarını kaldırdığında boğazımı temizledim. "Yengesiyim onun." Dudakları yarım yamalak kıvrılır gibi olurken Sibel'e döndü.

"Faruk arkadaşın olabilir ama daima laf edeceğim." Kıkırdadığımda konuşmaya devam etti. "Canın sıkılıyor mu?" Dudaklarım ağır ağır kıvrıldı.

"Senin sıkılıyor anlaşılan. Benim telefonumu niye aramadın?" Telefonumu odamda bırakmıştım gerçi.

"Aradım. Telefonunu açmayacaksan niye telefonun var, Karım?"

"Telefonu açmayıp kocamın erken geliyor olmasını sağlamak varken niye yanımda taşıyayım ki?" Sesimdeki alay dolu tonlamayla çenemi avucuma yasladım. Faruk'un uyanışından beridir onun sesindeki alaylı tonlamayı özlemiştim doğrusu. Dışarıdan sert ve duygusuz görünürken benimleyken farkı bir yanını gösteriyor olmasından memnundum.

Ara sıra alakasız zaman ve mekânda flört ediyormuşuz gibi konuşmalarımıza bayılıyordum. Faruk yaralandıktan sonra Hakan'la aramızda garip bir yakınlık oluşmaya başlamıştı. Görebiliyordum ve bundan memnundum.

"Bugün de erken gelemeyeceğim." Gülüşüm yavaşça küçülürken Faruk'un, Sibel'e aşkla bakarak pür dikkat dinliyor olduğunu gördüm. Hala niye evlenmediklerini sorgularken buluyordum kendimi. Çetin evindeyken ikisinin aşkını duymuştum, onları durduranın ne olduğunu algılayamıyordum. Sibel'in abileri miydi yoksa Faruk'un cesaretsizliği miydi?

"Kocamı istiyorum." Telefonun diğer ucunda güldüğünü duyabiliyordum.

"Biraz geç geleceğim. Yine koltuklarda kıvrılıp uyuma diye aradım." Onun geldiğinden emin olmadan güvenle odama çıkamıyordum. Sanki o gelmezse eve saldırılacaktı ve bunu duyup hızlıca kaçmak için alt katta beklemeliydim veya Hakan geri dönmeliydi.

"Her şey yolunda mu?" Geçe kalıyor olması bana iyi hissettirmiyordu.

"Aslında biraz ortalık karışık. Faruk iyi mi?" Sibel, Faruk'un yanağını öptüğünde aptal aşık gibi sırıtan Faruk'a baktım. Günlerdir ağrı çeken adam gitmiş yerini mutluluktan patlayacak olan sıcak gülüşlü biri gelmişti.

"İlacı burada."

"Sibel hala orada mı?" Duraksadım. Bunu bir sorunmuş gibi söylemişti. "Telefonu Faruk'a verir misin?" Onaylayan ses çıkarttım ve gülüşen çifte çevirdim bakışlarımı. Telefonu uzattığımda Faruk'un bakışları beni buldu, hemen telefonu alıp kulağına yasladı.

"Evet...Evet...Hayır...Tamam." Telefonu kapattı ve masanın üzerinden bana doğru kaydırdı. "Sibel'im, eve gitmen lazım." Sibel kaşlarını çatarken omuz silkti.

"Seni daha göremedim ki." Sesi ağlamaklıydı. Faruk için günlerdir endişelenip bu kadar kısa süreli bir özlem gideremezdi. Onu anlıyordum.

"Gülüm, söz iyi olduğumda daha sık görüşeceğiz." Sibel'in gözleri çoktan sulanmıştı bile. Bunu gizlemek için bakışlarını çekip ayaklandı. "O zaman görüşürüz." Sibel, Faruk'a sarılmadan verandadan inmeye başladığında Faruk ayaklanmaya başladı. Acı içinde suratını buruşturmasına rağmen kalkamadı. Sibel çoktan arabaya binmişti, yetişemezdi.

"Biliyor yaralı halimle peşinden gideceğimi." Sırtını sandalyeye yaslarken birkaç saniye acı dolu soluk alıp verdi.

"Neden Sibel'den gitmesini istedin?"

"Çünkü Ferhat Yılmaz'ın evinde Hakan'ın hançerini bulmuşlar." Oturduğum yerde doğrulduğumda şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Sibel'i eve göndermemi istedi çünkü eğer toplantıda Ferhat, mantıklı tek bir neden sunamazsa ve eve geldiğinde Sibel burada olursa hiç iyi şeyler olmayacakmış. Piç herif."

"Kocama küfretme." Homurdandı. Yüzünde öfkeli bir ifade belirirken acısına rağmen oturduğu yerden ayaklandı. Verandada ilerledikçe yüzündeki ifade ürkütücü bir hal alıyordu.

"Madem beni istemiyorlar karşıma çıksınlar, söylesinler. Sibel istiyor beni. İnsan kardeşinin sevdiğini karanlık bir koridorda alçakça öldürmeye çalışır mı?!" Başını sağa sola salladı. "Benden iyisini mi bulacaklar? Gidip Muhammed'in alık oğlu mu daha iyi? Piçler." Sanırım öfkesi Hakan'dan Yılmaz ailesinin erkeklerine kaymıştı.

"Ferhat Yılmaz'ın yaptığından eminler mi?"

"Emin olmak için toplanıyorlar zaten." Ferhat'ın kalkarken ve arabaya ilerlerken elini karnına yasladığını anımsadım.

"Ferhat yaralıydı." Adımları dururken bana çevirdi bakışlarını. Elimi Ferhat'ın yaptığı gibi yaparak oturduğum yerden kalktım. "Bu şekilde kalkarken suratında acı dolu bir ifade belirdi." Anlamını bilmediğim bir küfür savurduğunda elini yüzüne sürdü.

"Hakan, Ferhat'ı kesin öldürecek."

KARANBEY

Otel odasındaki koltuklardan birinde otururken önüme bırakılan hançeri elime alıp incelemeye başladığım dakikalar olmuştu. Yine sahte olduğunu kanıtlayacak bir kanıt arıyordum. Değildi. Benimdi. Orijinal olandı.

Ferhat'ın kendi ofisinde bulunmuştu. Çalışma masasının anahtarla açılan bir bölmesinin içindeydi. Ferhat'ı yanıma çağırdığımda ona ne yapacağımı düşünmeden edemiyordum. Yıllardır sadık ortaklarımdandı ama Faruk'u sevmezdi. Onu öldürmek istemesinin tek mantıklı nedeni kardeşiyle olan ilişkileriydi. Ama yine de bunu yapmayacak kadar aramızdaki ortaklığı düşünürdü, aptal bir adam değildi.

Elimdeki hançeri sehpaya bırakırken gerginliğimin kaynağını biliyordum. Bu da bir oyun olabilirdi. Belki de gerçekten Ferhat yapmıştı. Bilmiyordum. Yargısız infaz yapmadan önce ortağımı da dinlemeye zaman ayırmam bu yüzdendi.

"Sibel ile Faruk'un ilişkisi yüzünden mi bunu yaptı?" Bu hançeri bulan Ferhat'ın sağ koluydu. Masaya sadıktı, Ferhat'a değil. Bütün liderlerin toplanmasını sağlamıştı, hançeri babama götürmüştü.

Konuşmadım.

Ferhat, Faruk'un ölmesini isteyecek kadar nefret ediyorsa niye kardeşini bizim evde bırakıp buraya geliyordu? Ferhat hiçbir zaman bu kadar aptal bir adam olmamıştı. Birini öldürmek istese ardında iz bile bırakmazdı. Hiçbir kanıt onu göstermezdi. Ailesini yıllardır koruyabilmesi bu yüzdendi. Düşmanları onu suçlayacak tek bir kanıt bulamamıştı.

"Oturmayan parçalar var." Bütün bakışlar bana döndüğünde kaşlarım çoktan çatılmıştı. Otel odasının kapısı açıldığında Ferhat içeri girdi ve bakışları tüm liderlerde gezindi. Bir sorunun olduğunu anlamış gibi bedeni gerilirken bakışları bana çevrildi.

"Otur Ferhat." Başımla tekli koltuğu işaret ettim. Gözleri şüpheyle etrafta gezinirken adımları koltuğa ulaştı. Temkinli bir şekilde oturduğunda bakışları sonunda sehpanın ortasındaki hançere takılı kaldı. Benim olduğunu bilecek kadar aşinaydı.

"Acil toplantının amacı ne?" Çenesini dikleştirip Ümit Karan'a baktı.

"Faruk'a saldırı sırasında kullanılan bir hançer vardı." Başını salladı ve sözlerimi bitirmem için sabırla hançere baktı. "Senin çalışma masandan çıktı." Kaşları ağır ağır çatılırken mavi gözleri bana çevrildi.

"Anlamadım?"

"Hançer neden senin evindeydi?" Bunu babam sorduğunda bakışları ona çevrildi. Yüzündeki ifade suçlanan birinden ziyade ona saygısızlık yapılmış bir adamınki gibiydi.

"Çalışma odama girmek için evime girdiniz. Kuralları çiğnemek masaya ihanet değil mi?" Ferhat'ın ses tonu gitgide öfkelenmeye başladığının sinyallerini taşıyordu. "Ev kutsaldır. Evime girme cüretinde mi bulundunuz?" Bu cümleyi bana bakarak söylemişti.

"Evine kimse girmedi." dedim sertçe. Hançeri bulmamızdan ziyade evine girilmesinden rahatsız olmuştu. "Hakkı bulmuş." Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi.

"Hakkı'nın amına koyayım." Elini çenesine sürttü.

"Hançer neden senin masandaydı Ferhat?" Öne eğildim. Oturmayan parçalar vardı. O parçaları oturtacak olan oydu.

"Kardeşinin Faruk'la-"

"Kardeşimi masada konuşma!" Bağırışı odada yankılanırken konuşan lider sustu. Öne doğru ani hareketiyle bir anlığına acı çeker gibi yüz ifadesi değişti, eli karnına yaslandı.

Bize saldıran adamı bana verdiğin hançerle yaraladım, demişti Kübra.

"Gömleğini çıkar." Bana döndüğünde dişlerini gıcırdattı. Mavi gözlerindeki isyana rağmen gömleğinin düğmelerini açmaya başladı.

"Hançerin bende olduğunu sana söyleyecektim." Ses tonu temkinliydi ama bakışlarındaki nefretin sebebi buradaki adamlardan biri gibi davranmamaydı. Hançerin onda olduğunu söylememişti ve Kübra'nın dediği gibi yaralı çıkarsa işte o zaman buradaki adamlardan fazlası olurdum.

"Yaran ne zaman oldu?" Babam sorduğunda bakışlarım sağ karnındaki bandaja kaydı. Hançere uzandığımda görüşüm kanla çevrelenmişti. Faruk ölümden dönerken yanı başımda bana destek oluşunu anımsadım. O gün yoktu ama ertesi gün eve gelmişti, Faruk'a bunu yapanları bulmak için yardım edeceğini söylemişti.

Sakin ol, Hakan. Önce sakin ol.

İç sesim ilk kez Kübra'nın sesiydi.

"Patron?" Douglas'ın kapıdan içeri girmesiyle tüm bakışlar ona çevrildi. Elindeki telefonu bana uzattı. Elimdeki hançeri sıkıca tutarken uzanıp ekrana baktım. Faruk'un ismi vardı. Kulağıma yasladığımda bakışlarım elimdeki hançere bakan Ferhat'a çevrildi.

"Söyle."

"Yarası sağda mı solda mı?" Kübra'ydı.

"İlki." Tüm liderler bakarken Kübra'ya gergin ve sert öfkeli bir tonlamada cevap veriyordum.

"O değil. Sağ elimde silah varken sol elimdeki hançerle yaraladım onu. Sağ elimi, sağ eliyle tuttu. Baş ve işaret parmakları benimkileri engellemek için elimdeydi. Solundan yaralanmış olmalı. Ayrıca onu hançerlediğimde hızla buna engel oldu. Elinde yara yoktu. O değil. Sana ona zarar vermen konusunda kışkırtıyorlar."

Bakışlarım Ferhat'ın kesik olmayan ellerindeydi. Ferhat değildi. Şüphelerimde haklıydım.

Telefonu Douglas'a uzattım. Elimden aldığında başımla işaret verdim. "Hakkı'yı getir." Sehpadaki kek kestikleri ekmek bıçağını tutup kabzasını Ferhat'a uzattım. Elimdeki hançerdeki bakışlarını ekmek bıçağına kaydırdı. Şaşkınlık yerini kaşlarını çatışa çevirirken bakışlarındaki farkındalık ne olduğunu anladığını gösteriyordu.

"Hakkı senin adamın. Konuştuğunda dilini koparmak için buna ihtiyacın olacak." Tereddüt ederek ekmek bıçağını aldığında oturduğum yerden ayaklandım.

"Bu da ne demek oluyor?"

"Köpeği ona ihanet etti ve cezasını sahibi verecek demek oluyor." Babama verdiğim cevapla birlikte Hakkı içeri girdi. Sol elinde sargı vardı. Belimdeki silahı çıkartıp sol bacağına ateş ettiğimde acıyla yere düştü.

"Yediğin kaba tükürmek adamlığa sığıyor mu Hakkı?" Ferhat'ın gömleğini iliklerken ekmek bıçağını sehpaya bıraktığını gördüm. Bakışları beni bulduğunda kendi hançerimi iç cebimde hazır olan kılıfa taktım.

"Benim kendi bıçağım var. Ne yazık ki dil koparmak senin imzan. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklıdır, Karanbey."

Hakkı'ya adımladığında Hakkı nefes alamıyormuş gibi gürültülü bir şekilde ses çıkartı. Elini boynuna sarmış bir şekilde yüzü kıpkırmızı olmuştu. Öksürmeye başladığında ağzından kan akmaya başladı. Ferhat onun yanına diz çöktü ve sırt üstü düşen adamının yakalarını sarstı. "Kimdi?" Hakkı kıpırdamayı keserken gözleri açık bir şekilde kaldı.

Sikerler.

Biliyorlardı. Açığa çıkacağını biliyorlardı ve onu konuşturamadan işini bitirmişlerdi bile.

"Sana kim olduğunu söyledi mi?" Babama döndüğümde omuz silkti. Bıkmıştım. Siktiğim mafya dünyasındaki ölümlerden de ihanetlerden de sıkılmıştım.

"Hançeri verdi, bu kadar. Kim olduğunu bildiğini sanmıyorum." Oturduğu yerden kalktı. "Arkanızda iz bırakmayın. Polis zaten izliyor." Odanın çıkışına adımladığında diğer liderlerde adım adım peşinden ilerlediler. Ferhat yerden kalktığında odada volta atmaya başladı.

"Hançerin geldiğini söyleyen de bu itti." Eliyle Hakkı'yı gösterip bana döndü. "Üzerinde not olmadan kutunun içinde bırakıldı deyip verdi-"

"Niye gelir gelmez beni aramadın?" Onu suçlamıyordum ama yine de hançerimin ondan olduğunu gizlemişti. Bu yalan sayılırdı.

"Dün geldi zaten. Bugün size gelirken yanımda getirecektim, sabah yerinde yoktu. Seninle bu konuda konuşmak için evine geldim." Öfkeyle homurdandı. "Evinde olsaydın anlatacaktım."

"Yaran?"

"O gün...Özkan görülmüş evin çevresinde. O itin peşinden çıktım. Eve gittiğimde başka biri vardı. Saldırdı. Öldürdüm orada. Sonra Faruk'la senin eşinin başına gelenleri duydum. Yaramı sardırıp kendime gelmem sabahı buldu. O sabaha senin evdeydim zaten." Yaralı olmasına rağmen benim yanıma gelmişti. O gün tetikte ve arkamı kollamak için gönüllü olmasının sebebi onun zihnini kurcalayan saldırıya aynı anda maruz kalmış olmasıydı.

Özkan meselesi onun aile meselesiydi. Bunu bahsetmemiş oluşuna bir anlam yüklemiyordum. Onun sorunuydu ve benim kendi sorunumla bağdaştırmamış olmasına hak verebiliyordum. Bende bağlantı kurmazdım. Özkan beklenmedik zamanda çıkan adi bir herifti.

"Arkanı kolla, Ferhat. Namık hain çıktı. Hakkı'da öyle. Birileri bir şekilde oyun oynuyor. Kim bilmiyorum. Ama bugün bir anlığına inanacak kadar gözlerimi kan bürüdü. Kendini bana öldürtme." Ferhat'la yaptığımız işten memnundum. Ama hain olacaksa onu öldürmekten bir saniye olsun tereddüt etmezdim.

"O telefon gelmeden önce beni öldüreceğini gözlerinden gördüm. Kimin hayatımı kurtardığını bilmek istiyorum." Ferhat başını salladı, cevabımı duymadan anlamıştı. Karım onun da hayatını kurtarmıştı.

"Bir dost tavsiyesi ister misin?"

"Tavsiyen sana kalsın Ferhat." Az önce onu öldürmeyecekmişim gibi gülmeye başladı. Tavsiyesini söylemeden anlayabiliyordum. Karım konusunda uyaracaktı beni. Her gece kendimi uyarmam yetmezmiş gibi.

Hakkı'nın ölüsünün üzerinden atlayıp çıkışa adımladığımda onun bir cümlesi kısa bir anlığına beni durdurdu.

"En az senin gibi borçlu kalmayı sevmem. Eşine borçluyum." Düşman olmasından iyiydi. Bu yüzden adımlarımı ilerletip otelin çıkışına yöneldim. Arabam kapının önüne geldiğinde babam sigara içmek için girişte oyalanıyordu.

Beni bekliyordu.

Ona yaklaştığımda cebimdeki sigaralardan birini çıkartıp çakmakla yaktım. Yanında dururken gözlerim onun adamlarından kendi adamlarıma kaydı. Benden nasıl bir adım önde olup güçlü olabiliyordu anlayamıyordum. Yıllardır onu bastıracak şekilde daha güçlü nasıl olamıyordum?

"Kübra ile evliliğinizi kutlayamadan saldırıya uğradılar." Bunu eğlenircesine söylemesi bedenimdeki her bir zerrenin kasılmasını sağladı.

"Onları bulacağım."

"Ali'nin katilini bulduğun gibi mi?" Kulaklarım uğuldarken dişlerimi birbirine kenetledim. "Belki de anneni bulacağın gibi bulman yıllar alır."

"Ali senin oğlun. Dört aydır oğlunun katilini bulamayan lider sensin." Bunun sorumluluğunu bana yıkmasa dahi o piçleri bulacaktım. Bu sorumluluk veya görevim değildi. Kardeşimi benden koparanların kafalarını koparmak için yanıp tutuşan karanlık yanımdı.

"Senin düşmanların sen bul." Ona çevirdim bakışlarımı. Dudakları kıvrılmıştı. "Faruk ve Kübra...Başka birisi kaldı mı? İnsanlar konuşuyor evlat. Senin hakkında alaycı yorumlar duyuyorum." Sesli bir şekilde güldü.

İnsanların benim hakkımda bir yalana inanmaları sikik bir durumdu ama haklılardı. Hala bulamamıştım. Bu gücümün sandığım gibi olmadığını düşündürüyordu.

"Daha yakın zamanda sana saldıranları bulamıyorken anneni nasıl bulacaksın?" Kurşun yemiş gibi her bir zerrem acıya bulandı. Annemi bulmak zordu çünkü savaştığım kişi oydu. Babamdı. Acımasız lider Ümit Karan'dı.

"İyi geceler evlat." Sigarasını söndürüp arabasına adımladığında omzumdan kollarıma doğru katlanarak büyüyen yangını hissettim.

Sikerler.

🖤

Eve girdiğimde Faruk'un koltukta telefonuyla oynuyor olduğunu gördüm. Bana bir kez daha Ali derse kafasını duvara çarpıp hafızasını yerine getirmek için şiddete başvuracaktım.

"Hakan, Ferhat ölmedi değil mi?" Bana Hakan deyişi bile yasaktı ama Ali demesinden daha iyiydi. Başımı onaylarcasına salladığımda derin soluk alıp verdi. "Korkuttun beni." Elini göğsünün üzerine yasladı.

Üzerindeki benim takımlarımdan biri miydi?

Sikerler. Umurumda değildi.

"Sen iyi misin?" Başımla onayladım onu ve sessizce merdivene yöneldim. "Niye söylemedin?" Adımlarım durdu. "Sana ölmüş birinin adını seslenip acı çektirirken niye bana yapma demedin?"

Çünkü yaşıyordu.

Çünkü bunu hak etmiştim.

Çünkü ölmesi gereken ben, ismi seslenilmesi gereken ve nefes alması gereken kişi Ali'ydi.

"Uyuyacağım Faruk." Basamakları tırmanırken adımlarım yavaştı. Acelem yoktu. Zihnimdeki olumsuz düşünceleri silmek için vakit kazanmalıydım.

Son basamağı çıktığımda Kübra'nın aralık olan kapısını gördüm. Asla kapısını kapatmıyordu, tıpkı asla ışığı kapatmaması gibi. Bu, o evde ona yaşattıkları şiddetin onda bıraktığı izlerdi. Odama yönelmek yerine onun kapısına adımladım. Kapı, yaklaşan adım sesleri ardından sonuna kadar açıldı. Gözleri endişeliydi.

"Hakan?" Hızla üzerimde gezinen gözleri dikkatle bir şey arıyor gibiydi. Elini uzatıp ellerimi kaldırdı ve çevirip inceledi. Aradığı neyse rahatlamış olacak ki omuzları düştü ve tuttuğu nefesini serbest bıraktı.

"Yaralanmamışsın." Ondan uzaklaşmak istedim. Benim için endişelenmemeliydi. "Yüzündeki ifade niye öyle? Yaralanmışsın gibi bakıyorsun." Babamın sözleri beni yaralamamıştı. Bunu kabul etmiyordum. Bu yüzden yüzümde gördüğü her neyse silip ifadesiz yüzle ellerimi ellerinden çektim.

"Uyumaya git, Kübra." Sesimdeki otorite ve sertlikle yüzünde oluşan karmaşayı görebiliyordum.

"Emredersiniz, Karanbey." Ses tonu tamamen karşılık verircesine imalıydı. Bana Karanbey deyişi rahatsız etmemeliydi. Ama etmişti. Arkasını dönüp odasına girdi ama kapıyı yine kapatmadı. Böylesi daha iyiydi. Onu saçma bir döngüye sıkıştıramazdım. Bir esaretten çıkıp benim esaretime giremezdi.

Arkamı döndüm ve kendi odamın kapısına adımladığımda adımlarının sesini duydum. Sırtımdaki ceketi tuttuğunda durdum.

"Ben bugün korkuyorum. Benim odamda uyur musun?" Gözlerimi sıkıca yumdum. O talepkâr ses tonundan hoşlanmıyordum. Çünkü her şeyi yapmamı sağlıyordu.

"Koskoca kadınsın-"

"Karın, korkuyorum, diyor. Sen nasıl kocasın?" Damarıma basma karım.

"Git odana uyu." Onu sinir etmek için derin nefes alıp verdim. "Kübra."

"Seni boşayacağım. Manyak adam." Ceketimi serbest bıraktığında arkamı döndüm. Çoktan odasına yönelmişti. Belinden yakaladığımda sırtı göğsüme yapıştı. Elimden kurtulmaya çalışırken aynadaki sinirli yüz ifadesine baktım.

"Bırak. Boşanacağım." Kollarımı sıkılaştırıp yanağımı yanağına yasladığımda çırpınmaları kesildi ve gözleri aynadan benimkileri buldu.

"Dul kalmak için fazla yakışıklıyım, Karım."

"Umurumda değil." Sesi yumuşamıştı ve kollarımda bedeninin gevşediğini hissettim.

Bana niye bu denli güveniyordu? Niye kollarımdayken güvende hissediyordu ki? Adım ölümle yan yana anılırken o niye benden korkup kaçmıyordu da yanında olmam için diretiyordu? Ona zarar verebileceğimi görmüyor muydu? Bana zarar verebilecek olanların ona zarar vereceğinden endişelenmiyor muydu?

"Yaralanmadığına emin misin?" Bunu sorduğunda gözlerinde garip bir duygu belirdi. Bu duygudan hoşlanmamıştım.

Hayır. Kendine yalan söylemeyi bırak Hakan.

O duygu iyi hissettiriyordu.

"Biraz yaralıyım sanırım." diye fısıldarken gözlerindeki o duygu arttı. "Ama karıma sarılırken iyi hissediyorum."

"Şifa veren bir karın var." Kendini beğenen ifadesiyle gülüşümü genişlettim. Rolleri mi değiştirmiştik?

"Bana Karanbey deme." Kaşları çatıldığında yanağımı bir kez daha yanağına sürdüm. "Sana Kübra demeyeceğim."

"Bugün benim odamda kalır mısın?" Tekrar sorduğunda bu isteğini reddetmem imkânsız hale gelmişti bile.

Sikerler.

Başım beladaydı.

"Beni yatağa atmaya bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum." Sesimde çapkınlıkla göz kırptığımda gözleri kocaman açıldı ve yanaklarında oluşan pembelikle gülüşümü genişlettim.

"Kocam değil misin?" Yine o meydan okuyan bakışlar... "İster yatağa atarım ister-" Susup başını eğdi. Cümlesinin devamını getirmesi için onu daha fazla kışkırtıp utanmasını sağlayabilirdim. Gerildikçe veya utandıkça çenesini kontrol edemeden düşüncelerini söylüyordu.

"Beni yatağa atmana izin veriyorum." Kollarımdan çıktığında onu daha fazla zorlamaktan vazgeçip kollarımı gevşetmiştim.

"Gelme." Odasına girdi. Kapıyı kapattı ama birkaç saniye sonra kapıyı aralık bıraktı.

"Bu gelmem için bir davet mi oluyor?" Kapının aralık kısmından bana ters ters bakıp odasına girdi. Arkamı dönüp odama girdim. Üzerimde günün boktan kokusu sinmişti. Odanın içindeki lavanta kokusuyla adımlarım durdu. Sabah ayrıldığımda olmayan bir kokuydu. Kübra'nın kokusuydu.

Odama girmişti. Gözlerimi sıkıca yumdum. Kuralımı çiğnemişti.

Sen is kokusu dışında koku almazsın Hakan. Beynin sana oyun oynuyor. Senin kuralını çiğneyerek odana girmemiştir.

Zihnimde onu haklamaya çalışmam nafileydi. Bu odaya girmişti çünkü onun kokusunu aldığımı kabulleniyordum. Nedenini bilmiyordum ama is kokusunu bastıran kokusunu almaktan memnundum.

Odamın kapısı tıklatıldığında öfkeyle kapıya döndüm. Oydu. Biliyordum. Kaşlarımdaki çatıklığı da bedenimdeki öfkeyi de bastıramıyordum. Kurallarımı çiğneyen kontrol edemediğim biriydi.

"Sen benim odama gelmiyorsan ben seninkine gelirim." Elinde yastığı vardı ve odamın içine adım attı. Odama gizlice girmesini geçtim, gözlerimin içine baka baka yine yapıyordu.

Sakinleş Karanbey.

"Niye öyle bakıyorsun? Sabah zaten gördüm odanı." İnkâr etmiyordu.

Sikerler.

Yanımdan geçip yatağa adımlarken yastığı tutan elinin titrediğini gördüm. Korkuyordu ama yine de buraya girecek cesareti vardı. Manyak bir kadınla evliydim.

"Hangi tarafta yatıyorsun?" Bunu öylesine sormuştu, çoktan yatağın yatmadığım yanına çöküp yastığı yatağa bırakmıştı bile.

"Ne yapıyorsun?" Bağırışımla irkilse de yastığını düzeltip yatağa oturdu. "Çık odamdan-"

"Sen benimkine zırt pırt geliyorsun. Ben bir şey diyor muyum?" Çenesini dikleştirip gözlerimin içine baktı. Bunu niye yaptığını anlayamayacağımı mı sanıyordu? Bu odanın hangi amaçla yapıldığını tabi ki anlamıştı. Bu yüzden bana acıyor muydu?

"Çık odadan, bu son uyarım." Beni dinlemeden örtüyü açıp altına girdi.

"Tüm ışıkları kapatırım." Eli duraksadı. Benim alanımı aşıyorsa onun korkularını umursamazdım. Benim sinirimi bozuyorsa onunkini de bozardım.

"Kapat. Yanımda kocam olacak." Gözlerimi kapatıp sakinleşmek için bir nefes aldım. Burada olmamalıydı. Burası benim cezamdı, onun içinde olamazdı.

"Ben seni kaldırırım." Yatağın etrafını dolandım, onu kaldırmak için eğildiğimde kollarını boynuma sarıp bacaklarını iki yanımdan sırtımda çaprazladı ve beni kendisine çekti. Dengemi kaybederken üzerine düşmemek için elimi yatağa yasladım.

"Benim inatçı keçi olduğumu söylerlerdi." Başım onun boyun girintisindeydi, alnımı yatağa yaslayıp öfkeli bir soluk serbest bıraktım. "Bu odada yalnız kalmayacaksın. Sana canavar gibi davranmış olabilirler ama bu umurumda değil. Benim kocamsın. Kendine işkence çektireceksen karın, yanında olacak." Gözlerimi sıkıca yumdum.

Beni. Deli. Ediyordu.

"Şu an sinirimi bozuyorsun." Kalkıp onu odadan atmalıydım. Koala gibi bana sarılmışken bu o kadar hevesle yapabileceğim adım değildi.

Sıcaklığını hissedebiliyordum. Bana sarılışından kalp atışını da kokusunu da nefes alışverişlerindeki o heyecanı da... Her haltı hissedebiliyordum.

"Benim bir erkek olduğumu ve yaptığın hareketlerin beni etkilediğini fark etmediğini düşünüyorum, Karım." Başımı kaldırdığımda burnum burnuna sürtündü.

Kes şunu Karanbey.

Elimi boynuna sarıp baş parmağımı nabzının attığı kısma sürdüm. Nefesini tuttu. Onu korkutabilirdim, adi bir piç gibi davranabilirdim. Benden uzak durması için ona bir sebep verebilirdim.

"Bir erkek olduğunu fark etmemek imkânsız." Gözleri dudaklarıma kayarken tekrar gözlerimi buldu. Sarı saçları yatağıma dağılmışken ve nefes alışverişleri düzensizken bu bedenimdeki farklı duyguları harekete geçiriyordu.

Sikerler.

"Ama bana zarar vermeyeceğine güvenmeyi tercih ediyorum." Benim yatağımdayken bana mı güveniyordu? Dudaklarımı tehlikeli bir şekilde kıvırdığımda nabzı daha da hızlandı.

"Benim yatağımdayken hiçbir zaman güvende değilsin, Karım." Sesimdeki cinsel imaya engel olamadım. Yavaşça yutkundu. Gözlerinde en ufak bir korku yoktu. Niye herkes karşımda titrerken bu kadın korkmuyordu?

"Sana istediğimi yapabilirim, bu yüzden kendi yatağına dön." Çenesini dikleştirdi. Yine o meydan okuyuş...Sikerler.

"Bu odada kalacaksan buradayım." Cık cıkladım. Boynuna elimi sürterken eğildim, nabzının attığı kısmı okşarken dudaklarımı köprücük kemiğinin üzerindeki tenine değdirdim. Boynumdaki elleri gevşerken parmaklarını pazularıma geçirdi.

Geri çekil Hakan.

İstemiyordum. Onun kokusu burnumdan ciğerlerime akarken sıcaklığını hissederken istemiyordum.

Gözlerimi yumarken burnumu teninin yumuşaklığına sürdüm.

Dur Hakan.

"Kuralımı çiğnedin." Başımı kaldırıp gözlerinin içine diktim bakışlarımı.

"Cezam ne?" Onun cezası bendim. Görmüyor muydu?

"Cezanın ne denli büyük olduğunun farkında değilsin." Elimin tersini kızarmış yanaklarına sürdüm. Gözleri iyice kısılmıştı, göğsü hızla yükselip alçalırken mantıklı düşünemiyordum. Ondan uzaklaşmalıydım. Bu yaşananlar uygunsuzdu, sınırların ihlaliydi.

"Bacaklarını çöz." Başını sağa sola salladı. "Duş alacağım. Sonra senin odanda uyuyacağız. Burada yatmayacaksın." Ellerim iki yanında yumruk olmuştu ve ses tonum dediklerimi yapması için buz gibi sertti.

"Tamam." Bacaklarını çözdüğü an üzerinden kalktım ve banyoya girip kapıyı ardımdan sertçe kapattım. Dudaklarım fazlasını istiyordu. Damarlarıma girmiş yasaklı madde kadar yasaklıydı bana.

"O siktirip gidecek, bunu unutma Karanbey. Burada kalmaya zorlayan piçlerden biri olmayacaksın." Aynadaki aksime baktım. Nefes nefese olduğumu bile yeni fark edebiliyordum.

"Sikerler." Homurdanarak üzerimdekileri çıkartmaya başladım. Umarım ben duş alana kadar uyuyakalmış olurdu.

🖤

 

 

 

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 14.12.2024 19:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...