37. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K19 - HAYAL KIRIKLIĞI II

K19 - HAYAL KIRIKLIĞI II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli Okumalar <3

🖤

19. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI II

KARANBEY

Kumsaldan geldikten sonra gerginliğim neredeyse silinip gitmişti bile. Şimdi masanın başında oturmuş hala konuşmayan Asya ve Faruk'a ters ters bakıyordum. Asya inatçıydı ve Faruk'un ondan eksik kalır yanı yoktu.

"İştahımı kapatıyorsunuz." Sert sesim ikisinin bakışlarının hedefi olmamı sağladı. Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar babamla oturduğum her sofra, bu denli huzursuz ve sessizlik içinde geçtiğinden nefret ederdim. Şimdi yaptıkları buydu. Onlar yüzünden Kübra da gerilip konuşmuyordu.

"Abim özür dilememi kabul etmiyor." Faruk, Asya'nın söylediklerinde haklı olduğunu biliyordu ve bu yüzden kendine olan öfkesini ona yönlendiriyordu.

"Etmesin. Sana abi mi yok? Yenisini alırız." Faruk kaşlarını çatıp başını kaldırdığında omuz silktim. "Ben varım."

"Siktir lan. Kardeşim benim." Kıskanç herif.

"Hep bir kız kardeşim olsun istemişimdir." Asya sesimdeki eğlenceli tınıyı fark etmiş olacak ki yüzündeki kırgınlığı sildi ve abisiyle uğraşmaya hevesli bir şekilde çatalını eline aldı.

"Olur. Şartların neler?"

"İstediğim kişiyle evlenmen yeterli." Faruk elinde olsa beni öldürecekmiş gibi bakarken Asya hızla onaylarcasına salladı başını.

"Hakan!"

"Olur, yeni abim."

"Hamsi kafalı." Asya'nın ters bakışlarını umursamadan bana baktı. "Sen Esra Erol musun lan? Sürekli kardeşimi evlendirmekten bahsedip duruyorsun." Arkama yaslanırken göz ucuyla dudaklarını kıvırarak gülümseyip kahvaltısına devam eden Kübra'ya baktım.

"Evlilikte kehanet vardır." Kübra hızla bana baktığında dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı.

"Çok kötüsün." Onun yanlışları benim eğlence kaynağımdı ve her hatırlattığımda bana kızıyordu. "Kehanet değil..." Duraksadı. Kesinlikle doğrusunu hatırlamıyordu. Yardım için Doug ve Faruk'a baktı.

"Selamet o, Yenge."

"Yalan söyleme. Evlilikte adalet vardır, doğrusu bu." dedi Faruk. Kübra gözlerini kısarken işaret parmağını önce Doug'a sonra Faruk'a salladı.

"Vy lzhivyye nasekomyye." Faruk anlamsızca bakarken Doug maskenin gizleyemediği dudaklarını kıvırdı.

"Ne dedi?" Faruk merakla beklerken Doug arkasına yaslandı.

"Bizi çok sevdiğini söyledi." Karım bunu söylemezdi. Doug gözleri beni bulduğunda hızla boğazını temizledi. "Yalancı böceksiniz, dedi." Yalancı piç. Yine Doug'ın gözüme battığı bir evreye giresim geliyordu.

Şaka yaptı Hakan.

"Kiminle evlenmemi istersin? Yeni abim." Bakışlarım Asya'ya kaymadan önce Faruk'un öfkeli hareketlerle elini çenesine sürmesini yakaladı..

"Utanmaz. Abinle aynı masadasın." Faruk'un sesindeki hiddetten zevk alırcasına Asya kocaman gülümsedi. "Artık abim olmak istemiyordun. Yeni abim de sorun çıkaran biri değil."

"Abin benim dedim sana."

"O zaman affettin mi?" Faruk duraksadığında bakışlarını bana çevirdi. Asya'nın söylediklerinin beni yaralayıp yaralamadığından emin olmak istiyordu. Her gün kendime söylediğimi başka biri söylediğinde yaralanmama imkân yoktu ki. Beni benden başkası yaralayamazdı.

"Affettim." Sonunda. Asya oturduğu yerden kalkıp masanın etrafını dolaştı ve kollarını Faruk'un omzuna sarıp yanağını öptü. Sanırım yeni abilikten kovulmuştum. "Yılışma. Çekilsene kızım."

"Olmaz. İki gündür suratıma bakmıyorsun."

"Çekil ula. Deliriyorum bak." Asya ne kadar sıkı sarılsa dudaklarındaki gülüş o kadar artıyor ve sinirli olmak için o kadar yalandan ses tonunu sert çıkartmaya çalışıyordu.

"Bugün cenazeye katılacak mısın?" Doug bunu bilerek İtalyanca sormuştu. Asya başını kaldırdı. Faruk ve Kübra İtalyanca bilmediklerinden dikkatle Doug'a bakmaya başladılar.

"Toplantıda ve masadaki liderlerden birinin oğlu öldüğü için mecburen katılacağım." Aslında oraya gidip gözlem yapmak istiyordum. Kulağıma yeni lideri beğenmedikleri için bazı tuzaklarla onu masadan uzaklaştırmaya çalıştıkları planlar yapacaklarına dair bazı söylentiler ulaşmıştı. Ferhat'ın başındaki belalar ne kadar çabuk biterse o kadar hızlı bir şekilde sikik Özkan'ı konuşturmaya gelirdi.

"Öncesinde Ferhat'la konuşmak istiyorum." Bunu Türkçe söyledim. Burhan meselesini arka plana atmak sinirlerimi bozsa da Pakhan gelmeden önce Ferhat'ın yardımlarına ihtiyacım vardı. Eski Karanbey olsaydım, yardım almak zayıflıkmış gibi gelirdi. Şimdiyse yardım almanın güçsüzlük olmayacağını kabullenme arifesindeydim.

"Niye?" Faruk hafif endişeli tonlamada sorduğunda başımla Asya'yı işaret ettim.

"Yeni kardeşimin mürüvvetini görmek istiyorum." Yüzü, küfrederken kullandığı o ifadeyle çevrelendiğin çayımı yudumlamadan önce kaldırıp göz kırptım.

"Kocanı öldüreceğim." Kübra'ya döndüğünde Kübra çiğnediği lokmayı yutamadan ters ters baktı Faruk'a. "Kardeşimle abuk subuk konuşma demiyor muyum sana ben?"

"Kardeşimle istediğim şekilde konuşurum." Asya, abisiyle uğraşmamdan müthiş zevk aldığı için başıyla onayladı beni. Faruk sessizce dudaklarını kıpırdattığında söylediği küfürleri pekâlâ anlayabilmiştim.

"Siz işleri halletmeye gideceksiniz, bizde İstanbul'u gezebilir miyiz?" Dudaklarıma yaklaştırdığım çatalım havada kaldı. Tabi ki HAYIR. Karımı bir saniye olsun yanımdan ayırmayacaktım.

"Evet." Kübra heyecanla onayladığında çatalı indirip ona çevirdim bakışlarımı. Yüzünde oluşmuş o mutlu ifadeyi silmek yerine çekip çerçeveleterek her gün göreceğim bir yere asmak istiyordum.

"Gitmek güvenli mi?" Daima bunu soruyordu. Dışarı ne zaman gitsek güvenli olduğundan emin olmakla ilgileniyordu. Benim kaygılarımı tetiklemeyecek şekilde uyumlanıyordu.

"Gitmek istiyorsan ayarlarız."

"Hayır. Etraf gergin. İzin vermiyorum ben." Faruk başını sağa sola salladı. "Hiç öyle bakmayın. Etraftaki çakalların çakallığını bile anlayamadan başınıza gelmeyen kalmaz. Gidemezsiniz!"

Yemekten sonra hazırlanmış ve çıkıp gitmişlerdi. Faruk ne yaptıysa engel olmamış, Asya'nın onu dinlemeyişi tüm öfkesinin tuzu biberi olmuştu. Faruk sinirden bana bakıp dururken onu görmezden gelmek kolaydı.

"Sakinleş artık."

"Nasıl rahatsın bu kadar? Ya bir şey olursa? Ya kaybolurlarsa?" Cep telefonumu çıkartıp uygulamayı açtım ve Faruk'a görebilmesi için uzattım. Eğilip baktığında çatık kaşları eski haline çevrildi.

"İkisinde de takip cihazı mı var? Asya hayatta kabul etmez bunu." Telefonu cebime koyduğumda kaşları şaşkınlıkla yukarı hareketlendi. "Gizlice yaptın, değil mi?"

"Kübra'ya hediye olarak verdiğim takıda takip cihazı olduğunu ona söyledim. Haberi var. Ama Asya'nınki İtalya'ya gittiğinden beri yanında ve bilmiyor." Bir süre sonra onların aile yadigarlarından biri olan saati Asya'ya göndermiştim. Saatini takıyordu çünkü annesinin hediyesiydi, asla çıkarmazdı.

"Kardeşimi takip mi ediyordun bunca yıl?" Öğrenirse bana kızabilirdi, yine de pişman hissetmiyordum. Onu hayatta ve en az zararla yaşatabilmiş olmaktan memnundum.

"Asya'ya yetiştirip söyleyecek misin?"

"Sofrada beni sinir ettiğin için gidip söylemeliyim." Bakışlarını dışarıda akıp giden trafiğe çevirdi. Söylemeyecekti. "Şu uygulamayı bana da atsana."

Birinin özgürlüğüne müdahale gibi görünse de niyetimiz onu korumaktı. Onlarca kaybı olan iki adamın geriye kaybetmek istemeyeceği kadar değerli gördüklerini koruma içgüdüsüydü. Asya'yı gizli takip etme işi bazı anlarda beni rahatsız ettiğinden Kübra'ya kolyeyi vermeden hemen önce söylemiştim. Eğer kabul etmeseydi muhtemelen yanında gezecek korumaların sayısı üçe, beşe katlanmasını sağlayacaktım.

Yaptığımın doğru olduğunu savunmuyordum, mantıklı olanı takip ediyordum sadece.

"Rahatla. İki araba dolusu adam gönderdik." Gözlerini kıstı. Bu kadar rahat olmamı beklemiyormuş gibiydi.

"Baban sana toplantıda ne söyledi? O zamandan beri diken üzerindesin. Şu an rahat davranman ürkütüyor." Rahatlamıştım çünkü Kübra'yla paylaşmıştım endişemle yükümü. İki gündür kendimi yiyip bitirdiğim gerçeği ona da söylemek omuzlarımdaki yükü hafifletmiş zihnimdeki gürültüsü azaltmıştı. Paylaşmak güçsüzlük değildi. Bunu fark etmemin yıllarımı almış olması korkunçtu.

"Kübra'nın ailesinin kim olduğunu söyledi."

"Kim?" Meraklı ses tonu yüzüne yansıyordu.

"Pakhan."

"Siktir. Sabah sabah bok gibi şakaydı." Faruk gülerek başını sallarken ciddiyetimi korumaya devam ettim. Gülüşü küçülürken yüzündeki şaşkınlık dolu bir ifade belirdi. "Şaka değil mi?"

"Gerçek bu. Yine bir oyunda olabilir. Gözümü korkutmak da istiyor olabilir. Kübra'yla konuştuğum zaman Fedor ve Maksim'i gördüğünde hiçbir tepki vermedi. Raskol'un fotoğrafına baktığında gözle görülür biçimde omuzlarındaki gerginlik gitti. Belki kafamda kuruyorumdur bilmiyorum. Gözlerinde bir anlığına sevgi dolu ifade belirdi. Unutmuş olabilir ama hala içinde bir yerlerde abisini hatırlamış olamaz mı?" Tabi gerçekten abisiyse.

"Pakhan'ın ailesini araştıran bendim. Raskol tek çocuk Hakan." Bu da aklımı kurcalayan bir gerçekti. Kübra, gayrimeşru ve Bratva'ya ait olmayan çocukların Bratva'da kabul görmediğinden bahsetmişti. Belki de onu gizliyorlardı ve Bratva'nın ondan haberi bile olmamıştı. Bu da onun için niye gelmediklerinin kanıtı olurdu. Bratva, Kübra'nın varlığını kabul etmemişse babam niye onlarla arasının bozulacağını düşünüyordu ki?

Kan önce gelir.

Kübra'nın cümlesi zihnimde yankılanırken iç çektim. Her halükârda Kübra bir Nikoloeva'ydı ve kendi kanlarını Türk topraklarında bırakmaya devam etmezlerdi.

Başıma açtığın işlere sokayım Ümit Karan.

"Ferhat'la görüşmem var bugün, sonra anma törenine gideceğiz."

"Bekir için ciddi ciddi anma töreni mi yapacaklar? Lan oradaki herkes lanet okuyacak kadar nefret ediyor ondan." Haldun'un vahşice katledilen oğlu için bu töreni yaptırdığını ve herkesi davet ettirdiğini öğrenmiştim. Beni özel olarak aramıştı. Her şey sallantıdayken masadaki müttefiklerimi de kaçırmak istemiyordum. Düşmanım artık babam ve onun gibiler değildi, Pakhan'dı. Onun karşısında ne kadar kalabalık olursam o kadar şanlı olabilirdim.

Masaya da bel bağladın ya yazıklar olsun Karanbey.

"Kübra eve geçecek ve tören boyunda orada kalacak. Doug benle gelebilir. Sen istersen bizimkilerle kal."

"Olur. Kısa sürmeyecek mi?" Başımı onaylarcasına sallarken araba yavaşlayarak durdu. "Ben bekliyorum seni burada." İçeri girmek istememesi çok normaldi. Sorgulamadan indim arabadan. Belimdeki silahı ona verip Yılmaz malikanesinin bahçesinde yürümeye başladım. Korumalar silahımı bıraktığımı gördükleri için üzerimi aramadan geçmeme izin verdiler.

"Karanbey?" Osman sol köşedeki ağaçlardan birinin tepesindeydi ve elinde kitap vardı.

"Osman? Hayırdır." Osman ondan beklemediğim çeviklikle aşağı indiğinde kitabı kapattı. Sefiller'in ikinci cildi elindeydi. Üzerinde eşofman altı ve havanın soğukluğuna rağmen kısa kollu siyah bir tişört vardı. Saçları nişanımdaki sıfıra vurmuş halinden daha uzun görünüyordu.

"Kültür çatışması yaşadığımda ağacın tepesinde yalnız takılıyorum. Sen?" Elini uzattığında uzanarak selamlamasına karşılık verdim. Osman bu evdeki normale yakın tek üye olabilirdi.

"Yılmaz'la görüşmem var." Gözleri kısıldı ve kitabı göğsüne bastırıp histerik bir bakış attı.

"Hangi Yılmaz?"

"Abinle. Ferhat." Dudakları kıvrıldı.

"Bir an benim adımı söylersin diye korktum." Kitabı göğsünden ayırıp dişlerini göstererek güldü. "Baştan uyarımı yapayım. Yirmi dokuz yaşındayım ve abimi hiç bu kadar gergin görmedim."

"Uyarını dikkate alacağım. Nerede şimdi?"

"Arka bahçede. Burhan abimi haşat etmekle meşgul." Kaşlarım yukarı kalktı. Başıyla işaret etti. Dediği yöne yönelirken Osman'ın tekrar ağaca tırmandığı gözümden kaçmadı. Arka bahçeye geçerken beni fark eden her koruma bakışlarıyla takip etmeye başlamışlardı. Evdeki gerginliği hissedebiliyordum.

Arka bahçede gördüğüm ilk kişi Ferhat oldu. Ceketini verandadaki sandalyeye bırakmış gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Saçları dağınıktı ve yumrukları havadaydı. Burhan onun aksine ayakta değil yerdeydi.

"Kalk." Ferhat'ı dinleyip yerden kalkınca ağzındaki kanı tükürdü. Verandaya kalçamı yaslayıp oturduğumda Ferhat onun suratına yumruk attı.

"Abi yeter." Burhan elini çenesine yasladı.

"Size yeter amına koyduklarım. Deli ettiniz beni." Ferhat genelde sakin bir İstanbul beyefendisiydi. Çok sinirlenip kontrolünü kaybettiğinde küfretmelere doyamazdı. Şu an sinirli bir anına denk gelmiştim anlaşılan.

"Abi anlattım sana-"

"Kes lan. Anlatmışmış. Sikerim seni de mantığını da." Burhan derin bir soluk alıp sonraki yumruğunu beklerken beni gördü. Elimi kaldırıp beni boş vermesi için salladığımda Ferhat elini indirdi.

"Siz devam edin. Kardeş kavgalarına bayılırım." Ferhat omzunun gerisinden bana baktığında ceketimi ilikliyormuş gibi yaptım. "Liderim, günaydın." Sesimdeki muzipliğe engel olamamıştım. Babamdan kalan bir alışkanlıktı.

"Karanbey." Gömleğini bileklerini çekiştirip iliklerken bedenini bana çevirdi.

"Geçen evimde kahve içmiştin. Hakkım kalmasın sende bana kahve ikram et. Ödeşelim." Yüzündeki gerginlik silindi, dudakları alaylı bir gülüşle kıvrıldı.

"İçtiğim kahvenin hesabını yapan biriyle nasıl ortak oldum ben?"

"Geçen içmeye gidelim dediğimde hesabı bana kilitlemedin mi? Benden daha cimrisin sen. Benim sorgulamam lazım." Ferhat söylediklerimden hoşlanmış olacak ki kahkaha attı.

Bakışlarım dudağındaki kanı silen Burhan'a kaydı. Bakışları eskisi gibi cesaretle benimkileri bulmuyordu. Bekir Özkan'ı, Özkan da Burhan'ı uyarmamış mıydı? Kübra'nın bildiğinden haberdardı ve onun bildiklerini bana anlatıp anlatmadığından emin olamıyordu.

Kardeşimi öldüren ekibin hepsini biliyordu. Özkan yerine onu konuşturmak istesem de Ferhat'a ihtiyacım vardı. Ali'nin intikamından önce Kübra'nın yanımda kalışını garantileyecek hamlelerde bulunmalı ve tavizler vermeliydim.

Üzgünüm Ali ama karımı bırakmak istemiyorum.

"Defol git, gözüm seni görmesin." Bunu kısık ve tehditkâr bir tonlamada Burhan'a göz ucuyla bakarak söylemişti. Burhan başını sallayarak uzaklaşmaya başladı.

"Kahve için içeri girelim mi?" Odağım tekrar Ferhat'ı bulurken ayaklandım ve peşinden içeri girdim. Oturma odasını es geçerken merdivenin arkasındaki sürgülü camı çekti. Onun önemli toplantılar için kullandığı ses geçirmez odasıydı. İçeride kimin olduğu görülecek şekilde bir duvarı sürgülü camdı.

"Benim evde İtalyan özentisi kahve pişmez. Türk kahvesi?"

"Olur. Senin evindeyim diye mi cesaretle laf atıyorsun bana?" Başını onaylarcasına salladı. "Lidersin diye bana da mı racon kesmeye başladın?"

"İlk seçeneğine evet diyorum." Ceketini koltuğa atarken karşımdaki koltuğa yerleşti. Alaylı konuşmalarının aksine gözleri uykusuz görünüyordu. Darmadağınıktı ve bunu kamufle etmeye çalışıyordu.

"Sorunlar büyük mü Yılmaz?"

"Hem de çok büyük Karanbey." Elini çenesine sürterken neşesi dağıldı. Kahveler önümüze bırakıldığında koruma kapıyı kapatıp gitti. Önümdeki kahveden yudum alırken anlatması için ona bakmaya devam ettim.

"Aile meselelerini anlatmak zorunda değilsin. İşten konuşalım." İşten konuşmak onun için daha kolaydı. Aslında ikimiz için en kolayı buydu. Aile meselelerini konuşacak kadar yakın olmuyorduk, işte ortak olduğumuz içinde düşman değildik. Arada dengemizi bulmuştuk.

"Bazı liderler masadan ayrılacaklarını söylediler." Beklediğim bir şeydi bu.

"Gitsinler. Ne olacak?" Ferhat iliklediği gömleğinin ilk düğmesini açtı.

"Sen mi rahatsın yoksa ben mi bu aralar gerginim, bilmiyorum. Gidecekler diyorum. Pakhan'la ticaret yaparak masaya para akışı sağlayanlardan bahsediyorum. Giderlerse masa batar." Ticaret sallantıya girerse de Pakhan Türkiye'ye bizzat gelirdi. Tam da babamın istediği gibi.

"Ne istiyorlar? Gidenlerin amacı ne? Konuştun mu?" Başını onaylarcasına sallayıp eliyle beni işaret etti. "Beni mi istiyorlar?" Popüler olmanın kötü yanlarından biri de buydu. Herkesin ilk tercihi oluyordum.

Olay ciddi Hakan.

İçime son zamanlarda Kübra ve Faruk'un alaylı yanları kaçmıştı ve durmadan ciddiyetimi bozuyordum. Ferhat kahvesini yudumlarken duraksadı.

"Senin lider olmanı istiyorlar." Böylelikle Ruslarla içli dışlı olacaktım ve Kübra ortaya çıkacaktı. Sinsi yaşlı bunak herif.

"Ben lider olmayacağım Ferhat."

"Masa dağılıyor. Lider olmayacağını biliyorum ama masadan ayrılmak istiyorlar." Masadan ayrılırlarsa ve bu sistemsizlik Bratva'nın kulağına giderse Pakhan gelirdi. Lider olursam onunla yine yüz yüze gelirdim. İki ucu boklu değnekti.

Düşün Karanbey. Her zaman babanın seni köşeye sıkıştırmasından kaçacak bir yol bulursun sen.

"Gidenler ticareti yanlarında götürürlerse ve masa ikiye ayrılırsa çıkar çatışmalarıyla güç savaşları alevlenecek. İki gündür kafa patlatıyorum. Enrico'nun son yaptığı hamle işime çomak soktu."

"Enrico'yla konuştun mu?"

"Savaş istiyor." Kaşlarımı çattığımda Ferhat omuz silkti. "Türk mafyasının Meksikalılarla anlaşma yapmasının kanını dökeceğini belirtti." Yeterince sıkıntımız varken bir Enrico'muz eksikti.

"Enrico meselesini ben bir şekilde hallederim." Ne istiyordu bu herif? Ortalık zaten karışıkken neyi planlıyordu?

"Masanın gelmiş geçmiş en sik kafalı lideriyim. Farkında mısın?" Cık cıkladığında dudaklarımı kıvırdım.

"Öyle deme Liderim." Güldü. Bu liderlik işini ona yüklemek için erken mi davranmıştım? Ferhat şimdiden dağılıyor görünüyordu. Aile içindeki sorunlarını hiçbir zaman bana yansıtmadığından onun ne denli sağlam olduğunu kestiremeden acele mi etmiştim?

"Bu yaşananların hiçbirinin suçlusu veya sorumlusu değilsin. Ümit Karan ve Haldun'un yaptıklarının sonuçları yaşanacakken oturdun o koltuğa. Bunu bahane ederek gitmek istiyorlarsa çoktan b plan yapmışlardır." Dirseklerini dizine yaslayarak öne eğildi.

"Ne demek bu?"

"Babam işini şansa bırakmaz demek. B, c, d, e...Bir sürü kıyamet senaryosu vardır ve hepsinden kurtulacak bir çözüm yolunu planlamadan bir işe kalkışmaz. Benim oturmamı istiyor ve bunu yapmak yerine senin oturmanı sağladık." Ferhat kahvesini hafifçe yudumladı.

"Senin lider olduğun senaryosunda da liderler masayı terk eder ve sen pes edip koltuktan inersin. Ya ben otururum ya da babam tekrar lider olur." Kahve fincanıma uzanıp yudumlarken onu düşünceleriyle baş başa bırakıp babamın planlarının tam tersi bir senaryo oluşturabilmek için sessizce daldım düşüncelerime.

"Baban başından beri lider olmamı istemiyor. Sen niye istedin?"

"Başından beri lider olmak istemiyorum ve etrafımda lider olacak tek adam sensin. Bu yüzden istedim." Bir de son sınavını verebilmen için.

"Bana güveniyor musun?" Sesinde art niyet aradım ama yoktu. Merak edercesine sormuştu.

"Sana güveniyorum." Tereddüt etmedim. Belki de Doug ve Faruk'tan sonra bu dünyada güvenebileceğim nadir kişilerden biriydi. "Ama kardeşlerine güvenmiyorum Ferhat. Neden lider olmanı istedim? Çünkü görmek istedim. Kardeşlerin senin gibi güvenilir mi, değil mi?"

"Kardeşlerime güvenmiyorsun. Bunun benim liderliğimle ilgisi ne?"

"Güç eline geçtiğinde aldığın kararların sonuçları olur. Bu sonuca katlanmak için gönüllü olanlarla sonucu reddedenler birikir çevrende." Kardeşleri onun elindeki güce nasıl yaklaşacaktı? O bu gücü ne denli kabullenip yakıp yıkacaktı?

"Kardeşlerinin güvenilir olduğunu net bir şekilde söyleyebilir misin?" Başını olumsuzca sağa ve sola salladı.

"Hayır." Derin bir soluk alıp verdi. Onun net bir şekilde, kardeşlerim güvenilir, diyemediği bir zamanda ben nasıl onlara tam anlamıyla güvenebilirdim ki? "Dürüstlüğün bazen canımı sıkıyor." Homurdanarak kahvesinin tamamını bitirip arkasına yaslandı.

"Aile meselesine girmeyeceğim Yılmaz."

"Ben gireceğim. Kaç kişiydi?" Gözlerimi kıstım. "Yalnız Özkan beceremez bu işi. Ali'yi öldürmeye çalıştığını söylemedin mi? Onun ortağı kimdi? Özkan bomba yapamaz. Beceriksizdir bu konuda. Bombayı yapan kim?" Şüphelendiği bir olay mı yaşanmıştı?

"Kardeşlerin..." Bedeni gözle görülür biçimde kasıldı. "Hangisi bomba yapabiliyor?" Açık açık diğer kardeşlerinden de şüphelendiğimi duymak yüzündeki ifadenin sertleşmesine neden oldu.

"Özkan itlik yaptı diye diğer kardeşlerime de aynı etiketi vurdurtmam Karanbey."

"Baban da bu işin içindeydi." Bakışları donuklaştı. Burhan'ı ona söylemekle söylememek arasındaydım. Acaba Kübra'nın sorduğu sorunun cevabını öğrenebilir miydim? Eğer Burhan'ın kardeşimi öldüren ekipte beni korumak için bile olsa var olduğunu öğrense, bana söyler miydi?

"Babam...O da bomba yapmayı bilmez." İnkâr etmesini veya kardeşlerine yaptığı gibi korumacı davranmasını bekledim. Yapmamıştı. "Babam yapmaz demiyorum. Bomba yapmayı bilse o kurardı tüm patlayıcıları. Ama bilmiyor." Tükürürcesine konuştuğunda göğsünü şişiren bir soluk aldı. Başını ağır ağır sallarken iç çekti ve gömleğinin bir düğmesini daha açtı. Sıkıntılı ifadesinin nedeni yalnız masadaki sorumluluğu olmadığını anlayacak kadar onu iyi tanıdığımı düşünüyordum.

"Osman bu işlerde yok. O zaten ayda yılda bir geliyor." Osman'dan garip bir şekilde şüphe duymuyordum. Babasının, evlilik dışı dünyaya gelmiş oğluydu. Tek bildiğim o, on iki yaşındayken annesi ve üvey babası ölmüş, böylelikle Ferhat'ın babası onu kardeşlerinin olduğu eve getirmişti. Aynı evde büyüse de hatta Yılmaz kanı taşısa da üvey babasının soyadından vazgeçmemişti.

"Osman'ın asker olduğu söyleniyor. Cidden oldu mu?" Yılmaz soyadını almamasının asıl nedeninin bu olduğuna emindim. Mafyayla bağlantısı olursa asker olamamaktan endişelenmiş olmalıydı.

"Yani içimizden en işe yarayan o. Lise zamanlarında askeri liseye gittiği için çoğu zaman bu işlerden uzak durdu. Bir de babam ona karışmasın diye engel olduğum zamanlarda oldu. Bu yüzden babam Özkan'a yöneldi. Babamın Ali'yi öldüren ekipten biri olduğunu söylemene şaşırmamam bu yüzden." Özkan'ın Ferhat'a olan öfkesinin nedeni bu olabilir miydi? Yalnızca baba bir olan kardeşini korumak için çabalayan Ferhat, Özkan'ın mafya dünyasına girmesine engel olmamış mıydı?

"Gözlerinde geçenlerden ne düşündüğünü tahmin edebiliyorum. Osman'a arka çıkarken diğerlerini niye koruyamadığımı sorguluyorsun. Yanılıyor muyum?" Haklıydı. "Diğerleri bu dünyayı seviyor. Onlar için normal dünya lanet ve karanlıktan oluşuyor. Ama Osman onlar gibi değil. Onu kayırdığımı düşünüyorlar. Bu dünyada olmak istemediğini görüp onun için şans verdiğim için bana kızacaklarsa kızsınlar. Sikimde bile değil."

"Hiçbir zaman yetmez." Ferhat'ın mavi gözlerinde gördüğüm duygu daima bendekinin aynısıydı. Tükenmişti. Karanlık mafya dünyası değil de ailesi onu tüketmişti. "İstersen hepsinin hayatını mükemmel yap, yine de asla yetmez." Bazen Ali'ye yardım ettiğim zaman bana öfkelendiğini anımsamak üzerime çöken kasveti arttırdı.

"Belki de en doğrusunu babalarımız yapıyordur. Bencil olup kimseyi umursamadan geberip gidiyorlardır." Haklıydı. Bencillikleriyle mutlulardı. Bizse tavizlerimizle tutsaktık. Derin bir soluk alırken düşüncelerimi toparlamaya çalıştım.

"Bekir'le beraber toplam altı kişi. Bekir, baban, Özkan. Bildiğimiz kişiler bunlar."

"Bir de Burhan." Kaşlarım yukarı doğru hareketlendiğinde dudakları aralanıp kapandı. "Burhan'da o ekiptendi Karanbey." Ferhat tamda beklediğimi yapmıştı. İhanet eden kendi kardeşi olsa dahi onu korumamıştı.

"Biliyorum, Ferhat." Bakışlarındaki şaşkınlık büyürken parmaklarımı bacaklarıma belirli bir ritimle vurmaya başladım. "Ali'nin intikamından önce halletmem gereken önemli meselem var ve Burhan'ın o masa da benim canımı korumak için var olduğunu Kübra anlattı. Geçen telefon konuşmasını dinlediği için kızdın falan...O telefon konuşmasını dinlemeseydi eğer Burhan'ın kaderi hızla Özkan'ınki gibi olurdu." Ferhat tek kelime etmeyince konuşmaya devam ettim.

"Şu an ki durumundan seni çıkarırım. Ama yine de Özkan'ı görmek zorundasın. Hayır dersen eğer, ben anlayışlı bir adamım. Burhan'ı alırım depolarımdan birine bana geri kalanların adını söyleyene kadar konuşması için teşvik ederim onu." Özetle kardeşinin canını yakarım diyordum.

"Başım dolu. Özkan endişeleneceğim en son maddem bile değil." Elini bir kez daha yüzüne sürdüğünde bakışlarım onun yorgun yüzünde gezindi. Lider olacak tek yetkinlikte olan kişi olabilirdi. Yine de onu güçsüzleştiren bir problemi vardı. Ailesi onun zayıflığıydı. "Anma töreninden sonra giderim." Özkan elimdeyken Burhan'a falan ihtiyacım yoktu. Olur da tepem atarsa onunla da konuşurdum. Şimdiki önceliğim Kübra'yı yanımda tutmaktı.

"Bir şey daha yapmanı isteyeceğim. Nedenini nasılını sormayacaksın."

"Soruları sorup cevaplarını alan hep senmişsin gibi geliyor." Dudaklarımı kıvırdım. "Sormayacağım, söyle."

"Raskol'a aranızın iyi olduğunu söylemiştin." Bakışları temkinli bir ifadeyle çevrelendi. "Ona bir mesaj iletmeni isteyeceğim." İç cebimde Kübra'nın yazdığı notu çıkarttığımda bakışları elime kaydı. "Acil."

"Bratva'nın dikkatini çekmemek için çabaladığımızı sanıyordum. Masa bu haldeyken dikkatlerini çekmemizi mi istiyorsun?" Cık cıklayarak başımı sağa sola salladım.

"Sadece Raskol. Başkası değil, masayla ilgili hiç değil. Sadece notu ver, yeter." Kâğıdı ona uzattığımda eğilip aldı ve açmadan cebine koydu. Bunu da hallettiğime göre masanın durumunu konuşma zamanımız gelmişti.

"Liderlere gitmelerini söyle." Aklıma gelen planla boğazımı temizler temizlemez konuşmaya başladım. "Sokaklara da haber sal. Masaya ticaret için oturacak yeni liderler alacağını söyle ve bunun o liderlerin kulağına ulaşmasını sağla."

"Pakhan da duyacak Karanbey."

"Duymayacak. Çünkü süreci hızlandıracaksın. Bir iki kişiye onay ver. Anlaşma yapmadan önce de masadan gitmek isteyenlere tüm ticaretten atılacağının tehdidini savur. Liderler koltuk için savaşsınlar. Sen kenara çekil, bırak masa problemi kendi şiddetiyle çözsün." Biraz daha ciddi kararlar almalıydı.

"Senetleri koy önlerine. Kalan imzalasın ve böyle aptal nedenlerle çekip gideceklerse eğer kazandıkları ne varsa masaya geri dönecek biçimde ellerinden alınacağının tehdidini savur."

"Korkuyla masada tutmak güveni sarsmaz mı?" Babam yıllarca yapmıştı bunu ve mafya dünyasındaki adamlar canımla cicimle işe yaramazlardı. Bazen korku bazense cezadan kaçabilmek için masaya olan sadakatlerini arttırır ve güvenilir olmaya çalışırlardı. Tehditle çalıştıkları bir gerçekti.

"Lider sensin Yılmaz. Liderimiz ne derse boynumuz kıldan ince."

"Gel benim sağ kolum ol." Kahkaha attım. "Parası neyse öderim." Ferhat dudaklarını kıvırdığında elimi salladım. Aynı muhabbeti Meksikalıların tırını patlatırken de yapmıştık.

"Beni satın almaya paran yetmez Yılmaz. Sokaklara düşersin. İstersen dostun olarak ara sıra yardımcı olurum. Bedavaya. Cimri olduğunu bildiğim için yapıyorum bunu."

"Bana cimri demezsen sevinirim. Kaç boğaz besliyorum ben sen biliyor musun?" Ferhat'a cevap veremeden sürgülü cam tıklatıldı. Serpil içeri girerken onun soluk tenini incelemeye başladım. Hasta görünüyordu ve bakışlarımız kesiştiğinde her zaman oluşan o neşesi buruk bir şekilde yüzünde belirmişti.

"Hoş geldin Karanbey."

"Hoş buldum da hasta mısın?" Başını ağır ağır salladı.

"Biraz halsizlik. Soğuk aldım sanırım. Sen nasılsın?" Elimi iyi gibilerinden salladığımda bakışları Ferhat'ı buldu. "Burhan abimle hastaneye gideceğiz. Kendimi iyi hissetmiyorum." Ferhat oturduğu yerden endişeyle ayaklandığında Sibel'e yöneldi. Elini onun alnına yasladığında Sibel gözlerini kapattı. "Ellerin soğuk abi."

"Ateşin yok. Sizinle gelmemi ister misin?" Gözlerini açıp başını sağa sola salladı.

"Senin işin başından aşkın. Burhan abimle gideceğiz. Bir, iki saate dönmüş oluruz." Sibel bana çevirdi bakışlarını. "Kusura bakma, doktordan serumumu yiyip daha enerjik geleceğim söz." Bir şey söylememi beklemeden odadan çıktı. Ferhat onun ardından bakmaya devam ederken oturduğum yerden ayaklandım.

"Toplantı günü de iyi görünmüyordu. Ciddi bir şey mi?" Ferhat bana döndüğünde yüzünde düşünceli bir ifade belirmişti. "Kardeşinin peşinden git Ferhat. Ben öylesine uğradım. Anma töreninde görüşürüz zaten." Huzursuz yüz ifadesini silmeden koltuğa bıraktığı ceketine uzandığında çıkışa doğru yürümeye başladım.

"Sonra konuşmaya devam edelim mutlaka. Hatta Karan Hanım'la seni yemeğe davet edeyim." Başımla onu onayladığım sıra, bahçedeki arabalarımıza yönelmeye başlamıştık. Arabaya binip sırayla çıktığımızda Faruk bacaklarını sallayarak omzunun gerisinden öndeki araca endişeyle bakıyordu.

"Haktan." Şoför dikiz aynasından baktığında başımla öndeki arabayı işaret ettim. "Onları takip et. Hastaneye gideceğiz." Bakışları tekrar yola çevrildi.

"Buna gerek yok Hakan."

"Endişeden kendini yiyip bitirmene izin vermeyeceğim. Gizlice mi yoksa göstere göstere mi yaparsın bilmem. İyi olduğunu görüp kendini rahatlattığında eve gelirsin. Doug bizimkilerle kalırken ben yalnız gideceğim anmaya." Bekir'den kurtuluşumuzu kutlamaya...

"Emin misin?" Başımı onaylarcasına salladım. Onun da özel hayatı vardı. Acilen gitmesi gereken ve endişelendiği anlar olunca karın bağımız birmiş gibi endişeden yanımda durmasına gerek yoktu.

Faruk'u hastaneye bıraktıktan sonra anma töreninin kapısından içeri girerken buldum kendimi. Daha kimse gelmemiş, duvarlara yaslanmış çelenklerdeki çiçekler dışında ruhsuz hissettiren bir mekandı. Sandalyeler platformu görecek şekilde dizilmişken oturan Hatice'yi gördüm. Belki de Bekir'i bu dünyada sevebilecek tek kişiydi. Adımlarım ona yaklaşırken amacım baş sağlığı dilemekti.

"Başın sağ olsun." İki sandalye soluna oturduğumda varlığımı yeni fark etmiş olacak ki irkilerek bana baktı. Gözleri kıpkırmızıydı ve yüzündeki ifadesizliğe rağmen acı içindeydi.

"Teşekkür ederim." Sesi kısık ve çatırdayarak kulaklarıma ulaşmıştı.

"İyi misin Hatice?" Bir yakınını kaybedince baş sağlığı dileyip giderdi insanlar. Biri de çıkıp nasılsın demezdi. Sanki ölen ölünce beraberinde tüm duygu ve anıları da götürebilirmiş gibi toparlanmayı beklerlerdi.

"İyiyim. Bana nazik davranmak zorunda değilsin Karanbey."

"Zorunda olduğum için değil. Anladığım için nazik davranıyorum." Duraksadığında bakışlarımı ondan çekip etrafta gezdirdim. "Kardeş kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorum."

"Beni tam anlayamazsın. Sen kardeşini kaybettin. Ben herkese hayatı zorlaştırmış olan kardeşimi kaybettim. İnsanlar beni anladığını söylerken veya baş sağlığı dilerken bile iyi ki ölmüş diyecekler. İki yüzlüce davranacaklarsa niye geliyorlar bu törene?" Ona baktığımda her an ağlayacakmış gibi kendini tutmaya çalışıyor olduğunu gördüm. "Bunun berbat bir fikir olduğunu nasıl görmüyor?" Haldun'dan bahsediyordu.

"Katılmak zorunda değilsin." Bakışlarını bana çevirdi. "Kardeşin şerefsizin tekiydi." Kaşları çatıldığında omuz silktim. "Seninle olan anılarındaki halini seviyor olabilirsin. Yine de gerçek bu. Sendeki haliyle onu hatırlamak istiyorsan törene katılmak zorunda değilsin."

"Babamın ne yapacağını bilmiyorsun?" Bir anlığına çaresizlik içinde olduğunu düşünmemi sağlayacak kadar kırılgan çıkmıştı.

"Korkuyor musun?" Hatice bir anlığına duraksadığında hafifçe güldüm. "Buralarda terör estiren kadına ne oldu?" Dudakları kıvrılır gibi oldu.

"Sanırım artık rol yapmaya gücüm kalmadı." Derin bir nefes aldı. "Bekir'le ilgili söylenen onca şey...Hatıralarımdaki haline leke sürmüyor. Yalnızca...Utandırıyor." Bakışlarını kucağındaki ellerine indirdi. "Bekir'in melek olmadığını biliyorum. Hatta şeytan onu görse şeytan olmayı bırakır."

"Kübra o evde cehennemi yaşadı. Onun şeytanı Bekir'di." Başını onaylarcasına salladı.

"Cehennemi yaşayan yalnız o değildi, Karanbey. Yanıldığın nokta şu ki bizim evin şeytanı Bekir değil, babamdır. Bekir'i onun elinden kurtarmak için her şeyi denedim. Bekir onun gibi iblise dönüşmesin diye." Derin bir nefes daha aldı.

"Yine de baban gibi biri oldu."

"Babamdan daha kötüsü oldu. Evde olduğumda Kübra'ya yaklaşmasına engel olacak şekilde Bekir'in zamanını dolduracak bir şey mutlaka bulurdum. Kübra'yı unuturdu. Ya da beni kandırıyordu, bilmiyorum." Gözlerinden akacak olan yaşları hızla sildi. Onu bu denli paramparça gördüğüm ilk zamandı. Kendi annesi Rus birine kaçtı haberin duyulduğu günün akşamında bile her şey yolundaymış gibi toplantıda boy göstermişti. Daima yaptığı bu olurdu. Acı çekmez ve çektirmekten de asla geri durmaz Hatice Çetin olarak dolaşırdı.

"O zaman neden bu kadar üzgünsün Hatice? Bekir'in kötü olduğunu bile bile ardında gözyaşı mı dökeceksin?" Duraksadı.

"Sen ölünce..." Bakışlarımızı birleştirdi. "Canını yaktıkların 'iyi ki ölmüş' derken Kübra ve Faruk ağlamamalı mı?"

"Yani ben masum hiç kimsenin canını yakmadım." Annemi kazayla vurmamı ve beni öldürmeye gelenler yüzünden kardeşimin ölümünü saymazsak masum birinin canını yakmamıştım. "Kardeşinle aramızdaki fark bu Hatice. Hiçbir zaman kendimi iyi tarafta görmedim ama kötü tarafta da değilim. Bazıları için kötü bir adam olabilirim ama değilim." Artık kendimi suçlayamıyordum. Bu boktan hayatta yapabileceğim iki şey vardı ya kaçacak kadar bencil olacaktım ya da kalacak kadar fedakâr. Seçeneklerim sınırlıyken ve karanlığın içinde büyümüşken kaçmak yerine ikincisini seçmiştim. Olay yalnızca Faruk'un ailesi ve Ali'yi korumak değildi. Olay yitip gitmiş çocukluğum ve benliğimindi de.

"Biliyorum." Başını onaylarcasına salladı. "Ben Bekir için ağlamıyorum. Dedim ya utanıyorum. Bazen annem Bekir'i öldürmek istediğinde ona izin vermeliydim diyorum. Belki o zaman Kübra daha az zarar görürdü. Ufacık bebek büyüdü şeytanın ta kendisi oldu. Buna engel olmaya gücüm yetmedi çünkü babam onun kanına girmişti bile." Dudaklarını ıslatırken Bekir'in fotoğrafına doğru çevirdi bakışlarını.

"Toz pembe hayallere inandığım için utanıyorum Karanbey. Bekir'in iyi biri olacağını düşünerek kendimi sürekli rahatlatmaya çalıştığım anlardan utanıyorum. O büyüyecek ve onunla o evden kaçıp normal bir aile kurmasını sağlayacağım." Başını sağa sola salladı. "Tüm bunları çocukken düşünmek çok kolayken şimdi aptallık olduğunu görebiliyorum." Bekir'i desteklediği anlardan pişmandı. Onun iyi biri olacağına inandığı her bir andan utanıyordu.

"Sana niye öfkeliyim yıllardır biliyor musun?" Bakışlarımızı kesiştirdi.

"Hayır." Ona hiçbir şey yapmamıştım ama benden hoşlanmıyordu.

"Sen kardeşine tüm bunları yapabilecek kadar güçlü bir adamdın. Babanın, babamdan farklı olmadığını biliyorum, hatta çok daha kötüsü olduğunu ve size eziyet çektirdiğini de." Bedenimdeki kaslar kasılırken konuşmaya devam etti. "Sen yalnız başına her şeye ve herkese rağmen kardeşini korumaya çalıştın." Sesinde takdir dolu bir tını vardı. "Ali özgür ve normal bir hayat sürdü. Senin başarın kardeşini karanlığa kurban etmene engel oldu. Bu yüzden sanırım başarını kıskandım."

Yüzünde itiraflarının doğru olduğunu gösteren dürüst bir ifade vardı. Karşımdaki kadını Bekir'le bağlantısı olan biri olarak düşünmediğimde Hatice'nin yorgun olduğunu görebiliyordum. Kardeşi için çabalamış ama kaybetmişti. Bunu yaparken Kübra'nın acılarına da engel olamamıştı. Üzerine şimdi en büyük düşmanı sevdiği adamdı, her ne kadar bunu bilmiyor olsa da. Hayatı boktan gidiyordu.

Bir yanı Bekir'i severken diğer yanı kardeşinin ölmesine seviniyordu.

Bir yanı Bekir'i babasından korurken diğer yanı Kübra'yı Bekir'den korumaya çalışmıştı, yine de ikisinde de başarılı olamamıştı.

Hatice Çetin, başarısızlıklarla dolu bir hayat geçirmiş gibi omuzları çökmüş, yitip giden yılların ardından bakışları yorgundu.

"Benimle konuştuğun için teşekkürler. Daha öncesindeki aşırı kaba davranışlarım için de özür dilerim." Bir şey söylememi beklemeden oturduğu sandalyeden kalkıp gelen konukları karşılamak için ilerlemeye başladı. Onun için tek bir dileğim vardı, o da her şeyi mahvedip Enrico'ya bulaşmadan hayatının geri kalanını kendisi için yaşamasıydı.

Konuklar içeri girdikçe ve etraf kalabalık oldukça bir an önce her şeyin bitmesini dilerken buldum kendimi. Haldun yanıma oturduğunda bu fikrim daha da arttı.

"Başın sağ olsun Haldun." Haldun'un saçlarındaki aklar daha da mı artmıştı? Gözlerinin etrafındaki çizgiler... Haldun, tek veliahttı olan Bekir'in kaybını kaldıramamıştı.

"Dostlar sağ olsun, düşmanlar gebersin." Düşman derken bakışlarımızı kesiştirmişti. Piçe bak.

"Annen seni ve Ali'yi korumam gerektiğini söylediğinde..." Sikerler. Annemden bahsetme Haldun. "Sorgusuz sualsiz yaptım bunu." Hayır yapmamıştı. Ayrıca annem kendisine yardım etmeyen adamdan bizi korumasını istemezdi ki.

"Annemden bahsedip beni kışkırtacaksan oğlunun yanındaki boş mezara seni gömmekten çekinmem Haldun." Ağır ağır beni seyrederken elini iç cebine attı ve USB bellek çıkarttı. Bana uzattığında birkaç saniye duraksamanın ardından elinden aldım.

"Kübra'ya ilacı vermemi söyleyen kişinin olduğu video. Sana izletip keyifle tepkini görmek istesem de artık umurumda değilsiniz. Ne sen ne Kübra ne de başkası." USB'yi iç cebime tıktım.

"Babamın senin haberin olmadan bile seni kontrol etmesinde bir sorun görmüyor musun?"

"Kübra'yı kaçıranın kim olduğunu bilmesem de ilacı vermemi isteyen kişiyle ortak bir amacımız vardı. Baban arkamdan iş çevirmiş...Her zamanki hali. Babanı yeni mi tanıyorum?" Elini cebine koyarak ayaklandı. "Bu sana son yardım edişim. Arkasından iş çevrilen yalnız ben değilim. Dünyadan haberin yok." Hatice'nin yaptığı gibi tepkimi beklemeden arkasını dönüp gitti.

Arkasından iş çevrilen yalnız ben değilim.

Beni şüpheye düşürmek için bile bu cümleyi söylemiş olabilirdi, ona güvenmiyordum.

Anma töreni bir şekilde ilerleyip son bulduğunda telefonum iç cebimde titremeye başladı. Kalabalıkta benimle konuşarak vaktimi harcayacak olanlardan sıyrılmak için adımlarımı hızlandırıp dışarı çıktım. Telefon tekrar titremeye başladığında adımlarım durdu. Çıkartıp ekrandaki Doug'ın numarasını açtım ve kulağıma yasladım.

"Patron...Acil bir durum var." Endişeyle yüzümdeki ifade değişirken benimle gelen korumaların ikisi bana doğru adımlamaya başladı. "Çocuklara da söyledim. Bulunduğun yerde kalmalısın. Bir araç göndereceğim, gelip sizi alacaklar." Kaşlarım çatıldı.

"Adam akıllı anlat. Ne oldu? Ayrıca ben kendim gelirim. Araba falan gönderme. Benim arabam var-" Açık otoparkta yankılanan patlama sesiyle uzaktaki arabamın etrafını alevler sardı. Bana yaklaşan adamlarımda patlamanın şiddetiyle etrafa savruldular. Uzakta olmama rağmen yüzümü yalayıp geçen sıcak havayı hissedebilmiştim.

Sikerler.

"Patron? Arabanın yanında mıydın?" Hipnoz edilmişim gibi yanan arabama bakarken telefonumu kulağımdan indirdim.

Sikerler.

"Karanbey?" Ferhat'ın bağırışı dikkatimi toparlamama neden oldu. Beni omzumdan tutup kenara çekerken artarda patlayan silah seslerine eşlik eden lastik sesini duydum. Belimdeki silahı çekerken kalp atışlarım göğsüme şiddetle çarpıyordu.

"Kadınlar içeride kalsın! Kimse çıkmasın!" Bir iki lider ve onların koruması dışındakiler içerideydi. Çünkü bu saldırı banaydı. Koyduğumun orospu çocukları.

Arabanın arkasından çıkıp hareket halindeki arabanın lastiğine artarda ateş ettim. Araçlardan biri uzaklaşırken diğeri yolda kayıp park halindeki arabaya çarptı. Ferhat benden önce arabaya yaklaşırken silahını doğrultup kapıları açtı, içeride her ne kontrol ediyorsa onu kontrol ettikten sonra öfkeli ifadesini bana çevirdi.

"Bileklerinde Meksika'daki kartellerden birine ait aile sembolü var." Harika. Önce Ferhat, şimdi de ben. Babamın tahtından inmesi dostlarının hoşuna gitmemişti anlaşılan.

"Ambulansı arayın." Yanımdaki korumaya emir vererek yerdeki telefonumu kulağıma yasladım.

"Doug? Kübra ve Asya nerede?"

"Eve getirdim onları. Faruk için de birini gönderdim." Dizimi kırıp yerde yaralanmış iki adamımla ilgilenmeye başladım. Acıyla kıpırdanışları ölmediklerinin kanıtıydı. Telefonu omzumla kulağımın arasına sıkıştırıp gömleklerinin birer düğmelerini açmak için kravatlarını gevşettim.

"Nasıl anladın?" Derin bir soluk alırken elimi alnıma sürdüm.

"Yenge ve Asya'nın aracında da vardı." Kaskatı kesildim. "Evden çıkarken ne senin ne de onların arabasında bir sorun yoktu, kontrol ederim bilirsin. Dışarıdayken korumaların dikkatsiz oldukları ilk anda takılmış olmalı. Senin arabanı da bizim çocuklara kontrol ettirdim. Onay verdikleri için içeri girip uyarmaları söyledim. Bir yandan da seni aradım." Daima kıçımı kolluyordu. "Kaç yaralı var Patron?"

"İkisi bizim üçü Ferhat'ın. Burayı toparlayıp eve geleceğim." Telefonu indirirken omzumun gerisinden korumasının yarasına baskı yapan Ferhat'a baktım. Polisler gelirse sorguya çekeceklerdi.

"Karanbey buralar bende." İçeri benimle giren korumam yanıma çöktü. Yaklaşan siren sesi harekete geçmeme neden oldu.

"Dikkatli ol." Onun omzuna vurup ayaklandım.

🖤

Bölüm nasıldı?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.04.2026 23:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...