

Keyifli Okumalar <3
🖤
18. BÖLÜM - ÇÜRÜK YUMURTA II
KÜBRA
Yılmazlar gittikten sonra Hakan, Douglas ve Faruk, Faruk'un evine geçtiler. Ne konuştuklarını merak ediyordum. Düşüncelerim beni o kadar boğmuştu ki Asya'nın bana bakım yapmasına izin vermiştim. Yüzüme sürdüğü maske çilek kokuyordu. Tırnaklarıma manikür yaparken parmaklarımı kanatmıştı.
"Senin canın ne tatlıymış Kübra? Gözlerin yine sulanmış." Serçe parmağımın etini yoluyordu resmen. Burnumu çekerken çenemi dikleştirdim. "Alt tarafı manikür. "
"Canımın yanacağını bilseydim, yapmana hiç izin vermezdim." Boğazımı temizlerken dudaklarımı ıslattım. Canımın yanmasını umursamamak için etrafta gezdiriyordum gözlerimi.
"Tamamdır. Çok kanadılar. Ojeleri yarın sürerim. Kötü durur şimdi." Ellerimi kucağıma koyarken kanayan tırnaklarımın etrafındaki kısma baktım sessizce. Aslında canım çok fazla yanmamıştı. Sadece kırgındı ruhum. En ufak iğnenin batışında akan kan bile hüngür hüngür ağlatmaya yeterdi. Paramparça olmuş kalbimden acılarım sızıyordu, sessizce.
"Kırmızı mı siyah mı?" Ojeleri gösterirken başımı kaldırdım. "Kırmızı." Hızla kapağı çevirip tırnaklarına sürmeye başladı. Peçeteyle tırnaklarımı temizlerken onu seyretmeye başladım. Saçları upuzundu ve buna rağmen topuz yapmıştı. Burnu küçücük yüzü incecikti. Güzel bir kadındı ve Burhan'ın ona olan bakışlarını görmüştüm. Aşıktı ve bakışlarında bu aşkın uzun zamandır sessizlikle dolu tek taraflı olduğunu anlaşılabiliyordu.
"Çok fazla konuşmuyorsun." Bakışlarını kaldırdığında dudaklarım kıvrıldı. Çenesinden konuşmayı unutmuştum.
"Çünkü sen konuşuyorsun." Buna alınmasını bekledim ama yapmadı. Gülmeye başlarken başıyla onayladı beni.
"Bu azalmış hali desem. Eskiden çok daha fazla konuşurdum. Babam evden kaçıp işe giderdi." Gülüşü küçülürken bakışları tekrar tırnaklarını buldu ve sessizce oje sürmeye odaklandı.
"Kayıpların için üzgünüm."
"Gerçekten mi? İnsanlar hep bunu söylüyor. Baban öldü, üzgünüm. Annen öldü, üzgünüm." Sesindeki sitemi fark etmemek imkansızdı. İtalyanca bir şeyler söyleyip homurdandığında ayaklarımı kalçamın altında toparladım ve elimi çenemin altına yasladım.
"Gerçekten üzgünüm. Faruk'la dertleştik biraz." İrkildi.
"Abim sana onları mı anlattı?" Sesinde hayret dolu bir ifade vardı. "O konuşmaktan pek hoşlanmaz. Yani benden, annem ve babamdan. Burada yaşananları da asla bana anlatmaz. Sanki iki hayatı varmış gibi. Biri Faruk Bolat olan abim, diğeri sadece Faruk."
"Abin güvendiği için mi yoksa kendimi berbat hissetmeyeyim diye mi bilmiyorum, anlattı bana."
"Güvendiği içindir. Güvenmediği birine asla konuşmaz. Laf sokar, canından bezdirir." Beni sinir ettiği zamanları anımsamak dudaklarımda tatlı bir gülüşün belirmesine neden oldu.
"Başta canımdan bezdirdi. O zaman kafasını duvara sürtmek istedim." Kahkaha attı.
"Ben her zaman istiyorum." Başını sağa sola sallarken omuz silkti. "Yine de yaşıyor olmasından memnunum. Onu da kaybetmiş olsaydım, kafayı yerdim herhâlde." Bakışları dalgınlaşırken gözlerinin hafifçe sulandığını gördüm.
"İtalya'da yalnız yaşarken zorluk çektin mi?"
"Hayır. Biraz garip ama yalnız kalınca insan alışıyor buna. Kendimin annesi, babası, abisi, ablasıydım. Kararlarımı veren bendim. Özgürdüm." Bunu dile getirse de sanki esirmiş gibi çaresiz çıkmıştı ses tonu. Özgür olduğunu kendine hatırlatmaya ihtiyacı varmış gibiydi.
Yaralıydı. Annesinin cansız bedenini görmüş, babasının intiharına şahit olmuştu. Faruk onu bilmediği bir ülkede yalnız bırakırken kendi ayakları üzerinde durmuştu. Orada zorluk çekmediğini iddia etse de görebiliyordum. Gözler asla yalan söylemezdi ve onunkiler yorgundu.
"Ya sen? Aileni bulunca ne yapacaksın?"
"Burada kalacağım." Şaşkınca baktı. Şaşırılacak ne vardı bunda? Evlendiğim adamla kalmak istemem bu kadar imkânsız bir seçenek miydi?
"Ya ailen seni götürmek isterse?" Kaşlarım çatıldı. On dört yıl geç kalmışlardı. Bu saatten sonra benimle ne yapacaklardı ki?
"Ne için götürecekler? Bağlarımız kuvvetlensin diye mi? Hiç gerek yok. Bağlarımın kuvvetlendiği bir ailem var zaten." Merak ettiğim iki gerçek vardı. Bir, niye beni bulamamışlardı? İki, adım neydi? Bunun dışında artık onlara kavuşmakla ilgilenmiyordum.
"Abimin anlattığı kadar varsın. Garip bir kadınsın. Senden hoşlandım."
"Sen gelmeden önce seni merak ediyordum Asya. İyi ki geldin. Faruk deli olsa da en az Hakan kadar ciddi olabiliyor." Asya kıkırdarken oje sürmeye ara verdi.
"Abim ve ciddi olmak mı?" Kıkırdayışı kahkahaya dönüştü. "Fırlamanın teki olduğunu hatırlıyorum. Yani sürekli okuldan şikayet gelirdi. Bazen Hakan abi gelirdi bize. Abimin yaptıklarını yaptığına dair annemle babamı ikna etmeye çalışırdı. O hiç yalan konuşmadığı için ona inanırlardı." Gözlerimi kıstım. Hakan yalan konuşulmasından da konuşmaktan da hoşlanmazdı.
"Faruk için yalan konuşur muydu?"
"Yalnız abim için. Birbirlerini korumak için yalan konuşmaktan vazgeçmezler. Bunun dışında bir kez olsun benim içinde yalan söylemişti." Sır verir gibi öne eğildi ve sesini kıstı. "Çok küçükken mavi gözleri olan bir çocuk vardı. Bazen evin etrafındaki takım giymiş adamlardan boğulunca evden kaçardım. Yakınlarda bir ev vardı. Kimler oturuyor hatırlamasam da kalabalık aileydiler. Çoğunun masmavi gözleri vardı ve sürekli didişirlerdi. Abimle ben gibi."
"Hakan ne için yalan söyledi ki?"
"O evdeki o mavi gözlü çocukla bazı geceler evin bitişiğindeki ormanda oturup konuşurduk. İkimizde kendimize gizli isimler seçip kimliğimizi gizlerdik. Olurda birimiz gece gece evden kaçtığımız için yakalanırsa diğerinin ismini söylemesin diye tedbirdi."
"Kaç yaşındaydın?"
"Altı belki beş. Emin değilim." Parmaklarını sallarken omuz silkti. "Daha küçükken alışıyorsun bu karanlık hapsin yüklerine. O yüzden kaçmak için daima bir yol aradığımı anımsıyorum. Neyse...Bir gün kötü şeyler oldu. Babam çok kızgındı ve evde olmadığımı anlamışlar. Hakan abim hepsinden önce beni bulunca çocuğa kızdı, eve gönderdi onu. Benimle de yürüyüşe çıkmış gibi yürümeye başladı. Ona da kızdılar, haber vermeden beni evden götürdüğü için ama aslında kaçan bendim."
"Hakan hepinizin gölgesi gibi sizi kollamış." Başını onaylarcasına salladı. Kendisi daha çocukken kaç kişinin abisi gibi omuzlarına yük almıştı? "Çocuğu bir daha görmedim. Adını da hiç öğrenmedim. Zaten bu son yaşanan hemen hemen Türkiye'den gitmeden önce yaşandı. On dört yıl önce."
"Çocuğu görsen hatırlamaz mısın?" Düşünür gibi duraksadı.
"Bilmem. Hatırladığım tek şey gözleri. Çoğu zaman karanlıkta oturduğumuz için yüzü aklımdan çıkmış olmalı." Garip bir önsezi hissediyordum. Burhan olabilir miydi o çocuk? On dört yıl birinin değişimi için uzun bir süreydi. Hakan belki hatırlayabilirdi.
"Zamanı geldi." Saate bakıp işaret parmağıyla yüzünü işaret etti. "Yüzündeki maskeyi çıkartmak için yıkaman lazım." Dediğini yaparak ayaklandım ve banyonun olduğu koridora saptım. Yüzümdeki maskeden kurtulup yatağıma kaçmak istiyordum. Banyo kapısını ardımda kapatırken avuç dolusu suyu yüzüme çarptım. Maskeyi tamamen çıkartırken başımı kaldırıp aynadaki aksime baktım.
Güzeldim, maskeden değildi bu. Buraya geldiğim ilk zamanlardan farklı görünüyordum. Gözlerimdeki yorgunluk silinmişti yerini parıltıya bırakmıştı, ışıl ışıldı. Cildimdeki morluklar veya solgunluk tamamen gitmişti. Capcanlıydım.
Aynalar eskiden yaşadıklarımın kanıtını gösterirdi, şimdiyse gözümü kapatmama engel olanı görmemi sağlıyordu. Mutluluğumu ve bir aileye kavuşmuş oluşumu...
Derin bir soluk alıp oturma odasına gittiğimde Asya tüm karışıklıkları toplamıştı. "Film izleyelim mi Kübra?"
"Ben bir Zenas'la Bo'ya bakayım. Onları göremedim. Sen seç." Montumu askıdan alırken kalınca üzerimi giyinerek dışarı çıktım. Korumaların yanından geçerken arka bahçeye yöneldim. İkisinin ısıtmalı kulübesine yaklaşırken Zenas hırlamaya başladı.
"Aşk olsun. Biz seninle dost olacaktık hani." Bana küfreder gibi havladığında onu umursamadan kulübenin yakınındaki ufak kayaya kalçamı yasladım. Zenas hırlamayı keserken yavaşça ayaklarımın ucuna geldi burnunu bacaklarıma yaklaştırdı. Hakan'a yaptığı gibi patilerini kucağıma yasladığında yanağımı yalamaya başladı.
"Bu sevgi gösterisi de ne?" Çekinerek tüylerini okşadığımda gözlerini kapatıp memnuniyet dolu hırıltısını serbest bıraktı. "Bunun anlamı barış sağladığımız mı?" Havlayıp patilerini yere yaslayıp ayaklarımın ucuna uzandı.
"Beni kabullendiğine sevindim. Öyle olmuyordu. Bo nerede?" Göz ucuyla etrafa bakındım. Kulübenin içindeydi. Oturduğum yerden kalkarken uyuyan Bo'nun yanında diz çöktüm. Elimle tüylerini okşarken başını kaldırıp tekrar uyku haline geri döndü.
"Sanırım biraz geç kaldım he ne dersiniz? Çoktan uyku vaktiniz geldi." Zenas kulübenin kendi kısmına geçerken çenesini Bo'nun sırtına yaslayıp gözlerini kırpıştırdı. "Sizi rahat bırakayım." Yerden kalkarken eve doğru yürümeye başladım.
Aldığım her bir nefes ciğerlerimi dondurarak ferahlatıyordu. Verandayı geçip içeri girerken üzerimdekileri çıkartıp astım ve oturma odasına yöneldim. Bir film başlamıştı ve Asya koltukta kıvrılmış uyuyakalmıştı bile. Üst kattaki dolaplardan birinde örtülerle dolu olduğunu anımsadığım için merdivene yöneldim. Onu kaldırıp uykusunu bölmek istemiyordum.
Odama girip ışıkları yaktım ve dolabımdaki yedek battaniyeyi alırken burnumu dolduran yabancı bir kokuyla kaskatı kesildim. Kalp atışlarım hızlanırken battaniyeyi alıp korkumun beni ele geçirmesine izin vermemek için soğukkanlı kalmaya çalıştım. Dolabın kapısını kapattığımda karşımda dikilen kişiyle gözlerim kocaman açıldı.
"Bizi daha önce tanıştırmadılar." Eliyle ağzımı kapatırken korkuyla battaniyeyi bırakıp bileklerine parmaklarımı geçirdim. "Kocanı öldürmeye çalıştığımı zaten biliyorsun." Özkan'ın gözlerindeki sinsi parıltıyla yavaşça yutkundum.
"Bekir kaçtı kurtardı kendini-" Dizlerimi kasıklarına geçirmek için kaldırdığımda elini ağzımdan çekip buna engel oldu. Alnımı burnuna çarptığımda birkaç adım geriledi ve ondan uzaklaştım. Kapının önünde olduğu için pencereye yöneldim.
Ayak bileğimi tuttu, yüz üstü yere yapıştım. Boştaki ayağımı suratına tekme atmak için kaldırdığımda bileğimi serbest bırakıp geri çekildi. Yerden kalkmak için elimi yatağa yasladığımda saçlarımı tutup başımı geriye çekti.
"Sorunumu kişisel algılama lütfen." Sesindeki tehlikeli tınıya aşinaydım. Yatağa ittiğinde etrafımda dönüp yatağın diğer tarafında yere yuvarlandım. Savaşacak kadar güçlü değilsem kaçabilirdim.
Çığlık at Kübra.
Zihnimde çığlık atmamı söyleyen sese itaat edemiyordum. Dilim lal olmuş sesim çıkmıyordu.
Kapıyı açmaya çalıştığımda kolumdan beni geri çekti ve suratıma attığı tokatla gözlerimin kararmasına neden oldu. Yere düşerken birkaç saniye afalladım. Kolumdan tutup yatağa çektiğinde elleri boynuma dolandı.
"Yanlış anlama lütfen. Zaten Karanbey'e, kardeşini öldürenlerden biri olduğumu söyleyeceğim. Gizli saklım yok." Nefesim ciğerlerimi terk ederken boynundan sarkan zincire takıldı gözlerim. Ucundaki haç daha önce gördüğümdü.
Nefesim beni terk ederken son gördüğümün Medine ablanın ölmeden önce bıraktığı ve Bekir'in benden aldığı o kolye olduğunu bilmek zihnimdeki alarmları devreye soktu. Elinden kurtulmak için çırpınırken elim yastığımın altında gizlediğim kahvaltı bıçağını buldu.
"Yalnız kaybeden olmaktan sıkıldım." Piç kurusu. Bıçağı sıkıca tutarken görüşüm bulanıklaştı. Başım dönüyordu ve ciğerlerim yanıyordu.
Bıçağı kaldırıp savurduğumda gözlerimi sıkıca kapattım. Acıyla bağırırken boynumdaki elini uzaklaştırdı. Bıçağı serbest bırakırken elimi boynuma sarıp öksürük krizinin beni ele geçirmesine izin verdim. Nefes alışverişim hırıltılıydı ve bedenim titriyordu.
"Artık odama dadanmanızdan bıktım." Gözlerimi aralarken başımı kaldırdım. Sırtını duvara yaslamıştı ve eli yüzündeydi. Bıçak sol gözüne saplanmıştı. Yanaklarından süzülen kan mide bulandırıcıydı.
"Karanbey kahvaltı bıçaklarının bir işe yaramadığını söylemişti." Çenemi dikleştirirken dudaklarımı kıvırdım. Yataktan kalkarken bacaklarım titriyordu. Abajuru fişten çektiğimde öne eğilişini fırsat bilip başının arkasına geçirdim. Sırt üstü yere düşerken hareketsiz kaldı.
"Yanıldı." Ellerimi yere yaslarken yere çöktüm. Hayattaydım. Aldığım nefesler düzene girerken yerde Özkan'a yaklaştım. Kaybedecek zamanım yoktu. Boynundaki haçı çıkartıp boynuma asarken ceplerini karıştırmaya başladım. Ufak tuşlu bir telefon bulunca duraksadım.
Buraya nasıl girmişti? Hakan ve diğerleri buradayken nasıl odama girmişti? Tuşlara bastığımda tek bir numara belirdi. Mesajlar kısmında, iş bitince haber veririm, yazıyordu. Yerden kalkarken başucu çekmecemdeki telefonumu diğer elime alırken zihnimde haini bulmakla ilgili yankılananları planlar yapılmaya başlamıştı bile.
Perdenin arkasında gizlenirken ön bahçedeki korumalara göz gezdirdim. Biri Özkan'ı içeri almıştı. Bundan emindim. Peki eve alan kimdi? Veya kimlerdi?
İş tamam, mesajını gönderirken gözüm bahçedeki korumalarda gezindi. Birkaç saniye sonra içlerinden biri elini cebine attı ve hızlı bir şekilde mesaja baktı, eski haline dönüp bakışlarını etrafta gezdirdi. Bakışlarını takip ederken başka bir koruma ona bakıp hafifçe başını salladı.
Mustafa ve Orkun.
Kendi telefonumdan Hakan'ın numarasını aramadan önce hain olduğunu düşündüklerimin isimlerini Douglas'a yazarken parmaklarım duraksadı. Asya uyuyordu, tıpkı Zenas ve Bo gibi. Kaşlarım çatıldı. Arka tarafta olanlar kimdi? Zenas'a yaklaşabilecek kadar Zenas'ın ısırmadığı kimdi?
Bakışlarım Orkun'a bakıp arka bahçeye ilerleyen İlyas'a kaydı. Douglas'ın dediğine göre Ali, yanan depodan çıkartıldığında ona kalp masajı yapan ve buna dakikalarca devam eden tek kişiydi. Zenas ve Bo'yu besleyecek kadar yaklaşan korumaydı. Ona başından beri güvenmiyordum.
Üçünün adını yazıp Douglas'a attım. "İstediğin hainler." Mesajı gönderdikten hemen sonra Hakan'ı arayıp sırtımı pencereye yaslayıp yerde yatan adama baktım.
"Efendim."
"Ben birini bıçakladım." Telefonun diğer ucundan gelen hışırtı sesiyle boğazımı temizledim. "Özkan burada." Bakışlarım pencereye kaydı, Hakan'ın, Faruk'un evinden çıktığını gördüm. Bir eli hala kulağındaki telefondayken derin bir nefes aldım. Az önce ölümden dönmüştüm ve Hakan'ı görmek bunun kaygısını hissettiren tüm sistemlerimi çökerten rahatlatıcı tek nedenimdi.
"Asya uyuyor sandım ama sanırım benden önce ona ulaştı." Hakan verandaya varırken Faruk onun peşinden geliyordu. Douglas belindeki silahı çıkartıp ona mesaj olarak gönderdiğim üç korumanın bacaklarına sıktı. Benim kuru bir sözüme sorgusuz sualsiz inanması çok tatlıydı.
Üç kişi vurmuş bir adama tatlı diyemezsin, Kübra.
Odamın kapısı açıldığında telefonu indirdim. Arkamı döndüğümde Hakan'ın bakışları hemen önündeki baygın Özkan'ı buldu. "Söylemeliyim ki...Kahvaltı bıçakları gözler için zararlı. İşe yarıyorlar." Bakışları beni bulduğunda Özkan'ın üzerinden atlayıp odayı birkaç adımda geçti.
"Bakayım sana." Sesindeki endişeyle gözleri kontrol amaçlı üzerimde gezinirken boynumda takılı kaldı. Hakan'ın yüzündeki kan çekildiğinde gözeleri koyu öfke dolu harelere bürünerek Özkan'a çevrildi.
"Asya yaşıyor mu?" Bakışları tekrar beni buldu. Ya onu da boğmuş ve öldürmeye çalıştıysa? Uyuduğunu düşünmüştüm.
Az önce boğuluyordun Kübra. Başka birinin iyi olup olmadığını sorgulamadan önce bunu hazmetmeye çalış.
"Zenas ve Bo'da uykuluydu. Onlara da bakmalıyız." Az önce öldürülmeye çalışan ben değilmiş gibiydim. Tüm benliğimi saran bir soğukkanlılık perdesi vardı. Yalandan yaptığım bir şey değildi bu. Gerçekten ne elim titriyor ne de korku hissediyordum. Sanki az önce yaşananlar basit günlük rutinimmiş gibi kaygılanamıyordum. Sanırım bu iyi bir şeydi.
"Onlar iyi mi? Zenas ve Bo, hatta Asya zehirlenmişte olabilir."
"Önce bir dur. Senin iyi olduğunu bir anlayalım." İyiydim. Bakışları tekrar boynuma kayarken öfkeyle homurdandı. "Boynunu sıktığı için parmaklarını tek tek koparacağım." Parmak ucu boynuma yatay bir şekilde dokunduğunda yavaşça yutkundum.
"Ben iyiyim." Garip bir şekilde bu yalan değildi. Sanırım Özkan'ı alt etmiş olmak garip bir güven vermişti bana. Sürekli kaçıp kaçıp yakalanan veya canı acıtılan o kız çocuğundan kendini koruyacak kadına dönüşmüş gibi gururlu hissediyordum. Şansım yaver gitmişti ve bundan memnundum.
"Onu odamdan çıkartır mısın?" Özkan'ın kanayan gözünü görmek iyi hissettirmiyordu. Hakan elimden tutup odanın çıkışına yöneldiğinde Douglas, kapının pervazında belirdi.
"Onu al. Bu sefer bana bırak."
"Tamam Patron. Peki diğer üçü?" Hakan buraya geldiği için arkasından ateşlenen silah sesinin farkında değilmişçesine şaşkınlıkla baktı. "Yenge hainlerin ismini verdi. Acelem vardı, kaçmasınlar diye sıktım bacaklarına." Mantıklı bir çözüm, diye yorumladım.
"İlyas dışındakileri alabilirsin. İlyas'ı bana bırak." Douglas başını onaylarcasına salladığın bakışlarını önce yüzüme sonra boynuma çevirdi. "Özkan'ı da alabilir miyim?"
"Doug?"
"Patron, Yenge'ye el kaldırmış. Bizzat elini kırıp tedavi ettiririm. Sonra tekrar kırarım."
"Çok tatlısın Doug." Gözleri kısıldı. "Teşekkürler." Elimdeki tuşlu telefonu uzattığımda Özkan'a son kez bakıp elimden aldı. "İş tamam, mesajı gönderdiğimde Orkun, Mustafa'ya baktı. Sonra İlyas, Mustafa'nın onayıyla eve doğru adımlamaya başladı."
"Az önce öldürülüyordun." Hakan'ın sitemkar ses tonunu umursamadan konuşmaya devam ettim.
"Sana attığım isimler dışında biri var mı bilmiyorum." Telefonu iç cebine koyup eğilip onun üzerini aramaya başladı. Hakan beni odadan çıkartırken kapıdan başını uzattı.
"Dokunmayacaksın Doug. Ölmeyecek. Ben geleceğim."
"Hakan." Bana bakmadı.
"Tamam mı Doug? Dokunmayacaksın." Sesindeki sabırsızlığı hissedebiliyordum. Douglas işkence sırasında kontrolünü kaybediyordu ve bunu istemiyordu. Özkan'ın niye beni öldürmek için odama geldiğini öğrenmek istiyordu. O ölmeden veya tekrar kaybolmadan önce bunu yapmak istiyordu.
"Tamam Patron."
"Hakan." Elimi elinden çekerken bakışları sonunda bana çevrildi.
"Ali'nin katillerinden biri o." Gözlerinde geçen o ifade, bunu tahmin ettiğini gösteriyordu. Şüpheleri gerçekleşmiş gibiydi. Nasıl anladığını da ne zaman şüphelenmeye başladığını da bilmiyordum.
"Bu seferde delirmemin Karanbey'in itibarı için iyi olmadığını söyleyecek misin?" Başımı sağa sola salladım. Artık Karanbey'in delirmesinin zamanı gelmişti bile.
"Hayır. Artık durmana gerek yok." Onu durdurmak elindeki fırsatları ve intikamını alışını ötelemek demekti. Artık intikamını söke söke almalı ve hak edenleri cezalandırmalıydı.
"Bırakalım da Karanbey'i, deliliğiyle kabul etsinler."
KARANBEY
"Özkan. Uzun zamandır görüşmüyoruz." Sandalyelerden birini çekip tam karşısında oturacağım şekilde deponun ortasına bırakıp yerleştim. "Hangi rüzgâr seni önüme attı?"
"Karını görmek istedim." Pişkin sırıtışı oturduğum yerden kalkıp suratına yumruğumu geçirmeme neden oldu. Ağzındaki kanı yere tükürürken başını geriye yaslayıp sırıtmaya devam etti. Sol gözündeki bıçağı çıkartıp doktorun sarmasına izin vermişlerdi. Beyin kanaması yoktu, yine de suratına vurmaya devam edersem yakında olacaktı.
Ondan bilgi almadan önce iyice iyileşmesine izin ver Karanbey. Yüzüne değil, vücudunun başka yerlerine zarar ver. Yoksa erken ölecek.
"Karımı görmek bir gözüne neden olmuşken kurduğun cümlelere dikkat etmelisin. Dilinden de olursun Özkan."
"Benden alacağın bilgilerin varken dilimi koparamazsın. Nasıl anlatmamı bekliyorsun ki? Sana anlatmam gereken kişiler var. Ali'nin katilleri...Pardon. Seni öldüremeyen beceriksizler." Douglas'ın alet edevatının olduğu masaya yönelirken başımı salladım.
"Beceriksizlerden biri sensin."
"Hayır. İçlerinden bir şeyi başarabilen benim." Bıçaklardan en keskin olanı alırken bakışlarım penseye kaydı. "Ali öldü mü? Öldü. Sen kedi gibisin. Dokuz canlısın. Bir şekilde hayatta kalıp duruyorsun." Gülümsedim. Bunu babamda bana söylüyordu. Şanslı piçin tekiydim.
"Ali'yi öldürenlerin olduğu o beceriksizler çetenizden önce hesabını sormam gereken başka bir olayım var. Ali'yle olan kısım için seni iyileştirmem gerekiyor Özkan. Suratına yumruklarımı vururken öfkemi atmak için seni kum torbası gibi kullanmak istiyorum."
"Başka bir olay?" Bıçağı ikimizin arasında kaldırdığımda gülüşü küçülmeye başladı.
"Karıma dokunulmasından nefret ediyorum. Bekir bunu da anlatmadı mı sana?" Sustuğu için sandalyeyi kaydırıp daha da yakınına bıraktım ve oturdum. "Elini kullanamayacak hale getirdim. Saçlarını eline doladığı için elinden oldu."
"Babamın bizi nasıl yetiştirdiğini Ferhat abim anlatmadı mı?" Gözlerimi kıstım. Hayır. "Demek sandığım gibi evdekileri sana yetiştirmiyor." Güldü. "Babamın ödül ve ceza sistemi vardı ve emin ol yapacağın her şeye dayanıklı olabilmek için çocukluğumdan beri yetiştirildim."
"O zaman başlayalım." Bıçak ve penseyi kullanırken çenesi kasıldı ve gözlerini sıkıca kapattı. Bağırmasını bekledim, yapmadı. Pense ve bıçağı indirirken gözleri aralandı, acıyla bakan gözlerinin aksine gayet sakin duruyordu. O evde dediği o ödül ve ceza sistemi her neyse parmağı koparken bile bağırmayacak kadar acı eşiğini yükseltmişti.
"Kaldı dokuz. Ayak parmaklarını da..." İç çekti. "Kesecek misin?"
"Patron?" Oturduğum yerden kalktığımda Douglas eğildi. "Ben devam ederim." Ne zaman elimi kirletmek için adım atsam beni engellemeye çalıştığını görebiliyordum. Dürüst olmak gerekirse buna minnettardım. Pek hazzettiğim söylenemezdi.
"Kendi işini köpeklerine mi-" Douglas onun karın boşluğuna yumruğunu geçirdiğinde hırıltılı bir nefes aldı.
"Bir sus. Kafam şişti." Douglas masasındaki aletlerine yöneldiğinde Özkan başını kaldırıp bana baktı.
"İllaki konuşacaksın." Gülerek başını sağa sola salladı.
"Abim gelmeden konuşmam. Ferhat Yılmaz. Yeni masa lideri." Kahkaha attı. "Liderliğin ona yakışıp yakışmadığını merak ediyorum. Onu görmeden tek kelime anlatmayacağım. Dayanıklıyımdır." Bakışları yaklaşan Douglas'a kaydı.
"Yanlış anlaşılma olmasın Özkan. Şu an yaşadığın ve yaşayacağın acıların Ali'yle bir ilgisi yok. Önce evime girip ailemi tehdit etmenin cezasını çekeceksin. Ali'nin katillerini konuşacağımız zaman abini çağırırım. Şimdi..." Sandalyemi alıp onu izleyeceğim kenara çektim. "Doug kirli çalışır, üzerimdeki takımı yeni aldım. Kan bulaşsın istemiyorum."
"Ceketinin bilek kısmı çoktan kandan koyulaşmış, Patron." Sandalyeye oturamadan Doug'ın dediği kısma baktım. Bu ceketi seviyordum.
"Vazgeçtim. Hadi bugün ortak çalışalım Doug. Bir el senin bir el benim olsun." Tekrar Özkan'a adımladım. Aylardır öfkemin içimi kemirerek karanlığa boğduğu tüm o saniyelerin hıncını bir şekilde çıkarmalıydım.
Evime girmişti, karımı öldürmeye kalkmıştı.
"Patron-" Douglas'ın elindeki bıçağı alıp Özkan'ın bacağına sağladığımda beklemediği için irkildi. İrkilmesinden çok daha fazlasına ihtiyacım vardı. Pişmanlık, acı, ağlamak...Siktiğimin yıkılışına ihtiyacım vardı.
"Patron." Bıçaklardan birini daha alırken Douglas elimi tuttu. "Lascia fare a me. Spargendo il suo sangue, stai macchiando la tua anima." İzin ver, ben halledeyim. Onun kanını akıttıkça ruhunu kirletiyorsun.
Ruhum çok da umurumdaydı sanki.
"Yenge'yi düşün." Durduk yere ne diye Kübra'yı bana hatırlatıyordu ki? "Yeterince sarsıldı ve eve gidip ona destek olman gerekmiyor mu?" Beni nasıl durduracağını iyi biliyordu. "Soyadım üzerine yemin ederim öldürmeyeceğim. Zaten doktorun onu tedavi etmesi lazım. Yengeye yaptıklarını ödetmek için iyi olmasını sağlamalısın. Ali'nin katillerini biliyorsa konuşması için de bu gerekiyor." Dediklerinde haklı olduğunu biliyordum. Yine de eve gitmek istemiyordum. Güvende olacağının sözünü verdiğim eve hatta onun odasına girmişlerdi. Benim yanımda kalmaya karar vermiş olsa da yine de güvende değildi. Gelecekte de olmayacaktı.
Niye kalmasına sevinmiş olduğumu anlamıyordum. Yanım tehlikeliydi. Onu tehlikeye atmak için gönüllü olmak yerine gitmesini istemeliydim.
"Abim olmadan konuşmayacağım." Özkan'ın sesiyle bakışlarım ona döndü. "Ferhat Yılmaz gelmeden tek kelime etmeyeceğim." Tek gözünde var olan acıya rağmen görebildiğim netlikti. Yılmaz ailesinin inadını herkes bilirdi. Karadeniz inadı en az Faruk'unkiler gibiydi.
"Arayın Ferhat'ı. Kardeşini öldürmeden gelsin. O gelmeden de canını yakmaya devam edin."
🖤
"Her şey birbirine giriyor Ali." Kalçamı mezarın mermerine yaslarken ellerimi birbirine sürdüm. "Senin katillerin kim bulmaya çalışırken karımı öldürmeye kalktılar. Şu an evde korkudan titriyor olabilirken onun suratına bakmaya utandığımdan gidemiyorum." Derin bir nefes aldım. Hissettiğim huzursuzluk saniyeler ilerledikçe büyüyordu.
"Hayatımda güzel bir an yaşadığımda peşinden geçmişin karanlığı geliyor ve her şeyi mahvediyor." İçten içe biliyordum. Aynı anda bu karanlıktan beslenip gücü kabullenen yanımla her şeyin eski halimdeki gibi kalmasını isteyen diğer yanım çatışıyordu ve içlerinden birini seçmem gerekiyordu.
Ya karanlığı bir parçam kabullenip Karanbey olacaktım ya da karanlıktan kaçıp Hakan olmaya devam edecektim. İkisini aynı anda olmaya çalışmak zihnimi çökertiyordu. Ya babamın istediği ya da annemin dilediği hayatı seçecektim.
Kübra geldiğinden beri Karanbey olmak da Hakan olmak da sıradan bir rutinmiş gibi geliyordu. Ne geçmişin karanlığı ne de karanlığı reddetmek isteyen yanım birbirine karışmıyordu. Sadece böyle Ali'nin mezarında otururken veya babamla savaşırken yalnız kaldığım için sanırım bunalıyordum. Karım Karanbey'e hayrandı, Hakan'ı seviyordu.
"Kübra tam bir ruh hastası." Dudaklarımı kıvırırken hissettiğim huzursuzluk onun adını dile getirdiğim andan itibaren yavaş yavaş silinmeye başladı. "Sanırım onu seviyorum. Burada benim yanımda kalmak istiyor. Yaşasaydınız anlaşır mıydınız? Emin olamıyorum." Belki uzun bir süre Ali onu kabullenemezdi. Faruk'la iyi anlaştıkları için Ali'yle aralarının iyi olması zaman alırdı. Çünkü Ali'nin sevdiğini Faruk, Faruk'un benimsediğini Ali kabullenmekte zorluk çekerdi.
"Yine de anlaşmanızı isterdim. Senin mezarına geldiğim gün gördün onu, ikiz. Öbür dünyadan bile bana yardım ediyorsun." Yaklaşan adım sesiyle bedenim alarma geçti, elimi belime attım.
"Sakin ol." Ümit Karan'ın sesiyle mezarlıktaki merdiveni çıktığını gördüm. "Oğlumu ziyarete geldim. Silahını çıkartma." Yanıma gelene kadar elim belimdeki silahta kalmaya devam etti. Onun elindeki gücün kısmen devirmiştim. Bana kızgın olması olasıydı. Yine de yüzünde dingin bir ifade vardı.
"Normalde Pazar sabahları gelmez misin? Hafta içi gelecek kadar kafanı kurcalayan ne?" Elimi silahımdan ayırıp oturduğum yerden kalkıp boyumuzu eşitledim. Bakışları tamamen mezarda gezindi. Ondaki sıkıntılı ifadeye alışkın olmadığımdan birkaç saniye sorusuna cevap vermeden onu incelemeye devam ettim. "Karın evden mi kovdu yoksa?" Dudakları alayla kıvrıldı. Normal bir konuda alay edebilen biri gibi hiç davranmadığı için gözlerimi kıstım.
Adamın düzenini sarsınca zihnini mi çökertmiştim? Niye kendisi gibi davranmıyordu? Alışık olduğum Ümit Karan gibi iğneleyici bakış ve sözler kullanmıyordu.
"Hayırdır baba. Ali'yi ziyarete geldiğini bilmiyordum."
"Gelmiyordum zaten." Başını sağa çevirdi ve bakışlarımız kesişti. Tek görebildiğim yorgun ve tükenmiş gözlerdi. Güzel. "Sadece yanlış evladımın arkasında durduğumu biraz geç anladım." Gülmeye başladım.
"Benim iyi bir seçim olduğumu düşünmeni ne sağladı? Doğduğum andan beri senin karşındayım baba. Hiçbir zaman yanında olmayan oğlunun arkasında nasıl durmuş olabilirsin?"
"Seni öldürmeyerek." Gülüşüm kahkahaya döndü. "O masada lider olmasaydım, onlarca kez öldürülmüş olurdun. Bunu sende çok iyi biliyorsun." Onlarca kez öldürülmeye çalışmışlardı zaten. Hepsinden bir şekilde yaralı veya yaralanmadan kurtulmuştum. Hayır. Yanılıyordu. O masada lider olmasına rağmen bana yapılan saldırıların önüne geçememişti.
"Elime silah alana kadar senin yüzünden kaç kere hastanelik olduğumu saydın mı?"
"On sekiz." Saymıştı puşt.
"Elime silah aldığımda on sekizdim baba. Ortalamaya vuracak olursak her yıl bir kez hastanelik oldum demek bu. Tabi hastaneye gerek kalmadan evde tedavi aldığımda oldu, onları saymadım. Ben elime silah almadan çok önceden ölümden dönüp duruyordum zaten. Hayatta kaldım çünkü ölmekle ilgilenmiyordum. Senin sinirini bozan da buydu. Ölümden dönüp durdum ve karşında dikilmeye devam ettim. Bugün olduğum kişiyi senden destek almadan yine kendi başıma çabalayarak elde ettim." Elimde kalan bir tek Karanbey oluşum vardı. Annem onundu. Ali onundu. Karanbey yalnızca benim elde ettiğim ve onun el süremediğiydi.
"Kabul etsen de etmesen de bana benzediğini biliyorsun. Bu yüzden benimle savaşıyorsun, değil mi?" Duraksadığımı fark edince konuşmaya devam etti. "Ali senin gibi değildi. Korkaktı. Bu yüzden senin gölgende kaldı. Karşıma çıkmadı. Bazı söylentiler duyuyordum. Annenin ölmesinden seni suçluyordu. Değil mi?" Bakışlarımı babamdan çekip Ali'nin mezarına çevirdim. Bunu cidden burada yapacak mıydı?
"Sizi o depoya kapatan bendim. Size eziyet çektiren bendim. Her şeyi yapan bendim ama suçlusu sendin. Ali hiçbir zaman anlayamadığım oldu. Seni bile bir yere kadar çözebiliyorken onu anlayamıyordum." Tekrar babama baktığımda kaşlarını çatarak mezara bakıyordu.
"Ali beni suçlamıyordu. Sadece annemizin kaybını kaldıramadı."
"Öyle mi dersin? Sen kaldırabilseydin yıllarca intikam almak ister miydin? Sen ondan daha sağlamken ve benim gazabıma uğramışken onun gibi davranmıyorsun. Kaçabilecek güçteydin, kaçabilirdin. Savaşmayı seçtin." Sesinde varla yok arasında saygı dolu bir tını belirdi. Onunla savaşmayı seçtiğim için benimle gurur duyar gibiydi.
"Bazen senin yerine Ali'yi desteklesem nasıl olurdu diye düşünüyorum. Sanırım sen olmasaydın bile Ali'yi desteklemezdim. Bizim ailenin çürük yumurtasıydı o."
"Bari ölünün arkasından atıp tutma. Hiçbir şeye saygın yok mu senin?" Onun mezarının başında ne cüretle böyle konuşurdu? Omuz silkti.
"O depoda sen ölseydin, Ali senin intikamını alır mıydı?" İrkildim. "O depoda annen onun kollarında ölseydi, sen onu suçlar mıydın?" Boğazımda oluşan yumru birkaç saniye nefesimi kesti.
Yapmazdım.
"Annemle anılarım bitti, şimdi sıra Ali'yle olan ilişkimde mi?" Bundan nefret ediyordum. Ölmüş ve kaybettiğim kişilere zerre saygı duymuyordu. Sürekli onlardan da nefret etmem için aklına her geleni filtrelemeden bana söylemekten vazgeçmiyordu.
"Hayır. İyi bir lider olacaksan kendinden başka kimseye güvenme. Ne karına ne dostuna ne de gelecekteki çocuklarına." Onun gibi olmamı istediği için yapıyordu bunu. Hırsım ve güç zehirlenmesi yaşayarak yapayalnız kalmam içindi tüm çabası.
Ben onun gibi olup yapayalnız kalmayacaktım.
"Seni masandan indirmeme bozuldun. Kabul et." Kaşlarını kaldırıp küçümsercesine baktım. Bu bakışını seviyordum. Ondan alabileceğim kibirli bakışın aksine daha tatmin dolu hissettiriyordu. Konuşmadan birkaç dakika mezara bakıp arkasını dönüp gitmek için hareketlenirken iç çekti.
"Masadan insem de senden daha güçlüyüm Karanbey. Kabul etmediğin sürece asla benden daha iyi olamayacaksın."
"Bunu kabul ediyorum. Güçlüsün." Adımları durdu. "Hiçbir zaman senin gücünü küçümsemedim. Daha önce de söyledim bunu sana. Aramızda temel farklar var ve bunu kabullenemeyen sensin." Omzunun gerisinden baktığında gülümsedim.
"Ben yalnız başına seninle savaşacak güce eriştim. Biliyorsun. Masanın lideri olmadan da seninle savaşabilirim. O masaya oturmadan da tüm liderlere emirler yağdırıp dediğimi yaptırabilirim. Senle benim aramdaki fark bu. Ben masaya asla ihtiyaç duymadım." Bir adım atarak yaklaştım ona.
"Bir daha kardeşimin mezarının başında saçma sapan konuşmak için bulunma. Bırak mezarında rahat uyusun." Ondan önce yürümeye başlayıp çıkışa adımlarken huzursuzluğumun kontrolden çıktığını hissedebiliyordum.
Karıma ihtiyacım vardı.
Eve varana kadar zihnimde tekrarlanan cümle buydu. Babamı görmek tamamen zihnimi çökertmişti. Hala onu görmenin bendeki yıkımını kontrol edemediğim için sinirleniyordum kendime. Sanki geçmişteki Hakan'dım. İnat eden ve sürekli cezalandığı için paramparça olandım.
Ben Karanbey'dim. Artık bedel ödeyen ben değil, oydu.
Arabayı park edip indiğimde başımı eve çevirdim. Işıkları kapalıydı. Bakışlarım etrafta gezindi. Faruk'un evinin de ışıkları kapalıydı. Havlayan Zenas ve Bo'nun sesini duyduğumda adımlarım arka bahçeye yöneldi. Bahçe ışıklandırmasının altında örtülere sarınarak kenardaki kayaya bağdaş kurarak oturmuş Kübra'yı gördüm.
Göğsümdeki huzursuz ve kaygı dolu o bulut yok olurken derin bir soluk aldım. Zihnimdeki yıkım silinirken tüm düşüncelerim yine sessizliğe büründü. Onu nasıl bekliyordum bilmiyordum ama beklediğim bu değildi.
"Ne? Bir de geldiğim zaman bana burun kıvırıyordun. Al bak güvendiğin İlyas, hain çıktı. Güvendiğin dağlara kar yağınca mı değerli oldum ben? Şimdi sırnaşmanı ben kabul etmiyorum." Zenas başıyla Kübra'nın dizini dürtüyordu. "Sana kırgınım Zenas." Zenas patilerini onun kucağına yaslayıp burnunu o piçin bıraktığı ize sürdü. Douglas'ı dinleyip eve dönmemeli, o piçin parmaklarını kesmeye devam etmeliydim.
"Barışmak mı istiyorsun?" Zenas havladığında Kübra kıkırdadı. Onu ağlarken bulmayı bekliyordum. Belki de ilk geldiği zaman hastanede ona saldıran adamdan sonra örtülere sarılarak kıvrılıp uyumalıydı. Şu an ki hali çok farklıydı.
Artık senin gibi umursamaz birine döndü Karanbey.
"Sana bir şey itiraf edeceğim ama Hakan'a söylemek yok." Zenas'ın çenesinin altını okşarken gülüşü küçüldü. "Biraz korktum. Çok az ama. Yine de iyi toparladım ne dersin?" Suratını buruşturdu. "Sanırım onu kör ettim. Bilerek yaptım ve pişman değilim. Sanırım bende de psikopatlık var gibi." Duraksayıp gözlerini kapattığında yanına gitmekle gitmemek arasında olduğum yerde dikilerek saklanmaya devam ettim.
"Ben onu görünce hareket edemedim, kilitlendim. Yani çığlık atsam, muhtemelen daha hızlı gelirlerdi." Gözlerini açtı ve huzursuzca Zenas'ın tüylerini okşamayı sürdürdü. "Yine de başa çıktım ne dersin?" Zenas havladığında Kübra kıkırdadı.
"Asya her şey yolundaymış gibi davransa da banyoda ağladığını da gördüm. Hakan'a acı çektirmek için niye etrafındakilere zarar veriyorlar ki?" Çünkü daima zaafları olan bir adamdım.
Faruk'a yıllar önce de aylar öncesinde de git demiştim. Kalmıştı. Douglas, çoktan gitmeliydi, gitmemişti. Şimdi de Kübra, gitmek istemiyordu. Yalan yok, bende gitmesini istemiyordum. Onun benimle kalmayı seçmesi, babamı da Ali'nin katillerini de ortadan kaldırmayı önceliğim haline geliyordu. Çünkü kaybetmekten korktuğum bir kadınla evliydim.
"Kocam Bey? Ne zaman geldin?" Kübra'nın seslenişi Zenas'ın başını kaldırmasına neden oldu.
"Az önce. Zenas'la artık dost olmaya mı karar verdiniz?" Zenas ayaklarımın dibine geldiğinde eğilip onu okşamaya başladım. Onlara da dokunmaya cüret etmişti. "Hava buz gibi, niye içeride değilsin? Faruk nerede?" Bakışlarım Zenas'tan ona kaydığında bir anlığına gözlerinde korku dolu bir ifade geçti.
Özkan itinin canını yakmaya o kadar odaklanmıştım ki onun korkudan odasına giremeyeceğini hesaba katamamıştım. Bakışlarım boynundaki ize kaydığında öfkem tekrar şiddetlendi.
Geri kalan parmaklarını kesmek için geri dön Karanbey.
Karınla kal Hakan.
"Seni bekledim. Asya biraz kötüydü. Faruk'un kız kardeşiyle ilgilenmesi gerekiyordu. Bende gelip Zenas ve Bo'yla ilgilenmek istedim. Bo hala uykulu. Veteriner iyi olduğunu söyledi. Zenas geldiğimi görünce bana eşlik etmeye başladı." Zenas'ı bir kez daha okşayıp doğruldum.
"Hadi eve gidelim." Onun itiraz etmesine izin vermeden eğildim ve kucağıma alıp yürümeye başladım.
"Kendim yürüyebilirim Hakan." Yine de kolları omzuma dolanarak başını geriye attı. "Bir saat on dakikadır nerede kaldın?" Gözlerim kısıldı. "Douglas depodan çıktığında bana yazdı. Üzerinden bir saat on dakika geçti." Şimdi ne demeye çalıştığını anlamıştım. "Geç kaldın."
"Ali'nin yanına gittim." Kollarımda gerildi. Ne zaman Ali'den bahsetsem gözle görülür biçimde rahatsız oluyormuş gibi geliyordu. Bakışlarım ifadesiz yüzünde gezindi. En ufak bir rahatsızlık aradım ama yoktu. Benim aptal bir kuruntum muydu bu?
"Özkan'ı mı anlattın?" Kaşlarımı çattım. Onu söylemeyi unutmuştum.
"Karımı sevdiğimi söylemek için gittim." Gözleri kocaman açılırken nefesini tuttu. "Onun gitmekten vazgeçmesi fikrine bayıldığımı da ekledim."
"Beni sevdiğini mi söyledin?" Sesi fısıldarcasına çıkmıştı. Verandanın merdivenini çıkıp içeri girene kadar konuşmadım. Tekrar söylemem için burnumdan getirir diye düşündüğüm anda başını boynuma gizleyip kollarını sıktı.
Onu sevmesem bu denli kaygıdan delirmezdim. Kaçmak için sürekli Karanbey duvarını aramıza örüp ondan uzaklaşmaya çalışmazdım. İyi hissettirdiği için ona kızgın olmamın asıl nedeni mutlu edişini kabullenmeyişimdendi.
Onu seviyordum.
Sikeyim.
"Senin odanda mı yatacağız?" Onu saldırıya uğradığı odada yatırma fikrinden nefret etmiştim. Bugün ona sıkıca sarılıp kendime eziyet çektirdiğim odada onunla olmaya ihtiyacım vardı.
"Duş almalıyım." Onu yatağa bıraktığımda elime bulaşan-her ne kadar yıkamışta olsam-Özkan'ın kanını duşla atmak istiyordum. Banyoya girmeden kıyafetlerimi aldım ve hızlı bir duşun ardından odaya geri döndüm.
"Tişörtünü ödünç aldım ama çaldım sayabilirsin." Tişörtümün içinde bana ait görüntüsü göğsümdeki sancıyı arttırdı. Yatağın ortasına uzandığında saçları yastığıma dağıldı. Bakışlarım baştan aşağı onu seyrederken yavaşça yutkundum.
Sikeyim.
Bakışlarım tekrar boynunu bulduğunda tüm o sancı yerini öfkeye bıraktı. Tekrar depoya gidip onun canını yakmak istiyordum. Bu düşüncelere dalmışken Kübra kollarını açtı. "Gel Karanbey." Uyumak istiyordum. Yarın ve sonraki günlerde yaşayacaklarımdan önce dinlenmek ve Kübra'nın iyi olduğundan emin olana kadar ona sarılmak istiyordum.
Tetikte olmalısın Karanbey.
"Kapıyı kilitleyeceğim." Kübra'nın nefesi kesilirken ellerini iki yanına indirdi. Kapı açık ve Kübra burada olacaksa tetikte olup uyumayacaktım. Yarın daha az mantıklı düşünen bir Karanbey'den fazlasına ihtiyacım vardı. "Işıklar açık kalacak ve yanından ayrılmayacağım." Kilitli odada yalnız yatamazdı, onun olmadığı yatakta uyuyamazdım.
"Tamam." Yatağın etrafını dolaşıp kapıyı kilitlediğimde bedenimdeki gerginlik hafifledi. Silahımı başucumdaki komodinden ayırmasam da kilitli kapı daha güvende hissettirmişti. Işıkları loş olacak şekilde kıstığımda Kübra'ya döndüm. Yatağa girdiğimde kollarını tekrar kaldırdı. Boynuma sarılıp başımı göğsüne yasladı.
"Böyle rahat edecek misin?" diye mırıldanırken çoktan bedenimin geri kalanını yatağın boş kısmına bırakıp ağırlığımı ayarlamıştım bile. Rahattı.
"Rahat olacağım." Burnumu her zamanki kokusundan başka bir koku doldurduğunda irkildim.
"Farklı kokuyorsun." Ellerinden biri saçlarıma dalarken diğeri omzumda gezindi.
"Sen gidince senin banyonu kullandım. Şampuanını kullanmam yasak mıydı?" Hayır. Değildi. Şaşırdığım şey onun çiçeksi kokusu dışında alabildiğim kendi kokumdu. "Bir dakika." O da yeni fark etmiş olacak ki şaşkınlıkla ciyakladı.
Benim ilacım karımdı derken şaka yapmıyordum.
"Hoşuma gitti." Bedenimi kaydırıp başımı boynuna gizledim. Güzel kokuyordu.
"Her şey yolunda mı?" Tekrar başımı kaydırıp kalp atışlarını duyacak şekilde göğsüne yasladım. Saçlarıma dokunuşundan memnundum.
"Saldırıya sen uğradın Karım. Asıl sen söyle her şey yolunda mı?" İç çektim. Yolunda olması gereken hiçbir şey yolunda değildi. Ona yaklaşmalarını engelleyememiş, eve girdiklerini fark edememiştim. Ya o kahvaltı bıçağını odasına saklamamış olsaydı, o zaman ne olacaktı? Geldiği gibi sessizce çıkıp gidecek miydi? Kübra'nın ölüsünü bulmamı sağlayıp siktirip gidecekti.
Sikeyim.
"Biraz kırıldım sana." Kaskatı kesildim. Onu kurtarmaya geç kaldığım için miydi? "Kahvaltı bıçağı konusunda haklı olduğumu görmene rağmen haklısın karım demedin." Başımı kaldırdığımda dudaklarını kıvırdı. "Haklıydım kabul et." Yapmaya çalıştığı şeyi görebiliyordum. Espriyle olayın asıl ciddiyetinden beni uzaklaştırmak istiyordu.
"Haklısın Karım. Yanıldım." Gülüşü genişlediğinde olayın ciddiyetini yarın düşünmeye karar verirken buldum kendimi.
"Biliyordum. Zenas'ta hak verdi bana. Hadi uzan. Hem yüzüne hem de aynadaki yansımana bakarken dikkatim dağılıyor." Başımı yasladığımda derin bir nefes aldı. "Kocamansın. Aynadan sadece kafamı görüyorum." Dudaklarım kıvrılırken duvardaki aynadan yan profilimize bakmaya başladım. Bakışları tavandaydı ve saçlarımla oynarken gülümsemeye devam ediyordu.
Eskisi gibi kemikleri sayılacak kadar zayıf olmasa da yine de ondan çok daha kocamandım. Onu kollarıma hapsedecek kadar iriydim.
Onu koruyabilirsin Hakan.
Onu koruyabiliriz Karanbey.
"Ali'nin katillerini bulduğunu niye gizledin?" Elleri durduğunda aynadaki yansımasından gülüşünün silindiğini gördüm. "Onları buldukça bana söylemelisin ki kimin sana yaklaşacağını önceden tahmin edebilmeliyim." Sesim beklediğimden çok daha sakin ve yumuşaktı. Özkan'ı onun odasında bulduğumda da depoda onun canını yaktığımda da benden bulduğu isimleri sakladığı için sinirlenmiştim. Ta ki eve gelip onun boynundaki morlukları görene kadar. Benden saklayıp saklamaması değildi önemli olan. Adamlarıma rağmen onu öldürmelerine engel olamayan tek neden benim beceriksizliğimdi. Önemli tek gerçeğim hala birilerini koruyamayacak kadar güçsüz oluşumdu.
Toplantıdaydın Hakan.
Annem ölmüştü, beceriksizce kurtarma girişimim onun canını almamı sağlamıştı. Ali ölmüştü, hemen yanı başımda beni öldürmek isterlerken onu almışlardı. Şimdi Kübra...O kendini korumuştu bir şekilde, tamam. Ya sonrasında? Tekrar onun için gelecek olan tüm olumsuzlukları durduracak güçte değil miydim? Onu da toprağın altına bıraktığımda aptal bir intikam hırsıyla daha mı savaşacaktım? Onu kaybedeceksem intikam almamın hiçbir mantıklı yanı yoktu. Onu kaybetmemek için yapabileceğim ne varsa yapmak için çabalamayı tercih ederdim.
"Ali'ye o kadar odaklanıyorsun ki...Kendini unutuyorsun." Kaşlarım çatıldı. Bunda bir sorun görmüyordum. Kardeşim benim yüzümden toprağın altındayken kendimi düşünemezdim ki. "Bir süreliğine Ali'yi düşünmeden kararlar aldığın bir Karanbey olmanı istedim." Kulağımın hemen altında hissettiğim kalp atışları hızlanmıştı.
"Kardeşimin katillerini bulmak istemekte sorun görmüyorum." Derin bir soluk aldı.
"Kocamın iyi olmasını ve kendisini suçlamaktan vazgeçmesi için yol aramakta sorun görmüyorum." Dedi hızla, duraksamadan. Derin bir sessizlik etrafımızı sararken aynadaki bakışlarına baktım. Tedirgindi.
"İntikamını alma demiyorum, Hakan. Alana kadar kendine eziyet çektirmene anlam vermiyorum. İntikam uğruna inşa ettiklerini heba etmen mantıksız geliyor. Ali öldü. Tekrar söylüyorum. O gün sende ölebilirdin. Hayatta kalmak mı senin suçun? Hayatta kalmana rağmen Ali'yle beraber gömülmediğin için kendine kızman mı mantıklı olan?"
"Bu anlamsız." Kollarından çıkmaya çalıştığımda bacaklarını belime sarıp bu odaya ilk girdiği zaman yaptığı gibi kalkmama engel oldu. Birkaç saat önce saldırıya uğramıştı ve onunla tartışmayacaktım. "Gideceğim Kübra."
"Senin saçını başını yolarım Karanbey. Kübra'ymış. Kalkarsan kafanı duvara çarparım." Tehdidi afallatırken çoktan koala gibi bana dolanmıştı bile. Aynadan ona baktığımda yüzü öfke doluydu. Başını çevirdiğinde aynadan gözlerimiz kesişti.
"Onun katillerine her ne yapacaksan yap ve artık özgürleş. Bana özgürlüğümü verirken bile intikamına tutsaksın Hakan. İstesen de istemesen de tutsak olmana izin vermeyeceğim."
"Karım-"
"Konuşmam daha bitmedi!" Ellerinden biri saçım kaydığında sesinin aksine dokunuşu rahatlatıcıydı.
"Dinliyorum." diye mırıldandım. Ali için savaşmak gün geçtikçe daha yıpratıcı oluyordu. İtiraf etmek istemesem de yorulmuş, bitmiş tükenmiştim. Annemi bulamamak, Ali'nin kaybını kabullenememek, babamla her karşılaştığımda yıkılmadan bana meydan okuyuşu... Saatli bir bomba gibiydim ve saatim dolmadan beni patlatacak yeteri kadar çevresel faktörle yaşıyordum.
"Ali'ye her şeyini verdin. Tamam mı? Evet öldü. Sende ölebilirdin. Hepimiz bir gün öleceğiz. Sen Ali'ye koca bir özgür yaşam verdin Hakan. Artık bunu kabullen. Ali'yle ilgili bahsettiğiniz her bir bilgiyi ve başarıyı bile sen inşa ettin. Onun katillerine ne yapacaksan yap ve en az beni özgürleştirdiğin gibi kendini de özgürleştir."
En az beni özgürleştirdiğin gibi kendini de özgürleştir.
"Sakladım. Pişman değilim. Kızacaksan da sonra kız. Kocamın iyi olmasını sağladığım için sana hesap vermeyeceğim." Dudağını alnıma değdirdiğinde iç çekip gözlerimi kapattım. Fazlasıyla mantıklı konuştuğu için onu bu odadan çıkarmadan son nefesime kadar kendime saklamak istememe neden oluyordu.
"Özkan kimlerin olduğunu anlattı mı?"
"Daha Ali'yle ilgili gerçekleri sormadım." Başımı kaldırdığımda bana engel olmadı. Elimin tersini boynundaki morluğa dokundururken zihnimde onun söylediklerini ölçüp tartıyordum. Haklıydı. Geçmişime tutsaktım ve bazen boğuluyordum.
"Anlamadım."
"Sana dokunduğu için onun canını yakmakla meşguldüm Karım. Ona daha Ali'ye yaptıklarıyla ilgili sorular sormadım." Eski Hakan her halükârda ilk Ali'yi önceliği haline getirirdi. Şimdiyse önceliğim beni azarlama cesaretinde bulunan karımdı. Yüzündeki şaşkınlık onun da bunu beklemediğini gösteriyordu.
Bana onu koruyamadığım için bağırıp çağırmasını bekledim, yapmıyordu. Onu koruyacağımı söylememe rağmen az kalsın öldürülecekti ve bunu umursamak yerine yine beni konuşmayı seçiyordu.
"Yarından sonra işler karışacak. Konuşmamıza derin bir uyku sonrası devam edelim." Sırt üstü yatağa yuvarlanırken yüzümü saçlarına gömüp gözlerimi kapattım.
"Konuşmasak da olur. Sadece endişeleniyorum Hakan. Bilseydim ömür boyu o kalede kalmak ve seni kendime saklamak isterdim." Orada geçirdiğimiz anları hatırlamak bedenimdeki tüm kaygıları silip süpürdü ve yerini tatlı bir hazza bıraktı.
Elini göğsüme yaslayıp kalçasını kaydırdığında gözlerim kısıldı. Beni baştan çıkarmaya mı çalışıyor?
"Ben hala sendeyim Karım."
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |