41. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K20 - OYDU II

K20 - OYDU II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

İyi ki varsınız.

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

20. BÖLÜM - OYDU II

 

KARANBEY

"Erken başlamışsın." Ferhat yanıma oturduğunda elimdeki viski dolu bardağı yudumladım. "Silahın yanında mı?"

"Sarhoş olup seni öldürmemden mi korkuyorsun?" Alnındaki pansumanda göz gezdirdim. Patlamada ölmemiş olmasından mutluydum. "Sarhoş olacak kadar içmem ben. Otur Ferhat."

"İş ciddi. Yılmaz demedin bana." Benim aksime o çok daha rahat görünüyordu. Özkan'ın infazını kendi elleriyle gerçekleştirmişti ve bundan etkilenmemiş görünüyordu.

"Sen iyi görünüyorsun." Ferhat arkasına yaslanırken ellerini cebinden çıkartıp kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı. Özkan'ın ölümü onun için rahatlayışmış gibi duruyordu. Ali'nin yaptıklarını öğrenmek tüm kanlı düşüncelerimi bastıracak kadar şaşırtmıştı benim. Bana biri ihanet ettiyse sonu ölümdü, Ali zaten ölmüşken kime bedel ödetecektim ki?

"Özkan kuduz köpek gibiydi. Babam kendisi gibi biri olduğu için onu kolları altına aldı. Babamın favorisi olmasına asla anlam veremedim." Kıskançlık aradım ama yoktu. Sıradan bir olay anlatıyor gibiydi. "Sorun çıkartıp başımızı belaya soktuğu için ondan pek hazzetmezdim. Onu öldürdüm çünkü beni de manipüle etmeye kalktı. Buna tekrar izin vermeyeceğim."

"Tekrar?" Ferhat derin bir soluk alırken eğilip boş bardağa içki doldurdu ve ardından içti. "Biliyor musun Yılmaz, ikimizin de ailesi boktan. Anlatırsak bir şey kaybetmeyiz."

"Sana anlatırsam seni bir Yılmaz olarak sayacağım." Kaşlarım hafifçe yukarı kalktı.

"Beni evlat edinirsen sorun çıkarmam, söz." Cümlem, iki gündür beni terk etmiş alaylı bir tonlamadaydı. Faruk'la konuşamayacak kadar öfkeliydim ona. Kübra'ya Ali'nin yaşattığı hüsranı anlatamayacak kadar utanç doluydum. Ne öfkem ne de utancım olmamış olsa bile Ali'yi anlatmak için hangi cümlelere tutunacağımı bilmediğimden yine anlatamazdım.

Kardeşim haindi.

İkizim benden nefret etmişti.

Onun ölümünden sonra her günüm bir öncekinden daha ruhsuz geçmiş ve onun için ölmeyi bile seçebilecekken o benim ölümümü planlamıştı. Yaptıklarını hazmetmeye çalışıyordum, olmuyordu. Babamın yıllarca yaptıklarından bile daha canımı yakıyordu.

"Karan soyadını bırakacak mısın? Ali yüzünden mi?" Sessiz kaldım. Artık derimin altına hatta ruhuma işlenmişlerdi. Kaçamayacağım kadar ben olduklarından istesem de Karan olmayı bırakamazdım.

"Sen anlat. Yılmaz mı Karan mı olduğumuzu sonra düşünürüz." Ona baktım. "Bu işlere sen nasıl girdin? Hiç bana anlatmadın Ferhat."

"Nedenlerim bana kalsın. Sonrasını anlatayım...Bu işlere neredeyse doğduğum andan beri girdim diyebilirim. Yani on sekiz olmadan otoritemi de bana yanlış yapılmaması gerektiğini de herkese öğretmiştim. Buna babam dahil." Onun kendisinden yaşça büyük adamları aşağıladığı zamanları anımsadım. Çoğu masayı bırakmışlardı. O zamanlar masada lider bile değildi ve masanın üzerindeki etkileri daha yeni on sekizini geçmiş bir çocuktan beklenmeyecek kadar etkileyiciydi.

"Ağzın süt kokuyor derlerdi." Güldü cümleme.

"Bunu diyenlerin ağzından kan akıp geberdiler Karanbey. Bilirsin, iş hiçbir zaman yaş değildi ki. Sen babanın otoritesine karşı çıktığında senin iki katın yaşa sahip olsa da seni zapt edebildi mi?" Edememişlerdi. Bardağımı biraz daha doldurup yudumladığımda bakışları temkinli bir ifadeyle beni süzdü.

"Söz bugün ne konuşurken konuşalım seni öldürmeyeceğim, Yılmaz." Dudakları kıvrıldı.

"Liderini öldürmen hoş karşılanmaz biliyorsun. Seni düşündüğümden." Başını sağa sola sallarken derin bir soluk aldı. "Özkan onu öldürmemden önce 'Ailemizde bomba yapmayı bilen kimdi?' diye sordu." Her haltı anlattıktan sonra söyledikleri buydu. "Osman biliyor."

"Osman burada değildi. Toplasan onu on kez bile görmemişimdir. Bana düşman besleyeceği bir olay yaşamadık, benim nişanım dışında mafya toplantılarına da katıldığını görmedim." Ferhat duraksadı. "Ne? Ben kardeşimden gelen darbeyi göremeyecek kadar aptalım. Ailem dışında var olan her şeyi gözetlemeye devam ederim. Osman bomba yapıyorsa yapıyordur. Bizimle bir alakası hiç olmadı." Ayrıca beş adamın hepsini de bulunmuştu. Kübra beş erkek bir kadın demişti ve fazlasının olması ihtimalini düşünmekle ilgilenmeyecek kadar yılmıştım.

"Ali için...Böyle bir durumda nasıl birine destek olunur bilmiyorum Karanbey."

"Destek olunacak bir şey yok." Bardağımdaki içkiyi tek dikişte bitirip doldurmak için hareketlendim. "Ali beni iyi kandırdı." Bardaktaki sıvıyı sallarken zoraki bir gülüşle dudaklarımı kıvırdım. "İşin garibi ne biliyor musun? Yaşasaydı senin yaptığın gibi silahımı çekip onu yaptıkları yüzünden cezalandıramazdım. Öldüremezdim." Çünkü ailem benim en büyük zayıflığımdı.

"Özkan yalan söylüyor olamaz mı?"

"Video var Yılmaz. Sana karımın Çetin evindeki hapsinden bahsettim. Onun hafızasını kaybettiğini de...Yıllar öncesine dair video tüm taşları yerli yerine oturttu. Kübra'nın hafızasına zarar vermek için ilaç getiren Ali. Hastanede olduğumdan bahsediyor Haldun. Ali kendime gelip ona anlattıklarımı benden önce zaten bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranmıştı. Üstüne Faruk, Bekir'i tehdit ettiğini söyledi. Depodaki patlamayı aylar öncesinde kimin yaptığını bilip saklanmasını sağlamış." Ferhat'ın kaşları çatıldı. "Faruk, Özkan'ı veya Burhan'ı bilse benden saklamazdı. Evet Ali'yi benden sakladı." Çünkü yıkılacağımı biliyordu. Bu yüzden ona hem sinirlenip hem affediyordum. Kendimi affedemiyordum.

"Niye içtiğini anladım." Bardağından ufak bir yudum aldı. "Osman asker, Özkan'ın dediği gibi bomba yapıp bozmayı iyi bilir. Yine de Osman'ın bu dünyayla bağlantısı olamaz. Haklısın. Kardeşlerim o kadar çok beni hayal kırıklığına uğrattı ki şüphelenirken buluyorum kendini." Bu boktan bir histi. Boğazını temizleyip elini salladı. "Osman arada beni ziyaret ettiği zamanlar da ne konuşuruz biliyor musun?" Başımı sağa sola salladım. "Kitap."

"Hiç kitap okuyan birine benzemiyorsun Yılmaz."

"Önyargılarını kendine sakla Karanbey. Ofisimdeki kitapların hepsini okudum ben." Dudaklarım kıvrıldı. "Osman'da okuduklarını bana gönderirdi. O gelmeden okuyayım diye."

"Osman'ın seni kültürlendiren biri olmasına şaşırmadım. Senden sonraki favori Yılmaz'ım olabilir." Güldü.

"Yani demem o ki Osman bomba yapmaz çünkü o mafya dünyasına biat etmez. Ne senin ölümün ona bir şey katar ne de Özkan'la çalışmak ister. Osman'a yönelmemizi istiyor çünkü koruduğu başka biri." Umurumda değildi.

"Artık bunun peşini bırakıyorum." Ferhat kaşlarını tekrar çattı ve delirmişim gibi baktı yüzüme. "Kendi ikizim beni öldürmek istemişken diğerlerine neyin hesabını soracağım? Özkan ölmeden önce kimi koruyorsa bırak korusun. Sikimde bile değil."

"Ya seni tekrar öldürmek için ekip toplarsa o kişi."

"Artık ölmekle ilgilenmiyorum." Annemi kaybettiğimde Ali ve diğerleri için ayağı kalkmam kolay olmuştu. Ali öldüğündeyse başkalarını değil intikamımı düşünmüştüm. Ali tekrar ölmüştü, bu sefer ölümle ilgilenmiyordum. İstediğim tek şey Kübra'ydı ve onun istediği şey benim yaşamaya devam etmemdi. Onun için yaşamak değil, kendim için yaşamamı istiyordu.

"Sen sana verdiğim mesajı Raskol'a ilettin mi?" Konuyu değiştirmemi anlayışla karşılayarak başını onaylarcasına salladı. İki amacım kalmıştı. Biri annemi bulup mezarını yapmak diğeri karımı yanımdan ayırmamaktı.

"Burhan'a söyle bir süre gözüme gözükmesin." Beni orada korumak için var olsa da öfkemin hedefi olacak olandı. Öfkemin yerini mantığım alana kadar karşıma çıkmaması lazımdı. "Sana da tekrar söylüyorum Yılmaz. Beni dinlemiyorsun. O depoda içinde siz de varken patladı. Yalnız benim değil, sizin de ölmeniz isteniyor. Araştır." Bardağımı bırakıp ayaklandığımda etraftaki adamlara baktım. Artık kimse güvenilir gelmiyordu.

"Sen eve mi?"

"Ümit Karan'la görüşmem var." Diye mırıldandım. Haberi olmadığı için sürpriz görüşmeydi. Arabanın arka koltuğuna yerleştiğimde korumaya güzergahı söyledim. Telefonumu cebimden çıkartıp gelen mesajları okumak için ekranı kaydırmaya başladım. Kübra ses atmıştı.

"Selamlar, az önce Zenas bana hırladı. Eve dönünce muhtemelen beni şikâyet edebilir. Sen aldırma. Nazlanıyor. Bo şahit, tamamen piçliğine yapıyor. Affedersin, ağzım bozuldu." Ekranı tekrar çevirdiğimde Bo'ya sarılarak kocaman gülümsemiş halini çekerek bana gönderdiğini gördüm. Arkasında Zenas öfkeyle ekrana bakıyordu. Derin bir soluk aldım.

"Zeliha, ıspanak yapacakmış. Kovalım onu." Yazdığı mesajın sonuna parantez içinde 'şaka yapıyorum' yazmıştı. Mesajların hepsi üç aşağı beş yukarı benzerdi. Sanki her şey yolundaydı ve yaşananların hesabını sormak yerine gündelik olaylara takılıyordu.

Seni suçlamayacak Hakan. Artık dur.

Benim anlamadığım da buydu. Ali'nin yaptıkları, babamın onu hapsedişi yüzünden niye üzülüp bağırmıyordu ki? Sanki bağırıp çağırsa daha çok rahatlayacakmışım gibi hissediyordum. Beni suçlasa her şey yolunda gidecekmiş gibiydi.

Tıpkı Ali'nin sana yaptığı gibi değil mi?

İç sesim Kübra'nın sesiymiş gibi zihnimde yankılandığında gözlerimi kapattım. Normalde Ali'nin yargılayan sesini duyarken Kübra'nın sesi kalp atışlarımın ritmini yavaşlatarak beni rahatlatıyordu. Ruhumun en derin köşelerine sinmişti.

Kübra'nın geçmişte yaşananları umursamadan şu anda kalmasını takdir ederken bunu yapamayacağımı biliyordum. Daima canım yakılmıştı ve bunu ödetmeliymişim gibi hayatımın içine etmiştim ben. Şimdi bunu kime nasıl ödeteceğimi bilmeden atlatmaya çalışmak bilmediğim bir yoldu.

Gözlerimi aralarken gelen mesajlara baktım sessizce. Karım bana kızmak için bahanelerin ardına gizlenmiyordu. Telefonum tekrar titrerken sesli mesajını açtım.

"Kocam Bey, ben dışarı çıkacağım. Yanımda Faruk'u götürüyorum. Kolyemde bende. Tedbir için hem hançeri hem de silahı aldım. Kahvaltı bıçağımda yanımda." Kıkırdadı. "Çatal bıçak takımlarımı kuşandım. Douglas sana söylemezsem evden çıkmama izin vermeyeceğini söyledi. Bu aralar o da çok huysuz. Hepinizin kafasını birbirine çarpacağım." Dudaklarım aşina olduğum o gülüşle kıvrıldı.

"Bu bir tehdit değil Karanbey. Sadece bir neydi?... Ültimatör" Arkama yaslandım ve iç çektim. Türkçe konuşurken yaptığı hatalar bile rahatlatıyordu. "Ültimatom...Ben zaten biliyorum...Sensin cahil." Bana attığı ses kaydında Faruk'a bağırıyordu. Manyak kadın.

"Tamam işte...Seni vurdurtacağım. Douglas, Faruk'u vur." Faruk'un ona söylediği şeyi duyamasam da Kübra'nın gülüşleri kulaklarımı buldu. "Adamın aklını böyle alırlar işte." Gülüşlerine ara verdi. "İşin bitince gelirsen ararsın. Öptüm." Ses bitti.

Nereye gittiğini söylemedi Hakan. Ara sor. Ya çok uzağa giderse?

Telefondaki uygulamayı açtım, Kübra'nın konumunu görebilmek zihnimdeki kaygı dolu sesi bastırdı. Kübra beni bırakmazdı. Bırakmasına izin vermezdim.

Üzerime çöken karamsar duygularla telefonu iç cebime tıktım. Araba babamın galeri dükkanının önünde durduğunda bekleme yapmadan arabadan indim. Ceketimi çıkartıp arabanın içine attım. Arama faslından nefret ediyordum. Gömlekle kaldığım zamanlar geçip gitmem daha kolay oluyordu.

"Karanbey? Babanız şu an toplantıda." Onu dinlemeden içeri girdim ve arka taraftaki ofise yöneldim. Araba satışı yapan adamları göstermelikti. O kadar korkuyordu ki korumalarını galeride satış elemanı pozisyonunda bile kullanıyordu.

Koridorun sonundaki kapıyı tıklatmadan içeri girdiğimde şakağıma yaslanan silahla adımlarım girişte durdu. Babam masada kireç gibi bir yüzle otururken bakışlarında öfke belirdi ve yanımda bana silah doğrultan her kimse ona sertçe bakmaya başladı. Masadaki adamın fotoğraflarını daha öncesinde görmüştüm. Demek ortaya çıkmaya karar vermişti.

Rafael Ruiz. Meksika kartellerinin başıydı.

"İndir silahını. Oğlum o benim." Babamın İngilizce bağırışı şakağıma yaslanan silahın indirilmesine neden oldu. Başımı çevirip baktım. Tabi ki Rafael'in en güvendiği adamlardan birini almadan buraya gelmesi imkansızdı.

"Topraklarıma Meksikalılar girmeyecek demedim mi?" Bunu bile isteye İngilizce söylemiştim. İçeri girerken ellerimi cebime koyup masanın ortasına geçtim ve solumda babam sağımda Rafael olacak şekilde durdum. Rafael'in yanında oğlu vardı ve buradan olmaktan memnun olmadığı gözlerinden okunuyordu. Sandalyelerden birine otururken sol ayağımı sağ dizime yasladım.

"Karan-" Elimi kaldırdığımda Ümit Karan sustu.

"Türkiye'ye hoş geldiniz. Meksika'dan buraya gelmek için önemli bir sorununuz olması lazım." Bakışlarım masada gezindikten sonra cık cıkladım. "Babam misafirperver biri değildir." Korumalardan birine bakarken başımı salladım. "Çay, kahve bir şey getir." Koruma çıktığında bakışlarım onlarda gezindi. "Gelmişken bir şeyler için. Bu yüzden onu gönderdim." Diye açıkladım İngilizceyle.

"Sakın bir sorun çıkartma." Babamın sesindeki sertliğe nazaran yüzü ifadesizdi. Bilerek Türkçe konuşmuştu. Ben ne zaman sorun çıkartmıştım ki? Ne kadar kötü niyetli bir yorumdu bu.

"Kalbimi kırıyorsun eski liderim." Gözleri kısıldığında gülümsedim. Yavaş yavaş sıyırdığımın farkındaydım, umursamıyordum. Umursaması gerekenler onlardı. "Misafirlerine niye bir şey ikram etmedin? Kaba bir davranış bu." Cık cıkladım.

"Toplantıya oğlunun geleceğini söylememiştin." Rafael gelmemden rahatsızdı anlaşılan.

"Rahatsız mı oldunuz?" Parmaklarımı masada belirli ritimle hareket ettirirken başımı sağa yasladım. "O kadar yol gelen sizsiniz. Uyarılarıma rağmen sizin gelişine şaşırıyor muyum?" Cık cıkladım. O sıra içeri giren koruma onların önüne içecek ve yiyecek bir şeyler koymaya başladı. "Kafanıza sıkmak yerine çay ısmarlıyorum. Babam biraz cimridir, açlıktan ölüp giderdiniz."

"Sevkiyatımı patlatan sendin." Öne eğildiğinde gözlerindeki öfkeli bakış gülüşümün büyümesine neden oldu. Demek konuya direkt girmek istiyordu "Adamlarımın kemiklerini kırıp Meksika'ya da gönderende sendin." Başımı onaylarcasına salladım.

"Topraklarıma girmek için izin almamanızın cezası. Beğendin mi?"

"Beğendim." Başını ağır ağır salladı. Gözlerindeki parıltıyı söküp çıkartmak istiyordum. "Tırları patlatmanın karşılığını daha ödemedin, biliyorsun değil mi?" Beni tehdit etmek için buraya kadar mı gelmişti? Ne güzel bir hamleydi bu.

"Ceza kesmeye geldin." Babama baktım. Huzursuzdu ve bakışları kendi adamlarından ziyade Meksikalı korumaları süzüyordu. Ben gelmeden ne konuşulmuşsa hoşuna gitmemişti anlaşılan.

"Seni öldürmeye geldim." Bunu İtalyanca söylediğinde başımı ona çevirdim. İngilizce yerine İtalyanca konuştuğuna göre yalnızca beni delirtmekti amacı. Dizime yasladığım ayağımı yere indirirken dirseğimi masaya yasladım. Kapıdan girdiğimde bana silah doğrultan adamın eli beline gitti.

"Önce çayını iç, Rafael." Başımı salladım. "Türkler misafirperverliğiyle bilinir. Çayımı içmeden gebermeni istemem." Onun aksine İtalyanca konuşmak yerine herkesin anlaması için İngilizce konuşuyordum. Beni kışkırtıp ilk kanı akıtmamı bekliyordu ve avucunu yalardı.

"Ne söyledi?" Babamın bakışlarını üzerimde hissetsem de bakışlarım Rafael'den ayrılmıyordu. Elin Meksika'sından gelip racon kesebileceğini düşünmesini sağlayan kimdi? Babam mı? Yoksa beni küçümseyişi mi? Niye akıllanmıyorlardı ki?

"Beni öldürecekmiş." Alaylı bakışlarım Rafael'den eli belinde olan korumasına kaydı.

"Artık gitmeniz gerekiyor." Babam oturduğu yerden kalktığında kaşlarını çattı. Beni mi koruyorsun Ümit Karan? Kıyamam!

"Sevkiyatı oğlun patlattıysa tahsilatı sen değil o ödeyecek."

"Papá, nos vas a matar. Ya basta." Baba, bizi öldüreceksin. Yeter artık. Rafael oğluna döndüğünde susması için bakışlarını sertleştirdi.

Şaka yapmayı bırak Hakan.

"Reventaron el envío. Si no pagan el precio, ¿quién nos tomará en serio? Si ibas a tener miedo, me lo habrías dicho antes y no te habría traído conmigo." Sevkiyatı patlattılar. Bedelini ödemezlerse bizi kim ciddiye alacak? Korkacağını baştan söyleseydin, seni yanıma getirmezdim.

"No tengo miedo. Estás actuando como un idiota. Termina con esto de una vez." Korkmuyorum. Aptalca davranıyorsun. Şuna bir son ver artık. Babasından memnun olmayan bir oğul daha mı? Gözlerimi kısarak dikkatle onu incelemeye başladım. Onu da ekibime de katabilirdim.

"Por tu hijo, te perdono la vida y tu rudeza." Oğlun için canını ve kabalığını bağışlıyorum. Rafael irkilirken bakışları beni buldu. İspanyolca bildiğimin bilgisi ona ulaşmamıştı sanırım. Ne üzücü. "La visita se acabó. Sal de mis tierras." Ziyaret sona erdi. Topraklarımdan çık.

Rafael'in karşında dikilmek için ayaklandığımda onun korumaları her an bir şey olacakmış gibi tetiğe geçtiler. Bu kadar korkuyorlarsa niye Türkiye'ye geliyorlardı ki?

"Dik başlısın. Capo'ya mı güveniyorsun? Seni öldürdüğümde Capo'n gelecek mi yardımına?" Tekrar İngilizceye geçmişti.

"Meksika'dan racon kesmek için gelip ayak bastığın toprak benim. Elini uzatıp çalacağın ticarette benim. Bugüne kadar yapılanları Enrico duymadan ortadan kaldırdım. Çünkü senin Capo'num Rafael." Rafael sandalyesini yere düşürürken masanın aramızdan çıkmasına neden olarak yakınlaştı.

"Şimdi değil. Şimdi değil Karanbey." Babamın endişeli sesini umursamıyordum. Ölmekle ilgilenmediğimi niye anlamıyorlardı? Karanbey ölüm getirendi. Bugün niye kan dökmeme engel olmaya çalışmalıydım ki?

"Dik başlı olan sensin ve kibarlığımı görmezden gelirsen yaşanacak her şeyin sorumlusu olursun. Seni öldürür, kelleni oğlunla Meksika'ya postalarım." Korumalar silahlarını çektiğinde gülüşüm tamamen silindi. Misafirleri hoş karşılamakla işim bitmişti.

"Silah doğrultanları indirmezseniz, işim bittiğinde hepinizi ben bizzat kendim geberteceğim." Babamın korumalar silahları doğrulttuğunda Rafael'in oğlu ayaklanıp kendi tarafındaki adamları sakinleştirmek için bağırıp çağırmaya başladı.

"Adamlarını öldürmek başka, lideri öldür-"

"Siktiğimin korkaklığını bırak baba. Adamlar senin mekânında silahla girmişler, ağlayacaksan oynama." Bir İngilizce bir Türkçe bir İspanyolca derken zihnim sabırsızca defolmak istiyordu buradan.

"Öncekilere yaptığım merhameti bekliyorsan çok beklersin." Onunla burun buruna gelirken kulaklarımdaki o karanlık uğultuyu bastırmakla uğraşmadım. "Bu aralar fazlasıyla öfke doluyum."

"İndirin dedim!"

"Fernando." Bakışları beni bulduğunda başımı hafifçe sola eğdim. "Baban ölünce kartelleri iyi yönetmelisin. Sonun baban gibi olmasın." Fernando'nun çenesi dikleşirken başını umursamazca salladı. Gözlerinde babasını öldürmemden asla rahatsız olmayacak o bakış vardı. "Sanırım nereli olduğumuz fark etmiyor. Baba olamamış adamlar hepimizin ortak problemi."

"Bugün seni öldürmeden bu topraklardan ayrılmayacağım." Rafael'i küçümsercesine birkaç saniye süzdüm. Beni şu ana kadar öldürebilirdi. Geç kalmıştı.

"Bunu adam gibi kendin mi yapacaksın? Yoksa köpeklerin mi yaptıracaksın?" Sinsi bir gülüş yüzünde belirdi.

"Köpeklerimi karına göndereceğim. Sana da uygun mu?" Gözümü kan bürürken silahımı arabada bıraktığım için kendime lanet okuyarak alnımı burnuna çarptım. Piç kurusu.

Sakin ol Hakan.

Onu öldür Karanbey.

Yumruğumu Rafael'in karnına geçirdiğim an yumruğunu suratıma attı.

Köpeklerimi karına göndereceğim.

Sikerler.

Siktir et kontrolünü Hakan.

Onu öldürmek için silaha ihtiyacım yoktu. Etraftaki adamlar birbirine silah doğrultmuşken babamın masanın altına daima gizlediği silahına uzandığını gördüm. Silahı bana değil, geldiğim zaman şakağıma silah yaslamış adama doğrulttu ve ateşledi.

Aferin peder, bir işe yara.

"Bana birini anımsatıyor, karın." Dağılan dikkatimi Rafael'e verirken kıl payı boynuma savrulan bıçaktan geri çekildim. Boynumu kesecek kadar gözünü karartması tüm tereddütlerimi silip attı. Bileğini bükerken boynuna yumruğumu geçirdim. Geriledi ve elini boynuna yaslayıp hırıltılı bir soluk aldı.

"Devam et, yolsuz piç." Fernando olduğu yerde kargaşayı sadece izliyordu. Babasını öldürmem gerçekten onu ilgilendirmiyor gibiydi. Ne kötü evlatlar vardı.

Savurduğu yumruğu engellerken karnına bir yumruk daha vurup masaya sırt üstü düşmesine neden oldum. Elindeki bıçağı alıp omzuna sapladım. Öne eğilirken cık cıkladım. "Aileyi masaya meze yaparsan o masaya kanını akıtılır Rafael." Bıçağı bastırdığımda bağırışı odada yankılandı.

"Misafirliğini bilecektin. Siktirip gidecektin. Şimdi oğlun senin ölünle gidecek ve bir sürü problem yaşayacak. Nasıl bir babasın lan sen?" Göz ucuyla Fernando'ya baktığımda aynı şekilde dikilip babasına bakıyordu. Tepkisizdi. Sanırım yaşayacağı problemleri dert edinen bendim.

"Onun kime benzediğini buldum." Yüzündeki acının yerini iğrenç bir ifade aldı. "Buraya gelmeden önce becerdiği-" Bıçağı çekip göğsünün tam ortasına bastırdığım titremeye başladı. Cümlesinin devamını getirmeden bile sinirimi bozmuştu ve onun nefes almasına bir saniye bile katlanabilecek sabırda değildim.

Piç kurusu. Piç kurusu. Piç kurusu.

"Beni hiç dinlemiyorsun Ümit Karan." Az önce öldürdüğüm adamdan uzaklaşırken elimdeki kanı gösterdim. Bugün taşan sabrımın ana hedefi o olacaktı. Şans eseri Rafael olmuştu. "Sence böyle yaptığım için Meksikalılar bize savaş başlatır mı?" Bunu alaylı bir tonlamada sormuştum.

"Hiç sanmıyorum." Aksanlı Türkçe sesi, kulaklarımı doldurduğunda bakışlarım Fernando'yu buldu. "Sadece babamın adamları Türk pazarını istiyordu. Geri kalanın da sesini keserim." Yerdeki korumaları iğrençlermiş gibi süzdü. "Ne pislik ama. Burayı kim temizleyecek? Her yer kan." Elleri titrerken rahatsızca etraftaki sıçramış kana baktı.

"Türkçe biliyorsun." Başını salladı. Önemsiz bir detaymışçasına omuz silkti.

"Çok az. Artık gidebilir miyim? Paketlerimi alıp gitmem en az bir gün sürecek." Gerçekten akıllısı beni bulmuyordu. Babama dönüp iç çektim.

"Defol git. Temizleteceğim ben." Canıma minnetti. Arkamı dönüp kapıya yönelirken elimi Fernando'ya uzattım. Elimdeki kana tiksinerek baksa da uzattığım eli sıktı.

"Canını sıkan kartel üyelerini buralara yolla." Dudakları kıvrıldı.

"Babam ölünce bir daha bu topraklara ayak basacaklarını hiç sanmıyorum." Elimi çektim. "Aslında babamla gelmeyi kabul etme nedenim başka bir şeydi." Devam etmesi için elimi salladım. Artık gitmek istiyordum. "Babam sen ve yeni lider için saldırı düzenlemiş."

"Arabamı patlatmak mı?"

"Sorun orada. Biz uyuşturucu ticaretinden para aklamayı tercih ediyoruz. Silahlı saldırı yapacak kadar mühimmatımız var ama bomba bizlik değil. Babam ikinizin ortak deposuna aile sembolünü çizerek patlayıcı yerleştirdiğini itiraf etti ama diğerlerini yapan biz değildik. Arabana bomba konulan günle silahlı saldırı yapılan zaman şans eseri denk geldi. Biz bombayı umursamayız. Silah veya bıçakla öldürmek daha eğlencelidir." Arabama ve Kübraların olduğu arabaya bomba koyan Meksikalılar değil miydi? Kaşlarım çatıldığında omzumun gerisinden Ümit Karan'a baktım.

"Rakiplerimin yavaş ölmesi tercihimdir evlat. Bomba aniden patlıyor...Ne anladım bu işten?" O bombayı başka biri koymuştu. Haftalar öncesinde Ferhat'ın ailesine bombalı bir saldırı daha yapılmışken bu kadarı tesadüf olamayacak kadar planlı görünüyordu.

Siktiğimin bombacısı kimdi?

 

KÜBRA

Zile basarken Asya yanımda dikiliyordu. Faruk huzursuzca aşağıda kalırken kapı aralandı karşımızda Buse belirdi. "Merhaba." Buse'nin yüzü şaşkınlık dolu bir ifadeyle çevrelenirken bakışlarını ikimizin arasında götürüp getirdi. "İçeri girebilir miyiz?" Asya benim nazikliğimin aksine Buse'nin davet etmesine fırsat tanımadan yanındaki boşluktan içeri girdi.

Sabırsız Bolat ailesi.

"İçeri girebilir miyim?" diye tekrarladım cümlemi. Buse'nin yaptığı gibi eve dan diye girip pişkin pişkin sırıtmayacaktım. Buse eliyle içeriyi işaret ettiğinde eşiği geçip içeri girdim. Ayakkabımı çıkartırken Buse'nin o kendine güvenen ifadesi yerine kafası karışmış gibi bakışları hareketlerimi takip ediyordu.

"Kısa kalacağız." Asya'nın gittiği oturma odasına yöneldiğimde Asya'nın peşime takılmasına -Faruk'un tedbiri- engel olamadığım için iyi hissetmiyordum. Asya çoktan koltuklardan birine oturmuştu ve kundaklanmış uyuyan bebeğe bakıyordu.

"Bebek kız mı erkek mi?" Asya bakışlarındaki sıcak, samimi, sevgi dolu ifadeyi Buse'ye çevirdi.

"Erkek." Dedi Buse gergince.

"Adı ne?"

"Efe." Bebekten en uzak olan koltuğa oturduğumda Asya işaret parmağıyla Efe'nin yanağını okşadı. "Adını çok beğendim." Dedi sıcak ses tonuyla. Anlamını bilmiyordum. Kulağa iyi geliyordu.

"Anlamı ne?" Buse'ye merakla sordum. Bazıları için önemsiz olan bilgi ve detayları kafaya takabiliyordum. Bundan utanmayı veya çekinmeyi bırakalı çok olmuştu.

"Efe, cesur ve mert anlamına geliyor. Hem kendi geçmişiyle yüzleşip hem de gelecekte güçlü durmasını temsil etmesi için bu ismi verdim." Geçmişle yüzleşip gelecekte güçlü durması için mi? Buse başını sağa sola sallayıp boğazını temizledi. "Ne içersiniz?"

"Kapalı şişe suyun var mı?" Asya'yı başıyla onayladığında bakışları beni buldu. "Aynısı." Ona güvenmiyordum. Hakan'ın bana kazandırdığı özelliklerden biriydi. Karşımdakine güvenmediğim sürece ikram edileni yiyip içmek riskliydi. Zaten yaşadığım o hapiste yemeklerime katmışlardı ilaçlarını. Bu özelliği benimsemem bu yüzden kolay olmuştu.

"Biz niye Hakan abinin eski sevgilisinin evine geldik?" Asya meraklı bakışlarını bana çevirirken fısıldamıştı. Koridoru görebilen koltuğa oturduğum için Buse'nin bizi dinlemediğini görebilmenin rahatlığını yaşıyordum.

"Ben gelecektim. Abin gibi sende inatçısın ve peşime takılıyorsun."

"Kavga ederseniz kamerayla çekmek için ve bizzat görmek için geldim. Yüzyıllık olayı kaçıramazdım." Gözlerimi kıstım. Bunun için mi gelmişti?

"Kavga falan etmeyeceğim. Niye başkasının evine gelip sorun çıkartayım ki? Misafirim ben." Gözlemlerimden biri de buydu. Hakan ve Faruk hatta Ferhat'ta da gördüğüm şeylerden biri buydu. Sinirli olsalar da birbirlerinin evine misafir olarak gittikleri zaman saygılı davranıyorlardı. Gerçi son misafirlikte Faruk, Burhan'ın üzerine atlamıştı. Bu olayı saymazsam gayet misafir olanlar olaysız bir şekilde oturup daha sonrasında evlerine geri dönüyorlardı. Ev onlar için sorun çıkarılmayacak bir mekandı. Bu yüzden buraya misafirliğimi bilerek gelmiştim.

"O zaman sıkıcı." Tekrar Efe'ye bakıp kocaman güldü. "Sen çok tatlısın bunu sakın annene söyleme. O gelince çirkin olduğunu söyleyeceğim. Nazar değmesin diye annem bebeklere çirkin derdi. Ama sen çok güzelsin." Buse koridorda belirirken elindeki iki şişe vardı.

"Teşekkürler." Buse içeri girdiğinde elindeki şişeyi alıp kibarca konuşmuştum.

"Bebeğin çok çirkin." Asya şişeyi alıp Buse'yi süzdü. "Annesine çekmiş." Buse güzel bir kadındı ve onu sinir etmek için yalan söylüyordu. Buse omuz silkti.

"Kör olman benim sorunum değil." Efe'yi kucağına alıp ters ters baktı Asya'ya. "Efe çok güzel bir bebek." Oğlunu korurcasına sarıp alnına dudaklarını değdirdi. Bana gösterdiği tüm o sinir bozucu bakış ve gülüşlerinin aksine oğluna bakarken şefkat dolu sevgi dolu bir ifadeyle aydınlandı çehresi.

"Nazar değmesin diye çirkin dedi." Nedensizce Buse'yi rahatlatmak istemiştim. Kucağında masum ve zararsız bir bebek vardı, onu korumak isteyen annesinin huzursuz olmasını istememiştim.

"Nazara inanmıyorum." Buse karşımdaki koltuğa otururken Asya'ya baktı. "Bana da nazar değmesin diye çirkin dediğine göre beni güzel buluyorsun. Teşekkürler." Asya suratını buruştururken Buse gülüşünü genişletti. "Çok kibarsın."

"Görüşmeyeli hala kendini beğenen biri olarak kalmışsın." Asya çocuk gibi kollarını göğsünün üzerinde çaprazladı.

"Görüşmeyeli hala sivri dilli ve sinirli biri olarak kalmışsın Asya." Buse'nin eve baskın yapıp karşımıza dikildiği zamankinin aksine daha rahat ve samimi gülüşlerini görmek şaşkın hissetmeme neden oluyordu. Bana küçümsercesine bakmıştı. Sanki varlığımdan rahatsız gibiydi. Şimdi Asya'yla konuşurken eskileri yad etmeye hevesli biri gibi duruyordu.

Sanırım varlığımız herkes için rahatsız edici bir durum Kübra.

Kocam için değildi. Bu yüzden eksik falan hissetmeyecektim. Benden rahatsız hissedenler beni rahatsız etmekten çekinmeyenler olduğu sürece onları rahatsız hissettirmekten asla geri adım atmayacaktım.

"Bugünkü sürpriz ziyaretinizi neye borçluyum?"

"Kapını çalıp içeri girmek için izin istedim. Pat diye girip koltuğa oturmamış olmam mı sürpriz ediciydi?" Buse birkaç saniye duraksadığında gülüşümü genişlettim. "Ben o kadar saygısız biri değilim." Kaşları hafifçe yukarı hareketlendiğinde elimi salladım.

"Bana saygısız mı dedin?" Asya gözlerini kırpıştırdığında bakışlarımı ona çevirdim.

"Ev sahibinden izin almadan içeri girdin mi?" dediğimde başıyla onayladı. Ellerini iki yana açtı. "Ben bebekleri severim ve Buse'nin bebeği için acele ettim. Bu sayılmaz." Ellerini Buse'ye uzattı. "Efe'yi alabilir miyim?" Hakan o kadar haklıydı ki. Herhangi bir Bolat'la konu daima dağılmaya mahkumdu.

"Bu aralar kusuyor. Çok sallamamaya çalış." Buse dikkatle bebeği Asya'nın kucağına bırakırken endişeyle birkaç saniye her şey yolunda mı diye ikisini seyretti. Endişesi Asya'nın oğlunu kucaklamasından çok daha fazlası gibi görünüyordu. Saçları dağınık bir şekilde toplanmış yüzü yorgun ve solgun görünüyordu.

"Sen iyi misin?" Buse ona yönelttiğim sorudan emin olamadığı için birkaç saniye duraksasa da başıyla onayladı. Bize geldiği günden beri kilo vermiş görünüyordu. Bir şeyler yolunda değildi.

"Gerçekten niye buraya geldiniz?" Kalktığı yere otururken huzursuzluğu artıyordu.

"Buraya gelmeden önce Ali'nin evine gittim." Bedeni kasılsa da yüzündeki ifadesi sabit kaldı. Faruk, Hakan'ın o eve Ali öldükten sonra girmediğini söylediğinde inanmamıştım. Evdeki her şey tozluydu ve Ali'nin sehpaya bıraktığı boş su bardağı bile kalmıştı. Hakan dahil kimse o eve aylardır girmemişti.

"Bundan bana ne?" Ali'nin evini karıştırdığım için muhtemelen Hakan kızacaktı. Kendimi tutamamıştım. Satılmadan önce merak ettiklerimi bulabilmek için girmiştim gizlice.

Burhan'ı arayıp sorduğumda ekipte kadın olmadığını söylemişti ve sadece birkaç kere Buse'nin geldiğinden bahsetmişti. Yine de Buse asla o toplantılara girmemiş, toplantı bitene kadar başka bir odada beklediğini söylemişti. Arabaya yürüdükleri zaman görmüştüm o ekibi. Odada kadının sesini hiç duymamıştım da. Bu yüzden Burhan'ın söylediğine ne doğru ne yanlış diyebiliyordum.

Kanıta ihtiyacım vardı.

Ali'nin evinin önünde gördüğüm araba Buse'nin çekilmiş bazı anlarında arkada park edilmişti. Bu yüzden Ali'nin evini araştırdıktan sonra soluğu Buse'nin evinde almıştım. Öğrendiklerimi, varsayımlarımı birleştirip Buse'yle konuşmak istiyordum.

"Asya, Efe'yle buradan çıksa sorun olur mu? Başka bir odaya gitseler ve seninle konuşsak, olur mu?"

"Merak etme Buse. Bir bebeğe ölsem kıyamam. Söz siz konuşurken onu güvende tutmak için içeride olacağım." Buse başıyla onayladığında eliyle koridoru işaret etti. "Soldan ikinci kapı onun odası." Asya kalkıp gittiğinde derin bir soluk aldım.

"Durduk yere niye Ali'den bahsediyorsun?" Sesindeki sertlik bakışlarına ulaşırken dudaklarımı ıslattım.

"Ali, Bekir'in evinde topladığı ekiple beraber Hakan'ın ölümünü planladı." İrkilmesini bekledim. Yapmadı. Biliyor muydu? "Sen zaten bunu biliyorsun. O ekipteydin." Kaşları çatılırken başını sağa sola salladı.

"Değildim."

"Seni gördüm. Bekir'le yapılan toplantı sonrasında." Bu blöftü. Kimi gördüğümden emin bile değildim.

"Yemin ederim ben değildim."

"Sana niye inanayım ki?" Üzerine gittiğimin farkındaydım. Hakan dışında hiç kimseye merhamet göstermek istemiyordum.

"İnanman umurumda bile değil. Belki... Arabaya giderken görmüş olabilirsin. Bunun dışında yemin ederim Ali'nin işi bitene kadar misafir odasında kaldım." Öne eğilirken onun gözlerinde söylediklerinin doğru olduğunu gösteren pişmanlık dolu bir ifade belirdi.

"Ali istediği için Bekir'in evine gittin yani. Niye Ali'nin dediğini yaptın ki?" Gözlerinde beliren öfkenin hedefi ben değildim. Ali'nin ismiydi, anılarıydı, yaptıklarıydı. "Ali'ye ihanet ettiler. Burhan, Asya'yı kurtarmaya gitti...Yani haberi yok. Geriye Özkan, babası ve Bekir kalıyor. Bekir, Ali'yle arkadaştı. Onun haberi olduğunu sanmıyorum. Özkan sana düşkün."

"Ne demeye çalıştığını bilmiyorum."

"Özkan senin her isteğini yapacak kadar sana takıntılı. Bunu kendi abisi söylemiş Hakan'a. Onun Hakan'ı değil de Ali'yi öldürmesini istemiş olabilir misin?" Hayır demesini bekledim. Sadece sustu ve kızaran gözlerine rağmen yüzünü ifadesiz tutmaya çalıştı.

"Özkan'a Ali'yi öldür demedim. O toplantılara zorla götürüldüğümü anladığında çok soru sordu." Duraksadı. "O ekibin Hakan'ı öldüreceğini öğrendiğimde Özkan'a yapmaması için defalarca kez dil döktüm."

"Niye Hakan'a anlatmadın? Anladıktan sonra." Buse bakışlarımızı ayırırken derin bir nefes aldı.

"Beni yargılamak için onca yolu geldiysen defolabilirsin Kübra. Seninle uğraşamam." Bıçaklarını çektiğine göre doğru yoldaydım.

"Ali sana ne yaptı Buse?" Buse'nin sulanan gözlerini sildiğini gördüğümde ellerimi kucağıma bırakıp konuşmasını beklemeye başladım.

"Ali bana ne yaptı?" İç çekti. Gözlerimiz kesiştiğinde Buse'nin tüm soğukkanlı tavırları dağıldı ve acısını görmeme izin verdi. "Biliyormuşsun gibi bakıyorsun Kübra. Neyi itiraf etmemi bekliyorsun?" Bilmiyordum. Varsayımlarım vardı. Bunların doğru olmamasını diliyordum.

"Ali'nin evinde Bekir'in odasındaki gibi parke altına sakladığı bazı belgeler ve USB'ler buldum." Çantamı karıştırırken üzerinde Buse yazan USB ve ufak zarfı önümdeki sehpaya bıraktığımda Buse'nin bakışları onlara kaydı.

"Zarftaki fotoğrafları görünce USB'ye bakmanın iyi bir fikir olmadığına ikna oldum. Siz ikiniz...Daha doğrusu o sana..." Buse aniden ağlamaya başladığında sustum.

"Bir gece...Sarhoş olduğum gece..." Elini yüzünü gizlemek için kapatırken omuzları çöktü, hıçkırarak titremeye başladı. "Bunu kayıt altına almış." Bakışlarım sehpadaki belgelere kayarken öfke dolu hissediyordum. Akacak olan gözyaşlarımı hızla sildim.

Ali umarım cayır cayır yanarsın.

"Hamile olduğumu öğrendiğimde o gece aklıma geldi ama yaşanmamış gibi düşünmek istedim. Bilmiyorum, kendimi kandırırsam var olmamış gibi düşünmem kolay bir seçenek gibi geldi."

"Efe, Ali'nin mi?" Hıçkırırken gözlerime bakmaya başladı. Başını salladı.

"Başka biri olmadı ki. Hakan'ın oğlu olamaz çünkü o baba olamaz. Geriye Ali kalıyor. Hakan bana bunu söylediğinde ona inanmak istemediğimden test yaptım. Babası o değil." Ali yerine Hakan'ın, Efe'nin babası olması onun için daha kolaymış gibi çaresizce fısıldamıştı son cümlesini.

"Bu yüzden mi Ali'nin ölümü için Özkan'a yardım ettin? Sana yaptıkları için mi?"

"Onun ölmesini istediğim için kötü olan ben değilim." Başını kaldırıp ayaklandı ve işaret parmağıyla sehpadakileri gösterdi. "O piç yıllar önce gebermeliydi. Etrafındakileri o kadar güzel manipüle ediyordu ki daima yardıma ihtiyacı olan o şerefsiz oluyordu." Elleri titrerken başını sağa sola salladı.

"Özkan'a her şeyi anlattığımda yalnızca Ali'ye zarar verecekti, Hakan çıktıktan sonra yapacaktı bunu. Depoyu patlatacağını beklemiyordum." Hıçkırırken elinin tersini yanağına sürdü. "Hakan'ın değil o piçin ölmesi gerekiyordu. Özkan her kimi dinliyorsa gaza gelip Hakan'ı da öldürmeye çalışacak plan yapmış." Özkan her kimi dinliyorsa mı? "Her şeye rağmen Hakan'ın hayatta kalmasından ve Ali'nin gebermiş oluşundan memnunum."

"Ali öldükten sonra bile niye Hakan'a anlatmadın? Ekibi veya Ali'yi. Niye Buse?"

"Bekir...Burada kalırsam onu benden alacağını söyledi. Oğlumu benden almasına izin veremezdim. Ben...Korktum. Özkan'ın teklifini kabul edip buralardan gittim." Kaçmıştı. Masum bir bebeği korumak için yapmıştı bunu. Bir yanım Hakan'ı bilinmezliklerden oluşan yalanlarla baş başa bıraktığı için ona kızarken diğer yanım bir annenin karnındaki bebeği korumak için çabalamasını takdir ediyordu.

"Neden sonra geri geldin? Bekir senden onu almadı."

"Hakan'ın oğlu olduğunu söyledim. Birkaç kez Hakan'ın yanında gezinince Ümit Karan'ın yanında çalışınca Karan ailesinin kanatları altına girdiğimi düşünmüş olabilir." Derin soluk aldı. "Onlara söyleyemezsin Kübra. Oğlumun Karan olduğunu anlarlarsa bırakmazlar. Hele ki Ümit. Hatta yeni varis olduğu anlarsa Hakan'ı gözden bile çıkarabilir. Onlara anlatamazsın. Ben oğlumla gideceğim."

"Nasıl bakacaksın ona?" Hakan'a, Ali'nin yaptıklarını anlatmak içimden hiç gelmiyordu yine de Efe'yi de saklayamazdım.

"Geçen sefer gittiğim yere gideceğim. Özkan'ın bir işi var. Halledince beraber yurtdışına gideceğiz." Özkan ölmüştü. Ölmemiş olsa bile psikolojik açıdan normal biri değildi, olmayacaktı da. Buse ne kadar çaresizdi ki oğlunu böyle bir adamla büyütmek istiyordu? Belki de Karan soyadına o kadar öfke dolu ve kırgındı ki onlarla büyümesini ve bu dünyaya heba olmasını istemiyordu.

"Üzgünüm bunu yapamayacaksın." Kaşları çatıldı. "Özkan beni öldürmeye geldi ve yakalandı. Ali'nin katillerinden biri olduğunu itiraf etti ve öldürüldü." Buse tekrar ağlamaya başlarken suratını buruşturdu. Yılmaz ailesi bile Özkan için ağlamamıştı ve Buse eski bir dostunu kaybetmişçesine ağlıyordu. Özkan'a değer veriyordu, dost gibiydi bu değer. Aşk değildi.

"Özkan normalde böyle biri değildir." Hıçkırırken ellerini şakaklarından saçına kaydırdı. "Onu da zehirleyip manipüle ediyor."

"Kim?"

"Bilmiyorum." Elinin tersini burnuna sürdü. "Özkan, hak ettiğimi almama yardım eden bir ortağım var, derdi." Hak ettiği masadaki liderlik miydi? Yoksa abilerinin birer birer ölüp asıl Yılmaz olması mıydı?

"Ortağı kim?" Aylarca vakit geçirmişlerdi ve belki de bunu bilebilirdi. "Hiç mi ipucu vermedi?" Başını sağa sola salladı. Yine başladığımız yere dönmüştüm. Fazladan biri daha mı vardı? Daha önce toplantıya hiç katılmamış, gizliden Özkan'ı ince ince işlemiş biri daha mı?

"Onu kim öldürdü? Karanbey mi?"

"Özkan'ı abisi Ferhat öldürdü." Bunu Douglas anlatmıştı. "Bunu yapmasaydı bile, Özkan'ın tutulduğu depoyu patlattılar. O patlamayla ölecekti, muhtemelen." Özkan'ın savrulduğu kenardaki yangını düşündüğüm zaman, kalıcı bir zarar alıp kurtulması bile imkansıza yakın olduğunun farkındaydım. Abisinin kurşunu olmasa o patlama onun canını alması muhtemel bir sondu.

"Şaşırmıyorum. Ferhat'tan o kadar nefret ederdi ki sorun çıkartırdı sürekli ona, bunun nedenini anlayamazdım. Osman ve Ferhat daima onun rakibiydiler. Onu öldürenin Ferhat olmasına hiç şaşırmadım." Peki ya Sibel? Özkan onu, Yılmaz evinden kaçmadan önce öldürmeye çalışmamış mıydı? Ferhat'ta saldırıya uğramıştı.

Burhan, Özkan'a ihanet etmişti. Tıpkı Ferhat Yılmaz'ın Hakan'la çalışmasını ihanet olarak görmesi gibi. İkisini öldürmeye çalışmıştı. Peki ya Sibel? Faruk'la birlikte olduğu için mi haindi gözünde? Bu yüzden mi onu da öldürmeye çalışmıştı?

"Burhan? Sibel? Meriç?" Buse duraksadığında dudaklarımı ıslattım. "Onlardan da nefret eder miydi? Peş peşe onlarda saldırıya uğradılar."

"Meriç'i yetersiz görürdü. Ailenin yüz karası derdi hep. Burhan'da...Asya'yı seviyor yıllardır. Özkan, Burhan için Asya'ya zarar gelmesin diye bana ihanet etti, diyordu." Ağlama krizi geçmiş olacak ki ellerini yanağına sürdü ve derin bir nefes alıp verdi.

"Ama Sibel'i severdi. Onunla ilgili tek bir kötü cümle çıkmadı dudaklarından." Sibel'i severdi. Ya Sibel? Özkan'ı sever miydi?

Kalp atışlarım hızlanırken zihnimdeki her bir senaryo kendiliğinden oluşuyordu. Buse doğru mu söylüyordu? Yalan mı? Doğruysa eğer Sibel niye Özkan'dan bahsetmek istemeyecek kadar ondan hazzetmiyor gibi davranmıştı?

"Sibel?"

"Ne?" Buse gözlerini kırpıştırdı. "Özkan'ı seviyor mu, diye soruyorsun?" Başımı onaylarcasına salladım. "Özkan'la buralardan kaçıp uzaklaştığımız zaman sık sık Özkan'ın ikinci telefonundan konuşurlardı." Sibel eğer Özkan'a düşkünse onun yaptıklarını bilmez miydi? Yoksa Özkan ona yaptıklarını anlatmadan mı abi kardeş ilişkilerini sürdürmüşlerdi? Ama o zaman aylar öncesinde Özkan evden atılmadan önce Sibel dahil hepsine niye zarar vermişti ki?

"Özkan evden kaçışıyla ilgili sana ne anlattı?"

"Beni sorguluyor musun?" Elimle koridoru işaret edip kaşlarımı çattım.

"Özkan öldürüldü. Onunla aylardır kaçtığına göre benim bildiğimden fazlasına sahipsin. Anlat ki seni nasıl ve kimden korumam gerektiğini bileyim." Sustu ve birkaç saniye gözlerime baktı. Niye ona yardım etmek istediğimi sorguluyordu, istediği kadar sorgulayabilirdi. Çünkü bende bilmiyordum.

Ali beni kısır bir döngüye hapsetmişti ve oradan çıkmamı sağlayan ilaçları almamı engelleyen Melih ve beni korumak için başından beri yanımdan ayrılmayan Hakan'dı. Ali'nin, Buse'nin sarhoş halinden faydalanıp onu batırdığı bu bataklıktan çıkartacak olan Özkan artık yoktu. Ne kadar battığını da kimlerin ona saldıracağını da düşünmeden edemiyordum. Küçücük masum bir bebek vardı hayatında ve onun annesiyle tüm bu pislikten uzakta yaşaması gerekiyordu.

"Özkan evden babasıyla kaçarken Burhan onları infaz etmeye çalışmış. Bana anlattığı bu. O sıra Sibel çıkmış, babası kanlar içinde ve abileri kavga ediyor. Ferhat'ı çağırmış, boğuşma sırasında mermilerden biri Sibel'e isabet edince Ferhat ikisini ayırmayı bırakıp kardeşine yönelmiş. Silahı kaptığı gibide Ferhat'ı vurmuş. Burhan onun üzerine atladığında zar zor kaçıp kurtarmış kendini." Bu Burhan ve Ferhat'ın hikayesindeki ortak kısımları birleştirmişti.

"Özkan, Sibel'in vurulduğunu anlatırken ikide bir geri gitmekten bahsediyordu. Endişeliydi. Ferhat'ı ve Burhan'ı öldürmeye çalışan o değilmiş gibi Sibel için endişelenmişti." Sibel'e sandığımdan daha düşkündü. Kendisini umursamayacak kadar hatta gittiği yerde Burhan tarafından infaz edileceğini bile bile geri dönmeyi istemişti.

"Özkan seni Sibel'e anlatıyor muydu?" Başıyla onayladı. "Nerede olduğunuzu biliyor muydu?" Tekrar başını salladı. Sibel bilmesine rağmen Ferhat'ın her yerde aradığı Özkan'ın yerini gizlemişti. Ferhat'ı öldürmek için evlerine kadar adam göndermişti Özkan ve Sibel yine de Ferhat'a diğer abisinin yerini söylememişti. Niye?

"Geçen Sibel geldi, bir buçuk hafta olmuştur. Benden Özkan'ın gizli eşyalarını nereye sakladığını bilip bilmediğimi öğrenmek istedi. Özkan gelirse veya eşyalarını bulursam onu aramam gerektiğini tembihleyip gitti." Sibel'in aradığı neydi?

Zihnimde beliren düşünceyle kaşlarım yukarı doğru hareketlendi. Burhan'la konuşmalarında her şeyi kayıt altına aldığından bahsetmişti. Bu kayıtlarda Sibel'in görüntüleri de var olamaz mıydı? Tüm pislikleri ve konuşmaları hatta yapılanları kayıt altına almış olabilir miydi?

"Özkan'ın sakladığının yerini biliyor musun?" Sessizce gözlerime bakarken biliyor olduğunu gördüm. "Ne var sakladıklarının içinde bilmiyorum. Önemli olabilir." Duraksadım. "Ya da boş ver. Gidelim anlat Ferhat'a her şeyi-"

"Hayır." Aniden başını sağa sola salladı. "Özkan'ı öldürmüş adama tek kelime etmeyeceğim." Bakışlarındaki netlikle susup bakmaktan başka bir şey yapamadım. Özkan'a hepimizin aksine değer veriyordu. Ferhat Yılmaz beni dinlemezdi, Sibel'in yanlış bir şey yapıp yapmadığının kanıtına da sahip değildim. Durduk yere Özkan'ın fikir anası Sibel mi diyecektim?

"Bence artık gitmelisin Kübra. Asya?" Buse koridora doğru bağırırken ayaklanıp yanında duracak kadar yakınlaştım. "Bu gece uçağım ve bu dünyadan kurtulup yeni bir hayat yaşayacağım. Hiçbirinizin ne yaptığıyla ilgilenmiyorum."

"Sibel...Özkan'ı yöneten o kişi olabilir mi?" Kaşları iyice çatıldı. Bu ihtimali hiç düşünmemiş gibiydi. "Veya aklına başka bir isim geliyor mu?"

"Evimden çık, Kübra. Getirdiğin USB için teşekkürler. Yine de daha fazla ne Yılmaz ailesine ne de Karan ailesine dahil olup canımın yanmasına izin vereceğim." Sesindeki netlik bir adım gerilememe neden oldu. Kendini korumak istemesini anlayabiliyordum.

Acaba Douglas'a söylesem Sibel'i, radarına alıp gözetler miydi?

"Numaranı ver." Telefonu çıkardığımda bakışlarındaki öfke bir anlığına silinir gibi oldu. "Sen de benimkini al ve bir sorunda beni ara. Hatta bizimle gel." Neye güvenerek konuştuğumu bilmiyordum. Sadece Ali'nin mağdurlarından biri oluyor olması onunla olan bağımı nedensizce güçlendirmişti. "Uçağa oradan güvenle geçmiş olursun."

"Sizinle gelirsem ölürüm asıl. Bundan sonra elimi hiçbirinize uzatmayacağım. Herkes öldüğüne göre kimse oğluma yeni bir hayat vermeme engel olamayacak." Asya koridorda belirdiğinde kucağında kıpırdanan bebeği Buse'nin kucağına bıraktı.

"Buse?" Bakışları bana döndüğünde omzuna elimi yaslayıp sıktım. "Teşekkür ederim ve yaşadıkların için üzgünüm." Gözleri tekrar sulanırken başını salladı.

"Bende."

🖤

"Karanbey?" Dar koridorda ilerlerken antrenman alanını es geçip yürümeye devam ettim. Hakan'ın burada olduğunu söylemişti Douglas. "Hakan Karan? Kocam Bey?" Bir kapı aralanırken Hakan'ın yüzünü görmek gerginliğimi dağıttı. "Yemek getirdim." Yine sofraya oturmamıştı. Onun oturmadığı sofraya oturmayı boykot ediyordum.

"Şu an çalışıyorum."

"Ara ver." Elimdeki yemekleri paketleyip içine koyduğum sepeti işaret ettim.

"Diğerleriyle yemek ye. Ben aç değilim." Huysuz.

"Nazlanma. Aç değilsen de ben açım. Yemelisin." Gözleri kısılırken koridorda tam karşımda duracak kadar yaklaştığında kaşlarımı yukarı kaldırdım. "Seni görmek iştahımı arttırıyor. Lütfen benimle yemek yer misin?"

"O bakışlarınla bakma." Gözleri kısıldığında onu ikna ederken takındığım o bakışları atmayı sürdürdüm. "Karım, beni etkilemekten vazgeç."

"Tamam." Aniden kabullenişime anlam verememişti. "Bende gidip kapıda dikilen..." Korumanın adını anımsamak için duraksadım. "Mustafa'yla yiyeceğim."

"Mustafa kovuldu." Az önce oradaydı.

"Ekin'le yerim."

"Onu da kovdum." Ekin sigara molası vermişti.

"Mecnun yemek mola-"

"Öldü." Gözlerimi kıstım.

"İllaki benimle yemek yiyecek birini bulurum."

"Olmaz dedim." O zaman benimle sen yemelisin Hakan Karan.

"Hakan'la yerim."

"Hakan piçini de kovuyorum." Dedi öfkeli ses tonuyla. Kendine piç demişti durduk yere. Manyağın tekiydi bu adam.

"Karanbey, kocama küfretme. Bir dilden başlar." Eskiden ona takıldığımda kullandığım o espriyi tekrarladığımda duraksadı.

"Şimdi izninle kocamı istiyorum. Sonra söz mafya işlerini canla başla yapacak." Boştaki elimi uzatıp yakasını tuttum ve onu ardımdan çekiştirdim. Merdivene geldiğimizde yakasını bırakıp çıkmaya başladım, ardımdan geldiğini duyabiliyordum. Barakadan çıkıp derin bir soluk aldığımda yanımda durdu.

Bugün nereye gittiğini bilmiyor, onu tetikleyecek bir şey yaşandığını görebiliyordum. Delirmiş veya kaybolmuş ruh hali gitmiş tamamen bir hedefe odaklanmış gibiydi.

"Otur bakalım." Barakadaki tek sandalye vardı. Ufacık masa gibi kullanılan sehpa boyutundaki dikdörtgen yüzeye sepeti bıraktığımda Hakan sandalyeye oturdu. "Bugün yemeklerin adını Zeliha'dan öğrendim. O yüzden hızla yemelisin, soru sormayacağım." Son yemeğinde kapağını açıp sıkışık masaya koyduğumda belime kolunu sarıp kucağına oturmamı sağladı. Kalbim küt küt atarken birkaç saniye yüzünü boynuma gizledi.

"Bana sarılarak yemeğini yemekten kurtulamazsın." Karnıma dolanmış ellerine sarılırken yüzüklerimiz birine sürtündü.

"Gerçekten aç değilim." Sabah kahvaltı yapmamıştı. Dışarıda bir şey yiyemeyecek kadar kontrolcüydü. Aç değildi çünkü geçmişin ağırlığı midesine oturmuştu.

"Sen yemediğinde bende yemiyorum. Zayıf olduğumda iskelet olduğumla ilgili şaka yapıyorsun." Bedeni altımda kaskatı kesildi.

"Yemek yemiyor musun?" Başımı onaylarcasına salladığımda boynumdaki yüzünü çekti, omzumun gerisinden baktım yüzüne.

"Kocamın aç kaldığı bir yerde karnımı doyurursam bu beni nasıl bir kadın yapar?" Onu keyifsiz görmek benim de iştahımı kapatıyordu.

"Şu ankinden daha az aptal." Elini cimciklediğimde kulağımı ısırdı. Eğilip getirdiğim yemeklere göz gezdirip çatalı eline aldı.

"Kulağımı ısırdın." Ciyakladığımda konuşmama engel olmak için ağzıma yemek tıktı. "Bana aptal dedin, pislik." Gözlerimi kocaman açmamı ve ağzımdaki lokmayı çiğnememi umursamadan yemeklerden bir diğerini tekrar ağzıma tıktı. Beni yemekle boğacaktı manyak.

"Bir gram bile vermeyeceksin." Kaşlarını çatıp ters ters bakıyordu. Elindeki çatala vurduğumda masaya düşürmeden aldım. Yarı yarıya ona dönerken ağzımdaki lokmaları ağır ağır çiğnedim.

Bizi susturacak yolları iyi biliyor Kübra, takdir etmeliyiz.

"Bana baksana Karanbey. Senin iştahın yoksa benim de yok." Konuşmak için dudaklarını araladığında çatalı batırdığım eti ağzına tıktım. "Yemek yememi istiyorsan oturacaksın masaya, beraber yiyeceğiz." Bu susturma taktiğine bayılmıştım.

"Faruk'u, Doug'u ve Asya'yı seviyorum ama onlar benim kocam değil." Ağzındaki lokmayı ağır ağır çiğnerken onun konuşmasına engel olduğum için durumdan hoşnutsuzdu. Hafifçe gülümserken buldum kendimi. Böyle çocuk gibi görünüyordu. Huysuz ve bir parça da azarlanmaktan memnun olmayan... Yanağına öpücük kondurdum.

"Madem sustun, artık konuşmaya başlıyorum."

"Sabahtan beri konuşan sensin." Pilavı ağzına tıktığımda gözleri kısıldı.

"Huysuzluk yapma. Konuşmayı seviyorum." Pilavdan bir kaşık da kendi ağzıma tıktığımda gözlerindeki ifade memnuniyetle yumuşadı. Yemekleri bir ona verip bir kendi ağzıma tıktığımda tüm huysuzluğu dağıldı ve ona gösterdiğim ilginin tadını çıkarttı.

"Bugün bir şey yaptım." Devam etmem için baktığında boğazımı temizlerken salatayı uzatıp dudaklarını aralamasını bekledim. Çiğnediği lokmayı yuttuğunda konuşmasına izin vermeden ağzına salatayı tıktım. Bu manyakça hoşuma gidiyordu.

"Ofisini temizlemeye başladım." Tepkisini seyredebilmek için duraksadığımda gözlerindeki ifade tıpkı o günkü gibi sertleşmeye başlayınca bakışlarımızı ayırdım. "Faruk biraz yardımcı oldu. Konuştuk..."

"Faruk'tan bahsetme."

"Tamam." Elimdeki kaşığı alıp salata doldurdu ve dudaklarıma yaklaştırdı. Ağzımı açıp salatayı yediğimden kendisine de doldurup yemeye devam etti.

Aynı kaşıktan yiyoruz Kübra. Aynı tabak ve bardaktan bile yememiz mucizeyken şimdi aynı kaşık çatalı kullanmayı sorun etmiyordu. Lokmamı çiğnerken gülümsediğimi fark ettiğinde gözlerini kıstı.

"Kocam Bey, Asya'nın abisini konuşmak istiyorum." Aramızda oluşan inatçı bakışlar eşliğinde kucağına biraz daha rahatça yerleşip omzunu okşadım. "Kızmakta sonuna kadar haklısın." Elimi göğsüne kaydırdığımda başını eğip ellerime baktı.

Şu an onun dikkatini dağıtmış görünsem de bedeni Faruk'tan bahsettiğim andan beri yine kasılmıştı. Ellerimi nazikçe bedenine sürmeye devam ederken yanaklarımızı birleştirip dudaklarımı kulağına yakınlaştırdım.

"Bence onunla yüzleşmelisin. Sakince." Faruk'un neyi neden yaptığını az buçuk anlayabiliyordum. Hakan'a yaşaması için içi boş bir amaç vermişti ve bunu yaparken Hakan'ın tepkilerini bile isteye kabullenerek yapmıştı ne yaptıysa.

"Bana yalan söyledi. Aylarca." Sesindeki kırgınlığı hissedebiliyordum. "İhanet etti." Faruk, diğerlerinin yaptığı gibi ihanet etmek amacıyla hareket etmemişti. Ali'nin ihanetinin Hakan'daki etkisini görüyordum ve Faruk'un aylar önce pes etmek üzere olan kardeşini hayatta tutmak için söylediği yalanı anlıyordum. Hak vermiyordum, gerçeği saklamamalıydı ama yine de onu anlıyordum.

"Biliyorum. O da biliyor. Ona kızıp bağır. Konuşmalısınız. Dinlemelisin onu."

"İstemiyorum." Sesindeki inatçılığı kırmak için onun gibi direten biri olmam gerektiğinin farkındaydım.

"Onu görmezden gelip duymayacak mısın?" Geri çekildiğimde bakışlarındaki üzüntüyü silip atmak istiyordum. Söylediğim cümle onun hassas yanına denk gelmişti, farkındaydım. Yine de kayıplarla dolu bir hayat yaşamışken hayatta kalan dostunu bir kez olsun dinlemesi gerektiğini görmeliydi. Faruk'tan kaçmasının ne ona ne Faruk'a bir faydası olmuyordu.

"Kendini kötü hissetmenden hoşlanmıyorum Hakan. Bu yüzden diretiyorum. Kabul etsen de etmesen de Faruk senin ailenin bir parçası ve seni çok seviyor. İhanetin nedeni olmaz diyorsun, kabul. Haklısın." Göğsünü şişiren bir nefes alıp verdiğinde yanaklarını avuçlarımın arasına hapsettim.

"Haklı olmak bir işime yaramıyor." Gözlerindeki puslu ifadeyi ona katan Ali'den ve diğer herkesten nefret ediyordum.

"Biliyorum." Onun yaralarına ve ihanet edenlerin bıraktığı kırgınlıklara nasıl iyi geleceğimi bilmiyordum. Sarılmalarım, destek oluşlarım iyi gelmiyordu. Ali'ye olan öfkesini ve kırgınlığını bağırıp çağırarak atlatamayacağından içine atmaktan başka yolu yoktu. Onun hesabını keseceği intikamları bile sonuçsuzdu. Omuzlarındaki yükü de ardından gelen intikamın kanlı gölgesini de kolayca benliğinden söküp atamazdı.

Geriye bir tek Faruk kalıyordu, konuşacağı ve hesap sorup bir nebze de olsa rahatlayacağı.

"Ne olursa olsun yanındayım." Bakışlarındaki puslu ve yorgun ifade silinirken uzanıp yanağına dudağımı değdirdim. "Ne karar verirsen ver seninleyim."

"Herkesi siktir edip seninle gitmek istiyorum." Kalp atışlarım ritmini şaşırırken kocaman gülümsedim. "Geçmişi, bu dünyayı, her şeyi..."

"Kaçacak mıyız?" Heyecanıma engel olamadığımı görünce duraksadı. "Beni kaçır Hakan."

"Dünden razısın. Nazlan biraz." Cık cıkladığında yakalarını düzeltirmiş gibi gömleğiyle oynamaya başladım.

"Razıyım. Senin gibi adamı nerede bulacağım?" Dudaklarında bir süredir göremediğim o kendini beğenen gülüş belirdiğinde hafifçe omzumu salladım. "Kaçırılacağım zaman dolaptaki soldan üçüncü takımını giy. Onun iç yeleği de var ve sana çok yakışıyor." Takımları koyu renkte ve çoğu zaman siyah olsa da bahsettiğim takım diğerlerinden çok daha ayrı yakışıyordu ona.

"Nişanda giydiğim takım mı?" Başımla onayladım. Unutmamıştı.

"Ayrıca nikahımızda. Suratsız huysuz olmana rağmen yakışıklıydın. O gün ne düşündüm biliyor musun?" Eli sırtımdan kalçama ve baldırıma kaydı.

"Anlat Karım."

"Eve gelince nikah kıyacaktık ya." Başını onaylarcasına salladı. Heyecanıma ara vermeden konuşmaya devam ettim. "Bana çiçek verdiğinde sana ahlaksız tekliflerde bulunmak istedim." Başını geriye atıp kahkaha attığında kıkırdadım. "Ciddiyim. Herkese höt höt konuşuyorsun bana göz kırpmalar çiçekler... Daha ilk andan baştan çıkarıldığım için seni de yanımda sürüklemek istedim."

"Sinsi kadın." Yüzünü boynuma gizlerken gülmeye devam ediyordu. "Edepsiz olduğunu biliyordum."

"Yalnızca kocama." Birkaç saniye sessizce gülerken birbirimize sarılmaya devam ettik. Şu sıralar bu kadarına bile razıydım. Ördüğü duvarlara yalnız ben değil kendisi dahil herkes çarpıyordu.

"Yemeğini içeride yemek istemiyorsan söyle." Geri çekildiğimde arkasındaki sandalyeye yayıldı. "Kocaman bahçen ve odaların var. Birinde illaki oturup yeriz."

"İnat etmeye devam edeceksin, değil mi?" Aynen öyle, aç kalmasına da kendisini yiyip bitirmesine de izin vermeyecektim. Yanağından makas alıp göz kırptım ve getirdiklerimi sepete geri koyup eve götürmeye hazır hale getirdim.

"Faruk'u vurdurtacağını söylemiştin." Kollarımı omzuna dolayıp ona baktığımda bunu yapmamış olmamdan memnun ifadesiyle ağır ağır yüzümü seyretmeye başladı.

"Asya'dan korktum. Her an beni vurabilir gibi baktı." Yalandan korku dolu bir fısıldayışla öne eğildim. "Bu Bolat ailesi zır deli." Hakan'ın dudakların köşesi kıvrılır gibi oldu. Hayal gördüğümü düşüneceğim kadar anlık yapılan bir hareket gibiydi.

"Öyleler."

"Bende vazgeçtim. Douglas ciddi ciddi silahını çıkartınca iş şakadan çıktı." Acaba şaka olduğunu söylemesem cidden Faruk'un bacağına sıkar mıydı? Güvenemiyordum. Yaparmış gibi geliyordu.

"Nereye çıktınız siz?"

"Asya'nın bir tanıdığına gittik." Bu yalan sayılmazdı. Buse, Asya'nın tanıdığıydı sonuçta. "Sohbet muhabbet." Sırlar ve şerefsiz Ali'nin piçlikleri. "Eve döndük sonrasında."

"Bu tanıdığın bir ismi var mı? Asya'nın pek eski arkadaşı yok diye hatırlıyorum. Ki olsa da bu dünyadan biri olmalı. Buradan ayrıldığında çok büyük değildi ve çevresi sınırlıydı. Asya'nın tanıdığı biri mafya mı?"

"Sanmam." Buse bir mafya ve herhangi birinin kızı değildi. O sayılmazdı. "Sen ne yaptın bugün?"

"İçtim, sonra babama gittim. Sorularıma doğru dürüst cevap ver ve konuyu değiştirmek gibi bir hamle yapayım deme." Elini enseme kaydırıp sıkıca tuttuğunda gözlerimi kırpıştırdım.

"Konuyu değiştirerek bir şey sakladığımı mı ima ediyorsun?" Hafifçe sesimi yükselttiğimde kaşları yukarı doğru hareketlendi. "Sen bana yalancı mı diyorsun?"

Fazla belli ettik Kübra.

"Yalancı olduğunu söylememiş olmama rağmen yalancı olduğunu kabul mu ediyorsun?" dedi sakince. Asla öyle bir şeyi kabul etmiyordum.

"Yalancı olduğumu kabul etmiyor, yaptığın imalardan çıkarttığım sonucu dile getiriyorum."

"İmalardan sonuç çıkartacak kadar yalan konuşmuş olmalısın ki algıların açılmış. Yapılan imaları saniyesinde fark ettin." Bu taktik benimdi. Niye kafamı karıştıracak uzun cümleler kullanıyordu ki?

"Dile getirdiğim her şeyi imalarla yalanmış gibi-"

"Dile getirdiklerinin hepsinin beni ayakta uyutmak olduğunu bilecek kadar karımı iyi tanıyorum. Sen beni manipüle edemeyeceğini anlayamadın mı bir türlü? Şimdi sorularıma doğru ve net cevap istiyorum. Anlaşıldı mı?" Benim taktiğe bağışıklık kazanmıştı. Başka bir yol bulmamın zamanı gelmişti.

Öpelim Kübra. Ne konuştuğumuzu unutabilir.

"Sakın..." Elini boynuma kaydırıp hareket edeceğimi anlamış olacak ki ona yaklaşmayacağım şekilde durmam için tuttu. "Öpücükle dikkatimi dağıtma." Başka taktiğim kalmamıştı. Omuzlarım çöktüğünde beni alt etmiş olduğundan emin olur olmaz dudakları küçükte olsa birkaç gündür göremediğim o gülüşle çevrelendi. Gülüşü için sürekli alt edilmeye razıydım.

"Buse'ye gittik. Efe'yi görmeye."

"Efe kim?" Elimi omzundan göğsüne kaydırdım. Demek ki gittiğimi zaten biliyordu. Çünkü şaşırdığı Buse'ye gidişim değil Efe ismiydi.

"Oğlu. Adını Efe koymuş. Asya biraz onu sevdi. Biz de Buse ile konuştuk."

"Niye?"

"Özkan'ın öldüğünü söylemek istedim." Kaşları çatıldı. "Dostça Buse'ye yardım ediyormuş, Efe için."

"Buse onunla mı çalışıyordu?" Sesi sertleşmişti. Boynumdaki eli uzaklaştı.

"Hayır ve evet." Elimi bir kez daha omuzlarına sürdüm. Gergin kasları avucumun altında gevşiyordu. Ona Ali'nin yaptıklarını anlatırsam bunu bile kendi omuzlarına alacaktı. Anlatmasam onu kandıran olacaktım. Buse'nin yaşadığı şey ona aitti ve Hakan'ın Ali'nin yaptıklarını omuzlamasını istemiyordum.

"Düşünme. Ne konuştunuz?" Ona söylemesi kolaydı. Ondaki kırgınlığı da öfkeyi de ihanetten bitmiş tükenmişliğini de ben görüyordum. "Anlat bana. Neler konuşuldu orada?"

"Buse bilmeden dahil olmuş. O gördüğüm peruklu olan kadın o, evet. Ama hiç toplantıya girmemiş, onu odaya almamışlar. Toplantı bitene kadar başka bir oda da Ali'yi bekliyormuş. Buse'ye gitmeden önce Burhan'da bundan bahsetti. İkisi de aynı şeyi söyledi."

"Ali'yi bekliyor muymuş? Son zamanlarda ikisi iyi anlaşamazdı ki." Çünkü Ali onu istismar etmişti. Bunu ne Hakan'a anlatabilmiş ne de Ali'nin elindeki görüntüler yüzünden kaçıp gidebilmişti.

Onun özgür olduğunu düşünmüştüm ama değildi. Dışarıdaydı, hayatı akıyordu ve nereye isterse gitmişti. Yine de kırık bir kafese hapsolmuşçasına o görüntülere tutsak olmuştu. Kafesi aşıp dışarıda gezip tozarken bazı kararları Ali tarafından kısıtlanmış ve çıktığı o kafese geri girip durmuştu.

"Belki Ali'ye göz kulak olmak içindir. Zarar gelmesin diye." Boğazımı temizlerken bakışlarımı çenesine indirdim.

"Yalanlara karnım tok, gözlerime bakarak konuşmanı istiyorum ve eğer gerçekleri söylemeyeceksen kalkıp Buse'nin evine gideceğim." Kaşlarımı çatıp bakışlarımızı kesiştirdim.

"Hele bir git. Gör bak ben sana ne yapıyorum." Tehdidim tehlikeli bir tavırla başını sallamasını sağladı. Bu hareketi kalp atışlarımı yerinden çıkarırcasına hızlandırırken dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Yeni taktiğin sevgi dolu bakışlarla bakmak mı? Kedi yavrusu gibi bakıyorsun." Az önceki başını salladığı o harekete bayılmıştım.

"Senden bir parça etkilendim, o yüzdendir."

Konumuz ciddi Kübra. Hemen mantığınla düşünür müsün?

"Sen alay ediyorsun demek." Hakan ayağı kalktığında koala gibi sarıldım ona. "Gidelim bakalım Buse'ye."

"Eski sevgilinin evine mi gideceksin? Boşarım seni."

"Ben seni boşayacağım. Manyak kadın. Eksik bilgileri konuşmandan sıkıldım."

"Saçmalama. Ben anlatacağım. Söz...Yani bir kısmını anlatabilirim. Kadınsal özel durumlar var." Beni dinlemeden ormandan garaja doğru emin adımlarla ilerlemeye başladı. "İnatçı herif, söz verdim ya."

"Bugün çok fazla yalana teşebbüs ettin. Sana güvenmiyorum." Hakan bir anlığına beni omzuna attığında baş aşağı sarkanken buldum kendimi. Korkunun bedenimi ele geçirmesini bekledim ama olmadı. Normalde zihnimdeki tutsak anılar nefesimi kesmeliydi. Kapatıldığım odaya sürüklenirken bu şekilde götürüldüğüm için kaygılarım tavan olurken şu an hiçbir şey hissetmiyordum.

"Siktir." Hakan beni tekrar düzeltirken endişeyle yüzüme baktı. Farkında olmadan beni omzuna atmış ve şu an hasarı kontrol ediyordu.

Bayıl Kübra.

Gözlerimi kapatıp başımı omzuna yasladım, adımları durdu. İnanması için birkaç saniyeye ihti- Kendimi tekrar baş aşağı buldum. "Yalancı kadın." Popoma sert olmayacak şekilde vurduğunda çığlığı bastım.

"İndir beni. Terbiyesiz adam." Sesim bahçede yankılanıyordu ve kime rezil olduğumu umursamayacak kadar rezildim. Popoma bir kez daha vurdu. "İki de bir vurma. Vahşi misin sen?"

"Hakan abi...Kübra iyi misin?" Asya'nın sesini duyduğumda doğrulmaya çalıştım, tekrar popoma vurdu. "Karını kimden ve neyden kaçırıyorsun?" Asya kıkırdadı. Komik mi?

Rezil olduk, baba.

"Seni Faruk'a şikâyet edeceğim. Faruk!"

"Sibel aradı. Abim çıktı." Debelenmeye ara verdim. Geldiğim zaman yemeğe yetişmişti ve onunla acil konuşmamı yemekten sonraya ertelemek istemişti. Sibel'in yanına gitmişse onunla ilgili bazı yeni bilgileri bilmesi gerekmez miydi?

"Savaşmaya ara mı verdin?"

"Sen savaş görmedin. İndir beni Karanbey." Çığlığı bastığımda kalçam araba koltuğuyla buluştu. Aniden ters döndüğüm için başım dönüyordu. Kafamı koltuğa yaslarken birkaç saniye gözlerimi kapattım. Hakan, şoför tarafına kadar baş dönmem hafifleyerek son buldu.

"Arabana kusacağım."

"Faruk'un arabası." Gözlerimi aralayıp ona baktığım dikkatle yüzümü inceledi. "İyi misin?" Az önce omzuna atan o değilmiş gibi nazikçe sormuştu.

"Az önce omzuna attın beni. Travma yaşıyorum." Sesimdeki alay dolu tını, başını çevirmesine ve gülüşünü gizlemesine neden oldu.

"Öldürmeyen travma güçlendirir." O acı değil miydi? Hakan'ın Türkçesi de benimki gibi yoktu.

"Ben sana her şeyi anlatacaktım. Niye Buse'ye gidiyoruz ki? Hem beni eski sevgilinin evine nasıl götürmeye kalkarsın. Kırılıyorum bak." Yalandan kırgınlıkla konuştuğumda arabayı bahçe kapısından geçirip yola koyuldu.

"Buse'yle kanka olan sensin."

"Değilim." Kemerimi takarken Hakan'ı vazgeçiremeyeceğimi artık kabullenmiştim. Buse'nin uçağa binip gitmiş olmasını dilemekten başka şansım yoktu.

"Kapısına koruma bırakacak kadar endişeleneceğine göre kanka olduğunuzu düşünüyorum. Ne konuştunuz?" Hain Fatih. İlk fırsatta topuklarına sıktıracaktım. "Ali'yle bağlantıları ne?"

"Hakan bugün gitmeyelim. Hem ben sinirlendirdim Buse'yi. Beni görürse öldürebilir."

"Kimse karıma dokunmaz." Direksiyonu sola doğru hareketlendirdi. "Sen her şeyi anlatmıyorsun diye gidiyoruz."

"Ben anlatırsam gitmez miyiz?" Başını ağır ağır salladığında birkaç saniye duraksadım. Bir şeyleri bilmemek de bilmek de onda aynı etkiyi yapıyordu. "Buse'nin gitmesine engel olmayacaksın o zaman." Bunu yapmayacağını bilsem de içgüdüsel sormuştum.

"Buse'nin kalmasını isteyeceğim bir nedenim yok." Göz ucuyla bana baktı. "Gidiyor mu?" Bunu merak ettiği için değil de anlamaya çalışıyormuş gibi sormuştu. Başımla onaylayıp öğrendiklerimi anlatmaya başladım. Anlattıkça kaşları çatıldı ve sonunda arabayı sağa çekip emniyet kemerini açıp bana döndü.

"Ali onu hangi konuda tehdit ediyordu?" Takıldığı yine Ali'nin yaptıklarıydı. "Ali'nin ölmesini isteyecek kadar ne yaşattı Buse'ye?"

"Ben bunu sana söyleyeceğim. Konuşmamız burada kalacak." Buse'nin özeliydi, farkındaydım. Yine de Efe'yi anlatmak için Ali'nin şerefsizliğini konuşmalıydık.

"Tamam. Başka kime anlatacağım? Söyle." Sabırsızdı.

"Efe...Ali'nin oğlu." Hakan'ın nasıl tepki vereceğini kestiremeden aniden gülmeye başladı. Gülüşü gergindi ve her an sinirleneceğinin garantisiydi.

"Ali baba mı olmuş?" Elini yüzüne sürerken sorusunun ağırlığı altında kaldım ve nefesim kesildi. Hakan ailesi yüzünden asla baba olamayacaktı. Bu gerçeği yıllarca kendisine saklamıştı ve Ali bunu bile bilmeden Hakan'ın eski sevgilisini alçakça yollarla hamile bırakmıştı. Hakan'ın elde edemeyeceği şeylere sahip olup Hakan'dan nefret etmeye devam etmiş ve onu öldürmek istemişti.

"Bir oğlu var ve baba olmuş." Diye tekrarladı. Gülüşü tamamen silindiğinde kapıyı açıp indi. Derin soluklar alırken göğsü hareketlenip duruyor, gökyüzüne bakıp sakinleşmeye çalışıyordu. Kemerimi açıp arabadan çıktığımda bakışları bana çevrildi.

"Her şeye sahipken bana niye öfke duydu o zaman?" Buna cevap verebilecek tek kişi Ali'nin kendisiydi. Cevabı bende yoktu. Bir insan tüm bu fedakarlığı yapmış ikizine karşı niye bu kadar nefret dolu olurdu bilmiyordum. "Restorancılık benim hayalimdi! Siktiğimin lüks hayatını ben ona verdim! Geçmişim, geleceğim...Hayatımın değdiği her bir noktayı işgal etmemiş gibi hala nasıl benden nefret edebildi?!" Sesi caddede yankılanırken derin bir soluk daha aldı.

"Buse'yi tehdit etti dedin. Bu yüzden mi onun ortadan kayboluşu? Çocukları olacağını bildiği için mi?"

"Buse'nin Ali'ye söylediğini hiç sanmıyorum. Hamile olduğunu öğrendiğinde Ali'nin yaptıklarını unutmak istediği için aklına hiç o gel-"

"Ali'nin yaptıkları mı?" Sustu. Bakışlarında gelişen farkındalıkla dudakları aralandı. "O kadar da değil." Sesindeki inanç yavaş yavaş siliniyordu. "Ben...Annemin başına gelenlerin hepsini anlattım ona. Annesinin başına geleni başka bir kadına mı yaşattı?" Kaskatı kesildim. O depoda annesinin yaşadıklarını üstünkörü anlatmıştı. Boşlukları ben doldurmuştum. Karan ailesinin yaşadıkları ve yaşattıkları daima benim düşündüklerimden fazlasıydı.

"Ben tüm bunları nasıl görmedim? Nasıl fark etmedim?" Yüzündeki şaşkınlık dağılmış öfkeli ifadesi belirmişti. "Ben...Kardeşimi..." Suratını buruşturdu. "Buse benden niye yardım istemedi ki? Niye kimse bana Ali'yi anlatıp kurtulmayı denemedi ki? O piç at koşuştururken niye sustular? Ben...Ben onu durdurabilirdim. Yalnız benim değil, etrafımdakilerin de hayatını mahvetmemesi için bir yol bulurdum." Yine her şeyi ve herkesi koruyacak güçteymiş gibi kendini suçlamaya başlamıştı.

"Ali. Kayıt altına almış." Etraftaki kontrolsüz gezinen bakışları beni buldu. "Görüntülerle de tehdit etmiş." Hakan elini kaldırdı susmam için. Yol kenarına yöneldi, elini arabaya yaslayıp kusmaya başladı. Ali'nin yaptıklarına mı yoksa annesiyle depodaki anılarının tetiklenişine mi kusuyordu, bilmiyordum. Bildiğim tek şey Ali'nin yaptıkları ağır geliyordu.

Arkamızdan gelen araba mesafe bırakarak park ettiğinde kapıları açıldı. Elimle gelmemelerini işaret ettiğimde çıkmak yerine kapıyı kapattılar. Arabanın etrafını dolanıp onun oturduğu tarafın kapısını açtım, torpido da daima var olan kapalı cam şişe suyu alıp yanına gittim. Kapağını açıp ona verdiğimde ellerinde var olan o titreme hali geri dönmüştü. O ağzını çalkalarken telefonum cebimde titremeye başladı. Telefonun ekranına baktığımda Buse adı yanıp sönüyordu.

"Efendim." Telefonu kulağıma yasladım. "Alo? Buse?" Hakan bakışlarını bana çevirdi. "Alo?" Telefonun diğer ucunda sessizlik vardı. Buse tedbir amaçlı numarasını istediğimde bile hoşnutsuz davranmış, beni hiç aramayacağını düşünmeme neden olmuştu. Şimdi aramıştı ama konuşmuyordu.

Bir sorun var Kübra.

"Alo? Kötü bir şey mi var? Konuşamıyor musun?" Artık sesim endişe doluydu. Hakan şişeyi kapatırken eliyle arabayı işaret etti. Kendi tarafıma geçip oturduğum sıra Hakan çoktan arabayı çalıştırıp yola koyulmuştu bile.

"Buse ben yoldayım...Yani yoldayız. Hakan'da benimle. İyi misin? Konuşabilir misin benimle?" Arama sonlandığında Buse'yi tekrar aradım, telefon kapalıydı.

"Niye bu kadar endişelendin?" Hakan göz ucuyla bana baktığında telefonu sıkıca avucuma hapsettim.

"Özkan'ın ortağı var demişti. Ona hem Ali'yi hem Hakan'ı öldürmelisin, emri veren biri daha vardı. Kim olduğunu bilmediğini söyledi Buse. Buralardan gidecekti, ne o ortak için kendini harcayacak ne de oğlunu bu dünyada büyütecekti. Gidecekti. Bugün gidecekti." Söylediklerim kontrolsüz ve peş peşeydi. "Özkan her şeyi kayıt altına aldığını söylemişti. Sibel-" Duraksadım.

"Sibel ne?"

"Özkan'la görüşmeye devam ediyormuş. Buse onların çok yakın olduğunu ve...Özkan'ın kayıtları için Buse'nin yanına gittiğini söylemişti." Hakan küfür savururken iç cebinden çıkarttığı telefonuna kısa bir bakış attı ve kulağına yasladı.

"Faruk'un haberi var mı?"

"Anlatmayı denedim, yemekten sonra konuşuruz deyip konuşmama izin vermedi." Buse'nin oturduğu mahalleye park ettiğinde telefonu kulağından indirdi. Tekrar ekrana basıp kulağına yasladı.

"Telefonu açmayacaksanız ne sike yararsınız?" Arabadan inmesini fırsat bilip indiğimde bakışlarım ışıkları yanmayan eve çevrildi. Hakan'ın kimi aradığını daha sonra umursamayı düşünerek apartman girişine yöneldim. İkinci kata basamakları ikişer üçer çıkarken son basamakta duraksadım. Kapı aralıktı.

Hakan ardımdan merdiveni çıkıp benim aksime duraksamadan belindeki silahı çekti ve içeri girdi. Işıkları açıp koridorda sağa saptığında cesaretimi toplayıp içeri girdim ve onun aksi yönüne sola yöneldim. Oturma odasının ışıklarını yakıp etrafa baktım.

"Geçen Sibel geldi, bir buçuk hafta olmuştur. Benden Özkan'ın gizli eşyalarını nereye sakladığını bilip bilmediğimi öğrenmek istedi."

Her şey yerdeydi. Evde aceleyle bir şey aranmış gibiydi.

"Özkan gelirse veya eşyalarını bulursam onu aramam gerektiğini tembihleyip gitti."

Öğlen Buse'nin anlattıkları zihnimde yankılanırken nefes alışverişlerim hızlandı. Korumalardan birinin sesini duyduğumda bakışlarım koridora çevrildi. Koridorun sağı boydan boya kırmızı renkle boyanmış gibiydi. İzler Asya'nın Efe'yle girdiği o odaya kadar ilerliyordu.

"Yenge." Beni engellemek için önüme geçen korumanın yanından geçerken kapının arkasındaki bavulu ve puseti gördüm. Puset boştu.

"Ambulansı ara." Diyebildim. Yerdeki ıslak kırmızılığın, kan olduğunu bilmemek için aptal olmak gerekiyordu. Adımlarım kanın son bulduğu o odaya tereddütsüz ilerledi ve içeri girdim. Buse bayık gözlerle yerde yatıyordu. Hakan onun solunda yere oturmuş elini onun kanayan yarasına bastırmıştı.

"Özür dilerim." Buse derin acı dolu bir nefes aldığında suratını buruşturdu. Yanındaki diğer boşluğa oturmadan önce bakışlarım beşikte göğsü hafifçe yükselip alçalan Efe'ye kaydı. "Onun yaptıkları...Sen yapmadın. Suçlu o. Suçlu hepimiziz."

"Daha fazla konuşma." Daha yakına yaklaştığım için Buse'nin karnındaki demir parçasını gördüm. "Hayatta kalmaya odaklan. Oğlunu annesiz bırakamazsın." Bunu söylerken bakışlarını kaldırıp Efe'ye baktı, kaşları daha da çatılırken omzunun gerisinden kapıda dikilen korumaya baktı. "Ambulansı ara."

"Aradım."

"Fatih nerede?" Hakan'ın öfkeli sesi Efe'nin kıpırdanmasına neden oldu. "O nasıl fark etmedi birinin girdiğini?"

"Öldürmüşler." Hakan'ın omuzları çökerken bakışlarımı tamamen Buse'ye çevirdim. Bana bakıyordu. Beni anlamaya çalışıyormuş gibi kalan son gücüyle beni izliyordu. Kanlı elini uzattığında elini tutmak için hareketlendim. Avucuma bıraktığı her neyse görmeme izin vermeden elimi sıktı.

"Teşekkürler." Elimi bir kez daha sıktı.

"O muydu? Sibel?" Başını sallarken gözyaşı yanağından süzüldü. Hakan'ın arayarak ulaşamadığı Faruk aklıma gelince bakışlarım Hakan'ın korkuyla çevrelenmiş harelerini buldu. Buse bir kez daha elimi sıkıp elini uzaklaştırdığında başımı eğip avucuma bıraktığı şeye baktım.

Kanlı bir emzikti.

Bakışlarım şaşkınlıkla çevrelenirken kalp atışlarım ritmini şaşırdı. Titrek bir nefes almak boğazımdaki yumruya iyi gelmek yerine yumruyu daha kötü hale getirdi. "Efe." Dedi Buse. Bakışlarım ona çevrildi, oğlunun beşiğine bakıyordu.

"Efe." Oturduğum yerden kalkarken beşikte kıpırdanmaya başlayan bebeği Asya'nın tuttuğu gibi tutarak tekrar Buse'nin yanına çöktüm. Dudaklarında sevgi dolu bir gülüş belirdi, bebeği ona yaklaştırdığımda başını çevirip derin bir nefes onun kokusunu çekti.

"Kendi oğluna kendin bak." Hakan'ın sert sesi Efe'nin aniden ağlamaya başlamasına neden olurken Buse gözlerini kapattı. "Biraz daha dayan. Buse!" Buse dudaklarını kıpırdatmaya çalıştı, yapamadı. Başı sağa doğru kayarken kucağımdaki bebek de ölecekmiş gibi korku her bir zerremi sardığından korurcasına sarmalarken buldum kendimi.

Elimdeki emziği sıkıca tutarken bakışlarım Hakan'ın geri döndürmek için kalp masajı yaptığı Buse'den ayrılmıyordu.

O tıpkı Melih'te olduğu gibi hayata geri dönmedi.

Buse ölmeden önce oğlunu bana emanet etti ve ellerimde kanlı bir emzik, kucağımda feryat eden bebekle olduğum yerde kalakaldım.

🖤

 

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 20.04.2026 00:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...