

🎵 Gelevera Deresi (feat. Şevval Sam)🎵
Selammmmm. Ben geldim.
Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?
Benim yeni kitabım çıktı ve bir diğeri için taslak oluşturmaya başladım bile. Sanırım bu yıl bitmeden onu da basmak nasip olacak.
Karanbey'i sanırım seneye bu zamanlar basılı bir şekilde ellerimizde tutacağız gibi görünüyor. Daha 10 bölümümüz daha var ve bölümler uzadıkça paylaşma zamanlarımda azalmaya başladığı için ortalama yaz biter bitmez biter gibi görünüyoruz.
O zaman Enrico'ya geçeceğiz ve o bu kitap kadar uzun olmayacak. Çünkü İtalyan mafyasından yazmak istediğim üç isim var ve uzun uzun Karanbey kadar derinleşmelerini istemiyorum. (Dayanamayıp derinleştirdi.)
Karanbey final verdiği zaman buradan YILMAZ veya RASKOL kitabını yazmaya devam edebilirim. Önceden söylediğim gibi seri birden fazla mafyayı içerdiğinden ve hepsine birer hikaye oluşturursam eğer profilimdeki karmaşayı hayal gücünüze bırakıyorum. <3
Seriler birbirinin devamı olacak ve okuma sırasını güncel güncel bahsedeceğim. Hiç kafanız karışır diye düşünmeyin, beraber halledeceğiz <3
Çok konuştum. Sanırım bölüme geçme zamanı geldi.
Bölümü sindire sindire ve yorumlarda buluşarak okuyunuz <3
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
20. BÖLÜM - OYDU I
KARANBEY
Geçmiş
Adımlarım kolilerin dizildiği depoda gezinirken en ufak problemi arıyordum. Sevkiyat önemliydi ve gerçek anlamda babamın elini kolunu bağlayacak kadar güçlenmemin son adımı olacaktı. Sonrasında annemi bulup tüm bunlara son verecektim.
Her şey sorunsuz ilerlesin diye günlerdir yarım yamalak bir uykuyla geçiriyordum zamanımı. Gergin ve her an uykuya dalacak kadar bitkindim aynı zamanda.
Babamla savaşımın son adımıydı bu sevkiyat. Buradan kurtulup hayatımı başka bir ülkede geçirmek ve hayatıma her şeye, her yaptıklarıma rağmen yeniden başlamak istiyordum. Ali hayatını yoluna koymuştu ve ben gidince problem yaşamayacak kadar hayatının iplerini onun kontrolüne teslim etmiştim bile. İsterse benimle gelirdi.
Gelmeyeceğini biliyordum.
Babam için artık ilgi çekici olan yalnız bendim. O gidince de geriye kalan liderlere onun gücünü ve varlığını dağıtacak Ali’ye yaklaşmamaları için dikkatlerini para ve güçle dağıtmış olacaktım.
“Patron?” Douglas yanıma yaklaştığında başımla selam verdim.
“Her şey yolunda mı?” Etrafta kolileri kontrol eden adamlar çoktan çıktığından yalnız ben ve Douglas kalmıştık depoda. Douglas etrafta olduğu zaman daha dikkatli oluyorlardı.
“Kutuları tek tek kontrol ettiler. Doğu kanadındaki kolileri İlyas ve Güney’dekileri de Ömer kontrol etti. Eksik yok. Tüm sevkiyat tamam.” Bakışlarım o ikisini aradı, yoklardı. “Moladalar şimdi.”
“Anladım. Sen niye buradasın?” Onun maske takan yüzünü ağır ağır inceledim. Faruk’la konuşmalarını duymuştum. İtalya’ya gitmeden önce Douglas’a yanımdan ayrılmamasını tekrar tekrar söylemişti. Yanımdan her ayrıldığında başıma bir iş geldiğini düşünecek kadar takıntılıydı. “Git yemeğe sende. Son kontrolleri yapıp gideceğim.” Her ne kadar kontrolü adamlarım yapmış olsa da tekrar bakmak alışkanlıklarımdan biriydi. Onlara güvenmemekle ilgili bir durum değildi bu. Kendimden başkasına güvenememekti.
“Sen? Patron en son ne zaman yedin, diye sorsam hatırlamazsın. Gel seni kebapçıya götüreyim.” Hafifçe gülerken gergin ruh halim kademeli olarak dağılmıştı.
“Bir İtalyan’dan kebapçıya gitmek için hiç teklif almadım. Onur mu duymalıyım Doug?” Gülüşü kulaklarımı doldurduğunda iç çekip başımı sağa sola salladım. “Ali gelecek. Bir derdi var. Halledip yetişeyim sana olur mu?”
“Haddim değil ama sevkiyattan sonra mı ertelesek?” Gözlerim kısıldı. Her şeyden şüphelenecek kadar kafayı yiyordum. “Biraz kavgacı ilişkiniz var. Durduk yere dikkatin dağılmasın diye diyorum.” Haklıydı. Ne zaman Ali’yle tartışsak zihnim netliğini kaybediyor ve dağılıyordum.
“Acil buluşmak istedi. Yine onu öfkelendirecek ne bok yedim, bilmiyorum.” Ali’yle bende görüşme taraftarı değildim. Bu aralar ciddi anlamda katlanılmaz hale bürünmüştü. Nefes alsam bile ona batıyor gibiydi.
“Bu hayatı sevmiyor Patron. Peşine birilerini mi taktın yine?” Onun güvenliği için yapmıştım. Ne zaman yapsam bana çemkirip adamlarımı çekmemi istiyordu. Onu korumamdan niye bu kadar nefret ediyordu bilmiyordum. Belki de bu karanlığı ona bulaştırmamı istemiyordu. Farkındaydım. Babam gibi bu işlere bulaşmış olmamdan hazzetmiyordu.
“Bu konuda istediği kadar konuşup bağırabilir. Annemden bana kalan tek ailem o. Onun için ölürüm de öldürürüm de. Onu korumak istememi niye anlamak istemiyor? Bak bende bunu anlamıyorum.” Douglas başını ağır ağır salladığında deponun kapısını işaret etti.
“Belki onu araştırıp gözetliyormuşsun gibi hissediyordur.” Başımı sağa sola salladım. Ali’nin başı dertte olduğu zaman bana iletilmesini emretmiştim. Bunun dışında onun özgür alanına saygı göstermekten çekinmemiştim. İlyas ve birkaç adam daha onun hayatını ilmek ilmek incelerken en ufak pürüzü bana bildirmekten sorumlulardı. Geri kalan detayların olduğu dosyaları okumadan odamdaki dosyaların arasına sıkıştırmıştım. Asla okumayı da düşünmüyordum.
Sorun varsa orada ben vardım. Yoksa yalnızca hayatını yaşayan Ali olurdu.
“Ben arabada bekliyorum seni o zaman. Beraber yemeğe gidelim.”
“Bensiz yemek yiyemiyor musun sen?” Hafif alaylı bir tonlamada konuştuğumda gülüşü kulaklarımı buldu.
“Faruk beraber olduğumuzun fotoğraflarını saat başı istedi Patron. Yapmazsam konuşmaya başlayacak, biliyorsun.” Biliyordum. Faruk’un yumruklarıyla ölmek mi çenesiyle acı çekerek ölmek mi diye sorsalar ilkini seçmek en kolayı ve acısızı olurdu.
“Tamam bekle. Geleceğim.” Douglas dışarı çıkmak için hareketlenmeden önce telefonunu çıkartıp kaldırdı ve poz vermemi beklemeden tak diye fotoğrafımızı çekti. Hepsi ayrı cinsti.
“Çok açım.” Arkasını dönüp yalandan karnını ovuşturdu. “Ölüyorum açlıktan.”
“Tamam kısa keseceğim.” Elimin tersini koluna vurduğumda çıkışa doğru yürümeye başladı. Deponun aralık kapısından içeri Ali girdiği an, Douglas’ı her gördüğünde yaptığı gibi irkilerek kenara çekildi.
“İyi akşamlar ikinci Karan.” Ali kaşlarını çatsa da Doug, bunu umursamadan depodan çıktı. Daima Ali’ye ikinci Karan deyip dururdu. Her ne kadar Ali’nin hoşuna gitmese de devam ederdi. Ali birkaç kere bunu kesmesi için bana dert yansa da Doug’un birine taktığı lakabı öldürsem değiştirmeyeceğini iyi biliyordum.
Bana ilk Patron dediğinde bunu garip karşılamış, söylememesini istemiştim. Dinlememişti. Bende nasıl sesleniyorsa öyle seslenmesine engel olmaktan vazgeçmiştim. İşime de yaramıştı. Onun gibi benden daha uzun ve kaslı duran adamın bile patronu olduğumu etrafta söyleyip itaatkar davranması, herkesin dikkatini çekmiş, bu sayede işlerim sorunsuz yolunda ilerlemişti.
Benden korkuyorlardı çünkü Douglas gibi bir sol kolum vardı. Bir bakışla tereddüt etmeden karşısındakini infaz edecek kadar gözü kara, bir lafımla bağışlayacak kadar itaatkâr. Douglas Karanbey’in gücünün en önemli yapı taşıydı ve yanımda oluşundan şanslı hissettiğim adamlarımdan biriydi.
“Bana ikinci Karan demenden hoşlanmıyorum!” Ali onun ardından bağırırken yürümeye devam ediyordu. Bakışları beni bulduğunda ellerimi cebime tıktım. Yüzündeki kızarıklığa göre yine öfkeliydi.
“İkiz. Hoş geldin.” Sesim son zamanlarda onunla konuştuğum anlarda umursamaz çıkıyordu. Tıpkı şu an olduğu gibi.
“Hiç hoş gelmedim.” Ali tam karşımda durduğunda huzursuzca bakışlarını yüzümde gezdirdi. “Peşimde niye adamların var? Evimin önünde…İşimin etrafında.”
“Korunman için-”
“Kimden? Senden mi?” İlk darbesinin bu kadar çabuk geleceğini beklemediğimden duraksadım. Yine dikenlerini çıkartmıştı ve keşke Douglas’ı dinleyip sevkiyattan sonra onunla görüşseydim diye düşünmeden edemedim. Sevkiyatın gerginliği üzerimdeydi ve Ali’ye her zamanki gibi nazik davranışlarımı sergileyemeyebilirdim.
“Sorun ne?” Gariptir ki Ali’ye daima sorduğum sorum buydu. Sorunu neyse çözmek için etrafındaydım. Ne yaparsam yapayım onun sorunları asla bitmezdi. Ben sorunlarımı kendi başıma çözerken ondan bir gün olsun bana bu soruyu sormasını beklememiştim, yardımı dokunsun istemiyordum. Bu dünyadaki bir sorunuma bile uzaktan yakından yaklaşıp çözümlemesindense kendi başıma halletmeye çabalamak daha doğru geliyordu.
Ona daima ve daima ‘sorun ne’ diye sorup sorunlarını ortadan kaldırmak için çabalarken bunu takdir etmediği anlara da kızıp öfkemi kendi sorunlarımdan çıkartırdım. Etrafımdaki herkese zor zamanlar yaşattığım anların olduğunun farkındaydım. Babam sinirimi bozardı, hıncımı masadan çıkarırdım. Ali beni parçalardı, düşmanlarımın canını yakardım. Eğer bunu yapmazsam patlayacak gibi hissedip dururdum.
“Hakan ben kendimi korurum. Peşime adam takmanı konuştuk daha önce de. Babamın o evde bize yaptığının aynısını da bana mı yapacaksın?” İkinci darbe ilkinden daha az acıttı. Ne zaman öfkelense benim babamın kopyası olduğumu söylerdi. Beni babama benzetmesi yüzüme haykıracağı tüm hakaretlerden bile daha ağırdı. Biliyor ve artık bunu bile isteye yapıyor olduğunu anlıyordum.
“Daha önce de söyledim sana Ali. Seni korumak için yapıyorum ve yapacağım da.” Ali elini yüzüne sürerken öfkeli bir soluk aldı.
“Senden bunu istemiyorum. Gitgide paranoyak olmaya başladın. Babamın yolundan gitmek istediğin için beni niye kendinle aynı karanlığa çekiyorsun.” Bunu yapmıyordum. O karanlıkta yalnız savaşıp onu tüm bu pislikten daima uzak tutuyordum.
“İkide bir babama benzediğimi ima edip durma!” Sabrımın sınırındaydım ve bu sefer ona karşı anlayışlı halim defolup gitmişti.
“Aksini mi düşünüyorsun?” Eliyle etrafındaki kolileri işaret etti. “Silah kaçakçısısın. Babam Ruslara sen İtalyanlara çalışıyorsunuz. İkiniz de katilsiniz.” Katil derken gözlerindeki o bakışı çok iyi biliyordum. Her aynaya baktığımda kendime aynı bakışlarla bakardım. Ona annemi öldürdüğümü söylediğim zaman bana bağırdığı zamanki gibi bakıyordu gözlerime.
Annemin katiliydim.
“Bunu ne zaman keseceksin?” Sesimdeki çaresizliği iliklerime kadar hissetmekten nefret ediyordum. Bana kendimi bok gibi hissettirmesinden nefret ediyordum.
“Neyi?” Tam karşımda durdu. Hala daha sorabiliyorsa bana söylediklerinin canımı yaktığının farkında bile değildi. Belki de hiç umursamıyordu.
Annemin ölümü yüzünden canımı tekrar tekrar yakmayı bırakmalıydı. Ben her sabah aynada yeteri kadar cezamı çekiyordum. Yıllar geçmişti ve bir gün olsun o depoda yaşanılanları unutamamıştım. Her gün, her bir detayını tekrar tekrar yaşayarak rüyalarımdan uyanıyordum. Üzerine Ali’nin bu konudaki tavrı…Bende annemi kaybetmiştim. Kaybeden yalnız o değildi ki.
“Anneni kaybeden yalnız sen değilsin. Babası bok gibi olanda. O evde senden çok daha fazla acı çektim. Çoğunun nedeni sendin. Yanlış anlama. Senin önüne siper olurken bana borçlandığını falan düşünme.” Öyle düşünmüş olsaydım Ali’nin, ömrüm boyunca benim hayatımı yoluna koyması gerekirdi, suçlaması değil. “Kardeşimi korudum ve tekrar olsa tekrar önüne siper olurum.”
“Annemi kaybeden yalnız ben değilim ama annesi öldürülen yalnız benim.” Üçüncü darbe ilk ikisinden çok daha canımı yaktığı için nefesim kesildi. Kazayla da olsa onu öldürmüştüm. Bunu hiçbir zaman inkâr etmemiş, kaza olduğu için vicdanımı rahatlatmaya çalışmamıştım. Ali’ye anlattığım günden beri beni rahatlatmasını da beklememiştim. Yine de bu konuda bu denli acımasız davranmasını kaldıramıyordum.
“Babam annemin hayatını mahvetti, sense canını aldın. Üzerine bu aptal kahramanlığa büründün. Ne zaman göreceksin? Ne zaman durmayı planlıyorsun?” Babamı alt ettiğim gün duracaktım. Sadece Ali yoktu. Faruk ve Asya’nın da bana ihtiyacı vardı.
“Babama karşı savaştıkça kaybettiğimizi görmüyor musun?” Elini iki yana açtı. “Onu kışkırtmayı kes!” Kaşlarımı yavaşça çattım. Anneme yaptıkları yüzünden babamdan nefret ederken aynı zamanda ondan deli gibi korkandı. Şimdi karşıma geçip beni suçlayıp aniden her şeyi, onca emeği bırakmak mı istiyordu?
“Annem yaşarken, biz o evde büyürken, canımızın yandığı her anı veya yaşadıklarını ne çabuk unuttun? Tüm bunların bedelini ödetmek isteyen sen değil miydin?” Bu yüzden yine onun önüne geçip attığım adımlarım onu tehlikeli bu hayattan korumak amacıylaydı. Babamla savaşamazdı ve hemen yenilirdi. Ben yapabilirdim. Gönüllü olmuştum.
“O zaman on yediydim. Öfke doluydum.”
“Bende on yediydim!” Derin bir soluk alıp verdim. “Otuz bir yaşındayım Ali. Senin gibi. On dört yıldır bu siktiğimin hayatındayım. Pes edecek ne yaşadın lan?!” Ali bir adım gerilirken yüzündeki bocalamanın nedeni ona sesimi yükseltmek istediğim her zaman arkamı dönüp çekip gitmiş olmamdı. Artık o üzülmesin diye içime atmaktan bunalmıştım.
Ben de bir insandım ve geçmiş beni de deli gibi yakıyordu.
“Annemi ben öldürdüm.” Başımı salladım. “Babamın bile beceremediği şeyi aptal bir kahramanlıkla başardım. Hayatımdaki en tiksindiğim başarım bu.” Kalp atışlarım kulaklarımda atıyor gibiydi. “O depoda sen yoktun. Annemin çektiği acıları görmedin. Pes edecek ne yaşadın?! Korkup saklandın her seferinde…Ne pes etmesi? Azra Karan’ın çocuğuyuz biz. O pes etmedi. Edemezsin.” Ellerimi cebimden çıkarırken şakaklarıma sürdüm. Sabrımı fazlasıyla zorluyor ve sinirimi bozuyordu.
“Pes etmeyeyim. Haklısın. Peki ne zaman duracağız? Sen ölünce mi? Yoksa ben ölünce mi?” İrkildim. “Belki kazayla ikimizden biri, diğerini vurur.” Bu dördüncü ve en ağır darbeydi.
Gerçeklere gözünü kapatan aptal bir adam değildim. Gerçekleri bilmekle duymak arasında derin bir uçurum vardı ve şu an o uçurumdaydım. Öfkeyle soluk alıp verirken yıllardır geçip gitmeyen o hıçkırıklar kulaklarımı doldurdu. Annem o depoda bir kez olsun bağırmamış veya sesli bir şekilde ağlamamıştı ama ben onu duymuştum. Zihnime de kazınmıştı.
Karşımdaki adam benim kardeşim, kanım, ikizimdi. Yine de bana en acımasız davranmasına izin verdiğim tek kişiydi. Gözlerim yanarken bakışlarımı etrafta gezdirdim. En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum ve Ali’yle biraz daha konuşursam yakın bir zamanda ağlayacağım kesindi.
“Defol git Ali.” Ali pişman olmuş gibi gözlerini açıp kapatmıştı. Arkamı döndüm ve boğazımda oluşan yumruyu geçirmek için defalarca kez yutkunmaya çalıştım, geçmedi.
Annemi ben öldürmüştüm.
Sesli dile geldikçe nefesimi kesen ve omuzlarımdaki yükü arttıran bu gerçek benim kara lekemdi. Ne etrafımızdaki adamlar umurumda ne de bu siktiğimin mafya dünyası. Babamın pişman olmasını istiyordum. Diz çöküp yalvarmasını, gözyaşı dökmesini, yaptıklarının acısını yaşamasını… Annem o depoda benim için güçlü kalmıştı. Ben oradayım diye ağlamamıştı, ona bakmadığımı ve duymadığımı sandığı anlarda gözyaşı dökmüştü yalnızca.
Annem, babamı yok etmek için kirlenmeme değerdi. Bu dünyanın bir parçası olup her şeyi yerle bir etmeme öyle bir değerdi ki geçmişe dönmek istesem onu babamdan kurtarırdım. O zamanlar farkında olmadığım ama şimdi anladığım o yardım isteyen gözleri anlayıp onu kurtarırdım. Onu babamdan korumak için daha önce Karanbey olurdum.
Ali asla beni anlayamazdı çünkü korkaktı ve o depoda yaşananlara şahit olmamıştı.
“Haka-“
“İsmimi söyleme!” Bağırışım depoda yankılandığında ona baktım, Ali kaşlarını çattı. Artık ismimi söylemesi canımı sıkıyordu ve onun da söylemesini istemiyordum.
“İsmini söylemeyeyim. Geçmişi konuşmayalım. Gelecekle ilgili fikir de belirtmeyeyim. Daha kimi kaybedeceğiz? Sıradaki kim? Sen, Faruk, ben? Ne zaman duracaksın? Sen bir bombasın. Karanbey ölüm getiriyor. Görmüyor musun?” Nefes nefese konuşmasına ek olarak delirmiş gibi güldü. “Babam gibi olman yetmedi mi? Ne istiyorsun Hakan?!”
“Öfkemin bitmesini.” Babama, mafya dünyasına, raconlara… Özellikle de kendime…
“Eğer Karanbey oluşun yüzünden ölürsem annem gibi işte o zaman sakın mezarıma gelme. Öfken falan bitmeyecek. Hepimizi bitireceksin ama öfken asla bitmeyecek. Çünkü Karanbey öfkenle şekillendi. O öfken sonunda bizi öldüre-” Cümlesinin devamını getiremeden önce bir patlama sesi kulaklarımı buldu.
Sırtım duvara çarpacak şekilde savrulduğumda etrafı toz bulutu sardı. Kulaklarım çınlarken bedenimi saran sıcaklıkla gözlerim ağırlaştı.
Sanırım Ali’nin cümlesinin devamını zihnimde tamamlamıştım. Sonunda o öfkem ve hırsım bizi öldürecekti ve haklıydı, ölüyorduk.
KÜBRA
Günümüz
Yanan depoya bakarken Faruk kıpırdayamayacağımı anlamış olacak ki depoya koştu. Yerden kalkmaya çalıştım, dizlerim tutmadı. Elimi göğsüme yaslarken tek bir şey diliyordum. Hakan’ın o depodan sağ çıkmasını…
Faruk deponun kapısına yetişemeden içeriden alevlerin arasında iki kişi belirdi. Bu tüm bedenime enerji verirken yerden doğruldum. Ferhat Yılmaz, Burhan’ı deponun dışına taşırken alnından akan kanı gördüm.
Depoya koşuştururken Ferhat’ın Burhan’ı yere yatırıp nabzını kontrol etti, yüzünde endişe dolu bir ifade vardı. Faruk içeriden çıkarken bedenini sürüklercesine çıkarttığı Douglas’ın başı baygınca sağa sola savruluyordu.
“Hakan yok. İçeride göremedim.” Faruk’un endişeli ses bedenimi saran adrenalinin kaynağıydı. Onun yanından geçerken Faruk durmam için bağırsa da onu dinlemeden depoya girdim. Douglas buradaysa Hakan’da onunlaydı. Sıcaklık etrafımı sararken burnumu is kokusu doldurdu.
“Hakan!” Kolumla burnumu kapattım, gözlerimi kısarak etrafa bakındım. Özkan devrilmiş sandalyede bağlı duruyordu ve alnının ortasında siyah bir nokta vardı. İnfaz edilmişti, umurumda bile değildi. Hakan’ın adını çığlık atarken etrafımdaki alev ve dumanlardan onu göremiyordum. Ciğerlerimi yakan duman yüzünden öksürmeye başladım. Çok büyük bir depoydu.
Douglas onunla çıkmıştı evden, ölse onu yalnız bırakmazdı.
“Hakan!” O sıra onu gördüm. Arkadaki alevlerin arasında dumandan görünmeyecek kadar gizlenmişti bedeni. Yanan masanın yakınındaki duvara savrulmuştu. Yanına koşup diz çökerken onu çekmek için uzandığımda elim masaya değdi. Elimi çekerken canımın yanışı için birkaç saniye duraksadım.
“Seni kaldıramam.” Tekrar uzanırken yanaklarına hafifçe vurdum. “Uyan lütfen. Uyan.” Kıpırdamadan dururken hıçkırıklarımı bastırdım. “Uyan dedim.” Elimdeki acı, Hakan’ın yaşayıp yaşamadığından emin olamayışım zihnimdeki kaygı dolu bulutunu büyütüyordu.
“Kübra!” Faruk’un sesini duyduğumda omzumun gerisinden baktım, girişten içeri girmişti ve bizi görmesi için benim gibi deponun içine girmesi gerekiyordu. “Kübra!”
“Buradayım.” Dumandan güç bela görüyordum onu. Oturduğum yerden kalkıp Hakan’dan birkaç adım uzaklaştım ve beni göreceği yerde durdum. Hakan’dan daha uzağa gitmeye niyetim yoktu. Bakışları beni bulduğunda ileri adım attı. Büyük çatırtı ardından aniden çatıdan düşen parçalar, onu görmeyeceğim şekilde ikimizin arasına düşmeye başladı. Alevler büyürken geri çekilip girişi kapatan alevlere korkuyla baktım. Kapana sıkışmıştık.
“Kübra iyi misin?” Endişeli ses tonuyla Faruk’un üzerine bir şeylerin düşmediğinden emin oldum.
“İyiyim.”
“Dumandan göremiyorum. Doug sersem bir şekilde Hakan’da içeride, dedi. Yanında mı?” Öksürürken Hakan’ı dürttüm.
“Buldum onu. Baygın.” Tekrar çaresizce Hakan’ın yanına oturup öksürüklerimi bastırmaya çalıştım.
“Uyan Hakan.” Neyi nasıl yapacağımı bilmeden dalmıştım içeri. Hakan’ın varlığının iyi olduğunu düşmek isteyerek yaptığım bu hamleden pişman değildim ve onu yalnız bırakmadığım için bundan memnundum. “Buradan çıkamayacağız.” Etrafımdaki alevlere bakarken başımı sağa sola salladım. Kapana kısıldıysam ve etraf klostrofobik hissettirse de onunlaydım.
“Arka kapı var. Deponun etrafını dolanacağım.” Yaralı olmayan elimle Hakan’ın yanağını dürtmeye devam ettiğimde omzuma dokunana elle çığlığı bastım. “Kübra?!” Faruk’un uzaktan gelen sesiyle başımı kaldırdım. Tanımadığım bir adamdı. Eğilerek Hakan’ın nabzına baktığında bakışları beni buldu.
“O yaşıyor, buradan çıkmazsanız öleceksiniz.” Aksanlı Rusçasının ardından eğilip Hakan’ı omzuna atıp yerden kalktı. “Hadi.” Buradan kurtulacaksak ona güvenebilirdim. Yerden kalktım.
“Faruk? Çıkıyoruz. Sende çık.”
“Ne demek çıkıyoruz?” Duman genzimi yakarken öksürdüm son kez.
“Çık depodan. Dışarıda görüşürüz.” Arka kapıya yönelen yabancıyı takip ederken dışarı çıktığımız an depodan uzak bir kenara Hakan’ı bıraktı. Hakan’ın yanına çöktüğüm an temiz havayı içime çekmeye başladım.
Alevlerin sardığı depo son bir patırtıyla tamamen çöktüğünde bizi dışarıya çıkaran yabancıya minnettar dolu hissediyordum. “Sen kimsin?” Göz ucuyla yabancıya bakarken Hakan’ın öksürük krizine girdiğini gördüm. Şükürler olsun.
“Antonio.” Kim? Gözlerimi kısarak ona tamamen baktığımda başıyla Hakan’ı işaret etti. “Capo ikinize göz kulak olmam için beni burada bıraktı. Bu durumu ona bildireceğim.” Melih.
“Teşekkür ederim.” Hıçkırıklarım dudaklarımdan sıyrılırken Hakan’ın sırtına yaralı olmayan elimi yasladım. Az önce yanan bir depodan kıl payı kurtulmuş olmanın ve buraya gelmeden geçmişle ilgili öğrendiklerimin duygusallığını kontrol edemiyordum.
“Hakan iyi misin?” Hakan öksürüklerine ara verirken sır üstü yuvarlandı, gözleri titreyen aralandığında avucumdaki yanan tenim de kaygılarım da silinip gitti. Yanağına dokundum. “Bir şey söyle kocam.” Sesim titriyordu. Sanki iyi olduğunu söylerse her şey yoluna girecekmiş gibiydi.
“Kübra.” Uzakta bir yerde Faruk’un bağırışını duydum. Hakan oturur pozisyona geldiğinde bizi çıkaran Antonio çoktan ortadan kaybolmuştu bile. Hakan’ın bakışları depoyu bulduğunda bedeni kaskatı kesildi.
“Yılmazlar…Doug içeride.” Yerden kalkmaya çalışırken onu durdurmak için omuzlarından tutmaya çalıştığım an canım yandığı için acıyla inledim. Avucumdaki yara üzerindeki kıyafete temas ettiği an acısı katlanarak büyümüştü.
“Ferhat, Burhan’ı çıkardı. Faruk’ta Doug’ı.” Bakışları avucumdaki yarayı bulduğunda kaşları çatıldı.
“Aptalca davranıp yangının içine mi girdin?!” Niye bana bağırıyordu ki? Onun için endişelenmiştim ve kendimi yangının içinde bulmuştum.
“Bana bağırma.” Onun adını bağırmaktan ve duman solumaktan boğazım yandığı için sesim kısık bir tınıda sıyrılmıştı dudaklarımdan. Elimin tersini yanağıma sürerken çenem titremeye başladı. “Ben içeri girmeseydim.” Dudaklarımdan sıyrılan hıçkırığa engel olamadım. “Mezarına mı gelecektim?” Yanan ve çökmüş depoya baktım. “Yanmana izin mi verseydim?”
“Evet öyle yapmalıydın.” Bunu fısıldarcasına söylediğinde ağlamaya başladım. Nasıl izin vermemi beklerdi? Hayatındaki insanlar ona nasıl acımasız davranmıştı ki kendisine acımasız olmuştu?
“Canın yanıyor mu?” Sesi az öncekine nazaran daha yumuşaktı. Başımı onaylarcasına sallarken avucumdaki yaradan ziyade az önce onun öleceğini düşündüğüm için canım yanıyordu. Onu kaybetme düşüncesi ve ölürken bile kardeşinin itliğinin hayal kırıklığının yaralarıyla yitip gitmesi ihtimali…
“Niye hemen uyanmadın ki? Ödüm koptu.” Bakışları avucumdaki yaradaydı. Gözlerini kaçırıyordu ve başı öne eğilmişti.
“Canın yanıyor mu, moya zhena?” Bana Rusça ‘karım’ dediği zaman ona cevap verdiğimi bildiği için böyle seslenmişti.
“Yanıyor.” Kafasındaki ıslaklıkla üzerimdeki kazağı çekiştirip çıkarttım. Montumu çıkartıp altına kat kat giydiğim kıyafetten en üste olan kazağı çıkarttım ve başındaki yaraya bastırmadan önce montumu giydim.
“Senin canın yanıyor mu?” Cevap vermedi. Suskundu. “Sen buradasın ve iyi olacağım. Evimize gidelim.” Bakışlarını sonunda kaldırdığında gözlerinde az önceki öfkeli bakışın yerine utanç gördüm. Ali’nin yaşattıkları karabasan gibi üzerimize çökmüştü ve tarih tekerrür edip tekrar onun olduğu deponun patlamasını yaşatmıştı. Bugün fazlasıyla hassas bir ipteydik.
Hassas bir ipteydi.
“Kübra.” Faruk yanımıza çöktüğünde endişeyle önce beni sonra Hakan’ı seyretmeye başladı. “İyi misiniz? Hakan?” Hakan’ın kaşları tekrar çatılırken bakışları buz gibi bir ifadeyle Faruk’a çevrildi. Hakan’ın yıllarca sahip olduğu koşulsuz ve çıkarsız o dostluk yine Ali tarafından baltalanmıştı.
“Onu eve götür.” Yerden kalkarken elime baktı son kez. Onunla ilk tanıştığım zamanlarda olduğu gibi duvara tosladığımı hissediyordum. Ali hafızamı tahrip etmiş, onu kandırmıştı. Kendini benden uzaklaştırıp kendisini mi cezalandırıyordu, beni mi? Cezasını bize mi kesecekti?
“Gidelim, Faruk.” Yerden kalkarken burnumu çektim. Artık duvara toslamaktan sıkılmıştım. Duvarı yıkıp gelmesi gereken oydu. Gitmeden son kez bedeninde bir yaranın olmadığını anlamak için onu inceledikten hemen sonra arkamı dönüp ondan uzaklaşmaya başladım.
Hakan, Türk mafyasının güç savaşlarının olduğu o karanlığa tutsak olduğunu düşünmüştüm bunca zaman. Artık öyle olmadığını görüyordum. Hakan, Ali’nin manipülasyonları ve yalanlarına tutsaktı. Belki de her ikisine de. Hatta o doğup büyüdüğü eve tutsaktı, orada yaşanan her bir kötülüğe. Karan soyadı onun kafesiydi ve gücüne güç katarken kafesini kırmış olsa da günün sonunda o tutsak olduğu kafese kendi özgür iradesiyle giriyordu.
Arabaya bindiğimde avucumdaki yanığa bakıp ağlamaya son vermek için birkaç saniye derin nefes alıp verdim. Etrafta olan biteni veya Asya’yla Faruk’un konuşmalarını algılayamıyordum. Douglas ve yaralı her kim varsa peşimizden gelen araçla gönderilmişti.
Bakışlarım çökmüş ve yanmaya devam eden depoya takılı kalırken çenem bir kez daha titremeye başladı. Hakan aylar öncesinde yaşadığını tekrar yaşamıştı. Kendisine geldiğinde depodaki diğerleri için endişelenmesi bu yüzdendi. Ona Ali’nin onu öldürmek için o ekipte olduğunu söylemişler miydi bilmiyordum. Gerçi izlediği videoda kardeşinin ona söylediği yalanlar ve arkasından çevirdiklerine şahit olmuştu. Bu yüzden mi gözlerime bakmaktan utanışı?
Azra Karan, Ümit’le savaşına o kadar odaklanmıştı ki oğlunun acılarına göz yummuştu. Kendi kararıyla evlendiği adam onun düşmanı olmuştu. Hakan onu kurtarırken kazayla canını almıştı. Son nefesini verirken bile oğlundan önce Ümit’in canını yakmak için gözlerini Hakan’dan esirgeyerek Ümit’e çevirmişti.
Ali Karan, ona daima fedakârlık yaparak hayatını karanlığa boğmuş ikizinin ölümünü planlamıştı. Nankörlüğü gözünü karartmıştı. Ölümü yine ve yeniden Hakan’ın omuzlarına yüklenen yük olmuştu.
İkisi de ölmüştü ve bencillikleri Hakan’ın boynuna dolanmış halattı, nefes aldığı sürece aldığı nefesleri haram etmişlerdi ona. Şimdi Hakan’a arkamı dönmek onlar gibi onun acılarını görmezden gelmekmiş gibi geliyordu. Her ne kadar beni itse de aramıza duvar da örse o benim ailemdi ve benim ona olduğum kadar onun da bana ihtiyacı varken diğerleri gibi gidemezdim.
Eve falan gitmek istemiyordum.
“Eve gidemem.” Fısıldayarak konuşurken Hakan’ın acısını ve hayal kırıklığını buradan hissedebiliyordum. Beni tekrar itip aramıza duvar örmesinden de acılarını yalnız başına çözmeye çalışmasından da bıkmıştım. Arabadan inerken yavaşça yanan depoya adımlamaya başladım.
Hakan’ın sol kolunda var olan yaralara elini sürterek yanan deponun arkasından çıkıyorken yüzündeki ifade paramparçaydı ve deponun yanışını seyrediyordu. Bana gitmemi söylediğinde ifadesiz çehresi kırgınlıkla çevrelenmişti. Araba yolun gerisinde park halinde olduğu için gittiğimizi düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden mi yüzündeki acıyı gizlemiyordu?
Hakan’ın bedeni titrerken yere oturup yanan depoya dikti bakışlarını. Kalbim onun için ağrıyor ve onu sarıp sarmalamak istiyordum. Onun yanında yere oturduğumda ne olduğunu anlayamadan yakamı tutup boğazıma hançeri yasladı. Tıpkı mezarlıkta tanıştığımız gün olduğu gibi arkasından yaklaşan bir tehdit sandı beni. Kimseye güvenmeyen adamın güvendiği kim varsa onu sırtından bıçaklamıştı. Boynumdaki hançeri onun savunma mekanizmasıydı. Artık hançerinin onun bir parçası olma nedenini daha iyi anlıyordum.
Hakan içten içe en yakınındaki kişilerin ihanetinin geleceği günü bekliyordu.
Onu engellemek için hiçbir hamlede bulunamadan hançeri indirdi. Gözleri kıpkırmızıydı. “Özür dilerim.” Bakışları depodan gözlerime kaydı. “Özür dilerim, Karım.” Ne için özür diliyordu bilmiyormuş gibi tekrarlayıp duruyordu. Hançeri elinden kayıp asfaltta düştüğünde Hakan tekrar sol kolunu tutup suratını buruşturdu.
Tekrar beni gönderecek gücü kendinde bulamamış olacak ki gözlerini kapatıp dudaklarını birbirine bastırdı. Dağılışını bastırıyordu. Uzandım ve dudaklarımı göz kapaklarının üzerine tek tek dokundurdum.
“Seninleyim.” Sol gözünden iki damla yanağına süzülürken gözlerini araladı.
“Olmamalısın.” Sesi boğuktu. “Babam seni hapsetti. Annem seni hapseden Haldun’a yalvardı. Ali…” Titrek bir nefes aldı. “Ali…” Cümlesinin devamını getiremeden dudaklarından sıyrılacak ağlayışı bastırdı.
Hakan Karan onu tanıdığım ilk andan itibaren ilk kez bu denli çaresiz ve yıkılmış görünüyordu. Faruk’un saldırıya uğradığı zamandan bile daha fazla acı çekiyordu.
“Haftalardır onu öldüreni ararken o ekibin lideri olduğunu öğrenmek…Ona ihanet etmemiş olsaydılar beni öldürecekti. O yaşamadığı her saniye onunla toprağın altında gömüldüm ben. Onun değil, kendi üzerime toprak attım ben.”
Ali’yi öğrenmişti, onu öldürmeye çalışan ekipten biri olduğunu biliyordu artık.
“Senin hafızanı da alan o. Etrafım düşmanlarla çevrilirken kendi kanım en büyük düşmanımmış. Ben bunu görmeyecek kadar aptalın tekiyim.” Yaşlı gözleri depoda gezinirken suratını buruşturdu. “Canım çok yanıyor.”
“Biliyorum.”
“Kübra.” Başını eğdi. “Özür dilerim.”
“Bende özür dilerim Hakan.” Kardeşin şerefsizin teki olduğu için… Annenin babanla olan savaşını senden çok daha fazla önemsemesi için… Babanın durmak bilmeden kolunu kanadını kırmak için an kollaması için.
“Seninleyim.”
“Biliyorum.” Alnımı alnına yasladığımda suratını bir kez daha buruşturup gözlerini kapattı. “Biliyorum.” Yüzüne baktığımda kendini tutuyorsa ona sarılırken yüzünü gizleyebilirdi. Kollarımı omzuna sararken yüzünü boynuma gizlediğim an ara sıra dudaklarından dökülen iç çekişleri eşliğinde ağlayama devam edişine izin verdim.
“Sana bunu yaşatanlar adına özür dilerim.” Fısıltım titreyişlerini arttırdı. Ondan kimsenin özür dilemeyeceğini bilmek ruhumu parçalıyordu. Ondan özür dileyecek olanlar toprağın altındaydı ve hiçbir özür ona hayatını geri vermeyecekti.
“Hayatıma girdiğin için teşekkür ederim, Kocam.” Hiçbir özür onun hayatını aydınlatmayacaktı. Ali ve Azra Karan tekrar dirilse ve Hakan’ın kalan ömrü boyunca özürler dileseler de hiçbir şey değişmeyecekti. Bu yüzden teşekkür etmek en doğrusuymuş gibi geliyordu. Varlığını görmezden gelip yok etmeye yemin etmişlere inat varlığına teşekkür etmek yapabileceğim tek şeydi.
Ne zamana kadar öyle kaldık bilmiyorum, Faruk’un sessizce yaklaşırken başını salladı. Gitmeliydik. Geri çekilirken Hakan hızla elini yüzüne sürdü. Yüzü kıpkırmızıydı. Gözyaşlarını silişi ağlamış olduğunu gizlemiyor, yüzü kendini ele veriyordu.
“Yaralandın.” Bakışları sersemlemişçesine elimi bulduğunda yerden kalkıp sağlam elimi ona uzattım. Depodan çıktığımız zamanda görmüştü yaramı, şu an sanki yeni fark ediyormuş gibiydi.
“Evimize gidelim.” Yerden kalkarken yaralı elimi avucuna çekti. Kaşları yavaşça çatıldı. “Sakar bir kadın olduğumu biliyorsun.” Boştaki elimin işaret parmağını kaşlarının ortasına bastırdım. “Yeni bir şey değil.” Elimin acına biraz daha dayanabilirdim. Hakan’ın hissettiği ihanet dolu o tatsız acı kadar canım yanmıyordu.
Onun koluna girip arabaya yönelmemizi sağladığımda adımları hareketlendi. Faruk’a bakmadan bakışları önümüzdeki yola odaklanmıştı. Faruk’un neden ondan Ali’yi sakladığını daha iyi anlıyordum. Hakan yıkılmıştı. Ali’nin ölümünden kendini suçlamasından daha kötüsü varsa o da yıllarını harcadığı ikizinin onu öldürmek için an kolladığını ve ondan nefret ettiğini duymaktı. Babası ondan nefret ediyordu ve buna sevgisini verdiği kardeşinin de dahil oluyor olması Hakan’ı yıkmıştı.
Arabaya girdiğimizde Faruk, diğer arabayı kullanmak için bizle aynı arabaya binmedi. Bahanesi buydu. Nedeni Hakan’ı daha fazla rahatsız etmemekti. Gözlerinde görmüştüm bunu.
Eve gelene kadar Hakan’ın yüzündeki kızarıklık silinmiş yerini gergin Karanbey maskesine bırakmıştı. Arabadan inerken sertçe etrafındaki adamları inceleyip yaralı olmayan elimi tutup eve yönlendirdi bizi.
“Hakan abi.” Adımları duraksadı. Asya onun etrafını dolanırken kollarını beline sardı. Hakan irkilse de başını eğip baktı kendisine sarılana. “Ben seni seviyorum.” Boştaki elini Asya’nın sırtına yasladı. “Abimi senin yerine bir güzel döveceğim. Söz veriyorum.” Hakan’ın elini bırakamadan Asya geri çekilip Hakan’ın yanağına öpücük kondurdu. Karanbey maskesi düştü ve Hakan, Asya’nın saçını nazikçe okşadı. “Beni güvende tutup özgürce yaşamamı sağladığın için teşekkür ederim. Sen olmasan abim ya kendisini ya beni öldürtürdü.”
“Bunu abine söyleme. Kırılır.” Kendi paramparçayken bile etrafındaki insanların kırılışını ve yaralanma ihtimalini düşünüyordu.
“Söylemem.” Asya dudaklarına hayali bir fermuar çekti. “Söz. Ama sende söz ver.” Hakan devam etmesi için tek kaşını kaldırdığında Asya ona, abisine sevgi dolu baktığı gibi bakmaya başladı. “Siktir edeceksin. Her şeyi ve hepimizi.”
“Abin gibi ağzın bozuk.” Asya omuz silkerek “Söz ver.” Dedi. “Biraz da bencil olan sen olacaksın.”
“Söz baş belası. Ayrıca abini sinir etmek istiyorsan kazayla çaylarını çöpe dök.” Asya’nın yanağını sıkıp göz kırptı.
“Abim geldi.” Asya arkamızdan gelen arabaya yöneldiğinde Hakan derin bir soluk aldı ve ellerimiz ayrılmadığından beni beraberinde çekerek eve yöneldi. İçeri girdiğimizde revirin olduğu kapıyı açtı ve içerideki yataklardan birine oturttu beni. Dolapları karıştırıp ihtiyacı olan malzemeleri yanımdaki komodine dizerken dikkatli ve kontrolü ele geçirmiş ruh halindeydi.
“Avucunu nasıl yaraladın?” Onu bulduğumda yandığını söylemek istemiyordum.
“Depodaki sakarlıklarımdan biri. Bilmeni isterim ben sakarım.” Sandalyeyi önüme çekip avucumu kucağına aldı ve pansuman yapmaya başladı. Sessizdi ve hareketleri canımı yakmamak için yavaştı.
“Umarım iz kalmaz.”
“Kalabilir. Hoşuma gider.” Cümlemden hoşlanmamış olacak ki kaşları çatıldı. “Sendeki izler sana yakışıyor diye mi istemiyorsun? Bana seninkilerden daha çok yakışmasını istemediğinden kıskançlık yapma.” Olayları yumuşatarak daha az kırıcı hale getirmek bizim rutinimizdi ama karşılık vermeden işine devam etti.
Hakan derin bir sessizliğe bürünmüştü. Bundan hiç hoşlanmıyordum.
Sağlam elimi saçlarına daldırıp şefkatle okşamaya başladığımda yavaşça yutkundu. Avucumdaki yarayı umursadığını biliyorum, ancak benim umursadığım onun ruhundaki yaralardı. Kimsenin görmek ve sarmak istemediği o yaraları görebiliyordum.
Hakan’ın başındaki ufak kesik dışında fiziksel hiçbir yarası yoktu, ruhu oluk oluk kanıyordu.
“Toz toprak içinde kalmışsın. Banyo yapmalısın. Sonra yaralarınla ilgileneceğim bende.” Başını aşağı yukarı salladı. Avucumdaki yarayı kapatmak için elimi sararken saçlarındaki elimi ensesinden omzuna kaydırdım. Eğilip alnına dudaklarımı değdirdiğimde eli durdu.
“Sözler Kocam. Aynı zamanda gözlerini istiyorum.” Bakışlarını kaldırdığında gülüşümü genişlettim. “Merhaba, moy muzh.”
“O kelimeyi hatırlamıyorum.”
“Kocam, demek. Hakan Karan demek. Hatırlaman için tekrar tekrar söyleyeceğim.” Pansumanımı bitirip ayağı kalktığında dalgındı. “Hadi gidelim.” Revirden çıkarken peşimden ilerleyen adımlarını duyabiliyordum. Alt kattaki odalardan birine girdiğimde duraksadı. Onu o aynalı odasına falan götürmeyecektim. Ben hala kendi odama giremiyordum. Üzerine ofisini dağıtmıştı. Üst kat şu an ikimize de iyi gelmeyecekti.
“Soyun.” Hakan içeri girdiğinde kapıyı kapattım. “Duşuna gir, sana kıyafet getireceğim.” Sırtına elimi bastırıp odadaki banyoya itekledim. Üst kattaki karmaşayı umursamadan giyilecek birkaç parçayla aşağı indim. Hakan yatağa oturmuş dirseklerini bacağına yaslamıştı. Elini başına yaslamıştı.
Yatağın etrafını dolaşırken yere diz çöktüm. Kol düğmelerini çıkartıp komodine bırakırken iliklediği gömleğinin düğmelerini birer birer açmaya başladım. “Ben nasıl fark etmedim?” Onu kandıran Ali olsa da yine kendine öfkeleniyordu.
“Kıyafetini çıkartmama yardımcı olur musun?” Doğrulduğunda sırasıyla ceketi ve gömleğini omzundan aşağı kaydırdım. Kollarını çıkarken kaşları ağır ağır çatıldı.
“Niye kızmıyorsun?” Kemerine giden elim duraksadı. Neye? Ali’ye karşı daima büyük bir soru işaretine bulanmış olumsuzlukla yaklaşmıştım. İkizi öldüğü için intikam yemini etmiş Hakan’ın niye kendisine karşı bu denli acımasız olduğunu sorgulayıp durmuştum. Nedeni belliydi. Artık bundan daha çok emin oluyordum. Ali, annesi, babası…Hepsi ona acımasız davranırken kendine merhametli davranamamıştı. Öğrendiği tek şey, ‘Hakan’a acımasız ol’ kuralıydı.
“Niye bana kızmıyorsun Kübra?”
“Niye sana kızmalıyım Hakan?” Elimi bacağına bırakıp sıktım. “Kim için kızayım? Beni evden kurtarışına mı, yoksa kalbimi kırmadan beni sevdiğin her bir saniyeye mi kızayım? Sevdiğim adama kızamam. Onun hiçbir suçu yok ve benim için çabaladığını daima görüyor ve söylüyorum.” Bacağını hafifçe okşadım.
“Ben kızgınım. Kendime…Hayır. Ali’ye. Anneme. Babama. Faruk’a da kızgınım. Sana da.” Ben ne yaptım ki? “Herkese kızgınım.”
“Kızabilirsin. Yine de buradayım.” Beni kendinden uzaklaştırıp kendi kendine eziyet çektiren düşüncelerle acımasızlık döngüsüne girecekti. İzin vermiyordum. Yanında olduğum zaman da bana kızabilirdi. Gitmekle ilgilenmiyordum.
“Bu yüzden kızgınım. Bana bağırıp çağırman lazım. Ali yüzünden kızman lazım. Niye kızmıyorsun?” Dizlerimin üzerinde yükselip yüzünü avuçlarımın arasına hapsettim.
“Çünkü kocamı seviyorum. Çünkü ailesinin yaptıklarının bedelini ona ödetmek aptallıkmış gibi geliyor. Çünkü ben onun kendisine davrandığı gibi acımasız davranmak istemiyorum.” Çenemi dikleştirip göz kırptım. “Yeterli oldu mu?”
“Oldu.” Olmamıştı. Gözlerinde hala öfke vardı ve bunu atacak kimse yoktu etrafında. Ali ölmüştü ve ona ne hesap sorabilirdi ne de öfke kusabilirdi. Bu yüzden Faruk’a kızgın kalacaktı, ona kızmadığım için da bana. Umursamadım. O iyi olacaksa öfkesini de kabullenebilirdim.
“Ali’nin bana yaşattıklarının bedelini sana kesmeyeceğim. İstediğin kadar kızgın olabilirsin. Ali senin de canını yaktı. Bunun hıncını birinden çıkartıp Ali dışında birini suçlayabilir misin?” Sustuğunda alnına dudağımı değdirdikten sona alınlarımızı birleştirdim. “Ne sen ne de bir başkası…Başımıza gelenlerin suçu yalnızca o. Sana kimse kızmayacak çünkü kötü olan sen değilsin.”
“Böyle konuştuğun zaman seni omzuma atıp yalnızca beni göreceğin bir yere saklamak istiyorum.” Dudaklarımı kıvırıp geri çekildim. “Hiç mi suçlamıyorsun ailemi?” Hakan ağır ağır yüzümü seyretti. “Senden anılarını ve aileni alan benim kendi kanım.”
“Senin canını yakarak aileni senden alan da senin kanın.” Cümlem duraksayışını uzattığında başımı salladı. “Ali yaşasaydı muhtemelen şu geçen gittiğimiz evdeki şöminenin yanında uzun süs için kullanılan odunlardan biriyle kardeşini evire çevire dövüp tekmelerdim.” Konuşacağı zaman elimi dudaklarına kapattım.
“Kocam bir mafya ve en az onun kadar şiddete meyilli bir kadınım. Bunu yapardım. Zamanı geldiğinde babanın kıçını tekmeleyecek olan sensin, ben değil. Geriye sen kalıyorsun.” Elimi omzuna sürerken yerden doğrulup sol bacağının üzerine oturdum. Ali’nin veya diğerlerinin yaptıkları için bir kez olsun Hakan’ı suçlamamıştım. Bunu asla yapmayacaktım.
“Sen de benim ailemsin ve bir kez olsun bana ne zarar verdin ne de bir yere hapsettin. Benim hayatımı mahvedenleri suçluyorum evet ama sen bu kümede değilsin Hakan. Onlar ne yaparsa yapsın sen değil, onlar yaptılar.” Başımı sağa yaslayıp çatık kaşlarının tam ortasına işaret parmağımı bastım. “Anlaşıldı mı?”
“Yorgunum.” Elimi ensesine kaydırırken başımı salladım. Bugünkü yorgunluğundan bahsetmediğini görebiliyordum. Yılların yorgunluğuydu.
“O zaman tatlı kıçını kaldır ve banyoya gir. Çıktığın zaman ben de senin yaralarını saracağım. Sonrasında istediğin kadar dinlenebilirsin.” Kucağından kalktığımda birkaç saniye baktı sessizce. Bir cümle söylemesini bekledim yapmadı, başını eğip oturduğu yataktan kalktı ve onun için getirdiğim kıyafetleri alıp aynı sessizlikle banyoya girdi.
Onun kalktığı yere çökerken bugünün tüm yorgunluğu, kaygıları, kayıpları üzerime çöktü. Elimdeki sargıya bakarken Hakan’ı kaybettiğimi sandığım o kısacık an hatırlamak gözlerimin yanmasına neden oldu.
Svoloch' Ali. Piç Ali.
Her şeyi mahvetmişti ve bunu nefes almadığı zamanda yapmıştı.
🖤
“Douglas?” Faruk evinden içeri girdiğimde uzandığı koltukta oturur pozisyona geldi. “İyi misin diye bakmaya geldim.” Elindeki silahı yastığının altına saklarken maskesini sehpaya bıraktı. Normaldekinden fazla darbe almış olacak ki dinlenmeye ilk defa karşı çıkmamıştı. Hakan’dan fazla uzaklaşmak istemediği için Faruk’un evinde kalıyordu.
“İyiyim. Faruk’un kardeşi çok konuşuyor.”
“Onu gün içinde oyalarım.” Koltuklardan birine oturduğumda Douglas buraya geldiğim ilk andan beri ilk kez yorgun bakışlarla bakıyordu bana. “İyi olduğundan emin misin?”
“Kafamı sert çarptığım için hala dengemi şaşırıyorum. Siz iyi misiniz? Karanbey?”
“Değil. Ben iyi olmaya çalışıyorum.”
“Ama değilsin. Zihnini kemiren düşüncelerin var. Bu yüzden buradasın, değil mi?” Zeki adamdı. Başımı onaylarcasına salladım. “Anlat bana. Anlatmak istemeseydin buraya gelmezdin.”
“Ali?” İç çektim. “Gerçekten öldü mü?” Sadece zihnimi kemiren cümlelerden biriydi bu. Ya ölmediyse ve Hakan’a verdiği cezalarından biriyse bu. Kendini öldü gösterecek kadar haysiyetsizdi. İntikamın hiçbir seçeneği bu olamazdı ama Ali o denli korkunç bir adamdı.
“Öldü.”
“Emin misin?” Artık neye inanıp güveneceğimi bilmiyordum.
“O depoda öldü. Sekiz kişinin gözü önünde gözleri açık bir şekilde öldü. Karanbey gözlerini kapattığında çoktan Ali ölmüştü.” Bilincini kaybetmeden öncesinde bile Ali’nin iyi olduğunu anlamak istemişti.
“Ali gerçekten öldü mü?” diye tekrarladım.
“Öldü. Onu yıkayan Ümit Karan’ın kendisiydi.” Başını salladı. “Yalan yok. Yine inanmadı Ali’nin öldüğüne…Karanbey’den bahsediyorum. Kendine gelip toparlanır toparlanmaz mezarı açtırdı. Ali’nin öldüğüne emin olmak için test yaptırdı. Görmesine rağmen inanmadı.”
“Tekrar öldü. İki kez kardeşinin öldüğünden emin mi oldu?” Başıyla onayladı.
“Karanbey kimseye güvenmez.” Ali’ye güvenmişti. Douglas’a bakmayı kestiğimde gözlerimdeki batan o hayal kırıklığını silebilmek için gözlerimi kırpıştırdım. “Ona hiçbir zaman güvenmedim. İtalya’da hainliğin en önce kandan geldiğini tecrübe ettiğim içindi belki de. O şımarık itin tekiydi.”
“Benim de…” Bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde anlayışlı ifadeyle başını salladı.
“Bir itin deliliği onlarca hayatı mahvetti. Zincirleme olarak herkesin hayatına kötü bir tohum bıraktı ve filizlenen intikam hırsı oldu.” Ali, tüm intikam ve kırgınlıkların başıydı. Yılmazlar, Karanlar, Çetinler, Pakhan ailesi, hatta Capo’luk…Ali, hafızamla oynamamış olsaydı, her şeyi hatırlardım. Herkes istediğine kavuşur, cezasını çekmesi gerekenler cezalarını alırdı. Belki de yaşaması gerekenler hala yaşamaya devam ederdi.
Ali, babasının etrafa verdiği zararlardan çok daha fazlasını yapmıştı. Anılarıma dokunmaya cüret etmiş ve bunu yaparken gününü gün etmişti. “Ondan nefret ediyorum Doug. Keşke ölmemiş olsaydı. Hakan’ın kusacağı bir öfkesi var ve karşısında kimse yok. Sinirden evire çevire dövmek istediğim adam çoktan öldü. Hayatımızın içine etti.”
“Neden bahsettiğini anlıyorum.” Aramızdaki sessizliğe boyun eğip bakışlarımı Hakan’ın düzensiz evine kıyasla dağınık olan eşyalarda gezdirmeye başladım. “Daha kötülerini atlattı. Endişelenme. O cazzo, her gün neredeyse ona işkence ederken bile sesi çıkmıyordu.” Sorun da buydu ya. Hakan’ın sesi çıkmıyordu ve içindeki gürültüyü yalnızca o yaşıyordu.
“Sizin gibi adamlar…Sen, Ferhat Yılmaz, Melih, Hakan…Niye sustuğunuzu artık biliyorum. O kadar çok haykırasınız var ki bunun yerine öldürmeyen acı güçlendirir diyerek acınızı bile içinize gömüyorsunuz.”
“O evde bağırışın bu yüzden miydi?” Başımla onayladım onu.
“Zihnimi işgal eden kaygıları bastırmak için bağırmam gerekiyordu. Susarsam ve itaat edersem yalnız ben acı çekecektim. Onları da yanımda götürmeyi seçtim. Hakan bunu yapamayacak. Sen, Melih…Yapmayacaksınız. Çünkü düşmanlarınız ölü insanlar.”
“Düşmanlarımız yine kendimiziz. Biziz Yenge. İçimizde besleğimiz o karanlık…Ölü ve hissiz yanımız.” Ölü ve hissiz yanımız.
“Ölü olsanız acı çekmezsiniz.” Diye fısıldadım.
“Belki de ölüyoruzdur.”
“Ölmenizi istemiyorum ki.” Aniden ağlamaya başladığımda Douglas irkildi. “Bana Karan Hanım dediniz. Ölmemenizi emrediyorum, hepinize.” Neye ağladığımı bilmeden ağlıyordum. Herkes dağılıyorken tıpkı hapsolduğum o evdeki gibi yılmayan Kübra olmam gerektiğini biliyordum. Hakan’layken bunu başarıyordum, onun yanından ayrıldığım an dayanamıyordum.
“Seni ağlattığımı duyarlarsa beni öldürürler.”
“Bir yolu olmalı. Ali’nin yıkımını toparlamanın bir yolu olmalı. Hakan-”
“Bırak yıkılsın.” Sustuğumda kaşlarını yukarı kaldırdı. “Onun insan olduğunu gösterir. Ağlaması, kontrolünü kaybetmesi…Bırak acı çeksin. Acı insanı olgunlaştırır. Güçlendirir.”
“Güçlenmek için bu kadar kırılması mı gerekiyordu?” Başını salladı onaylarcasına. “Sen ne kadar kırıldın? Şu an olduğun adam olmak için ne kadar parçalandın?” Sorum dudaklarımdan döküldüğünde kaskatı kesildi.
“Saymadım Yenge. Bereketi kaçmasın.” Dudakları kıvrıldı, acı dolu buruk bir gülüştü. Hepsi paramparçaydı.
“O zaman ölmüyor oluşuna sevindim. Acı çekiyorsan ölmüyorsundur.” Onun bana söylediği metafor buydu. Başını sallarken derin bir soluk aldı. Sanırım gitmem gerekiyordu. Ayağı kalktığımda benim gibi ayaklandı.
“Bir şeye ihtiyacın olursa Faruk buralarda.” Başını sallayıp tek kelime etmedi. Bu yüzden geldiğim gibi eve doğru yönelirken kafamı dağıtmaya ihtiyacım vardı. İçeri girip basamakları ikişer üçer çıkarak Hakan’ın dağıtılmış ofisine girdim. Burayı toplayabilirdim. Kafamı dağıtmış olurdum.
Uzun bir süre kategorize ettiğim eşyaları sıra sıra düzelttim. Garip bir şekilde rahatlamış, zihnimdeki düşüncelerden kısa süreliğine kurtulmuştum. “Pişt.” Başımı kaldırdığımda Faruk ofise girdi. “Ne yapıyorsun burada?”
“Temizlik.” Hakan’ın dağıttıklarını toparlıyordum. Ofisi yerle bir ettiği günden beri iki gün geçmiş, bu kata adımını atmamıştı. Zorunda kalmadıkça hiçbirimizle konuşmayacak kadar sessizliğe bürünmüştü.
“Yardım edeyim mi?” Başımı onaylarcasına salladım. Hakan ona hala kızgındı. Asya ve Douglas’ta onun saklamasına öfkeli olacaklar ki onunla konuşmuyorlardı. Neyi neden yaptığını artık anlayabiliyordum. Sanırım bu yüzden diğerlerinin aksine ona kızamıyordum. Sadece saklamışken Hakan’a söylemeden ömür boyu saklayıp bu sırrı mezara götürmediği için o gün kızmıştım ona. Şimdi saklama nedeni gözümün önündeydi. Mezara götürülecek sırrı Hakan’ı mezara götürmüşçesine yasa gömmüştü. Hakan, artık Ali’yle olan güzel anılarını da gömmek zorundaydı.
Faruk kapıyı aralık bırakırken yere oturdu ve dosyaları düzeltmeme yardımcı olmaya başladı. İki gündür onun da keyfi yoktu ve güldüğüne şahit olmamıştım. Gariptir ki çaydan kesilmişti.
“Bu dosyalar ne işe yarıyor?” Sorumla bakışlarını dosyalarda gezdirdi. “Hakan başta buraya girmemi istemediğine göre önemli olmalılar.” Dosyaların üzerinde ikişerli sayı grupları vardı. Tarih olduğunu düşünüyordum.
“Ali’nin bünyesindeki işletmelerin denetim kayıtlarının, anlaşmalarının kopyaları.” Bakışlarım ondan fazla olan dosyalarda gezindi. “Ali’den gizli parasal problemlerini takip ederdi Hakan. Onun haberi olmadan onun işlerini yoluna koyardı.” Ali’nin bundan haberinin olmadığını düşünmüyordum. Ali ağaçlar yeşil dese dahi buna inanmazdım. Acaba Hakan’ın onun parasal akışını takip ettiğini bilip ona göre mi harcama yapmıştı? Ona o kadar güvenmiyordum ki yaptığı her bir hareket bile isteye planlanmış gibi yaşamış gibi geliyordu.
“Hakan nasıl?” Faruk çekinerek sorduğunda arkamdaki kitaplığa yasladım sırtımı.
“Keyfi yok. Kızgın. Yalnız Ali’ye değil.” İç çekti. “Sen söylemeseydin, Özkan ona söyleyecekti zaten. O videoyu izledikten sonraki halini gördün. Sen söylemeseydin eğer, o videodan bile Ali’nin nefretini izleyecekti.” Boğazım düğümlenirken yavaşça yutkundum. Yıllarca nasıl Hakan’ın hayatının merkezi olabilmiş ve ardından planlar kurup hayatını mahvedecek o inadı kendinde nasıl bulabilmişti? On dört yıl, intikam için uzun bir zamandı.
Ali’nin hafızamı almasını öğrenmek bende hiçbir şeyi değiştirmemişti. Ali’nin hayatımda bir varlığı olmadığı için yabancı Ahmet, Mehmet gibi başkaları da çıkabilirdi. Hatta ailemden birinin beni bile isteye buraya hapsedip zehirlediği ihtimalinden kurtulduğum için rahatlamıştım.
“Suratıma bakmıyor.” Başımı aşağı yukarı salladım. Hakan’a kızmadığım için bana kızgın olduğunu söylese de iki gündür elimdeki pansumanı yenilediği zamanlar dışında benimle konuşmuyor, evden dışarı atıyordu kendini. Ali onun içindeki her şeyi yakmıştı.
“Bana da bakmıyor.” Faruk kaşlarını çatarak başını kaldırdı.
“Sen bir şey saklamadın ki. Ali’yi saklayan bendim.”
“Ali onun tüm sistemini çökertti Faruk. Bence sorun ne sensin ne ben. Ali’nin ihanetini göremediği için kendine sinirli. Ali…Onu mahvetti. Ölürken ayrı, ölmeden önce ayrı.” Başımı sağa sola sallarken bu aralar durduramadığım gözyaşlarım tekrar tekrar belirdi. “Hakan kanıyor ve yaralarına iyi gelemiyorum.” Bu yetersiz hissettiriyordu. Her şekilde bana her şey olmuş adama yardım edemiyordum.
“Hakan daima şefkatten önce öfkesiyle kendisini iyileştirdi Kübra.” İşte buna inanmıyordum. Bana anlattığı anılarda Ali krize girdiğinde annesi Ali’yi sakinleştirirmiş, babası öfkesini Hakan’a kusmuş olsa bile korkan Ali’yken Hakan, Ali’ye sarılan kolları alamadığı için öfkesiyle kendi başına savaşıp durmuştu. Karan ailesi korkunçtu. En masumundan gaddarına kadar hepsi berbatlardı.
Kocam hariç.
“Belki de ona kimse şefkat göstermediği içindir Faruk. O depoda ağladı. Senin yaralandığın zaman gözleri kızarmıştı ama ağlamamıştı. Canı yanmasa kolunu tutmazdı, yüzünü buruşturmaz yere çöküp yanan depoya, onu parçalamışlar gibi acıyla bakmazdı.” Hakan’la geçirdiğim ne kadar vakit varsa onu gözlemlemiştim daima. Bulunduğum ortamda bana yabancı geleni anlayıp tanıyana kadar inceleyip dururdum. Kimin bana zarar vereceğini veya yardım edeceğini anlamak içindi çabam. Hakan’ı incelemiştim, uzun uzun. Canı deli gibi yanıyordu ve o gözyaşları akıyordu çünkü yılların biriktirdiği duygusal o çöküntüyü yaşıyordu.
“Buraya geleli neredeyse dört ay olacak. Onu en son ne zaman ağladığını söyleyebilir misin?” Faruk duraksadığında başımı salladım. “Hatırlamıyorsun.”
“Hakan…Duygularını içinde yaşar. Öfkesi ve nefretini dışarı gösterir ve geri kalanı kendine saklar. Onu en son ağlarken ne zaman gördüm bilmiyorum. Babası onu dövdüğü zamanlar bile ağlamamıştı. Annesi ölünce ağlamışsa bile ben görmedim.”
“Ali öldüğünde?”
“Ağlamadı. İntikam yemini etti. Onun acısıyla savaşma yöntemi bu. İntikam ve nefret.” Depo patladıktan sonra ağladığına göre acısı sandığımdan daha büyüktü.
“Ali karşımda olsaydı suratına tükürürdüm.” Dosyaları rafa dizmek için dizlerimin üzerinde doğruldum. “Nasıl yapar bunu?” Dosyayı elimden alıp üst rafa dizdiğinde yerdeki dosyaları ona uzattım. “Ali’nin açığını nasıl bulduğunu ve Bekir’e bağlandığını hatırlıyor musun?”
“Ali’nin restoranla ilgili yaptığı harcamalar garipleşmeye başlamıştı.” Elimdeki dosyaları dizerken başını salladı. “Sürekli açık çıkıyor, batıyormuş gibi görünüyordu. Tabi Hakan sorgulamadan açıkları kapatıyordu. Hakan sorgulamazdı. Sorun ne, derdi ve o sorunu sorgulamadan çözerdi.” Duraksadığında bakışlarımız kesişti. “Hakan’dan gizli kendimce soruşturdum. Para akışı var, sözde bir kasapçıya verilen para gözüküyordu. Kasaba verilen para ile alınan etin fiyatı eşleşmiyordu. Kasap kimindi sence?”
“Kim?”
“Bekir. Tabi Bekir’in altında çalışan bir adamı var. Tekin bir tip değil, bir iki kere görmüştüm. Görür görmez işkillendim. Ali bu dünyadan uzak dururken niye Bekir’in altında çalışan adama para veriyordu? Bunu araştırdıkça ikisinin gizli görüşmelerine denk gelmeye başladım.” Başını sağa sola salladı. “Baya benle Hakan gibilerdi. Beraber gülüşmeler, içmeler…” Piçler.
“Hakan’ın haberi yoktu.”
“Ben bunu Hakan’a kanıtlayacağım zaman Asya’nın korumalarından cevap alamadım. Hakan, Capo’luğa ulaştı vs. Evde yok, adamlar infaz edilmiş. Hepsi. Bulduğum ilk uçakla gittim. Sonra olanları biliyorsun.” Asya için gitmişti ve Hakan saldırılara açık hale gelmişti.
“Bekir’in, Ali’yle çalıştığını nasıl öğrendin?”
“Bekir salağı telefonla konuşuyordu. Patlama sonrasında… ‘Ali’yi infaz ettiler, hedef Hakan’dı. Hakan’ın ölmesi gerekiyordu, Ali kendi kazdığı kuyuya düştü. Artık ben yokum.’ Kimle konuştuğunu bulamadım. Ankesörlü telefonla konuştuğu görünüyor. Kameraların net görüntülenmediği bir yerde olan telefondu. Kiminle konuştuğunun bir önemi yoktu zaten.” İç çekti.
“Ali’yi Hakan’a söyleyemedim.” Dudaklarını ıslattı. “Hastanede onu ziyaret ettiğim ilk an…Yemin ederim her şeyi söyleyecektim.”
“Niye söylemedin?”
“Bedeninin yarısı, ruhunun tamamı yanan bir adama kardeşin kalleşin tekiymiş, diyemedim.” Gözyaşım yanaklarımdan süzülmeden hızla sildim. Ruhunun tamamı yanan adam… Hakan’ın ruhunu yakıp küle çevirmişlerdi. Karan ailesinin her bir üyesi usulca mahvetmişlerdi onu.
“Bana kızacaksınız.” Kitaplığa sırtını yaslayıp karşımda olacak şekilde yere oturdu. “Yine olsa yine yapardım Kübra. Hastanede ikinci kez onu gördüğümde yaşamak istemeyen bir adama bakıyordum. Annesi öldüğünde Ali için yaşamaya devam etti. Onu bu hayata girmemesi için kollarını sıvadı. Onu da kaybedince…Yemin ederim ölmek isteyen o gözlerini görünce söyleyemedim.” Hakan hem annesini hem de kardeşini yanı başında kaybederek hastanede açmıştı gözlerini. Onlar için canını vermekten korkmayacak adam onların son nefeslerini verişlerine şahit olmuştu.
“Sende ona yaşamak için bir neden verdin. Kardeşinin intikamını.”
“Annesinde işe yaramıştı.” Sesindeki suçlulukla başını eğdi. Annesinin intikamı ve Ali’yi korumak için Karanbey olmuştu. Derin bir soluk aldım. Hakan’a yardım etmek için yapmış olsa da ona yalan söylediğinin farkındaydı.
“Annesini on dört yıldır bulamayan adama, kardeşinin katillerini asla bulamama şansı verdin yani.” Faruk başını kaldırdığında bakışlarımız kesişti. Yaptığından hem pişmandı hem de geçmişe gitse bir daha yapardı. Bu iki zıtlığı nasıl taşırdı insan?
“Faruk eğer öğrenmiş olsaydım, Ali’yi… Hakan’ın gözlerine bakıp bunu söyleyemezdim.” Kimse yıllardır koruduğu birinin ihanetini kolayca atlatamazdı. Hele ki bu denli kayıplarla büyümüş bir adam… “Ama ona yaşamak için yalandan bir intikamda vermezdim. Ya Bekir’i bulsaydı?”
“Bulamazdı.” Diye fısıldadı. Çenemi dikleştirdim. Bekir’e çıkan yolları kapatmış, Hakan’a verdiği yaşama hırsını sonuca ulaştırmadan döngüye girmesini sağlamıştı. Gözlerinde görüyordum bunu. “Ekibin sadece ikisi olduğunu sanıyordum.”
“İllaki yalanın çıkacaktı. Ben olmasam da.” Özkan, Hakan’ın hayatını mahvetmeye programlamıştı kendini. Hakan hayatını mutlu yaşasaydı bile bir gün çıkardı karşısına ve her şeyi anlatırdı. Faruk’un sakladığı gerçeği Hakan illaki öğrenecekti.
“Hakan’a zaman verebilir misin? Niyetin iyi de olsa onun canı yandı Faruk.”
“Biliyorum. Bu yüzden onun gözünün önüne çıkmıyorum.” Ali’nin ihaneti ondan iki kardeşi almıştı. Hakan için üzülürken bir yandan öfke dolu hissediyordum.
“Sen? Ali senin zihnini tahrip eden kişiymiş. Bunu sorun yapmayacak mısın?” Neyi sorun yapacaktım ki? Bir ölüden hesap soramazdım.
“Ali aynı karnı paylaştığı ikizine acımasız davranmışken bana yaptıklarını, sorun haline getirmek istemiyorum. Her şey yeterince boktan.” İç çektim. “Önemsediğim kişi Hakan ve onun üzerine konulmuş aptal yükler. Eğer onun canını yakacak herhangi başka bir sır varsa söyle. Onu daha fazla üzmenize izin vermeyeceğim.” Faruk’un bile isteye Hakan’ın canını yakmak için hareket etmediğini bilsem de koruma içgüdüm devreye girmişti.
“Başka sırrım yok Kübra.”
“İyi o zaman.” Son dosyayı da toparlarken başımı salladım. “Ali hayatı boyunca bir işe yaramış diyerek kendimi avutmak istiyorum. Kovanın dolu tarafından bakıyorum. Kocamla anlaşmamızın ana maddesi onun katillerini bulmaktı.” Sesim sonlara doğru alaylı bir tınıya bürünmüştü. O piçe minnettar falan olmayacaktım. Hakan’la o mezarda denk gelmemiz Melih’in oyunuydu. Ali olsa da olmasa da bizi denk getirecek bir yol illaki bulacaktı. O yüzden Ali’nin yaptığı hiçbir şey yoktu.
“Bardak.” Diye düzeltti. Neyim düzgündü ki Türkçem düzgün olsun? “Her neyse.” Diye iç çekti. “Hakan dün akşam, Ali’nin mezarına gitmiş.”
“Ne?” Oraya gitmeyi bıraktığını sanmıştım.
“Mezarı ateşe vermiş Kübra.” İçindeki yangını Ali’ye pay etmişti. “Uzun bir süre izlemiş. Mezarlıktaki bekçi gelince korumalar araya girmiş. Hakan izlemeyi bırakınca geri dönmüşler eve.” Bu yüzdendi dün is kokması. Psikolojik olarak is kokusu alıyorum sanmıştım.
“Keşke yaşasaymış da canlı canlı yakılsaymış.” Ali’ye öfkemi hiçbir şey silemeyecekti.
“Hakan, Ali’nin evini de restoranlarını da satışa çıkartmış.” Hakan, Ali’den kurtulmaya çalışıyordu. Bakışlarımı yerdeki dosyalar üzerinde gezdirirken omuz silktim. Kendini Ali’den hangi yöntemle kurtarırsa kurtarsın onunla olmaya devam edecektim.
Ali’nin canı cehennemeydi.
“Burası neresi?” Dosyanın içinden düşen bina fotoğrafını gösterdim. Eğilip baktı. “Ali’nin ölmeden önceki evi. Hakan eşyalara dokunmadan bıraktı öyle. Satmasını söyledim ama yapmadı. Satmaya karar vermesine sevindim.” Fotoğraftaki apartmanın önüne park edilmiş arabaya baktım. “Sorun ne?”
“Şu araba da Ali’nin mi?” Nerede gördüm ben bunu?
“Yok. Ali’nin arabası siyah değil, koyu kırmızıydı.” Plakası olmayan arabaya bakarken başımı sola yasladım.
“Bu fotoğrafı alacağım. Sorun olur mu?” Faruk elimdeki fotoğrafa şüpheyle bakarken sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. “Hakan fark etmeden dosyaya geri koyarım.” Yerden kalkarken odanın devamını daha sonra temizlemeye karar vermiştim bile.
“Ne bulduğunu söylemeden nereye?” Elimdeki fotoğrafı salladım.
“Bu arabayı bir yerde gördüğüme eminim. Araştırma yaptığım kişilerin dosyalarına tekrar bakacağım.” Belki de kadın olanı da bulacaktım. Ali için yapmıyordum bunu, Hakan’ın etrafındaki hainleri temizlemek içindi.
“Ben bununla ilgilenirken sen de çay mı içersin? Maraton mu koşarsın? Bilmiyorum Hakan’a kendini nasıl affettireceğini düşün. Kocamı mutsuz ve kanadı kırılmış görmekten hoşlanmıyorum.”
“Emredersin Karan Hanım.”
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |