

Ogryzek - GLORY
Selammmmm. Ben geldim. Sizde hoş geldiniz.
Bu hafta o kadar karmaşık olaylar yaşadım ki aklımı toparlayıp bölüm yazamadım bile. Bende bölümleri düzeltmek istedim. Bir kitabım için yayınevleriyle görüşüyorum, bilenler bilir. SIĞINAK için kasımdan beri yayınevleriyle iletişime geçiyorum derken süreç sandığımdan daha sancılı geçti. Kitap yazmanın zor olduğunu düşünüyordum ama bastırmak çok daha zormuş, yeni yeni idrak ediyorum.
Yakın bir tarihte çalışma hayatına başlamak gibi bir hedef koydum kendime. Kitap yazmayı bırakmayacağım, ne yalan söyleyeyim elimde tutmayı üç yıldan fazladır istiyorum, zamanı değil sanırım. Biraz farklı sistem ilerliyor galiba. Öğrenmiş oldum.
SIĞINAK için görüşmelere devam edeceğim, bırakmak yok. Çünkü daha Karanbey, Enrico, Gerardo... Basılacak onlarca serim olacak. Hepsini elimde tutmak ve tutmanızı istiyorum. Umarım başarabiliriz hep beraber <3
Öyle bir dertleşmek istedim. Bölüm sonundaki açıklamayı da okumayı unutmayın lütfen.
Bu arada iyi ki varsınız <3
Keyifli okumalar <3
🖤
14. BÖLÜM - AİLE TOPLANTISI I
YAZARDAN
Geçmiş
Karanlığın evi usulca kendine hapsettiği bir geceydi. Kübra soğuk parkede kıvrılıp uyumaya alıştığı için yatağın altına gizlenerek uyuyordu. Bekir gelirse onu görmeyip Melih’in odasında olduğunu düşünerek onu görmeden geri gidecekti. Kübra, Melih’in odasında olmadığı zamanlar kendini bu şekilde korumanın yolunu bulmuştu.
Odasının kapısı açıldığında gözleri refleksle aralandı ve kalp atışları hızlandı. Yatağa yaklaşan adım seslerini pür dikkat dinliyor, nefesini tutuyordu. Adımlar durduğunda yere yaslanan bir diz gördü. Eğilen kişiyle göz göze geldiğinde tuttuğu nefesi serbest bıraktı.
“Niye oradasın?” Melih uzanıp onu çektiğinde itiraz edemeden yatağın altından çıkarıldı. Kübra onun ellerini itip odanın diğer köşesine gittiğinde Melih getirdiği montu kapının yanından alarak Kübra’ya uzattı.
“Giyin. Gidiyoruz.”
“Nereye?” Melih ona yaklaştığında bir adım geriledi, hala daha güvenemiyordu.
“İtalya’ya.” Kübra’nın kaşları ağır ağır çatılırken Melih çoktan onun montu giymesi için hareketlenmişti. Kübra şaşkınlığını atamadan montu giydirmiş, fermuarını çekmişti. “Fazla zamanımız yok. Diğer dozu vermeden ve yine zihnini sıfırlamadan önce gitmeliyiz.”
“Bana yardım ediyorsun.” Melih’in yeşil hareleri Kübra’nın gözleriyle buluştu. “Teşekkür ederim Melih.” Melih’in duraksamış olmasını umursamadan getirdiği botu ayaklarına geçirdi. Bunların Hatice’nin olduğunu daha önce görmüştü, Melih onun için çalmış mıydı?
“Sessiz ol.” Koridora çıktıklarında Melih evde oluşabilecek en ufak harekete dikkat kesilerek arka kapıdan onu çıkarttı. Korumaların vardiya değişimiydi ve iki dakikaları vardı. Kameraları çoktan devre dışı bırakmıştı.
“Arkana bakmadan koşacaksın.” Kübra başıyla onaylarken Meliha sağa sola baktı. “Koş.” Kübra yapması gereken tek komut buymuşçasına koşmaya başladığında Melih, son kez etrafa bakıp onun peşinden koşmaya başladı.
Aldığı nefesler ciğerlerini dondururken Kübra bir an olsun durmuyor, koşamaya devam ediyordu. Bahçe duvarlarına geldiğinde Melih onu tutup kaldırdı. Ayağını duvarın üzerine atarken arkasına baktı. Melih duvara zorlanmadan tırmanırken bakışlarını ondan ayırıp duvarın diğer tarafına atladı. Dizi üzerinde düşerken Melih onun montunu tutup ayağı kaldırdı.
“Yola çıktığımızda yanımıza adamlar gelecek. Onlar benimle. Korkma.” Kübra, başıyla onaylarken tekrar koşmaya başladı. Belki de Melih’e güvenmeye başladığı anlardan biriydi bu.
Kübra yolu yarıladıklarında başının döndüğünü hissettiği için elini ağaçlardan birine yaslayıp gözlerini yumdu. Melih adımlarını yavaşlatıp ona yaklaşırken Kübra’nın gözleri geriye kaydı, yere yığılıp titremeye başladı.
“Kübra.” Yanına oturduğunda ne yapacağını bilmiyor, bu krizi daha önce görmediği için şaşkınlığını atamıyordu.
“Eğer...” Hatice’nin sesini duyduğunda refleksle eli beline gitti. Kendilerini takip eden kadını fark etmemişti. “Ona verdikleri ilaçları atlatırsan krize girer.” Nefes nefese Melih’le Kübra’ya yaklaştı ve elindeki şırıngayı gösterdi. Melih, Kübra’ya o zehri vermeyecekti, bakışlarını yerde çırpınışları artan kadına çevirdi.
“Onu kaçırmaya çalışmadan önce ona ne yaptıklarını bilmelisin.” Melih’in karşısında duracak şekilde yere diz çöktü. Elindeki şırıngayı Kübra’nın tenine bastırdı ve ilacı enjekte etti. “Yoksa onu öldüren sen olursun.” İğnenin ucunu çektiğinde Kübra’nın titreyişleri kademeli olarak azaldı.
“Ona bunu yapmalarına izin veriyorsun.” Hatice, karşısındaki adamın suçlayıcı bakışlarıyla çenesini dikleştirdi. Buna alışıktı. Kübra’nın kaçmasına izin verdiği bir gün onun ölümden döndüğünü görmüş ve bir daha buna teşebbüs etmemişti. İlaçların onun bedeni üzerindeki hakimiyetini nasıl yok edeceğini bilmiyordu. Bu yüzden nefes alan ve hapsolmuş bir kadın olmasına seyirci kalmıştı.
“Onu eve götürelim. İlaçların yerini babam biliyor. Bu dozu bana verdiğine şükretmelisin.” Kübra’ya baktı, Melih. Kübra’yı kaçırmanın kolay olacağını düşünmüştü. Hapsolduğu evden kurtarmakla ona verilen ilaçlardan kurtarılmasını sağlamak aynı şey değildi. Eğildi ve onu kucağına alırken geldikleri yolu geri dönmeye başladı.
“Bir yolu olmalı.” Bunu fısıldarcasına söylerken düşünmeye çalışıyordu. İlaçların Kübra’daki yıkımın önüne geçecek bir plana ihtiyacı vardı. Hatırlaması gerekenleri hatırlatacak daha sağlam ve mantıklı bir sistem kurmalıydı.
“Kübra kaçarken Melih onu yakaladı.” Hatice içeri girdiklerinde kendilerine gelen Haldun’a açıklamıştı. Melih yüzündeki ifadesizlik maskesinin ardında kalmakta zorluk çekiyordu. Hatice onun Kübra’yı kaçırmaya teşebbüs ettiğini gizlemeyebilirdi. Ama tam tersi bir şekilde Melih’i korumuştu.
“Sen niye dışarıdasın?” Haldun önce Melih’e sonra kızına bakarken öfkeyle kaşlarını çatmıştı.
“Kübra ilacını alsın diye peşlerine takıldım.” Elindeki boş şırıngayı gösterip gülümsedi. “Bir şeyleri hatırlamasını istemeyiz.” Melih bakışlarını şırıngaya çevirirken kaşları ağır ağır çatıldı. O ilacı elde etmenin bir yolunu bulmalıydı ve etkilerini yok etmeliydi. Kübra hatırlamalıydı. Bunu istiyordu.
“Odasına götür onu. Kilitle.” Melih başıyla onaylayarak onların yanından ayrıldı ve eve girerken huzursuz bakışlarını kucağındaki kadına çevirdi. Artık titremiyordu ve sanki derin bir uykuya dalmış gibi uyuyordu. İlacın damarlarında gezindiğini biliyor olmak ve aradığı soruların cevaplarını bir tek Kübra’nın yanıtlayabilmesi sinirini bozuyordu.
Kübra’yı bulmak aylarını almıştı, Haldun’un güvenini kazanmak ve Kübra’ya yaklaşmak haftalarını. Cevabını alıp defolacağını sanmıştı, yanıldığını her gün daha iyi anlıyordu. Nadia Lorusso’yu bulmak başka kayıp kızın unuttuğu geçmiş anılarında karanlığa gömülmüştü. Ona erişmek imkansızmış gibi geliyordu. Görevi sandığından daha uzun süreceği fark ettiğinde şiddetli bir baş ağrısı hissediyordu.
Kübra’yı yatağa bırakıp geri çekilirken cebinden telefonunu çıkarttı. İtalyanca yazdığı mesajı gönderdi. Ertesi gün Kübra uyandığında ve önceki geceyi hatırlamadığında Melih planlarının sandığından çok daha uzun olacağından artık adı gibi emindi.
KÜBRA
Günümüz
“Yanlış yapıyorsunuz.” Zeliha’nın kestiği havuçlara baktım, küp küptü. Benimkilerse cisimleri tanınamaz haldeydi. Kim midesine gittiği yiyeceklerin kusursuz ve eşit şekillerde kesilmesini isterdi ki?
“Sen yanlış yapıyorsun.” Zeliha bakışlarını kaldırdı. Bana yemek yapmayı öğretmeye çalışıyordu ama onu bezdiriyordum. “Üçgen kesmeliydin.”
“Hayır, küp küp olmalı. Enginarın içinde çok hoş duracak.” Enginar dediği sebzeyi portakal ve aklımda tutamadığım birkaç malzemeyle haşlamıştı ve ortasına koymamız için havuç ve patates kestiriyordu.
“Patatesleri küp küp kestin. Havuçları üçgen keselim. Bezelye küre zaten. Her şekilden olsun işte.” Patatesleri kolayca kesmiştim ama havuçlarım faciaydı. Belki de yemek yapmayı bırakmalıydım.
“Bana bırakın.” Zeliha havuçları doğramaya devam ederken bıçağı bıraktım. Ellerimi yıkayıp ortalardan kaybolan Hakan’la Douglas’a bakmak için verandaya çıktım. Merdiven basamaklarını indiğimde Bo’nun arka bahçeden geldiğini gördüm. Basamağa oturduğumda yanıma tırmanıp başını kucağıma bıraktı.
“Nasılsın?” Başını okşadığımda hırıltı çıkardı. “Hakan gelince onu ısır. Ruj iziyle geldi.” Bo başını kaldırıp havladığında kaşlarımı kaldırdım. “Yalan söylemiyorum. Bir de iğrenç şekerli bir parfüm sinmiş üzerine.” Beni anlıyormuş gibi baktığında gülmeye başladım. “Sen Bekir’den daha zeki ve anlayışlısın.” Kollarımı boynuna sarıp başına öpücük kondurdum.
Zenas, arka bahçeden çıktığında Bo’ya sarılmayı bıraktım. Beni sevmiyordu ve dişleri beni korkutuyordu. “Ne? Bir şey yapmadım. Bakma öyle.” Zenas bana hırladığında Bo dişlerini gösterip havlamaya başladı. Zenas, başını çime yaslarken bir kez havladı ve bakışlarını Bo’ya çevirdi.
“Elini masaya vuran dişi mi?” Gülmeye başladığımda Bo başını kucağıma yasladı. Zenas beni sevmemiş olsa da ikisini de çok sevmiştim. Bo’nun çenesinin altına parmağımı sürterken başının üzerine dudaklarımı değdirdim.
“Zenas, niye Küçük Emrah gibi bakıyor.” Faruk’un sesiyle Bo, kucağımdan uzaklaştı ve Zenas’ın yanına gidip başını onun sırtına yasladı. Faruk yanıma oturduğunda bakışlarımı onlardan çektim. “Bo ona kızdı.”
“Sen geldiğinden beri çok kavga ediyorlar. Ne yapıyorsun? Yuva mı yıkacaksın?” Gözlerimi kıstım. Benim bir suçum yoktu. Bo, bana ne kadar hızlı alıştıysa Zenas bir o kadar yavaş alışıyordu.
“Zenas, beni sevemedi bir türlü.”
“Zenas, Bo ve kocan dışında kimseyi sevmez.” Zenas başını kaldırıp hırladığında Faruk suratını buruşturup onun taklidini yaparcasına hırladı. “Uğraşma.”
“Kocan nerede?” Omuz silktim. Beni Douglas’la aldatıyor çıkarsa şaşırmazdım.
“Douglas’la konuşmak için arka tarafa gittiler.” Başını onaylarcasına sallarken huzursuz bir ifadeyle bakmaya başladı. “Hakan kadın kokusuyla geldi. Ona sıkar mısın?” Dudakları hafifçe kıvrılırken omuz silkti.
“Ben sana dedim. Buse’ye gitmiştir yine.” Sesindeki tonlamadan alay ettiğini bilsem de söylediği cümleden hoşlanmamıştım. “Yakasında mora yakın kırmızı tonlarda bir ruj mu vardı?”
“Bir daha senin oyununa gelmeyeceğim.”
“Şaka yapıyorum. Yine de Buse’yle görüştüğünü biliyorum. Seni kandırmak için söylemiyorum. Buse biraz sarılmayı ve dokunmayı seven bir tip. Gıcıklığına değil, geçmişten gelen bir alışkanlık.” Hakan’a dokunduğum bazı anlarda bedeni geriliyordu, Buse dokununca bunu yaşamıyor muydu?
Kendini zehirlemeyi kes Kübra. Adam anlattı her şeyi. Tekrar başa sarıp sorunlu bir kadın olma.
“Niye görüştü ki?” Faruk elini cebine atıp telefonunu çıkartırken ekrana birkaç kez dokundu. Açtığı her neyse bana çevirdiğinde eğilip baktım. Fotoğrafta üç kişi vardı, Ümit Karan ve Buse dışında yabancı bir adam vardı. “Geçen gün çekildi. Buse, Ümit Karan için tercüman olarak başladığından Hakan iyi hissetmemiş olmalı. Sana söyledim. Hayatındaki herkesin iyi olduğunu ve acı çekmeyecek durumda kalmalarını sağlamak için deli oluyor.” Geriye kalan tüm acıları da kendisine yaşatıyordu. Hakan’ın merhameti ve düşünceli tavırlarıyla nasıl Karanbey olduğunu anlayamıyordum. Etrafındakileri korumaya çırpınırken aynı zamanda ona yaklaşanları yakıp yok ediyordu. Bana dengesiz diyorlardı, o benden daha dengesizlik içinde dengedeydi.
“Ümit Karan, koskoca ülkede Buse’den başka tercüman bulamamış mı?” Telefonu geri verdim. Buse çalışacak başka birini bulamamış mıydı? En önemli olan buydu. Hakan’ı, Karanbey olduğu için terk etmişti, bunu Faruk anlatmıştı bana. Hakan’dan daha karanlık olan babasıyla çalışması ne kadar mantıklıydı?
“Bilmiyorum. Umursamıyorum da.” Gözlerim usulca onun yüzünde oluşan o huzursuzlukta gezinmeye başladı. Gözlerinin beyazındaki kırmızı damarlar belirginleşmişti. Gözlerini kapatıp göz kapaklarını parmağıyla ovuşturdu.
“Neyin var senin?”
“Yok bir şey.” Gözleri aralanırken çökmüş omuzlarını dikleştirdi. Sorunun ne olduğunu anlamlandıramıyordum. Oturduğum yerden ayaklandığımda bakışları beni buldu.
“Bana dondurma ısmarlar mısın?” Hava buz gibiydi ve dondurma bulmak imkansıza yakındı. Yine de evden çıkmak ona iyi gelirmiş gibi geliyordu. Aklıma başka bir neden gelmemişti.
“Dondurma mı? Bu ayda bulamayız ki.” Yine de oturduğu yerden kalkıp üzerindeki pardösüsünün yakalarını çekiştirdi, dirseğini bana uzattığında uzanıp koluna girdim. “Yine de bakıcım istediyse buluruz.”
“O sıra konuşur muyuz?”
“Senin çıkarcı olduğunu anlamalıydım.” Cık cıklarken arabalardan birini işaret etti. Korumanın anahtarı garajdaki dolaptan getirmesini beklerken Faruk çoktan uzaklara dalmışçasına garaja odaklanmıştı. Zihnindeki düşüncelerde gezinmesine izin verirken garajdan arabayı çıkarttılar. İçeri girdiğimde yanımdaki koltuğa yerleşti ve korumalara direktif verdi.
“Hakan’a yazayım.” Telefonunu çıkartıp mesaj gönderdiğinde arkasına yaslandı.
“İyi görünmüyorsun.” Başıyla onayladı, tek kelime etmedi. Araba yavaşlayana kadar hatta dondurma bulup buz gibi havada donarken sahildeki banklardan birinde oturana kadar konuşmadı.
“Hasta olacağız.” Dondurmasını yerken burnunun ucu kızarmıştı bile.
“Ben soğuğu seviyorum. Sen anlat bakalım. Neyin var?” Dudaklarını araladığında kaşlarımı kaldırdım. “Rus bir bakıcıya bir şey anlatmam, deme sakın.” Güldü.
“Yok demem. Artık ailedensin.” Sesindeki alayla bakışları yumuşadı. “Mecburen katlanacağım.” Elimi yalandan kalbimin üzerine yasladığımda gülüşü her zamanki gibi rahat ve neşeli bir hale büründü.
“Sorun Sibel mi?” Gülüşü yavaşça küçülürken bakışlarını denize çevirdi. “Anlat hadi. Sen benim sırrımı sakladın, bende seninkini saklarım. Söz.”
“Sabah bir şeyi hatırladım.” Yüzündeki ifade suçluluk dolu bir duyguyla çevrelendi. “Seni bayılmış bir şekilde Çetin evinde görmüştüm hani.” Başımı onaylarcasına salladım. “O gün orada niye olduğumu artık hatırlıyorum.”
“Niye?” Dondurmayı yanımdaki çöp kutusuna atıp tamamen ona çevirdim bedenimi.
“Bekir’e susmasını söylemek için oradaydım.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. “Hakan’a yapılan saldırı hakkında tek kelime ederse onu geberteceğimi söyledim. Eğer patlamayı yapanı gizlemezse Hatice’yi öldüreceğimi…Siktir. Ben zaten patlamayı yapanı biliyormuşum Kübra. Bekir’e susması için tehditler savurup Hakan’a tek kelime etmemişim.”
Sessizce yüzündeki suçlu ifadeyi özümsemeye çalışıyordum. Sakladığı gerçeğin bir parçasını anımsamıştı, o parçası hiç iyi hissettirmiyordu. Ya dolduramadığı boşluklarda o ekipten birisiyse? Adamlardan birinin ve kadının sesini hiç duymamıştım. Ya o sesini duymadığım adamsa?
“Patlamayı yapan kimler?” Bakışlarındaki suçluluk artarken dudaklarını ıslattı.
“Bilmiyorum Kübra. Sadece hissettiğim hayal kırıklığını anımsıyorum. Hakan’dan gizleyeceğim kadar önemli biri olmalı ki saklamışım, Bekir’i susması için tehdit etmişim. Dört aydır kardeşinin katilini arıyor ve hepsini olmasa da ben bunu yapan birini biliyormuşum.” Elini başına çarptı.
“Ya sensen?” Kaskatı kesildi. Bakışlarında bu ihtimali düşünmeyi reddeden bir duygu belirdi. Yapabilme ihtimalini düşünmüştü belki de. Kendine bile güvenemeyecek kadar zihnine ve anılarına yabancıydı.
“Bensem…Beni tanımaz mıydın? Burhan’ı sesinden tanıdın sonuçta.” Sesindeki titreyiş ve gözlerindeki karmaşa artarken elini çenesindeki sakallara sürdü.
“Burhan’ın sesini duydum çünkü. Ya sesini duyamadığım o kişiysen?” Omuzları çökerken düşünceli bir ifade belirdi yüzünde. Kendisinden şüpheleniyordu. Yine de Hakan, şu an istese canını verebilecek adamın, kardeşim dediği adamı öldüreceğine ihtimal veremiyordum. Kendi kardeşini İtalya’da bırakıp Hakan’ın yanında omuz omuza karanlık dünyada ona destek olurken onu öldürmeyi planlaması hiç mantıklı gelmiyordu.
“Sen değilsin.” Çenemi dikleştirirken elimi onun omzuna atıp onu sarstım. “Sen olamazsın.”
“Ben değilsem bile saklamışım Kübra. Ha o depoyu ben patlattım ha yapanı sakladım. Aynı şey.” Haklıydı. Her halükârda Hakan’ı bir yalana inandırmıştı. Burhan’ın ismini söylediğimde Hakan’a söylemek için diretmişti. Sevdiği kadının abisini korumak için uğraşmamıştı bile. Kimi koruyup Bekir’i sessizliğe bulamıştı? Burhan dışında saklayacağı kim olabilirdi ki?
“Ben hepsinin kim olduğunu bulacağım.” Kendimden emindim. Burhan ve Bekir tamamdı. Diğer adamları ve kadını toplantıda konuşamadıklarımla konuşarak bulabilirdim.
“Ya bulduğunu saklamak için seni susturursam? Hakan’a söylemene engel olabilirim bile.” Gülümseyerek kolumu omzundan çektim. Açıkçası korkmuyordum. Korkamıyordum. Hakan’a kardeşinin intikamını alması için o katilleri verecektim. Daha sonra bedenindeki gerginlikten, geçmişteki yaşanan suikastın ruhunda bıraktığı işkence dolu o azabın boynuna urgan misali sarılışından kurtulacaktı. Kimsenin beni engellemesine izin vermeyecektim.
“Bunu yapmayacaksın. Çünkü gerçek ne olursa olsun Hakan bunu öğrenecek.” Gözlerimizi ayırmadan çenemi dikleştirdim. “Ben inatçı biriyim ve o her şeyi öğrenmeden pes etmeye hiç niyetim yok.” Bakışlarımı denize çevirip gülüşümü genişlettim. “Ayrıca bana bir şey yapmaya kalkarsan Bo’ya seni ısırmasını söylerim.” Derin bir nefes alıp elinde erimeye başlayan dondurmayı çöpe atmak için ayaklandı.
Konuyu uzun uzadıya konuşmak bir anlam ifade etmiyordu. Faruk, kimi koruduğunu veya sakladığını bulması için zihnindeki anılara ihtiyacı vardı. Benim katilleri bulmam için kulaklarımın duyduğu o seslerin kime ait olduğunu bulmaya… Bu yüzden konuyu kapatmak ve zamanı geldiğinde tekrar tekrar konuşmak en sağlıklı olandı.
“Beni Bekir’e götür.” Bekir asla konuşmazdı. Yine de belki de bana olan saplantısını kullanıp onu bir şekilde manipüle etmeye çalışırdım. Denemeye değerdi.
“Hayır.” Ayaklanırken Faruk’un tam karşısında durdum. “O herifle konuşacak biri varsa benim. Daha önce beni dinleyip sesini kesmişse şimdi sorduğumda cevabını da verebilir.” Birkaç saniye söylediklerini ölçüp tartarken duraksadım. Bekir’in dışında o ekibi veya içinden birini bilen yalnız Faruk vardı. Karanbey onların kim olduğunu öğrenmeden önce onu ortadan kaldırmak için an kollayacakları bir hedefti.
“O gece beni yem olarak kullanıp seni öldürüyorlardı Faruk. Oydu, diye sayıkladığın her kimse Hakkı olmadığına eminim. Şimdi Bekir’in karşısında durup bana anlat dersen sormayacak mı sana? Hafızanı kaybettiğini fark etmeyecek mi sanıyorsun? Niye gizliyoruz biz bunu? Ya o gece seni öldürmeye gelen Burhan gibi yakından birisiyse? Hafızanı kaybettiğini anlayıp seni yanlış yönlendirerek hatırlayacaklarını da manipüle ederse?” Söylediklerimi hazmedercesine duraksadı. “Bekir’e gidersen hafıza kaybı yaşadığın anlaşılır.”
“Bekir aylar öncesinde biliyordu, Kübra. Beni öldürmek için onlarca zamanları vardı. Siktiğim anılarım geri gelse bileceğim kim hain kim dost görünümlü iblis.” İleri geri yürümeye başlarken ellerini iki yana açtı. “Böyle bir şeyi nasıl sakladım ben? Aylarca Hakan’a yalan söylemişim resmen. Bana güveniyorken ben onu diğerleri gibi kandırdım.” Birkaç küfür daha ederken öfkesini adımlarıyla atıyormuşçasına yürümeye devam etti. Kalktığım banka tekrar otururken onun kendisini düşünceleriyle beraber yiyip bitirmesini bekledim.
Zihnindeki anıların istesem de hatırlayamamanın yaşattığı o çaresizliği iyi bilirdim. Hatırlayıp her şeyi kontrol edecek o gücün elinizden alınması ve kendinize bile yabancı olmanın hüsran dolu oluşuna aşinaydım. Onun hatırladığı bir parça geçmişin, şu an ki kendisine yabancı olması tam da yıllardır yaşadığım bir olaydı.
Faruk, Hakan’a sadıktı ve bunu sorgulamak içimden gelmiyordu. İkisi gerçekten kardeş gibiydiler, hatta gibisi fazlaydı. Faruk, Hakan’a asla ihanet etmezdi. Onun için canını verirdi. Bunu haftalardır birbirine destek olan iki adamın gözlerinde görüyordum. Faruk Bolat, Hakan Karan’ın daima gölgesiydi. Onun arkasında gizlenmezdi, arkasında dikilirdi. Sırtından onu bıçaklayacak herkese engel olurdu.
“Böyle mi hissettiriyor?” Bakışlarımız kesiştiğinde işaret ve orta parmaklarıyla şakağını dürttü. “Hatırlamak ama tamamen hatırlayamamak böyle çaresiz mi hissettiriyor?” Onaylarcasına salladım başımı.
“Kovanın dolu tarafından bak. Senin kısa bir süreliğine anıların yok.” Benimki gibi tek hatırladığı hapsolduğu anlar değildi. Ayrıca benden çok daha hızlı hatırlamaya başlamıştı. Onun yerinde olmak ve anılarımı bu hızda hatırlamak isterdim.
“Kovanın dolu tarafı mı?” Yüzündeki gerginlik silindi, alay dolu bir ifadeyle bakmaya başladı. Yanlış bir şey söylediğim zaman takındığı ifadeydi. “Kovanın dolu tarafına bakacağım. Haklısın.” Gözlerim kısılırken gülmeye başladı.
“Dalga geçmeye başladığına göre eve dönelim. Orada Douglas sıksın bacaklarına.” Banktan kalkarken arkamı dönerek etrafa dağılmış korumalarda göz gezdirdim. Arabaya yürürken adımlarını benimkilere yetiştirdi.
“Bardağın dolu tarafından bakmak…Doğrusu bu.” Omuz silktim. Aynı şeydi. Türkçeyi öğrenirken zorlandığım tek problemim buydu, bir cümle birden fazla anlama karşılık gelebiliyordu ve mecazen söylenmiş bir cümle başka bir şeyi anlatıyor olabiliyordu.
“Türkçe çok zor.” Suratım asıldığında arabaya girdim. İçeri girerken bu sefer tam karşımdaki boşluğa yerleşti. Geldiğimiz yolu geri dönerken arabanın sıcaklığıyla bedenim gevşerken üşüdüğümün farkına anca varabildim.
“Sende Rusça öğrensene.” Umut dolu bakışlarla ona baktığımda Faruk burun kıvırıp başını olumsuzca salladı. “Niye Rusya’dan nefret ediyorsun bu kadar?”
“Belirli bir nedeni yok. Hakan’la babalarımız Ruslarla iş yaptıkları için tiksindik diyelim. Tabi Hakan’ın Rus bir eşi, benim de yengem olacağını bilmiyorduk o zamanlar.” Dudaklarım kıvrıldığında göz kırptı. “Senden Asya’ya bahsettim. Merak ediyor seni.” Bende onu merak ediyordum. Faruk gibi neşeli biri miydi? Yoksa onun tam tersi bir şekilde ciddi ve suratsız mıydı?
“Ne zaman tanışacağım onunla?”
“Muhtemelen başımızdaki dertler geçince İtalya’ya gideriz. Onun buraya gelmesini istemiyorum.” Haklıydı. Elimde fırsatım olsaydı bu karanlığa hapsolmak yerine belki de Asya’nın yaşadığı bir hayatı yaşamaya bile razı gelirdim. Yalnız ve tek başına hayata tutunurken ailenden uzakta kalmak, hapsolup ceza alarak anılarının slinmesinden daha az can sıkıcıymış gibi geliyordu.
“Bu niye bu kadar öfkeli?” Araba yavaşlayarak durduğunda Hakan’ın bahçede yüzündeki gerginlik ve öfkeyle dikilerek bize bakıyor olduğunu gördüm. Faruk’un peşinden indiğimde Hakan’ın tam karşısında durdurdum adımlarımı.
“Melih’e mi gittiniz?” Sesindeki tonlama cevabıma göre öfkesinin yönünü değiştirecekmiş gibi gergindi. Yüzündeki her bir kas öfkeyle çevrelenmişken onun etrafına saçtığı enerji ürkütücüydü.
“Hayır.” Douglas verandadaki merdivene oturmuş sigarasını içiyordu. Hakan’la her ne konuştularsa onu delirtmişti.
“Nereye gittiniz?” Hesap sorarcasına bakarken baş ve işaret parmağıyla burnunu sıkıştırıp derin bir soluk aldı. Hakan gibi davranmıyordu.
“Faruk sana haber vermesine rağmen sorguya mı çekiyorsun beni? Ben yakamda ruj izi veya üstümde karşı cinse ait kokuyla mı geldim? Kardeşinle çıktım dışarı.” Arkamı dönerek garaja doğru yöneldim. Sinirimi bozuyordu. Buse’yi uyarmasına hak verebilirdim, babası korkunç bir adamdı. Yakasını öptürüp üstüne kokusuyla duş aldığı kadının yanından gelir gelmez odama gelmesi saygısızlıktı. Üzerine sanki bunlar yaşanmamış gibi manyak bir kıskançlıkla Melih’e sarıyordu.
“Konuşurken arkana dönüp gitme.” Onu dinlemeden yürümeye devam ettim ve garaja girdim. Arabaların arkasına gizlenecek alanım vardı. Resmen gözüme sokarcasına utanmadan odama onun kokusuyla gelmişti.
Fazla mı alıngansın Kübra? Sakin mi olsak?
“İyi hatırlattın. Melih’le buluşacağım. Telefondan görüşmekten sıkıldım.” Garajdaki korumalardan biri başını kaldırırken arabayı işaret ettim. Arkama doğru baktı. Onun yaptığını yapıp geriye döndüğümde Hakan’ın yaklaştığını gördüm.
“Olmaz.” Aslında dışarı gitmek istemiyor, üşüyordum ve eve gidip sıcacık yatağıma girme isteğiyle dolup taşıyordum. Daha önce defalarca kez Melih’in, ondaki Faruk’tan bir farkı olmadığını söylemiştim. Yine de delirmeyi seçiyorsa en az benim delirdiğim kadar delirebilirdi.
“Bundan sonra Melih’le görüşmeyeceksin.” Kaşlarımı kaldırdığımda çenemi dikleştirip kollarımı göğsümün hemen altında çaprazladım. “Meydan okuma Karım.” Sesindeki sakinliğe rağmen cümledeki tehditkâr tonlamayla duraksadım. “Melih çok istiyorsa gelir, görüşürsünüz ve gider.”
“Buna sen karar veremezsin.” Hakan dudaklarını ıslatırken öfkeli bir soluk alıp bana bir adım daha yaklaştı.
“Onun kime çalıştığını bilmiyormuş gibi davranma. Ona güvenmiyorum ve güvenmediğim adamın yanına gidemezsin.” Enrico’ya çalıştığını öğrenmişti. Bakışlarım verandadaki Douglas’a kaydı bir anlığına. O mu anlatmıştı?
Çenemi tutup bakışlarımı kendi harelerine çevirdiğinde yüzünü eğdi. “Ben konuşuyorken başka birine bakamazsın. Tüm dikkatini bana ver.”
“Melih konusunu senin umursadığın kadar umursamıyorum. Kime çalıştığının bir önemi yok. Arkadaşım o benim. Çetinlere çalıştığını düşündüğüm zamanlarda bile bu böyleydi. Şimdi Enrico’ya çalışıyormuş…Korkmuyorum. Hem sende Enrico’ya çalışmıyor musun? Senden de mi kaçayım?” Çenemdeki dokunuş kayarken parmakları boynuma dolandı.
“Ben senin kocanım. Enrico’ya çalışan bir it değil.” Kaşlarım ağır ağır çatıldı. Eksik bir gerçek vardı, gözleri bunu ele veriyordu. Enrico’yla yıllardır ortaklardı ve Melih’in ona çalışmasının sorun olması için Enrico’yla düşman falan olmaları gerekiyordu.
“Gerçek nedeni anlatmazsan dediklerini umursamayacağım.” Boynumdaki elini çekiştirip ondan bir adım uzaklaştım. “Bana anlatmadığın sürece dediğini yapmayacağım. Ayrıca Melih’le görüşüp görüşmeme karar vermeden önce Buse’yle görüşüp görüşmemene karar verelim bence.” Bir adım daha attığında sırtım arabanın kapısıyla buluştu.
Niye üzerime geliyordu?
“Üzerime niye geliyorsun?!” Elini iki yanımda arabaya yaslarken başını eğdi. Gri hareleri ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı. Gözlerindeki bakış ona yumuşamamı sağlayan bakışlarından biriydi. Bu yüzden bakışlarımı çenesine indirdim.
“Gözler Karım.”
“Sözler Kocam.” Çenemi baş ve işaret parmağıyla okşayıp ona bakmam için kaldırdığında gözlerimiz buluştu.
“Bir şey olmadı.” Gözlerimizi ayırmadan bana bir adım daha yaklaştı. “Onunla buluştum çünkü babamla çalıştığı için onu uyarmalıydım.”
“Etkili bir uyarma olmuş. Haklısın.” Başını geriye yaslayıp melodiyi andıran kahkahasını serbest bıraktığında gözlerim kısıldı.
“Sana Türkçe öğretmeni de tutmalıyız.” Konuyla ilgisi neydi ki?
“Bundan eğleniyor musun Karanbey?” Yakasını tutup öne çektiğimde gözleri dudaklarıma kaydı. “On dört yıl hapsedilmiş olabilirim ama bana saygısızlık yapmana göz yumacak kadar zihnim çürümedi. Kiminle neden buluştuğun umurumda değil. Bir daha yanıma başka birinin kokusuyla gelmeyeceksin.” Dudakları aralandı, söyleyecek bir şeyi varmış da söyleyemiyormuş gibiydi.
“Kokusunun farkında bile değildim.” Bir insan kokuyu nasıl fark etmezdi? Onun her söylediğine inanıyorum diye beni kandıracak başka bir bahane bulamamış mıydı?
“Eğer bir daha başka bir koku veya rujla gelirsen-” Elinin tersi tüy gibi dokunuşla yanağıma sürtündü. Bu dokunuşun sakinleştiriciliğinden nefret ediyordum. Bunun farkındaydı ve sakinleştirmek istediğinde bunu yapmaya başlamıştı.
“Ne olur?” Meydan mı okuyor o? Nerede benim hançerim? “Tehdit mi edeceksin?” Ses tonu keyif alıyormuş gibiydi. Eve geldiğimiz zamandan çok daha rahatlamış duruyordu.
“Evet. Sonuçları da senin hayal gücüne bırakıyorum. Evlendiğim adam sensin. Unutma. En az senin kadar delirebilir ve gözüm dönebilir.” Yakasını serbest bıraktığımda yüzünü daha da yaklaştırdı.
“Beni daha çok tehdit etmelisin. Hoşuma gidiyor.” Ruh hastası manyak. Dudağını yanağıma değdirdi. “Hoşuma çokça gidiyorsun Karım.” Arabayla bedeni arasında kalırken yavaşça yutkundum. Etrafımızı saran elektriklenmeyle soluk soluğa kalmıştım bile. Az önce köpüren adam aniden dibime sokulmuş ve tatlı tatlı laf atıyordu.
Adamın dengesini de bozduk Kübra.
“Buse gelir gelmez kollarını boynuma sardı. Kollarını hızla çektim. Karşıma oturdu zaten konuşma boyunca da bana temas etmesine izin vermedim.” Açıklama yapan hatalı kişidir demiyor muydu? Açıklama yapıp hatasını mı kabulleniyordu? “O geldiği zaman sarıldığı ilk an, kokusu veya ruju bulaşmış olmalı…Niye gülümsüyorsun?” Geri çekildi. Hayır gülmüyordum.
“Hatalı olduğunu kabullendiğine sevindim.” Kaşları ağır ağır çatılırken çenemi dikleştirdim. “O kadar zor değilmiş, değil mi? Hatanı kabullenip açıklama yapmak Karanbey’liğinden bir şey götürmedi.”
“Hatalı değilim. Onun bana sarılacağını kontrol edemem.” Hala açıklıyordu. Kaşlarımı kaldırdım. “Açıklamaya devam etmiyorum. Bu yanlış anlaşılmayı düzelmeye çalışmak gibi düşün.”
“Yani açıklama yapıyorsun.” İşte şimdi gerçekten gülümsüyordum.
“Hayır. Siktir et.”
“Hatalı değilsin yani.” Gözlerini kısarken öfkeli bir soluk aldı. “Hatanı söylememe izin ver. O kadının sarılışını kontrol edemedin vs. vs. O kadınla görüşmen hata. Faruk gidip uyarsaymış.”
“Faruk ondan hazzetmiyor.” Kaşlarım havalanınca başını sağa sola salladı. “Sen hazzettiğinden mi gittin, diye sorma.” Karşılık olarak bunu söyleyeceğim için dudaklarımı birbirine bastırıp sustum. “Bir şey olmadı.”
“Bir şey olmayacak zaten. Bunun olmayacağından eminiz ikimizde.” Sesimdeki tehdit dolu tonlamaya engel olamadım. Garip bir şekilde Hakan’ı kendime saklayıp ona yaklaşan herkese bağırıp çağırasım vardı. Buse, listenin en başıydı.
“Bir dahakine sen gidersin.” Bir dahaki falan olmayacaktı. Yakasını bir kez daha tuttuğumda gülüşü kulaklarımı doldurdu. “Şakaydı. Kıskanç Rus’um.” Karnımda oluşan hisle dudaklarım kıvrıldı. Karım deyişini seviyordum, Rus’um deyişine bayılmıştım.
“Tamam bu konuyu kapatıyorum. Melih konusunda da bana anlatmadıkların yüzünden koca bir soru işaretiyle baş başa kalıyorum.” Yakasını serbest bıraktım.
“Bana güven ve sadece görüşmek istersen falan buraya çağır. Bu ciddi bir mesele.” Birkaç saniye duraksarken gözlerindeki karmaşayı hazmetmeye çalışıyordum. Melih’i bana yasaklayarak kural koymaktan çok daha fazlası vardı zihninde. Bir sorun vardı ve çözümü buymuş gibiydi.
“Tamam.” Onu daha fazla zorlamayacaktım. “Benim de isteklerim var.” Devam etmem için elini salladı. “O kadının bir daha sana dokunmasına izin verirsen,” Çenesini tutup başını sabitledim. “Yaptıklarım için açıklama yapmadan hata üstüne hata yaparım. Senin aksine hatalarımı seviyorum. Beni deli bir kadın yapıyorlar.”
“Tehdit ediyorsun.” Başımı onaylarcasına salladım. Bakışları dudaklarıma kayarken kendi dudaklarında beliren tehlikeli gülüşle cesaretim yavaş yavaş soldu.
“Kocasını tehdit eden bir kadın olsam bu beni nasıl eş yapardı?” Güldü.
“Manyak derecede bana benzeyen-” Öyleydim. Bileğimi tutup belimde sabitledi ve göğüslerimizi birleştirdi. Çok yakındı, sıcaklığını da kaslarının her bir zerresini de hissedebilmek yanaklarımın ısınmasına neden oluyordu.
“Bana ait bir kadın yapardı.” Boştaki elimi omzuna sürdüğümde alnını alnımla buluşturup gözlerini kapattı. Elim ensesine sürterken nefesi dudaklarıma çarptı.
“O kadını kıskanma. Onun seni kıskanması gerekir.” Başını geriye çekerken hafif aralanmış gözlerini gözlerimle buluşturdu. “Benim karım sensin. Parmağımdaki alyans senin. Geçmişi bırak. O benim hiçbir şeyim.”
“Bana anlatmadığın bir şeyler var.” İkimizin de geçmişi koca bir karanlıktı.
“Bunu inkâr edemem. Sana anlatamadığım çokça şeyim var.” Bileğimi serbest bırakıp eğildi ve ona yaptığım gibi dudağını boynuma değdirdi. “Zamanı gelince ve anlatabilmeye hazır hissedince…” Başını kaldırdı. “Sana anlatacaklarım var.”
“Benimle ilgili mi?”
“Sen demek, ben demek. Bizimle ilgili. Sadece sorunlar yaşanmadan önlem alacağım. Sabretmelisin.” Derin bir soluk alırken kaşları çatıldı yine. “Enrico’nun adamını yıllardır saklaması iyi bir anlama gelmiyor. Daha geçen babamın seni kaçıranlardan biri olduğunu hatırladın. Olayların neresinde olduğunu anlamam gerekiyor.”
“Tamam.” İç çektim. Onun hayatını zorlaştıran biri daha olmayacaktım. “Douglas’ı hala sorgulayacağım.”
“Biliyorum.” Gözlerindeki öfkeli bakışı bahçeye çevirdi, bakışlarını takip ettiğimde Douglas’ın verandadan garaja doğru yürüyor olduğunu gördüm.
“Onda beni korkutan bir şey var. Maskesinin ardından gözlerime bakması veya o zippoyu çevirişi…Sanki bu evde hapsedilmişimde kaçmam gerekiyormuş gibi hissettiriyor.” Douglas geldiğimden beri bana hiç kötü davranmamıştı. Belki de onun hakkını yiyordum. Yine de hislerime güvenmeyi seçiyordum. Onda beni tetikleyen bir şey vardı ve bunu çözene kadar ne kadar iyi biri olsa da o güvenilmezmiş gibi davranmalıydım.
“Douglas’ın yüzünü görürsen rahatlar mısın?” Duraksadığımda gri hareleri yüzümde gezindi. “Seni kaçıranların maskeli olduğunu söylemiştin. Belki de seni tetikleyen şey maskenin kendisidir.” Kulağa mantıklı geliyordu.
“Douglas bir şeyleri saklar. Sorduğunda veya sakladığını öğrendiğinde anlatır. Sinir bozucu bir durum. Ona göre doğrusu buymuş.” Sesindeki hoşnutsuzluğu algılayabilmiştim. Douglas’a güvenirken ondan Melih’i saklamasından hoşlanmamıştı belli ki. Bana söylediği zaman Hakan’dan niye saklıyor olduğuna anlam verememiştim. Şimdi Hakan’ın dediğine göre Douglas’ın karakteri buydu. Gerçeği sormayana kadar kendine saklamak gibi bir huyu vardı anlaşılan.
“Senden bir şey sakladığını bilmene ve şahit olmana rağmen ona hala güveniyor musun?”
“Evet.” Bakışlarındaki kararlılıkla duraksadım. Birine bu denli güvenebilmek için ne yaşanmalıydı, bilmiyordum. İkisinin nasıl tanıştığını kimse doğru düzgün bilmiyordu. Douglas bana güvenmese hangi aileden olduğunu bana söyler miydi? Hiç sanmıyordum. O bana bu denli güvenirken baştaki sarsılmış güvenimin asıl nedeni maskesiydi.
Maskeli adamlar beni kaçırmıştı. Maskeli adamlar daima rüyalarımda beni kovalardı. Douglas, geldiğim ilk günden beri maskesiyleydi. O adamlardan biriydi veya değildi. Zihnim onu dost göremeden kaygıyla çevreleniyordu.
Douglas daima bana kibar ve anlayışlı olmuştu. Ona ne sorarsam sorayım cevabını bana açıklamaktan da çekinmemişti. Douglas’ı seviyordum ama ona baktığımda korku hissetmekten hoşlanmıyordum. Bana bu evde de başıma bir şeylerin gelebilme ihtimalini hatırlatıp kaygılanmama sebep oluyordu.
“Patron?” Hakan bakışlarını ayırdığında Douglas’ın hangi ara geldiğini fark etmediğimden olduğum yerde sıçradım. “Ferhat Yılmaz’la kullandığın ortak depolarından biri patlatılmış. Meksika kartellerinden birinin imzası yanındaki çöp konteynırına çizilmiş halde bulmuşlar.”
Hakan’ın bedeni gerilirken tamamen benden uzaklaştı. Douglas’ın elindeki telefonu alıp garajdan çıktı. Douglas bana baktığında çenemi dikleştirdim. Korksam da bakışlarımı kaçırmamı mı bekliyordu?
Sakinleş Kübra. Douglas, etrafına bakıp yanımdan geçti ve arabaların arasına ilerledi. “Gel yenge.”
“Beni öldüreceksen diye söylüyorum, fayansların arasındaki kan çıkmaz. Bekir yüzünden garajın fayansları kaç kere değişti biliyor musun?” Douglas omzunun gerisinden bana bakarken iyice karanlık sayılabilecek bir kenarda durdu.
“Ben gece öldürürüm, yenge. Gündüzleri birini öldürmek için fazla aydınlık. Ama sen bu dünyada öldürmeyeceğim kişilerdensin.” Terleyen avuç içlerimi pantolonuma sürdüğümde arabaların arasında ona doğru ilerledim.
“Karanbey’in karısı olduğum için mi?” Cık cıkladı.
“Yengem olduğun için.” Dudaklarımı kıvırdığımda ona bir adım daha yaklaştım. Sesindeki sıcaklık ilk günkü kadar samimi hissetmemi sağlıyordu. Onu suçlayıp ters bakmış olmam umurunda değil gibiydi.
“Bana güvenmen için sana güvendiğimi göstermem gerekiyor sanırım.” Elini maskesine uzattı, maske yüzünden uzaklaşırken garajı hafifçe aydınlatan ışık yüzünü görmemi sağladı.
Gözlerim yüzündeki ize takıldı. Gözüyle burnunun birleştiği kısımdan elmacık kemiği boyunca kulağının altına kadar ilerleyen bir yara izi vardı. Yarasını boş verip yakışıklı ve aynı derece ürkütücü yüzünü incelemeye devam ettim. Kesinlikle Hakan’dan büyüktü. Yüzü daha yorgun ve yaşlı gibi duruyordu. Kemikli çenesini saran sakalları vardı. En sonunda yeşil gözlerine baktığımda maskesini geri yüzüne taktı.
Yüzünü göstermesi beni düşman olarak görmediğinin kanıtıydı. Onun maskesinin ardındaki yüzünü bilmek göğsümdeki korku dolu o düğümün çözülmesine neden oldu. Maskesini tekrar takmış olması bile hiçbir şeyi değiştirmedi. Yüzünü biliyordum, kim olduğunu artık görmüştüm. Maskesiyle karşımda dikilen bir yabancı değildi.
“Faruk, hafızasını kaybettiğinde doktor ne demişti?” Ona gerçekleri anlatırsak zihninin hatırlamak için baskı yapacağını ve süreci uzatacağını… Başını onaylarcasına salladı. “Seni kimin Rusya’dan kaçırdığını biliyorum. Ama bunları sana söylersem zihninin nasıl zarar göreceğini veya kimin kızı olduğunu bilmiyorum. Seni buraya hapsedenlerden birini çok yakından tanıdım.”
“Maskeli olan adam. Elinde zipposunu çeviren ve benimle Rusça konuşanın kim olduğunu biliyor musun?” Başını aşağı yukarı salladı.
“Seni kaçıran veya hapsedilmene neden olan herkes için özür dilerim.” Beni kaçıran o değildi, yine de bu özür gözlerimin sulanmasına engel olamadı. Kimse bana yaşattıkları yüzünden özür dilememişti, dilemeyeceklerdi. Özürlerini kabul etmeyecektim.
Ömrümün yarısından fazlasını hapsolarak ve kim olduğumu bilmeyerek geçirdiğim her bir saniye için ceza çekseler dahi içimdeki acıyla öfke dinmeyecekti.
“Spasibo.” Teşekkür ederim. Dudakları kıvrılırken elini göğsünün üzerine yasladı.
“Prego.” Rica ederim. Kendi dilinde cevap vermişti.
“Şimdi haini konuşalım mı?” Başımı onaylarcasına salladığımda eliyle garajın dışını işaret etti. Garajdan çıkarken rahatladığımı hissedebiliyordum.
KARANBEY
Yanmış depoya bakarken elimi çeneme sürdüm. Burayı çoğu zaman ortak olmasına rağmen Ferhat’ın kullanması için bırakırdım. Kartelin oğlunu dövüp ülkesine postaladıktan sonra depoların yerini değiştirmesi için Ferhat’a direktif vermiştim. Ne o, benim ne de ben, onun depolarının yerini bilmiyorduk.
“Uyarmasan üç milyon dolarlık mal gidecekti.” Ferhat ellerini cebinde soğukkanlı durmaya çalışıyordu. Gözlerindeki karanlık öfkeyi bastırıyordu. “Şimdi gidip o kartelleri gebertsem, hakkım değil mi?” Dayanamayıp bana döndüğünde omuz silktim.
“Bir zararımız yok.” Yine de tehdit etmelerine izin vermemeliydik. “Senin depoların yerini bilen yalnız sensin değil mi?” Başıyla onayladı. “Adamlarını arttır. Ne olacağı belli olmaz.”
“Yarınki aile yemeğine gelecek misin?” Ellerini cebinden çıkartıp tırnak işareti yapar gibi parmağını kıvırdı. Gözlerim kısılırken gülüşünü genişletti. “Doğrusu aileden olduğumu bilmiyordum.” Babam onları da mı çağırmıştı?
“Biz bir aileyiz Ferhat. Daha sizden kız alıp oğlumuzu vereceğiz.” Gülüşü donduğunda dudaklarım kıvrıldı. Faruk bize yaklaşırken Ferhat hoşnutsuz yüz ifadesiyle “Ayıp ediyorsun.” der gibi baktı bana. “Şaka yapıyorum Yılmaz.”
“Baya benzin dökülüp yakılmış. Boş depo olup olmamasını umursamadan dışarıdan dökülmüş diyor itfaiye.” Amatör adamlarını mı göndermişlerdi? Yoksa bu bir yem miydi?
“Bu depoyu masadakiler biliyor, bunun dışında tekstil firmalarından birini paravan olarak kullanıp gizliyorduk. Karteller içeriden bilgi almış olmalı. Depoları boşalttığımızın farkında olmayan biri bizimle ilgili bilgileri kartele yetiştiriyor.” Babam olduğuna adım gibi emindim.
“Araştırırız. Yarın Burhan’ı da getir yemeğe.” Faruk ve Ferhat aynı tepkiyi verip irkildiğinde duraksadım. “İşlerin ucundan tutacaksa babam ve diğerlerinin olduğu masalara oturmalı ki gözlemlesin.” Burhan’ı ufak tefek işlerle oyalarken bu yıl onun da İtalyan piyasasına girmesine izin vermişti Ferhat. İtalyan mafyası, Türk mafyası gibi değildi. Ferhat’ın kardeşiydi, yine de hata yaparsa başına gelecekleri tahmin edebildiğim için başta buna engel olmak istiyordum.
“Çetinler orada olacak mı?” Başımı onaylarcasına salladım. Babamın kuyruğu olduklarında kesin orada olacaklardı. “Yarın görüşürüz o zaman.” Ferhat uzaklaşırken kendi arabama doğru yürümeye başladım.
“Yarın ben gelmeyeceğim.” Göz ucuyla Faruk’un huzursuz yüz ifadesine baktım. Kübra’yla dışarı çıkıp geri döndüklerinden beridir Faruk daha az konuşur olmuştu. Zihnini kurcalayan her neyse ona çayını içmeyi unutturacak kadar önemliydi.
“Sibel meselesini hallettin mi?” Arabaya bindiğimizde yola çıktık.
“Sibel mi? Ne oldu ki?” Kafası yerinde değilmiş gibi gözlerini kırpıştırdı. Sorunu bu değil miydi? “He…Yok aklımda olan o değildi.”
“Aklındaki ne?”
“Asya’yla konuşuyorduk. Kübra’yı çıtlattım biraz, yaşadıklarını falan. Kübra’ya eğlenceli bir şeyler yaptırmamızı söyledi. Sonuçta ortalama 10-11 yaşlarında girdi o eve, ta bu yaşa kadar hapsolmuş…Yaşayamadıklarını yaşatın dedi.” Bunu düşünmüş, gerçekleştirme fırsat bulamamıştım. Dürüst olmak gerekirse nereden başlayacağımı da bilmiyordum.
“Elimi nereye atsam travmasına çarpıyorum. Sana bana eğlenceli gelen ne varsa onun yarası olabilir. Yüzmeyi bilmeden Karadeniz’de yüzmek gibi bu.” Karadeniz kelimesi bile Faruk’un keyfini yerine getirmişti.
“Yüzmekten başla o zaman. Yüzme biliyor mu mesela?” Bu iyi bir fikirdi. “Tesise götürsene onu.”
“Bu taktikleri Sibel’e deniyor musun?” Cümlemle dudakları kıvrıldı.
“Ben senin gibi basiretsiz değilim lan. Bir göz kırpışım tüm sorunlarımı çözüyor.” Onun gülüşüne katılırken başını sağa sola sallayıp gülüşünü ağır ağır sildi. “Kübra iyi bir kadın ve ruhundaki yaraların kanamasını umursamadan etrafındakileri mutlu etmeye çabalıyor. Bugün biraz canım sıkkındı. Dondurma yemek isteyip götümüz dona dona sahilde oturmamızı sağladı.”
“Kışın ortasında dondurma mı yediniz?”
“Karın deli. Ne yapayım?” Cık cıkladı. “Deli falan ama harbi kız. Bu yüzden onu götür ve yalnız takılın.” Elini omzuma vurdu. “İkinizin normal hissetmeye ihtiyacı var.” Normal hissetmenin ne olduğunu bilmiyordum. Büyürken koruduğum bir Ali olmuştu, tetikte olduğum bir babam ve ağladığı zaman ona sarılıp sevmem gereken bir annem. Faruk’un yanındayken bile Hakan olamamıştım çoğu zaman. Onun başına bir iş gelir diye uzaklaştığım da olmuştu, canı yanmasın diye onun için endişelendiğimde.
Buna en az Kübra kadar ihtiyacım olduğunu biliyordum. Normal olduktan sonra tekrar Karanbey olmanın beni zorlayacağının da farkındaydım. Yine de bu fikri gerçekleştirmek isterken buluyordum kendimi.
“Bugün senin niye canın sıkkındı?” Onu görmemiştim. Gelir gelmez Kübra’nın yanından Douglas’la antrenman odasına geçmiştim. Melih, mesaj atana kadar da Kübra’yla dışarı çıktıklarını bilmiyordum.
“Keyfim yok bu aralar.”
“Çaydan kesilecek kadar mı?” Dudaklarını kıvırdığında öne doğru kayıp soldaki kapağı açıp içinden termosunu çıkartarak geri yaslandım. “Acil durum çayını arabaya koydum.” Termosun kapağını çevirerek açarken bakışlarını kaçırdı. Duygusunu en az benim kadar göstermekten kaçındığını biliyordum.
“Sen mi demledin?”
“Ne uğraşacağım?” Omuz silktim. “Zeliha’ya yaptırdım.” Ben yapmıştım. Çay demlemesini o kadar seyretmiştim ki onun kadar iyi demleyebiliyordum. Yine de bu benim sırrımdı. Çayı yavaşça yudumlarken kaşları yukarıya doğru hareketlendi. “İyi öğretmişim. Güzel demlemiş.”
“Seni rahatsız edeni bana ne zaman istersen anlatabilirsin kardeşim.” Bakışlarını kaldırdığında gözlerinde acı, birkaç saniye sessizliğe bulanmama neden oldu. Onun sorununu anlayamıyordum. Bir şey onu sıkıp nefesini kesiyormuş gibiydi, bakışları. “Sorun neyse beraber çözeriz. Her zaman yaptığımız bu.”
“Bu seferkini sanırım ben çözmeliyim.” Gözlerim kısılırken itiraz etme hissimi bastırdım. Aramızdaki yazılı olmayan kuraldı. Sınırını çekmişti ve onu aşmayacaktım.
“Yine de buralarda olduğumu unutma.”
“Sen beni bırak da Douglas’la sorun ne? Normalde böyle işlere yanında onu götürürsün.” Sinirim gerilirken kaşlarım çatıldı. “O kadar büyük mü sorun? İsmi bile kaşlarını çattırdı. Ne oldu?”
“Melih’in, Enrico’ya çalıştığını ve Kübra’nın peşinde olduğunu sakladı.” Termos elinden kayarken yere düşmeden tuttum. Çayını bırakacak kadar şaşkına dönmüştü.
“Oha amına koyayım. Siktir, yoktur lan.” Termosun kapağını kapattım.
“Babasının Kübra’yı kaçırdığını-” Gözleri kocaman açıldı. “Kübra’da Enrico’nun kız kardeşini kaçırmış.”
“Lan simülasyondayız da ebemizi bellemek için mi bizi oynatıp duruyorlar mı? Ne demek kaçırmış? Atacağım kendimi arabadan, dellendim yine.” Faruk’un şivesi git gide kayıyordu. Tüm olayı özetle anlattığımda elimdeki termosu açıp çayını yudumlamak için duraksadı.
“Melih niye daha önceden Kübra’yı, Enrico’ya anlatmadı ki? Yıllardır Çetinlerin adamı değil mi? Neyi beklemiş ki?”
“İlaçlar. Kübra’yı eve getirdiğimi ilk gün Melih’i mahzende konuşturdum ya. O zaman bahsetti. Kübra’yı kaçırmayı denemiş ama her seferinde krize girmiş. Bu ona verilen ilaç ne sikik bir şeyse Kübra o olmadan yaşayamamış dışarıda.”
“Şu an yaşıyor. Haftalar oldu, gayet iyi görünüyor.” Melih’in Kübra’ya verilen ilacı bıraktırmak için yaptıklarından bahsettiğimde kaşlarındaki çatıklık arttı. “O zaman Enrico bekliyor mu?”
“Enrico, Kübra’yı istemiyor. Kübra’nın hatırlayamadığı geçmişi istiyor. Melih, ona çalışmaya devam ediyor olsa niye Kübra’yı kaçırmasın ki? Nişan günü mesela…Onu İtalya’ya götürse hangimiz Enrico’nun topraklarını basabilecektik? Kim Kübra’nın peşinden gidecekti? Douglas, Melih’i tehlike olarak görse bize söylemez miydi?”
“Enrico, gerçekten Kübra’nın geçmişini istiyorsa ve artık ilaç almadığı için her an hatırlayacaksa Melih niye onu sana bıraktı?” Kim kimi, kime bırakmıştı?
“O mu bıraktı lan? Ben karımı aldım o evden. O itin iznine ihtiyacım mı var?”
“Sakin ol Karanbey. Bu ne şiddet celal?” Sesindeki alayla dudaklarımı ıslatıp öfkeli bir soluk aldım. Melih, Kübra’yla tanışmamıza izin vermemişti, Kübra benim yanıma gelerek tanışmamıza vesile olmuştu. Benim kabul ettiğim gerçek buydu. Melih’in hiçbir katkısı yoktu.
“Melih itine katlanamıyorum.” Homurdanırken Faruk gözlerini kıstı. “Kübra’yı düşünüyormuş gibi yapıyor…Tak. Zaten Enrico’ya çalışıyor. Neymiş ölecekmiş artık Kübra güvende kalmalıymış…Sikerler…Enrico’dan mı babamdan mı yoksa Çetin ailesinden mi koruyayım onu? Piç Melih.”
“Melih’le sorunun başka bir boyutta diye yorumladım.” Faruk gülmeye başladı. “İtiraf et. Melih’ten niye hoşlanmadığını söyle bana.” İtiraf edeceğim bir şey yoktu. İtti.
“Enrico’ya çalışıyor.”
“Bizde çalışıyoruz Karanbey. Asıl sorunun ne?” Yine göz kırptı. Yüzünde imalı bir gülüş belirmişti. Suratına yumruk atma isteğimi bastırmaya çalıştığım için duraksadım. “Melih seni niye rahatsız ediyor? En başından beri onu gördüğün yerde geriliyorsun. Anlat hadi.”
“Kübra’yı koruyormuş gibi konuşuyor, halbuki peşindeki başka bir mafyanın uşaklığını yapıyor. Yalancı ibnelerden hoşlanmam.” Elini salladı, devam etmem için.
“Sinirlenince küfürlü konuşuyorsun ve şu an niye sinirlendin anlamadım.” Keyifle çayını yudumladı. “Kıskanıyor musun sen?”
“Onu mu?”
“Kübra’yı…Karını?” Duraksadım. Kahkaha attı. “Melih, Kübra’nın hayatının büyük bir kısmında yer almış ve sen en ufak sorunda ondan hazzetmediğini belli edercesine öfkelenmeye başlıyorsun.”
“Hayatının büyük kısmı ne demek lan? Çetinlerin itliğini yaparak mı onun yanındaydı?” Yanlış yerlere odaklandığımın farkındaydım, umurumda bile değildi bu.
“Yani Kübra’nın söylediğine göre 18-19 yaşlarından beri onunla. Senden daha uzun süredir onunla diye kıskanıyor olabilir misin?” Bu ne saçma sapan bir düşünceydi? “Melih, Allah yukarıda yakışıklı bir de.” Bana ne elin herifinin yakışıklılığından?
“Ben daha yakışıklıyım.”
“Yani sen sıradan Türk erkeğisin. Melih’se İtalyan.” Beni delirtmek için yapıyor, işe de yarıyordu.
“Gidip Melih’i öldürmemi mi istiyorsun? Devam et. Biraz daha delirirsem önce beni delirttiğin için seni sonra delirmemin öznesi olduğu için onu geberteceğim. Devam et. Kardeş katili olmadığım kalmıştı. Onu da yapayım.” Kahkahası yankılanırken başını geriye attı. “Gülme piç herif. Deli etme beni.”
“Melih olsa sakin olurdu.” Şerefsiz adi piç.
“Kes lan.” Kahkaha attı. “Ulan.” Sakinleşmek için burnumu baş ve işaret parmağımla sıkıştırdım.
Faruk’u öldüremezsin Karanbey. Kardeş katili olmak kötü bir şey. Yapamazsın.
“Douglas konusunda ne yapacaksın?”
“Onu da geberteceğim.” Öfkemden kuduruyordum ve Faruk’a katlanamıyordum. “Herkesi geberteceğim lan. Beynimi siktiniz. Kalacağım yalnız. Ne dert ne tasa. Piçler.”
“Sakin ol Karanbey.” Ters ters bakmak için ona döndüğümde gülüşünü bastırarak gözlerini kırpıştırdı. “Niye öyle bakıyorsun?” Araba demir kapıdan içeri girip park ettiğinde ona cevap vermeden arabadan çıktım. Öfkem beni kontrol ediyordu, sakinleşmek ve kardeşimi öldürme düşüncelerimden sıyrılmak için adımlarımı hızlandırdım. Piç Faruk.
“Sen bilmiyorsun.” Kübra’nın homurdanmasıyla adımlarım mutfağa yöneldi. “Ben beceriksiz değilim, tarif yanlış.” Mutfakta tam bir kaos hali vardı. Kübra baştan aşağı una bulanmıştı ve mutfak darmadağınıktı. Öfkem ağır ağır durulurken derin bir soluk aldım, göğsümdeki yaralar Kübra’yı her gördüğümde olduğu gibi sızlamaya başladı.
“Kübra Hanım, tarif değil siz yanlışsınız.” Zeliha etrafındaki kargaşaya bakarken elini kalbinin üzerine yaslamıştı. Mutfağın dağınıklığı sinirlerini bozmuş gibiydi. “Ne istiyorsanız bol bol yaparım. Lütfen siz mutfağı boş verin.”
“Ama Hakan’a kurabiye yapmak istiyorum ben.” Benim yokluğumda benim için mutfağa mı girmişti? Dudaklarım memnuniyet dolu bir gülüşle usulca kıvrıldı.
“Ben yaparım size.” Kübra’nın kaşları çatıldığında etrafındaki dağınıklığa bakıp iç çekti.
“Hakan’a ben yapmak istiyorum.” Sesindeki çocuksuluk keyfimi yerine getiriyordu. “Sen bana beceriksiz mi diyorsun? Oturur ağlarım.” Zeliha gözlerini kırpıştırırken ellerini hayır anlamında salladı.
“Zahmet etmeyin diye. Yapmak istiyorsanız yapın tabi.” Kübra kıkırdamaya başladığında Zeliha korku dolu bakışlarla baktı ona. Kübra elini karnına yaslayıp gülerken etrafındaki kargaşaya bir kez daha baktı.
“Zeliha, sanırım cidden beceriksizim. Ama bunu Hakan’a söyleme. Boşar beni.” Zeliha’nın dudakları kıvrıldığında Kübra elini salladı, eli çay dolu kavanoza çarptığında yere çarpıp paramparça oldu.
“Kübra Hanım.” Zeliha ciyakladığında Kübra eliyle dudaklarını kapatıp yere baktı. Faruk’un kalan son çayıydı ve yeni sipariş ettikleri yarın teslim edilecekti.
“Faruk beni öldürecek.” Kübra ilk şaşkınlığını atarken korkuyla geriledi ve yağ dolu şişeyi devirdi. “Evi başımıza yıkacağım.” Mutfaktan çıkmak için tezgâhtan uzaklaşırken ayağı takıldı ve ada tezgâha koyduğu borcama çarpıp paramparça olmasını sağladı.
Evi başımıza yıkıp üzerimize de toprak atacaktı.
“Siz durun.” Zeliha, Kübra’nın döktüklerine adımladı, aynı anda Kübra’da eğildiğinde kafaları birbirine çarptı. İkisi acı içinde başlarını tutarken oluşan kargaşayı şaşkınlıkla seyrediyordum. Kübra’nın niye una bulandığının kanıtını canlı canlı şahit oluyordum resmen.
“Kafam kırıldı. Kafamı kırdın Zeliha.” Sakar olan o değilmiş gibi bakışlarını Zeliha’ya çevirdi. “Özür dilerim çok acıdı mı?” Az önce Zeliha’ya çemkiren o değilmiş gibi özür diliyordu. Dengesiz kadın.
“Ben iyiyim. Siz?”
“Sanırım mutfak kariyerimi burada bırakmam gerektiğini düşünüyorum.” Kübra elini başından çekerken eliyle yeri gösterdi. “Faruk beni öldürürse Hakan’a söyle. Kanımı yerde bırakmasın.”
“Allah korusun.”
“Daha gelmediler, çay aldırırsak anlamaz.” Zeliha, başını sağa sola salladı. Faruk kendi memleketinden çay sipariş verirdi, her çayı demlemezdi. Faruk yanımdaki boşluktan içeri adım atınca ikisinin bakışları bizden tarafa döndü.
“Savaş mı çıktı? Un banyosu çirkinliğine iyi gelmez yalnız.” Ensesine yapıştırdım.
“Karıma çirkin deme lan.” Onu görünce aklıma Melih geliyordu ve tekrar öfkeleniyordum. Piçler.
“Hala sinirli misin?” Kaşları alayla yukarı aşağı hareket etti. “Kıskanç herif.” Ona tekrar vurmama izin vermeden tamamen mutfağın içine girdi.
“Kurabiye yapıyoruz. Mutfak şu an bize lazım.” Zeliha hızla konuştuğunda Kübra’da başıyla onayladı onu. Bakışları Faruk’tan ayrılmıyor ve her an azarlanacakmış gibi bekliyordu.
“İki dakika çay demleyeceğim. Savaşınıza devam edin.” Tezgâha yaklaştığında Kübra ve Zeliha birbirine baktı.
“Çilek!” Kübra bağırdığında Faruk durdu. “Kurutulmuş çileği blenderden geçirirken etrafa saçtım. Alerjin var. Mutfaktan çık.” Dudaklarım kıvrılırken içeri tamamen girip masaya kalçamı yasladım. “Ölürsen beni suçlarsın, çık mutfaktan.” Kübra elini gitmesi için salladığında Faruk geriledi.
“Çay istiyorum ben.” Faruk şeker isteyen çocuk gibi baktı ikisine. “Termostaki çayı bitirdim. Çay içmezsem gece kâbus görürüm. Alerji ilacım var, içerim.” Faruk ada tezgahının etrafını dolanırken bakışları yere kaydı ve çığlık attı.
“Kıymetlilerim.” Kübra ve Zeliha birkaç adım gerilediğinde keyfim yerindeydi. Benimle arabada o kadar uğraşmıştı, Allah belasını vermişti.
“Kim kırdı?” Öfkeyle Zeliha ve Kübra’ya baktı. “Çayıma nasıl kıyarsınız?” Sesindeki dramatik tonlamayla kahkaha attım. “Gülme lan. Vicdansızlar. Hanginiz yaptınız?” Kübra titreyen elini arkasına gizlerken yaslandığım yerden doğrulup ona adımladım.
“Zenas yaptı.” Yalancı. “İçeri bir girdi. Önce unu devirdi, tabi ondan korktuğum için kaçtım. Sinirlendi çay kavanozunu tezgâhtan attı. Şaşkınlıktan Zeliha’yla bakakaldık.” Derin bir soluk alıp çenesini dikleştirdi. “Değil mi Zeliha?”
“Evet.” Zeliha bakışlarını Faruk’a çevirdi. Faruk elini beline yaslayarak çöktüğü yerde kaşlarını çattı.
“Yemin edin. İnanmıyorum size. Yemin edin, dedim.”
“Bekir’in üzerine yemin ederim öyle oldu.” Kübra’nın sesindeki inanç az önce yaşananları görmesem ona inanmamı sağlayacak kadar güven doluydu. “Haldun’un üzerine de yemin edebilirim.”
“Kocanın üzerine yemin et.” Faruk eliyle beni işaret ettiğinde Kübra kaşlarını çatıp yarı yarıya bedenimi kapatmaya çalıştı.
“Kocamı ağzıma meze yapmam ben.” Yerim seni. “Kavanozu ben düşürdüm. Paramparça oldu. Özür dilerim ama oh oldu.” Faruk çöktüğü yerden ayaklandığında Kübra hızla arkama saklandı.
“Oh oldu diyor ula.” Faruk elini yüzüne sürdü. “Sabır.”
“Bakkaldan sana çay aldırtalım.” Faruk bakışlarını kaldırdığında Kübra, başını çekinerek uzatmış, masum bir ifadeyle bakıyordu. Çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. “Çayını ben yaparım. Kurabiye yapamıyorum ama çay güzel demliyorum.”
“Ben sadece Artvin’den gelen çayı içiyorum.”
“Çayların hepsi Karadeniz’den gelmiyor mu?” Kübra şaşkınlıkla bana baktı. “Dün okuduğum kitapta Karadeniz’de çay yetiştiğini okudum. Artvin de Karadeniz değil mi?” Başımla onayladığımda Faruk elini alnına vurdu.
“Ben Artvin diyorum sen tüm Karadeniz diyorsun.” Kübra kafası karışmış gibi gözlerini kırpıştırdı.
“Faruk, Artvin’den gelen çayları içiyor.” Açıklamamdan tatmin olmamış olacak ki konuşmaya devam etti.
“Bakkaldaki çaylar nereden geliyor ki?” Faruk ters ters Kübra’ya bakıyordu, Kübra bunu umursamıyordu. “Artvin’deki gelen çaydan farkı ne ki?”
“Daha zengin ve yoğun aromalılar. Bakkaldaki çayı nasıl memleketimden gelen çayla kıyaslarsın? Hakaret sayarım.” Bana göre de ikisi aynıydı, fikrimi kendime saklamayı seçerek sessizliğimi korudum.
“Çaysız kal o zaman.”
“Kavanozumu kırmasan çayım olurdu.” Kübra kollarını göğsünün üzerinde çaprazlarken arkamdan çıktı, başıyla yerdeki kargaşayı gösterdi. “Özür diledim. Ne yapabilirim ki? Bakkaldan çay alalım işte.”
“İmdat diye bağıracağım.” Kolumu Kübra’nın omzuna atıp onu kendime çektiğimde yanlış bir şey yapmış bir çocuk gibi baktı.
“Yemin ederim bilerek kırmadım.” Diye fısıldadı. “Biliyorum.” Derin bir soluk alırken bakışlarını yerde çayı toplayan Faruk’a çevirmişti. Suçlu suçlu bakarken sessizce onu seyrediyordu. Faruk tüm çayı toplayıp çöpe istemeye istemeye attığında omzunun gerisinden Kübra’ya baktı.
“Bilerek kırmadım.” Kaşlarımı çatarak Faruk’a diktim gözlerimi. Onu daha fazla üzemezdi. “Gerçekten Faruk. İstemeden oldu.”
“Bakkaldan gelen çayı sen demleyeceksin.” Faruk ifadesiz yüzüne rağmen bakışlarındaki yumuşayan ifadeyle Kübra’ya bakarken tamamen bize doğru çevirdi bedenini. O kavanozu ben kırsam beni Artvin’e göndertir çaylarını aldırırdı. Kübra kırınca bakkaldaki çayı içmeye gönüllü oluyordu.
“Tamam.” Kübra kolumun altından çıkarken ellerini birbirine kenetleyip başını salladı. “Tekrardan özür dilerim. Sakarlığım üzerinde çalışıyorum.” Bakışları sırasıyla üçümüzün arasında gidip geldi. Benim onun sakarlığıyla ilgili bir problemim yoktu. İstediği kadar yıkıp dökebilirdi.
“Çay meselesi hallolduğuna göre daha fazla karımı rahatsız etmeyin.” Kübra’nın omuzlarından tutup kapıya dönmesini sağladım. “Un sana yakışmış demek isterdim ama sanırım rengini sevmedim.” Merdivene yürümesi için onu yönlendirirken dudaklarının kıvrıldığını gördüm. “Nişan günü giydiğin pembe elbiseyi sevdim. En çok pembe yakışıyor sana.” Kübra tamamen gülümsediğinde göğsümdeki hafiflemeyi hissedebiliyordum. Tamam artık gülüyordu, bu iyiydi.
“Sana da en çok ben yakışıyorum.” Göz kırpıp yanağımdan makas aldıktan sonra basamakları koşarak çıktı. Bana yine asılmış mıydı? Göğsümdeki yaralar sızlarken dudaklarımdaki gülüşe engel olamadım.
“Laf atıp asıldıktan sonra kaçamazsın.” Basamakları çıkmak için acele etmedim.
“Undan arınmalıyım. Siyah kıyafetlerin beyaz oldu şimdiden.” Odasına girdiğini görürken son basamakları çıkıp koridordaki aynanın önüne geçtim. Sol kolum ve göğsüm beyazlıklarla kaplanmıştı. Üzerindeki unu bana bulaştırmıştı. Sanırım eğleneceğimiz bir gün için iyi bir zaman değildi. Uygun uzun bir zamanda onu çıkartmam daha iyi olacaktı.
Odamın kapısını açıp içeri girerken Ali öldüğünden beri ilk kez iyi hissediyordum ve onu duymuyordum. Aynadaki aksimde kocaman bir gülüş vardı, gamzeleri belirmişti. Uzun zamandır kendimi bu şekilde gülerken görmemiştim. Sanki aynadaki adam benim gülüşüme sahip başka biriydi.
Suçluluk etrafımı sarar gibi olduğunda başımı sağa sola sallayıp banyoya yöneldim. Şu an kendime eziyet çektirmekle ilgilenemeyecek kadar iyi hissediyordum. Eziyetimi başka bir güne ötelemem beni kötü biri yapmazdı.
Nefes alan ve yaşamaya çalışan bir adam yapardı yalnızca.
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |