35. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K18 - ÇÜRÜK YUMURTA III

K18 - ÇÜRÜK YUMURTA III

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli Okumalar <3

🖤

18. BÖLÜM - ÇÜRÜK YUMURTA III

KÜBRA

"Özkan ne oldu?" Hakan dört gündür ortadan kayboluyor ve eve döndüğünde üzeri kan içinde oluyordu. Duşa girip çıktığında bile gözlerindeki öfke silinmiyordu. Hızını alamayıp antrenman odasında kum torbasını yumrukluyordu. Faruk'un söylediğine göre Ali'nin katillerini sorgulamaya başlamışlardı. Tabi ki Özkan konuşmuyordu ve her geçen saat Hakan kontrolden çıkıyordu.

Huysuzdu. Çok fazla huysuzdu.

Kahvaltıyı yine es geçip kahvesini yarılamışken Asya'nın cümlesi bardağı bırakmasına neden oldu.

"Asya." Faruk'un uyarıcı ses tonuyla Asya kaşlarını çattı. Şükürler olsun ki Zenas ve Bo da Asya'da yalnızda bayıltılmıştı. Yalnız beni öldürmeyi düşündüğü için rahatlamalıydım. Kimse zarar görmemişti sonuçta.

Özkan odama girdiğinden beri oraya girememiştim. Hakan'ın o aynalı odasında uyumak daha güvenli hissettiriyordu. Hakan gittikten sonra çoğu zaman mutfaktaki kaosun arasında gizlenircesine yemek masasında oturuyordum.

"Efendim abi? Adamın biri gecenin bir vakti eve girip beni bayıltıyor, üzerine Kübra'yı öldürmeye kalkıyor. Tabi ki soracağım." Hakan'ın bakışları sertçe Asya'yı bulsa da tek kelime etmedi. O da bunu düşünüyordu belli ki. Ne zaman bakışları boynuma düşse yüzündeki öfke ve hayal kırıklığı beliriyordu. Faruk eskisinden daha sessizdi ve espri yapmadan bakışlarımızı kaçırıp duruyordu. Özkan bu kadar yakınıma girmeden fark edemedikleri için kendilerini suçluyorlardı.

Asya'ysa sarsılmıştı. Cesurmuş gibi davransa da en ufak aykırı seste irkilip korkuyla bakıyordu etrafına. Üst katta açık kalan bir pencereden içeri süzülen rüzgârın uğultusu bile aklını kaçırmasına neden olacak kadar kaygılandırıyordu onu. Faruk'a bunun nedenini sorduğumda Hakan'a saldırılan o zaman diliminde Asya'nın evine de girilmişti ve o günden beri cesareti eskisine göre daha kırılgan bir hale bürünmüştü.

"Herkes iyi Asya." Onu rahatlatırcasına gülümseyip sıcak bir ses tonu kullanmaya dikkat etmeye özen gösterdim. Kaygılandıkça şirret bir kadına dönüyor ve durmadan ikisine laf atıyordu. Ayrıca her şey yolundaydı. Hepimiz iyiydik ve boğazımda var olan morluğu saymazsak gayet her şey yolundaydı.

"Atlattık ve daha kötüsü olmadığı için şükredelim." Aslında hala daha zihnim kaygı dolu düşüncelerle çevrelense de gayet sakin kalabiliyordum. Bunun en büyük sebebi Hakan'ın gitgide gözlerindeki duygunun karanlığa bulanmasıydı. Endişeleniyordum çünkü gözleri kayboluyormuş gibi donuklaşıyordu.

"Şükredelim mi? Adam seni boğup öldürecekti Kübra. Sonra ne olacaktı? Aşağı inip beni abimi ve herkesi öldürecek miydi?" Bakışları Hakan'a çevrildi. "Hakan abi başınız belada mı? Üç adam hain olacak kadar yakınınızda nasıl barındı? Bir gece ansızın sizi öldürmek için odanıza girmelerini mi bekliyordunuz?"

"Arıyorduk." Faruk, Asya sussun diye bastırarak konuşmuştu.

"Arıyordunuz öyle mi? O uzun boylu olan. İlyas. Ali abinin koruması değil miydi? Ali abiyi öldürülmesine yardımcı olup sizinle kalmış. Beş buçuk ay boyunca dibinizde hain varken siz ne yaptınız?" Asya'nın sesindeki endişe ikisinin başına bir şey gelme ihtimalindendi. Gözlerindeki korku bunu kanıtlar nitelikteydi.

"Asya, hepimiz iyi-"

"Bana yalan söylediniz. İyi olduğunuzu söylediniz. Değilsiniz. Dibinizde ölüm varken olmayacaksınız da Hakan abi." Derin bir nefes alıp Faruk'a döndü. "Bana saldırıya uğrayıp hafızanı kaybettiğini ne zaman söyleyecektin. Basit bir kaza demiştin." Faruk bana döndüğünde omuz silktim. Ben anlatmamıştım.

"Kim söyledi?"

"Aptal bir kız çocuğu olduğumu mu sanıyorsun? Sana haftalar öncesinde anlattığım olaydan evime geldiğinde aldığımı sana gösterdiğim eşyalara kadar...Kafanın içindeki boşlukları bile anlatmıyorsun ama ben anlıyorum. Görüyorum. Ne zaman duracaksınız?" Bakışları ikisi arasında gidip geldi.

"Hakan abiyi gömdüğünde mi?" Bakışlarını Faruk'tan Hakan'a kaydı. "Abimi gömdüğümüzde mi duracaksınız?" Hakan'ın yüzünün rengi solgunlaşırken bakışları Faruk'tan bana kaydı. Boynumdaki morlukları görmek dudaklarını düz çizgi haline getirdi. Oturduğu yerden kalkarak merdivene yöneldi.

"Ne zaman çeneni tutmayı öğreneceksin?" Faruk'un azarlayıcı ses tonuyla bakışları Hakan'dan abisine kaydı. "İşleri daha boktan hale getirmeden önce kapa çeneni."

"İşler zaten boktan. İkiniz ölümle yarışıyorsunuz abi. Neden İtalya'ya benimle gelmediniz? Bu size hiçbir şey kazandırmadı. Bu dünya sizi tüketiyor ve hiçbir şey iyi olmayacak. Her şey bombok olacak."

"Neden burada kaldığımızı sana kaç kere anlatacağım?" Faruk çileden çıkacakmış gibi ses tonunu sertleştirdiğinde elim kucağıma indirdim.

"Ölülerin ardından yas tutulur. Ölenle ölünmez. İkiniz cesetten farksızsınız ve artık yaşamaya devam etmeniz gerektiğini fark etmeniz lazım." Faruk irkildiğinde Asya oturduğu yerden kalktı. "Kendinizi yıllardır sürüklediniz durdunuz ne için? İkinizde babalarınızın kopyası oldunuz." Faruk aniden oturduğu yerden kalktığında Asya bir adım geriledi.

"Sana nerede ne konuşman gerektiğini öğretemedim bir türlü. Sana geldiğinden beri kes sesini demekten yoruldum." Asya meydan okurcasına abisine baksa da gözlerinde kırgınlık vardı. İkisi için endişeleniyordu ve onun endişelerini ciddiye almıyorlardı.

"Doğru olduğunu biliyorsun. Bu yüzden bu kadar öfke dolusun. Beni İtalya'ya gönderip kendini de beni de cezalandırman bu yüzden. Babama benzedin." Faruk'un bakışlarındaki öfke büyürken oturduğum yerden ayaklanırken buldum kendimi. "Sibel'le evlenmekten korkman da bu yüzden değil mi?" Faruk bir adım attığında Asya gerilemek yerine ellerini iki yanında yumruk yapıp çenesini dikleştirdi.

"Azra ablayı seviyorum. Ali'nin katillerini aramanızı da anlıyorum. Ama annemiz de babamız da bu dünyada kalmayı seçtiler. Onlar için çabalarken nefret ettiğin bu dünyaya kendinizi heba etmenizden sıkıldım. Yanınızda beni de sürüklemenizden...Bunaldım abi. Sizin gibi bu karanlığa hapsolmak istemiyorum." Özgürlüğü için çabalıyordu. Abileri için çırpınıyordu.

"Güvenlik tehdidi ortadan kalkınca geri gideceksin."

"Ne anlamı kaldı o zaman? Yıllarca senden uzakta tek başına büyüdüm ben. Şimdi kafana estiğin gibi beni hapsediyorsun ve daha ilk andan birileri eve giriyor. Kendi başıma daha özgür ve güvendeydim."

"İtalya'da seni koruyan babam mıydı?" Asya'nın irkildiğini gördüm. Faruk öne eğildiğinde bakışları abisini buldu. "Yalnız ben mi koruyordum sanıyorsun? Hakan, Ali öldükten sonra seni korumaya takıntılı olduğunu biliyor musun? Benden gizlediğini düşünerek korurken sen ne cesaretle konuşuyorsun? Kendi annesinden önce bizim ailemiz için koşmuşken sen ne hadle konuşuyorsun Asya?!"

"Orada bir hayatım vardı ve asla beni korumaktan vazgeçmediğinizi biliyorum. Yanınızda olsam bir dert, uzağınızda ayrı bir dert. Bunları görmüyor muyum sanıyorsun?" Asya da en az Faruk kadar kontrolden çıkmış gibi bağırarak konuşuyordu.

"O zaman şikâyet etmeyi bırak. Biz bilmiyor muyuz söylediklerini? Kabullen artık. Bir yola girdik ve-"

"Abi."

"Ne abi? Sende oradaydın. Babam, Azra ablaya deponun adresini verdikten sonra Ümit'i aramadı mı? Annemle bu yüzden tartışmadı mı? Annem, Azra abla tuzağa çekilmesin diye peşinden çıkarken öldürülmedi mi? Hakan olmasaydı, babam sayesinde o özgürlüğünün olacağını mı sanıyorsun?" Faruk'un öfkeli ses tonuyla kıpırdamadan ayakta duramaya devam ettim.

"Babama rağmen ne bana sırtını döndü ne sana kollarını kapattı. İtalya'da özgürdün çünkü burada karanlığa hapsolmayı özgürce seçen bizdik. Senin güvenliğin için güvenliğini tehlikeye atan Hakan'dı. İtalyanlarla kaç kere ipler gerildi biliyor musun sen? Onların topraklarında güvende kalman için Enrico'ya kaç kere taviz verdi? Hiçbir bok bilmeyip şımarık şımarık konuşacağını bilseydim, seni hiç getirmezdim buraya. Seni kendi özgürlüğünde belanı bulman için bırakırdım." Sandalyeyi itip odadan çıktığında Asya sandalyesine çöktü.

Öğrendiğim yeni bilgileri sindirmeye çalışıyordum. Tüm bu detayların altında Faruk'un niye Hakan'a karşı suçlu hissettiğini daha iyi anlıyordum. Babasının ihaneti onları yakalatmıştı ve bunun yükünü omuzlarında hissederek yılları devirmişti. Hakan bunu bilmesine rağmen dostuna da onun kardeşine de destek olmuştu.

Ah Hakan. Başkalarına gösterdiğin tüm fedakarlıkların birini bile kendine niye göstermekten bu kadar kaçındın ki?

Bakışlarıma geldiğinden beri sürekli başı dik olan Asya'ya döndüğünde başını eğmiş olduğunu gördüm. Yanaklarından süzülen yaşları saçlarıyla gizlemeye çalışıyordu. Masadan uzaklaşırken onları kendi halinde bırakmayı seçiyordum, Hakan daha önceliğimdi. Basamakları çıkarken odasının aralık olan kapısını açtım, orada değildi. Yavaşça bana yasak olan ve daha önce önünde bile durmadığım kapıya yöneldim. Kapıyı kararsız bir şekilde tıklatıp açtığımda onu gördüm. Başını masaya yaslamıştı.

Odanın tam ortasında büyük bir ahşap masa vardı ve duvarlar boydan boya kitaplıkla çevriliydi. Bir kitaplık komple mavi ve kırmızı dosyalarla dolmuşken diğeri kalın kitaplarla dolup taşıyordu.

"Girebilir miyim Kocam Bey?" Derin bir soluk aldığını duyduğumda başını kaldırıp gözlerimizi kesiştirdi. "Bu sefer sınırlarını ihlal etmeden izin alıyorum bak." Hala kapının eşiğindeydim.

"Gelme desem gidecek misin?"

"Muhtemelen kapıdan içeri girmeden burada konuşup pes etmeni sağlayacağım." Dudaklarının köşesi kıvrılır gibi oldu. "Sonuçta içeri girmem yasak. Kapının önünde dikilmemle ilgili tek bir kural duymadım."

"O zaman gel." Sandalyesini hafifçe geriye çekip sağ bacağına elini çarptı. Usulca içeri girerken kapıyı ardımdan kapattım. Adımlarım onun masasına yönelirken tüm bedenim heyecanla karıncalanıyordu.

"Kucağına mı?" Onaylayan bir ses çıkardı. Masanın etrafını dolaşıp tam dibinde durduğumda gözleriyle oturmamı işaret etti. Bacaklarının arasına girerken sağ bacağına oturdum. Başını boynuma gizlerken kolları belime dolandı.

"Başın mı ağrıyor?" Düzensiz yemek yediğine ve uyuduğuna şahit oluyor, sonucunun baş ağrısı ve huysuzluk olduğunu bilecek kadar onu iyi tanıyordum.

"Biraz." Ellerim ensesinden saçına kayarken parmaklarımı derisine bastırıp masaj yapmaya başladım. Geri çekilirken bakışları keyifsizce boynumdaki izde gezindi.

"Asya'yı dinleme."

"Dinlemiyorum zaten." İç çekti. "Boynundaki izi görmek beni öfkelendiriyor." Elini boynuma sarıp hafifçe sürttü. "Delirtiyor." Kaşları çatıldı. "Düşündükçe deli deli fikirler beni ele geçiriyor."

"Gözlerini kapat ve önce şu başının ağrısını halledelim." Dediğimi yapıp gözlerini kaparken eli boynumda kalmaya devam etti. "Ben iyi olmasam gözlerimden anlarsın, değil mi? İyiyim ben."

"İyisin. Sorun o değil. Asya haklı. Bu evde bile saldırıya uğrarken seni nasıl koruyabileceğimi düşünmek...Üzerine o piç kardeşimi benden almışken."

"Derin nefes al. Düşüncelerini rafa kaldır ve bende kal." Şakaklarından alnına doğru masajımı sürdürürken çatık kaşları gevşedi. "Her ne olursa olsun yanındayım. Faruk var. Douglas. Yalnız değilsin ve bende değilim. Bana kendimi korumamı öğretiyordun, unuttun mu?"

"Berbat dövüşüyorsun." Ellerim hareketi keserken gözleri muzipçe bir parıltıyla aralandı. "Muhtemelen seni üç hamlede indirirler." Şaşkınlıkla ciyakladığımda elimi omzuna çarptım.

"Şu an resmen alay ediyorsun."

"Evet." İtiraz etmeden dudaklarını kıvırdı. Utanmaz herif ya. "İki saat çok az. Günde beş saatini dövüşe vermeni istiyorum." Buna itiraz edemezdim. Onunla kalmayı seçmemiş olsam bile kendimi korumak istiyordum. Tekrar hapsolmakla ilgilenmiyordum, özgür kalmam için birilerinin kıçını tekmelemem gerekiyorsa, buna vardım.

"Özkan konuşmuyor mu?" Tüm keyfi tuzla buz olurken başıyla onayladı. Ona ne tür işkence yaptığını sormak içimden gelmiyordu, kanlı kıyafetlerinin hepsi her şeyi açıklar nitelikteydi.

"Ferhat'la konuşmadan hiçbir şey anlatmayacakmış. Ferhat'ta onunla görüşürse kafasına sıkacağını söyledi. Bugünkü toplantıda onu ikna edeceğim. Belki o zaman gelir. Özkan elimde kalacak şekilde kışkırtıyor, piç." Kaşları yine çatılırken alnını göğsüme yasladı.

"Toplantıya gidince hiç hayırlı şeyler olmuyor." Diye mırıldandığımda iç çekti.

"Bu yüzden evde kalacaksın." Hayatta olmazdı. Onu yalnız göndermeyecektim. O toplantıda dökülen kanlardan biri ona sıçrayabilirdi. Yalnız gidemezdi. Ben evde kalırsam Douglas ve Faruk'u da bırakıyordu. Daha yeni korumalarından üçü Özkan'ın adamı çıkmışken şimdi diğerlerine güvenemiyordum. Hakan'ı o toplantıda koruyamazlardı ki.

"Bende geleceğim."

"Olmaz."

"Ne demek olmaz?" Geri çekildiğinde çenesini tutup başını sabitledim. "Oraya yalnız gitmeyeceksin. Burada başına bir şey geldi mi diye kaygılarımla oturup beklemeyeceğim." Gözlerindeki parıltı arzuyla değişirken ağır ağır yüzümü seyredip dudaklarımda bakışlarını duraksattı.

"Karım." Çenesindeki elimi çekip hafifçe döndürdü ve sırtımda sabitleyip göğüslerimizi birleştirecek şekilde beni kendine yakınlaştırdı. "Beni evde bekleyeceksin." Benim yaptığım gibi çenemi tuttu. Boştaki elimi omzuna yaslarken nefes nefese kalmıştım bile. Aramızdaki çekim büyürken çenemdeki elini boynuma kaydırıp elini sürttü.

"Douglas seninle gelecek."

"Doug burada kalacak." Dudakları dudaklarıma sürtündü. "Faruk benimle gelecek." Uzlaşmaya çalıştığı için duraksadım. İkisini öldürsem yanına almazdı. En azından yalnız gitme fikrinden vazgeçmişti.

"Bana olayları rapor olarak anlık mesaj atmalarını emredeceksin."

"Emredersin Karım." Sırtımdaki bileğimi serbest bırakırken eğildi ve dudaklarını boynumdaki izlere değdirdi. Dudakları gezinirken başımı sola yaslayıp ona alan tanıdım.

Geri çekilirken kucağından kalkmamı sağlayıp sırtımı göğsüne yasladı ve tekrar kucağına oturttu beni. Gözlerim kapının etrafındaki duvar boyunca kaplanmış aynadan onun gözlerini buldu. Geriye kalan son duvarın da kitaplıkla çevrelenmiş olmasını bekliyordu, yanılmıştım.

"Niye evin her yerinde ayna var?" Eli taytımın içine süzülürken sorduğum soru zihnimden uçup gitti.

"Seni daha iyi görebilmek için." Gözlerim yarı yarıya kapanırken parmaklarını hareket ettirmeye başladı. "Senin kontrolünü bana bıraktığını daha iyi hissedebilmek için." Dudakları boynumdan kulağımın arkasındaki o ince deriye kaydığında iniltim dudaklarımdan sıyrıldı.

"Hakan."

"Akşam geldiğimde odamda olmanı istiyorum, moya zhena. Sarı saçlarını açık istiyorum." Kalçam elinin hareketleriyle kıvranırken ellerinden boşta olan boynuma kaydı ve kıvranmamı engelleyecek şekilde beni kollarına hapsetti.

"O zaman seni kendi yatağımda öyle bir hazla kıvrandıracağım ki..." Gözlerim geriye kayarken boğuk sesi bedenimdeki her bir siniri patlayacak o sınıra getirdi. "Sıkıca sarıp bana tutunacaksın. Bende seni tutup gitmene izin vermeyeceğim."

Bedeninde titrerken başım omzuna düştü, gözlerim tamamen kapandı. Haz tüm bedenimi sarhoş ederken iç çektim. Dudağı yanağıma değdi.

"Sanırım bu bana geri geleceğinin kanıtı." Başımı kaldırırken çenesini omzuma yaslamış bir şekilde aynadan beni seyreden ona diktim gözlerimi. "Dediğini yapacağım. Eve erken gelmelisin Karanbey. Yoksa seni beklemeden uyuyabilirim."

"Uyandıracağımdan emin olabilirsin. Hem de bunu büyük zevkle yapacağım Karan Hanım."

KARANBEY

Toplantının yapılacağı mekâna girerken en az Faruk kadar gergin hissediyordum. O kardeşini, ben karımı bırakmış akbabaların olduğu toplantıya gelmiştik.

"Douglas gelseydi seninle." Faruk bilmem kaçıncı kez homurdandığında göz ucuyla ona baktım. Benimle geldiği için değil burada olduğundan rahatsız hissediyordu. Bakışlarının kimi aradığını biliyordum. Sibel'le denk gelmek istemiyordu. Özkan elimizdeydi ve abisinin bizimle olması Sibel'in vereceği tepkinin ne olacağı konusunda aklımı kurcalıyordu. Belli ki Faruk'ta sırf bu yüzden onunla yüzleşmekten kaçınıyordu.

"Çok kalmayacağız. Hızla toplantıya girip çıkacağım."

"Biliyorum da." İç çekti. "Her şey bok gibi gidiyor." Adımlarımı durdurunca bana dönüp durdu.

"Faruk. Özkan meselesi seni rahatsız mı ediyor?" İrkildi, kaşları ağır ağır çatıldı.

"Saçmalama lan. Özkan, Ali'nin katili olmasaydı bile kardeşimle Kübra'ya el uzattı. Bu konuda hiçbir sıkıntım yok." Bakışları etrafta gezinirken aniden bir yere bakmaya başladı. Bakışlarını takip ederken Sibel'i gördüm. Yorgun görünüyordu ve Burhan'ın koluna girmiş bir şekilde onun Meriç'le sohbetine katılmadan dinliyordu. Diğer eli dalgınca karnındaydı.

"Özkan'ı öldürürsem," Sibel'e bakmayı keserek Faruk'un gözlerine pür dikkat çevirdim bakışlarımı. "Sibel'le her şey kötüye gidecek mi?" İntikamım için delirdiğim zamanlara nazaran daha sakin hissediyordum. Tüm gerginliğim silinip gitmiş gibiydi. Özkan'ın parmaklarını tek tek kesmek öfkemi azaltmamış olsa da şiddetini hafifletmişti.

Eğer Faruk, sevdiği kadın için abisini affetmemi isterse onun için bunu düşünebilirdim. Enayilikse kardeşim için enayi olmaktan çekinmezdim.

"Sibel'le hiçbir şey iyiye gitmiyordu ki." Başını sallarken omuz silkti. "Özkan olmasaydı bile olurumuz yoktu. Bende bir abiyim ve kardeşime kimseyi layık görmüyorken adamlara, niye kardeşinizle olmama izin vermiyorsunuz, diyemem."

"Asya'nın korkudan öyle cümleler kullandığını biliyorsun." Yukarı kadar sesi gelmişti ve Faruk'un damarına basacak noktalara parmak basmıştı. "Sen sevdin mi, düzgün seviyorsun Faruk. Başından beri çekeceğiniz zorlukları bile isteye birlikte olmaya devam ettiniz. Bunu sen değil, o da istedi."

"Artık Sibel konusunu konuşmak istemiyorum Hakan." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Onu Sibel konusunda ilk kez bu denli keyifsiz ve huzursuz hissederken görüyordum. Normalde daima Sibel'i sevdiğini cesaretle söylemekten vazgeçmez, abilerine inat onunla olmaya devam ederdi. Faruk'u öldürseler Sibel'i bırakmazdı. Şu an ki halleri çoktan Sibel'den gitmiş gibiydi.

"Sorun ne?" Eskisi gibi Sibel'den konuşmadığını görebiliyordum. Sorularımı her seferinde ustaca başka bir tarafa çekmeyi başararak konuyu kapatıyordu. Onun özeliydi, saygı duyup geriye çekilsem de bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordum. Hafızasını kaybettiğinden beri çok fazla içine kapanmıştı.

"Hadi toplantıyı siktir edip içmeye gidelim." Geldiğimiz yolu geri yürümeye başladığımda kolumu tuttu. Durdum.

"Toplantıları atlayamazsın. Hassas bir zamandasın. Babanı biliyorsun. Hem yeni lideri seçtikten sonraki ilk toplantı ve liderin kardeşi elinde. Ekemeyiz. Sonra içeriz. Acelesi yok."

"Ne toplantı ne babam sikimde değil kardeşim. Sıkıntın varsa konuşmak için daima zamanım var." Dudaklarında o pişkin sırıtışlarından biri belirdiğinde omuzlarımdaki gerginlik kademeli olarak gevşerken kaşlarımı kaldırdım.

"Bende seni seviyorum Karanbey." Göz kırpıp elini koluma çarptı. İşte Faruk geri döndü. "Yine de bir yere gitmiyoruz. Toplantıya girip babanın kıçını tekmelemen keyfimi yerine getirecek." Elini iç cebine atıp çok büyük olmayan termosunu çıkarttı. "Çayım bitmeden işini bitir de eve gidelim. Keyif çayı için eve gitmeliyiz."

"Soyadını çay olarak değiştirmen gerekiyor." Esprime gülerek termosunu açmaya başladı. "Dikkatli ol Faruk." Arkamı dönüp ondan uzaklaşırken Haldun'un koluna girmiş Hatice, babasının yanından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı. Gözlerindeki meydan okuyuş Haldun'unkiler gibiydi. Rahatsız ediciydi.

"Hatice? Uzun yıllardır toplantıları es geçiyordun."

"Babamın yanında olmam gerekiyordu. Etrafına örülen çorapları çözmek için düşmanlarımı iyi tanımalıymışım gibi geliyor." Omzundaki tülün uçlarını avucuna hapsedip ellerini sıkıca yumruk haline getirmişti. Burada olmaktan nefret ediyordu, her ne kadar memnunmuş gibi davranıyor olsa da beden dili bunu belli ediyordu.

Korkusunu ve rahatsızlığını hissedebiliyordum.

"Burada olmaktan memnun değilsin, değil mi?" Sessizce baktı. Boğazımı temizleyip başımla etrafı işaret ettim. "Düşmanlarını tanıyabildin mi?" Başıyla onayladı.

"Sandığımdan çoklar." Benim de babasının düşmanı olduğumu biliyordu. "Eşin gelmedi mi?"

"Eşimi tatsız insanlardan uzak tutuyorum." Dudakları kıvrılırken gözlerinde keyfi yerine gelmiş gibi sıcak bir ifade belirdi.

"Bana yardım etmesen de babam çoktan Bekir'i çıkartmış."

"Biliyorum." Derin bir nefes alıp başımı salladım. "Kardeşini bulduğum ilk yerde geberteceğim, biliyorsun değil mi?" Bir anlığına oluşan o neşeli ifade bıçak gibi kesilirken bakışları tekrar öfkeyle çevrelendi.

"Kardeşime dokunursan kardeşine dokunmaktan çekinmem, Karanbey." Kaşlarım çatılırken Hatice göz ucuyla Faruk'a bakıp kaşlarını kaldırdı. "Kardeşinin canını yakanların intikamını almak istediğini duydum. Kardeşimin intikamını almaya hakkım olmaz mı? Yoksa intikam siz adamların işi mi?"

"Kardeşin, Ali'yi öldürenlerin içindeydi Hatice." İrkildi. Demek ki bilmiyordu.

"Yalan söylüyorsun."

"Seni inandırmak gibi bir amacım yok. Gerçekleri çabuk kabullenmelisin. Kardeşin her hâlükârda ölecek." Ten rengi solgunlaşırken kendinden emin ifadesi dağıldı.

"Bekir böyle bir şey yapmaz." Bunu bana değil de kendisine söylüyormuş gibi fısıltıyı andıran bir tonlamada söylemişti.

"Senin mantığına göre kardeşimi öldüren kardeşini öldürebilirim. Haksız mıyım? Üzerine babanda ölecek. Baştan söylüyorum. Biraz kinci biriyim. Bana yapılanları unutmam, sadece doğru zamanı beklerim."

"Kanıtın var mı? Bekir'i suçlamak için kanıtını göstermelisin." Ellerimi cebime koydum. Karım, kanıtımdı.

"Kanıtımı duyunca kardeşini öldürmeme izin verecek misin?" Gözlerindeki öfke alevlenirken öne eğildim. "Faruk'la beni bir daha tehdit etme. Kardeşin cennetten düşmüş melek falan değil, bunu gayet iyi biliyorsun Hatice. Karıma yaşattıkları için bile kardeşini lime lime edebilirim. Hiç kimse beni engelleyemez bile." Geri çekilirken başımı selam verircesine salladım.

"Görüşürüz Hatice, gitmem gereken bir toplantı var." Yanından geçip toplantının yapılacağı odanın olduğu koridora yönelirken Haldun'un onun yanına gittiğini biliyordum. Telefonum cebimde titrerken çıkartıp ekrana baktım.

"Il diavolo fa le pentole ma non i coperchi."

Şeytan kazanları yapar ama kapaklarını yapmaz.

E.L.

Bu İtalyanca da 'kötülük yapanlar, planlarını kusursuz gibi gösterse de sonunda açık verirler ve gerçek ortaya çıkar' anlamında kullanılan bir sözdü. Yani, kötü niyetli işler uzun süre gizli kalamazdı. Bunu niye bana gönderdiğini bilmiyordum.

"Senin şifreli konuşmana sokayım Enrico."

"Karanbey?" Ferhat'ın sesiyle Enrico'nun gönderdiği mesaj ekranını kapatıp telefonu cebime tıktım. Ferhat'ın tam karşısında durunca yüzündeki yorgunluğu fark etmemek imkansızdı.

"Yılmaz? Kardeşini görmeye gelmedin." Onu öldürmeden önce vedalaşmak istiyorsa gelmeliydi. Çünkü ölecekti.

"Benim onun gibi kardeşim yok." Gözlerim kısılırken şüpheyle inceledim ifadesiz yüzünü. Daima kardeşlerini hatalarıyla kabullenirdi. Özkan dışındaki her kardeşine kol kanat gelmekten, onlar için ölmekten çekinmezdi.

"Özkan seninle konuşmadan anlatmayacakmış." Kaşları çatılırken ifadesiz yüzünde kademeli olarak artan öfkeyi seçebildim. "Kardeşini görmeye gel."

"O benim kardeşim değil dedim ya."

"Eltin mi Ferhat?" Baş ve işaret parmağıyla sıktı burun kemerini. "Gel Özkan'ı gör." Yanından geçerken geriye adım atıp önüme geçti.

"Eğer gelirsem onu senden alırım. Kardeşlerimin cezası da ödülü de benim elimden olur. Senin öldürmeni engellerim. Bu yüzden gelmeyeceğim." Kaşlarımı yukarı doğru hareketlendirdim.

"Liderliğini kullanarak kardeşini kanatlarının arasına mı alacaksın?" Öfkeli soluğunu serbest bırakırken bir adım atarak yaklaştı. Öfkesini kontrol etmeye çalışıyormuş gibiydi.

"O piçi kanatlarımın arasına almayacağım."

"O zaman gel. Senin adil bir adam olduğunu biliyorum Yılmaz. Kardeşimi öldüren kardeşini belki saklarsın ama evime, yatak odama girmeye cüret edeni bağışlamazsın. Yanılıyor muyum? Bir de oğlumla kızıma ilaç vermiş. Hem karımı hem kardeşimi korkuttu. Tüm bunları Faruk yapmış olsaydı, dizlerinin önüne atmıştım." Faruk bu kadar dengesiz piçin teki olmazdı. Ona o kadar güveniyordum, vereceğim tepkilerin hiçbir zaman yaşanmayacağını biliyordum.

"Faruk'u atman bir şey kanıtlamaz, kardeş olarak görüyor olabilirsin ama kanın değil. Ali yaşasaydı ve Özkan'ın yaptıklarını yapmış olsaydı yine de onu benim önüme atar mıydın? Öldürmeden önce gel kardeşini gör deseydim, gelir miydin?" Kaşlarım çatıldı. Kalp atışlarım hızlanırken birkaç saniye tereddüt ettim. Ali yaşasaydı ona kimsenin dokunmasına izin vermezdim.

"Duraksadın."

"Ali, senin kardeşlerinden birini öldürmüş olsaydı ve yaptıklarını yapsaydı..." Duraksadım. Bir kadını bayıltıp diğerini öldürmek istese bile onun arkasında durmazdım. Ali'yi seviyordum. Tekrar nefes alması için canımı vermem gerekse tereddüt etmeden yapardım bunu. Ama birinin evine girip karısını öldürmeye çalışsaydı onun arkasında durmazdım. Bir kadını intikamın parçası haline getirmek orospu çocukluğuydu.

"Önüne atardım. Ali, Özkan'la aynı şeyi yapmış olsaydı son kez yanına gidip suratına tükürürdüm. Sonra da gebertmen için sana bırakırdım. Asla da onu öldürdüğün için sana öfke duymazdım."

"Geleceğim." Birkaç saniye sessizce gözlerimde geçen dürüstlüğe baktı. Yalan söylemediğimden emin olduğunda başını salladı. "Onun yüzüne tükürmek için geleceğim." Arkasını döndü. Omuzları her zamanki var olan kendinden eminliğin tersi bir şekilde utançla çökmüştü.

Ferhat'ı anladığımı düşündüğüm her saniye beni yanıltacak bir şey yapıyordu. Ben yalnız Ali'ye sahiptim ve onu bile koruyamamıştım. Ferhat benden çok daha önce bu karanlığa bulanmıştı ve kardeşlerinin hepsini bir şekilde hayatta tutmuş, onları korumaya devam etmişti. Meriç ne yaparsa yapsın onun arkasında durmuştu. Özkan'a da aynısını yapacağını sanmıştım. Tersine Özkan'ın yaptığından utanıyor gibi bakışları sürekli benimkilerden kaçınmıştı.

Ferhat Yılmaz, kardeşinin yaptıklarından utanıyordu.

Başımı sağa sola sallayıp toplantı yapılan odaya peşinden girdim. İçeri girip sandalyeme yerleştiğimde çoğu liderin oturduğunu görebiliyordum. Babam ve Haldun daha yoktu, masada olması gerekenden fazla üç boş sandalye daha vardı.

"Herkes gelmiş." Babam içeri girerken ardından Haldun girdi. Peşinden giren üç adamla gözlerim kısıldı. Tanıdık olmasalar da içlerinden birinin elinin üzerindeki dövmeyle kaşlarım çatıldı.

"Dalga mı geçiyorsun?!" Ferhat elini masaya vurup sandalyesinden hiddetle kalktığında adamlar kapıyı kapatmış kararsız bakışla Ferhat'la Ümit'e bakıp duruyorlardı.

"Ses tonuna dikkat et evlat." Babamın buz gibi sesiyle oturduğum yerden kalktım.

"Asıl sen aldığın kararlara dikkat et. İtalyanlar Meksikalıları istemiyorken geçen seni uyarmışken hala masaya kartel üyelerini mi getirtiyorsun?" Masada kademeli olarak büyüyen konuşmayla işaret parmağımı kaldırıp salladım. "Senin kararlarının bedelini bu masa ödemeyecek."

"¿Qué pasa?" Ne oluyor? Adamlardan biri kaşlarını çatarak Haldun'la Ümit'e baktı.

"¡Cállate!" Kes sesini! Ferhat'ın İspanyolca bağırışıyla yanındaki diğer adamlarda kaşlarını çattı.

"Bu masada Ruslara ve İtalyanlara yer var. Çok istiyorsan siktir olup gider, Meksikalılarla yalnız çalışırsın. " Ferhat'ın öfkesinin asıl nedeni belki de kardeşini hapsetmemeydi. Babamdan çıkartıyordu hıncını. Ellerimi belimde birleştirirken burnumu çekip omuz silktim. Babama karşı delirmelerim bunca zaman fazlasıyla olmuşken başkasının benim yerime de delirmesini sessizlikle seyredebilirdim.

"Lider benim. Hesap mı vereceğim?"

"Eski lider." Diye düzelttim babamı. Başımla Ferhat'ı işaret ettim. "Alzheimer olduğunu bilmiyordum baba."

"Sen hiç konuşma. Aptal bir oylamaya boyun eğeceğimi mi sanıyorsun? Bu masa benimle ayakta durdu."

"Sizin kuşağınızı sikeyim Ümit." Ferhat İstanbul Beyefendisi tavırlarından vazgeçmişti ve kontrolünü kaybediyordu. Babamın planladığı şey bu muydu? En az onun gibi kontrolsüz olan yeni bir lideri masa ne kadar benimserdi ki?

Araya gir Karanbey.

"Hatırlatmak isterim ki ticaretin yüzde atmışı Ruslarda. Geri kalan İtalyanlara ait. İtalyanlarda Ferhat'la bana. Yani evet, eski lider olarak yeni liderine hesap vermeden kartelleri masaya getiremezsin." Ferhat'la tek başına İtalyanların ticaretinde yer edinmişken bunu yok etmesine izin vermeye hiç niyetim yoktu.

"Ayrıca." Elimle adamları gösterdim. "Masanın ortak kararı olmadan toplantı ayarlayamazsın. Masaya silah getiremezsin." Haldun'a baktım. "Toplantıda kadınların olduğu yerde birini infaz edemezsin. Sizce de son zamanlarda masayı siklemiyor olabilir misiniz?" Elimi indirirken kaşlarımı kaldırdım.

"Ruslarla çalıştığımızı biliyorum, Ümit Bey. Ama gençler haklı. Onlar sayesinde İtalyan ve Ruslar arasındaki en kavgasız ve kansız geçen zamanları yaşıyoruz. Onlar kavga ettikçe ticaret güçleşiyordu. Şimdi her şey tıkırındayken bu aldığınız karar yanlış geliyor."

"Mithat haklı. Bu yeniliğin neye mal olacağını kestiremiyorum bile." Liderler kendi aralarında konuşurken Ferhat'ın gözlerindeki öfke azalmak yerine artmaya devam ediyordu. Telefonum cebimde titrerken birkaç liderinde ellerini ceplerine attığını gördüm. Telefonumu çıkartırken Ferhat da kendi telefonunun ekranına çevirdi bakışlarını.

"Chi tradisce una volta, tradisce sempre. Il tradimento non rimane impunito."

~Enrico~

Ferhat'la gözlerimiz kesiştiğinde ona giden mesajın da benimkilerle aynı olduğunu görebiliyordum.

"Bunun anlamı ne? Ferhat? Karanbey?" Bizden başka İtalyanca bilen yoktu, burada.

"Bir kere ihanet eden, her zaman ihanet etmiş sayılır." Bakışlarımı babama diktiğimde kaşları çatılmış ve merakla söylediklerimi dinliyordu. "İhanet cezasız kalmaz." İşte o zaman gözlerinde bir anlığına korku gördüm. Yüzünü bile bilmediği adamın arkasından iş çevireceğini düşünürken çoktan ona yakalanmıştı.

Elektrikler kesildiğinde birkaç adım gerileyip yanımdakilerden uzaklaştım. Karanlıkta kimseye güvenmezdim.

"Enrico burada mı?" Haldun'un titreyen sesiyle ortamdaki en ufak sesi duymak için odaklanmaya çalıştım. Kapı sağ arkamda kaldığı için dikkatle oraya gidip açtığımda koridorun sonunda kadınların olduğu yerden gelen tek tük sese kulak kabarttım.

Işıklar yandığında gözlerimi kırpıştırıp alışmaya çalışırken tüm mekânda yankılan çığlık sesiyle adımlarım kadınların olduğu davet salonuna yöneldi. Çığlıklar artarken koridorun sonunda şaşkınlıkla karşısına bakan Faruk'un yanında aynı şekilde duran Burhan vardı.

Salona girdiğimde baktıkları kenara çevirdim bakışlarımı. Gözüme ilk çarpan yerde diz üstü çökerek ağlayan Hatice'ydi. Bakışlarımı kaldırdığımda birkaç santim ilerisinde tavana boynundan asılmış Bekir'i gördüm. Kolları arkasında bağlanmıştı. Göğsünde damgalanmış bir roma rakamı vardı.

XIV

"On dört yıl." Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuşurken Bekir'in arkasındaki duvarda Enrico'nun aile sembolü gördüm.

Enrico, Bekir'i öldürmüştü ve bunu ilan ediyordu.

Melih, on dört yılın hesabını kesmişti.

Haldun, Hatice'ye adımlarken bir anlığına bana çevirdi bakışlarını. Sanki ben emretmişim gibi bakıyordu. Enrico'nun dostu olarak görüyordu beni. Enrico'yu yıllardır yanında beslediğini bilmiyordu.

Bekir'in öldüğüne üzülmemiştim. Yalnızca kardeşini çok seven Hatice'nin çığlıkları bana Ali'yi anımsatmıştı. Onu kaybedişimi...

"Onu koruyacağını söyledin." Haldun kızına yaklaştığında Hatice onun omzundan itti. "Onu senin eline bıraktığım güne lanet olsun." Hatice'nin çığlıkları yankılanırken Haldun'un kendisine sarılmasına izin vermeden onu itiyordu. Haldun, kızının kendinden çıkarttığı öfkeyi kabullenirken bakışları asılmış olan oğlundaydı. Onun merhametsiz bir adam olduğunu bilmesem bakışlarındaki acıya inanabilirdim.

İnanmıyordum. Annem babama değil de ona yalvarmıştı. Onu kurtarmasını istemişti. Yapmamıştı. Onun o depoda acı çekmesine izin vermişti. Bu yüzden hissettiğim bir parça merhamet duygusu bile dağıldı.

"Bu işte bir parmağın var mı?" Babamın sesini duyarken başımı sola çevirdim. Gözlerinde yıllardır görmediğim korku vardı. Onun olduğu bir masada, liderlerden birinin oğlunun Enrico tarafından öldürülüp bu kadar kısa sürede minik gösteriyle asılmasından hoşlanmamıştı.

"Bekir'in ölümünde mi?" Cık cıkladım. "Keşke."

"Alaycı tavırlarını sonraya bırak Karanbey." Dudaklarımı kıvırdım. Ellerimi cebime koyarken bakışlarımızı kesiştirmesini bekledim. Bunu yaptığında kaşlarımı kaldırıp başımla asılı olan Bekir'i işaret ettim.

"Ali'yi öldürenlerden biri." Yüzündeki kan çekilirken başımı salladım. "O yüzden keyfimi mahzur gör." Keyifli falan değildim. Hatice'nin ağlayışındaki çaresizlik benim kaybımı anımsatıyordu.

"Ali'yi öldürenleri buldun mu? Niye söylemedin bana?"

"Umurunda mı?" Başını salladı. Değildi. "Hepsini böyle asacağım. Enrico'nun fikrine bayıldım." Gözlerimi kısarak Bekir'i indirenleri seyretmeye başladım. "Seni en sona bırakacağım. Asmayacağım baba." Elimi dostane bir şekilde omzuna vurdum. "Annem gibi çaresizliğe boğacağım."

"Enrico'ya güvendiğin için miydi bunca cesaretin?" Bedenimi tamamen ona çevirdim. Enrico'nun Melih olduğunu bilmek rahatlatıcıydı. Gizemlerden hoşlanmazdım ve Enrico'nun kimliği tamamen merak ettiğim konuydu. Artık bildiğime göre umursayacağım bir sorunum yoktu.

Eskiden Enrico benim için çalıştığım bir Capo'ydu. Şimdiyse artık onun oyunlar oynayan maskelerle dolu bir adam olduğunu bildiğim için onunla iş yaparken iki kez düşünmemi sağlayan biriydi. Bu yüzden sırtımı ona yaslayıp güvenmem imkansızdı. Aniden başka birine bürünüp hayatımın içine de edebilirdi. Bir sabah en büyük destekçim olurken başka bir sabah düşmanı olabilirdim.

"Ben daima kendime güvendim, bilirsin." Homurdandı. "Senin gibi iş yaptığım adamlara sırtımı yaslayıp gücüme güç katmadım."

"Öyle mi?" Bakışlarında yıllardır görmediğim güvensizliği belirdiğinde omuzlarımı dikleştirdim.

"Enrico giderse ben ayakta kalmanın bir yolunu bulurum. Hep buldum. Ama sen yıkılırsın. Ruslar giderse..." Duraksadım. Bir anlığına babamın Nadia'yı bulmak için çabalamasının asıl nedeni belirdi zihnimde. "Rusları kaybediyorsun."

"Dostlarımı kaybetmem." Sesi kendinden emin olsa da bakışları bunun tam tersiydi. Doğru bir noktaya parmak basmıştım.

"Rusları neden kaybediyorsun? Ne yaptın onlara?" Babam kaşlarını çattı, tek kelime etmedi. Kübra bana babamın geldiği zamanı anlatmıştı. Kübra'nın hafızasının yerine gelmesini beklediğini, Haldun'un ilaç vermesinden haberdar bile olmadığını...

"Enrico ve kardeşi ölürse Nadia varis olacak. Hem bir Karan hem bir Lorusso." Sikerler. "Dayısı olarak onun adına Capo'luğu mu yöneteceksin? Bu yüzden Meksikalıları çekiyorsun. Enrico'yla savaşıp dikkati dağılsın diye." Hayretler içindeydim, söylediklerimin doğru oluşu yüzündeki ifadenin gerilmesiyle kanıtlanıyordu. Bunu daha önce nasıl fark edememiştim ki?

Ümit Karan sonu geldiğinin farkındaydı ve alternatif bir planı daima olurdu. Planı Capo olmak mıydı? Halamın evlendiği zaman elde ettiği güce de erişmek mi istiyordu?

"Capo düşünce yeni Capo olacaksın. Ruslar seni indiremeyecek, arkana tüm Capo'luğu almış olacaksın. İyi de neden? Ruslar zaten güçlü ve onlarla çalışırken istediğini yapabiliyorsun. Ruslar arkandayken yeteri kadar güçlüsün. Niye Bratva'yı kaybediyorsun?" Babam omuz silkerken rahatsız ifadesi dağıldı ve dudakları kıvrıldı. Söyleyeceği her neyse uğursuz hissettiriyordu bile.

"Pakhan'ın torununu kaçırmanın bir bedeli var." Pakhan'ın torunu mu? "Başka bir deyişle Pakhan'ın torununu oğlumla evlendirmenin bir bedeli var." İrkildim.

Siktir. Siktir. Siktir.

Kübra bir Nikolaeva mıydı?

"Yüzündeki ifade keyfimi yerine getirdi." Yüzündeki gülüş umurumda bile değildi.

Kübra, Pakhan'ın torunuydu.

"Sana inanmıyorum."

"Öyle mi dersin? Haber gönderdim Bratva'ya. Yakın bir tarihte Türkiye'ye gelecekler ve o zaman anlarsın, doğru olup olmadığını." Öğrendiğim gerçeği hazmetmeye çalışırken kulaklarım uğulduyordu.

Kübra, Pakhan'ın torunuydu.

"Her zaman B planın olmalı demiştim. Bu da benim B planım."

Bratva'yı karşıma alacak kadar güçlü değildim. Onu benden alacaklardı.

Sikerler.

Karımı benden alacaklardı.

🖤

Bölüm nasıldı?

Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?

Sibel ve Faruk arasındakiler nasıl ilerleyecek?

Asya'yı sevdiniz mi?

🖤

Hakan'ın annesinin depoda yaşadıklarına derinlemesine girmek istemiyorum. Oranın boşluklarını kendi zihninizde tamamlayın. O kadar drama ve acıya gerek yok. Biraz olayların açılmasını sağlamamız lazım. Burada kendi aranızda komplo teorilerinizi yazabilirsiniz.

Açıkcası Hakan ve Kübra'dan başka kimseye ağlamak istemiyorum.

Not: Evet şu bölümden sonra Hakan ve Kübra dışındaki karakterlere kırgınım. (Benim benimseyiş şaka mı?)

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.04.2026 22:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...