27. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K16 - CAPO II

K16 - CAPO II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli Okumalar <3

🖤

16. BÖLÜM - CAPO II

KÜBRA

Melih'in yaraları iyileşirken mutfağa gidip Zeliha'dan tatlı yapmama yardım etmesini rica etmiştim. Sütlacı yapıp dolaba koyduğumda Faruk'un bana öğrettiği çay ayarında çay demlemiş Zeliha'yla sohbete dalmıştım.

Hakan mutfağa girdiğinde içtiğim çay bardağını tezgâha bırakmış ona adımlamaya başlamıştım. Melih'in öldüğünü düşündüğümde berbat Rusçasıyla bana söylediği "Moya zhena." zihnimde yankılanıp duruyordu. Acilen düzgün Rusça öğretmeliydim, yoksa onun suratına kahkahalarla gülmeden duramayacaktım.

"Ne yapıyorsunuz?" Ona cevap vermeden dolaba yöneldim ve yardım alarak yaptığım sütlacı çıkarttım.

"Faruk'a yaptığım tatlıyı yediğinde mutlu olduğunu görerek onu affettim ya. Bana niye yapmıyorsun, demiştin. Yaptım." Artık Bekir'e inanmadığını anlayabiliyordum. Tersine Melih'le aramdakilerin en az Faruk'la onun arasındaki arkadaşlık olduğuna ikna olmuştu.

En büyük bahanem ölümdü. Kırgınlıklarla dolu bir ölümü kaldırabileceğimden emin değildim. Bir hafta görmezden geldiğim adama karşı öfkemi hafifleten şey Melih'in söylediklerinin mantığımı tetiklemesiydi. Şimdi ona tatlı yapmıştım ve yerken onu mutlu görürsem eğer, onu affetmeye bahanem olurdu. Çoktan affettiğim adam için öylesine bir nedenim olurdu.

"Siz Karanbey'e mi yapmak istemiştiniz?" Zeliha'nın sesiyle elimdeki sütlaca bakmayı kesip ona döndüm. "Faruk'a değil miydi?" Niye sesi titremişti? Başımı sağa sola salladım. Çekmeceden bir kaşık alıp Hakan'ın tam karşısında durduktan sonra sütlacı tekrar uzattım.

"Al sütlacı yiyip mutlu olduğunda sana da kızmayı bırakacağım." Hakan'ın gri hareleri bir an olsun elimdeki sütlaçtan ayrılmamış, kaskatı kesilmişti bedeni. "Sütlaç sevmez misin?" Bakışlarımız kesiştiğinde göz bebeklerinin büyümüş, sanki ona işkence çektiriyormuşum gibi bakıyordu.

Hakan benle çikolatalı pankek yemişti. Hatta balla karıştırıp bana eşlik etmişti. Yine de onu, o zamandan beridir elinde tatlıyla hiç görmemiştim. Akşam yemeklerinde sofraya tatlı konulsa da yiyen ben ve Faruk'tu.

Sütlaç iyi bir fikir değildi sanırım.

Sütlacı dolaba koymak için hareketlendiğimde elimden alıp arkasını döndü, sandalyeyi usulca çekerken elindeki kâseyi masaya bırakıp oturdu. "Yemek zorunda değilsin. Başka bir şey yaparım sana." Hakan beni dinlemeden bir kaşık dolusu tatlıyı ağzına tıktığında onun ruh halindeki değişime aşinaydım. Bekir, bana zorla yemek yedirdiğinde Hakan gibi yerdim. Nefret ederek, işkencenin bitmesini deli gibi isteyerek...

Hakan tüm kâseyi bitirdiğinde yavaşça yutkundu. Bakışları bitmiş kasedeydi ve sanki kendini toparlamaya çalışıyor gibi duraksamıştı. Sütlacı yediğine mutlu değildi, nefret etmişti. Omuzlarındaki gerginlik ve bakışlarındaki tiksiniş bunu gösteriyordu. Zeliha bir bardak su önüne koyup çekildi. Hakan suyun tamamını soluklanmadan bitirdiğinde sütlacın tamamen yanlış bir seçenek olduğundan emin oldum.

"Kocam?" Ona yaklaştığımda bakışlarını kaldırıp bakışlarımla buluşturdu. Elimi alnından saçlarına daldırırken başını geri yasladım, buna karşı çıkmadı. "Sevmediğin bir şeyi yapamazsın."

"Karım isterse yaparım." Boştaki elimi yanağına sürterken bundan hoşnut değildim. Yapamazdı. İstemediği bir şeyi yaptıran birine daha ihtiyacı yoktu. Birine isteği dışında bir şeyi mecbur bırakan kişi olmak istemiyordum.

"Yapmayacaksın." Yan bir şekilde kucağına oturduğumda sandalyeyi biraz geriye çekti ve rahatça yerleşmeme izin verdi. Başını, boynuma gizlerken dudaklarımı kulağına yasladım. "Sütlaç yerine sevdiğin bir tatlıyı da yapardım." Göz ucuyla Zeliha'nın çoktan mutfaktan ayrılmış olduğunu gördüm.

"Beni affedeceğini söyledin." Elimi saçlarından omzuna kaydırdığımda dudağı boynumda atan kalp atışını buldu. "Yeterince uzun süre bekledim."

"Bana Rusça karım, dediğinde seni affetmiştim zaten." Başını geriye çektiğinde tekrar alnındaki saçları uzaklaştırdım. "Tekrar söyle bana." Dudakları kıvrılır gibi oldu. "Ne demiştin? Sanırım unuttum."

"Ana dilini mi unuttun?" Başımı onaylarcasına salladığımda cık cıklayarak başını sağa sola salladı. "Yalancı bir karım mı var?"

"En az senin kadar." Kaşları çatıldığında baş parmağımı çatıklığın ortasına bastırdım. "Sütlacı yemekten nefret etmene rağmen yedin." Bakışlarını benden ayırmaya çalıştığında çenesini tutup yüzünü sabitledim. Kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktığında göz kırpıp başını salladım. "Ben konuşurken gözlerini gözlerimde istiyorum, Hakan Karan."

"Racon mu kesiyorsun?" Başımla onaylayıp çenemi dikleştirdim, eli bileğime dolandı ve çenesini serbest bıraktırdı. Gözlerindeki acı dolu ifade keyifli bir ifadeyle değiştiğinde onun yaptığı gibi kaşlarımı kaldırdım.

"Sorunu anlat bana." Birbirimizden kaçıyor gibiydik. Daha doğrusu geçmişlerimizin karanlığını görmezden gelip birbirimize aydınlık olmaya çalışıyorduk. Bu yıpratıcıydı. Birbirimiz hakkında yeni şeyler öğreniyorduk belki ama aslında geçmişi görmezden gelerek yeteri kadar bilgi sahibi olamıyorduk.

"Sütlaç sevmem." Yine de yemişti. Kalp atışlarım hızlandı. Onu affetmek adına şart koşmuştum, sevmediği şeyi itirazlarıma rağmen yapmıştı. Bu berbat bir şey olmalıydı ama hoşuma gidiyordu. Onu bir şeylere mecbur bırakanlardan biri olmak istemiyordum, berbat olan buydu.

"Niye?" Cevap vermesini beklerken kollarımı tamamen omzuna sardım. Ona dokunmak güvenliydi, sarılmak sıcacık hissettiriyordu. Ona bu kadar yakın olmak deliceydi, manyakçaydı.

Öyle bir kelime Türkçe'de yok Kübra.

Umursamadım.

Dudakları aralanıp kapandı. Gözleri düşüncelere dalmışçasına sabitlendiğinde uzanıp dudaklarımı yanağına değdirdim. Gözlerindeki acının sebebini öğrenmek istesem de anlatmanın zor olduğunu biliyordum. Bazen geçmişi konuşmak, hiç yaşanmamış varsaymaktan daha zordu. Anlıyordum onu.

"Babam çok seviyor." Kalçamı kaydırıp daha da yakınlaştım. Bir eli kalçamdan bacağıma kayarken diğeri göğsümün altında karnıma yakın bir noktaya sürtündü. "Annem bazen ona yapardı. Tatlı şeyler pek aram yoktu zaten. Sütlaç yapıldığı günlerden nefret ederdim. Babam onun sevdiği ne varsa sevmek için bizi zorlardı. Ali, babamdan korktuğu için yerdi. Ben direnirdim." Sustuğunda devamını tahmin edebiliyordum. Babası ona Bekir'in bana yaptığını yapmıştı. İstemediği sütlacı zorlayarak yedirmişti.

"Bir daha sana sütlaç yapmayacağım ve yemeni istemeyeceğim."

"Sütlacın güzel olmuş." Yerken ki nefret ediş gözlerimin önünden gitmediğinden bu söylediğine inanamıyordum.

"Yalancı."

"Babamın üzerine yemin ederim çok sevdim." Pislik ya.

"O zaman sana inanıyorum." Hafifçe güldüğünde uzanıp yanağına dudağımı değdirdim. "Yine de sütlaç yapmak yok bir daha." Bakışlarımız birbirine kenetlenirken etraftaki her şey siliniyor, bir balondaymışız gibi yitip gidiyorlardı. "Bazen benim rahatsız olduğum anları fark ederek bunlara dikkat ettiğini görüyorum. Bir daha rahatsız etmemek için bunlardan kaçınıyorsun. Seni sevmediğin bir yemeyi yemeye ittiğim için üzgünüm." Konuşmak için dudaklarını araladığında avucumu dudaklarına yasladım.

"Beni dinle Karanbey. Bekir o evde bana istemediğim yemekleri yedirirdi ve bu çok iğrenç zamanlardı. Bir daha Bekir'in bana yaptığını sana yapmama izin vermeyeceksin. Kahveyi sevdiğini biliyorum. Sütlaçtan nefret ediyorsun, bugün öğrendim. Ağır yemekler yerine mezelerden ve çorbalardan hoşlanıyorsun. Kahvaltı yapmaktan hoşlanmıyorsun ama akşam yemeklerine bayılıyorsun. Kahveni şekersiz ve sütsüz içiyorsun. Birinin içtiği bardaktan içemiyorsun." Bu son söylediğime birkaç kere denk gelince parçaları birleştirerek ulaşabilmiştim. Başta benden tiksiniyor sanıyordum. Bunu Faruk'a da yaptığını görmüştüm. Faruk'un hiç ağzına bile götürmediği temiz çatalla tadına baktığı pastanın devamını yememişti Hakan.

"Başkasıyla yemeklerini paylaşmayı sevmiyorsun ama benimle paylaşıyorsun." Elimi dudaklarından ayırıp göğsünün tam ortasına yasladı. Kalp atışlarının gümbürtüsü avuçlarıma çarparken teninin sıcaklığı elimi göğsüne sürmeme neden oldu.

"Sen benim karımsın. Nikahta ettiğimiz yeminlerimiz ortaktı." Hastalıkta ve sağlıkta... "Seninle paylaşımlarla çevrili bir hayatımız olmalı."

"Senin Bekir'in veya Ümit Karan'ın olmak istemiyorum." Diye mırıldandım. Onda fark ettiğim duygusal değişim her neyse benim duygularımda da geçerliydi. "Seni görüyorum, Kocam. Göremediklerimizi anlatmamız lazım. Biliyorsun."

"Biliyorum." Eli enseme sahiplenici bir dokunuşla sarılırken göğsündeki parmaklarım kıvrıldı ve kazağının üzerinden tenine bastırdım.

"Beni sapık gibi incelediğini bilmiyordum." Sesinde, onunla ilgili gözlemlerimden memnun o tını vardı. "Başka ne gözlemledin? Açıkla bana."

"Ara sıra uyuzun teki olduğunu söylemiş miydim?"

"Hayır. Daima mükemmel olduğumu söylersin." Gülüşüm genişledi, egosu tekrar aramıza katılmıştı demek ki.

"Kucağımı seviyor musun?" Kolları belimi sararken kaçamayacağım kadar koza haline getirdi beni. "Benim kucağımdayken bana diklenmiyorsun. Baya baya uysal oluyorsun." Enseme kaydırdı bir elini ve yüzünü eğdi.

"Seni yeni affettim. Konuşmam yi-" Dudaklarının dokunuşu ellerimi omzuna kaydırmama neden oldu. Göğüslerimizi birleştirirken elimi saçlarına kaydırıp iç çektim.

"Sesini benden esirgemek yok. Sessizliğin ve görmezden gelişlerin olmadan cezalandır beni." Dudaklarımızı ayırdığında göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi. Kendi kalp atışlarıma eşlik eden kalp atışlarını hissediyor olmaktan memnundum.

"Kafana vazo atabilirim."

"Bu fikre bayıldım. Biraz masrafa gireceğiz, olsun." Kıkırdadığımda başını boyun girintime sakladı ve derin bir soluk aldı.

"Ali öldüğünden beri aldığım tek koku yanan odunun kokusuydu." Burnunu boynuma sürerken tekrar kokumu koklarcasına derin bir soluk aldı. "Ama sen yanımdayken senin kokunu ayırt edebiliyorum. Çiçek kokuyorsun. Hangisi olduğu umurumda değil. Karımın kokusunu ayırt edebiliyorum." Geri çekilip gözlerine baktım, alay ediyor sanmıştım ama etmiyordu.

Ali'nin ölümünden beridir zaten vücudundaki izler değil miydi onun cezası? Aynadan kendisine bakarak acı çektirmiyor muydu? Bir de is kokusuyla dolu aylar mı geçirmişti? Aldığı nefesler bile cezasıydı.

Bekir'e öfkelendim. Bekir'le beraber olan ve Ali'yi Hakan'dan alan hepsinden nefret ediyordum. Kardeşini almaları yetmemiş, ardında yıkım bırakmışlardı.

Buse'nin kokusuyla odama geldiği zamanı anımsadığımda her şey yerli yerine oturdu. Buse'nin kokusunu alamadığı için odama gelmişti. O gün bunu üstü kapalı dile getirdiğinde bir insan nasıl kokuyu almaz diye yalan söylediğini düşünmüştüm. Şimdi daha iyi anlıyordum onu.

"Sanırım konuşmalıyız, Hakan." İkimizin de geçmişinde bizi dibe çekiyordu. Görebiliyordum. O kendine sakladıklarının altında kalıyordu. Ben bana yaşatılanların karanlığında boğuluyordum.

Annesiyle o depoda yaşadıklarından Ali öldükten sonra hissettiklerine kadar her şey onunla sessizce yaşıyordu, anlatmıyordu. Benim en azımdan psikoloğum vardı. Yine de anlatmak istediğim kişi Hakan'dı. Beni gören, duyan ve o evden kurtaran adama anlatmak daha rahatlatıcı olacakmış gibi hissettiriyordu.

"Önce ben mi sen mi?" diye mırıldandığında dudaklarımı kıvırdım. Anlatmaya hazır değildi. Gözlerindeki o bakışı biliyordum. "Kendin söyledin, ben konuşacağım sen dinleyeceksin." Kucağından kalkarken elimi uzattım. Bakışlarını ağır ağır elime kaydırırken ellerimizi birbirine kenetleyerek oturduğu yerden kalktı.

Onu çekiştirmeme izin verirken merdivene yöneldim. Burada anlatmak istemiyordum. Alt katta herkes gezebilirdi, üst kat sanki ikimize özeldi. Belki de bunu düşünüp özel hissetmek istiyordum. Bilmiyordum.

Adımlarımı koridora yönlendirirken ilk gece sessizce birbirimize sarılarak rahatladığımız o balkonun kapısını açtım. Hala tekli bir koltuk vardı. Adımlarım ona döndüğünde söylememe fırsat vermeden koltuğuna yerleşti ve örtüyü üzerime ötmek için hazır hale getirdi.

"Gel yamacıma, Karım." Göz kırptı, ilk gece ona söylediğim sözlerin aynısıydı.

İtirazsız itaat ettim ona, sırtımı göğsüne yasladığımda hafifçe ona doğru kıvrılmamı sağlayıp bacaklarımı da kucağına çekti. Örtüyü koza gibi etrafıma sardığında başımı boynuna gizledim. Çenesi başımın hemen üzerine yasladı.

"Rahat mısın?" Derin bir nefes alıp kollarında gevşemeye çalıştım. Anlatacaklarım beni germiyordu, sadece konuşup tekrar hatırlamak istemiyordum. Dile getirmek, yaşamaktan daha zorluymuşçasına kalbimi sıkıştırıyordu.

"Gözlerine bakmasam olur mu? Zihnimi okuyormuşsun gibi gözünü dikiyorsun." Başımı kaldırdığımda başını eğdi. "Gözlerine bakmazsam, daha kolay anlatırım gibi." Biriyle konuşurken ısrarla göz teması kurduğuna şahit olmuştum. Sözlerle gözlerin doğruluğuna aynı anda şahit olmak istiyordu, biliyordum. Yalnızca ona bakarken ağlamak istiyordum. Ağlamaya başlarsam anlatamazdım. Onunla yaşamaya başladığımdan beri on dört yıllık kontrollü ifadesizliğimi paramparça etmişti.

"Olur tabi." Bakışlarını ufuk çizgisine çevirdiğinde gözlerim usulca boynundaki yarada gezindi.

"Bazı anılarım tam değil. Eksik anlatabilirim."

"Parçaları beraber birleştiririz." Dudaklarımı kıvırırken bakışlarımı elime çevirdim ve parmaklarımla oynamaya başladım.

"O evdeki her şeyi tek seferde anlatmasam olur mu?"

"Melih bazılarını nikah günü anlattı bana. O yüzden istediğin kadarını anlat. Sonrasını canın ne zaman isterse o zaman anlatırsın." Her krize girdiğimde Melih'in beni geri döndürmek için Rusça konuşmaya başladığı gibi o da kriz anlarımda beni bir şekilde geri döndürmeye çalışıyordu. Tabi ki önceden haberi vardı. Benim onun hakkında gizli gizli bilgiler toplamam gibi o da beni araştırıyordu, anlamaya çalışıyordu, eksik parçaları bana yakın olanlardan toplamaya çalışıyordu.

Keşke o gün Azra Karan, yakalanmasaydı ve Hakan'ın yanında güvende kalarak on dört yıl geçirseydim. Daha az acı çekerdim ve onun da çekmesine izin vermezdim.

"Bekir." Bedeni kasıldığında duraksadım. Onun adını duymak bile sinirlerini geriyorken ben ona yıllarca katlanmıştım. Bekir'e rağmen yaşayabildiğim için bazı geceler kendimle gurur duyduğumu anımsıyordum. Onun şiddetine, tacizine, dengesizliğine rağmen hayattaydım. Tabi bunun için Melih'e de minnettardım. Onun de etkisi olduğunu biliyordum.

"Biraz bana saplantılıydı. Ne zaman başladığını anımsamıyorum. Ne zaman onun dikkatini çektiğimi...Dikkatini çekebilecek ne yaptığımı da. Bazen bir anı beliriyor zihnimde. Bahçede ufak bir oğlan çocuğu var ve onu da kaçırdıklarını düşünüp kaçması için bağırıp çağırdığımı anımsıyorum." O Bekir'di. O kaçırılmamıştı. Benim hapishanemin gardiyanıydı. Daha çocukken bile gözlerindeki bakış aynıydı.

"Sonra ne olduğunu hatırlamıyorum. O gün dışında bir daha Bekir'in karşısında duracak özgüveni bulamadım kendimde. Korkmak değil de...Onu görmeyi korkuyla sınırlandıramam. Bekir...Kâbus görürsün de aniden uyanırsın ya...Hani kâbus olduğuna rahatlamak istersin ama hala kâbusun etkisi yüzünden tüm bedenin titriyordur. Her şey bir rüyadır ama sen hala etkisindesin. Bekir aynen bunu hissettiriyordu." Bedenim tekrar titrerken Hakan, kollarını sıkıp dudaklarını alnıma değdirdi.

"Uyandığında yanında ben olunca korkmaya devam eder misin?" Başımı kaldırdığımda gri gözleri hala ufuk çizgisindeydi.

"Korkmam." Yerde huzursuz uykularıma inat beni yatakta onun varlığıyla güven dolu bir uykuyla tanıştırmasından memnumdum. Onunla uyumak güvenli hissettiriyordu.

Onunla olmak kaygılarımı azaltıyordu.

Onun kollarında olmak rahatlatıyordu.

"Mükemmel bir koca olduğum için mi?" Dudaklarındaki gülüşle kıkırdayıp bakışlarımı tekrar elime indirdim. Aklımdaki Bekir'le ilgili düşünceleri uzaklaştırmak için dikkatimi dağıtmasından memnundum. Anlatmaya devam etmek istediğim için Bekir dışında başka birini anlatmaya yönelttim zihnimdeki her bir düşünceyi.

"Yusuf...Beni Melih'ten önce gözetleyen korumaydı. Haldun'un sağ koluydu. Ben...Yani o bana iyi davranırdı. Bende bunu kullandım." Bakışlarım parmaklarımın hareketini takip ederken Hakan'ın bakışlarını bana çevirdiğini hissedebiliyordum.

"Haldun, benden tiksinirdi. Oğlunun bana olan saplantısını körükleyen kendisi değilmiş gibi bana öfke dolu olurdu." Kalbim sıkışırken derin bir soluk alırken buldum kendimi. "Bekir'i kendimden uzak tutmam için tek çaremdi Yusuf. Eğer korumanın tekiyle yatıp kalkan bir kadınsam oğluna uygun olamazdım. Onlara çalışan bir adamın elde ettiği bir kadın, oğlunun değil hayatına girmek..." Dudaklarımı ıslattım. "Yatağına bile giremezdi."

Gözlerimi kapattığımda Yusuf'un ölüsü belirdi, ailemi bile hatırlayamıyorken onu niye unutamıyordum? Medine ablanın öldürülmesini niye silemiyordum zihnimden? Melih'in bana defalarca kez kimliğini açıklayıp beni o evden kurtaracağının umudunu vermesini unutuyorken niye tüm ruhuma karanlığı bulaştıran o kötü anları silemiyordum ki?

"Yemin ederim kendimi korumak içindi. Hiçbir anı bana mutluluk falan vermedi. Yusuf..." Duraksadım. "Normalde naziktir, daha az korkutucudur." Boğazımdaki yumruyu yutkunurken birkaç saniye sessiz kaldım. "Birlikte olduğumuz zaman hiç nazik değildi." Bunu Melih'e de kendime de itiraf edememiştim. Defalarca kez bana sormuştu, ağrım olursa ilaç vereceğini bildiğim için susmuştum. Anlatmamıştım, Melih beni anlamış, ağrımı gizlemeye çalıştığım her gün bana zorla ağrı kesicilerden vermişti. Yine de hiçbir zaman dile getirip konuşmamıştık.

"Haldun öğrenseydi, Yusuf'a verirdi beni. Bekir'i durduracak net bir nedeni olurdu ve oğlu benden ölene kadar uzak dururdu. Hesaplarım yanlış ilerledi. Önce Bekir öğrendi. Bana göz ucuyla birkaç saniye bakıp babasına rapor veren korumaları bile öldüren adam Yusuf'u öğrenince delirdi." Tüm anılarımdaki detaylı işkenceyi unutmak isterdim.

"Bekir, Yusuf'u gözümün önünde canını yaka yaka öldürürken sadece seyredebildim. Elim kolum bağlıydı. Kendime hayrım yokken birinin ölümüne sebep olduğum için yıllar geçse de kendimi affetmeyeceğim."

"Bana bak." Gözlerimi sıkıca yumarken yüzümü göğsüne gizledim. "Bana bak, Karım."

"Aynı şeyleri söyleyeceksin. Yusuf'un kendi seçimiydi, hak etti, diyeceksin." Melih, Yusuf'un ölümüyle ilgili daima aynı şeyleri söylerdi. Bekir yapmamış olsa Yusuf'un kanı onun eline bulaşacaktı.

"Aynı şeyler? Birinin ölümüne mi sebep oldun?" İrkilirken bakışlarımı kaldırdım. Gözlerinde en ufak beni suçlayan ifade yoktu.

Bazen Yusuf aklıma geldiğinde bende kendimi suçlayamıyordum. Özgürlüğüme kavuşmuş ve etrafımda en ufak bir tehdit yokmuşçasına rahatladığım bu zamanlarda fark ettiğim bir gerçek vardı. Melih haklıydı. Hala bir parçam Yusuf'un ölümüne neden olduğumu haykırırken diğer kalan benliğim 18'ine yeni girmiş ve mantıklı düşünemeyecek kadar istismar edilen bir genç kadın olduğumu bas bas bağırıyordu. Onu planım için kullandığım kadar o da beni kullanmıştı. Yusuf kocaman adamdı, kendi seçimini yapmıştı. Ben yıllarca hapsedilmiş ve kurtulmak isteyen kadındım, ikimizin seçimi onun ölümüyle taçlanmıştı.

"On dört yıl hapsedilmişken halbuki şükretmeli ve gülümseyerek günlerini geçirmeliydin. Değil mi?" Gözlerim yanarken çenemi nazikçe okşayıp ruhumu okurcasına baktı gözlerimin en derinine. "Doğru bildiğini yaptığın için suçlu değilsin." Zihnimde yıllarca yalnız kalan kadının bencil sesi bunu söylerken o eve hapsolmuş ufak kız çocuğu daima bana kötü olduğumu haykırıyordu. "İnsanlar daha fazla para için birbirini öldürüyor. Sen hayatın için çabalamış, karar almışsın. Bu dünyada hayatta kalmak için-"

"Birinin ölümüne neden mi olmalıyım?" Sorum birkaç saniye duraksamasına neden oldu. Söylediğim cümlenin onu etkilediğini fark etmek çok geçti. Ali'nin ölümünün suçlusu olarak kendisini görüyordu. O suçlu değildi ki. Onu öldürenler suçluydu. Yine de cümlem onun canını istemeden yakmama neden olmuştu.

Ben suçluydum. Yusuf'un hayatının tehlikeye gireceğini bile bile birlikte olmuştum onunla. Hatta içten içe beni öldürmelerini dilemiştim. O zamanlar mantıklı kararlar verebilecek psikolojide değildim. Bu bahanem değildi. O evde Bekir'in bana dokunmaması için yine olsa yine yapardım. Biliyordum.

Tüm bunlara rağmen Yusuf'un ölmesinden pişmanlık duymamın nedenini, kendimi cezalandırmaktı. Yine her şey benimle ilgiliydi. Bana kimse fikrimi sormamışken kendimi düşünecek kadar bencil oluşumun beni niye bu denli kötü hissettirdiğini anlayamıyordum.

Melih haklıydı.

Hakan haklıydı.

Bana sorulmadan on dört yılım benden alınmıştı. Kendim için yaptığım bir adımın, pişmanlığını niye yaşamak zorundaydım ki?

"Yusuf öldüğü zaman..." Gözlerini kısıp düşünmeye başladı. "7-8 yıl oldu. O zamanlar sen 17-18 yaşlarında olmuş olman lazım, o senin neredeyse iki katın yaşında olmuş oluyor. O piçi, geberttiği için Bekir'i takdir etmek istemiyorum, yine de doğru olanı yaptığını görmezden gelmeyeceğim." Sustum. "Sonra ne oldu?" Eli hafifçe saçıma dokunduğumda rahatlayabilmek için dokunuşlarının tadını çıkarmak adına birkaç saniye sessizce gözlerimi kapadım.

"Yusuf ölünce Haldun çok öfkelendi." Konuşmaya devam ederken gözlerimi usulca aralayarak çenesine bakmaya başladım. "Bekir'in kafayı yediğini görüyordu. Beni öldürse aslında problem çözülürdü ama yapmadı. En az oğlunun bana bulaşmasını istememesi kadar hayatta kalmam da onun için önemliydi. Ona bir seçenek sundu. Beni seçerse aileden atılacak ve ben ölecektim. Seçmezse ben Melih'indim ve Bekir benden uzak duracaktı." Suratımı buruştururken midemden yükselen safrayla yutkundum. "Uzak durduğu zamanlar öfkesini babasının yönlendirdiği işlere akıtacaktı."

"Bekir yaşamanı seçti." Hafifçe güldüm. "Bekir, babasının gölgesinden çıkmamayı tercih etti." Diye düzelttim cümlesini.

"Melih konusunda niye bu kadar saplantılı? Melih sana bir şey yaptı mı?" Sesindeki korumacı tınıyla alnımı çenesine yasladım.

"Melih evdeki herkese yalan söylemeye başladı. Beni odasına götürüyordu. Haldun'un her dediğini yaparken bir yandan odasında beni koruyordu. Bekir ondan korktuğu için giremiyordu oraya. Sarhoş olup girmeye cesaret edince Melih yine kovuyordu onu. Melih zarar görmesine rağmen tek kelime etmeden beni odasına almaya devam etti. Tabi bu da Bekir'i delirtti." Melih'in sürekli yaralandığı zamanlar tek tük zihnimde beliriyordu. Hatice vardı bir de. İkisinin öfkesi birbirlerini yakardı, yine de görürdüm. Karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine kırgınlıkla bakarlardı. "Bu durum ona da en az benim kadar zarar verdi."

Onların aşkının katiliydim belki de. İkisi de bana bunu söylememişti ama hissedebiliyordum. Melih'le yalandan olan ilişki evde konuşuldukça Hatice benden uzaklaşmıştı. Melih'i görmezden gelmişti.

Haldun, Bekir'in yaptığı sorumsuzluklarının cezasını bana çektirmişti.

Hatice daima babasının kızıydı. O tam bir Çetin'di ve babasının emirlerine karşı çıkmayı başaramamasına rağmen Melih'in itaat etmesinden nefret etmişti. Emir babasınındı cezasını hem Melih'e hem bana çektirmişti.

Melih'e bu konuyu açtığımda bana öyle kötü bakmıştı ki bir daha konuşmak istememiştim. Hatice'yle aynı cümlede olmak istemiyor gibiydi. Şimdi daha iyi anlıyordum. Capo bir kez Türk bir kadınla evlenmişti, sonu ölümle çevrelenmişti. Melih yani Enrico aynı hatayı yapmak istemiyordu.

"Melih'e zarar verse mi? Ne oldu ki?"

"Bekir hazmedemediği her saniye ona saldırdı. Daha doğrusu para verdiği adamlarına yaptırdı bunu. Birer birer adamlar öldükçe Haldun bir sorun olduğunu anladı. Bekir de Melih de bunu ona asla söylemedi. Ondan habersiz güç savaşına girip durdular." Duraksadım. Geçmiş anlarımı toparlamak için birkaç saniye düşünmeye ihtiyacım vardı.

"Haldun, anladı ve Bekir'e cezayı kesti bu sefer. Hatice'yi Türkiye'den gönderdi." Bekir için ablası aynı zamanda onun en yakın arkadaşıydı, annesi gibiydi. İkisinin ilişkisine imrenerek baktığım zamanları anımsıyordum. Bekir'in saygı gösterdiği ve sevdiği tek kadın ablasıydı. Hatice'yse kardeşi için adam öldürürdü, onun canını yakanları yakmaktan çekinmezdi. Belki de annesinin emaneti olduğu içindi, bilmiyordum.

Hatice'yle ilgili daha öncesinde konuştuğumuz için daha fazla onu konuşmak istemiyordum. Yakında gelecekti ve onunla ne konuşacağımı bilmiyordum. Özgürleştikçe ona olan sıcak duygularım yavaş yavaş siliniyordu. Bana yapılanlara karşı savaşan değil de göz yuman olduğunu algılayabiliyordum artık. Bekir'i gören ve onu duyan kadın, kimsesiz kalmış kız çocuğunu görmezden gelmişti.

"Hatice gidince Bekir kayboldu. Haldun, Bekir'in hatalarında beni suçladı. Medine ablanın öldürüldüğü gece Melih yanımda yoktu ve Bekir yine içip gelmişti. Onu da seyretmemi sağladı...Bekir'in yaptıklarını anlatmasam olur mu?" Elinin tersiyle nazikçe yanağımı okşadığında gözlerimi hafifçe kapattım. "Tekrar hatırlamak istemiyorum, Hakan."

"Anlatma o zaman."

"Melih sana ne kadarını anlattı?" Parmakları sihirli dokunuşla saçlarımla oynamaya başladığında yanağımı göğsüne yaslayıp iç çektim. Buna bayılıyordum.

"Senin anlatmadığın boşlukları tamamlamamı sağlayacak detaylardan bazılarını. Omzuma seni aldığımda korkuyorsun." Gözlerim tekrar aralanırken başımla onayladım onu. "Neden?"

"Beni karanlık bir odaya kilitlerlerdi. Aç bırakıp verdikleri yemeği yemem için."

"İlaçlı olanlar." Başımı tekrar onaylarcasına sallarken dudaklarımı ıslattım.

"O odaya girmemek için evin altını üstüne getirirdim. Bunu bildikleri için beni omuzlarına atarak götürürlerdi." Melih beni götürdüğü zaman her seferinde aynı anlamını bilmediğim cümleyi söylerdi.

"Mi dispiace, ne demek?" Melih'le aynı aksanda konuşmuşlardı. Onun dilini biliyordu ve anlıyordu. "Üzgünüm, demek." Aldığım cevap dudaklarımı kıvırmama neden olurken gülmeye başladım.

Gryazniy italyanets. Pis İtalyan.

"O evde etrafın akbabalarla çevrilirken bile pes etmemişsin, Karım." Etmemiştim. Çocukken girmiştim o eve, kadın olarak çıkmıştım. "Bu kadar güçlü bir kadınla evlenmek gözümü korkuttu şimdi." Konuyu bu kadar yumuşak bir şekilde değiştirdiği için minnettardım.

"Karanbey'in karısı olmak kolay mı sanıyorsun?" Göz kırpıp yanağından makas aldığımda cık cıkladı. Benim kontrolsüz duygu değişimlerim ona da geçmişti.

"Karan Hanım'ın kocası olmak kolay mı ki Karanbey'in karısı olmak kolay olsun?" Kahkaha attığımda başını sağa sola salladı.

"Karan Hanım deme. Çok kötü." Bunu diyen ilk kişi Ferhat Yılmaz'dı. Douglas, Türk mafyasındakilerin kendi kendilerine lakap taktıklarından bahsettiği zaman ciddiye almamıştım ama haklıydı.

"Artık senin adın bu. Yapacak bir şey yok. Alemde bir raconun var. Babanın gırtlağına hançer yaslamadan önce düşünecektin. Babasına karşı çıkan iki kişi vardı, üç oldu." Alaylı ses tonu gülüşünü genişletti ve gamzelerinin belirmesine neden oldu.

"Üç mü? Sen, ben ve egon mu?" Kahkahası balkonda yankılandığında şaşkınlıkla bakakaldım. Kahkaha attığı anlar nadirdi ve her seferinde afallatıyordu beni.

"Üç rakamına takıldın, farkında mısın?"

"Senin hayatında sürekli üçlü ilişkiler var. Ben ne yapayım?" Kahkahası tekrar yankılanırken kaşlarım çatıldı. Komik olan neydi? "Bu da Türk şakası falan mı? Faruk'ta gülüyor." Hakan, başımı göğsüne yaslarken sıkıca sarıldı.

"Başkasının yanında sen yine de bunu söyleme."

"Niye?" Cevap vermeden gülmeye devam ediyordu. Adi herif. Faruk'a da soramazdım. Melih ve Douglas zaten Türk değildi. Yarın ilk işim Zeliha'dan internet kullanmamı öğretmesi olacaktı. O zaman bunların esprisini araştıracaktım.

"Sustun."

"Kahkahandan konuşmaya fırsat mı bırakıyorsun?" Cık cıkladığımda derin bir soluk aldı, başım göğsünde hareketlenirken karnını cimcikledim. "Nefes alma. Başım hareket ediyor." Şu an ona nazlanıyordum

"Nefes almazsam, ölürüm." Başımı kaldırıp kolunu cimciklediğimde elimi itip elini koluna yasladı.

"Huysuzluğun başladı yine."

"Kocamla yatıp kalkınca huyum suyum değişti." Kucağından kalkmak için hareketlendiğimde bana izin verdi. Az önce hayatımın karanlık anlarını anlatmamışım gibi sohbet aniden günlük didişmelerimize dönmüştü.

Dengesizdik.

"Yatıp kalksaydık değişen tek şey huyun suyun olmaz." Başını koltuğun arkasına yaslarken örtüyü karnına doğru çekiştirdi. Üşüyor muydu?

"Bu bir tehdit mi?" Dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrıldı.

"Gelecekte olacak olanı söylemek tehdit mi?" Sesindeki ima gözlerindeki parıltıyla neden bahsettiği kafama dank ettiğinde birkaç saniye kalakaldım. "Ayrıca karısını tehdit eden bir adam asla olmadım."

"Niye öyle bakıyorsun?"

"Nasıl bakıyorum?" Derin bir nefes alıp bakışlarımı kaçırırken yanaklarım yavaş yavaş ısınmaya başladı.

Korkamayız. Kendine gel.

Kalp atışlarımın ritimsiz atışını umursamadan ellerimi koltuğun koluna yaslayıp ona doğru eğildiğimde gülüşü yavaş yavaş küçüldü ve gözleri ağır ağır dudaklarıma kaydı.

"Kocam Bey, sözlerini işitmek istiyorum. Gözler gözler, diye tutturan sensin." Gözleri tekrar gözlerimle kesiştiğinde göz bebekleri gri harelerini gizlercesine genişledi. Ellerimden birini kaldırıp çenesini tuttum, sahiplenici bir dokunuştu. Yavaşça yutkundu.

Ay ne oluyor? Kaçalım odaya Kübra. Ne yapıyoruz biz?

"Dilini mi yuttun?" Dudaklarında o tehlikeli gülüş belirdiğinde ellerinden biri boyuma dolanıp kaçmamı isteyeceğim bir hakimiyetle tuttu.

Al işte. Rahat durmadın yine.

"Az önce konuştuğumuz konular olmasa senin de konuşamayacağından emin olurdum, Karım. Dilini yuttuğum için değil." Çenesindeki elimi tutup beni kucağına çektiğinde bileğimi sırtımda sabitledi ve göğüslerimiz tamamen birleştiğinde dudağını kulağıma yasladı.

Etrafımızı saran hava çatırdayarak gerilirken yavaşça yutkunurken buldum kendimi. Etrafıma sarılmış bir örtü yoktu, bedeninin sıcaklığı, havanın soğukluğunu hissedemeyeceğim kadar bedenimi ısıtıyordu.

"Benim sabrımı zorlama." Dudağı boynuma değerken gözlerimi kapattım.

"Sabrının bir ölçüsünü alabilir miyim?" Sesim boğuk ve çoktan onun etkisi altında olduğumu bas bas bağıran bir tınıdaydı. "Biraz sınırları aşan biriyim. Baştan sınırları bilmek işime gelir. Ne kadar sabrın kaldı?"

"Hiç kalmadı." Geri çekildi, eli enseme sürtünürken artık neredeyse görünmeyen gri harelerine baktım. Kalçamın hemen altında onu hissedebiliyordum ve bu kanıtlar ışığında onu kışkırtmanın doğru bir hamle olmadığını anlıyordum.

Yeni mi anladın? Adam seni yatağa atınca mı duracaksın Kübra?

"Şimdi o tatlı kıçını kaldır ve balkondan çık." Bileğimdeki ve boynumda eli uzaklaşsa da onun kucağından kalkmadım. "Ciddiyim Karım. Hem daha beni dinlemedin." Ben ona kendimi açmıştım, onun bana açacak cesareti bulmuş olması rahatlamama neden oldu.

"Ne zaman dinleyeceğim?" Üzerinden kalktığımda oturmaya devam etti.

"En yakın zamanda."

"En yakın zamanda." Diye mırıldandığımda başını aşağı yukarı salladı. Hala aramızda oluşan gerginliği hissedebiliyordum. Onun yanında olmak hem nefes kesici hem de nefes almak gibiydi.

"Bir şey daha söyleyip gideceğim." Kapıya doğru geri geri giderken dudaklarım kıvrılmıştı. Dikkatle omzunun gerisinden bana bakmaya devam etti. "Berbat bir Rusçan var."

"Ne?" Sesindeki şaşkınlığa kıkırdarken kaşlarımı kaldırdım.

"Sen mükemmel Rusçanın olduğunu düşünmedin sanırım."

"Tabi ki de mükemmelim. Rusçam da öyle." Kahkaha atmaya başladığımda koltuktan kalktı. Hızla balkondan içeri girdim, odama kaçarken gülmeye devam ediyordum.

🖤

Bölüm nasıldı?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 20.08.2025 11:26 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...