17. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K12 - GEÇMİŞİN ESARETİ II

K12 - GEÇMİŞİN ESARETİ II

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli okumalar <3

🖤

 

12. BÖLÜM - GEÇMİŞİN ESARETİ II

 

KARANBEY

Faruk kendi evine gittiğinde güneş çoktan doğmuştu bile. Dudaklarıma yasladığım sigarayı bitirirken bir yandan boştaki elimi Zenas'ın tüylerine sürtüyordum. Dışarı çıktığımı görünce yanıma sokulmuştu bile.

"Faruk bir şey gizliyor." Zenas başını kaldırdığında sigaramı derince çektim ve göz ucuyla Kübra'nın ışıkları yanan odasının penceresine baktım. Faruk'la gizli konuşmalarının ana konusunu merak ediyordum ama ikisinin yalanına inanıyormuşum gibi davranmak daha kolaydı. Benim bir şey sakladıklarını fark etmemiş olduğumu düşündükleri zaman, gizledikleri her neyse ortaya saçılacaktı.

"Kaybedecek bir şeyim olmadığında her şey daha kolaydı. Şimdi biraz zorlanıyorum." Neyi kaybetmek istemediğimden emin değildim. Sadece eskisinden çok daha fazla endişeli hissediyordum. Bu olmamalıydı, zayıflığımın göstergesiydi.

"Douglas dünden beri telefonuma geri dönmedi. Rusya'da başı belaya girmemesini dilemekten başka çarem yok." Kübra'nın ailesi için gitmek istemişti ama onu öldürmek isteyen bir numaralı düşmanı da oradaydı. Bunu yapmasını istememiştim, gitmesine engel olmaya çalışmamı bir şekilde engellemişti.

"Douglas bir şey yapacaksa bunu yapar. Bu yüzden endişelenmemeliyim." Bakışlarım bahçede gezindi. Douglas garip bir şekilde yıllardır yanımdaydı. Benden yaşça büyük olmasına rağmen benim emrim altında olmaktan rahatsız olmamıştı. Bunu gizlenmek için yaptığını söylese de tek sebebin bu olmadığını hissedebiliyordum.

Sadıktı. Onun hayatını bir kez kurtarmama rağmen defalarca kez Faruk'un da benim de nefes alışımıza engel olacak her bir nedeni ortadan kaldırıp atmıştı. Ona o kadar alışmıştım ki şu an etrafta olmaması garip bir güvensizlik hissettiriyordu. Kendimi koruyabilirdim, sorun onun arkadaşlığını hissedememekti.

"Doug gelene kadar rahatlamayacağım Zenas. İçten içe Rusya'da bir şey bulmasını istemiyorum. Bunu söylemek biraz bencillik biliyorum ama Kübra'nın etrafta olmasından hoşlanıyorum." Sigaradan derin bir soluk çektim ciğerlerime ve tekrar baktım onun olduğu odanın penceresine.

"Kübra'yı seviyor musun Zenas?" Zenas hırladığında kaşlarımı çattım. "Bu çok kaba bir davranış. Karıma hırlama." Sigarayı söndürürken iki elimle çenesinin altını okşadım ve kaşlarımı kaldırdım.

"Onun ailesini bulmak kolay bir iş değilmiş. Adını bile bilmediğim bir kadınla evliyken ailesini nasıl bulmak kolay olabilir ki?" Zenas, yanımdan gittiğinde arkama yaslandım. Çardakta otururken bakışlarım tekrar Kübra'nın penceresine kaydı. Ya ona ailesini veremezsem, o zaman ne olurdu?

Bencilliğini sikeyim Karanbey. Ona verdiğin sözü tut.

Gözleri yaralarımda gezindiğinde korkarak geri adım atmamış veya acımamıştı. Sadece bir anlığına aynalı odada yaptıklarımı düşünüyormuş gibi gelmişti. Buna sinirlenmişti. Yaralarımı görüp sinirlenen tek kişi olabilirdi. Dudaklarım kıvrılırken bana asıldığı zamanı anımsadım. Manyak bir kadındı. Benim karımdı.

"İşleri kendine daha fazla zorlaştırma." Kendi kendime mırıldandığımda verandadaki hareketlilikle bakışlarım oraya kaydı. Kübra, örtüsüne sarınmıştı ve elindeki tepsiyle iniyordu. Tepside dumanı tüten iki kupa vardı.

"Senin kanında da Rus'luk var. Benden söylemesi." Çardağın altına girdiğinde tepsiyi masaya koydu. "Soğuk aşığısın sende." Soğuk aşığı değildim, sadece yanmıştım. Soğuk, sıcaktan çok daha az canımı yakıyordu.

"Benim yüzde yüz Türk olduğuma emin olabilirsin." Ebeveynlerimin ailesi de yıllardır bu şehirdendi. Kanımda dolaşan bir tek Türk kanıydı. Kupalardan birini verdiğinde uzanıp aldım ve burnumu yaklaştırdım. Kokusunu alamasam da kahve olduğunu görebiliyordum.

"Kahve mi yaptın?" Başını sallayıp içmem için bekledi. Duraksadığımı görünce tepsideki kaşıklardan birini alıp kahvemden almak için uzandığında kahvemi kendime çektim.

"Zehir koymadığımı kanıtlamak için bir kaşık alacağım." Zehir koyduğunu düşünmemiştim ki. "Herkese güvenip bir şey içemiyorsun kanıtl-"

"Kanıta ihtiyacım yok." Eli havada kalırken kahveyi yavaşça yudumladım. "Karımın elinden zehir olsa içerim." Yanakları yavaşça pembeleşirken elini indirip kendi bardağını önüne çekti. Bana güzel şeyler söyleyip asıldığında pembeleşmeyen yanakları, ona aynısını yaptığımda renk değiştiriyordu. Bundan hoşlanmıyorum desem, yalan olurdu.

"Sen ne içiyorsun?" Onun içeceği daha kıvamlıydı. Kocaman gülümsedi. "Sıcak çikolata. Zeliha bana gösterdi nasıl yapıldığını." Kupayı dudaklarına yaslayıp bir yudum aldığında gözlerindeki parıltı arttı. Tatlı yiyecekleri ve içecekleri seviyordu. Benim tam tersimdi.

"Kahveyi de mi öğretti?" Büyük bir yudum daha aldım kahvemden. Sert olmuştu, yine de güzel demlenmişti.

"Onu senden öğrendim." Kupanın üzerinden ona baktığımda göz kırptı. "Gözlerim üzerinde kocam."

"Nasıl? Ben sana öğretmedim." Kıkırdadı. Göğsümdeki yaraların yandığını hissedince bakışlarımı ondan çektim. Derin nefes alıp verirken bardağını bırakıp önce kaydı.

"Sen yaparken seni izledim. Acelen olmayınca kahve çekirdeğini taze çektirip kahve yapıyorsun. Uykusuz olduğunda sinirin arttığı için hazır çekilmiş kahveyi kullanıyorsun. Yaptığın ölçüleri zihnime kaydettim." Başımı kaldırdığımda bu yaptığıyla gurur duyarcasına bana bakıyordu. Beni gözlemliyordu. Onu gözlemlediğim gibi gözlemliyordu.

"Şu an sabah kahveni içiyorsun. Bu yüzden ne çok sert ne çok yumuşak yapmaya çalıştım." Biraz sert olmuştu ama itiraz edemeyeceğim kadar beklenmedik bir jestti.

"Güzel olmuş. Teşekkürler." Söylediğim iki cümleyle gülüşü daha da genişledi. Gözleri mutfakta bana Rusça konuşurken zamanki gibi parıldıyordu. Bunun anlamını bilmiyordum. Bu aralar bana bakarken bu parıldayışın artıyor olduğunu fark ediyordum.

"Afiyet olsun." Sıcak çikolatasını yudumlayıp sessizce etrafa bakındı. Huzurlu görünüyordu. Sarı saçları hafif esintiyle savrulurken boynuna sardığı atkıyı çenesine çekiştirdi. Saçlarına uzanıp dağılmamaları için tutabilirdim. Avuç içlerim kaşınırken bardağımı sıkıca tuttum.

O güzeldi.

"Niye öyle bakıyorsun?" Sorusuyla gözlerimi kırpıştırıp kahvemi yudumladım. Nasıl baktığımı bilmiyordum.

"Nasıl bakıyorum?" Gözleri duraksarken dudaklarındaki tebessüm samimi bir hale geldi.

"Buraya gelip özgür olduğumu anladığım aynadan kendime bakmıştım. Gözlerimdeki o bakışa benzer bir bakışla bakıyorsun. Esaretin bitmişte özgürleşmişsin gibi." Kendime esirdim ve Kübra gelene kadar bu benim için bir sorun olmamıştı. Onun yanındayken Karanbey olmak zorunda değildim, Faruk'u korumak isteyen, Ali'nin katillerini bulmak için deliren, annemi babamdan almak için karanlığa boğulan...Hiçbiri olamıyordum.

Yalnızca Hakan'dım.

"Yanlış anlama. Bundan memnunum. Karanbey oluşunu seviyorum ama en çok bu bakışla baktığın zamanları seviyorum. O zaman dertsiz tasasız oluyorsun. Gergin olmayınca da daha sık gülümsüyorsun." Gülüşüm daima kardeşlerime ve anneme özel olmuştu. Ona gülümsediğim anlar benim için almak gereken intikamıma ihanet ediyormuş gibi hissettiriyordu daima.

"Gülümsememden hoşlanıyor musun?" Kahvemi yudumlarken gözlerim ondaki en ufak tepkileri seyrediyordu.

"Yani hoşlanmak değil bu. Senin rahat olduğunu görünce rahatlıyorum gibi. Bilmiyorum. Gergin olunca geriliyorum. Mutlu olunca mutlu oluyorum seninle. Mutlu ve gülümsediğin anlar az olduğu için daha fazla gülümsemeni umuyorum." Göğsümdeki yaralar sızlarken kaşlarımı çatıp bakışlarımı bahçeye çevirdim. Kötü bir şey söylememişti. Sorun da buydu. Ne zaman güzel cümleler kursa veya güzelce baksa yaralarım sızlıyordu. Sanki güzel olana hakkım yokmuş gibiydi.

"Teşekkür ederim." Başka ne diyeceğimi bilmiyordum.

"Teşekkür mü? Hani yasaktı." Dudaklarım kıvrılırken kaşlarım eski tasasız haline döndü. "Kuralları yazıp sürekli çiğniyorsunuz Karanbey. Ayıp." Bakışlarım onun keyifle sıcak çikolatasını yudumlamasını seyrederken uzun bir sessizlik bizi sarmaladı.

Gözleri etraftaki korumalarda şüpheyle gezinirken bardağı masaya bıraktı. Başını sola yasladı. "Kapıdaki korumalar yeni mi?" Bakışlarını takip edip baktığımda yeni işe başlayan korumaları gördüm. Saat sekiz olmadığı için vardiyalar değişmemiş, bu yüzden gece çalışan yeni korumaları daha önce görmemişti.

"Bir haftadır bizimleler. Beni gözetlemekten fark etmemişsindir." Hafifçe dudaklarımı kıvırdığımda şaşkınlık dolu bir ses çıkarıp bana baktı. İyice arkama yaslanırken keyifle yudumladım kahvemi.

"Gözüm üzerinde. Dikkatli ol." Bunu benimkine benzer bir alaylı tınıda söyledi.

"Mutfakta olduğu gibi mi?"

"Mutfakta olduğu gibi." Gözleri hafifçe kazağımda gezindi. "Yanık yaraların dışında sırtında başka yaralarda var." Kısa süreliğine de olsa hızla bakıp zihnine kazımıştı demek ki.

"Evet."

"Kurşun yarası dışında yaraların var...Nasıl oldular?" Onu terslemek için kelimeler dilimin ucuna gelse de bunu yapmadım. Meraklı oluşuna alışmıştım. Kendisiyle ilgili bildiği neredeyse hiçbir bilgi yoktu. Etrafımdakileri merak edişi ona kendisiyle ilgili bulamadıklarının ağırlığını bir nebze de olsa hafifletiyordu belli ki.

"Bazıları babamın...Douglas'la dövüşürken de yaralandığım oldu. Belli bir kişinin yok. Birkaç kere gafil avlanıp yakalandığım oldu."

"Kimler?"

"Artık yaşamıyorlar." Gözlerini kırpıştırırken bakışlarını masadaki bardağına çevirdi. Bana yanlış yapanlar birer birer ölmüşlerdi. Yerini oğulları veya kardeşleri almıştı.

"Kahve yerine sıcak çikolata içiyorsun. Aç karna sağlıksız." Konuyu değiştirmekti amacım. İşe yaramış olacak ki kahveme bakıp küçümsercesine burun kıvırdı. Sıcak çikolatasını yudumlayıp konuşmaya başladı.

"Aç karnına kahve sağlıklı mı?" Gözlerini kırpıştırırken dudağına bulaşmış çikolata kalıntılarını diliyle temizledi. Göğsümdeki yaralar tekrar yandığında bakışlarımı ondan çektim.

"Zenas geleceğimi hissetmiş gibi kaçtı mı yine?" Konunun değişmesinden memnundum. Konuşup anlatmak yerine onu dinlemek daha kolaydı. Rahatlatıcıydı, aklımdaki düşünceleri bir süreliğine duraksamasını sağlıyordu.

"Zenas sana alışacak. Acele etme. Doğrusunu istersen Faruk'u yıllardır görmesine rağmen bazen ona hırlamaya devam ediyor." Bunun nedeni Faruk beni delirtiyordu. Zenas bunu fark edince sinirleniyordu.

"Douglas'la konuştun mu?" Başımı sağa sola salladım. Telefonu kapalıydı. "Umarım iyi bir şekilde geri döner. Benimle Rusça konuşmasını isteyeceğim." Douglas konuşmazdı. Mecbur kalmadıkça Türkçe dışında hiçbir dili konuşmuyordu.

"Sana Rusça öğreteyim mi?" Başımı sağa sola salladığımda suratı düştü. Omuzları çökerken iç çektim. Hevesi çabuk kırılıyordu. Bunun sebebi orospu çocuğu Çetin'lerdi.

"Privet. Menya zovut Hakan. YA ne znayu russkogo yazyka." Merhaba. Benim adım Hakan. Rusça bilmiyorum.

Gülüşü kocaman olurken kaşlarımı kaldırdım. "Sadece bu kadarını biliyorum. Bunun dışında Rusçam berbat." Düzgün telaffuz edebildiğim Rusçam bu kadardı. Bundan başka kelime de cümle de öğrenmekle uğraşmamıştım.

"Bir daha söylesene." Cümleyi tekrarladığımda gülmeye başladı. Benimle dalga mı geçiyordu? "Bir daha." Yine de tekrar ettiğimde kahkahası bahçede yankılandı. Komik olan neydi?

"Berbat bir Rusçan var." Elini karnına yaslayıp gülerken gülüşünü bastırmaya çalışırcasına boştaki elini gülüşünü gizlemek için kaldırdı. Uzanıp engel olmak için elini tuttum. Gülüşünü gizleyemezdi.

"Bana hakaret ediyorsun. Bundan hoşlanmadım."

"Hakaret değil." Gülüşünü küçültürken elini tuttuğum elimin üzerine diğer elini koydu. "Bir kez daha söyle." Başımı sağa sola salladım. Dalga geçtiği için ona kızmak içimden gelmiyordu ama dalga geçmeye devam etmesine de izin vermeyecektim.

"Berbat Rusçam varmış, tekrar söylemem." Rusça öğrenmekten de Ruslardan da hoşlanmazdım. Babamın yanıydı onlar. Kabul etsem de etmesem de karımda bir Rus'tu. Babam yüzünden nefret ettiğim yandaydı.

"Tamam. Şu şekilde tekrarlamalısın." Cümlemi tekrarladığında ne demek istediğini anlayabiliyordum. Rusça onun dudaklarından şiir gibi dökülürken ben gerçekten berbat bir telaffuza sahiptim.

"İstemiyorum." Elimi elinden çekip kahve kupasını tuttum. "Dalga geçen karımın kuklası olmayacağım." Gülüşü muzip bakışlarıyla kendini tutmaya çalışır gibi duruyordu ve tekrar kıkırdamasına sebep olmuştum.

"Hemen pes mi ediyorsun?" Başımla onayladım. Onun çenesiyle yarışamazdım.

"Koskoca Karanbey, pes mi ediyor? Yazıklar olsun."

"O gaza getirme Faruk'ta işe yarar." Sustu. Konuşmasını isterken susuyordu, susmasını dilediğimde de çenesi düşüyordu. Dengesiz bir kadındı.

"Niye sustun?" Sesim huysuz bir şekilde çıktığında başını sola yasladı.

"Pes ettim bende." Gözlerimi kıstım. Onunla laf dalaşına girmemi mi istiyordu? Konuşmayla uğraşamayacak kadar sabırsız bir adam olduğumun farkında değil miydi?

"Benim karım pes etmez. Çenene kuvvet."

"Konuşmamı mı istiyorsun?" Başımla onayladım onu. "Günde bir kelime de olsa Rusça öğrenmeye var mısın?" Yanılıyordum. Asla pes etmeyecek kadar inatçıydı.

Pes ettim. Rusça öğrenmek bana zarar vermezdi sonuçta. Hatta benim için ona ulaşmamı ve bilmediğim bir dilde bana bağırırken onu anlamamı sağlardı. Pes edişim bile kazançlı olmamı sağlıyordu.

"Küfür öğrenmem." dediğimde oturduğu yerde kalçasını kaydırıp iyice dibime oturdu, kollarını boynuma sardı. Burnumu dolduran kokusuyla derin bir soluk aldım. Kokusunu alıyor olmak rahatlatıcıydı. Ona karşılık veremeden geri çekildi ve yanıma oturdu. Rusça öğrenmem onun için bu kadar önemli miydi?

"Öğrenmek istediğin bir kelime var mı?" Başımla onayladım. "Karım ne demek?" Dudakları kıvrılırken yanakları tekrar kızarmaya başladı. Elimin tersini yanağına sürdüğümde gözleri kısıldı.

"Moya zhena." Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuştuğunda kelimeyi tekrarladım. Kıkırdadı. Birkaç kez tekrar ettikten sonra omuz silkti. "Boş ver. Böylesi daha sana has oluyor. Mükemmel olmasına gerek yok. Berbat Rusçan bile Hakan'a has."

"Karım tarafından takdir edilmekten onur duyarım."

"Bugün çıkacak mısın?" Başımı sağa sola salladım. Babam buraya geleceğini söylemişti. Hasta ziyareti dese de artık Kübra'dan laf almaya çalışmak için yanıp tutuştuğunu hissedebiliyordum. Kübra ona itaatkâr mıydı yoksa çoktan benim tarafımda mıydı, bunu anlamak için gelecekti.

"Ümit Karan, gelecek." Bedeni gözle görülür bir biçimde gerilirken yüzündeki neşe silindi. Gözlerinde korku yerine öfke vardı, Faruk'un babamdan bahsederken takındığı bir öfkeydi. Babamdan bahsettiğim daha öncesinde korkuyla karışık endişe görürdüm ama şimdi sadece öfke vardı.

Artık babamdan korkmuyordu. Nefret ediyordu.

"Tamam." Onun kendisini koruyacak savunmaya sahip olması gerekiyordu. Oturduğum yerden kalkarken çardaktan çıktım. "Hadi, senin gücüne bakalım." Ardımdan gelen adım sesleriyle evin arkasına yöneldim.

 

KÜBRA

Evin arkasındaki ormanın içine girmiş önümden sessizce yürümeye başlamıştı. Peşinden ilerlerken geldiğimden beri bu ormana giremediğimi fark ettim. Sanki saklanmaktan başka bir işe yaramazmış gibi hissettiriyordu.

"Güçlenmekten kastın ne?" Hakan, sola döndüğünde adımlarımı hızlandırdım. O an tek katlı bir kulübeye benzer bir baraka gördüm. Hakan kapıyı açınca içeri girmem için bekledi. Barakanın içine girdiğimde dizini yere yaslayıp sonradan fark edebildiğim o kapağı açtı ve aşağı inen merdivenleri gördüm.

Karanlıktı. Dar bir alandı.

"Oraya gelmem." Sesimdeki korkuya engel olamadığımda duraksadı ve başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. "Yanında kocan olduğunda hani korkmuyordun?" Bu doğruydu, yanımda biri vardı. Ama yine de istemiyordum.

"Orada ne var?"

"Spor salonu." Hangi manyak spor salonunu yerin altına hapsederdi ki? "Aynı zamanda kaçmak için kullandığımız geçitlerde var." Merdiveni inmeye başladığında göz kırptı. "Önden gidip ışıkları açacağım ve sende peşimden geleceksin."

"Tamam." Hakan merdiveni inerken merdivene yaklaştım. Merdivenin sonunda ışıklar titreşerek açıldığında Hakan merdivenden aşağı atladı ve başını kaldırdı. Çok derin sayılmazdı, karanlıkta değildi.

Merdiveni inmeye başladığımda beni aşağıda beklediğini bilmek iyi geliyordu. Güvende hissettiriyordu. Ayaklarımı yere bastığımda ona döndüm. Hala etrafa klostrofobik hissettirse de gri hareleri hapsedilme hissini silip süpürüyordu.

"Biraz yürüyeceğiz." Sağ kolunu uzattığında koluna girdim. Düz koridorları geçerken büyük bir kapının arkasına geldik. Kapıyı açtığında geniş ve ferah görünen bir spor salonuyla karşı karşıyaydım. Hakan üzerindeki montu çıkartmaya başladığında içerisinin koridor kadar serin olmadığını ve içerideki havanın temiz olduğunu fark ettim. Sanki yerin altında değilmişiz gibiydi.

"Üzerini çıkar." Hakan'a hızla döndüğümde çoktan kazağı ve eşofman altıyla kalmıştı bile. Üzerimdeki montu çıkartırken onun salonun içerisinde ilerlediğini gördüm. Salonun tam ortasında yüksek bir iplerle çevrili bir alan vardı. Hakan iplerin altından geçip alana çıktığında elimdeki montu, onunkinin asılı olduğu askıya astıktan sonra Hakan'ın yanına adımladım.

"Temel savunma hareketleriyle başlayacağız." Sesi otoriter ve öğretmen edasıyla çıkmıştı. İpin altından geçtiğimde arkasını döndü. Beni dövecek miydi?

"O yüz ifadesi de ne?"

"Dövüşmek kötü." Bana yaklaştı ve tam karşımda dururken omuzlarımı tuttu. Ellerinin tutuşu bedenimdeki korkuyu alıp götürmüştü bile.

"Kötülerin olduğu bir dünyadasın. Birine vurmazsan önce gelir o seni vurur." Şiddeti, şiddetle çözmemi istiyordu ama ben şiddet yüzünden yıllardır istismar ediliyordum. Bu zaten beni tetikleyendi. Ellerinden biri omzumdan ayrıldı ve nazikçe çenemi tuttu.

"On dört yıl kendi başının çaresine yeterince baktığını biliyorum. Ama şimdi çok daha fazlasını yapman gerekiyor. Yara almadan hayatta kalmanı istiyorum. Yaralarına yeni yara eklenmemeli. Benim için bunu yapabilir misin?" Kalp atışlarım ritmini şaşırırken başımla onayladım onu.

On dört yıldır yaptıklarımı bilmese de benim savaşçı oluşumun ve o evde itaat etmeden yıllarımın geçip gitmesinin takdir edilmesine ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Onun cümlesiyle rahatlamıştım işte. Yalnız bir şekilde hayatta kalmıştım ve çok fazla yarayla nefes almaya devam ettiğim için kendimle gurur duyuyordum.

"O zaman, başlayalım." Hakan birkaç adım geriledi ve kendimi savunmam için bazı hareketleri göstermeye başladı. Çoğunu evden kaçarken korumalar üzerinde denemiştim. Yine de bazı yanlış hamlelerden neden kaybettiğimi anlayabiliyordum.

Bana kendimi savunmayı gösterirken dikkatliydi ve otoriterdi. Sürekli mindere yapışırken kendimi savunamadığımda sabırla kalkmamı beklemesini ve tekrar tekrar anlatmasını hayranlıkla seyrettim. Benim gerçekten kendimi korumamı istiyordu. Bu dünyada bana dokunmaya çalışan herkimse onun hakkından gelmem için çabalıyordu.

Bir daha hapsolmadan kaçıp gidecek kadar güçlenmene izin veriyor Kübra.

"Bir kez daha." Yerden kalkarken nefes nefeseydim, oysa geldiği gibiydi. Sanki yorulan ben, enerji dolu olan oydu.

"Bugünlük yeter." Onu dinlemeyip tekmemi savurduğumda bileğimi tutup kendine çekti ve sırtüstü yere düştüm. Başım mindere çarpmasıyla sızlarken kulaklarımın çınlayışıyla elimi kulaklarımın üzerine yasladım.

"Dövüş benimle, Volk." Sürekli anımsadığım boğuk anlaşılmaz ses tonu zihnimde yankılandı. Konuşan kişi, erkek miydi? Yoksa kadın mıydı? Anlayamıyordum. "İstemiyorum dövüşmek." Dudaklarımı kıpırdattığımda gözlerimi sıkıca yummuştum.

"Kötü adamlar geldiğinde dövüşmeden onlara boyun mu eğeceksin? Kalk dövüş benimle. Hazır olmalısın." Omzumdan sarsıldığımda başımdaki ağrı yavaş yavaş yok oldu.

"Bana bak. Aç gözünü." Hakan'ın ses tonu netleşirken zihnimdeki o parça parça ses ve çınlayış son buldu. Gözlerimi aralayıp ona baktığımda kaşlarının çatık olduğunu gördüm.

"Bugünlük yeter, dememin nesini anlamıyorsun." İç çekti. Oturur pozisyona gelmemi sağladığında gri hareleri gözlerimden bir an olsun ayrılmadı. "İyi misin?" Başımla onayladım onu.

"Birisi daha...Yani bir anı gibi bir şey anımsadım." Yavaşça yutkunduğumda devam etmem için başını salladı. "Dövüşmemi istiyordu. Kötü adamlar gelmeden kendimi korumam için."

"Bu anıların geldiğinde belirli bir yüz mü görüyorsun?" Başımı sağa sola salladım.

"Yüzler veya sesler net değil. Boğuk konuşmalar, bulanık yüzler görüyorum. Net değiller ama söylenen bir cümle net bir şekilde hatırlamamı sağlıyor. Onu söyleyen kim bilmeden o cümleyi duyup hissedebiliyorum." Elini sırtıma sürdü ve bu hareketiyle birkaç saniye gözlerimi kapattım. Benim gibi yere oturduğu için alnımı göğsüne yaslayıp gevşemeye çalışıyordum.

Hatırlamaya çalıştıkça hatırlayamamak işkenceden farksızdı. Her gün beklenmedik bir anda ve şekillerde anılarımın acı vererek bana dönmesi bile Haldun'un yanından gitmiş olsam da bana zarar vermeye devam edişlerinin kanıtıydı. Yanımda değillerdi ama etkileri sürüyordu.

"Eğer hiç hatırlayamazsan...Yani aileni bulamazsan...Ne yaparsın?" Başımı kaldırıp usulca gözlerimi araladım. Ailemi bulamak hala istiyordum, sadece ona alışmıştım. Burayı evim olarak kabullenmeye başlıyordum. Bu yanlıştı, gidecektim ve alışırsam bu çok zorlayacaktı beni. Görebiliyordum.

"Bu düşünmek istemediğim bir seçenek." Yavaşça yüzümde gezindi gözleri. Elinin tersini bandajı çıkartılmış ve izi kalmış yarama sürdü. Konuşmaya devam etmesini bekledim ama yapmadı.

"Gidelim mi?"

"Kendini iyi hissetmiyorsan biraz daha bekleyebiliriz." Başımı sağa sola salladım. Gitmek istiyordum. Ayağı kalkıp elini uzattığında tutup ayaklandım.

🖤

Hakan anlamadığım bir dilde telefonla konuşurken öfkeli ses tonu çalışma odasından odama sızıyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama saatlerdir telefon araması yapıyordu. Bir ara yanına Faruk girmişti, çıktığında o da telefonla yine bilmediğim bir dilde konuşarak aşağı inmişti bile.

Mutfağa girdiğimde Zeliha olmadığı için mutfaktaki yalnızdım. Dolaptan çıkardığım cam şişeyi açarken adımlarımı verandaya yönlendirmiştim bile. Bahçe kapısı açıldığında içeri bir araç girdi ve ardından gelen arabalar bahçe kapısının dışında kaldı. Araba durduğunda içinden inen kişiye dikkat kesildim.

Buse arabadan inerken adımlarım durdu. Arabanın içinden bebek pusetini aldıktan sonra bakışlarını verandaya çevirdi. Bebek mi?

Verandaya doğru adımlarken kocaman gülümseyerek baktı bana. Ona ne söyleyeceğimi bilemeden dikildim karşısında. O zaten bu eve aşinaymış gibi beni es geçip içeri girdiğinde arkamı döndüm. Oturma alanına gidip bebeğin pusetini koltuğa bıraktı ve eğilip içinden küçük bir bebeği çıkardı.

"Biz tanışmak için denk gelemedik bir türlü." Koltuğa otururken gülümsedi. Evin sahibi gibi yerleşip misafir benmişim gibi bakıyordu bana. Fazlalıkmışım gibi.

"Beni mutlaka duymuşsundur. Buse ben." Cümlesinin o kadar çok anlamı vardı ki onun üzerine atlamamak için tırnaklarımı avuç içime bastırdım. Kucağında bebeği olan bir kadına saldıramazdım. Gerçi saldırmaya hakkım var mıydı, bilmiyordum.

Hakan'la onun geçmişi vardı. Belki de kucağındaki bebekleri...Kulaklarım uğuldarken bakışlarım bebekte gezindi. Hakan'a benziyor muydu anlayamıyorum.

"Sen kimdin?" Bakışlarım onun gözleriyle kesişirken çenemi dikleştirdim.

"Karım." Sert ve tok ses tonu, ikimizi de sıçratmaya yetmişti. Bakışlarım öfkeli bir şekilde merdiveni inen Hakan'ı buldu. "Karşındaki karım." Buse'nin yüzünün anlık asıldığını görsem de hızla toparladı kendini.

"Karının bir adı var mı? Ya da konuşacak bir dili."

"Misafirliğini bil ve ona saygısızlık yapma Buse." Hakan bana doğru yönelirken Buse'nin kucağındaki bebeği görünce duraksadı. "Davet edilmediğin evlere gitmeye başladığını bilmiyordum." Bakışlarını bebekten çekip bana çevirdi.

"Baban davet etti beni." Hakan, elini belime sardı ve koltuklardan birine oturmamız için beni yönlendirdi. Onun karşısına oturduğumuz sıra Faruk telefonuna bakarak içeri girmişti bile. Başını kaldırdığında Buse'yi gördü ve cin çarpmışa dönmüş gibi Hakan'a baktı.

Kocam, eski sevgilisi ve ben. Muhteşem mutlu bir aileyiz.

"Geçmiş olsun, Faruk." Kucağındaki bebeği tutması için Hakan'a uzattığında Hakan, belimdeki elini çekmeden ona baktı ters ters. Buse, bozuntuya vermeden bebeği pusete koyduğunda Faruk'a sarıldı. Faruk gözlerini kıstı ve onu omuzlarından tutup kendisinden uzaklaştırdı.

"Seni görmek kendimi kötü hissettiriyor. Yalandan sevgi gösterisi yapmasan mı? İkimiz de birbirimizden hoşlanmıyoruz." Buse ellerini çektiğinde Faruk onun yanından geçip yanımdaki diğer boşluğa oturdu. Onun kırıldığını görebiliyordum. Bundan hoşlanmamıştım.

"Niye buradasın?" Hakan'ın sorusuyla kızarmış gözlerini kırpıştırıp kalktığı yere oturdu. "Babamın benim hayatımda bir önemi olmadığını bile bile onun davetiyle gelmeyi mi tercih ettin?"

"Faruk yaralanmıştı ve sen," Bakışları beni buldu. "Evlenmiştin. Konuşulacak çok şey vardı. Hasta ziyareti yapmak istedim." Bakışları bu sefer Faruk'a kaydı. "Ben senden nefret etmiyorum, senin aksine."

"Nefret etmiyorum Buse. Hazzetmiyorum sadece." Faruk'a bakmayı kestiğinde Hakan'a döndü. Onun gibi yaptığımda Hakan'ı bana bakarken gördüm. Buse, buradayken bana bakıyordu.

"Bir dahakine evimize gelmeden önce," Bakışlarını Buse'ye çevirdi. "Karımı veya beni ara. Babamdan izin alma." Evimize mi? Belimdeki sıcak sahiplenici dokunuşundan da sesindeki emin o tonlamasından da hoşlanmıştım. Kalp atışlarımın hızlanışı ardından garip bir tatminle dolmuştum.

Buse bakışlarımızı kesiştirdiğinde çenesini dikleştirdi ve gözlerinin içine sızmayan bir gülüşle tebessüm etti.

"Üzgünüm. Geçmişin bir hatırı olur sanmıştım. Bir dahakine sizi ararım."

"Mümkünse olmasın." Hakan homurdanırken iç çekti. Garip bir sessizlik odayı sararken boğazımı temizledim. Gergin ortamlardan hoşlanmıyordum.

"Uzun bir süre ortalarda yoktun." Buse'nin kaşları havalanırken gülümsedim. "Seninle ilgili duyduklarım azalınca hasta olduğunu sandım." Buse'nin ismi daima yapılan toplantılardaki olaylarda geçerdi. Birden ne ismi ne dedikodusu kulağıma ulaşmıştı.

"Bekir'le beni çekiştiriyor muydunuz?" Hakan'ın yanımda gerildiğini hissettim.

"Yok genelde dedikoduların ana malzemesi oluyordun. O yüzden." Cümlem hoşuna gitmemiş gibi kaşları çatılır gibi olduğunda elimi boş ver gibilerinden salladım.

"Niye buradasın?" Hakan tekrar sorduğunda sesinde sabırsız bir tonlama vardı. Buse, pusetteki bebeğine hafifçe dokundu ve başıyla işaret etti.

"Nedenini biliyorsun." Hissettiğim o tüm sıcak duygular uçup bitti. Çocuğu olan biri miydi? Buse'yi çocuğuyla terk etmişti belki de ve ben Buse'ye gitmesine engel olan bir duvardım. Beni koruyuşu bir paravandı. Buse'den kaçmak için mi kabul etmişti her şeyi?

Zihnim kendi kendisini zehirli düşüncelere boğarken olduğum bu oda aldığım nefesleri zorlaştırıyordu. Hakan'ın yanından kalkmaya çalıştığımda belimdeki eli buna engel oldu.

"Gitmek istiyorum." Fısıltıyı andıran ses tonuyla konuştum, kaşlarını çatarak bana bakmaya başladı. Birilerinin mutluluğunu veya ailesini elinden alan bir kadın olmak istemiyordum. "Bu evde özgürce istediğimi yapabileceğimi söylemiştin." Gözlerini kırpıştırıp elini gevşettiğinde bakışlarımı ondan ayırıp ayağı kalktım.

"Siz sohbet edin, benim mutfakta işim var." Mutfağa girdiğimde elimi göğsüme yasladım. Hayal kırıklığı hissetmemeliydim, buna hakkım yoktu ki. O benim gerçekten kocam değildi. Anlaşmamız vardı. Ama niye bebeği olan eski sevgilisi, beni bu kadar rahatsız ediyordu ki?

Faruk içeri girdiğinde kaşlarımı çattım. Onları yalnız mı bırakmıştı?

Kendine gel Kübra.

"Bana ilişkilerinin bittiğini söylemiştin." Başıyla onayladı. "Bebekleri mi var?" Faruk birkaç saniye ne diyeceğini bilemez şekilde gözlerime baktı. "Bu yüzden mi babasının teklifini kabul etti? Bana yardım etmek için değildi. Hamile bıraktığı eski sevgilisi yüzünden miydi?" Bana yardım edişi ve kahramanım oluşu aslında bir paravan mıydı? Bunun olması beni niye bu kadar yaralıyordu ki? Hayatımda biri bana o evden kurtulup özgürce yaşama imkânı tanımıştı. Benim hapsedildiğim içindi yaptıkları. Ama şimdi tüm düşüncelerim değişmişti. Beni kurtarmak için yapmamış mıydı? Belki de Buse'den kaçmak içindi.

Sakin ol Kübra. Kendini yine zehirlemeye başladın.

"Kübra-"

"Cevap ver Faruk." Bakışları mutfağın girişinden oturma odasına kaydı ve başıyla onayladı.

"Bebek onun ve Buse'yle olmamak için seninle evlenmeyi mantıklı buldu." Gözlerimin yandığını hissettiğimde bakışları beni buldu. Faruk, onun en iyi arkadaşıydı. Onun bildikleri benden fazlaydı.

O benim kahramanım sanmıştım, başka bir kadından kaçmak için beni kullanan biriydi sadece.

Sonuçta anlaşma yaptınız Kübra. Sende aileni bulmak istemiştin. Anlaşma bu.

Yine de kırgın hissediyordum. Hakan benim değildi, eski sevgilisi ve bebeğinindi. "Buse, onun mazisi olmayı bile hak etmiyor demiştin." Başıyla onayladı.

"Mazisi değil de ondan. Çocukları varsa mazi olmamıştır." Kalbimin paramparça olduğunu hissettiğimde çenem titremeye başladı. Aptal özgürce ağlama krizlerim. "Sonuçta anlaşma yaptınız. Çocuğunun olması bu kadar önemli olmamalı." Başımla onayladım onu. Haklıydı.

"Başka bir kadından kurtulmak için başka bir kadını kullanmış olması-" Hiç onluk bir hareket değildi. "Mantıklı." Başımı eğip mutfağın çıkışına adımladığımda Faruk omuzlarımdan tutup beni durdurdu.

"Müsait olmayabilirler." Bu da ne demek? "Hakan, bizi yalnız bırak, dedi. Kübra'yla bahçeye çıkın biraz işimiz var, dedi."

"O hala benim kocam." Elimin tersini yanağıma sürdükten sonra öfkelendiğimi hissettim. "Kocama dokunamaz. Kocamla bir işi olamaz. Git durdur onları." İçeri girip cazgırlık çıkartamazdım ama Faruk işleri bozabilirdi.

"Olmaz. Hakan vurur beni." Silahım olsa ben vururdum onu.

"Git dedim." Onu sırtından ittiğimde elimden kurtuldu ve gülmeye başladı. Benim bu durumda olmam eğlenceli miydi? Tekrar ağlamaya başlarken yanından geçip verandaya açılan sürgülü camı çekiştirdim.

"Kübra...Tamam gülmeyeceğim. Gidip durduracağım onları." Onu dinlemeden bahçeye çıktığımda adımlarımı arka bahçeye yönlendirdim.

Pislik Karanbey.

"Seni boşayacağım." Ormanın içine girerken tek amacım korumaların beni gözetlemesine engel olmaktı. Gidecek bir evim yoktu, arkadaşımda. Buse, onun çocuğun annesiydi. Faruk, haklıydı. Mazisi olamazdı ki.

Oyuncağı alınan küçük bir çocuk gibi hayal kırıklığına uğramıştım. Bu saçmalıktı. O benim hiçbir şeyimdi.

Kocan o, tepki vermekte haklısın Kübra.

Onunla geçirdiğim anları, konuşmalarımızı...Her şeyi anımsadığımda hayal kırıklığım büyüyordu. Sorun beni kandırması değildi, ben gerçekten onunla konuşmalarımızdan zevk alıyordum. Benimle uyumasını seviyordum. Anlaşmalı olsa da onun kocam olmasından mutluydum.

"Yalancı koca." Elimin tersini yanaklarıma sürdüm. "Boşayacağım seni. Pislik adam." Ormanda bağırdığımda öfkeyle ilerlemeye devam ettim. Neredeydi bu dövüş yapılan baraka? Orada yaşayacaktım bundan sonra.

Adımlarım durduğunda ormanın derinliklerinde kaybolmuştum bile. Geldiğim yöne yönelsem de kendimi daha da kaybolmuş buldum.

Yebat'. Kahretsin.

Hep Hakan yüzündendi. "Dönünce seni boşayacağım. Manyak adam."

Ormanda sanki hep aynı yerde geziyormuşum gibi geliyordu. Durup derin bir soluk alıp verdim. Ne kadar süre geçirmiştim bu ormanda? "İnsan peşime adam takar. Karanbey'in karısıyım sözde." Tutarsızlığım yüzünden daha da öfkelendim. Adamın gittiğimden haberi olmayacak kadar eski sevgilisiyle işleri vardı. Nasıl görsün çıktığımı?

İleriye adım attığımda biri hızla beni geriye çekti. Çığlık attığımda sırtımı ağaca yaslayan kişiye baktım. Hakan'dı. Beni tutmayan elinde uzun bir sopa vardı. Sopayı basacağım toprağa sapladığında büyük bir kapan büyük bir gürültüyle kapandı.

"Ormanı bilmeden tek başına gitmen tehlikeli." Gözlerim kapandayken onun tutuşundan kurtuldum. Az kalsın kapana yem olacaktım.

"İşin erken bitmiş." Yanından geçtiğimde kolumdan bir kez daha tutup sırtımı ağaca yasladı ve boştaki elini kaçmamam için diğer yanıma yasladı.

"Ne işi?" Eski sevgilinle yalnız kalıp her ne yapacaksan, o iş işte.

"Niye beni öldürmek istiyormuş gibi bakıyorsun?" Gözleri kısılırken başını sola yasladı.

"Niye ağladın?" Elini yanağıma uzattığında elini ittim. Gözyaşlarımı kendim silebilirdim.

"Ne çok konuşuyorsun sen? Bu evlilikte konuşan ben, susan sen olacaksın." Onu azarlarken bakışlarında oluşan merak umurumda bile değildi. Kolunun altından geçerken yürümeye başladım. Ona sinirliydim. "Biraz sus. Kafa dinlemeye geldim ormana."

Ayaklarım yerden kesilirken baş aşağı bir şekilde omzundan sarkarken buldum kendimi. Korumaların beni ceza odama götürürken yaptığının aynısı bir tutuştu. Nefesim kesildi. Bedenimi saran korkuya engel olamadım. Şu an böyle bir şey yoktu. Beni bir yere hapsetmeyecekti ama zihnim bedenimi uyarırken bunun kontrolünü sağlayamıyordum.

"Hakan?!" Kalp atışlarım hızlanırken gözlerimi sıkıca yumdum. "Korkuyorum! İndir beni." Yürümeye devam etti. "Lütfen. Korkuyorum dedim." Nefes alışverişimin sesi kulaklarımı buldu. Gözlerimi o kadar sıkı yummuştum ki ağrıyorlardı.

"Beni omzuna atma. İndir." Adımları durduğunda baş aşağı durmama engel olacak bir biçimde beni kucağında tuttuğunda fikri değişmeden kollarımı boynuna, bacaklarımı da beline doladım. Başımı boynuna gizlerken bedenimdeki titreyişe engel olamadım. Sırtım bir kez daha ağaca yaslanırken ellerini düşmemem için bacağıma kaydırdı.

"Bana sarılmak için bahane mi kullanıyorsun Karım?" Cevap vermedim. Sesinde beni rahatlatmaya çalışan o tonlamaya ek olarak bacağımdaki ellerinden biri saçlarımı nazikçe okşamaya başladı. Belki de beni sakinleştiren bu dokunuşuydu.

"Omzumda taşımanın seni tetiklediğini bilmiyordum." Titreyişim son bulurken başımı kaldırıp gözlerine baktım. Bunu bilmediği için ona kızamadım. Kızacak başka nedenlerim vardı.

"Bana karım, deme."

"Sana karım, diyeceğim. Karımsın." Buse'yi anımsadım. Çenesi dikti ve Faruk ona kötü söz söylemesine rağmen kendini tutup ağlamamıştı. Gülümsemişti. Çetin evindeyken ağlarken kendimi tutardım ama Hakan'la tanıştığımdan beri her duygumu özgürce yaşayabilme ihtimalini bana verdiği için sürekli ağlayıp aniden sinirleniyordum. Bunu sevmiyordum. Onun kollarında rahatlamak da istemiyordum. Kolları başkasına aitti.

"Bana niye kızgınsın?" Onun elini çekmeye çalıştığımda daha sert tuttu bacağımı.

"Sana niye kızgın olayım ki?"

"Bende sana soruyorum." Başını geriye atıp gözlerimizi kesiştirdi. "Niye kızgın olasın ki?"

"Kızgın olacağım bir şey mi yaptın?" Kaşları çatıldı. Ellerini çekmeyi bıraktım, pes etmiştim.

"Kızgın olacağın ne yapmış olabilirim."

"Demek ki bir şey yapmamışsın, bilmiyorsan." Gözlerindeki bakış kafası karışmış gibiydi.

"Kızgınsın ve ne yaptığımı bilmiyoru-siktir. Buna daha fazla devam etmeyeceğim. Şimdi söyle. Ne oldu?" Ona kızgındım ama buna hakkım yoktu. "Yalan konuşmamak için sessiz kaldın. Kızgınsın. Sebebi ne?"

"Beni indir Hakan."

"Konuşmadığın sürece indirmiyorum."

"İndir beni, dedim." Çığlığım ormanda yankılandığında kaşlarındaki çatıklık gitgide arttı..

"İndirtsene." Meydan okuyan bakışlarla bana bakarken ona daha da sinir oluyordum. Onun üzerinde hiçbir hak iddia edemezdim. Yine de başka kadına gitmesine seyirci kalmak gururuma dokunuyordu. Ona bunu desem bile 'anlaşma için yaptığımız evliliği ciddiye alman senin problemin' diyecekti. Haklıydı.

Ciddiye almayı kes, Kübra. O, gerçekten evli olduğun adam değil.

"Misafirin gitti mi?" Kaşları havalanırken dudakları aralandı.

"Buna mı kızdın?"

"Kızmadım!" Suratını buruşturup ellerini kulağına yasladı. Onun bedeniyle ağaç arasında kıpırdamadan ona bakmaya devam ediyordum.

"Onu ben çağırmadım. Babamın işi." Buse'nin varlığından hoşlanmıyormuş gibiydi bakışları.

"Açıklama istemiyorum."

"Açıklama yapmıyorum. Hatalı olan insan açıklama yapar." Gözlerimi devirdim, bacaklarımı belinin etrafından çözmeye kalktığımda elleri hemen buna engel oldu. Bir eliyle çenemi tutup ona bakmam için yüzümü sabitledi.

"Gözler Karım. Gözlerini gözlerimde, sözlerini kulaklarımda istiyorum. Anlatmazsan anlamam. Bakmazsan görmem." Sessizce nefes alıp verirken bakışlarını bir an olsun benimkilerden ayırmadı. "Niye kızdın bu kadar? Söylemelisin."

"Buse'den hoşlanmadım." İtirafımla derin nefes alıp verdi. "Bana çocuğun olduğunu da söylemedin."

"Neyim?" Çenemi serbest bıraktığında yanağımın içini dişledim. "Benim çocuğum yok."

"Buse'nin çocuğu senin değil mi?" Başını sağa sola salladı. "Yalan söyleme."

"Kafanda kurma. Yok diyorsam yoktur." Sertleşen ses tonuyla sustum. Ama Faruk var demişti. Hakan gözlerini kapatırken ufak bir küfretti. "Faruk, senin aklına girdi değil mi?" Başını sağa sola sallarken gözlerini araladı.

"O, bebek benim değil." Nasıl bu kadar emindi? "Bana inanmayan şu gözlerini sil!" Bağırışı andıran sertlikte dişleri arasından konuşmuştu.

"Faruk senin en yakının değil mi? Buse'yi terk etmek için benimle evlendiğini çocuğunu-"

"Faruk, yalan söylemiş." Tükürürcesine konuşmuştu. Yüzündeki öfke ve bıkkınlıkla duraksadım. Sabrını zorluyormuşum gibi hissediyordum.

"Niye onunla müsait olmayacak şekilde yalnız kaldın o zaman?" Hesap soruyordum, zihnimdeki zehirli düşünceleri ve kalbime batan o yabancı hissi atlatmak istiyordum.

"Yalnız kalmadım. Faruk iti kalkıp gitti. Ondan önce de sen." Ters ters baktı. "Kocanı bırakıp kaçan sensin. Utanmıyor musun beni arkada bırakmaya?" Orada kalıp hayal kırıklığı hissederken Buse'ye meydan okuyamazdım. Eskiden savaşmam daha kolaydı, yalnızdım. Şimdi Hakan vardı, anlaşmayla da olsa kocam vardı. Onun için de meydan okumalıydım, yapamamıştım. O bana ait değilken başka bir kadına meydan okuyacak cesaretim yoktu.

"Sevgilinle aynı odada kalmayı midem kaldırmadığı için üzgünüm!"

"O benim sevgilim değil. Beni sadakatsiz bir koca olmakla mı suçluyorsun?" Başımı sağa sola salladım. "Anlaşmamıza uymamakla suçluyorum." diye düzelttiğimde gülüşü tehlikeli bir hale büründü.

"Anlaşmamıza uyuyorum." Öfkeli ve beni öldürmek istercesine sert bir tınıda konuşmuştu.

"Yalancısın!"

"Konuşmaya devam et." Eli boynumdan enseme kaydığında bedenimi saran elektriklenmeyle sustum. "Konuşmanı kesecek tek yolu denemem için konuşmaya devam et." Gözleri dudaklarımdan gözlerime kayarken nefes alışverişim gürültülü bir hal aldı.

"O çocuk benim değil. O kadın benim değil. Benim olan bir sen varsın. Anlaşıldı mı?"

"Ben senin değilim." Cık cıkladı. Baş parmağı nabzımın olduğu ince deriye dairesel şekilde sürtünürken sustum. Gözlerindeki öfke yerini keyifli bir ifadeye bırakırken tehlikeli bir gülüşle kıvırdı dudaklarını.

"Kübra Karan, karımsın ve benimsin." Boynuma avucunu sürterken yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Gözlerim dudaklarına kayarken dudakları aralandı.

"Senin kocanın gözleri gözlerine mühürlü ve başka bir kadına bakarsa senden önce kendi gözünü çıkaracak kadar manyağın teki." Bu söyledikleri bir anlam ifade etmemeliydi. Yine de zihnim çığlık çığlığaydı. Kalbim göğüs kafesime şiddetle çarparken dudaklarıma çarpan nefesi sarhoş ediciydi.

"Anlaşma-"

"Sikerler anlaşmayı. Karımsın." Burnu, burnuma tüy gibi bir dokunuş misali sürtünürken sıcak nefesi dudaklarıma çarptı. Kendini durdurmaya çalışır gibi eli ensemden saçlarıma kaydı. Parmakları saçlarıma dolanırken başımı sabitledi. "Ben senin kocanım. Sana aitim. Başka birine değil."

Sana aitim.

Bana aitti.

"Buse niye bebeğiyle geldi?"

"Umurumda bile değil." Benim umurumdaydı ama. "Karımı rahatsız ettiği için evden kovdum onu." Evden mi kovmuştu?

"Yalancı. Hiçbir kadına kötü davranmazsın."

"Karıma kötü hissettiren kadınlara kibar olmam." Gözlerinde doğruyu söylediğine dair bir ifade vardı. "Kocanı bir daha başka kadınlarla yalnız bırakma. Bundan hoşlanmadım."

"Orada fazlalıkmış gibi hissettim." Fısıltımla boynumda eli sıkılaştı.

"Kendi evinde fazlalık olamazsın." Omzundaki parmaklarımı kazağına batırdım. Burası benim evim miydi? Israrla ailem olduğunu evinin evim olduğunu söylüyordu. Bu o kadar güvende hissettiriyordu. Beni aramayan ailemin ve hatırlamadığım evimin aksine bana ihtiyaç duyduklarımı karşılıksız veriyordu.

"Beni öpecek misin?" Dudaklarının bu kadar yakın oluşu ona kızgınlığımı silmişti bile. Beni öpmesinin nasıl hissettireceğini düşünmeden edemedim. Dudakları birkaç santim uzaklığımdaydı ama kendini durduruyordu. Alınlarımızı birleştirdi.

"Bunu yapmayacağım." Sesi acı çeker gibiydi, dudakları bir anlığına benimkilere sürtünür gibi olsa da hemen uzaklaştı. "O zaman seni asla bırakmam. Kendime hapsederim." Bu fikir beni korkutmalıydı, ama korkutmamıştı. Beni kendine hapsetme fikri hoşuma gitmişti. Aptalcaydı ama özgürlüğüm oydu. Onunlayken hapsedilmezdim, özgür olurdum.

"Beni öpmeni isterdim."

"Bunu istememelisin." Omzundaki elimi boynundaki yanık izlerine sürdüğümde gözleri yarı yarıya kapandı. "Benim kim olduğumu hatırla." Bu uyarısı kendine miydi bana mıydı bilmiyordum. Tek bildiğim dudaklarını hissetmek istiyordum.

"Beni öpecek kadar cesaretin yok mu Karanbey?" Dudaklarımız birbirine değdi. Hava durgunlaştı, nefeslerimiz birbirine karıştı. Kalp atışlarım, göğsümden yükselip kulaklarımda yankı buldu; her ritmi, derin bir melodinin parçası gibi hissettirdi. Teninin sıcaklığı içimde bir yangın başlattı ve o yangının her kıvılcımı, bedenimin en uzak köşelerine kadar yayıldı. Dudakları hareketsiz bir şekilde dudaklarımdaydı. Kendini frenliyor gibiydi. Alt dudağını araladığım dudaklarımın arasına aldığımda eli hafifçe boynumu sıktı.

Geri çekilmesini bekledim. Öpücüğü başlatan oydu ama devam etmeden kalakalmıştı. Geri çekilmek için hamle yaptığımda dudakları aralanıp dili dudaklarımın arasına sızdı. Boynumdaki eli ensemden saçlarıma kaydı, ardından dilimi emdi. Göğsümden yükselen sesi kontrol edemediğim için iç çektiğini duydum.

Nefes almalıydım ama nefesimi çalan oydu. Bundan memnundum.

Dudaklarımızın beraber uyumu, kulaklarımda atan kalp atışlarımın ritmini şaşırması, nefesimin kesilişi... Hepsinin sebebiydi. Dudaklarımızı ayırdığında gözlerimin nasıl ve ne zaman kapandığını bilmeden öylece gürültülü nefes alıp vermeye devam ettim.

"Karımın her isteğini yerine getirmezsem nasıl bir koca olurum?" Sesindeki değişimle gözlerimi araladım. Gri harelerinin koyu bir tonda beni seyrediyordu. Dudaklarımı kıvırdığımda gözleri dudaklarıma kaydı.

 

"Bana ait bir koca olursun."

🖤

 

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 14.03.2025 12:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...