33. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K18 - ÇÜRÜK YUMURTA I

K18 - ÇÜRÜK YUMURTA I

Ayşe Deniz
ayseilhanli

 

🎵 Billie Eilish - everything i wanted 🎵

Selammmmm. Ben geldim.

Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?

Bölümleri bir tık bitirmiş olabiliriz ve arkada taslak biriktirirken güncel paylaşmaya devam etmek istiyorum. Bu yüzden yedi günde bir değilde on günde bir bölümler gelse nasıl olur? Hem kelime sayısını da arttırdım. Artık neredeyse her bölüm 100-150 sayfaya denk geliyor. Sindirerek okursunuz. Ne dersiniz <3

Bir de Eğer Olsaydı diye on bölümlük kısa bir üniversite aşkı konulu bir dram kurgum var. Onu kitaplaştırma arifesindeyim. Nisan gibi ilk kitabımı elimize alacağız <3 Belki basılmadan merak edenler olur diye paylaştım buradan. Umarım onu da seversiniz.

Bölüme geçelim o zaman.

Not: Bölümün ismi çürük yumurta olan kimleri aklınıza getirdi. (Hayatınızda çürük olan yumurtaları yazın :D )

Keyifli Okumalar <3

🖤

18. BÖLÜM - ÇÜRÜK YUMURTA I

YAZARDAN

Yıllar önce

Hakan gözlerini açmaya korkarken annesinin ağladığını işitiyordu. Bileğindeki bağları açabilirse annesini koruyacağını düşünmüştü, sandığı kadar güçlü olmadığını anladığı için kendinden nefret ediyordu. Bilekleri çoktan kanamış ve ip canını yakarken annesine yetişemediği için yine kendisinden nefret ediyordu.

Hakan, Hakan oluşundan nefret ediyordu. Babası gibi olmamak için savaşırken babasından daha güçsüz biri olarak kalacağını hesaba katmadığı için kendisine kızıyordu.

Şeytanla savaşmak için şeytan olmalıydı.

Deponun kapısı açıldığında annesinin sustuğunu duydu. Başkalarının yanında asla ağlamazdı. Tanıyordu onu. Hakan gözlerini açıp içeri giren adama baktı. Öfkesi alevlenirken bileğini çekiştirdi.

"Siktir git."

"Sakin ol çocuk." Haldun, Hakan'ı umursamadan Azra'ya yaklaşırken Hakan dişlerini sıkarak bileğine sarılı ipi gevşetmek için çabalamaya devam etti.

"Dokunma bana." Azra kalçasını kaydırırken sırtını duvara yasladı, kucağındaki bağlı ellerini kaldırırken kaşlarını çattı. "Defol git." Sesindeki çaresizlik ve ağlamaktan kısılmış o tonlamayla Hakan bakışlarını ona çevirdi. Annesini ilk kez bu kadar yıkılmış görüyordu. Gözleri kıpkırmızı ve yüzünde her zamanki ifadesizliği yerine acı dolu kırgınlık vardı.

"Azra."

"Git." Azra tekrar ağlama krizine gireceğini bildiği için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Ümit yanlış seçim, demiştim sana." Hakan'ın duymayacağı ses tonuyla konuştu. "Ta en başından söyledim sana."

"Doğru seçim sen misin? Ona itaat edip boyun eğen birisin. Adam mısın? Değilsin. İtin tekisin." Hıçkırığını yuttu. "Sana yardım et dedim. Başından seni seçseydim ne olacaktı? İt eşi mi olacaktım?"

"Seni bu depodan çıkarabilirim." Haldun, karşısındaki kadının yıkılmamak için savaştığını görüyordu, gözlerinin çoktan paramparça olduğunu da.

"Artık istemiyorum."

"Azra, Ümit fazlasını yaşatacak." Azra'nın çenesi titrerken bakışları Hakan'a kaydı. Onun duyamayacağı kadar fısıldayarak konuşuyorlardı, yine de oğlunun kaşlarının çatıldığını gördü. Ne zaman kaşlarını çatsa Ümit'in öfkesini onun gözlerinde görmek yüreğini hoplatıyor onu korkutuyordu.

"Bana yapacağı her şeye sesim çıkmaz." Bakışlarını tekrar Haldun'a çevirdi. "Oğlumu çıkar buradan." Yutkundu. "Beni cezalandırırken bile ona zarar veriyor. Onu çıkart burada. Babasına benzesin istemiyorum."

"O zaman Ümit'in çocuklarını doğurmayacaktın." Azra başını eğerken ağlamaya başladı. Sinirleri gerilmişti ve artık sandığı kadar güçlü duramıyordu. Birkaç saatte kendisine yaşatılanlar onu o kadar kırmıştı ki parçalarını bir araya getirip ayağa kalkamıyordu.

"Ben mi istedim?" Hıçkırırken başını eğdi. "Bilmiyormuşsun gibi davranma. Onları bu dünyaya doğurmamak için ne kadar çabaladım en iyi sen biliyorsun. Düşmediler, tutundular." Haldun tüm bunları biliyordu. Bu yüzden sustu.

"Söz ver, Haldun. En azından geçmişin hatırına söz ver."

"Ne için?"

"Ümit'in yanında kalmaya devam edeceksin. Oğullarıma zarar vereceğini anladığında onun dikkatini dağıtacak bir şey yapacaksın." Haldun kaşlarını çattığında Azra titreyen elini uzatıp onun eline dokundurdu. "Söz ver. Bana yapamadığın yardımı, oğullarıma yapacaksın."

"Niye veda ediyorsun?" Azra başını eğerken pes edeceğini biliyordu. Ümit'e verdiği gücün altında kalıyor ve gün geçtikçe parçalanıyordu. Bu depoda ona yaşatılanları unutacak kadar güçlü olmadığını biliyordu. Şu an elinde olsa kendini bir uçurumdan atmak istiyordu.

Ölümüne bile kendisi karar vermek istiyordu.

Yapamazdı. Hakan onunla aynı yerde mahsur kalmışken kaçıp ölemezdi.

"Söz ver."

"Söz." Haldun verdiği sözü yıllarca yapabileceği en dikkat çekmeyecek şekilde tutmuştu. Ta ki önceliği çocukları olana kadar. İşte o zaman diğerleri gibi karşısındaki adama düşman olmuştu. Karanbey'e.

Depoda annesinin acılarına şahit olan o genç adama, yıllar sonra babasından daha güçlü olacağını ve düşman olacaklarını düşünmeden yardım etmişti. Hakan kendisine gelen uyarıcı isimsiz mesajların sahibini hiç öğrenmemişti. Onu bazı olaylardan kurtaran yine annesinin gölgesi olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti.

Hakan kaşlarını çatarak annesiyle konuşan Haldun'a nefretle bakmaya devam ediyordu. Ne konuştuklarını bilmiyordu. Tek bildiği annesinin Haldun'a yardım için yalvarmasıydı. Etmemişti. Saatlerdir annesine yaşatılanları görmek ve duymak Hakan'ın aklını kaçırmasına neden oluyordu.

Bir kadına daima nazik davranacaksın, demişti annesi. Bu depoda ona nazik davranmamışlardı. Buna şahit olması bileklerindeki ipleri çözerek annesini depodan kurtarmak isteyişini arttırıyordu.

Haldun olduğu yerden doğrulurken bakışlarını kendisine nefret kusan Hakan'ınkilere çevirdi. Hakan'ın öfkesi yalnız annesine yardım etmeyen Haldun'a değildi, ona zarar veren babasınaydı, hatta saatlerdir ona tek kelime etmeyen annesineydi de.

Onu kırdıklarını biliyordu, görmüştü, duymuştu. Haldun'la konuşabilen kadın ona susmuştu. Bunu hazmedemiyordu.

Annem onu kurtaracak kadar güçlü olmadığım için bana kızgın, diye düşünüyordu. Gözlerine Haldun gelene kadar bakmamıştı bile. Sanki annesi ona sesini ve gözlerini yasaklamıştı. Hakan'ı böyle cezalandırıyordu.

Babamla savaşacak kadar güçlü değilim, diyordu kendine. Anneme zarar vermelerine engel olamayacak kadar güçsüzüm.

Halbuki düşüncelerinin tam tersiydi. Azra oğluna bakamıyordu. Ona bakamayacak kadar utanç içindeydi, yaşadıklarından değildi bu utanç. Yaptığı seçimlerin ve savaşının bedelini oğullarına ödettiği içindi. Ümit'le olan savaşının en büyük yarasını Ali ve Hakan almıştı. En az Ümit kadar suçlu olduğunu biliyordu.

Haldun çekip gitmeden önce son kez Azra'ya baktı. Azra başını kaldırırken gözlerindeki vedayı görmek Haldun'un arkasını dönmesini sağladı. Haldun gittiğinde bile annesinin kapıya bakmaya devam edişi Hakan'ı paramparça ediyordu.

"Anne." Azra ona bakmadı. "Seni buradan çıkartacağım. Yemin ederim." Azra en ufak tepki vermeden karşısındaki kapıya bakmaya devam ediyordu. "Sana bir daha zarar vermelerine izin vermeyeceğim."

Azra onu rahatlatmalıydı, her şeyin yoluna gideceğini ve iyi olduğundan bahsetmeliydi. Yapamıyordu. Değildi. Her şeyin iyi olacağına inancı kalmamıştı. Hayatı boyunca belki de ilk kez pişmandı.

"Bana bak anne, benimle konuşmana ihtiyacım var." Yapamadı. Oğluna daima güçlü yanını göstermişken parçalara ayrılmış ruhunu gösteremezdi. Her an ağlama krizine gireceğini hissediyordu. Eğer Hakan'a bakarsa dağılacaktı, biliyordu.

"Babama söyleyelim. O kızı benim kaçırdığımı söylersek beni suçlar."

"Bunu yapmayacaksın." Annesinin sert ses tonu Hakan'ı duraksattı. Günlerdir tek kelime etmeyen annesinin kendisine karşı ilk cümlesiydi bu. "Ne olursa olsun asla suçu üzerine almayacaksın. Baban beni öldüremez."

"Ama canını yakabilir. Yaptı da bunu."

"Önemli olan ben değilim. Sensin Hakan. Ali sana düşkün ve baban ne yaparsa yapsın hiçbir şeyi üzerine almayacaksın. Çünkü ne dediyse yaptım. İtalyanlara onun yapacağı katliamı haber verdim. Bu dünyada ihanetin ve yalanın cezası ölümdür. Baban bunu yapabilecek kadar güçlü değil. Beni öldüremez."

"Artık ikinizin arasındaki hesaplaşmadan bıktım. Seni öldüremez ama canını yakabilir. İkinizde kazanamadığınız bir savaşta birbirinize saldırıp duruyorken olan Ali'yle bana oluyor." Azra başını eğdiğinde Hakan, arkasındaki duvara yaslandı.

"Söz ver."

"Ne?" Hakan doğru duyup duymadığını anlamak için sorduğunda Azra çenesini dikleştirdi.

"Söz ver. Baban gibi olmayacaksın. Bu depodan çıkacağız. O zaman çekip gideceksin. Kardeşini de yanına alacaksın. Onun gibi olmayacaksınız." Hakan birkaç saniye sessiz kalırken annesinin ciddi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bu hayatta olmalarını sağlayan bir annesi ve bir babası vardı ve hangi hakla hayatlarını mahvettikleri oğullarının normal bir hayatta var olacaklarını düşünürdü?

"Sen ciddi misin?"

"Baban gibi biri olursan seni asla affetmem Hakan." Hakan'ın istediği en son şey buydu. Yine de annesinin bunu istemesi haksızlıkmış gibi geliyordu.

"Bu hayatı yaşamamızda en az babam kadar suçlu olmana rağmen seni affediyorken sen bu hayata uyum sağlarsam beni affetmeyeceğini mi söylüyorsun? Anne sen ne istiyorsun? Tabi ki babam gibi biri olmaya can atmıyorum ama yine de biliyorsun. Sonumu sende biliyorsun."

"Olmayacaksın. Baban gibi olmayacaksın."

"O zaman ona benzemeden önce gitmeye cesaretin olsaydı veya bizi öldürmeye." Hakan bakışlarını eğerken gözlerinin yanışını bastırmaya çalışıyordu. Boğazında düğümlenen yumru nefesini kesiyordu. "Önce böyle bir hayata mahkûm olmamıza neden olduğun için kendini affetmeye çalış. Sonra hesabını sorarsın anne."

Azra başını çevirip kaşları çatılmış oğluna baktı. Onun omzuna yüklediği sorumluluk için çok küçüktü. Babası gibi birisi olmamaya çabalaması için bu karanlık kanlı dünyadan uzakta yetişmesi gerektiğini biliyor, kendini suçluyordu.

Deponun kapısı açıldığında içeri babasının korumalarından biri girdi. Hakan'a adımlarken Azra kaşlarını çatıp yerinden kalkmaya çalıştı. İpler bunu engellerken koruma çoktan Hakan'ın iplerini çözmeye başladı.

"Ne yapıyorsun?"

"Ümit abi, onu buradan çıkartmamızı istedi-" Hakan başını korumanın burnuna geçirip fırsatı değerlendirirken korumanın belindeki silahı almak için uzandı. Korumayla yere yuvarlanırken Azra endişeyle Hakan'ın silahı aldığını gördü.

"Hakan hayır."

Koruma Hakan'ın elini tutarken onu zapt etmek için sırtını yere yasladı. Hakan bunun son saldırısı olacağını biliyordu, eğer kaybederse onu daha sıkı bağlayıp hapsedeceklerdi. Buna izin vermektense birini öldürebileceğini hissediyordu.

Silahın sesi depoda yankılanırken Hakan kaskatı kesildi. Bedenini saran adrenalin kademeli olarak uçup gitti. Canı yanmıyordu. Karşısındaki korumanın en az kendisi kadar şaşkın olduğunu görmek iyi hissettirmiyordu. Hızla yarası olmayan adamı inceleyip başını çevirdi.

"Anne." Elindeki silah tonlarca ağır hissettiriyorken avuçlarından kaydı. Azra canının yandığını Hakan ona baktığında algılayabilmişti. "Anne!" Hakan'ın feryadı depoda yankılanırken korumadan kurtulup annesinin yanına titreyerek oturdu.

"Çöz onu." Koruma ne yapacağını bilemez halde Azra'nın iplerini çözdüğünde Hakan onu sardı. Göğsündeki kanama tüm kıyafetine bulanırken Hakan çaresizce elini yaraya bastırdı.

"Özür dilerim." Azra'nın onu sakinleştirecek kelimeleri boğazına diziliyordu. "Özür dilerim." Hakan'ın hıçkırıklarını durdurmak için kollarını ona dolayacak gücü kendinde bulamıyordu. "Özür dilerim, anne."

Azra Karan, ölüyordu.

Hakan'ın eline sürülen ilk kan, annesininkiydi.

Her ne kadar tetiği çeken koruma olsa da Hakan her gece bu anıya ait kâbusu görmeye devam etti. Her gece annesi tekrar tekrar kollarında son nefesini verdi ve tıpkı anılarında olduğu gibi Hakan onu kurtaramadı.

Ümit Karan, Azra'nın hayatını çalmışken Hakan onun hayatını sonlandıran olmaktan aldığı her nefeste nefret etmişti. Ellerindeki kanın hesabını kendine kestikçe babasından nefret edişi büyümüş ve ikisinin savaşına dönmüştü.

 

 

 

KÜBRA

 

 

 

Günümüz

"Annemi öldürdüğümü kaldıramadı."

Hakan, gözlerim içine bakarken nefesimi tutarken buldum kendimi. Buna inanasım gelmiyordu. O daha önce birilerini vurmuştu, öldürmüştü. Şahit olmuştum buna. Ama annesini öldürdüğüne inanamıyordum. Gözlerinde annesinden bahsederken oluşan hüzün söylediğine inanmama izin vermiyordu.

"Nasıl oldu?" Sesim zar zor çıkabilmişti. Bir şeyler doğru gelmiyordu. Ali öldü diye haftalardır onu öldüren kişileri arıyordu. Annesi yıllar önce ölmüşse bile hala onun mezarını bulmaya çalışıyordu. Hakan bile isteye annesini öldüremezdi. Öyle birisi olduğunu kabul etmiyordum.

"Ben yaptım." Sesindeki kendini suçlayan tonlama pişmanlık doluydu. Bile isteye annesini öldürmüş olsa pişman olur muydu?

"Nasıl oldu?" Ona inanmıyordum.

"O depodan beni çıkartacaklardı, annemi ardımda bırakıp gitmemi isteyeceklerdi. Bende korumaya saldırdım. Korumayı öldürüp annemi çözecektim, planım buydu." Yavaşça yutkunurken şarabı kadehe doldurmaya başladı. Elleri titriyordu. Uzanıp şişeyi elinden aldığımda buna izin verdi. Kadehini tamamen doldurduğumda hepsini içine kadar sessizce kafasına dikti.

Omuzları Faruk'un durumunun iyi olmadığı zamanki gibi çökmüştü. Sanki geçmişin yükü omuzlarına öyle bir ağırlık yapıyordu ki anlatmak onu rahatlatmıyor, tersine yükünü arttırıyordu.

Hakan sessizdi çünkü anlatmak onun anılarını tekrar yaşatıyordu. Konuşmamak onun savunmasıydı. Kaçışı ve anılarından saklanışıydı.

"Korumanın silahını aldığımda bana direndi, silah bir şekilde patladı." Kadehi bırakırken avuçlarını açtı, kaşları çatılırken avuçlarına ters ters bakmaya başladı. "Annemi vurdum. Elimde onun kanı var. Ne kadar sabunlasam da geçmiyor." Şarap şişesini kenara bırakarak tamamen ona yaklaştım ve kanlı gördüğünü sandığı eline elimi bırakıp sıkıca tuttum.

"Hakan." Bir elimi kaldırıp yanağını nazikçe okşadım. "Kazaymış."

"Yine de elimdeki silahla öldü."

"Kazaymış."

"Onu öldürdüm Kübra. Kazayla veya gerçekten alıp silahı ona doğrultarak...Fark etmiyor. Onun nefesini kesen benim aptal kahramanlığımdı. Babamın bile yapamayacağını birkaç saniyede yaptım." Diğer elimi kaldırıp tamamen yüzünü avuçladım.

"Kazaydı."

"Değildi." Elimi yüzünden çekmeye çalışırken gözleri öfke doluydu. Zihnindeki savaşa karşılık vermem hoşuna gitmiyordu. Görebiliyordum. Aynı savaşı bende yaşatmıştım kendime. Yusuf benim yüzümden öldü, demiştim. Medine abla benimle Rusça konuştuğu için sebebi bendim, deyip durmuştum.

Değildim. Değildi.

"Bana bak." Kaşlarımı çattığımda bakışları duraksadı, direnişine ara verdi. "Kazaydı. Evet annen öldü. Kazaydı." İtiraz etmek için dudaklarını araladığında ondan önce davrandım. "Kazaydı Hakan. Anneni kurtarmak istemişsin."

"Ama kurtaramadım. Tıpkı Ali'de olduğu gibi. İkisinin de sebebi ben oldum." Ne yaparsam yapayım zihnindeki düşünceyi değiştiremeyeceğimi fark edince duraksadım. Annesine o depoda ne yaşattıklarını bilmiyordum, Faruk'a göre Hakan'ın anlatamayacağı kadar ağır şeyler yaşanmıştı. O zamanlar Karanbey değildi. Yalnızca berbat bir aileye doğmuş ve büyümüş Hakan'dı.

Geçmişe gidip onun hayatındaki o karanlıktan çekip çıkartmayı istiyordum. Elinden tutup bu kanlı bataklığa saplanmadan onu kurtaracak birileri olmamıştı. Ali'nin ölümüyle kendini suçladığını sanırken o annesinin ölümünü bile omuzlarına yüklenmişti.

Belki de odasındaki aile fotoğrafını başucunda tutmasının tek nedeni, ölümüne sebep olduğunu düşündüğü kişileri unutmamak için her gece kendine yaptığı işkenceydi. O yüzlere her baktığında, hayatına devam etmek ona kendini kötü hissettirerek kalbindeki yasa ve ruhundaki yaralara tutunmasıyla affedilmeyecek bir günahı varmış gibi kendini cezalandırıyordu. Onun için kazayla yaşanan o ölüm de kardeşi ölürken nefes almaya devam edişi de affedilmeyecek bir hataydı ve nefes aldıkça bedelini kendisine ödetmeye devam edecekti.

Onun zihnindeki düşünceleri çekip çıkarmak istiyordum. Zihninde yaşamaya devam eden karanlık anıları silmek ve unutmasını sağlamanın bir yolunu bulmalıymışım gibi geliyordu.

Ona beni, beni ona çeken şeyin ne olduğunu görebiliyordum. Geçmişlerimizdi, kendimizi suçlayışlarımız, elimizdeki kanın üzerimize bıraktığı suçluluk, hapsolduğumuz karanlık anılar... Kimse bize nasıl yaşayacağımızı sormamış, tersine karanlıkta kalmamızı sağlamışlardı.

Onunla asla özgür olamayacaktık, kendi zihnimize hapsolmuştuk bile.

Onunla asla savaşımız bitmeyecekti, kendi düşüncelerimizle boğulduğumuz sürece.

Ruhumuza bulaştırdıkları o kanlı geçmiş yüzünden hepsinden nefret ediyordum.

Hakan'ın kucağına otururken başını omzuma yasladım. Kaskatı kesilirken bunu umursamadan bir elimi ensesinden saçına diğerini sırtına yasladım.

"Kayıpların için üzgünüm, Kocam." Sarılmak iyi gelirdi, en azından bana. Kollarımın arasında tüm bedeni gevşerken bedenimi kollarıyla sıkıca sardı, yüzünü boyun girintime tamamen gizledi.

Buse onu terk etmişti. Yıllar önce yaşadıklarının şokunu atlatamayan ve şimdikinden daha aydınlık olan Hakan'ın yaşadığı korku ve pişmanlığı görmezden gelmişti. Şimdi Karanbey'in ardına gizlediği kırgınlıkları bile Hakan'ı sıkıca sarıp onunla olduğumu ona hissettirmek istememe neden oluyordu.

Hakan annesini kurtarmak isterken onun canını almıştı.

Hakan'ı öldürmek isteyenler onun yerine Ali'yi öldürmüşlerdi.

Hakan'ın niye hayatındaki kişilerin en ufak bir zarar görüşünde yıkıldığını şimdi daha iyi anlıyordum. En sevdiği iki kişi onun gözünün önünde ölmüştü, sebebi kendisiymiş gibi kafasında kurup durmuştu. Namık'ın hain olduğunu bilmeden önce delirdiği ve gözlerindeki kanla intikam alırcasına korumayı öldürdüğü zamanı da Faruk'un öleceğini düşündüğü için yıkıldığı anında sebebi buydu.

Hakan Karan'ın kaybetmeye tahammülü kalmamıştı.

"Senin suçun değildi. Kazaydı." Saçına dudaklarımı değdirdim. Onu suçlamıyordum. Suçlayamazdım. Evet kazayla da olsa annesinin ölümü eline bulaşmıştı. Bunu görmezden gelmem imkansızdı. Sadece suçlamıyordum onu. Kendisi söylemişti. Bazen kurtulmak için bazı hataları yapabilirdi insan. Orada hem annesi hem de kendisi için savaşmıştı, kaybeden o olmuştu.

"Bu konuda ne dersem diyeyim kendini suçlayacaksın biliyorum." Benim kendime yaptığımda buydu. "Annene bilerek zarar verir miydin?" Başını hızla geriye çekip kaşlarını çattı. "Vermezdin, görebiliyorum. İşte bu yüzden seni suçlamıyorum. Senin de yapmana izin vermiyorum Hakan. Anneni kurtarmak için çabalamışsın."

"Annem... Ölürken bana bakmadı, ondan öncesinde benimle kısa bir an konuştu, yine de günlerce sustu biliyor musun? Sanki o depoda onu kurtaramadığım için beni cezalandırıyordu. Bu yüzden onu kurtarırsam tekrar neşeli haline döner ve hayatımızı yaşarız, gibi gelmişti. Olmadı. Ölürken korumanın elindeki silahı almak ister gibi elini uzatacak vakti oldu. Silahı istediği gibi eline bıraktığım da son gücüyle silahı tuttu. Başta anlayamadım. Ne olduğunu..." İç çekti.

"Babam geldi. Annemi kollarımda kanlar içinde gördü. Öfkeyle korumayı dinlemeden öldürdü. Anneme yaşattıklarını sanki yaşatmamış gibi yanına çöktü. Onu öyle görünce bundan tiksindiğimi anımsıyorum. Sanki annemin ölümü onun için bir cezaymış gibi bakmıştı. Saatlerce bir kadına yaşatılacak en büyük acıları yaşatmamış gibi bakması adil değildi." Dudaklarını ıslatırken bakışları etrafta gezindi. "Tüm ömrümüzü mahvetmemiş gibi sevgiyle baktığında bundan tiksindim. Sevgi bu değildi ki."

"Baban ne yaptı?"

"Annem gözlerini babama çevirdi. Elindeki silahı bırakırken babama güldü. Sanki...Babamın onu öldürmesine bile izin vermediğinin keyfini yaşıyor gibiydi. Babam annemin pes etmesini istiyordu, bunu yapana kadar orada işkence çektirecekti, o çok sevdiği karısına." Tiksinircesine konuşurken suratını buruşturdu.

"Annem ölürken bile babamla savaşına devam ediyordu. Her zaman öyle olurdu. Annem en kötü durumda bile çenesini dikleştirip gözlerinde savaşmaya hazır o kadının inadı olurdu. Biliyorum bencilce bir istek ama bana bakmasını istemiştim o zaman. Onu vurup nefesini kesmeden önce bana bakıp her şeyin yolunda olduğunu gözlerinde görmek istedim." Elini çenesine sürerken bakışları çeneme kaydı.

"Yine de babama baktı. Haldun'a baktı. Gelen korumalara bağırdı. Benimle konuştuğu tek an ölmeden birkaç dakika öncesiydi ve onda da babam gibi olursam beni affetmeyeceğini söyledi. O kadar boktan bir adaletsizlik ki bu anlamlandıramıyorum." Elimi çökmüş omuzlarına destek olurcasına sürdüm.

"Babam gibi biri olursam..." İç çekti. "Ne bekliyordu acaba?" Başını sağa sola salladı. "Bu söylediklerini saymazsam tüm o zaman boyunca bana sessizdi, gözlerini benden sakınıyordu. Babam onu cezalandırırken o da beni bu şekilde cezalandırıyor gibi düşünüyordum o zaman."

Kırıldığım zaman onu görmezden gelip bakışlarımı da sesimi de ondan sakındığım zamanı hatırladığımda göğsümde derin bir sızı hissettim. Onun için bu cezaydı, annesinin son nefesini verirken kestiği bir ceza.

Neden sürekli gözlerime bakıp konuşmamı istediğini daha iyi anlıyordum. Neden sürekli susup saçmalasam da sabırla beni dinlediğini görebiliyordum. Bu Hakan'ın aydınlığını silip götüren tatsız bir karanlıktı. Gözlerim onunkilerle kesiştiğinde rahatlıyordu, gözlerimi okumak düşüncelerimi anlamasını kolaylaştırdığı için sanmıştım. Fazlası vardı.

Hakan'da daima hep daha fazlası oluyordu.

Annesi ondan gözlerini ve sözlerini sakınmıştı. O depoda ne yaşandıysa Hakan görmüş, duymuştu. Tüm ağırlığı onun omuzlarına kalmıştı ve onu rahatlatan kimse olmamıştı. Elimi omzuna kaydırıp sıktım.

"Babam...Annemin intihar ettiğini düşündü. O zaman annemin neden ölmeden önce babama meydan okuduğunu anladım. Ölürken bile elimdeki kanı gizleme derdindeydi. Ben..." Gözlerini kapattı.

"Babam, anneme tekrar tekrar kaybetti ve artık savaşacak bir eşi yoktu. Belki de benim yaptığımı anladığı için onu benden aldı. Babam annemi kucağımdan aldığında buna engel olmadığım için bana öfkelendi. Annemin intihar edişinin sorumlusu tuttu." Dudakları acı bir tebessümle kıvrılır gibi oldu.

"Annemin elimdeki silah yüzünden öldüğünü bilse beni orada öldürürdü. Bunu biliyorum. Belki de...Ondan korktuğum ilk zaman oydu. Ölmekten korktuğum için değil, Ali vardı. Bu yüzden annemin intihar etmiş olduğu yalanına sadık kaldım." Ağır ağır yutkunurken gözleri aralandı, kızarmış olduklarını gördüm. Bakışlarını şöminede yanan ateşe çevirdi.

"O depoda ölene kadar dövdürttü. Karısının intiharından oğlunu suçladı. Kendimi savunmadığım ve babama hak verdiğim ilk ve son dayağım oydu. En son hatırladığım o depoda fiziksel acıdan ziyade tuttuğum yas yüzünden...ağlamaya başladığım. Sonra gözümü açtığımda haftalar geçmiş bir şekilde bir hastane odasındaydım. Ali yoktu. Faruk yoktu. Annemde yoktu. O zamandan sonra yalnızlığı kabul ettim. Yalnız başıma kimseyi kendimle sürüklemeden babamın canını yakmak istedim." Bakışları bana çevrildi.

Hakan'a söyleyeceğim her bir cümlemi bastırıyordum. Onun uzun uzadıya geçmişini anlattığı zamandı ve eğer onu bölersem bir daha bu yaralarını anlatmayacakmış gibi hissediyordum. Bu yüzden sessizce onu dinliyordum. Gözlerime baktığı her saniye gözlerine bakmaya devam ediyordum.

Onu kimse duymamıştı, görmemişti.

Onu duyuyor, görmekten vazgeçmiyordum.

"O depodaki dayak yüzünden çocuğum olamıyor. Babam bunu öğrenmesin diye tüm tıbbi kayıtlarımı değiştirdim. Neden bilmiyorum. Bunu sakladım. Faruk'tan, Ali'den."

"Buse'den." Başıyla onayladı.

"Babama bu konuda kızmadım. Baba olunacak bir adam değilim. Bu hayata onların yaptığı gibi bir çocuk getirip hayatını mahvetmekle ilgilenmiyorum. Babama tek bir konuda kızgınım. Annemi öldüren bendim, biliyorum. Ama ona bir hayat borçlu olan oydu. Onun ölmeden önce çektiği acıların hepsini ödemesi gerekiyordu, Kübra. Ondan annemi almam gerekiyordu. Ali'yi babamdan korumam gerekiyordu. En çok da babamdan kendimi korumam lazımdı. Ali'yi, Faruk'u, Asya'yı...Ben düşersem hepsinin canı yanardı."

"Bu yüzden Karanbey olmayı seçtin." Birkaç saniye gözlerime bakarken bakışlarındaki rahatlamayla elimi alnındaki saçlara sürdüm. "Hepsini korumak için." Ama kendisini hiçe sayarak yapmıştı bunu.

"Annem güçlüydü. Onun gibi güçlü olursam hatta biraz da babam gibi olursam onları herkesten korurum diye düşündüm. Annemin istediğinin tam tersiydi bu. Kaçıp gitmekten bahsederdi hep. Babama benzemediğim, annem gibi bir kadını karanlığıma mahkûm etmediğim bir yaşam süreceğimi anlatıp dururdu. Çocukluğum bunları dinlemekle geçti. Babama aşkla bakarken bir yandan bunları söylemesi o kadar kafamı karıştırırdı ki anneme sinir olurdum."

"O zaman çocuktun."

"Geçmişe baktığımda annemle ilgili hatırladığım çoğu anıda sinir olduğumu fark ediyorum. Bir yanım onun ölümüne neden olduğum için kendime kızarken diğer yanım annemle babama o kadar kızıyor ki geçmişe dönsem gerçekten kaçıp gidermişim gibi geliyor." Böyle düşünmeye hakkı yokmuş gibi kaşları çatıldı ve gözleri öfkeyle kısıldı.

"Bazen içime Ümit Karan kaçmış gibi hissediyorum." Homurdanarak beni yere bıraktı ve yerdeki tabakları alıp mutfağa adımladı. Ardından bakarken karmakarışık duygularla olduğum yerde oturmaya devam ettim.

Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Annesinin Ümit'e âşık olduğunu daha öncesinde söylemişti, Ümit'inde ona. Bu dünyaya getirdiği iki oğlu olmuştu. İkisi de toksik güç meydan okumalarının olduğu ilişkilerinin içine iki masum hayat sığdırmışlardı.

Ümit, oğullarının kendisi gibi karanlık tarafta olmasını istemişken Azra sevdiği adam gibi olmamaları için oğullarını korumaya geçmişti. Bu dengesizliğin içine hapsolan yalnız Ali ve Hakan olmuştu. Ali bunun altından nasıl gelmişti bilmiyordum, belki de Hakan'ın kol kanat gelişi bu süreci sancılı geçişine engel olmuştu. Ama Hakan için olaylar bu kadar kolay değildi. Onun savaşı babasının karanlığını tatmaktan geçmişti.

Şarabı ve kadehleri alırken mutfağa adımladım. Tabaklar tezgahtaydı ve Hakan yoktu. Bakışlarım bahçeye açılan sürgülü cama kaydığında onu gördüm. Yağan karın altında paltosunu giymeden sigarasını içiyordu. Omuzları çökmüş ve bakışları kararmış gökyüzündeydi. Koridorda montumu giyip onun paltosunu alarak dışarı çıktığımda bakışlarını bana çevirdi.

"Saçların ıslak. İçeri geç Karım." Sesi boğuktu, çatlaklardan sızan acıyı hissedebiliyordum. Yanına adımlarken evdeki terlik yüzünden ayaklarımın buz kesişini umursamadan paltosunu açtım, omuzlarına attığımda iç çekti. Sırtına göğsümü yaslayıp ellerimi karnında birleştirdiğimde sessizce ona sarılmaya başladım.

O yalnız değildi, ben vardım.

"Hasta olursam bana bakarsın." Diye mırıldandım. Hafifçe güldü. "Kocam değil misin?"

"Hasta olursan deliye dönüp sinirlenirim. Huysuz bir adam olduğumun iftirasını atarsın bana." Kıkırdadım. Öyleydi.

"Olsun. Huysuz bir adamla evlendiğimi başından beri biliyordum. İtiraz etmeden tüm huysuzluğunu kabul edeceğim." Hakan bir elini elimin üzerine yasladığında buz gibiydi. Hızla iki elimin arasına hapsederek ona sarılmaya devam ettim. Diğer elindeki sigarayı içerken onun sessizliğine eşlik etmeme izin verdi.

"Sana yaşatılanlar için çok öfkeliyim Hakan. Buna göz yumanlara da bunu bile isteye yapanlara da. Daha 17 yaşındaymışsın." Kollarımı sıktım. Onu düşünen bir tek Faruk'muş gibi geliyordu. Ne annesi ne babası ne de Ali... Sanki Hakan hepsiyle ayrı cephelerde savaşarak büyümüş gibiydi.

Annesi onun koruyucu meleğiyken aynı zamanda onun omuzlarındaki yük olmuştu. Ali, onu ikizi olmasına rağmen küçük bir kardeş gibi geriye çekilmiş ve sorunları çözmek için Hakan'ın yüklendiği tüm sorumluluğa engel olmamıştı. Ümit Karan, zaten baştan aşağı çöptü.

Her ne kadar doğduğu bir aile olsa da mutlu olamamıştı. Birer birer kaybederek mutsuzluğu katlanarak büyümüştü. Onun ailesi yoktu, kim olduğu belli olsa da ailesi içinde yapayalnızdı. Bana aileyiz, dediğinde yalnız benim için söylüyor sanıyordum. Hayır. Onun da aileye ihtiyacı vardı.

Artık onu bırakmakla ilgilenmiyordum.

"Bugünden sonra bir daha ailemi aramanı istemiyorum." Sigarasını söndürürken kollarımı çözüp bana döndü. "Ciddiyim. On dört yıl öncesine değil, şu ana ihtiyacım var. Ailem sensin ve bundan vazgeçmeyeceğim." Diğerleri ölerek onun hayatından trajik bir şekilde giderken ben bile isteye arkamı dönerek çekip gidemezdim. Onunla kalıyordum. Buna kimse engel olamazdı.

"Anlattıklarıma rağmen kalmayı düşünecek kadar deliysen seni tedavi ettireceğim." Elimi omzuna vurduğumda kaşları çatıldı. "Bu hoşuma gittiği için beni de kapattırabiliriz." Manyak ya.

"Bu delilik mi? Beni aramayan ailem yerine kocamı tercih etmem delilik mi?" Sessizce gözleri yüzümde gezinirken kalp atışlarım yavaşladı. Alay edip etmediğimden emin olmaya çalışıyor gibiydi. Her zamanki flörtleşme anında yaptığımız şakalardan birini mi yapıyordum? Buna ikna olmaya çalışıyordu.

"Yeni koca yapıp çocuk yapacaktın hani."

"Çocukları sevmem. Şimdiki kocamdan fazlasıyla memnunum." Çenemi tutup başımı kaldırdı. Gözlerime bakışı sarmaşık gibi ruhumun her bir yanına yayılırken baş parmağı dudağıma sürtündü.

"Bu bir şaka değil. En çok istediğin şey ailene kavuşmaktı." Başında yaptığımız anlaşmanın en önemli maddesiydi biliyordum. Artık umursamıyordum. Benim için gelmeyeni değil, bana kol kanat gelenin yanında kalmak istiyordum. Bu benim özgür düşüncemdi ve delilikse deliydim. İnkâr etmiyordum.

"Benim ailem sensin. Hakan Karan. Benden boşanmayı düşünmüyorsun herhâlde." Ellerimi belime yasladığımda ellerini yüzümden çekti. "Douglas'a seni vurdurturum." Dudakları kıvrılırken cık cıkladım. "Faruk'u da kendi tarafıma çektim. O da vurur."

"Bu tehditlerden korktum şimdi." Sesindeki alay az önceki boğuk acı dolu ses tonundan çok daha iyi hissettiriyordu. "Ne yapsam ki? Mecburen sana katlanacağım." Şaşkınlık dolu bir ses çıkarttığımda iç çekti.

"Aşk olsun. Kırılıyorum bak."

"Niye? Benim gibi bir adamı tehdit ediyorsun. Tehditlerle yaşayabilen bir adam mıyım ben?"

"Tehditlerimi ciddiye al. Tüm adamlarını yanıma çektim." Koluna girip içeri girmek için onu çekiştirdiğimde yanımda yürümeye başladı. "Karan Hanım olacaksam sözümü dinle-" Ayaklarım yerden kesilirken yüz üstü karların üzerine düştüm. Bana çelme takmıştı. Ona tutunduğum kolunu da bilerek çekmişti.

"Ne diyordun? Sesin kesildi aniden." Kalçamın üzerine otururken yüzümdeki karı temizleyip şaşkınlıkla karışık sinirle ona bakarken buldum kendimi. Elini cebine koyup tepemde çocuksu bir gülüşle beni seyrediyordu.

Ona kızacağız Kübra. Sakın gülüşüne kanma.

"Gryaznyy tip." Pislik adam.

"Kocaya küfredilmez. Ayıp." Montumun sırt kısmını tutup ayağı kalkmamı sağladığında şaşkınlıkla ciyakladım. "Taşıyayım mı seni?" Kendim yürüyebilirdim. Yine de yalandan bileğimi tutup suratımı astım.

"Ayağıma çelme taktın." Kaşları çatılırken eğilip ayağıma baktı. "Burktum." Yalan.

"Acıyor mu?" Başımı onaylarcasına salladığımda eğilip kucağına aldı ve eve yürürken gülmeye başladı. Canımın yanışından zevk mı alıyordu bu manyak?

"Niye gülüyorsun?"

"Sağ ayağına çelme takınca solu burkmuş olmanı anlarım da sağı nasıl burktun?"

"Sen bana yalancı mı diyorsun?" Gülüşü kahkaha dönerken mutfaktaki ada tezgâha kalçamı yaslayıp diz çöktü.

"Ne haddime. Karıma kötü ithamlarda bulunmam." Alaylı ses tonuyla uzanıp terliklerimi çıkarttı. "Ama yalancısın." Doğrulurken bacaklarımın arasına bedenini sığdırıp ellerini iki yanıma yasladı. "Hem de çok." İtiraz etmediğimi görünce başını boynuma yasladı.

"Benimle kalmana tek kelime itirazım çıkmaz. Ama biliyorsun." Sesi sonlara doğru fısıldarcasına çıkmıştı.

"Bildiğim için kalıyorum." Bacaklarımı kalçasına kollarımı omzuna doladım. "En ufak çekincem olsa veya korksam-" Başını kaldırmasını sağlayıp gözlerine baktım. "Gözlerimden anlarsın değil mi?"

"Anlarım. Gözlerinden her şeyi anlarım."

"O zaman manyak karının seninle kalmasına ikna olman lazım." Elimi omzuna sürdüm. "Daima gözlerine bakacağım ve sözlerim kulaklarını dolduracak. Söz veriyorum."

"Söz verdin, moya zhena." Karım.

Rusçası berbat olsa da onun dudaklarından dökülen Rusça her bir kelime içimi ısıtıyordu. Dudaklarım memnuniyetle kıvrılırken bakışları ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı.

"Moya zhena demem hoşuna gidiyor." İtiraz etmeden başımla onayladığımda elimi omuzlarına sürttüm. "Artık alay etmiyorsun mükemmel Rusçamla." Kıkırdamaya başladığımda kaşları çatıldı. Alnımı göğsüne yasladığım gülüşümü bastırmaya çalışıyordum.

"Artık seni mükemmel Rusçanla kabul edeceğim artık. Mecburen buna katlanacağım." Omzum ısırıldığında ciyaklayıp onu itmeye çalıştım. Resmen ısırmıştı beni. Manyak psikopat.

"Bana baksana sen. Çelme takmalar, ısırmalar...Sen kendini ne sanıyorsun-" Dudaklarımızı birleştirdiğinde yalancı kızgınlığım dağıldı. Dudaklarının büyüsüne yine kapılırken tezgâhtan şöminenin önüne nasıl gittiğimizi umursamadım. Tekrar tekrar onun dokunuşlarına kıvrılırken ve nefeslerimiz birbirine karışırken hiçbir şeyi düşünmedim bile.

Sadece o ve bendik.

Bizdik.

 

 

 

KARANBEY

Eve dönerken yıllardır hissettiğim o kasvet ve gerginliği hissedemiyordum. Kafamın içindeki düşünceler bile sessizdi ve bu benim içim mucizeden farksızdı. Sürekli daha güçlü olabilmem ve daha az zararla planlar yapabilmem için zihnim düşüncelere boğulup dururken şimdi her şey sessizleşmişti. Yıllarca ilaçlarla susturmaya çalıştığım zihnimin içindeki düşünceler gitmişti.

Göz ucuyla yanımdaki koltukta başını cama yaslayarak uyuyakalmış Kübra'ya baktım. Benimle kalacaktı ve bu rüya gibi geliyordu. Yanımda kalmamasını istemeli, ailesine gitmesini söylemeliydim. Yapamıyordum. Belki de ailesiyle benim yanımda olduğundan çok daha güvende olacaktı. Yine de gitmesini istemek içimden gelmiyordu. Kalmasını istiyordum. Nefes aldığım sürece bana ait ve ona ait olarak yaşamak istemek mantıksızdı. Mantığımı siktir ediyordum.

Karımı yanı başımda bencilce bir şekilde kendime saklamak istiyordum. Benim geçmişime rağmen bana sıkıca sarılmaktan vazgeçmeyen kadına kendimi adamalıymışım gibi geliyordu. Kaçmamıştı, tersine benimle kalmayı seçmişti. Ben onu zorlamamış, hapsetmemiştim. Yine de beni seçmişti. Onun seçimiydim.

Demir kapı açılırken gözlerim topallayan İlyas'tan dudağına peçete yaslayarak nöbet tutan Adil'e kaydı. Arabayı yavaşça park ederken birkaç korumanın bile aynı durumlarda olduğunu gördüm.

"Geldik mi?" Kübra esneyerek uyandığında başımla onayladım onu. Arabadan inerken kendi kapısını açıp çıktı. "Çok soğukmuş." Ellerini birbirine sürttü. "İçeri geçiyorum ben." Koşarcasına eve gittiğinde İlyas'a yaklaştım.

"Bu haliniz ne?" Ceketini iliklerken bakışlarını eğdi.

"Ufak bir kaza."

"Kimin neden olduğu ufak bir kaza?" Kübra'nın çığlığıyla irkilip bakışlarımı eve çevirdim.

"Bakıcı?! Siktir. Dur dinle." Kübra verandaya çıkarken peşinden Faruk'u çekiştiriyordu. Faruk'un kulağını tutup boştaki eliyle saçını yoluyordu. "Şaka yaptım. Dursana be." Faruk onun elinden kurtulduğunda verandanın merdivenlerinden koşarak indi. Elini dizine yaslarken başını kaldırıp baktı Kübra'ya.

"Bir kızı nasıl kaçırıp bağlarsın sen?!" Sibel'i mi kaçırdı?

"Sen kaçır dedin." Kübra öfkeyle ileri adım attığında Faruk birkaç adım geriledi. "Kızma. Senin dediğini yaptım ben." Kübra verandayı indiğinde Faruk'un kolunu cimcikledi.

"Faruk!" Faruk onun elinden kaçarak elini beline yaslayıp güldü. Bakışlarım İlyas'ı bulduğunda boğazını temizledi.

"Ne kızından bahsediyorlar?" Gidip Faruk ve Kübra'yı ayırıp öğrenebilirdim ama Kübra'nın onu paralamasından müthiş zevk alıyordum.

"Asya'yı getirdi Faruk. Asya gelmek istemediği için hepimizi bir güzel dövünce onu bağladı." Asya mı? Göz ucuyla yaralanmış adamlarıma baktım.

"Altınızı da Asya mı bu hale getirdi?"

"Faruk'un kız kardeşine vuramadığımız için o bizi haşat etti." İlyas, bir kadından dayak yediği için gururu incinmiş gibi keyifsizce mırıldanmıştı. Asya'nın altı adamımı da geçici yaralarla haşat edecek kadar iyi dövüşmesi keyfimi yerine getirmişti. Kendini koruyabilmesi ve savaşmasından memnundum.

"Douglas, Faruk'u tehdit edince Faruk mecburen bağladı kardeşini."

"Douglas nerede?" Gözlerim sigara içip kavgayı köşeden oturarak seyreden maskeli adamı buldu. Onu boş verip verandaya doğru adımladım.

"Kız kardeşim o benim."

"Kardeşin diye bağlayamazsın, manyak ruh hastası." Kübra içeri girerken Faruk elini kulağına sürttü.

"Boşa sen bunu. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Buranın maskotu muyum ben?" Yanımıza gelen Douglas'a döndü. "Onu bağlayan sendin. Dayağı yiyen benim."

"Kardeşin delinin teki diye bağlamak isteyen sendin." Douglas'ın sesindeki bıkkınlık gözlerine yansımıştı. "Ne gürültücü insanlarsınız. Seni de bağlamalıydım."

"Kardeşim seni dövmeye kalkarsa onu öldüreceğini söyledin. Korkuttun lan beni." Doug, omuzlarını dikleştirdi. Kesinlikle tehdit etmişti onu.

"Saygısız kadınlardan hoşlanmam. Geldiğinden beri susmamasını saymıyorum bile. Senden daha beteri varmış. Ne yazık ki öğrenmiş oldum."

"Kardeşim hakkında doğru konuş lan." Faruk, Douglas'a adımladığında Douglas başını eğdi ve onun gözlerine baktı.

"Kardeşin doğru davransa konuşurum. En az senin kadar can sıkıcı."

"İkinizde kesin şunu." Ters ters bana baktılar. Asya'nın sivri dilli ve doğruları saklamak yerine karşı tarafa pat pat söyleyen bir tip olduğunu biliyordum. Daha küçükken bile böyle olan birinin şu an delirip ortalığın babasını ağlatmış olmasına şaşıramıyordum. Üzerine onu zapt etmeye çalışan adamlarımı da dövmüş olması Douglas'ı iyice çileden çıkarmış olmalıydı.

"Niye bağlıyorsun lan Asya'yı? Ruh hastası puşt." Alınmış gibi elini göğsüne yasladı.

"Çünkü saygısız ve delinin teki kardeşim var." Douglas söylediğinde sinirlenen özellikleri yine saydığı için Douglas derin nefes alıp arkasını döndü. Sabır dilercesine gökyüzüne baktı.

Verandaya en son çocukken gördüğüm Asya çıktığında gözlerindeki delilik Faruk'u anımsatmıştı bana. Çok güzelleşmiş, zinde görünüyordu. "Sen kime deli diyorsun!" Cırtlak sesiyle suratımı buruşturdum. Bunu unutmuştum işte.

"Sensin ula. Kafayı yedirdin bana. Güvenliğin için getirdim suratıma tükürmediğin kaldı." Faruk'un şivesi git gide kayıyor, sinirlenmeye başlıyordu.

"Güvenliğim için beni buraya mı getirdin? Burhan diye birinden kıskandığından getirdin. Kim olduğunu bile bilmiyorum." Asya en az onun gibi delirmişti. Karadeniz damarı, kendisi gibi olan abisiyle atıyordu

"Ben tanıyorum yetmez mi?"

"Beni alıp attın İtalya'ya. Yıllardır senden uzaktayım zaten. Durduk yere hayatındaki bir adamı söyleyip benim hayatımın içine edemezsin-"

"Çay getirdim." Kübra tepsiyi kaldırdığında iki kardeş derin bir nefes aldı. Faruk verandayı çıkıp Kübra'nın masaya bıraktığı tepsiden bir bardak çayı alarak yudumladı ve Asya'dan uzaklaştı. Asya onun gibi çayını yudumlarken çatık kaşları yavaşça düzleşti. Kübra onları susturacak yöntemi bulmuştu.

"Harika. Sustunuz." Douglas şakaklarına parmaklarını sürttü. "Yemin ederim derimi canlı canlı yüzsen üç gün boyunca bu ikisine katlandığımdan daha az canımı yakar."

"Beni ürkütüyorsun." Asya göz ucuyla Douglas'a baktı. "Maskeni ne zaman çıkartacaksın?"

"Sen ne zaman uzun bir süre çeneni kapatırsan o zaman."

"Tehdit etme lan kardeşimi. Ölüm imasını fark etmeyeceğim mi sandın?" Faruk'un çıkışıyla Douglas hafifçe başını ona çevirdi.

"Mümkünse bir süre sen ve kardeşin benimle muhatap olmayın. Cidden ya sizi ya kendimi öldüreceğim." Doug sigaralarından birini daha yakıp birkaç adım uzaklaşırken Asya kaşlarını çatarak ona bakıyordu.

"Yapar o. Dik dik bakma Asya." Faruk onu tedirgince uyardığında Douglas'a bakmayı kesti.

"Hakan abi, abime bir şey söyle." Asya sakinleşmişti ve çay bardağını yarılamıştı. "Hem beni kaçırıyor hem de susmamı istiyor."

"Buraları özlemedin mi? Kısa bir tatil gibi düşün." Verandaya çıktığımda dudaklarımı kıvırdım. "Hoş geldin deli Bolat." Çayı bırakırken yanıma koşuşturdu. Kollarımı omzuna sardığımda belime sarıldı. "En sevdiğim Bolat sensin."

"Siktir git. En sevdiğin benim." Faruk çay bardağının üzerinden ters ters bana baktığında Asya kollarımdan çıkıp abisine baktı.

"Sana hala öfkeliyim abi. Sus."

"Abiye sus dersen çarpılırsın."

"Sen onu umursama. Abine bir ceza bulup keseriz." Asya bana döndüğünde yüzünde sinsi bir ifade belirdi. Faruk'a ceza verecek olmamızdan deli gibi mutlu oluyordu. Faruk'un ters bakışlarını umursamadan Kübra'ya döndüm. "Karımla tanıştın mı?" Kübra uzattığım elimi tutup yanıma geldiğinde belini sarıp bedenini yakınıma çektim. Asya gözlerini kırpıştırırken yavaşça Kübra'yı incelemeye başladı.

"Fotoğraflardan daha güzelsin." Kübra dudaklarını kıvırdığında Asya bir adım çekilip baştan aşağı incelemesine devam etti. "Fotoğrafta iskeletten farksızdın. Şimdiki kilon tam sana göre. Vücudun oturmuş." Kübra'nın kilo almasından memnundum, yemek yediğinin kanıtıydı bu.

"Teşekkür ederim. Zeliha güzel yemekler yapıyor." Asya gözlerini kıstı.

"O zaman bu kilo alacağım anlamına mı geliyor?" Cık cıkladı. "Baştan söylüyorum. Tabağı doldurursanız ikinizi de keserim." Önce bana sonra Faruk'a baktı. Çocukken yemediklerimizi onun tabağına koyardık. Tabağını bitirmeye takıntılı olduğu için kilo alıp dururdu.

"Abim biraz bahsetti. Tam olarak nerede ve nasıl tanıştınız?"

"Ormanda. Annesi bizi tanıştırdı." Onu kaçırmaya çalışıp kurtarmaya çalışırken yakalandığımız zamanı tanıştığımız gün zaman sayıyordu. Düzeltmekle uğraşmadım. Benim için mezarlıkta tanışmıştık. Tatsız bir tanışma olsa da onu merak edip araştırmaya başladığım ilk anımdı.

"O kadar eski misin?" Şaşkınlıkla bana baktı. "Buse pisliğiyle görüşüyordun bir ara." Kaşlarımı çattığımda benim gibi kaşlarını çattı. "Duyduğuma göre geri dönmüş."

"Buse konusunu sana açma demedim mi ben?" Faruk'un bağırışıyla Asya ona baktı.

"Sibel konusunu da konuşmamı istemiyorsun. Ben ne konuşacağım?" Bakışları tekrar beni buldu. "Buse'nin çocuğu varmış. Senin mi?"

"Sussana."

"Sana olan saygım şu saniye biter, Hakan abi." Faruk'tan daha çok konuşan biri varsa o da Asya'ydı. Şimdiden kendi kafama sıkasım vardı.

"Senin çenesi düşün olduğunu unutmuştum, Asya. Karımın yanında saçma sapan konuları konuşma. Abin gibi katlanmam sana." Gözleri kısıldığında kaşlarımı kaldırdım. Faruk'la yıllardır arkadaştım ve inatçılığı bana da geçmişti. Bunu sabaha kadar yapabilirdim.

"Haklısın. Üzgünüm."

"Bana diklen. Hakan'a üzgünüm. Seni kardeşlikten reddetmeme, çok az kaldı." Faruk, Asya'yı benden beni de Asya'dan kıskanırdı. Asya onu umursamadan Kübra'ya döndü.

"Ben biraz pata küte konuşuyorum. Aldırma lütfen. Konudan konuya atlarım. Bana alışırsın. Asya ben." Kübra kendisine uzatılan eli sıktı.

"Ben Kübra." Kübra derken sesindeki rahatsızlığı hissedebiliyordum. Kübra, adı ona tutsaklığında verilmişti. Her ne kadar ailesine dönmek istemiyorsa da adını öğrenmeliymişim gibi geliyordu. Ona söylemesem de ailesini araştırmaya devam edecektim. Kendi adını bilmeye hakkı vardı.

"Çok memnun oldum. Hadi gel. Abimin, Hakan abi hakkında anlattıklarını tek tek sana anlayım." Yapmamasını söyleyemeden Kübra kollarımdan çıkıp onun peşinden içeri girdi. Kadına en karanlık geçmişimi bile anlatıyordum. Yine de fazlasını istiyordu.

Başımı sağa sola salladım. İkisi gidince masaya yaklaşıp sandalyelerden birini çekip oturdum. Doug sağ çaprazımdaki sandalyeye yerleştiğinde arkama iyice yaslandım.

"İyi görünüyorsun Patron." Douglas'ın sesi Faruk'un gözlerini kısarak beni incelemeye başlamasına neden oldu.

"Tatil seni daha yakışıklı yapmış lan." Kaşları imayla yukarı doğru hareketlendi. "Ne yiyip içtiysen yaramış." Şerefsiz.

"Benim her zamanki halim bu. Yine de güzel cümleler kurduğunuza göre zam yapacağım size." Böyle bir alışkanlığım yoktu. Keyfim yerindeydi ve param vardı. İstediğime istediğim kadar zam yapabilirdim.

"Bunun üzerine keyif çayı içilir bak. Zeliha?" Faruk bağırdığında Douglas oturduğu yerden kalktı.

"Kendi çayını getiremiyor musun?" Cık cıklayarak mutfağa gitti ve elinde çaydanlıkla geri döndü. Çaydanlığı Faruk'un yakınında olacak şekilde masaya bıraktı. Zeliha burada çalışsa bile Faruk'un emretmesinden hoşlanmıyordu.

"Çay problemimiz bittiğine göre Asya'yı bunca yıl uzak tutan sen niye yanına getirmeye karar verdin?" Yılmaz ailesi istedi diye Asya'yı yanına getirmezdi. İçini kemireni merak ediyordum. "Yılmaz ailesiyle çalışıyoruz diye onların her dediğini yapmayız, Faruk." Bedeni gerilirken çay bardağını masaya bıraktı. "Asya'yı alamazlar. Buna izin vermem."

"Karın her şeyi sana anlatıyor mu?" Cık cıkladı. Kendi başına çözmeyi deneyecekti, biliyordum.

"Asya'yı almak mı?" Douglas elini masaya yasladı. "Bunu bana niye söylemiyorsun? Bu yüzden mi sürekli dalıp gidiyorsun? Cazzo."

"Kardeşim benim meselem. Yanlış anlamayın beyler. Kardeşimi ben korurum." Aynı dik başlı tavırdaydı. Ali'yi koruyacağımdan emin olduğum zamanları anımsatıyordu.

"Faruk." Bakışlarını bana çevirdi. "Yalnız değilsin, Asya da sen de benim ailemsiniz." İç çekti. Bunu ona devamlı hatırlatmam gerekiyordu. Sürekli benim yanımda mecburen kalmışçasına davrandığını ve kararlar aldığını görebiliyordum. Şu an gitmek istese ona gönül koymazdım. Gitmesine engelde olmazdım. Çünkü o benim çalışanım değildi, kardeşimdi.

"Bana detayları anlat. Niye durduk yere Asya'yı istediklerini anlayalım." Sıkıntılı bir şekilde oturduğu yerde kıpırdanırken duraksadı. Hafızasını kaybettiğinden beridir bir şeyler gizliyormuş gibi geliyordu. Henüz yakalayamamış olsam da hissedebiliyordum.

"Teklifi yapan kimdi?"

"Sibel'le evlenmeme güvenmiyorlar. Kardeşimi verirsem kardeşlerini vereceklermiş işte." Bu teklifin fikir babasını merak ediyordum. Meriç, istemezdi. Osman zaten çok sık seyahat ediyor ve kimin kimle olduğu umurunda bile değildi. Elinde olsa aileden bile isteye çıkıp gider ve hayatına bakardı. "Bu konuşmayı tüm Yılmazlar oturup karar vermiş olsa sözcüleri olarak Ferhat gelir senin ve benimle konuşurdu. Diğer ikisini hiç konuşmaya bile gerek yok. Geriye Burhan kalıyor." Özkan zaten listemde olmayacak kadar yoktu. "Burhan mı istedi?"

"Erdal açtı konuyu. Başta kendisine istiyor sandım. Benden önce Burhan çıkıştı buna. Saçmalık olduğunu bağırdı çağırdı. Sonra bir şekilde Burhan'ın kardeşimde gözü olduğunu öğrendim. Parçaları birleştirdim." Şüpheyle onu incelerken 'bir şekilde' kısmının sandığımdan önemli detaylar barındırdığını hissedebiliyordum.

"Parçalar?" Douglas'ın soru soran gözleriyle kaşlarını çattı Faruk.

"Sen ne saklıyorsun?"

"Ne saklayacağım? Asya yüzünden dengem şaştı. Ayrıca ne bu sorguya çekmeler? Aşağı mahzene indirip konuşmam için ağzımı yüzümü de dağıtın. İçiniz rahatlar belki." Oturduğu yerden kalktığında kaşlarım çatıldı.

"Otur şu sandalyeye. Anlatmadan gitmiyorsun."

"Neyi anlatacağım ki? Erdal öneri sundu, gerildik, yanımda Kübra olmasa geçirecektim suratlarına kavga kıyamet...Kübra var diye eve döndük. Mutlu son." Ne saklıyorsun? "Sen asıl bana şunu söylesene babanı devirip onun koltuğuna oturmayacak mıydın? Niye Ferhat'ı oturttun?" Sesi sonlara doğru endişeyle çevrelenmişti. Ferhat'ın konumu bizden üstte olursa her dediğini yapacağımızı mı sanıyordu?

"Babamın koltuğuna ben otursam...Ruslarla hiç bağlantım olmadan ve Meksikalılarla savaş kapıya dayanmışken ne kadar sağlam durabilirim? Ferhat, babamın oğlu değil. Meksikalılar en ufak hamle yaptığında liderliğini kullanıp rest çekecek."

"Sorumluluk ona kalacak." Diye tamamladı beni. Başımla onayladım.

"Ruslardan Rascol'u tanıdığını söyledi. Rus bağlantısı zayıfta olsa var. Hem o liderlik ve kardeşleri arasında mekik dokurken bende kendi problemlerimi çözeceğim." Yılmaz ailesinin gizemli yanlarını ortaya çıkarmak için baskı altına girmeleri gerekiyordu. Ferhat'la ortaktık, yine de ilk problemde çözmesi gereken kişi ben olurdum. Onun problem çözme yöntemlerini sınamak için babamın saltanatını yönetmesi gerekiyordu. Problemleri çözerken alacağı inisiyatiflerin onu daha iyi tanımamda rol oynayacaktı.

Ferhat Yılmaz, sınavdaydı ve farkında değildi.

"Ferhat şüphelenmedi mi patron?" Douglas'a döndüm.

"Hayır. Başta şaşırdı. Sonra çabucak kabullendi. Doğrusunu isterseniz onun da planları var gibi. Ne olduğunu bilmiyorum. Özkan meselesi ne oldu?" Douglas omuz silkti.

"Araştırmaya devam ediyoruz. Arkası sağlam olmasa bu kadar gizlenebilir mi? Aklım almıyor. Bugüne kadar Rusya dışındaki her bir toprak parçasında gizlenen her şeyi buldum. Araya Rusya'daki bazı müttefiklerimi koydum. Özkan diye biri yok diyorlar da...Adını değiştirmiş olabilir. Oraya gittiğine dair en ufak kanıt da yok. Başladığım noktadayım."

"Özkan mı? Onu niye araştırıyorsunuz ki?" Faruk öne eğildiğinde şüpheyle yüzündeki ifadeye baktım. Araştırmamı istemiyor muydu?

"Sen söyledin. Sibel'den ayrılma nedeni, Özkan ve babası gizemi değil miydi? Ferhat'a sorarsam savunmaya geçecek, kardeşleri konusundaki hassasiyetini biliyorsun. Yılmaz ailesini radarıma aldım Faruk. Senin için bir problem yaratacak mı bu durum?" Kaşları çatıldı.

"Ne o imalı konuşmalar? Niye sorun yaratsın?"

"Bu aralar Kübra'yla bir şeyler karıştırıyorsunuz. Aptal bir adam değilim, sakladığınız her neyse umalım da geç olmadan çıksın ortaya." Faruk çaydanlığa uzanıp çayını doldururken sessizliğini korudu. Bu beni onayladığını gösteriyordu.

"Aslında bence Ali'nin katillerini araştırıyorlar." Faruk başını kaldırıp Douglas'a baktığında onun gibi bakışlarımı çevirdim. "Yenge, Ümit Karan'ın buraya geldiği zamandan beri belli aralıklarla bazı kişilerin dosyalarını istiyor." Bunu bilmiyordum. "Sadece Ali'nin katillerini aradığını sanmıyorum. Çünkü Faruk ve senin dosyalarını da istedi."

"Benim mi?" Faruk şaşkınlıkla mırıldandığında elimi çeneme sürdüm. Karım beni gözetleme işini fazlaca abartmış gibi görünüyordu.

"Niye şimdi söylüyorsun?"

"Yenge başını belaya sokacak gibi görünüyor. Bekir'in telefon sinyali kaybolmadan önce Özkan'ı aradığını tespit etmişler. Aynı numara da Burhan'ı." Faruk'un çay bardağı devrilirken oturduğu yerden kalktı. Çay üzerine dökülmeden geriye çekilmişti.

"Bekir ne demiş?" Faruk'un yanmadığını anladığımda bakışlarım tekrar Doug'ı buldu.

"Sinyal bozucu kullanıyor olmalılar. Arama kaydı var ama sesler cızırtılı. Bir tek Kübra biliyor lafını seçmişler." Kübra biliyor mu? Ali'nin katillerini bilmesinden mi bahsediyorlardı? Bekir bunu niye Özkan'a söylüyordu?

"Faruk." Başımı çevirdim. "Kübra'yla Ali'nin katilleri konusunda çalışıyorsunuz, tamam. Yalnız çalışmasından iyidir. Bugüne kadar herhangi bir yeni bilgiye ulaştınız mı?" Faruk cevap vermekle vermemek arasında kalırken bahçedeki demir kapı yavaşça açılmaya başladı.

"Bekir'i sayarsak altıda dördünü bulduk. Biri ölü üçü yaşıyor." Bekir ve Yılmazların babası. Diğer ikisi kimdi? Onlar da mı Yılmaz'dı? Fazlasını sormak istesem de arabadan inen üç kişi sırasıyla üzerleri arandıktan sonra verandaya adımlamaya başladı.

"Bu konu bitmedi." Sandalyeden kalktım. Benden bir şey saklanılmasından nefret ediyordum.

"Birazcık karışık durumlar var Hakan."

"Sonra konuşacağız Faruk."

Bakışlarım eve yaklaşan yeni liderim Ferhat ve onun iki kardeşindeydi. Burhan'ın ve Ferhat'ın kaşları çatıktı. Kavga sonrası zorla misafirliğe gelen çocuklar gibi duruyorlardı. Sibel'se ifadesizliğine rağmen gözleri heyecanla Faruk'u arıyordu.

"Yılmaz kardeşler." Verandayı inip tam karşılarında durduğumda Ferhat diğer ikisinden birkaç adım daha önde durdu ve elini uzattı. Tutup sıktım.

"Konuşmamız lazım Karanbey. Amcaoğlunun hıyarlığını temizlemek için geldik." Hem de ne hıyarlık. Bakışlarım Burhan'ı buldu. Eskiden gülüşü eksik olmayan yüzünde artık abisi gibi sert bir ifade oluyordu.

"Burhan, Sibel. Sizde hoş geldiniz." İkisi başını salladığında Burhan bakışlarını etrafta gezdirdi ve Kübra'yı gördüğünde bedeni gözle görülür biçimde gerildi. Kaşlarım çatılırken omzumun gerisinden Kübra'ya baktım. Kaşları çatıktı ve kolları göğsünün üzerinde çaprazlanarak bakışlarıyla Burhan'ı lime lime ediyordu.

"Bu o." Asya verandaya çıktığında Burhan'ın bakışları ona kaydı ve yüzündeki her bir kas gevşedi. Asya'nın gözlerinde de hayranlıkla karışık minnettarlık vardı. İkisi daha önce birbirlerini görmüş gibi bakıyorlardı. "Sana söylediğim hayatımı kurtaran adam bu." Bakışlarım Burhan'a kaydığında gerildiğini gördüm. Burhan'ın İtalya'ya gittiğini bilmiyordum. Asya'ya yaklaştığını da.

"Ne işin var lan kardeşimin yanında?!" Faruk verandadan inerken onu engellememe izin vermeden Burhan'ın üzerine atladı. "Hayatını kurtaracak kadar yaklaşmak ne demek?" Derin bir soluk aldım. Aslında Burhan'ı dövmekte hakkı vardı, onu engelleyemezdim. İtalya'da Asya'yı hangi ara bulmuşta kurtarmıştı?

"Abi dursana." Asya verandayı inerken Faruk'u çekmeye çalıştı.

"Faruk dur." Sibel'in yaptığı da Asya'nınkiyle aynıydı.

"Kahveniz var mı?" Ferhat bıkkınca yerde yumruklaşan adamlara bakıp bana çevirdi bakışlarını. "Şu an Faruk onu öldürse bile olur. O kadar sıkıldım ki." Bu Ferhat'tan duyamayacağım bir itiraftı.

"Verandaya geç. Kahve ikram ederim." Ferhat verandaya geçerken Kübra kavga eden iki adama şaşkınlıkla bakıyordu. Burhan, Faruk'un üzerine çıktığında yumruğunu onun suratına geçirdi. Yılların öfkesini kusuyor gibiydiler.

Faruk'u kurtarsana Hakan.

Umurumda bile değildi. Hırsını alıp duracaktı illaki. Yani umarım. Gidip Burhan'ı öldürürse işler karışırdı.

"Doug?" Onun kulağına eğildim. "Faruk onu öldürmeye kalkarsa durdur." Başıyla onayladığında Zeliha'dan kahve isteyip masadaki her zamanki yerime oturdum. Kübra yanıma otururken bakışlarını kavgadan ayırmıyordu.

"Ya koskoca insanlarsınız. Ne kavgası? Durun lütfen." Sibel'in sesi ikilinin kavgasını durdurmak yerine harladı.

"Bırak abimi." Asya Burhan'ın sırtına atladı ve dişlerini onun kafasına geçirdi. Burhan'ın afallayışı Sibel'i harekete geçirdi. Asya'nın saçını tutup kendi abisinden kurtarırken Asya, Sibel'in üzerine atladı. Kavga aniden kardeş kavgasına dönüşmüştü.

"Asya! Bırak Sibel'in saçını." Faruk yerden kalkarken kardeşinin elini çözmeye çalıştı, aynısını Burhan yapınca kahvelerimiz önümüze bırakıldı.

"Asya büyümüş." Ferhat Yılmaz, çoğu zaman onda göremeyeceğim sevgi dolu bir gülüşle kavgayı seyrediyordu. "Çocukken hatırlıyor musun bilmiyorum." Bakışlarını bana çevirdi. "Toplantılara giderdi ailelerimiz, bazen geride kalırdık. Onlar gelene kadar eski evlerimiz yan yanaydı, oturup oyun oynardık." Bu zamanların nadir yaşandığını anımsayabiliyordum. Toplantılardan nefret ettiğim için çoğu zaman annem bir bahaneyle evde kalmamı isterdi. Ama babam dinlemezdi. Ali evde çocuklarla kalırdı ama ben gitmek zorundaydım. O toplantılarda Ferhat'ta olurdu.

İlk birinin öldürüldüğünü gördüğümde ilkokula bile başlamamıştım. Kaç yaşında olduğumu anımsamasam da o gün yaşananları hatırlıyordum. Kadınlar çığlık atarken çocuklar ağlamaya başlamıştı. Ne ağlamıştım ne çığlık atmıştım. Kanı gördüğüm an kusmaya başlamıştım. Sonra Ferhat bir şişe su vermişti bana. Sanki bana zor geldiğini biliyormuş gibi o anda konuşarak dikkatimi uzaklaştırmıştı. O günden sonra her toplantıda konuşmasak da girdiğimiz ilk zaman birbirimize selam verir olmuştuk.

Ferhat'a güvenim tamdı ama kardeşleri hakkında aynı şeyi net bir şekilde söyleyemiyordum. Liderlik yapmak için oturduğu o masa değil de kardeşleri onun sonu olacakmış gibi hissettiriyordu. Beş farklı kardeşi vardı ve hepsi ona biraz biraz benzese de büyük bir çoğunlukla ondan farklı karakterdeydiler. Dinamikleri o kadar farklıydı ki hala bazı durumlarda onların kardeş olmasına şaşırıyordum.

"Asya sürekli Faruk'la didişirdi. Yine de biri Faruk'a laf atsın birden abisini koruyan ufak bir kız kardeşe dönüşürdü." Başımı hatırladığımı belirtmek için salladığımda kahvesini yudumlayıp masaya bıraktı.

"Bana niye vuruyorsun?" Faruk, Asya'ya bağırdığında Asya elini beline yasladı. "Kütük. Seni koruyorum burada."

"Sana mı kaldı hamsi kafalı?" Faruk öfkeden delirmişti ve hıncını Burhan'dan çıkartamamış olacak ki Asya'yla kavgaya tutuşmuştu.

"Bir kadına hamsi kafalı diyemezsin." Burhan araya girdiği an Ferhat'la aynı anda suratımızı buruşturduk.

"Sana ne ula? Sana ne?" Faruk'la tekrar yere düştüklerinde kavga döngüleri tekrara düştü.

"Faruk, kardeşini öldürürse kılımı kıpırdatmam lider bozuntusu." Ferhat güldü.

"Burhan'ı hafife alma. Aynı şeyi senin için söylemeliyim. Burhan, kardeşini öldürürse kılımı kıpırdatmam." Kaşlarımı kaldırdığım dişlerini göstererek güldü. "Liderim ben."

"Hoşuna gidiyor değil mi?" Başıyla onayladı.

"Havalı bir şey bu. Evde artık hiç sözümden çıkmıyorlar. Liderim, kesin sesinizi diyorum susuyorlar." Güldüm.

"Babam gibi güç zehirlenmesi yaşarsan sıkarım topuklarına bilesin." Cevap vermesini bekledim ama yapmadı. İç çekip gülüşünü silerken sıkıntılı bir ifadeyle gözlerime baktı.

"Üç gündür buralarda yoktun, ulaşamadım da sana. Bugün şansımı denemek istedim. Ben yokken bu geri zekâlılar tatsız konuşmuşlar."

"Kardeşe karşılık kardeşti değil mi?" Kaşları çatılırken hoşnutsuz bir şekilde başını salladı. "Erdal neye güvenerek bunu söyledi? Merak ediyorum Yılmaz. Bunu söylemek için yürek yemiş belli ki."

"Lider olduğumu duymuş." O da her haltı yaptıracağını mı düşünmüştü?

"Sevdiğim ilk ve tek Yılmaz olarak kalacaksın bu gidişle." Derin bir soluk alıp verdim. Kardeşlerini çözemeden amca oğlu çıkmıştı başımıza.

"Niye Asya? Durduk yere kardeşlerinin evlenesi mi tuttu?"

"Lafı dolandırmayacağım. Şu an burada misafirim ve problemi çözmek için varım. Yani söylediklerim yüzünden öldürmek yok." Kaşlarını kaldırdığında boğazımı temizledim.

"Liderime silah doğrultmam Yılmaz." Dudakları kıvrıldı. Konuşması için elimi salladım ama konuşamadı. Sıkıntılı bakışları kavga eden kardeşlerimizden tekrar bana kaydığında Kübra ellerini masanın üzerinde kenetleyip öne eğildi.

"Burhan, Asya'ya aşık." Kübra'nın cümlesiyle bakışları karımı buldu. Yüzündeki şaşkınlık ağır ağır kaşlarını çatmasına neden olmuştu. "Nereden öğrendiğimi mi merak ettiniz?" Kübra'ya baktığımda Ferhat'a çevirmişti bakışlarını. Burhan'ın, Asya'nın yanında gezdiği çocukluk anılarını anımsasam da bende en az Ferhat kadar şaşkındım. İtalya'ya gidip Asya'yı kurtarışı bu yüzden miydi? İyi de kurtarılmaya ihtiyacı olduğunu nereden biliyordu ki?

"Doğrusunu isterseniz, evet merak ediyorum. Ben bile yeni farkına vardığım gerçeği siz nasıl görebildiniz?"

"Burhan, Özkan'la konuşuyordu." Özkan'ın ismi Ferhat'ı gözle görülür biçimde germişti. Hala daha aileden atılmasının nedenini bilmiyordum. "Özkan, Burhan'ın zaafının Asya olduğunu söyleyince duymuş oldum."

"Telefon konuşması mı dinliyorsunuz?" Ferhat ilk şaşkınlığını ve gerginliğini atarken aşina olduğum maskesini takmıştı bile. Kardeşleri ne yaparsa yapsın onları savunurdu, kapalı kapılar ardında kardeşlerine bağırıp çağırırdı. Cezaları da ödülleri de onun elinden olurdu. Bir başkasına bırakmazdı. Şu an Özkan'ın, Burhan'la konuşmuş olmasının sinirini profesyonelce gizlemiş sorun yokmuş gibi davranıyordu.

"Neye sinirlendiniz?" Kübra'nın sesindeki tonlamanın, ona aşina olmayan birini çileden çıkartabilecek bir tınıda olması Ferhat'ın çenesinin kasılmasına neden olmuştu. "Banyodan odalardaki bağırış duyuluyor. İstemsizce kulak misafiri oldum."

"Ben sinirlenmedim." Ferhat bakışlarını bana çevirdiğinde dudaklarım keyifle kıvrıldı. Kesinlikle sinirliydi.

"Özkan, sizin zaaflarınızı mı arıyor?" Dudaklarımdaki tebessümü silerek öne doğru eğildim. Yüzündeki kan çekilmişti ve artık kahve içmekle ilgilenmediği için fincanı sıkıca tutuyordu.

"Bu konu aile meselesi." Kısaca kurcalamamam gerektiğinin bir uyarısıydı.

"Asya da benim ailem Ferhat. Senin aile meselen benimki haline gelecekse önceden anlat." Ben kardeşimi kaybetmişken Faruk da bunu yaşayamazdı. "İş işten geçerse aile meselesi kan akıtmaya döner benden söylemesi." Kaşlarındaki çatıklık artarken öne eğildi.

"Beni tehdit ediyorsun."

"Uyarıyorum. Ortaktan çok daha fazlasıyız. Babalarımızın kalleşliğinden ve kirinden uzak durmamızın bir sebebi var." Bakışlarını ayırırken başıyla onayladı beni.

"Ailemizi korumak." Aynen öyle.

"Özkan ne yaptı?" Dudaklarını ıslatırken kavga etmesinler diye Sibel ve Asya'yı ayırmış adamlara baktı. Yüzündeki kararsızlık büyürken sonunda pes ederek bana döndü.

"Burhan'la Sibel'i öldürmeye kalktı. O günkü saldırıda babamı öldürüp kaçtı." İşte bunu bilmiyordum. "Tabi yalnız onlar değil. Beni de." Kaşları çatıldı. Kübra'yla Faruk'a saldıran Hakkı'ydı ve aynı gün Ferhat'ı öldürmek için belki de saldırının suçlusu olabilmesi adına planlar kurmuşlardı. Bu yüzden söylediği şeye inanıyordum. Özkan kesinlikle Ferhat'a zarar vermek istiyordu.

"Niye sizi öldürmeyi istiyor?" Kübra'nın meraklı ses tonu Ferhat'ın derin bir soluk alıp vermesine neden oldu.

"Babamın kararlarını reddettim. Ümit Karan'la çalışmayacağımı da Ruslara mal satmayacağımı da söyledim. Babam ve Özkan Ruslara çalışmaya devam etti." Ferhat'ın çoğu açıdan bana benzediğini görebiliyordum. O da babasından ayrı güçlenip söz sahibi olmaya çalışmıştı. "Özkan...Senden pek hoşlanmıyor. Bu yüzden ona ihanet ettiğimi düşünüyor." Özkan'ın benden hoşlanmaması için onunla iş yaparken ayağına basmış olmam gerekiyordu. Babası benim babamla çalışırken sesini çıkartmayan adam niye abisi aynı soyadına sahip benimle çalışınca bundan hazzetmiyordu ki?

"Neden?" Kübra benden önce davranarak sorduğunda Ferhat, karımı unutmuş gibi şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı.

"Tatsız konuları sizin olduğunuz masada konuşmak istemiyorum, Karan Hanım." Kübra'nın itiraz edeceğini düşündüğüm anda Asya öfkeli adımlarla Kübra'nın yanına yerleşti, onun dikkatini dağıttı. Sibel peşinden Ferhat'ın yanına otururken eliyle saçlarını düzeltiyordu.

"Aslında iş için konuşmamız gerekenler var." Ferhat, yalnız konuşmak istercesine bakışlarını diktiğinde boğazımı temizleyip oturduğum yerden ayaklandım. Faruk ve Burhan dip dibeydiler, Faruk her ne diyorsa Burhan'ın yüzünün rengi atmış ve şaşkınlık dolu bakışlarla sessizce onu dinliyordu. Burhan'la Faruk'un arasındaki muhabbet yalnız kız kardeşlerinden fazlasıydı.

Altıda dördü bulduk, demişti. Burhan bu işte miydi?

"Doug?" Douglas bana yaklaştığında Ferhat'ın duymayacağı ses tonuyla konuşmaya başladım. "Burhan'la ilgili detaylı dosya istiyorum. Hatta tüm Yılmazlarla ilgili."

"Yengeye hazırladığım dosyalar vardı hazırda." Kübra benden önce araştırmaya başladıysa onu köşeye sıkıştırıp ağzından laf almalıydım belki de.

"Tamam ona verdiğin dosyaları istiyorum. Ferhat ve kardeşleri gidince inceleyeceğim." Başını aşağı yukarı salladığında arkamı dönüp Ferhat'ın yanında ilerlemeye başladım.

"Tatsız konuları bana anlat, Ferhat. Madem masadan kaldırdın beni." Arka bahçedeki çardağa doğru yürümeye başladık. Ferhat derin bir soluk aldı, anlatacağı her neyse onu zorluyordu anlaşılan.

"Anlat dedin diye anlatıyorum." Paltonun yakalarını çekiştirip rüzgârın soğukluğuna engel oldum. "Özkan...Buse'yi seviyordu." Adımlarım yavaşlasa da durmadım. Buse'nin onunla arkadaş olduğu lise zamanlarını anımsadım. İkisi de okulun tiyatro kulübündeydiler ve Özkan'ın şebekliklerini anlatıp dururdu.

"Buse benim ilgi alanım değil Ferhat."

"Biliyorum. Evlisin ve bunlar baya eski konular." İç çekti. "Senden niye hazzetmediğini sordun. Onu anlatıyorum." Buse bugüne kadar Özkan'dan bahsetmemişti. Lise zamanlarından sonra görüştüklerini bile bilmiyordum. Şu an pek umursamak istemesem de Özkan onun yüzünden bana düşman olduysa tedbirimi almam gerekiyordu.

"Özkan'la onu hiç yan yana görmedim, Ferhat."

"Bende. Ama Özkan'ın odasında Buse'nin rastgele çekilmiş fotoğraflarını görünce sordum ona. Saplantılıydı. Buse'nin hakkını yiyemem, bir gün olsun onunla yakın olduklarına denk gelmedim. Zaten seninle olduğu için herkes bunu biliyordu. Özkan'da biliyordu." İşte şimdi kaşlarım çatılmıştı.

"Buse'yi rahatsız etmiş mi?" Sesimdeki sert tonlamaya engel olamadım. Özkan'ın ara sıra madde kullandığı bilinen bir gerçekti ve ne yapacağı belli olmazdı. Buse'ye bir şey yapmış olsaydı, Buse bana anlatmaz mıydı?

"Sanmam. Özkan'ı konuşturduğumda saplantısının öfkesini sana yönlendirdiğini anladım. Buse'ye olan saplantısı kontrolden çıkarken ona değil sana öfkeleniyordu. Buse'yle seni her yan yana gördüğünde sana öfkelendi. Her reddedildiğinde, gülüşlerin sahibi sen olduğunda, gözyaşlarının nedeni olduğunda...Özkan, Buse'nin ayağına diken batsa nedenini senden bildi ve kinlendi."

Özkan'ın varlığı bile abilerinin gölgesinde olmaktan geçiyorken ben onu nasıl fark edebilirdim ki? Onunla bir iletişimim olmamıştı. Buse'yse bu işlere girdikten sonra fiziki ilişkiden fazlası olmamıştı. Bu yüzden etrafındaki belaları bana söyledikçe defetmiştim ancak hayatında olup bitenleri ve insanları pek umursamamıştım.

Özkan, Buse'ye aşıktı ve benden nefret ediyordu. Beni bu yüzden öldürmek isteyebilir miydi? Adımlarım yavaşlarken Ferhat'ın yüzüne baktım ağır ağır. Ferhat'ı öldürmek istemişti ama bunu başaramamıştı. Ferhat, Faruk'u öldürmüş olsaydı onu gebertecektim, o otel odasında Hakkı değil o ölecekti. Saplantısı ve öfkesi yalnız bana değil, yanımdaki herkese yönelmiş olabilir miydi?

"Bana daha öncesinde anlatmalıydın Ferhat. Niye şimdi?"

"Özkan lider olduğumu öğrendiği gün arabamı patlattı. Ertesi gün Burhan'ı tekrar öldürmeye çalıştı, çelik yelek giydiğine şükretmeliyim." İç çekti. "Kontrolden çıkıyor ve hedefi sen olacaksın, onu tanıyorum." Beklediğim hamle bu değildi.

"Bana niye haber vermedin? Öldürülmeye çalıştığını söylemeliydin." Onu masaya lider yaparak bu denli tehlikeye atacağımı düşünmemiştim. Sadece tartışmalar çıkar ve arkadan iş çeviren Yılmazları enselerim gibi gelmişti.

"Özkan nerede?"

"Bilmiyorum. Türkiye içinde ondan eminim. Yurtdışına falan kaçamaz. Konsolosluktan tanıdıklarım var. Pasaport çıkartamaz. Üstüne kaçakçıları da tanıyorum. Geçici kimlikle enselenir. Hala buralarda." Duraksadım çünkü onun lider olmadan bile bu denli eli kolu her yere uzanan biri olduğunu fark etmemiştim. Babamla savaşım bittiğinde çok iyi bir lider olacaktı.

Bekir, Özkan'a Kübra'nın neyi bildiğini söylemişti? Ali'nin katillerinden mi bahsediyorlardı? Özkan, Ali'yi öldüren miydi? O gün depomu patlatan oysa içinde kimin olup olmadığını umursamamıştı. Umursadığı yalnız benim içinde olmamdı. Olamaz mıydı?

"Ne düşünüyorsun?"

"Özkan depomu patlatıp ölmemi isteyecek kadar benden nefret ediyor mudur? Faruk'u öldürmeye teşebbüs edecek kadar...Ali'yi benden alacak kadar." İtiraz etmeden bana bakarken gözlerinde beliren düşünce benimle aynı fikri taşıdığının kanıtı niteliğindeydi.

"Aslında seninle acil buluşmak istememin nedeni buydu. Uyarmak. Özkan'ın kendi kanına bile merhameti yok. Onu bulmama yardım etmelisin. Yoksa birileri ölecek."

Özkan Yılmaz, Ali'yi öldürense zaten ölecekti. Tek yapmam gereken onu bulmaktı.

🖤

Bölüm nasıldı?

 

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.03.2025 23:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...