

Keyifli Okumalar <3
🖤
16. BÖLÜM - CAPO III
KARANBEY
Dürbünü indirirken solumda Ferhat'a baktım. Sigarasını içiyor, boştaki elindeki dürbünle gözetlemeye devam ediyordu. "Faruk'la ayrıldınız mı?" Dürbünü indirirken gözlerimi devirdim. "Normalde etrafında olur."
"Karımın yanında. Onu koruyor." Douglas'ta onlarlaydı. Melih, daha evimden gitmemişken güvenliği azaltamazdım. Melih'in bende olduğunu bilmiyorlardı. Gizlice iyileşene kadar capo kimliğini saklıyordum.
"Merak ettiğim bir şey var. Karan Hanım'ın, biz bir aileyiz, cümlesine güvenerek sormak istiyordum." Dürbünü indirirken gülerek başımı sağa sola salladım. Cins bir herifti.
"Bu orijinal ismi çok aradın mı?" Kahkaha attı.
"Her zaman orijinal bir adamımdır." Sigarasını son kez içip söndürdü, yanındaki adamına uzattı. Adamı sönmüş izmariti alıp uzaklaştı. "Sorumu soracağım, yanlış anlamayacaksın." Sesindeki ciddiyetle devam etmesi için onaylayan bir ses çıkarttım. "Bekir, Melih'e hain dedi. Karan Hanım, Melih vurulduğunda ortalığı ayağa kaldırdı." Duraksarken birkaç saniye tepkimi anlamaya çalışıyordu.
"Ne? Sor adam akıllı."
"Bugün öldürme gününde misin anlamaya çalışıyorum." Omuz silkip dürbünle kısa bir anlığına yola bakıp tekrar ona döndüm. "O bir Çetin değil, değil mi?" Mavi gözleri ağır ağır gezindi yüzümde. Yüzümdeki her bir duyguyu silerken ifadesiz bir çehreyle ona doğru çevirdim bedenimi. Vücudumdaki kaslar gerilirken şüpheyle onu incelemeye başladım.
"Bunu nereden çıkarttın?" Sesim beklediğimden çok daha sert ve öfke dolu çıkmıştı bile. Kübra'nın bir Çetin olmadığını anlamak için karımı mı gözetliyordu?
Sakin ol Karanbey. Sakin ol.
"Haldun'un Hatice'ye olan tapışına şahit olmuşsundur." Başımı aşağı yukarı salladım. "Bekir'in hatalarına rağmen onun arkasında dimdik durduğuna da. Ama ona baktıklarında gözlerinde nefret var." Haldun ve Bekir'i mi gözetliyordu? "Doğrusunu istersen babana davetli olduğumuz gün, Karan Hanım'ın gözlerinde nefretle karışmış korkuyu görmemek için kör olmak gerekir."
"Sende tüm bunlardan karımın bir Çetin olmadığını mı çıkarttın?" Olumsuz bir ses çıkarttı.
"Düşündüm...Haldun'un gırtlağına hançer yasladığında belki de eşini koruyan bir kadın gibi görünebilirdi. Yine de sonuna kadar oradaydım, Karanbey. Kimse babası zaten etkisiz hale gelmişken onun elini toprağa senin yaptığın gibi öfkeyle hançerlemezdi."
"Babam yere düşse bende elini hançerlerdim." Gülmeye başladı.
"Bundan şüphe duymuyorum, Karanbey. Eminim yaparsın." Sessizlik aramızda büyürken dürbününe uzanıp yola bakmaya başladı. Yılmaz daima sırtımı yaslayabileceğim bir ortaktı. Şu an ki gözlemlerini aktarmak yerine kendine saklamayı seçebilecekken anlatmıştı, haberim var demenin bir yoluydu bu. "Sadece fark ettiğim bir gerçeği sana sormak istedim."
"İyi yaptın Ferhat."
"Bu arada...Karan Hanım bahsetti. Aile olacakmışız?" Tekrar bana baktığında gözleri kısılmıştı. Sanırım Kübra'nın bir Çetin olmayışını o kadar umursamıyor diye konuyu hızlıca değiştirmişti. İşime gelirdi. Ona uzun uzun hiçbir şeyi anlatmakla ilgilenmiyordum.
"Faruk'la Sibel evlenince mecburen dünür olacağız." Suratını buruşturdu. "İnat etme Yılmaz. Aşkın önünde duramazsın."
"Ayrılmışlarsa dururum." Faruk'un hala niye Sibel'e aşıkken onu terk ettiğini bilmiyordum. Sorduğum zaman anlatmıyordu. Bahanelerini sıralıyordu ve ben o bahanelere inanmıyordum. Sibel'den bahsederken bile gözlerine ulaşan o sevgiyi bir gecede düşündüğü bahanelere kurban edecek bir adam değildi.
"Merak etmiyor musun Yılmaz?" Bakışları benimkileri bulduğunda omuz silktim. Faruk, Yılmaz ailesinin dönüm noktası olan babalarının ölümü ve Özkan'ın aileden atılma nedenini öğrenmemiş olduğu için şüphelenmeye başlamış ve bu şüphe onun aşkına leke sürmüştü. Ben olmasaydım bu kadar umursamayacaktı biliyordum. Bu yüzden içten içe suçluyordum kendimi. Sırları olduğu için Ferhat kadar bende suçluydum.
"Sordum. Sibel ağlamaya başladığı için üstelemedim." Rahatsızca kıpırdandı. "Kardeşimin her bir damla gözyaşı için bile kardeşine öfkeliyim, Karanbey."
"Bilmeni isterim ki bende kendime öfkeliyim." Kaşları hafifçe çatıldığında iç çektim. "Faruk'un hayatı benimle karanlığa bulandığı için. Aldığı çoğu kararda kendisinden bile önce beni düşündüğü için." Tüm bunları Faruk'a söylesem şakaya vurup konuyu değiştirecekti. Ona güzel cümleler kullanmamı kabullenemiyor, daima hayatımdaki kayıplardan en az benim gibi kendisini suçluyordu, görebiliyordum.
"Söz konusu Sibel olmasa...Faruk iyi bir dost. Bunu ona söyleme ama onun gibi sırtımı yaslayacağım biri daha yanımda olsun isterdim." Dudaklarım kıvrıldı, kesinlikle Faruk'a söyleyecektim.
"Damat olarak al, aileden olunca deliriyor zaten." Hafifçe güldü. "Artvin inadı da var bunda. Kolay kolay bırakmaz."
"Faruk'u pazarlıyormuşsun gibi geliyor."
"Daha iyisini bulacak mısın? Sibel'i boş ver sen al onu."
"Başından atmaya mı çalışıyorsun?" Başımı onaylarcasına sallarken bakışlarım karanlık yola çevrildi. "Faruk sadıktır. Bir kez olsun arkamdan iş çevirmedi Yılmaz. Bana çıkardığı tek sorun senin kız kardeşinle olması. Sorun da sizsiniz. Sürekli kardeşim diye etrafımda geziyorsunuz."
"Belki de kardeşimin buraya hapsolmadığı bir hayatı olsun istiyorum." Samimi ses tonu sevgi doluydu. Sibel'i gerçekten seven abileri vardı.
"Aynısını yaptım. Biliyorsun." Bakışlarımız kesiştiğinde yaralarımın sızlıyor oluşuyla çenemdeki her bir zerre kasıldı. "Ali'yi yanımda tutup aynı zamanda bu dünyaya bulaşmaması için çırpındım. Gel gör ki benden önce öldü. Faruk, kardeşini uzaklaştırdı. Gerçekten uzaklaştırmaktan bahsediyorum. Hala hayatta ve zarar görmedi. Sense benim yaptığımı yapıp yanı başında tutuyorsun."
"Sibel'e bir şey olmasına izin vermem."
"Biliyorum. Görüyorum gözlerinde. Ama normal bir hayatı olmasını da bekleyemezsin. Olmayacak. Onun gözlerindeki parıltı seninkiler gibi. Bu hayatı seviyor. Yarın koltuğundan kalksan ve yerine o otursa en az senin gibi bir lider olurdu, biliyorsun." Bakışlarını hafifçe eğerken iç çekti. "Bilmene rağmen onun Faruk'la olmasındansa normal bir hayatı olacağını düşünüyorsun. Olmayacak. Biliyorsun Ferhat. Hayat yeterince boktanlıklarla dolu. Bırak ne yapıyorlarsa, kendi normal bulduklarını yaşasınlar."
"Bu kadar uzun cümle konuştuğuna ilk kez şahit oluyorum." Bileklerini çekiştirip kolunu uzattı. "Tüylerim ürperdi." Hafifçe gülerken dürbünle yola bakmaya başladım. Kübra geldiğinden beri düşüncelerimi toparlamak ve uzun cümleler kurmak çok daha kolaylaşmıştı. Sessizlikle geçen yıllardan sonra konuşmanın illaki dertleri anlatmak olmadığını onunla keşfediyordum.
"Bir tek kız kardeşim var, Karanbey. Yanımdan ayıramam."
"O zaman bu hayattan birini bulacak. Kaçışın yok." Sessizce bakışlarındaki huzursuzluk eşliğinde etrafa bakındı. Çekincelerini iyi anlıyordum. Annemin bana yaşamamı söylediği hayat gibi imkansızı istiyordu. Bu hayatta büyüttüğü ve bağladığı kardeşini daha farklı bir hayatta konforla mutlu etmeyi deneyebilirdi. Bunu Ali'ye yapmıştım. Olmamıştı. O da başaramayacaktı.
"Bu arada, konudan bağımsız." Daha fazla bu konuyu konuşmak istemiyordu. "Enrico'ya ulaşmaya çalıştığımda araya başkaları girdi yine. Ulaşamadım ona. Yine de yeni haberleri aldım. Capo'lukta problemler çıkıyor." Dikkatle onu dinlemeye başladım. "Liderlerini indirmek isteyen birkaç adam söylentisi yayılıyor." Tamda babamın istediği ortam sağlanıyordu. İç karışıklığı olan İtalyanlar, kukla olan Meksika kartelleri...
"Enrico, söylentiler yayılmadan onları ortadan kaldırırdı normalde."
"Sorun burada. Enrico, İtalya'dan ayrılmış. Kardeşi Nicolas söylenene göre geçici liderlik yapıyormuş. Bu yüzden sanırım hazır lider yokken seslerini çıkarmayı tercih etmişler." Enrico, evimde tedavi görüyordu. Demek yokluğu fark edilmişti bile. Bu yüzden miydi, babamın acelesi?
"Bu iyi değil. Enrico'dan korkuyorlardı ve şimdi herif yok ortada. Meksikalılar cesaretlenecek." Ferhat kendi kendine konuşuyordu. Enrico'nun benim evimde olduğunu ona söylemek isterken bir yanım bunu saklamamı söylüyordu. Onunla ortaktık, yine de bu yeterli değildi.
Ona cevap veremeden uzakta görünen üç tırla dikkatimi Capo'dan onlara yönlendirdim. "Başlıyoruz." Kulaklığa seslenirken dürbünü indirerek arabama bindim. Etraftaki adamlar sırayla arabalara yönelirken arabam çoktan yola çıkmıştı bile.
"Biri sağdaki yola yöneldi." Kulaklıktaki sesle gaza bastım. "Sağdaki bende." Bunu söyleyen bendim. Meksikalılardan alınan ve üzerinde Yunan nakliyat firması logosu olan bu tırlar uyuşturucu doluydu. Ticaret giriş çıkışlarını düzenleyen liderlerden biri bir terslik olduğunu düşünüp haber vermişti. Kesinlikle terslik vardı.
"Soldaki benim." Ferhat'ın sesini duydum.
"Şoförlerin ne taşıdığından haberi yok. Onları öldürmek yok." Kulaklığa tekrar dokunurken arabayı sağa kırdım ve yoldan çıkıp toprak alanda birkaç metre gaza basarak kenardaki diğer yola kestirmeden varmış oldum.
Uzakta farlarını seçebildiğim tır için arabayı yan park edip indiğimde silahımı belimden çıkardım. Peşimden gelen korumalarımın arabalarının çıkardığı lastik sesini umursamadan gözlerimi kıstım ve az aydınlatmayla tek tük seçilebilen ön tekerleklerden birine silahı doğrultup ateş ettim. Kurşun isabet ettiğinde tır savrulur gibi olsa da yolda ilerlemeye devam etti.
"Dur, geberteceksin kendini." Bir adım daha öne çıkıp silahı tekrar tekrar ateşlediğimde yavaşlayarak birkaç metre ileride durdu. Adamlarım tırın etrafını sararken şoförün korku dolu gözlerle indiğini gördüm. Ellerini iki yana açarken tıra yaslanmasını sağladılar ve silahları ona doğrulttular. Tırın etrafını dolaşırken arka kapıyı açan korumayı bekleyerek etrafa bakındım. Kesinlikle doğru istihbarattı.
"Mallar burada." Koruma fenerini içeri tutup yukarı çıktığında peşinden çıktım. Kulaklığa dokunurken iç çektim.
"Yılmaz...Yaşlanıyor musun? Senden önce bulduk."
"Daha yeni mi buldunuz?" Alaylı ses tonuyla tırdan yola atladım. Gecenin sessizliğini ve karanlığını bölen patlamayla birlikte başımı sola sapan tırın olduğu yola çevirdim. Çok fazla uzakta olmayan alevlerin gökyüzüne yükselmesiyle karşılaştım. "Ben çoktan patlattım. Yaşlanıyor musun Karanbey?"
"Siktir. Etkilendim." Kulaklığa basarken cık cıkladım. "Gel benim için çalış. Maaşa bağlayayım seni." Kahkaha attı bir kez daha.
"Beni paranla satın alamayacağın kadar onurlu bir beyefendiyim ben." Paranın köpeğiydi.
"Bombaları döşeyin." Tırın etrafını tekrar dolaşıp şoförü uzaklaştırdıklarını ve bombaları sırayla taktıklarını gördüm. Arabama yaklaşıp kalçamı kaputa yasladım. Telefonumu iç cebimden çıkartırken görüntülü bir şekilde babamı aradım. İlk çalışta açtı.
"Şu an karanlıktayım. Bir saniye." Silahımı belime takıp feneri açtım ve bacaklarımın arasına kıstırıp yüzümü aydınlatmasına izin verdim. "Merhaba liderim."
"Yine ne istiyorsun? Çocuk gibi sürekli arayıp laf sokmandan bıktım." Ağzını peçeteyle silip telefonu bir yere sabitledi ve şarabını yudumladı. "Biraz büyü."
"Bak seninle aramızdaki problem bu." Cık cıklarken kameradan önce onu sonra kendimi işaret ettim. "Ben senin gücünü görüyorum ve farkındayım. Sense daima düşmanını küçümsüyorsun. Bu yüzden sevkiyatların beklenmedik zamanlarda patlatılıyor." Kadehi tutan eli havada kalırken diğer tırın patlatıldığını duydum.
Harbiden yaşlanıyor muydum ne? Şimdiye patlatmış, arabaya binerek havalı bir çıkış yapmış olmam gerekiyordu. Gururum inciniyordu.
"Ben çoğu zaman seni dinledim, bunun sebebi mantıklı kararlar alışındı. Şimdi işler değişti liderim. Meksikalılarla anlaşmana izin vermeyeceğimi söylemiştim." Yüzünde endişe belirdiğinde çoktan yaptığım baskını anladığını görebiliyordum.
"Hayır. Bu sonumuz olur. Hepinizin...Benim."
"Çok yaşadık be peder. Ölelim gitsin. Ne dersin?" Gülüşümü genişlettiğimde kaşları çatıldı ve oturduğu yerden kalkarken telefonu eline aldı.
"O sevkiyatı geri ödeyemeyince sadece bana mı zarar verecekler sanıyorsun? Sende bir Karan'sın. Aptal olma. Bu yaptığın intihar." Kamerayı tıra çevirdiğimde adamların çoktan etrafından uzaklaşmıştı.
"İntihar demek. Sevkiyat senin değil mi Liderim? Büyük ihtimalle seni gebertecekler." Elime babamın kanının da bulaşmasını istemiyordum. Ondan alacaklarımı aldıktan sonra ölmekten beter olacaktı zaten.
"Önce onların adamını yaraladın, şimdi de bu. Meksikalıları karşına mı alacaksın?" Onaylayan bir ses çıkarttım. Meksikalılar hiçbir zaman benimle aynı kulvarda olmamışlardı. Endişeleneceğim en son maddeydiler belki de.
"Aynen öyle. Bile isteye yaptıklarına karşılık, bile isteye yaptıklarım." Bana uzatılan kumandayı alıp düğmeye bastığımda tır patladı. Alevler gökyüzüne doğru yayılırken sıcak bir hava yüzümü yalayıp geçti.
"Ulan puşt herif, aptal bir inat uğruna Meksikalılara savaş açtın!!"
"Savaşırız. Savaştan korkan biri olduğunu söyleme. Vallahi tüm saygım biter." Olmayan saygımın bitmesini umursamıyordum.
"Sen o depoda annenle ölmeliydin." Piç. Telefonu avucumda sıkarken konuşmaya devam etti. "Seni bana yalvardığın gün öldürmeliydim. Aptal zavallı duyguların olduğunu anladığım ilk anda daha bebekken boğmalıydım seni."
"Keşkeler..." Onun sözleri artık umursadığım doğrular değildi. "Sen Meksikalılarla uğraşırken bende seninle uğraşacağım." Kamerayı kendime çevirdim. "Annemin desteklediği tek Karan sen değildin." Göz kırptım. "Karşında duran ilk Karan'da değilim." Dedem, halan, annem...Şimdi de ben.
"Sağ kolun Enrico'nun adamını vurdu. Bence senin düşünmen gerekenler benimkilerden çok daha arttı. Ne dersin?" Aramayı sonlandırırken feneri kapattım ve yanan tırı seyretmeye başladım.
"Bu yolları gelen giden için aydınlattığımız için bize teşekkür parası vermeliler." Kulaklıktan sesi duyulan Ferhat'la, yaslandığım arabadan uzaklaştım. Kulaklığa basarak "Yılmaz, içmeye gidelim." diyerek şoför tarafının kapısını araladım. Keyif içkisine ihtiyacım vardı ve bunu yapacak Faruk evdeydi.
"Reddedeceğim. Meşgul bir adamım ben."
"Siktir git. Ne işin var?" Homurdandım.
"Evde beni bekleyen dört çocuğum var benim." Güldüm. Kardeşlerinden çocukları gibi bahsetmesi daima keyiflendiğinde yaptığı bir alaydı.
"Ben ısmarlayacağım." Bir süre sessizlik olduğunda yola koyulurken ardımda bıraktığım yangını umursamadım.
"Tamam. Sağlam içiciyim. Sen ısmarlıyorsan varım. Banka hesabını zorlayacağım."
KÜBRA
Elimdeki tepsiyi korumaya uzattığımda kaşlarını çatarak bana bakıyordu, gözlerim kısılırken bakışları başımın üstünde bir yere kaydı. "Ha portato da mangiare. Prendilo." Yemek getirdi. Al. Douglas'ın emir dolu sesiyle uzanıp tepsinin üzerindeki iki tabağı aldı.
"Non puoi entrare da Capo, Gerardo. Non mi fido di te." Capo'nun yanına giremezsin, Gerardo. Sana güvenmiyorum.
"Se volessi uccidere il tuo Capo, lo farei senza lasciargli diventare Capo." Capo'nu öldürmek istesem Capo olmasına izin vermeden yapardım bunu.
"Ben içerideyim." Onların ne konuştuğunu bilmiyordum ve sürekli ses tonlarında birbirlerini öldürmek istercesine garip bir ruh hali seziyordum. Onları umursamadan revirden içeri girdiğimde Melih, uzanmak yerinde oturur bir şekilde yataktaydı ve gözlerini kapatmıştı.
"Uyan prenses." Douglas'ın bağırışıyla Melih irkilip gözlerini araladı. Gözleri beni görünce rahatlarken Douglas'a kaydığında sertçe bakmaya başladı. "Güzellik uykunu böldük. Kusura bakabilirsin." Elimdeki tepsiyi komodinlerden birine bırakırken Douglas çoktan yatağın etrafını dolanıp Melih'in sırtını görebilmek için onu tutup kaydırdı.
"Piano, dannazione! Mi fai male!" Yavaş ol, lanet olsun! Canımı yakıyorsun! Douglas onun kıyafetinin sırt kısmındaki yapışkanları açıp pansumanı yaparken Faruk girdi içeri.
"Bir gün ölüyorum su ver, desem vermezsin. Hemen pansuman yapmalar falan. Siz İtalyan değil misiniz? Hepiniz aynısınız." Dramatik bir şekilde elini göğsüne yasladığında Douglas maskesini çıkarttı. İkisini yan yana görmek bile akraba olduklarına dair bir fikir vermiyordu. Gözleri dışında benzer tek yanları kaşlarını çattıklarında oluşan yüz ifadeleri olabilirdi.
"Boş boş konuşma da yardım et." Douglas arkasında her ne yaptıysa Melih'in suratı buruştu ve acıyla gözlerini yumdu. Faruk onun cümlesiyle hareketlenirken birkaç dakika sessizce pansumanı değiştirdiler. Ayakta dikilmiş Melih'in solgun yüzünü inceliyordum.
"İyiyim." Bakışlarını kaldırdığında gözlerindeki acıyana nazaran yüzü ifadesizliğe bürünmüştü.
"Burada Capo olmak zorunda değilsin, Melih. Gerçi Çetin evinde yaralandığında da böyle davranırdın." Ona Enrico demeyi reddediyordum. O Melih'ti.
"Çetin evinde yaralandığından niye bahsetmedin bana sen?" Douglas'ın sesindeki tehditkâr tonlama ardında sevgi kırıntıları seçebildiğim için sessizce dudaklarımı kıvırdım. Melih omzunun gerisinden ona baktı.
"Niye bahsedeyim?" Faruk geri çekilirken kollarını göğsünde çaprazlayıp ikisinin didişmesini benim gibi büyük bir sükûnetle takip etmeye başladı. "Capo'na kıyamıyor musun?" Melih'in sesindeki alayla Faruk'un gülüşü genişledi.
"Vaffanculo!" Siktir git.
"Şuradaki Rus'a da söyledim." Başıyla beni işaret etti. "Ben İtalya'da öleceğim ve ölümüm bile benim seçtiğim bir yolun sonuyla gerçekleşecek. Bekir gibi itin arkadan sıkmasıyla değil." Sesindeki kibre dayanamayan Douglas onun ensesine vurduğunda Faruk kahkahayı patlattı. Melih ağrısına rağmen yataktan kalkmaya çalışırken ona adımlayıp oturması için omzuna bastırdım.
"Dikişlerini patlatacaksın."
"Çıkart şunları. Kahrımdan öleceğim."
"Yat şuraya." Douglas onu umursamayıp yüz üstü yatağa uzanmasını sağlarken Melih'in sırtındaki dikişleri görmemek için bakışlarımı çevirdim. "Dikişini patlatmışsın. Sen bu kafayla capo olarak çok bile fazla dayandın." Douglas'ın sesi bazen Hakan, Faruk'u azarlarken kullandığı o abi kardeş tonlamasındaydı.
"Appena mi rialzo, ordinerò di ucciderti!" Kalktığım anda seni öldürmeyi emredeceğim!
"Prima guarisci, poi potrai provare a uccidermi. Ma non ci riuscirai. Quindi chiudi la bocca e lasciami pulire la tua ferita. Non mi faccio problemi a dire che il grande Capo italiano si lamenta come un bambino. Adesso taci." Sen önce iyileş, daha sonra beni öldürmeyi deneyebilirsin. Başaramayacaksın. O yüzden kapa çeneni ve senin yaranı temizlememe izin ver. İtalyan caposunun küçük bir çocuk gibi mızmızlandığını anlatmaktan çekinmem. Sus artık.
Douglas her ne söylediyse Melih'in sesi kesilmiş, oda da duyulabilen tek ses Douglas'ın pansuman sırasında çıkardığı ses ile nefes alışverişlerimizin gürültüsüydü. Bir süre sonra yanımdan geçip elini yıkamaya gittiğinde bakışlarımı Melih'e çevirdim.
"Sana yemek getirdim." Faruk'un yardımıyla yatakta oturur pozisyona gelmesini sağladığımda başını yorgunca salladı. Tepsideki çorbayı almak için uzandım, soğumuştu. Douglas çıktığı kapıdan geri içeri girdiğinde dumanı tüten çorba vardı elinde.
"Senin getirdiğin çorbayı içmem."
"Seni bağlarım zorla içiririm. Fark etmez." Melih, Douglas'ın alaylı cümlesiyle kaşlarını çattı. Douglas kâseyi uzattığında elinden aldım, yine bir şekilde maskesini takmıştı ve diğer çıkarttığı maske hala komodindeydi. Bir yerlerde maske zulası vardı bundan emindim.
"Sulu makarna çorbası yapacaktık, geçen gece Douglas pek mutlu olmadı." Tavuk çorbasının kokusu iştah açıcıydı. Hakan'ın önüne atlarken vurulup buraya getirildiğim zaman bana bu çorbadan içirmişlerdi ve hayatım boyunca içtiğim en lezzetli çorba buydu.
"Sulu makarna mı?" Douglas İtalyanca bir şeyler söylediğinde Melih'in gülüşü genişledi. "Sulu makarnayı bende sevmem." Doug, kadar umursamıyordu anlaşılan. "Babamın eşi, Rüya Karan. Çok lezzetli Türk yemekleri yapardı. Biz büyürken İtalyan mutfağından çok Türk mutfağının yemekleri pişer dururdu." Çorba kasesini eline alıp içmeye çalıştığında elleri titriyordu.
"Bırak yardım edeyim."
"İstemez, Rus Kızı. Kendi çorbasını içemeyen Capo mu olur?" Elleri titreye titreye çorbasını içmeye başladığında üstelemedim, ellerimi kucağıma bıraktım.
"Bu yüzden mi Çetin evinde Türk yemeklerini bayıla bayıla yiyordun." Başıyla onayladı.
"Çünkü seni büyüten Rüya Karan'dı. Karanbey'in halası." Faruk araya girip meraklı bir tonlamada konuşmaya başladığında Melih bakışlarını ona çevirdi, gözlerinde oluşan özlem dolu ifadeyle başını onaylarcasına salladı. "Kardeşin..." Melih'in her bir zerresi kasılırken gözlerindeki özlem silinerek yerini karanlık bir bakışa bıraktı. "Rüya Karan ölmeden önce mi kayboldu?" Faruk kısa bir duraksamanın ardından konuşmasını tamamladığında Melih bakışlarını tabağındaki çorbaya eğdi.
"Rüya Lorusso." Diye düzeltirken boğazını temizledi. "İki de bir Karan deyip durma." Bahsettikleri kadının nasıl biri olduğunu bilmiyordum. Melih, Capo'luktan bahsederken Rüya'yı neredeyse hiç anlatmamıştı bana.
"Rüya ölmeden önce Nadia kayboldu." Douglas'ın konuşmasıyla Melih çorbasını içmeyi sürdürdü. Maskesini çıkartırken yakınımızdaki yatağa yaklaşıp bıraktı. "Sonrasında aylarca yataklara düştü. Amcam tüm İtalya'yı karış karış aradı. Bulamadı onu." Douglas yatağa oturduğunda Melih başını kaldırıp ona baktı.
"Çünkü baban işini sağlama almıştı." Sesindeki suçlayıcı hiddetle Douglas ağır ağır salladı başını. Babasının yaptıklarından utanç duymaya devam ettiği yüzünden belli oluyordu.
"Nasıl bulamadınız?" Faruk'un sorusu Melih'le Douglas'ın irkilmesine neden oldu. Sanki hayatları boyunca yaşadıkları en büyük başarısızlık Nadia'yı bulmamakmış gibiydi.
"Babam zeki bir adamdı. Onun Nadia'yı kaçırdığını anlamamız bile yıllar sürdü." İkisi sessiz kaldıklarında Melih çorba kasesini kucağına bıraktı. Faruk'la bakışlarımız kesişti, onlar için hassas bir konuydu.
"Eski Capo, başta Nadia'yı umursuyor gibi davranıyordu. Tabi umursadığı hırsıydı. O sıra Pakhan'ın ailesi de çatırdıyordu. Ölümler ve ihanetler onlara da ulaşmıştı. Babam, Nadia'yı aramayı bıraktı. Ruslar çökerken onların hakimiyetini de elde etmek için iyi bir fırsat yakalamış, bunu kullanmak için hırsını körükleyip durmuştu."
"Sende babanı öldürdün." Faruk'un tekdüze ses tonuyla Melih'in çehresi buz gibi karanlık ifadeyle değişirken bakışları ona doğru çevrildi.
"Sorguya mı çekiliyorum Faruk?"
"Nasıl adlandırdığın sana kalmış. Sorguya çekilmiş olsan mekan farklı olurdu." Melih kaşlarını kaldırırken Faruk kollarını göğsünde kavuşturmuş şekilde yataklardan birinin yanındaki komodine kalçasını yaslamıştı. Yüzündeki az önceki eğlenen ifadenin aksine meraklı ve şüpheci bir bakış belirmişti.
"O zaman..." Melih kâseyi bana uzattığında alıp tepsiye bıraktım. "Evet öldürdüm. Kardeşim kayıpken derdinin tahtı olmasını hazzedemedim. Üzerine babamı öldürdüğüm gibi Gerardo'yu lider yapmaya karar verdiler. Bu yüzden diğer kardeşimi ve beni ortadan kaldıracaklardı." İç çekerken bakışları Douglas'a kaydı, minnettar bir ifade belirmişti.
"Hayatını Douglas mı kurtardı?"
"Evet." Sorumu yanıtlarken bakışlarını kaçırıp utanırcasına kucağına dikti. Melih utanır mıydı? Buna şahit oluşum bile milyonda bir yaşanacak ihtimaldi.
"Sende onu düşmanının önüne attın. Ne göt herifsin sen." Faruk'un korumacı ses tonuyla Douglas'ın varla yok arası bir şekilde dudaklarını kıvırdığını görür gibi oldum.
"Faruk." Douglas'ın uyarıcı ses tonuyla Faruk kaşlarını çattı.
"Koruma lan şunu. Kan bağıymış. Kansız piç."
"Kim kimi koruyor?" Melih yatakta öfkeyle öne hareketlendiğinde gözlerini yumup kafasını duvara yasladı. İtalyanca bir şey söylese de anlayamamıştım.
"Tamam. Dikişlerini bir daha patlatırsan seni yatağa bağlarım, iyileşene kadar da çıkmazsın." Doug oturduğu yerden kalkıp endişeyle onun omzunu tuttu. Sanki kalkmasına engel olacak dokunuşu yapıyordu.
Douglas'ı düşmanının önüne atmasıyla ilgili Melih'e kızdığım zaman yüzünde oluşan pişmanlık tekrar belirdiğinde bakışlarım ikisi arasında gidip gelmeye başladı. Melih bazı toplantılar sonrasında öfkeden delirirken odanın içinde ileri geri yürürdü ve dudaklarından Douglas'ın ismini duyup dururdum. Çoğu zaman kendi kendine İtalyanca konuştuğu için ne dediğini anlayamazdım. İkisinin sürekli didiştiği bilinen bir gerçekti. Şu an gördüğüm bunun aksiydi.
Douglas, en az Hakan ve Faruk'a olduğu gibi korumacı davranıyordu ona. Yüzü ifadesiz olsa da Melih acıyla inlediğinde gözlerinde telaşlı bir ifade beliriyordu, bir anlığına. Melih'se ona Enrico olamıyor gibiydi. Pişmanlıktan bakışlarını onun gözlerine dikemese de sert tonlamada konuşmaktan geri durmuyordu. İkisi de inatçı ve kırgındılar.
"O zaman çıkart şunu. Deli ediyor beni." Elini güç bela kaldırıp Faruk'u işaret etti.
"Dua et yaralısın." Faruk homurdanarak yatağın etrafını dolaştı.
"Yaralı olsam da hiç şansın yok." Melih'in attığı laf Faruk'un adımlarını çıkış yerine Melih'e yönlendirmesine neden olunca Douglas araya girdi.
"Hadi gidelim Faruk. Boş ver onu. Çay içelim taze taze." Faruk bakışlarını bana çevirdi. Biraz daha kalmamı anlayınca Douglas itaat edip onunla dışarı çıktı.
"Niye yapıyorsun bunu?" Bakışlarımı ona çevirdim. "Sana yardımı dokunan herkesi hayatından itmeye çok heveslisin. Faruk'tan bahsetmiyorum. Douglas'a yaptığın bu." Faruk ve Hakan olmasa ölecekti, aslında onlarda onun hayatını kurtarmıştı, yine de ters ters alaycı konuşuyordu onlara. Üstüne Douglas onun hayatını kurtarmasına rağmen onu düşmanının önüne atması vardı. Sanki ona iyilik yapan zarar görüyordu.
"Bu seni ilgilendiren bir konu değil, Rus Kızı."
"Artık ilgilendiriyor. Faruk'ta, Douglas'ta ailemden biri. Hakan zaten kocam." Konuşmak için dudaklarını araladığında kaşlarımı çatarak elimi kaldırdım, sustu. "Sende ailedensin. Benim aile kümemin ortak elemanısın." Dudakları kıvrıldığında başımı onaylarcasına salladım. "Matematik diye bir ders varmış okullarda. Kümeler konusunu okudum, çok sevdim."
"Özgür olur olmaz matematik mi? Deli bir kadın olduğunu başından beri biliyordum da ruh hastası olacağını tahmin edemedim doğrusu."
"Konuyu dağıtma Enrico." Onun gerçek ismiyle seslendiğim ilk zamandı. "Aile kümemde sende varsın ve sana fikrini sormuyorum." Bakışlarındaki samimi ifadeyi görmemem için gözlerini kaçırdı. Boğazını temizlerken başıyla kapıyı gösterdi.
"Artık kalkıp gidemiyorum. Gitsene. Başımı şişirdin."
"Burası benim evim. Beni kovamazsın." Kaşları çatılırken bakışları bana doğru çevrildi. "Ayrıca istediğim kadar konuşurum."
"Kalkıp gidemeyeceğimi mi sanıyorsun?"
"Gidersin de Douglas seni yatağa bağlar." Göz kırpıp gülümsedim. "Adamların da yok. İnsafımıza kaldı koskoca Capo."
"Beni deli etmek için mi geliyorsun?"
"Biraz canım sıkıldı." Soğumuş çorba kasesini alıp kucağıma çekerken yatağın kenarına bağdaş kurarak tekrar oturdum. "Kocamın işi vardı, gitti."
"Gidip Douglas dediğin itle konuş." Ona Gerardo değil de Douglas dememizden memnun görünmüyordu.
"Olmaz. Seni özledim." Gözleri kısılırken çorbayı karıştırmaya başladım. "Seninle uğraşmak daha eğlenceli. Hem sana ne göstereceğim." Çorba dolu kaşığı doldururken titreyen elime rağmen dudaklarıma yaklaştırabildim. Varla yok arası çorba dudaklarıma bulaştı. Birkaç hafta öncesine kadar bunu bile yapamıyordum. Hakan'a kırgın olduğum hafta boyunca emir almadan yemek üzerine çalışıp durmuştum. Anca bu kadar ilerlemiş, en azından kaşığı dudaklarıma yaklaştırabildiğim için gururlu hissediyordum.
"Kendi başına yemeğe başladın mı?" Başımı sağa sola sallayıp kocaman gülümsedim, kaşığı kâseye indirirken elimin tersini dudaklarımdaki çorba kalıntısına sürdüm ve bakışlarım onun şaşkınlık dolu yüz ifadesine doğru çevirdim. "Bir de bir şey daha hatırladım."
"Ne?"
"Bir kız çocuğunu." Nefesini tutarmış gibi kaskatı kesildiğinde konuşmaya devam ettim. "Tam net değil. Saçları kısacık ve kahverengiydi. Üzerinde beyaz puantiyeden oluşan yemyeşil bir elbisesi var. Boynundaki kolyeyi de anımsıyorum. Kartal biçiminde bir kuş-"
"Anka. Kanatlarını açmış ve gövdesi yeşil taşlarla döşenmiş bir kolye." Sessizce başımı aşağı yukarı salladığımda tuttuğu nefesini serbest bırakıp eliyle yüzünü kapattı. İtalyanca bir şeyler mırıldanırken elini yüzünden ayırdı. Gözlerindeki özlemin nedeni hatırladığım kız çocuğunun onun kardeşinin özellikleri taşıması mıydı?
"Ben...Gideceğim. İtalya'ya dönmem lazım." Boğazını temizlerken dışarıdaki korumayı çağırdı. Elini sallayıp bir şeyler söylediğinde adam iç cebindeki telefonu çıkartıp ona uzattı ve geldiği sessizlikte çıkıp gitti.
"Telefonu al, Rus Kızı. Bana hatırladıkça yaz." Telefonu aldığımda diğer elimdeki kâseyi eski yerine bırakmıştım bile. Bu onun için önemliydi ve benden istemeseydi bile hatırladıkça ona anlatırdım her şeyi.
"Melih." Telefonu sıkıca tutarken boğazımı temizledim. "Ya hatırladığım anılar tatsızsa?" Nadia yaşıyor muydu bilmiyorlardı. Ben zaten hatırlamıyordum. Ya kötü bir anıysa unuttuğum, o zaman ne olacaktı? Yaşamayan bir kız çocuğunu hatırlama ihtimalimde vardı. Bunu göz ardı edemezdim.
"Yine de söyle." Sesini zorla bulmuş gibi duraksaya duraksaya konuşmuştu.
"Tamam." Telefonu cebime tıkarken ayaklandım ve tepsiyi alıp arkamı döndüm.
"Rus Kızı?" Adımlarım revirin açılan kapısında duraksadı. "Küme dediğin şu zımbırtı...Bende de var." Omzumun gerisinden ona baktığımda kaşlarını çatarak bana bakıyordu. "Nadia dışında sende o kümedesin." Kalp atışlarım memnuniyetle kasılırken gülüşüm dudaklarımda belirdi.
"Şimdi git. Keyfimi kaçırdın."
"Douglas'a onu çağırdığını söylerim." Bakışlarımı ondan çekerken neşeyle revirden çıktım. Ardımdan Douglas'ı çağırmamamı söylemiş olduğunu umursamadan mutfağa kadar gülmeye devam ediyordum.
Nadia dışında sende o kümedesin.
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |