

🎵 Şebnem Ferah - Çakıl Taşları 🎵
Selammmmm. Ben geldim.
Nasılsınız? Neler oldu hayatınızda?
Bir süredir görüşemiyoruz, son zamanlarda yaşananları mutlaka duyup okumuşsunuzdur. Bugün burada kötü şeylerden bahsedip canınızı sıkmayacağım. Bana özelden ulaşıp iyi olup olmadığımı soranlara da satırlarımda beni çağıranlara da kocaman sarılıyorum.
İyi ki varsınız.
Keyifli Okumalar <3
🖤
19. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI I
YAZARDAN
Yıllar önce
“Gel.” Kapıyı aralarken içeri girdi Hatice. Babası her zamanki yerinde masanın ardındaki koltuğunda oturuyordu. Başını kaldırıp kızının geldiğini görünce elini salladı. “Kapıyı kapat.” Hatice kapıyı kapattı ve masaya yaklaştı.
“Ben gitmek istemiyorum.”
“Sana fikrini sormadım.” Önündeki kağıtları karıştırırken birini önüne çekti ve işine devam etti.
“Baba.”
“İşim var. Biletin alındı. Git vedalaş, akşama-”
“Ben gidersem Bekir ölür.” Haldun’un kalemi dururken bakışları dikkatle kızına kaydı. “Yanımda götüreyim. Burada kalması senin de işini karıştırmasına neden olmuyor mu? Hem Kübra’yla uğraşıp duruyor. İkisi aynı yerde kalırsa kıyamet kopar. Be-”
“Bekir burada kalıyor.”
“Niye?” Duraksadı. Babası tabi ki oğlunu bırakmazdı. Strateji değiştirmeliydi. Bekir’i asla yanında götüremezse Kübra’ya tekrar tekrar saracağını biliyordu.
“Kübra benimle gelsin o zaman.” Endişe bedenini sarıyordu. Eğer giderse Bekir’in, Kübra’ya daha çok zarar vereceğini biliyordu. Kübra’yı uzaktan koruyamazdı. Bekir’e uzaktan engel de olamazdı. Burada kalmalıydı. Gidemezdi.
“Kübra da burada kalıyor.”
“Yemin ederim ilaçlarını vereceğim.”
“Bir Çetin olduğunu unutuyorsun Hatice. Ona merhamet gösteriyorsun. Bana dürüstçe cevap ver.” Ellerini birbirine kenetleyip kaşlarını kaldırdı. “Şu an ailesini bulsan onun kaçmasına yardımcı olur muydun?” Hatice sustu. Ailesini araştırmıştı, bulamamıştı. Bulsa onu bu evden kaçırırdı, bundan emindi.
“Baba lütfen. Kıza yeteri kadar eziyet çektirdin. Ben yanımda götüreyim. Bekir kalsın. Sen Bekir’i daha kontrollü şekilde yetiştirirsin. Kübra onun dikkatini de dağıtmaz.” Hatice hayatı boyunca ilk kez Bekir’den çok Kübra için endişeleniyordu. Haldun birkaç saniye sessizce onun söylediklerini düşünmeye başladı.
“Kübra onun dengesini bozuyor. Neden gitmesine izin vereyim ki?” Hatice’nin omuzları çökerken tuttuğu nefesini serbest bıraktı. Ne Bekir’i ne de Kübra’yı bu evden çıkartıp yanında götüremiyordu.
“Niye yapıyorsun bunu? Sana itaat eden birini istiyorsan ederim. Yıllarca etmedim mi? Bekir’i daha ne kadar kontrolden çıksın diye zorlayacaksın? Ben dediklerini yaparım. Burada kalayım. Bekir gitsin.”
“Burada kalamazsın.” Haldun kalemini bırakırken oturduğu yerden kalktı. “Daha Yusuf yeni ölmüşken ve onun yerine geçecek Melih’i bulmuşken hata yapmana izin vermeyeceğim.” Hatice, Melih’in ismini duyduğunda kaşlarını çattı. “Aptal bir adam mıyım Hatice? Ben görmüyor muyum sanıyorsun?”
“Neyi?”
“Melih’i öldürtme bana. Ondan daha iyisini bulamazsam bile bunu yapmaktan çekinmem. Hayal dünyasından çık. Bu evde altımda çalışan kimseyle olmanıza izin vermeyeceğimi bilmiyor musun?”
“Öyle bir şey yok.” Hatice’nin sesi titremişti. “Melih’e karşı hiçbir şey hissetmiyorum baba. O da bana hissetmiyor.”
“İyi haber. Onu da öldürmek zorunda değilim o halde. Git Bekir’le vedalaş. Akşam uçağın var.” Hatice gönderilmesinin asıl nedenini daha iyi anlıyordu. Yalnızca Bekir değil, onu da cezalandırıyordu babası.
“Baba…Bekir-” Haldun’un sert bakışlarıyla sustu. Arkasını dönmeden önce yavaşça yutkundu. “Eğer kardeşimin başına bir şey gelirse ve buna engel olmazsan o zaman annemin kızı olduğumu anlarsın.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Seni tehdit ediyorum.” Çenesini dikleştirdi. “Beni buradan gönderdiğin için pişman olacaksın.”
“Nasıl olacağım?” Hatice buna cevap vermeden odadan çıktı. Koridoru geçip giderken bahçeye nasıl çıktığını bile bilmiyordu. Korumalardan en uzak köşeye gittiğinde ciğerleri yanıyordu. Ceplerini aradığında ilacını unuttuğunu fark etmesi birkaç saniyesini aldı.
“Al.” Başını çevirdiğinde Melih’i gördü, elinde ilacı vardı. Ona yaklaştığını fark edememişti. Elindeki ilacı alıp dudaklarına yasladı ve derin bir soluk aldı. Bunu yaparken omzuna bırakılan ceketin sıcaklığıyla birkaç saniye sessizce kaskatı kesildi.
“Nereye gideceksin?” Melih konuştuğunda bakışlarını onun tersi istikamete çevirdi, gözlerinin sulanışına engel olmaya çalışmaktı amacı.
“İtalya.” Babası en azından nereye gideceğini sormuştu. Onun gideceği ülkeyi kendisinin seçmesi rahatlatıcıydı. En azından Hatice sürgün edilirken hayatı boyunca yaşamak istediği ülkelerden birine gidiyordu. Kendini bu şekilde rahatlatarak kaygılarını hafifletiyordu.
“İyi seçim.” Bakışları Melih’e çevrildiğinde ona da en az babasına öfkelendiği kadar öfkeleniyordu. “Sinirlisin.”
“Olmamalı mıyım? Hayatımda hiçbir şeyi kontrol edemiyorum. Muhtemelen Bekir babamın hırsının ve aptallığını kurbanı olacak. Kübra’yı da öldürecekler. Sen zaten onların köpekliğini yapıyorsun. Ben hiçbir şeyi değiştiremiyorum.” Nefes alırken yanağından süzülecek olan yaşları hızla sildi.
“İtalya’ya git. Boş ver burayı.”
“Söylemesi kolay. Gitmek istemiyorum.” Sesi çatırdarken başını eğdi. “Ben gidersem Bekir kontrolden çıkacak. Babamı tanıyorum. Kübra’nın şeytanı yapacak onu.” Melih kaşlarını çattı. Hatice derin bir soluk aldı.
“Kübra için endişeleniyorsun.”
“Tabi ki endişeleniyorum. Senin yaptığın gibi onu kaçıramam çünkü ilaç olmadan öleceğini biliyorum. Ailesini bulamıyorum.” Babasının odasını karıştırmıştı ancak hiçbir bilgi bulamadan eli boş ayrılmıştı. Kübra’nın ailesini babasına çaktırmadan araması onu zorluyordu. Belki de cezasının sebebi Hatice’nin gizli kapaklı yaptığı işlerdi. Babasının daima dolaylı cümlelerle konuşmasına sinir oluyor, bu özelliği yüzünden onun neyi neden yaptığını anlamlandıramıyordu.
“İşe yaradığım tek şey Bekir’i ondan uzak tutmaktı. Artık onu yapmayacak kadar uzakta olacağım. Bekir’i durduramadığım için ona eziyet çektirecek.” Artık kardeşinin babası gibi olmayacağının hayalini kurmak içinden gelmiyordu. Son bir çaresizlikle onu yanında götürmenin herkese iyi geleceğini ummaktan başka yolu yoktu.
“Bekir konusunda endişelenme. Kübra’ya yaklaşmasına izin vermem.” Hatice, Melih’in yüzündeki netlikle duraksadı. Sesi her şeyi yapabilecek o tehlikeli tonlamadaydı. “Onu burada olduğum sürece öldürmem de.” Kaşları çatılırken elindeki ilacı Melih’in avucuna bıraktı. Onun sesindeki tehdidi algılayabilmişti.
“Kardeşimi öldürürsen, seni öldürmek için an kollarım Melih. Kime çalışıyorsun bilmiyorum ama kardeşime dokunursan senin canını yakarım Melih.” Melih’in yüzündeki keyifli ifadeye yumruk atmak istiyordu. Evdeki tüm korumalar Hatice’den çekinirken Melih asla onu ciddiye bile almıyordu. Bu Hatice’yi delirtiyordu.
“Merak ettiğim ne biliyor musun?” Melih hafifçe eğildiğinde Hatice geri adım atmayı reddederek çenesini dikleştirdi. “Niye babana bir şey söylemediğini merak ediyorum. Kübra’yı kaçırmayı denediğimi biliyorsun. Şahit oldun. Niye hala baban öğrenmedi?” Birilerinin Kübra’yı kurtarmaya gelişinden memnundu. İçten içe babasına karşı savaş açamayacak kadar kendisini güçsüz görse de ona savaş açabilecek birilerinin varlığını gizlemek iyi gelmişti.
Babasının kaybetmesini istiyordu içten içe. Kendine itiraf edemiyordu.
“Yoksa baban seni dinlemez mi? Dediklerini umursamaz mı?” Hatice, Melih’in acımasız sesiyle yavaşça yutkundu. Melih’le aralarındaki öfke dolu konuşmanın kaynağını ikisi de bilmiyordu. Birbirlerinin canını yakmaya devam edip duruyorlardı.
“Babam daima sözlerime kulak verir.” Sesi sandığından çok daha fazla kendinden emin çıkmıştı dudaklarından.
“O zaman seni niye bir çöpmüş gibi atıyor bu evden?” Hatice bir adım gerilirken irkilişine engel olamadı. “Etrafındakileri kandırabilirsin, ben yemem.” Hatice daha fazla onun yanında durmak istemiyordu. Bahçede ilerlerken titreyen ellerini birbirine kenetledi.
En çok babasından mı yoksa Melih’ten mi nefret ediyor olduğunu düşünürken bakışları evin köşesindeki ağaç kavuğuna saklanmış Kübra’yı buldu. Bunu yaptığına defalarca kez şahit olmuştu Hatice. Birilerinden saklandığı için değildi, dışarıda kimsenin onu rahatsız etmemesi adına gizlendiğini biliyordu.
“Karanbey.” Omzunun üzerinden baktı Melih’e.
“Ne?”
“Onu bu evden çıkartıp zarar görmemesini sağlayacak bir tek o var.” Hatice çenesiyle Kübra’yı işaret etti. “Sen babama benziyorsun, hangi amaçla onu buradan çıkartmak istiyorsun bilmiyorum. Amacın ona zarar verecek. Karanbey, kardeşinden başka kimseyi umursamaz. Bu yüzden onu manipüle etmen lazım.”
“Bilmediklerin var Hatice.” Hatice derin bir nefes aldı.
“Bilmediklerimi bir tarafına sok. Artık bıktım sizden.” Melih gözlerini kıstığında Hatice bir kez daha Kübra’yı işaret etti. “Onu çocukken hapsettiler buraya. Daha fazla hapsedilmesini istemiyorum.”
“Babanla konuş o zaman.” Melih, Hatice’nin bakışlarındaki öfkeli parıltıyı görmek için onu kışkırtmaktan zevk alıyordu.
“Siktir git, Melih. Bir kez olsun bana laf atmadan kulaklarını aç ve dinle. Babamın da canı cehenneme senin de.” Sakinleşmek için derin bir solu aldı ama işe yaramadan ciğeri tekrar nefes için yanmaya başladı. Melih’in avucundaki ilacını uzanıp aldı ve dudaklarına yaslarken ters ters bakmayı ihmal etmedi. İlaç ciğerlerindeki yangını hafifletirken birkaç saniye konuşmadan derin soluk alıp vermeye devam etti.
“Hatice.” Melih gardını indirip endişeyle ona yaklaştığında birkaç adım geriledi.
“Hepiniz hayatınıza giren kadınların canını yakmaktan da canı yanarken görmezden gelmekten de vazgeçmeyeceksiniz.” Melih’in yüzündeki ifade bir anlığına acıyla çevrelendiğinde Hatice başını kaldırdı.
“Hepiniz yakıp yıktıklarınızı umursamadan hedefe ulaşırken o bunu yapmayacak. Kübra’yı korurken zarar vermeyecek bir tek o var.” Gitmeden önce yapabileceği son yardım buydu. Bekir’i veya babasını öldürecek cesareti yoktu. Kübra’nın ailesini bulabilecek gücü de. Sessizce bu evde onun acılarını görmekten başka bir yolu olmamıştı, giderken aynı sessizlikte gitmekle ilgilenmiyordu.
“Az önce babanın düşmanını kullanarak onun tutsağını çıkarmam için tavsiye mi verdin?” Hatice bir kez daha Kübra’ya baktı. Buraya geldiği zamanı unutmuyordu, etraftaki eşyaları dağıtıp birden fazla korumanın kafasını yaracak vazoları fırlatmıştı. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen bitmek bilmez bir azimle kaçmaktan vazgeçmeyişinden hoşlanıyordu Hatice. Artık kaçmadığı veya hapsedilmediği bir hayatı almasını istiyordu.
Kendinden yaşça küçük ve tutunacak hiçbir şeyi olmayan Kübra’ya yapılanları görmezden gelmiyordu, gelemezdi de. Sadece Bekir’e olan sevgisi yabancı bir kız çocuğuna duyduğu sevgiden çok daha fazlaydı.
“Bana yardım ederek babana ihanet ediyorsun Hatice.” Son kez Melih’e döndü. Babasına itaat etmesi de ihanet edişi de bir anlam ifade etmiyordu. Görebiliyordu. Bekir’in onca hatasına rağmen hala babasının yanı başında kalışı bu yüzdendi. Bekir’i adam etmek için bile Hatice’nin hayatını yapa yalnızlaştıracak kadar ataerkil kafadaydı babası. Bundan sıkılmıştı.
“Sana yardım ettiğimi kim söyledi? Biz seninle asla aynı tarafta değiliz.” Arkasını döndü ve duraksamadan eve yöneldi.
KÜBRA
Geçmiş
“Volk!” Saklandığım ağaç kovuğunda kıkırdarken beni arayan takım giymiş adamı göz ucuyla takip ediyordum. Kızgındı ve sarıya çalan kahverengimsi saçlarını rüzgârda savruluyordu. “Saklambaç oynamandan nefret ediyorum. Çık ortaya.” Derin bir soluk alırken etrafına bakındı. Beni bulamıyordu. Bu çok eğlenceliydi.
“Gitmeliyiz Val. Oyunun zamanı değil.” Bana doğru döndüğünde beni fark etmiş olacak ki dudakları kıvrıldı. Bundan nefret ediyordum. Hemen buluyordu beni.
“Gözlerin sihirli.” Saklandığım yerden çıktığımda ellerini iki yanına yaslayıp göz kırptı. “Ondan değil. Ben daima seni bulurum. Bu yüzden.” Onun tam karşısında durduğumda yanaklarıma dokundu. “Hasta olacaksın. Haber vermeden çıkmışsın bir de.”
“Evde hapsediliyormuşum gibi hissediyorum R. Orman temiz hava ve özgürlük anlamına geliyor. Sıkıldım evde oturmaktan.” R boynuna sardığı atkıyı çekiştirip çıkardı ve kulaklarımı örtecek şekilde boynuma doladı.
“Biraz daha sık dişini. Sen abine güvenmiyor musun? Burada güvende olmalısın.”
“Dadıma göre babamın kızı olduğum için büyük dede onu aileden atacakmış. Ortaya çıkarsam babamı kovacaklar mı?” Babamı yılda bir kez görebiliyordum. Aileden atılırsa bana kızardı ve bir daha gelmezdi. Ailesini seviyordu, annem hep bundan bahsedip dururdu.
“Babamı bilmem ama ben en az onlar kadar güçlü olacağım ve seni koluma takıp kardeşim olduğunu duyuracağım.” Dudaklarım kıvrıldığında kolunu omzuma sarıp ormanda yürümemizi sağladı. “O zaman saklanman gerekmeyecek.”
“Saklansam da beni bulacaksın. Beklerim ben.”
“Saklanmayacaksın. Çünkü herkes seni görünce saklanacak. Sende çeneni dikleştirip meydan okuyacaksın seni istemeyen her bir Bratva üyesine.” Bundan hoşlanmıştım. “Yine de saklanırsan seni bulurum, Val.”
“Beni bulamayacağın gizli bir yer bulacağım. O zaman bulamayacaksın.” R. ters ters baktığında kıkırdadım. “Şaka yaptım R. Beni her zaman bulursun sen.”
“Tabi ki bulurum. Yine de sen saklanma. Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım ve asla saklanman gerekmeyecek.”
Günümüz
Ciğerlerimi donduran soğuk havaya minnettardım. Gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Biriyle saklambaç oynadığım ve beni daima bulacağını söyleyen abim olduğunu iddia eden birini anımsamıştım. Konuşmalar zihnimde bölük börcüktü. Yine sarı saçları anımsıyordum.
Benim bir abim vardı. Bir şeyden beni saklayan ve korkan biriydi. Ne olduğunu hatırlayamıyordum. Bedenim titriyordu ve bu soğuktan değildi.
Val. Bir ismin kısaltışı gibi görünüyordu. Böyle başlayan isimleri araştırıp durmuştum. Valentina, Valerie, Valeria, Valery, Valencia, Vales… Hiçbiri bana yakın hissettirmemişti. Bana ait değiller gibiydi.
İki gündür uykuya daldığım her bir an geçmiş anılarla boğuluyordum. Her şeyi net hatırlamış olsam bu kadar yarım hissetmeyecek, belki de hatırlayamadıklarımı hatırlamak için zihnim hafifleyecekti. Parça parça anımsadıklarım bana hiçbir şey katmıyor, tersine düşüncelere boğulmama neden oluyordu. Bu düşünceler de varsayımlarla bezenmiş anlardan öteye gitmiyordu.
Bo, her huzursuz olduğumda yaptığı gibi ayaklarımın dibinde kıvrılmıştı. Huzursuzluğumu daima hissediyordu. Huzursuz olmamalıydım çünkü bana eziyet çeken adamdan kurtulmuştum. Bekir ölmüştü. O kadar rahatlamıştım ki zihnimde bir kapı aralanmıştı. Anılarımı hatırlamakta engel olan adam yok olmuş gibiydi.
Birinin öldüğüne sevinmem normal değildi. Yine de kâbusum olandan kurtulduğuma seviniyordum. İki gündür omuzlarımdan o kadar büyük bir yük kalkmıştı ki sarhoş gibiydim. Sanki Bekir’in ölüsü geçmiş on dört yılımı bana geri vermişti. Hatta daha öncesine ait anılarım parça parça zihnime akın etmişti.
Bir abim vardı. Onunla saklambaç oynadığımı, ağacın tepesinden inmeme yardım edişini, tahta kılıçlarla yalandan dövüşlerimizi, dizilmiş şişelere silah doğrultup beni çalıştırdığını…Garip bir şekilde buraya gelmeden önce anımsadığım net olmayan anılarımın çoğu abim olduğunu hissettiğim biriyle yaşamıştım. Başka biri yoktu. Yalnız R dediğim her kimse o vardı.
Bekir öldü.
Zihnim aynı cümleyi tekrarlarken elimi göğsümün üzerine yaslayıp gözlerimi kapattım.
Melih bana Bekir’i öldüreceğini söylemişti, yapmıştı. Ona ömrüm boyunca minnettar olacaktım.
Zihnimde dönen düşünceler başımı ağrıtıyor ve enerjimi sömürüyordu. Hatice’yi merak ediyordum. Onun tek varlığı kardeşiydi ve şimdi varlığı yok olmuştu. Nasıl başa çıkıyor olduğunu düşünüp duruyordum. İçten içe Enrico’dan intikam alacağını bilsem de bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum.
Melih ve Hatice birbirlerinden hoşlanan ama asla birbirlerine adım atmamış iki kişiydiler. Şimdi adım atsalar bile aralarında artık uçurum vardı. Hatice asla onu affetmezdi. Melih’te asla yaptığı bir şeyden pişman olacak biri değildi. İkisinden biri yok olana kadar savaşacaklardı. Hatice asla Bekir, hak etti demeyecekti. Bu yüzden kendisini yakıp kül edene kadar Enrico’nun canını yakmak isteyecekti. Yanacak yine kendisi olacaktı.
“Buradasın.” Hakan yanımdaki basamağa oturduğunda gözleri uykudan yeni kalkmış gibi şişikti. Omzuma örtündüğüm örtünün bir kenarını kaldırıp onun omzuna attığımda yakınlaştı. Onu uyandırmadan sessizce inmiştim aşağı. Yatakta dönüp durduğumda bunu hissederek uyanıyordu ve benim gibi uykuları kaçsın istemiyordum.
“Düşüncelisin.” Başımı halsizce salladım. İki gündür deliksiz uyku yerine saçma sapan bir uyku düzeninde yarı uyuklarcasına geçiriyordum zamanımı. Rahat bir uyku çekmek niye bu kadar zordu ki? Ondan kurtulmuştum artık.
“Zihnimdeki düşünceleri susturan bir düğme falan icat etmeliler. Çok gürültülüler.” Başımı göğsüne yasladığımda kolu omzuma sarındı. Gökyüzündeki yıldızlara bakarken Hakan’ın güven dolu kollarının tadını çıkardım.
“Anlat bana.” Neyi anlatacaktım ki? Anlatmak için çok yorgun hissediyordum.
“Neden evlilik boyunca konuşan ben, dinleyen sen olduğunu daha iyi anlıyorum.” Başımı kaldırdığımda gözlerine baktım. “Hilecisin Hakan. Anlatmak, dinlemekten daha zor. Bu yüzden şartın buydu, değil mi?” Dudakları kıvrılırken başımı eğdi ve çenesini başımın üzerine yasladı. “Konuşmak ve anlatmak çok zor.” Sesim sonlara doğru mızmızlanırcasına çıktı. “Kendimin bile hazmedemediği duyguları ifade etmek çok yorucu.”
“Baştan verilen sözler geri alınmaz.”
“Hilecisin.” Sesimdeki mızmızlık dudakları alnıma dokundurmasına neden oldu.
“Hileci olsam da seninim.” Bundan memnundum.
“Bekir öldür ya.” Onaylayan bir mırıltı çıkarttı. “Haldun delirip ya aileme haber verirse?” Endişelerimden biri de buydu. Ailemi hatırlamak hapsedilmediğim anılarımı hatırlamak demekti. Onları hatırladıktan sonra gitmek istemiyordum. Burada Hakan’la bir ömür kalabilirdim. Ama yine de ailemin kim olduğunu ve gücünün neye yettiğini bilmemek tedirgin ediyordu.
“Oturup kahve içeriz ailenle.” Dedi hafifçe alaylı bir tonlamada. “Bence beni severler.” Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda sesindeki alaya rağmen bakışlarında titrek bir korku seçebildim.
“Sevmezlerse de onları reddederim.” Bakışlarını eğdi.
“Ya seni götürmek isterlerse? Diyelim ki onlar benden daha güçlüler ve seni götürmek istediler. Buna engel olamadım. Ne yapardın?” Bu kaygılandığım bir ihtimaldi.
“Bilmem. Senden daha güçlülerse onların elinden o gücü almak için giderdim ve güçlenip geri gelirdim.”
“Gidemezsin.” Sertçe bakarken kaşlarını çattı. “Güç müç sikimde değil.”
“Sen bu aralar fazla küfrediyorsun. Faruk seni kötü etkiliyor.” Cık cıkladım. “Hem burada beyin fırtınası yapıyoruz. Diyelim ki senden güçlü bir ailem var, ki hiç sanmıyorum benim kocam daima en güçlüsü.” Kıkırdadığımda bakışları yumuşadı.
“Bende insanım kadın. Gücüm herkese yetmez.”
“Olsun. Sen aklına koyduğun her şeyi başarırsın çünkü senin inanılmaz bir gücün var ve sevgin de var.” Geçen izlediğim videodaki çocuğu taklit ettiğimde Hakan’ın dudaklarındaki gülüş genişledi.
“Faruk’un kötü etkisi altındasın. Onun attığı videoları izleme. Bir Faruk daha kaldıramam.” Hafifçe gülerken bakışlarımı gökyüzüne çevirip iç çektim. Faruk bu evdeki neşe kaynağıydı.
“Ailem senden güçlüyse ne olmuş ki? Onlarla konuşurum beni seninle bırakıp giderler.” Hakan konuşmadan çenesini başıma yaslayıp iç çekti.
Sessizce gecenin ayazında otururken ikimizde düşüncelere daldık. Toplantıdan sonra Hakan’da en az benim kadar düşünceleriyle savaşıyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu bilmiyorum ama sürekli elinde dosyalarla ofisine kaçıyor, saatlerce çıkmıyordu. Bu sefer ne Douglas ne de Faruk’u yanına çağırıyordu. Bir derdi vardı ve yine bir başına çözmek için bir yol arıyor gibiydi.
“Bir sorun mu var? Meksikalılarla alakalı.” Belki de babası yine canını sıkacak bir tuzak kurmuştu ve işin içinden çıkamıyordu, bilmiyordum.
“Nereden çıkarttın ki?”
“Toplantıya Meksikalılar geldiğinden beri düşüncelere daldın sende. Bekir’in öldüğüne üzülmediğini varsayıyorum. Geriye kartellerle yaşanan gerginlik kalıyor gibi.” Sessiz kaldı. Bazen yalan söylememek için sustuğum zamanki gibi rahatsız edici bir sessizlikti.
“Onlarda var tabi.”
“Özkan hala konuşmadı mı?” Onaylayan bir ses çıkartırken kollarını sıkıp içine hapsolmama neden oldu.
“Ferhat’ın liderliğini yaptığı ilk toplantıda başka bir liderin oğlu öldürüldü. Enrico’yla tüm anlaşmaları iptal etmek isteyenler kadar onu haklı bulanlar da var. Ferhat, Özkan’dan önce masayı sakinleştirmesi gerekiyor.” İç çekti. Her şey üst üste geliyordu.
“Bir insanın hem ölüsü hem dirisi nasıl sorun yaratabilir?” Bekir’in varlığı başlı başına bir sorundu. Ölmesi bile insanlara zarar veriyor ve içinden çıkmaz sorunlara neden oluyordu.
“Gecenin bir vakti bunları konuşmayalım.” Kollarındaki bedenime daha sıkı sarıldı. Hakan’daki yeni özellikten biri de buydu. Boş bulduğu anlarda gelip sıkıca sarılıyordu. Sanki onu bırakmamı istemiyormuş gibi beklenmedik anlarda yaşanan sarılmalardı bu.
“O toplantıda başka ne oldu?” Sessizlik. “Yoksa cidden Bekir’in öldüğüne mi üzüldün?” Gözlerimi kısıp başımı kaydırdım ve yalandan bir şüpheyle yüzüne baktım. “Yoksa sende mi hainsin. Kocama ihanet mi ediyorsun?”
“Kendimi patlatmak için Bekir’le anlaşıp anlaşmadığımı mı soruyorsun?” Yalandan ciddiyetle başımı salladım. Suratını buruşturdu. “Lanet olsun yakalandım.” Sesi her an gülecekmiş gibi alay doluydu. “Lütfen Karanbey’e söyleme beni.”
“Senin suyun ısındı Karanbey. Kafanı kurcalayanları öğrenmem mümkün mü?”
“Belki.” Gözleri ağır ağır yüzümü seyretti. “Belki de hiçbir şey söylemeden seni omzuma atıp kaçırmalıyım.”
“Barbarlar gibi.” Cık cıkladım. “Hiç senin gibi bir beyefendiye yakışmıyor.” Kaşlarını hafifçe yukarı kaldırdı. “Ne oldu centilmenliğine?”
“Bilmem farkında mısın? Ben mafyayım. Centilmen olmak doğama aykırı.” Hayatıma girdiğinden beri bana centilmen davranmıştı.
“Tamam bende mafya karısıyım. Centilmen olan bir kocam var.” Dudakları hafifçe kıvrıldı. Gözlerindeki o düşünceli ruh hali silinmiş, keyifli parıldayışa bırakmıştı.
“Tanıştığımız ilk gün boğazına bıçak yaslamak mı beyefendilik? Centilmenlik anlayışını gözden geçirmelisin.” Duraksadım. Bence çok tatlı bir hareketti.
Ruh hastasısın Kübra.
“Beni görünce bıçağı indirmiştin. Bence çok tatlıydı o zaman bakışların. Beyefendi gibi davranmıştın.” O gün ödümü koparmıştı. Muhtemelen korkunca yükselen o cesaretim olmasa bayılabilirdim.
“Senin tahtaların eksik. Normal değilsin Karım.” Gözlerimi kıstım. Benim tahtam yoktu ki.
“Normal olsaydım muhtemelen babanın teklifini kabul edip seni kandırırdım.”
“Hiç şansın yok.” Kollarını daha da sıktı. “Buna izin vermezdim.” Yüzünü yaklaştırdığında gözlerimi kapattım. Dudakları sırayla göz kapaklarıma değdi. “Normal bir kadın olsan da zekisin. Babama asla inanmazdın, itaat etmeyecek kadar özgür bir kadınsın.”
İtaat etmeyecek kadar özgür bir kadınsın.
Beni hapseden ve tüm benliğimi silen adamın oğlu ölmüştü. Bekir’den kurtulmuştum ve onun ölümü bile kafesimi kırmış içindeki o kuşu özgürlüğe kavuşturmuştu. Özgürlüğüm Hakan tarafından hediye edilmişti. Yine de zihnimdeki tutsaklık Çetinlere aitti. Bekir’le o da son bulmuş gibiydi.
“Sessizleştin yine.” Gözlerimi aralayıp derince nefes aldım.
“Zihnimdeki tutsak kafesim kırıldı. Artık…Düşüncelerim daha özgürleşmiş gibi hissediyorum.” Etrafa baktım. Dolaşan korumalar, ayak ucumda yatmış ve daima yalnız kalmamı engelleyen Bo, kollarını sıkıca bana dolamış bu adam…Her şey artık yerli yerindeydi.
“Ailemi buldum.” Bakışlarımı ona çevirdiğim, düşünceli ifadesi geri gelmiş ve bakışları etrafta geziniyordu.
Sorununun ne olduğunu bilmesem de bunu Douglas’a da Faruk’a da anlatamayacak kadar boğuluyor olduğunu görebiliyordum. Onu zorlamazsam anlatmayacaktı. Yine omuzlarındaki yükleri yalnız taşıyacaktı.
“Hadi hava soğuk, içeri girelim.” derken oturduğum basamaktan kalkıp elimi ona uzattım. Parmaklarımızı kenetlerken ıslık çaldı. Bo başını kaldırınca başını sallayıp tekrar ıslık çaldı ve Bo arka bahçeye giderek gözden kayboldu. “Şimdi gidebiliriz.” Peşimden içeri gelirken bakışları etraftaki korumalarda gezindi son kez.
“Karanbey, hadi dosyalarını getir.” İçeri girdiğimizde kaskatı kesildi. Omzumdaki örtüyü koltuğa bırakırken kaşlarımı yukarı kaldırdım. “Yemin ederim tahtında gözüm yok. Uykum yok ve işinde takıldığın ne varsa dinleyip başka pencereden bakman için sana yardımcı olmak istiyorum.”
“Gecenin bir vakti iş mi konuşacağız?”
“Gecenin bir vakti ne yapılır?” Dudaklarındaki sırıtış genişlediğinde bakışları ağır ağır yüzümde gezinmeye başladı. Terbiyesiz adam. “Dosyaları getir hemen.” Sert tonlamada konuştuğumda başını sallayıp gülüşünü genişletti.
“Emredersin Karım.” Hakan merdivenlere yöneldiğinde mutfağa girdim. Hakan’ın içtiği gibi kahveyi yaparken birer bardak doldurup içeri geçtim.
“Kahve yaptım.” Hakan dosyayı orta sehpaya bırakırken tepsiyi uzattım. Üzerindeki bardakları alıp sehpaya bıraktı. Tepsiyi mutfağa bırakıp geri döndüğümde sağındaki boşluğa yerleştim.
“Kahve mi içeceksin?” Başımı onaylarcasına sallarken kahveyi yudumladım. Acıydı, zehir gibiydi. Yine de Hakan’ın sinirini ve çok düşünmesini silip bitiren ilaçmış gibi tükettiği bu kahveye ihtiyacım vardı.
“Bekir ölünce rahatlarsın sanıyordum.” Bardağı sehpaya bırakırken bakışlarımı kahvede tutmaya devam ettim. Hissettiklerimi anlatacak kelimeleri bulamıyordum. “Gözlerini görebilir miyim?” Sesindeki isteğe boyun eğerken buldum kendimi. Başımı kaldırdığımda zihnimdeki düşünceler sustu ve kelimelerim onunla toparlandı.
Bana Bekir’in haberini getirdiğinde inanmak istememiştim. Haldun, oğlunun ölümüne izin vermezdi. Hatice onun yerine ölmek için gönüllü olurdu. Bekir ölemezmiş gibi gelirdi. Şimdiyse o toprağın altındaydı, karanlıktı ve kapalıydı. Bunun için sevinmemeliydim, beni hapsetmelerinin karşılığıymış gibi hissettiriyordu. Yaşayacakları hiçbir şey bana yaşattıklarının bedeli olamazdı gerçi.
“Rahatladım.” Yıllarca bana ceza verip karanlık ve kapalı bir yerde durmamı sağlayan Bekir, artık toprağın altında hapsolmuştu.
“İki gündür hiç öyle görünmüyorsun.” Kucağıma bıraktığım ellerimi birbirine kenetlerken yavaşça yutkundum.
“Birinin ölümüne sevinmek…Kötü hissetmemi sağlıyor.” İç çektiğimde yine o suçluluk duygusu beni ele geçirdi.
“Seni on dört yıl hapseden adamın oğlu öldü. Canını yakması için oğlunu manipüle eden Haldun’un oğlu öldü. Seni aç bırakan herif geberdi.” Tüm bunları biliyordum. Zihnim haykırırcasına tekrar ediyordu bunu.
“Biliyorum. Yine de” Elimi göğsümün ortasına yasladım. “Kalbim sıkışıyor, vicdanım durmadan nefesimi kesiyor. Bekir öldü, çok rahatladım. Ama aklıma Hatice geliyor.” Duraksadığımda tek kelime etmedi. Derin bir soluk alırken bakışlarımızı ayırdım. “Hatice’nin sahip olduğu tek şey, Bekir’di. Bana cehennem olmuş adam onun nefes aldığı tek nedeniydi.” Buna anlam verememiştim. Hatice bir şekilde o evde Bekir’i benden uzak tutmanın yollarını bulmaya çalışmıştı. Bekir’i zapt edememek onun suçu değil, Haldun’undu. Hatice diğer ikisi kadar eziyet çektirmemişti bana. Bu yüzden onun kaybına üzülmeden edemiyordum.
Üzüldüğüm kişi Hatice’nin kendisiydi.
“Enrico bunu yaptığı için memnunum. Yine de böyle göstere göstere yapması…Hatice onun canını yakmak için ayaklanacak.” En son da kendisinin sonunu getirecekti.
“Hatice onu seviyor.” Başımı onaylarcasına salladım. “O zaman intikamı aşkından öteye geçmez.” Derin bir soluk alırken Hakan sustu. Yanılıyordu. İntikamı aşkını geçecekti. O bir Çetin’di. Onları yakından tanıyacak uzun bir zamanım olmuştu. Canları yandığında bencilleşirlerdi. Yanlışın veya doğrunun ne olduğu önemli olmazdı. Önemli olan yalnızca canlarının yanışı olur, bunun bedelini ödetmek isterlerdi. Hatice de bir Çetin’di ve canı olmuş kardeşinin canını alan Melih’i rahat bırakmayacaktı.
Belki de asıl tedirginliğim Melih’in başına bir işin gelmesineydi.
“İkisinin ortak özelliği ne biliyor musun? Onlar sevdi mi yakarak yıkarak severler. O ikisi birbirlerine ne zaman o sevgi dolu bakışla baksa ertesi gün ikisinden birinin canı sıkılırdı. Hatice ağlardı, Melih öfkelenirdi. İkisi birbirinden nefret etmeye neden yokken bile bu kadar birbirlerini kırıyorsa intikam almak istediklerinde yapabileceklerini hayal etmesi sana kalmış. Hatice, Enrico ölene kadar…Pardon. Kendi sonunu getirene kadar savaşacak.”
Melih geri adım atmayacaktı. Asla Bekir’i öldürdüğüne pişman olmayacaktı ve Hatice’ye bunu söyleyerek göstermekten vazgeçmeyecekti.
“Bekir’in sorunlu biri olduğunu bile bile niye bu kadar onun arkasında anlayamıyorum.” Hakan kaşlarını çatarak düşüncelere dalmıştı. Bununla ilgili Medine abladan duyduğum bir olay vardı. Ne kadarı gerçekti bilmiyordum ve anımsadığım kadarını anlatmak için dudaklarımı araladım.
“Bekir’in annesi Rus birine kaçtı haberlerini duydun mu?” Başını onaylarcasına salladı. “Bekir’in değil, Hatice’nin annesi gitti. Bekir’in annesiymiş gibi yıllarca onu bu şekilde kamçıladı Haldun. Bekir’in annesi evdeki çalışanlardan biriymiş. Doğum yaptığı zaman Haldun onun hastaneye gitmesine izin vermemiş çünkü Hatice’nin annesi bir kez daha aldatıldığını öğrenirse onu terk edeceğini söylemiş.”
“Sonra?”
“Doğumda ölmüş. Tabi Hatice’nin annesi de bunu öğrenince delirmiş. Medine ablaya göre Hatice daha 6-7 yaşlarındaymış. Annesi, Bekir’i öldürme emri verdiğinde Hatice onu alıp evden kaçmış. Onu bulduklarında Bekir açlıktan ölmek üzereymiş. Hatice de sürekli hastalanan ve bağışıklığı düşen bir çocukluk geçirmeye başlamış. Hatice dışarıdan kaya gibi görünse de içten her an dağılacak kadar hasta.” Hatice’nin en ufak bir soğuk algınlığında yataklara düştüğü için sürekli dikkat ederdi. Bağışıklığını güçlendirmek için takviye ilaçlar ve vitaminleri doktor eşliğinde alıp dururdu. Sanki hasta olursa güçsüz olduğu düşünülecekmiş gibi sağlığına saplantılıydı.
“Hastalığı o kadar şiddetliymiş ki Hatice neredeyse ölecekmiş, tabi annesi ve Haldun onu çok sevdiğinden Bekir’in onunla kalmasına izin vermişler. Hatice’nin annesi izin verse de Bekir’i sevememiş, kabullenememiş de. Bekir’e bakmaya cesaret eden herkesi cezalandırınca ona bakan yalnız Hatice olmuş.” Hatice’nin bazen Bekir’i gördüğünde endişeden delirdiği zamanları anımsadım. Kırılgan camdan bebekti Bekir ve onu kırmaya çalışanlara bağırmaktan çekinmemişti. Koca koca adamlar, kardeşini düzgün koruyamadığı için Hatice tarafından azarlanmıştı.
“Kardeşini kendi çocuğu gibi büyüttü yani. Haldun, Bekir’i kanatları altına almadı mı? Rest çekmesi gerekmez mi?” Oralara hâkim değildim. “Hatice’nin bu kadar kardeşine bağımlı oluşu ve korumak isteyişi… Annesi gibi olmuş.” Bu yüzden üzülüyordum. Hatice kardeşini değil, beraber büyüdüğü çocukluğunu da kaybetti.
“Ben Hatice’nin annesini görmedim. Medine ablanın anlattığını biliyorum sadece. Neden buralardan gittiğini de Rus birine gerçekten kaçıp kaçmadığını da bilmiyorum.” Derin bir soluk alıp başımı sağa sola salladım. “Bekir’in ölmesine üzülmedim, o benim kabusumdu. Yine de Hatice’ye üzülüyorum. Bekir’i çekip çıkartamadı ve babasının elinde harap olmasına engel olamadı.” Bekir’in ölümü Hatice’yle ilgili unuttuklarımı hatırlatmıştı bana. Bana yardım ettiği anların birkaçı zihnime dolarken bazı boş anılarım yerli yerine oturmuştu.
Dizlerinin üzerine çöküp kardeşini kurtarmamı istediği zaman onun son çaresiydim. Melih gelmeden önce Bekir’e engel olmaya çalışan son çaremdi o. Bekir’in yaşattıkların veya Haldun’un gazabının bedelini Hatice’ye mi çektirecektim? O eve girdiğimde Hatice de reşit değildi ve kardeşi için çırpınan genç bir kadındı.
“Sanırım... Ne yapılırsa yapılsın insan kardeşinin ölümünün önüne geçemiyor.” Bakışlarımı kaldırdığımda kahvesini almak için uzandığını gördüm. Bakışları sehpadaki dosyalardaydı ve ağır ağır kahvesini yudumladı. Kardeşini işlerden uzak tutmuştu, korumak içindi. Hiçbir işe yaramamıştı. Bunun ağırlığını taşıyordu.
Başımı bir kez daha sağa sola salladım. Üzülmek artık doğru gelmiyordum. Hayır. Hayır. Hatice’ye üzülerek kendime eziyet çektirmem tam da Haldun’un isteyeceği bir zihinsel tutsaklığımdı.
Hatice’ye üzülen her bir zerrem eski ruh haline dönüştü. Hatice’nin kardeşi, Melih olmasaydı illaki biri tarafından öldürülecekti. Dünya bir pislikten temizlenmişse bununla ilgili kötü hissetmemeliydim.
“Dosyalara bakalım mı?” Hatice veya Bekir’i artık konuşmak istemiyordum. Hakan kahvesini sehpaya bırakırken dosyalardan birini açtı. Dosyanın içindeki fotoğrafları birer birer sehpaya dizmeye başladı.
Odaklan Kübra. Hakan’ın sorunları Bekir’in ölüsünden daha önemli.
“Bunlar kim?” Masadaki adamların neredeyse hepsi korkup kaçacağım tipteydiler. Haldun ve Ümit gibi tehditkâr, güvenilmez duruyorlardı. Hatta onlar, Türk mafyasının her bir üyesinden çok daha vahşi duruyorlardı.
“Meksika’daki karteller. Liderleri şu.” İşaret ettiği fotoğrafta tekin olmayan ve yolda görsem yolumu değiştireceğim bir adam vardı. Yüzünde en ufak mutluluk parçası bile yoktu. Boynundan kel kafasına kadar dövme yaptırmıştı.
“Karteller bölgelere ayrılsa da hepsini yöneten tek bir isim var.” Melih’in kartelleri anlattığı zamanlarda duyduğum isimlerden bazıları fotoğrafların üzerindekilerle uyuşuyordu. Hakan fotoğrafları aile isimlerine göre dizdi. Cortaz, Ruiz, Hermandez…
“Rafael Ruiz. Meksika’nın padişahı, lideri, babası…Aklına gelecek her türlü sıfata eş biri. Babamla çalışacak kadar kafayı yemiş olabilir. Eski toprak diyebileceğim tarzda bir adam. Oğlu…” Parmağını en az ilk fotoğraftaki adam kadar korkunç görünen bir yüzde çevirdi. Boynunda yatay bir yara izi vardı ve onun daha ürkütücü görünmesini sağlıyordu. “Fernando Ruiz.” Hakan her gösterdiği isimlerle ilgili bilgiler verirken bakışlarım Fernando’nun isminin yazılı olduğu fotoğraftaydı.
“Fernando babasının yönetiminden rahatsız. Yani söylentiler dolaşsa da babasına asla ihanet etmedi. Onu destekleyenler Ramirez ve Torres aileleri. Tabi dediğim gibi bazı söylentiler…Kartellerin haberi olmadan Rafael, Capo’luğa gözünü dikti. Her zaman açgözlü biri olmuştur. İki kuruş için tüm Meksika’yı yakacak kadar onursuz.”
“O zaman babanla Rafael arasındakiler, kartellerin hepsinin kabul ettiği bir anlaşma değil.” Bakışlarımı Hakan’a çevirdiğimde düşünceli bir şekilde başını salladı. “Baban gibi hesapsız kitapsız Capo’luğu indirmek mi istiyor?”
“Babam onları yem olarak kullanacak.” Ümit Karan’ı takdir ettiğim ilk ve son andı.
“Zekice. Saydığın isimlerden bazıları tanıdık geliyor ve Kartel üyelerinin en büyük sorunu fazla aceleciler. Plansız, programsız, pata küte yapıyorlar ne yapacaklarsa. Liderleri bu yüzden sürekli hata üzerine hata yapıyor.” Bakışlarımız kesiştiğinde kaşları havalandı. “Meksikalılar daima İtalyanların eline bakan bağımsız olamayan mafya gücüne sahiplerken Capo’luğu yönetemezler. Arka sokakları yönetmekte bile beceriksizken komple dünya ticaretini nasıl yönetecekler?” Sesimdeki küçümsemeye engel olamadım.
“Kartelleri iyi tanıyormuşsun gibi anlattın. Melih’le konuşuyor muydunuz bunları?” Bazen dışarıda olanları anlatırken kendi çıkarımlarımla olayları anlamlandırdığım oluyordu. “Melih sana anlatıyor muydu her şeyi?” Başımla onayladım. Başta nedenini anlamasam da gitmeden önce beni kardeşi gibi gördüğünü söylediği için artık emindim. Olurda ailemi bulursam veya bulamazsam, yine de o evden kurtulunca her şekilde bilgi sahibi olmamı istiyordu. Kendimi korumak için karanlığa yakın her bir aileyi önceden zihnime kazımak ve tetikte olmamı sağlıyordu. Kendince on dört yıllık boşluğu olabildiğince beni hazırlayarak doldurmaya çalışmıştı.
“Tabi ki. Onu dinlemeyi seviyordum. Dışarıdaki hayatı anlatıyordu ve bundan memnundum. Melih isimlerden ve bağlantılardan bahsederdi. İrlanda, Meksika, Sırp kartellerini konuşurdu. Sadece onlar da değil. Yunan, İtalyan, Rus mafyalarını anlatırdı. Hatta bir ara Yakuzalardan bile bahsetti.”
“Japon mafyası mı?” Sesindeki hayret dolu ifadeyle başımı onaylarcasına salladım. Konu karanlık dünya olduğunda Melih çenesi düşük birine dönüşür, durmadan anlatıp dururdu. Belki de Capo olduktan sonra kardeşini aramaya o kadar çok odaklanmıştı ki başarılarını veya öğrendiklerini anlatıp konuşarak rahatlayacağı ne zamanı ne de konuşacak birisi olmuştu.
“Yakuza onun işine hiç yaramaz ki. İtalya ile Japonya ortak noktada bile buluşamaz ki. Beni her seferinde şaşırtıyor.” Başını sağa sola salladı. Konu dağıldığı için kahvemi yudumlayıp bardağı hızla sehpanın köşesine bıraktım. Parmağımla Meksika Kartellerinin başı olan Rafael Ruiz’i işaret ettim.
“Baban onları Capo’luğu devirmek için mi kullanacak?” Nadia’yı istiyordu Ümit. Öldürmek için miydi yoksa canlı bir şekilde kullanacak hamlesi mi olacaktı, bilmiyordum. Yine de Melih’in kız kardeşini yıllardır arıyordu.
Birini öldürmek için yıllarca başka bir kız çocuğu hapsedilir miydi Kübra? Hiç mantıklı gelmiyordu. Capo’nun kız kardeşini bulup kalan tüm Lorusso ailesini öldürecek ve Meksika mafyasının tahta geçmeleri için kolaylık mı sağlayacaktı? Karteller için niye kendisini riske atsın ki? Hele ki Pakhan onunla ortakken niye Capo’ya kontrol edilemez Meksikalıları getirmek için çırpınıyordu?
“Ümit Karan’ı anlamıyorum.” Kaşlarım çatılırken iç çektim. “İtalyan mafyasıyla ne alıp veremediği var?” Uzanıp kahvemi yudumladım. Berbattı. Yine de zihnimi toparlamamı sağlıyordu. Bir süre sessizce kahveyi yarılarken Hakan kararsızca sehpadaki fotoğraflara bakmayı sürdürdü.
“Pakhan’ın ayağına basmış ve aslında kartelleri yem olarak kullanıp Capo’luğu devirdikten sonra kendisi lider olacak. Oradaki gücü de arkasına alınca Pakhan bir şey yapmayacak sanıyor.” Kaşlarım çatıldı. Aptalca bir plandı.
“Ümit Karan’ın Bratva dostluğuna ne oldu?” Melih’in nefret ederek bahsettiği en büyük lider Pakhan’dı. Aralarında var olan problemin ana nedenini bilmemekle beraber Pakhan’ın dostu da düşmanı da olmanın kolay olmadığını Melih’in anlattıklarından biliyordum. Ümit’in, ticaretin neredeyse ana hakimi olan Pakhan’ı kızdıracak ve bu yıllar süren ticaretten fazlası olan dostluğu bitirecek ne yaptığını anlayamıyordum. Ne yapmıştı da bunu mahvetmişti?
“Babam onlardan değerli bir şey çalmış.”
“Ruslar, Meksikalılar gibi değil. Onların mallarını mı çaldı? Ruslar intikamcıdır Hakan. Babanın çaldığı her neyse bunun bedelini tüm masaya bile ödetebilir.” Hatta sana ödetebilirlerdi. Korkuyla kalp atışlarım hızlanırken Hakan umursamazca elini salladı. “Ne aldı onlardan?” Hakan’ın bedeni kaskatı kesilirken bakışları beni buldu.
“O kadar değerli ki söyleyemem.” Ruslar için en önemli olan kandı. Capo’luk lider seçerken aileden birinin olması yeterli olurdu. Ruslarda durum farklıydı. Bratva dışında biriyle evlenmek yasaktı. Buna cüret edenler de aileden sürülürdü. Kanları önemliydi ve buna el süren herkes ölü olmayı göze alırdı.
“Baban ne çaldıysa yerine geri koyalım. O zaman öfkelenmeden durulurlar.” Hakan kaşlarını çattığında gözlerinde tehlikeli bir öfke belirdi. “Ver gitsin.”
“Asla.” Babasının yanında mı duracaktı? Bratva kurunun yanında yanan yaşa bakmazdı ki.
“Baban ne çaldı da Pakhan’a geri vermek yerine sessizce onun yanında duracaksın ki? Hakan, Melih onlardan bahsederken nefret ettiği kadar onlara bulaşmamaktan da bahsedip dururdu. Onlarla savaşmayacaksın, değil mi?” Göğsünü şişiren bir soluk aldığında bakışlarını sehpadaki fotoğraflara çevirdi.
“Ne çaldı? Söyle Hakan.”
“Seni.” Bakışları tekrar beni bulduğunda ciddi olduğunu görebiliyordum. “Babam Pakhan’ın torununu kaçırmış.” Kulaklarım uğuldarken nefes alışverişlerim hızlandı. Pakhan’ın torunu ben miydim?
Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.
Zihnimde aynı anda yankılanan erkek sesiyle gözlerimi sıkıca kapattım. Ona gördüğüm rüyayı anlatmamıştım ve şu an o gördüğümün rüya olmadığını, unuttuğum anlardan bir parça olduğunu daha iyi anlamıştım.
Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.
“Ben Bratva üyesi olamam. Pakhan’ın torunu hiç olamam.” Sesim çatırdarken boğazımda oluşan yumru giderek büyüdü. “Beni bulurlardı Hakan. Kan önce gelir.” Beni bulamamışlardı çünkü ben bir Nikolaeva değildim. Yanılıyordu.
Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.
Gözlerimi araladım. “Pakhan’ın ailesini görebilir miyim?” Benim ailem değillerdi, ailem Hakan’dı. Ellerim kontrolsüzce titrerken Hakan getirdiği ama açmadığı dosyayı araladı ve içinden fotoğrafları sırasıyla sehpadaki boş alanlara dizmeye başladı.
Fotoğrafların altında Meksika kartellerindeki gibi isimler vardı.
Maksim Nikolaeva, Pakhan’dı ve yüzündeki tüm kırışıklıklar yaşını gösteriyordu. Kır düşmüş saçları vardı, gözleri kopkoyu kahverengi ve kocamanlardı. Fotoğrafa bakarak bile aldığı canları tahmin ederken buluyordum kendimi. Yüzündeki tek bir duygu yoktu ve etrafını saran olumsuz enerjiyi aptal bir fotoğraftan bile hissedebiliyordum.
Fedor Nikolaeva, büyük torunuydu. Kulaklarımdaki uğultu artarken onun gözleri Pakhan’ınkinin aksine yemyeşildi, zehir saçıyordu. En az onunkiler kadar kötü enerji hissetmeme neden olmuştu.
Raskol Nikolaeva. Onun fotoğrafı diğerlerininki gibi kötü hissettirmek yerine bedenimdeki her bir kasın gevşemesine neden oldu. Kaşlarından birinde çizik vardı ve yüzünde en az diğerleri gibi somurtan ve hayattan nefret eden o huzursuzluk vardı. Gözleri Pakhan’ınkilerden bile daha yaşlı görünüyorlardı. Saçları tamamen kazıtılmıştı ve boynunda ne olduğunu anlayamadığım dövmeyi görebildim. Göğsümdeki baskı hafiflerken diğerlerinden daha uzun baktım ona. “Onunla ilgili ne biliyorsun?” Hakan’a bakamıyordum. Gözümü fotoğraftan ayırsam tekrar her şey silinecekmiş gibiydi.
“Hiçbir şey. Yıllar önce Pakhan tarafından ağır cezalandırılmış, nedeni belli değil. Babası infaz edildi ve onun işlerinin başına hapisten çıktıktan sonra girdi.
“Hapis mi?” Başımı kaldırdım.
“Kısa süreli hapisten sonra ev hapsine geçmiş. Pakhan fazlaca söz sahibi orada. Raskol’u Rusya’daki bir adaya kapattırmış.” Onu da mı hapsetmişlerdi? “İki kez onunla denk geldim. Capo görüşmelerinde... Pek konuşmaz ve güldüğünü hiç görmedim. Daima yaşamaktan nefret eder gibi bakıyordu. Boynunda kurt gibi duran garip bir çizimi dövme var. Onun aile sembolünden ayrı kullandığı bir şey sanırım. ” Gözlerimi kısıp dövmeye odaklanmaya çalıştım. Kurda benziyordu gerçekten.
Volk. Kurt
“Pakhan’la ne yaşadıklarını bilmiyorum ama İtalya ayağında Pakhan’a kendisini gösterince affedildi diye söyleniyor. Boynundaki şekli her anlaşma yaptığı kağıda yazıp duruyor. Çocukça davrandığını düşünenler kadar sembolün onun imzası olduğunu kabullenenler de var.”
Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.
“Enrico’yla düşman mı?”
“Capo ve bünyesindeki her bir adam Bratva’dan hazzetmez. Enrico ve Raskol birbirine katlantılar diyelim. İki tarafta birbirini silemez ve yok edemezdi, yoksa ticaret baltalanırdı. İki tarafın aklı selim hareket eden iki kişisi oldu diyelim. Bizdeki ben ve Ferhat gibi düşün. Ruslarda var olan arabulucu Raskol.” Birkaç saniyelik sessizlikle yüzümü incelerken fotoğrafın iki yanından tutmaya başladım.
“Ben onlardan biri miyim?”
“Babamın söylediği bu. Yine de herhangi bir kız kardeş yok. Nikolaeva ailesindeki kadınlar yıllar öncesinde ölmüşler. Fedor’un eşi, annesi. Pakhan’ın büyük kızı, Raskol’un annesi. Babam Pakhan’ın torunu olduğunu söylüyor ama senin yaşlarında var olan hiçbir kayıt yok.”
“Gayrimeşru çocuksam…Yani babam Bratva’nın kuralına aykırı bir kadınla evlendiyse beni soyadına almamış olabilir.” Bunun anlamı da benim varlığımı duyurmadan gizliyor olabilirdi. “R. dediğim biri var. Yüzünü hatırlamıyorum, sarı saçları var.” Raskol’un fotoğrafına baktım. Saçları sıfırdı ve bu hali hiç yardımcı olmuyordu. Boynundaki dövme, rüyalarımdaki o R. dediğim kişide yoktu. Yüzünü hatırlamak niye bu kadar zordu? İç çektim. Eğer ben Bratva’nın onaylamadığı bir kadından dünyaya geldiysem kayıtlı bir adım da olamazdı. Ben hiç var olmamış gibiydim.
Benim her halükârda bir ismim yoktu.
“Ruslar öğrendi mi?” Raskol’un resmini bırakırken ılımış kahvemi aldım. Yavaşça yudumlamak zihnimdeki kaosa acı bir tokat gibi çarpıyordu.
“Babam acele ettiğine göre öğrenmeleri yakındır.” Hakan’ın sesindeki çaresizlikle birkaç saniye yüzündeki yenilmiş ifadeye baktım.
Beni Pakhan’dan koruyamazdı. Beni almak istediklerinde buna engel olamayacaktı. Az önce bahçede bu yüzden gücüm herkese yetmez demişti.
“Ben gitmek istemiyorum.” Fısıltım bakışlarındaki yenilmişliği sildi ve ağır ağır kendinden emin bir şekilde başını salladı. Elimdeki kahveyi sehpaya bırakırken başımı sağa sola salladım. “Belki…Belki beni hiç aramamaların nedeni benden gerçekten haberdar olmamalarıdır. Yani ömrüm boyunca torunu olduğumu bilmeden yaşayabiliriz. Değil mi?” Sesimdeki çaresizlikten nefret etmiştim.
“Seni almak için ölmeyi kabullenmeleri gerekir. Seni bırakmakla ilgilenmiyorum, Karım.” Koltukta onun kucağına tırmanırken kolları etrafıma sarıldı. “Çözüm yolu arıyorum. Babam sağlam tekme savurdu. İşin içinden çıkmak için bir yol bulacağım.”
“Segreto’nun evi güvenli demiştin. Beni oraya kaçırabilirsin. Orada beraber saklanırız. Olmaz mı?”
“On dört yılın bir eve hapsolmuşken seni tekrar hapsetmemi mi istiyorsun? Asla olmaz.” İç çektim. Pakhan’la ilgili Melih’in anlattığı onlarca şeyi anımsamak bile karamsarlığa düşmemi sağlıyordu. Pakhan’la savaşamazdık.
“Enrico yardım edebilir. İtalya’ya gidebiliriz.” Tabi Hakan burayı bırakıp benimle kaçak bir hayat yaşamak istemeyebilirdi.
“İşin içine Capo girerse ve Pakhan bunu anlarsa tepkisi çok daha kötü olacak. Hatta Pakhan’la olurda denk gelirseniz Enrico’dan bahsetmemelisin.” Başımı geriye çektim. “Ciddiyim Kübra. Enrico bir şekilde seni korumak isteyebilir ama Pakhan öfkeli ve geri kafalı bir adam.” Ne demek istediğini anlayabiliyordum. Hem Bratva’nın onaylamadığı bir torun hem de İtalyan Capo’suyla aynı evde zaman geçirmiş biri olamazdım. Kabul etmezdi.
“Ne yapacağız Hakan?”
“Bilmiyorum.” Hakan’ın iki gündür kendini kapatışı ve sürekli çalışmasının nedenini şimdi daha iyi anlıyordum. Ben Pakhan’ın torunuydum ve bir şekilde iğnenin ucu ona değiyordu.
Ümit Karan tam bir şeytandı.
Bratva’nın seni kabullenmesini sağlayacağım.
Pakhan’ın kanındandım ama beni bulamamışlardı. Çünkü varlığımı bilmiyorlardı. Belki de görmezden gelerek yok sayıyorlardı. Yok saymalarını tercih ederdim, böylelikle Hakan, babasının beni kaçırışının bedelini de ödemezdi.
Bakışlarım sehpadaki Raskol’u bulduğunda uzanıp fotoğrafı aldım. Boynundaki dövmede tanıdık bir şeyler vardı. Onun kucağından kalkarken dosyadaki kağıtlardan birini kesip kalemi aldım. “Ne yapıyorsun?” Sehpanın önüne oturduğumda bacaklarını iki yanımda olacak şekilde açtı ve omzumun üzerinden eğilerek kâğıda baktı.
“Raskol’la ilişkin nasıl Hakan?”
“Yok.” Raskol’la anlaşmalıymış gibi geliyordu.
“İçimden bir his…” Kalemi kaydırırken kaşlarımı çattım. “Raskol’a yaklaşmanı söylüyor. Bunu yapabilir misin? Sanırım abim olabilir ve-” İç çektim.
“Ve ne?” Fotoğrafa baktım.
“Bize yardımcı olabilir. Raskol’la bağlantı kurabilir misin? Pakhan’dan önce…” Zihnim aynı anda birden fazla senaryoyu düşündüğü için cümlelerim kontrolüm dışı sıyrılıyordu dudaklarımdan. Ya Raskol’u hatırlamam zihnimin bana bir oyunuysa? Dost muydu? Düşman mı? Abim olmayabilirdi bile. R dediğim başka biri olabilir ve ben onu can havliyle abimmiş gibi hatırlıyor da olabilirdim.
Haldun’un tahrip ettiği zihnime güvenemiyordum.
“Ferhat onunla arkadaş.” Başımı çevirdiğimde bakışları masadaki fotoğraflardaydı.
“Özkan hala elinde, yine de sana yardım eder mi ki?” Kaşları ağır ağır çatılırken bakışlarımız kesişti.
“Burhan’ı da sorguya çekmezsem yardımcı olabilir.” Gözlerim şaşkınlıkla büyüdüğünde başını salladı. “Aptal bir adam mı sanıyorsun beni? Tabi ki Burhan’ın da işin içinde olduğunu biliyorum. Bir de babaları da var.”
“Faruk mu söyledi?” Cık cıkladı.
“Fazlaca şüpheli davranıyor. Ne yaptın adama? Seni görünce rengi soluyor.” Bir şey yapmamıştım. Özkan ona her şeyi bildiğimi söylediği için bilip bilmediğimi anlamaya çalışırken deliriyordu. İstediğim buydu. Şüphesi onun cezasıydı.
“Özkan öğrendiğimi anladığında beni öldürüp alt etmeye çalıştı. Burhan’a da söyledi ama Burhan hiçbir şey yapmadı. Bekliyor. Çok garip ama sanırım sana söylememi istiyor. Belki de omuzlarındaki yükleri atmak için bekliyor.” Burhan’ı son gördüğümde Faruk’a bahçede dövüştüğü zamandı. Karşıma oturduğunda bakışlarını ellerinde tutmuş, hiç konuşmamıştı. O masada Hakan’ı korumak için oturduğunu bildiğimin farkında olmadan bile her şeyi anlatmamı bekliyor gibiydi. Cesaret edemediklerini dile getirmem onun özgür oluşunu sağlayacakmış gibiydi. Bunu yapacak olan ben değil, oydu.
“Öğrenmesem bana söyleyecek miydin?” Duraksadım. Özkan’ın Ali’nin katil oluşunu söyleme nedenim artık ondan saklamak istememekti. Burhan’ı saklama nedenimse onunla konuşarak orta yolu bulmak istemek gibi bir planım vardı. Sesini duymadığım ve belki de bulamayacağımız kadını söylemesi karşılığında Hakan’ın öfkesini azaltabilecek kıvama getirmeyi teklif edecektim. O kadını bulmak istiyordum.
“Söyleyecektim.” Diye mırıldandım. Artık planlar umurumda değildi. Ne öğrenmesi gerekiyorsa öğrenmeliydi. Başımızda daha büyük bela varken Burhan’a yapacaklarına engel olmakla ilgilenen ben olmak istemiyordum. Burhan’la ilgili bilmesi gereken ne varsa anlattığımda kaşları tekrar tek çizgi halini aldı.
“Ona güvenmeleri için Asya’yı yem olarak kullanmayı seçti ve onu cidden tehlikeye attı…Faruk’un bu kadar delirmesine şaşırmamalıydım.” Elini çenesine sürdü. “Özkan konuşsun diye beklemeyeceğim. Geri kalanları Burhan anlatacak.” Telefonunu çıkarttığında ona engel olmadım. Ortalık karışacaktı ve sanırım bunu hak etmişlerdi.
Hakan telefonla konuşurken benim bakışlarım önümdeki kağıttaki şekle kaydı. Zihnimi dolduran anıyla gözlerimin önünde başka bir ana ait aynı şeklin çizildiği kâğıt belirdi.
~~
“Bu ne?”
“Kimseye güvenemeyiz. Tedbir. Bu ikimizin sırrı olacak.”
“Bu kurda benziyor.” Kâğıda eğilip bakarken heyecanla kalemi alıp aynı şekli çizmeye çalıştı. Tıpa tıp aynısını çizdiğinde kıkırdayarak baktı.
“Evet. Acil bir mesaj iletmek istediğimizde altına bunu çizeceğiz, tamam mı Val?” Olumsuzca başını salladığında kaşlarını çattı.
“Çizmek istemiyorum. Sen ormandaki kurtlar kadar güçlü olduğunu söylemedin mi? Acil bir durumda yanımda olursun.” Bakışları kaşları çatılmış abisini buldu. “Bunu asla kullanmayacağım.”
“Kullanacaksın. Acil durumda, korktuğunda, bana gizlice ulaşmak istediğinde…Beni çağırdığın her anda bunu kullanacaksın. Bende senin yanına geleceğim.” Abisinin sesindeki sertlikle yavaşça yutkundu. “Bu ikimizin gizli imzası. Anladıysan onayla Val.”
“Tamam. Anladım.”
~~
“Karım?” Hakan’ın sesi boğuk ve uğultular ardından gelirken ellerimi kulağıma yaslayıp gözlerimi kapattığımı yeni idrak edebiliyordum. Başımdaki şiddetli ağrıyla suratımı buruşturdum. Zihnimin bir oyunu muydu bilmiyordum, yine de anılarımda Raskol’un biraz daha genç ve uzun saçlı halinin olduğu bir anı belirmişti.
“Bana odaklan.” Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve onun harelerine odaklanmaya çalıştım. “Tamam, güzel. Bendesin.” Derin bir soluk alırken Hakan’ın yüzü ve sesi tamamen netleşti.
Hakan’ın omuzlarımı tutan bileklerini sıkıca tutarken bakışlarımı fotoğrafa kaydırdım. Raskol’un boynundaki dövme anılarımda yoktu ve kâğıda çizdiğim kurdun bir benzeriydi. Göğsümde filizlenen umutla Hakan’a döndüm. Raskol benim için acil durum çağrısını bedenine mi kazımıştı? Beni aramış mıydı yani?
Birileri beni aramıştı.
“Bir fikrim var.” Aynı şekilde ona ulaşabilir miydim? On dört yılda bana söylediklerini unutmamışsa eğer, beni bulabilecek acil durum mesajını göndersem yeterli olur muydu? Burada kalmam ve saklanmam konusunda yardımcı olur muydu? Pakhan’ın Hakan’a bulaşmadan varlığımı bile fark etmemesini sağlayabilir miydi? Başımdaki ağrı şiddetlenirken gözlerimi sıkıca kapattım.
“Siktir et. Fikir falan yok. Hain aramalar, birilerini gözetlemeler…Artık hiçbiri yok. Zihnini çökertmene artık katlanamıyorum.” Sesindeki titreyiş gözlerimi aralamama neden oldu. “Ben bir yolunu bulacağım.” Ellerini omzumdan ayırdı ve sehpadaki fotoğrafları toparlamaya başladı.
“Bulmak zorundayım.” Bunu o kadar fısıldayarak söylemişti ki doğru duyup duymadığımdan emin olamadım. Omuzlarındaki yüklerden biri de bendim.
“Bulmak zorundayız.” Raskol’un fotoğrafını almak için uzandığında elini tutup onu durdurdum. Bakışları sehpadaydı ve kaşları çatıktı. “Buraya ilk geldiğimde de sana yardım almanın seni güçsüzleştirmediğini söylemiştim. Hala aynı fikirdeyim. Her şeyi sırtlanıp altında kalamazsın.”
“Kimse yardım edemez bize.” Bakışlarımız birbirini bulduğunda Hakan’ın gözlerinin ilk kez pes etmiş şekilde bakıyor olduğunu gördüm. Pakhan’a karşı hiç şansımız yoktu, biliyordu. Omuzlarım çöktü.
Bu ikimizin gizli imzası. Anladıysan onayla Val.
Kâğıda çizdiğim sembole kaydırdım bakışlarımı. İçimdeki his mantığımı umursamadan Raskol’a güvenmemi söylüyordu. Çaresizce olacakları beklemektense önceden yapılacak bir planla öne geçmenin mantıklı olduğunu görebiliyordum.
Raskol Nikolaeva bir kumardı.
Kalemi alıp başka bir boş kâğıda Rusça alfabeyle mesajımı yazdığımda Hakan hareketsizce yanımda ne yaptığımı anlamaya çalıştı. Kurt sembolünü tekrar çizip mesajımı tekrar tekrar okudum.
“Hiçbir şey yapmadan oturmak yerine,” Başımı çevirdim. “Birilerinin bir şey yapmasını sağlamalıyız. Böylelikle dostu da düşmanı da anlarız.” Kâğıdı katlayıp Hakan’a uzattım. “Ferhat, Raskol’a iletebilir mi?”
“Muhtemelen benim suratıma bakmayacak. Az önce kardeşi için emir verdim.” O zaman emri geri çekmeliydi. Ona bakmaya devam ederken kaşları yavaşça çatıldı. Kardeşinin intikamıyla hayatta kalmamız arasında kalmıştı.
“Ali’nin intikamını almak istediğini biliyorum.” Yaşayan kendisini hayatta tutacak tavizleri vermek yerine ölmüş kardeşinin intikamını almak için yakıp yıkmayı seçmesi manasızdı. Belki de onu anlayamıyordum, bilmiyordum. Yine de şu an, nefes aldığımız tek andı. Bu anı değil de beş, altı ay öncesinin yaşanmışlıkları için hareket etmesi doğru gelmiyordu. İntikamını illaki alacaktı. Kimse bir yere gitmiyordu.
“Seni yanımda tutmayı daha çok istiyorum.” İç çekti ve cebindeki telefonu çıkarttı ve az önce Burhan’la ilgili kiminle konuştuysa onu arayıp planı iptal etti.
Hakan intikamından önce bu andaki bizi seçmişti.
Hayır Kübra, bu bir seçim değil. Sadece mantıklı olana yönelmek. Hakan için daima Ali önce gelecek, bu bildiğinden başka bir şey düşüneyim deme.
Olsun. Yaptığı hareket yine de beni mutlu etmişti.
“Kâğıtta ne yazıyor?” Telefonu kapattığında diğer elindeki katlı kâğıdı kaldırıp başıyla işaret etti.
“Saklanırsam beni bulacağını söylemiştin. Sakladılar beni ve asla bulamadın.” Aklıma başka yazacak cümle gelmemişti. Sadece zihnimdeki anılarda yankılananı yazmak istemiştim. Adama ‘Merhaba ben senin kardeşinim galiba, ama zerre hatırlamıyorum. Hadi gel kurtar bizi.’ diye yazamazdım.
“Ferhat’a vermek yerine bana Raskol’la buluşma ayarlamasını da isteyebilirim. Ferhat, senin bir Çetin olmadığını anlado. Pakhan’ın adamı olabilir de yalnız Raskol’a arkadaş da olabilir. Emin olamıyorum. Ruslarla bağlantısına da hâkim değilim.” Kağıdı cebine koydu. “Bu iyi bir fikir mi emin olamıyorum.”
“Ferhat’ı test etmiş olursun.” Çenemi dikleştirdim. “O masaya bu yüzden oturtmadın mı onu? Sadakatinin güçle zehirlenip zehirlenmeyeceğini anlamak için onun liderliğine onay verdin.” Bakışlarında keyifli bir ifade belirdiğinde doğru noktaya parmak bastığımı anladım.
“Ferhat’a güveniyorum. Sadece kardeşleri…İnsan kardeşini seçemiyor.” Hakan son fotoğrafları da dosyaya koyduğunda yerde oturmaya devam ederek kahve kupasındaki sıvıyı yudumladı.
Ferhat’ın kardeşlerine hem baba hem abi olduğu konuşulan bir gerçekti. Görebiliyordum bile. Adaletli bir adam olduğunu da kardeşlerini kayırmakla uğraşmadığına da şahit olmuştum. Asya meselesinde bile kardeşleriyle buraya gelip sorunu çözmek için sözcüleri olmuştu.
Hakan gibi bende Ferhat Yılmaz’a güveniyordum.
“Ferhat bilse…” Bakışları bana kaydı. “Özkan’ı ve babasının yaptıklarını…Sana söyler miydi?”
“Söyler miydi?” Başını sağa sola yasladı. “Emin olamıyorum. Söyleyebilirdi de söylemeyebilirdi de. Yılmaz soyadına sahip her bir kişi birbirinden o kadar bağımsız ki anlamlandırmak zor oluyor. Mesela Ferhat, babasını öldürenin Özkan olduğunu söyledi. Ama sen telefon konuşmasında Burhan’ın itiraf ettiğini söyledin. Kendi babasını öldürüp bunun suçunu Özkan’a atmış. Ferhat bu konudan bahsederken Özkan’ın kendisini ve ailesini öldürmeye çalıştığından emindi. Kardeşleri ona yalan söylüyor ve o da onlara güveniyor.”
“Yılmaz ailesinin her bir üyesini sorguya çeksek farklı bilgiler öğreniriz gibi gelmiyor mu?”
“Aynen öyle. Beni rahatsız edende bu.” Kaşlarım çatılırken Douglas’ın bana getirdiği dosyaları baştan birkaç kez daha incelemem gerektiğini aklıma not ettim. Şüphelerim o kadar büyümüştü ki kim olduğumu bilsem kendimi bile mercek altına alacaktım. Hakan dahil herkesin dosyasını ve bağlantı noktalarını birleştirmek için giremediğim odama gitmem gerekiyordu.
“Bunları konuşmayalım. Gel.” Zahmetsiz bir şekilde elini kalçama sarıp yüz yüze geleceğimiz şekilde kucağına oturmamı sağladı. Yüzündeki endişeli ifade huzursuzluğumu arttırıyordu. Hakan da endişeleniyorsa kesinlikle gelecekte olabilecek her tür senaryo bize zarar verecekti.
“Yemin ederim bir yolunu bulacağım.” Elinin tersini yanağıma tüy gibi okşayışla değdirdi. Yine yapıyordu. Kalçamı kaydırıp kollarımı omzuna doladım. “Yolunu bulacağız.” Diye düzeltti kendini. Dudaklarım kıvrıldı. Yalnız yüklerin altında kalmasına izin vermeyeceğimi anlamıştı sonunda.
“Deli taklidi yaparsam Bratva için ilgi çekici olmam. Hatta deli bir kadınlar evlendiğin için sana saygı duyarlar. Pek zorlanmadan deli taklidi yapabilirim.”
“Bundan şüphe duymuyorum.” Adi herif ya. Başını geriye atarak kahkaha attığında gülüşüm dişlerimi gösterecek kadar büyüdü.
“Deli olduğumu görünce vazgeçerler. Ne dersin?”
“İşin içinden böyle çıkabiliriz haklısın. Türk Mafyasının delisi Karanbey ve onun deli karısı Karan Hanım.” Bakışlarındaki neşeyle yüzüme baktığında omuzlarındaki gerginliğin gidebilmesi için elimi sürdüm. “Sevdim bunu Karım. İyi bir fikir.”
“Gitmeyeceğim.” Gülüşümü küçültürken yüzünü avuçladım. “Senden gitmeyeceğim. Beni bırakmana da izin vermeyeceğim.”
“Seni bırakmak için aptal bir adam olmalıyım.” Alnından saçlarına elimi kaydırdığımda başını arkasındaki koltuğa yasladı.
“Aptal bir adam değilsin.” Derin bir sessizlik etrafımızı sardığında kendime bile itiraf edemediğim o korku gün yüzüne çıktı. Hakan’ı bırakmakla ilgilenmiyordum, o da beni bırakmazdı. Ya bizim kontrolümüzün dışında olaylar gelişirse?
“Güneşin doğuşunu seyretmeye gidelim ister misin?” Hakan gözlerini aralayıp benimkilere baktı. “Güneşin doğmasına bir saatten az kaldı.”
“Daha önce hiç güneşin doğuşuna şahit olmadım.” dedim heyecanla. “Hadi gidelim.” Kucağından kalkarken üzerimdeki olumsuz tüm düşüncelere silinip gitti.
“Sabah ayazı çarpmasın. Kalın kıyafet giy, gel.” Üst kata çıktığımızda odamdan kıyafetlerimi aldı ve hızla giyinip buz gibi soğuk havaya adımladık. Hakan tekrar ıslık çaldığında Zenas ve Bo arka bahçeden çıktılar. “Kumsalı seviyorlar.” Arabanın anahtarını korumadan aldığında soğuktan titreyerek ön yolcu koltuğuna yerleştim. Arka koltuğa Zenas ve Bo yerleştiğinde Hakan korumaya bir şeyler söyledikten sonra kendi tarafına geçti. Korumalar başka arabaya giderken Hakan arabayı yola çıkartmıştı bile.
“Kumsalı özlediniz mi?” Arkadaki yolcularımız sanki her şeyi anlıyorlarmış gibi havladıklarında Hakan başını salladı. Kumsalla ilgili hiçbir anı hatırlamıyordum. Hakan ve Melih beni deniz kenarına götürmüşlerdi ama daha önce hiç kumsala gitmemiştim.
Gökyüzü yavaşça aydınlanmaya başladığı sıra kumsalın girişindeki otoparka arabayı park etti. Zenas ve Bo arabadan iner inmez kumsala koştuğunda üzerimdeki monta sıkıca sarıldım. Soğuktu ve denizden esen dondurucu bir rüzgâr vardı.
Kumsal berbat fikirdi.
Ayağım takılıp kuma yüz üstü düşemeden Hakan montumdan yakaladı beni. Kumsal fikrinden hoşlanmamıştım. Botum kum olmuş ve yürürken çıkan garip sesler içimi gıcıklıyordu.
“Kumsalı sevmedin.” Yüzümdeki ifadeyi okuyan Hakan suratını buruşturup etrafa baktı. “Bende sevmem.”
“Ormanda ağaçların arasında mutlusun.” Bunu bilmek için müneccim olmaya gerek yoktu. Evi dışında her nereye gidersek gidelim Hakan olmaktan çıkıp Karanbey maskesinin ardına gizleniyordu.
“Kumsallar kalabalık olur. Orman daima sessizdir. Hayvanlar insanlar gibi rahatsız da etmez.” Adımlarım duraksadığında kaşlarını kaldırıp baktı. “Sadece Zenas ve Bo’nun olduğunu düşünmedin değil mi?” Tabi ki öyle düşündüm.
“Ormanda başka hayvanlar da mı var?” Sorduğum sorunun nedeni şaşkınlığımdı. Ormanda hayvanların olacağını bilsem de evin etrafındaki o ağaçlarda yaşayan veya etrafında gezen hayvanlar olmazmış gibi gelmişti. Her dövüş yapılan barakaya gittiğimde kuş cıvıltısı dışında başka bir hayvan sesini duymamış, hatta onları görmemiştim.
“Bir keresinde bahçeye kadar ayı geldi.” Ayı mı? Kendi başıma ormanda kaç kere yürüyüş yapmaya çalışmıştım ve ayı mı vardı? “Bir de yılan. Gerçi o bir kez Faruk’u ısırdı, zehirsiz yılandı.”
“Bir daha ormana asla girmeyeceğim.” Sesimdeki dehşete engel olamadım. Dudakları kıvrılırken şezlongu işaret etti.
“Bir laf var. Kendime göre değiştireceğim.” Şezlonga oturup bacaklarını ayırdı ve sırtım ona dönecek şekilde beni kucağına çekti. “Dünyaya gelmiş geçmiş en korkunç hayvan insandır. Bu yüzden hayvanlardan korkma, Karım. Emin ol etrafımızdaki insanlardan çok daha az canımızı yakmak isterler.” Bakışlarım koşuşturan Zenas ve Bo’ya kaydı.
“Hayvanlardan korkmuyorum.” Sadece yılan veya ayı görmek istemiyordum. Hakan bana karşılık bir cümle söylemeden arkasına yaslandı. Rüzgârın esişi hala üşütse de Hakan’ın sıcaklığını hissedebiliyordum. Gökyüzünün ufukla birleştiği o noktada güneş hafifçe kendini göstermeye başladığında iç çektim. Renklerin bu kadar güzel olacağını bilmiyordum.
“Bunu sevdim.”
“Bende.” Hakan’a döndüğümde güneşin doğuşu yerine beni seyrediyor olduğunu gördüm. Bakışları dudaklarımdaki gülüşten gözlerime kaydığında uzanıp boynuna gizledim yüzümü. “Saklanma kadın. Manzaramı geri ver bana.” Kıkırdarken gözlerimi kapatıp ona sarılmaya devam ettim.
Benim ailem Hakan’dı, Karanbey’di, onun yanıydı. On dört yıldır beni aramayanlar değildi.
🖤
Bölüm nasıldı?
Aklınıza takılan ve gelecek bölümde merak ettikleriniz neler?
Yetiştirebilirsem diğer bölüm de gelebilir. Gelemezse alıntısını atacağım. <3
Bu arada buradan ufak duyurayım. Benim kitabım çıkıyor. Pazartesi gibi önce Kitapyurdu'nda daha sonra diğer sitelerde ön satışa açılacak gibi.
Hızımı alamayıp kitapları bastırmaya başlıyorum. Karanbey'e de nasip olur inşallah 🖤
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |