

Keyifli Okumalar <3
🖤
19. BÖLÜM - HAYAL KIRIKLIĞI III
KÜBRA
"İyi geldi." Asya yanıma oturduğunda ayaklarımdaki ağrıya rağmen neşeli hissetmeye devam ediyordum. "Her yer o kadar değişmiş ki." İstanbul kalabalık ve gürültülü bir şehirdi. Tüm bunlara rağmen etraftaki yapıları o kadar güzeldi ki âşık olmuştum. "Yine de İtalya'yı özlüyorum."
"Yakında gidersin." Asya başını sallarken Zeliha önümüze portakal suyu bıraktı. Gitmek için hareketlendiğinde Asya onu tutup oturmasına neden oldu. Zeliha şaşkınlıkla Asya'ya bakarken Asya yavaşça ona yaklaştı.
"Douglas denilen adamdan hoşlanıyorsun değil mi?" Zeliha kaçmak istercesine bana baktığında omuz silktim. Bolat ailesinin çenesinden kaçmanın mümkün olmadığını artık biliyordum. "Hatta o da senden hoşlanıyor. Abim randevuya çıktığınızı bile söyledi." Gözlerim kısıldı. Faruk cidden dedikoducuydu.
"Douglas'la iki kez yemeğe gittik. Faruk ne anlattı?"
"Onun sana çiğköfte ısmarladığını söyledi." Asya aynı abisi gibi küçümseyen bakışlarla çevreledi ifadesini. Bunlar abi kardeş randevulardan anlamıyorlardı. "Randevuya da çıkmışsınız. İşler ciddi mi?"
"Hayır, konuşuyoruz. Faruk niye bunları size anlatıyor ki?"
"Burada ne olduğunu merak ettiğim için. Sen yüzünü hiç gördün mü? Sürekli maske takarken görüyorum onu." Zeliha duraksadı. "Gördün mü görmedin mi?"
"Yüzünü daha görmedim." Sanki bu onu deli ediyormuş gibi hafifçe bir sinirle söylemişti.
"Gerçekten mi? Yüzünü bilmediğin bir adamla mı çıkıyorsun?" Zeliha dudaklarını aralayıp kapattığında yüzündeki ifade düştü. Bu durumdan kesinlikle hoşlanmıyordu. Douglas sevdiği kadına yüzünü niye göstermiyordu ki?
"Bu konu hakkında konuşmak istemiyorum."
"Douglas yüzünü göstermek istemiyorsa buna saygı duymalıyız Asya." Susması için suratı asılmış Zeliha'yı işaret ettim. "Hem iç güzelliği yeter. İçi de zamanla dışa vurur inşallah." Faruk'un izlediği filmlerden aklımda kalan bir replikti.
"Hiç de bile. Ya katilse?" Zeliha'yla aynı anda gözlerimiz kısıldı. Buradaki her adam katildi. "Tamam bakmayın öyle. Demek istediğim katil var, katil var." Niye aynı şeyi tekrarlıyordu ki? "Türkçe konuşmamışım gibi bakıyorsunuz ikiniz de. Neyse boş verin." Zeliha'ya baktığımda gözlerini kırpıştırıp anlamsız bakışlarla Sibel'e bakmaya devam ediyordu.
"Douglas'ın maskeli olması niye bu kadar sorun oldu?" Zeliha'nın bakışları korumacı içgüdüyle Sibel'i süzerken arkama yaslandım.
"Hırlı mı hırsız mı bilmiyoruz. Sonuçta yüzünü bilmediğimiz bir adam evin içinde dolanıp duruyor." Endişeleri benim ilk zamanlar hissettiklerimin aynısı olduğu için ona kızamıyordum.
"Yüzünde maskesi olsa da dürüstçe söylediklerini filtrelemeden konuşuyor. Bence maskesiz yalancı olmasından iyidir." Oturduğu yerden ayaklandı ve hışımla oturma odasını terk etti.
"Zeliha...Ben ne dedim ki? Niye çemkiriyorsun?" Asya ayağı kalkıp peşinden gittiğinde dışarıdan gelen araba sesi ayaklanarak verandaya çıkmama neden oldu. İkisini daha sonra düşünebilirdim.
Doug ileri geri bahçede yürürken bedenindeki gerginliği buradan hissedebiliyordum. Arabadan Faruk indiğinde Doug'un yanından geçip verandaya kadar ruh gibi ilerlemeye başladı. "İyi misin sen?" Bakışları beni bulurken ağır ağır başını salladı ve koltuklardan birine oturdu. İçeri girip çay doldurduktan sonra tekrar onun yanına döndüm, çayı önüne bıraktım. İçmedi. "Faruk?" Sol çaprazına oturdum. Bakışları beni buldu.
"Hamileymiş." Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken dirseklerini masaya yaslayıp elini ensesinin üzerine koydu. "Siktiğimin intikamı için onu kırıp uzaklaşırken o benim çocuğuma hamileymiş Kübra." Sibel hamile miydi?
"Baba mı oluyorsun?" Başını hızla sallarken dehşete düşmüş gibi yüz ifadesi vardı. Bunun güzel haber olması gerekmez miydi? "İyi bir haber bu."
"Değil. Onu kırdım. Uzaklaştırdım. Ağlattım kaç kere. Ne için? Aptal şüphelerim yüzünden."
"Bilsen onu kırmazdın, değil mi?"
"Beni rahatlatmaya çalışma. Özkan bizde, öldüreceğiz. Ailesi sürekli saldırıya uğruyor. Üzerine ben ondan ayrıldım. Her şey üst üste gelmese neden düşük tehlikesi olsun?" Elini yüzüne sürdü. "Eşeğin tekiyim ben." Düşük tehlikesi mi? Bir bebeği olacağını öğrendiği gün kaybetme tehlikesi mi yaşamışlardı?
"Şu an iyiler. Kendini paralaman bir işe yaramayacak. Bundan sonra ne yapacağını düşünmen lazım." Elimi omzuna koyup dostane tavırla sıktım. Elini yüzünden indirirken pişman dolu bakışlarla baktı bana.
"Sibel artık istemiyor." Yavaşça yutkunurken başını sağa sola salladı. "Haklı da." Sırtını sandalyesine yasladı. "Dedi ki, 'Sürekli birilerinin ikinci veya üçüncü tercihi olmaktan bıktım. Sen olsan da olmasan da karnımdaki bebeğimiz benim önceliğim olacak ve önceliği olmadığımız birini hayatımda istemiyorum.'" Sibel'e hak verdiğim şeylerden biri bu olabilirdi. Faruk, Hakan için canını verirdi. Kız kardeşi içinde ölürdü. Peki Sibel bunların neresindeydi? Onun için ölmesi gerekse ölürdü, biliyordum. Yine de Sibel'e gelene kadar iki kişilik bir öncelik listesi vardı.
"Sona yaklaşıyoruz. Ümit tahtından indi. Ali'nin katillerini öğrenmek için Özkan elimizde. Geriye Azra Karan kalıyor. Onu da bulacağız. Sen Sibel'i ardında bırakmak zorunda değilsin." Onu rahatlatmaya çalışıyordum ama rahatlayacağımız bir durumda değildik. Sorunlardan biri biterken diğerleri türeyip duruyordu.
"Ondan hala şüpheleniyor musun Kübra?" Birkaç saniye düşüncelere daldım. Eğer o bu işin içinde olsaydı Özkan'la Burhan'ın telefon konuşmasında Burhan, kardeşlerimden uzak dur, diyerek bağırmazdı. Özkan yalnızca Burhan'ın o masaya oturduğunu ima etmemiş miydi? Üzerine Ferhat, Özkan'ın kaçtığı gece Ferhat dahil Sibel ve Burhan'ı da öldürmeye çalıştığını söylememiş miydi? Sibel'i öldürecek kadar nefret etmesi için Burhan gibi o masada Hakan'ı korumak için oturması gerekirdi ve Burhan o zaman da Sibel'le aynı amaçta olduklarını dile getirmez miydi?
Ne Özkan ne de Burhan o telefon konuşmasında kendi amaçlarına ortakmış gibi Sibel'den bahsetmemişti. Sibel'in o masada olmuş olma ihtimali gün geçtikçe azalıyordu.
"Burhan'la telefonda Sibel'in de masada olduğuna dair ikisi de ortak bir şey söylemedi. Sibel'le ilgili en ufak bir pürüze de denk gelmedim. Yani araştırmama göre."
"Burhan'la konuştum. Buraya geldikleri gün." Devam etmesi için baktığımda iç çekti. "Özkan ve babasını bildiğimi söyledim. Düşündüm ki eğer ona kadınla ilgili imalarda bulunursam hata yapacaktı. Sibel'i ima ettiğimde kafası karıştı. Sanki Sibel'in onlarla bağlanmasının mümkünatı yokmuş gibi baktı."
"Sibel bu işin içinde değilse kim?" Soru dudaklarımdan döküldü.
"Hatice olamaz mı?" Faruk çenesine elini sürdü. "Başka Hakan'dan nefret edecek bir kadın bilmiyorum." Başımı sağa sola salladım. Hatice burada bile değildi. Suçlu olmasına imkan yoktu.
"Dört yıldır İtalya'daydı. Yeni geldi. Hakan bahsetti, Hatice'nin Ali'yi öldüren ekipten olduğunu söylediğinde bunu bilmediğine dair tepki verdiğini görmüş. Hatice'nin kardeşinin var olduğu o ekipten, haberi bile yok." Bu mafya dünyasında az kadın tanıyordum. Kimin Hakan'ı öldürecek kadar gözünü karartabileceğinden emin değildim.
"Buse?" Aklıma gelen başka kadın yoktu.
"Hakan'ın eski sevgilisi onu niye öldürmeye çalışsın Kübra?"
"Biz niye Hakan'ı öldürmek isteyenlere bakıyoruz?" Kaşlarım çatıldı. Belki de olay Ali'yi öldürmekti. Olamaz mıydı? Niye tüm saldırılar Hakan için yapılmalıydı ki? Özkan, Ali'yi öldürdüğünü dile getirirken bakışlarında kendinden gurur duyan o ifadesi yok muydu? Hakan'ı öldürmek istiyordu, evet. Yine de başarısızmış hissetmiş gibi davranmamıştı.
"Hakan'ın deposunda oldu patlama."
"Ama Ali'nin o depolara geldiği gün oldu. Acil durum veya sevkiyat olmadan depolara gitmiyorsunuz." Bu eve geldiğimden beri gözlemlediğim şey buydu. Başka liderlerle toplantı yapmadıkları sürece Hakan bazen Ali'den kalan restoranlara gidip gelirdi. Bunun dışında evdeki ofisinde çalışmayı tercih ederdi. Depolara gittiğinde sevkiyat olduğu tarihleri seçerdi. Ali'yle görüşecekleri tonlarca mekan varken sevkiyatın yapılacağı mekanda buluşulması aptal bir tesadüf falan değildi.
"O gün sevkiyat vardı." Diye mırıldandı. "Hakan yoğun olduğu için Ali'nin acil görüşmek istemesine tamam dedi. Normalde Ali'yi depolara yaklaştırmayı geçtim buraya bile getirmedi Kübra." Belki de birileri Ali'yi takip ediyordu. Özkan mesela. Amacı Ali olamaz mıydı? Hakan'ın gözünün önünde öldürüp acı çekmesi için bunu yapamaz mıydı? Başka bakış açılarından bakmaya çalışmak mantıklı düşüncelerimi iyice mantıksızlaştırıyordu.
"Buraya gelmezdi derken. Ali bu eve hiç gelmedi mi?" Hakan bu koca evde Ali yaşarken bile yalnız mıydı?
"Hakan Ali'yle dışarıda buluşurdu. Onun evinde takılırlardı. Ama buraya hiçbir zaman gelmedi. Hakan onun evine gittiğinde korumalarını aşağıda bırakırdı. Korumaları görmek Ali'ye iyi gelmezdi. Bu yüzden bu eve de hiç gelmedi." Korumaları görmek ona iyi gelmezmişmiş. Travmalarıyla alay etmek haddim olmasa da dayanamıyordum. Ali koca bir bebekti ve onu pışpışlayan daima Hakan olmuştu.
"Yüzündeki o ifade de ne?" Gözleri hafifçe kısılırken dikkatle inceledi yüzümü.
Ali'yi duymak başlarda Hakan için kederli hissetmeme ve onun intikamı için empati kurarak öfke duymama neden olurken artık huzursuz hissettiriyordu. Açıkçası bazı durumlarda verdikleri tavizler ve kendilerini attıkları bu cehenneme baktığımda Ali sinirimi bozuyordu. Bende korkuyordum bu dünyadan, yakıp yıktıkları her bir zerremi toparlayamadan tekrar tekrar parçalanmaktan. Yine de savaşmıştım. Ali sanki savaşmadan ve en ufak zarar görmeden hayatının en güzel zamanlarını yaşamış gibiydi.
Onu kıskanmıyordum. Sinirim bozuluyordu yalnızca. Sanki Ali, her şeye gözlerini kapatmış sorumsuz bir çocuk gibiydi. Gözlerini kırpmadan sorunları bulan ve çözen onun diğer yanı olan ikiz kardeşiydi.
"Bazen...Hakan bu hayattan kaçacak kadar bencil olup gitseydi yaşayacağı o hayatı, Karanbey'in kardeşi olduğu için hiç çaba sarf etmeyen Ali yaşıyormuş gibi geliyor. Bunu Hakan'a söyleme. Ölmüş kardeşinin arkasından konuşmak gibi bir niyetim yok." Ellerimi kucağıma indirerek parmaklarımla uğraşmaya başladım.
"Hakan belki de elde edemeyeceği o dediğin hayatı, kardeşine hediye etmiştir." Raskol kardeşimse bile onunla anılarım olmadığından bir yabancıydı benim için. Bu yüzden insanın kardeşi için yapabileceklerini tahmin edemiyor yalnızca yanımdaki adamların yaptıklarıyla şahit oluyordum.
"Senin Asya için yaptıklarına ve şu an ki hayatına bakıyorum da...Hakan'ın Ali'ye yaşattığı o mükemmel hayatı kıyaslamadan edemiyorum. Senle kardeşin arasındaki ilişki de tavizler de insanın ailesi için yapabilecekleriymiş gibi geliyor. Hakan'ınkilerse yükmüş gibi." Sustuğumda derin nefes alıp verdim.
"Ali yaşarken ayrı öldükten sonra apayrı bir yükmüş gibi." Faruk bakışlarını bahçede gezdirdi.
"Asya'da şımarabiliyor, öfkeleniyor Kübra." Sesindeki inançsızlıkla başımı sağa sola salladım. Sanki benimle aynı fikirdeymiş de bunu dile getirmemek için konuyu Asya'ya getirmiş gibiydi.
"Asya'ya şımarık diye bağırsan da yalnızca size şımardığını görebiliyorum. Endişelendiğinden, başınıza bir iş gelecek diye kaygılandığından çenesini tutamıyor. Yine de minnettar. Ne seni ne Hakan'ı suçlamıyor. Kabullenmiş. Kendisi gibi acı çektiğinizi hatta yanıp küle döndüğünüzün farkında ama Ali..."
Ali hayatta olsaydı, onunla anlaşamazmışım gibi geliyordu. Hakan'la aynı evde kalıp aynı ebeveynlerle büyümüştü. Hakan'ın birileri için kendini feda edip Karanbey oluşu tabi ki onun kendi seçimiydi. Herkes bu seçim yolundan ilerlemek zorunda değildi. Yine de Ali'yi nankör olarak görmeden edemiyordum.
"Ali maymun iştahlıydı." Daha fazla konuşmak istiyordu ama belli ki benim gibi ölünün arkasından rahatça atıp tutmak onu da rahatsız ediyordu.
"Ali'yi boş verelim." Elimi salladım. "Sen Sibel ile ne yapacağına karar ver. Baba olacağına hala inanamıyorum." Hızla odağımı bu yeni habere çevirdim. Heyecanla kıkırdadığımda beni ters bir ifadeyle süzdü.
"Benden baba olmaz mı diyorsun? Bu yüzden mi inanamadın?" Huysuzluğunu bana bulaştıracaktı. Anlaşıldı.
"Bilmem olur mu? Bir kere çay bağımlısısın."
"Ne varmış bunda?" Getirdiğim soğumuş çayı yudumladığı gibi püskürttü. "Bergamotlu çay mı?"
"Asya yaptı. Sen çok seviyormuşsun öyle dedi. Sana özelmiş." Bardağı öfkeyle bırakırken Asya'nın adını bağırdı. Asya içeriden çıktığında Faruk'un omuzlarını sarıp yanağını öptü.
"Faruk Bolat. Gönlümün prensi." Faruk'un dudakları kıvrılır gibi olsa da hızla bunu sildi, istifini hiç bozmamaya kararlıydı. "Çayı sevdin mi? Tam senin seveceğin lezzette bir çay buldum markette."
"Ula bu na biçum çaydur ya, bergamotlu mergamotlu şeylari içemam ben." O kadar hızlı konuşmuştu ki ne dediğini anlamamıştım. Asya gülerek yanına oturdu ve yüzümdeki anlamsızlık dolu ifademe baktı.
"Abim bergamottan nefret eder." Faruk ters ters bakmaya devam ederken Asya onun bu haline gülmeye devam ediyordu. "Yok öyle suratsız kalıp beni görmezden gelmeler. Böyle intikamımı alırım işte."
"Sen bela mısın kızım? Sen İtalya'dayken daha az sinir oluyordum. Geldiğinden beri sinir hastası yaptın beni." Bu söylediğine gülmeye başladığımda Faruk'un huysuz bakışları beni buldu. "Ne gülüyorsun? Yalan mı? Ben gayet sakin ve kibar bir beyefendiyim. Siz ikiniz beni deli ettiniz." Benim ne suçum vardı?
"Asya'ya müjdeli haberi ver Faruk."
"Ne haberi?" Merakla kahkahalarını kesti Asya.
"Dayı oluyorsun." Dedim dan diye. Faruk aniden kahkahayı bastığında Asya gözlerini kırpıştırdı.
"Ne oluyorum?" Dayı olması kötü bir şey miydi? Niye garip bir şey söylemişim gibi bakıyordu ki?
"Cahil cühelasın." Faruk geldiği andan beri ilk kez eski ruh haline dönmüş kahkahalara boğulmuştu. Onu neden güldürdüğümü bilmesem de huysuz ve suratsız halini görmekten daha iyiydi bu halleri. "Amca oluyorsun Asya." Dedi gülüşleri arasında.
"Hayır ya. Dayı oluyor." Diretişim kahkahalarını arttırdığında yardım için Asya'ya döndüm. Onun kafası benimki gibi karışmış gibiydi. "Dayı olmak istemiyor musun?"
"Bir kez daha dayı dersen oturup ağlayacağım." Faruk kahkahaları arasında konuşurken nefes nefeseydi. Dayı demem onu ağlatacaksa eğer, demezdim o zaman.
Bu kafayı sıyırdı Kübra. Kardeşinin dayı olması gülünecek bir şey olmamasına rağmen gülüyor durmadan.
Acaba bir şeyi yanlış mı yapmıştım? Ne zaman yanlış bir şey yapsam veya söylesem böyle haykırarak alay ediyordu benimle.
Sanırım gerçekten stresli bir gün geçirip kafayı yedi bence. Bizim hiçbir suçumuz yok.
"Ne amcası? Ne dayısı?" Asya benim kadar sabırlı olamamış olacak ki Faruk'un koluna vurdu. "Abi sus da anlat. Neye gülüyorsun?"
"İyi geldi." Faruk derin bir nefes alırken elini karnına yasladı. "Her seferinde cahilliğin neşemi yerine getiriyor. İyi ki cahilsin Kübra." Bu iltifattan ziyade hakaretmiş gibi geldiğinde masanın altından ayağına tekme attım. "Tamam kızma." Hafifçe güldü.
"Gülme krizin bittiyse ne olduğunu anlatır mısın?"
"Sibel hamile. Kübra, hala oluyorsun demek istedi...Sanırım aile bağlarının isimleri karıştı." Hala, amca, dayı, teyze, elti, kayın, kayınvalide...Bitmiyordu ki. Hepsini sürekli karıştırıyordum.
Doug bana yenge deyip durduğu için bir tek ondan emindim. Hakan'ın da karısıydım. Mesela Ümit Karan bana gelinim demişti. Enişte kime deniyordu? Kocamın erkek kardeşine mi?
Sus Kübra. Hiç oralara girmeyelim ve asla düşünmeyelim.
"Gerçekten mi?" Asya eliyle dudaklarını kapatıp ciyakladı. "Geçen kavga ederken fazla şiddet gösterdim ona. Yeğenime bir zarar verdim mi?" Yeğen mi? Elimi alnıma sürdüm. Yemin ederim Türklerdeki akrabalık bağlarını anlayamıyordum. Asya hani hala oluyordu, yeğen kelimesi nereden çıktı ki?
Sorgulama Kübra. Sorgulama.
Bakışlarım demir kapıdan geçen arabayı buldu. Sabah Hakan evden çıkarken bu arabayla gitmemişti. Bizim İstanbul'u gezdiğimiz o arabayı da garajda göremiyordum. Oturduğum sandalyeden kalkarken basamakları inip duran arabaya yürümeye başladım. Hakan çıktığı anda adımlarım durdu.
Takım elbisesi çamur içindeydi ve ellerinden birinde kurumuş kan vardı. Saçları sabah çıktığı zamanki gibi derli toplu değildi. Bir şey olmuştu. Yüzündeki ifadedeki öfkeyle çevrelenmiş kaygı bile bunun kanıtıydı.
Hakan beni gördüğü an adımları durdu ve sanki nefes almayı yeni hatırlamış gibi derince bir soluk alıp verdi. Gözleri rahatlarken yüzündeki ifade gevşedi. Ona ne olduğunu sormak yerine kocaman gülüşümü genişlettim.
"Bugün çok güzel yerlere gittik. Kaçırdın hepsini Karanbey." Hafifçe gözlerimi kıstım, ona asıldığımda kullandığım o ses tonunu kullanmıştım. Adımları tekrar harekete geçerken başımı sola yasladım. Beni şaşırtacak bir şekilde avuçlarını yanaklarıma yaslayıp dudaklarımızı birleştirdi. Hızla ceketini tutarken verdiği öpücüğü karşılamak için dudaklarımı araladım.
Öpücüğü aceleciydi.
"Her şey yolunda mı?" Dudaklarımız ayrıldığında sersemlemiştim.
"Artık yolunda." Yanaklarımı serbest bıraktı.
Hakan verandadaki Bolat kardeşlerden artık endişeyle bahçeyi turlamayı bırakmış Doug'a kadar herkese tek tek baktı. Her ne olduysa Hakan hem endişeli hem de öfkeli görünüyordu. Acaba Bekir mezarından çıkmış ve Asya'yla izlediğim filmdeki gibi zombiye mi dönmüştü?
Gerçek hayata dön Kübra.
"Teyze oluyorsun." Dedim yine aynı beklenmedik anda. Hakan gözlerini kıstı. "Faruk hamileymiş. Bu yüzden teyze oluyorsun." Duraksadım. Yanlış bir şeyler vardı. Teyze kadınlara denirdi, erkeklere değil. Az önce Asya hala oluyor diye sevinmişti.
"Faruk değil, Sibel hamile. Enişte oluyorsun." Hakan'ın dudakları kıvrılsa da tek kelime etmeden kolunu omzuma attı ve verandaya gitmemizi sağladı. Bu da yanlıştı. Doğrusu neydi? Amca mıydı? Dayı mıydı?
Alo Türkçe konuşmak istiyorum.
"Faruk hamile misin?" Faruk başını çevirdiğinde Hakan'ın gülüşü daha da arttı. "Allah amcalı halalı büyütsün." Hakan'ın cümleleri Faruk'un kaşlarının hafifçe çatılmasına neden oldu.
"Karın gibi senin de devrelerin yanık. Her şeyi tersten nasıl anlayabilir, söyleyebilirsiniz? Doğrusunu unuttum."
"Faruk hamile mi?" Doug sigarasını söndürürken yalandan bağırmıştı. Bahçedeki birkaç göz bize çevrildiğinde kıvrılan dudakları gördüm.
"Sizi bana sayıyla mı veriyorlar?" Faruk oturduğu yerden kalktı. "Az mantıklı davranın. Bir erkek hamile mi olur? Soğuktan beyniniz mi dondu?" Bahçede gülen korumalardan Doug'a çevirdi bakışlarını.
"Bana bak İtalyan...Gözüme batıyorsun."
"Mutlu haberini paylaşıyorum işte. Teyze oluyorum." Kahkaha atmaya başladığımda Doug bana döndü. Tamam ben bir yerde kapatılmış ve Türkçeyi, yarı Rus yarı Türk birinden öğrenmiştim. Ya Doug? Yıllardır Hakanlarlaydı ve aile bağlarını hala nasıl çözememişti?
Doug ve Hakan'dan iyi teyze olur Kübra.
"Ben amca olabilir miyim? Bekir amcasından nefret ederdi. Amca olmak istiyorum." Bunu keyifle söyleyen bendim. Faruk dehşete düşmüş ifadeyle bakarken Asya kolunu onun omzuna attı.
"Bende hala değil, teyze olayım. Baba tarafından nefret ediyorum ve yeğenimin baba tarafı olamam." Faruk elini yüzüne sürerken omzundaki eli itip verandadaki sandalyeleri işaret etti.
"Geçin size aile bağlarını anlatacağım. Bu evin IQ seviyesini düşürdünüz." Şakaklarına masaj yaparken mutfağın sürgülü camının önündeki Zeliha'ya döndü. "Onlara katılırsan çığlık atarım Zeliha." Zeliha dudaklarını kıvırmış, sessizce bizim cahilliğimizi seyrediyordu.
"Çay getirmemi ister misin?"
"Bergamot olmayan çayın var mı?" Zeliha başıyla onaylayarak içeri girdi. "Evde aklı selim biri var. Şükürler olsun."
"Sibel gerçekten hamile mi?" Hakan'ın sesindeki alay silinmişti. Faruk başını aşağı yukarı salladığında verandayı geçip sandalyelere yerleşmiştik bile. "Yılmaz erkekleri bir şey dedi mi?"
"Hayır. Burhan ve Ferhat geldi zaten. Biliyorsun. İkisi en az benim kadar şaşırdılar. Sibel beni reddedince şaşkınlıkları yok oldu tabi." Hakan kaşlarını çatarak öne eğildiğinde Faruk elini salladı. "Bu konuyu kapatalım. Sen anlat. Niye çamur içindesin..." Bakışları eline kaydı. "Elinde kan var." Hakan üzerindeki takıma ve elime bakıp başını sağa sola sallayıp ayaklandı. Sanki üzerindekileri unutmuş gibiydi.
Adamın aklını başından alıyorum Kübra.
"Önemli bir şey yok. Doug size anlatır. Üzerimi değiştireyim. Gelince konuşuruz seninle." Hakan içeri girdiğinde ayaklanıp peşine takıldım. Doug'dan önce dinlemek ve görmek istediğim bir kocam vardı. Odasına girdiğinde kapıyı ardımdan kapattım.
"Yardımcı olabilir miyim?" Ceketini çıkartırken aynadaki bakışlarımızı kesiştirdi. Bu oda artık eskisi gibi kasvetli hissettirmiyor, hatta hoşuma gidiyordu. Başımı çevirdiğim her kenardan onu görebiliyordum.
"Tabi ki." Ceketini çıkarttığında onun karşısında duracak kadar yaklaştım. Gömleğinin düğmelerini açarken bakışları yüzümdeydi. "Sabahki halinden daha iyi görünüyorsun." Ellerindeki kanı umursamadan elinin tersini yanağıma sürdü.
"İstanbul'u gezmek beni rahatlattı. Asya'nın rahatlamak için bağırdığını biliyor muydun?" Gözleri kısıldığında kıkırdadım. "Denize karşı çığlık attı. Tabi insanlar deliymişiz gibi baktılar." Hakan kaşlarını kaldırdığında gülmeye devam ettim. "Haklılar. Çok kalabalık olmayan deniz kenarına gittik. Yine de tek tük insanlar vardı etrafa ve deli oluşumuz tescillendi."
"Denize çığlık atıp rahatlamak tam Asya'nın bulacağı bir yöntem olurdu."
"Rahatlatıyor. Bir gün denemelisin. Deniz şart değil. Bağırıp rahatlayabilirsin." Son düğmeyi de açıp gömleği çıkarmak yerine elimi karnından omuzlarına doğru çıplak teninde gezdirdim. Bu keyfi yaptığım bir hareketti.
Ona dokunmak için bahaneye ihtiyacımız yok Kübra.
"Gün içinde adamlarıma fazlasıyla bağırıyorum. Sayılır mı?" Bir adım yaklaştı bana. Gömleği omzundan kayarken elimi kollarına doğru hareketlendirdim.
"Sayılır sanırım. Gelirken kötü şeyler mi yaşandı?"
"Evet." Bir adım daha yaklaştı, geriye adımladım.
"Her şey yolunda mı?" Sırtım aynaya değene kadar bana yaklaştı ve geriledim.
"Şu an evet."
"Kısa cevaplar vererek ciddiye almıyor musun beni?" Elimi kemerine kaydırıp çözmeye çalıştığımda eli boynumdan enseme sürtündü ve kaçmama engel olurcasına sıktı.
"Daima en çok seni ciddiye alıyorum Karım. Sende her şey yolunda mı?" Yolundaydı. Bekir'i atlatmıştım, gezi iyi gelmişti. Asya çok konuştuğu için düşüncelerim beni terk etmiş zihnim resmen yıllardır ilk defa Bekir'in istilasından kurtulmuştu. Sabahki gibi kötü değildim. Gelecekle ilgili hala kaygılarım vardı ama şu anımı bunun için heba etmeye niyetli değildim.
"Yolunda." Pantolonu da yere düştüğünde iç çamaşırıyla kaldı. Dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrılırken gözlerindeki arzu dolu bakış ağır ağır yüzümde gezindi.
"Benimle duşa girmek için fazla kıyafet var üzerinde." Dilim damağım kururken yavaşça yutkundum. Onunla daha önce kaçtığımız o evde duşa girmişliğim vardı ve sonu daima arzu dolu bir hal alırdı.
"Kıyafetlerini ben mi çıkarmalıyım?" Sessiz kaldım. Eli kazağımın ucundan çıplak karnıma kaydığında kafamı aynaya yasladım. "Buraya gelirken uzun zaman sonra ilk defa korkum beni ele geçirdi." Kazağı çıkartıp attığında pantolonumun düğmesini açmak için acelesiz dokunuşları omzumdan göğsüme oradan karnıma değdi ve sonunda düğmeyi açabildi.
Bizi kışkırtıyor bu herif Kübra.
"Karanbey'i korkutacak ne olabilir ki?"
"Sen." Pantolonum yere düşerken eğilip kucağına aldı beni. Kollarımı omzuna bacaklarımı karnının etrafına sardığımda banyoya yöneldi. Neden endişelendiğini soramadan dudaklarımızı birleştirip sırtımı duştaki fayanslara yasladı. Su başımızdan aşağı akarken ellerim saçlarını buldu.
KARANBEY
Aynadaki aksimize bakarken yatakta saçları göğsüme dağılmış Kübra'yı seyretmeye devam ediyordum. Uykuya dalmıştı. Uykuya ihtiyacım vardı ama yapamıyordum. Zihnimde yankılanan sesler ilk kez Kübra'ylayken bile susmuyordu.
En son bu kadar kaygılandığım zaman, daha on yedimde annemin yapabilecekleriyle yaşanacak olanlara duyduğum endişeli anlarımdı. Faruk'un ailesini zarar görmeden buralardan kaçırmak ve annemle kardeşimi de alıp götürmek...Tüm bunları babama yakalanmadan yapmak için yollar aradığım o zamanlardaki gibi çıkmazdaydım.
Capo'ymuş, Pakhan'mış, Türk mafyasıymış... Kartellerin ve Ali'yi öldüren ekibin karımı da tehdit etmesi... Şakaklarımdaki ağrı şiddetlenirken gözlerimi kapatıp burnumu Kübra'nın saçlarına gömdüm. Benim şampuanımı kullanmıştı ve ben kokuyordu.
"İşin içinden çıkacağımız sihirli bir değneğe ihtiyacımız var. Karanbey yeterli gelmiyor." Fısıldayarak iç çekerken gözlerim tekrar aynadaki aksimi buldu.
"Onu da kaybedecek misin?" Ali'nin sesi zihnimde yankılanırken uzun zaman sonra ilk defa onu duyduğum için bedenim gerildi. "Yoksa savaşacak mısın? Gerçi savaşınca da kaybediyorsun."
Cevap verme Hakan. Zihnindeki kaygıyı bastır.
İlaçlara geri dönmekle ilgilenmiyordum. Zihnim daha berraktı. Kübra'nın başını yastığa bırakırken yataktan kalktım.
"Beni duyduğunu kabul et. Deliriyor musun Karanbey?"
Kıyafet dolabından çıplaklığımı örtecek kıyafetlerimi hızla giyerken sigara içmeye ihtiyacım vardı. Odadan çıkmadan önce Kübra'nın üzerini örtüp kapısını aralık bırakarak aşağı indim. Balkona çıkabilirdim, yine de Zenas ve Bo'nun yalnızlığıma ortak oluşlarından hoşlanıyordum.
"Faruk?" Hala masadaki yerindeydi ve önündeki kül tablası sigara izmaritleriyle doluydu. Önündeki kupadaki çayın hala dumanı tütüyordu. "Uyuyamadın mı?" Oturup sigaramı yaktığımda ağır ağır başını salladı.
"Asya susmak bilmiyor. Evde oturduğumu görürse dibimden ayrılmaz. Veranda da üşüyor. Eve gitti bu yüzden."
"Beni de kovacak mısın?" Cık cıkladı.
"Sana daima boynum kıldan ince Karanbey." Hafifçe gülümsedim. Sigaramı yakarken yanındaki sandalyeye çöktüm. Sessizce sigaralarımızı içerken omzumla onu dürttüm.
"Sibel'i istemeye gidelim. Tarih belirle." Faruk başını eğdi. "Ferhat'la konuşacağım."
"Sibel beni istemiyor artık." Bebeğin babası olmadan mı dünyaya getirecekti? Abileri bir şekilde ona kol kanat gelirdi hatta bunu yapmasalar bile Sibel kendi hakkından gelirdi. Güvenim tamdı. Yine de Faruk'u severken çocuğunu babasız bırakacak kadar bencil bir anne olmayacağını düşünmüştüm.
"Önceliğim o değilmiş. Hayatımdaki üçüncü dördüncü öncelik olmak istemiyormuş." Onun hamilelik haberine niye ortalığı ayağı kaldırarak sevinmediğini şimdi daha iyi anlıyordum.
"Haklı." Faruk kaşlarını çatıp bana baktığında omuz silktim. "Sana aileni kur dedim kaç kere. Siktir git bile dedim."
"Senin kara kaşına gözüne mi burada kalıyorum? Seni düşünen mi var?" Bu söylediklerinin aksi için burada olduğunu biliyordum. Beni yalnız bırakmamak için kendini yalnız bırakmaya mecbur hissediyordu. Faruk'un niye kendini bu denli suçlu hissettiğini anlamıyorum. Olay babasının ihanetinin utancından ve arkadaşlığımızdan fazlasıydı. Ali'nin ölümünden sonra dibimden ayrılmamıştı. İyice hayatını bana adamış gibi davranıyordu. Buna minnettar olsam da kendi hayatını kaçırıyordu.
Faruk'un Ali'si olmaktan korkuyordum.
İtirafım birkaç saniye duraksamamı sağlarken sigara bitene kadar sustum. Bu doğru gelmiyordu. Ali benim yüzümden ölmüştü ve yıllarca ona kol kanat gelmemi o değil, ben istemiştim.
"Sevdiğini kaybetmeden git, Faruk." Zihnimdeki düşünceler Ali'nin ikizi olmanın yüklerini yansıtırcasına işkence çektirirken başımı sağa sola salladım. "Her şey için geç olmadan hayatını yaşa kardeşim."
"Yalnız bensiz bir bok yapamazsın." Sigarayı söndürüp çayını yudumladı. Kibirli it.
"Olay ben değilim. Sensin. Çocuğun oluyor Faruk. O kızı yüz üstü bırakamazsın. Ayrılma nedenin Özkan'ın gizemi değil miydi? Özkan elimde. Siktir et devam et. Artık Sibel'e de kendine de işkence çektirme daha fazla."
"Benden ayrılıyor musun lan?" Cık cıkladı. "Bu ilişkiye fazla emek verdik be Hakan."
"Sevgilim misin? Karım mısın? Saçma sapan konuşma." Elimin tersini koluna vurduğumda gevşekçe güldü. Seviyordum onun şebekliğini.
"Şu hafızam yerine gelmediği için canım sıkkın." Hainleri bulmuştuk, Ali'nin ekibinin çoğu üyesini de öğrenmiştik. Geri kalanı Özkan anlatacaktı. Canını ne sıkıyordu ki?
"Şüphelendiğin bir şey mi var?" Gözlerimi kısarak yüzünü inceledim. Huzursuzluğunu buradan hissedebiliyordum. "Anlat Faruk. En fazla ne olabilir?"
"Ben..." Göz ucuyla baktı. "Kızacağını biliyorum." Ağzında gevelediği kelimelerden seçebildiğim bunlardı.
"Hafızan yerine geldi mi?"
"Bazı detaylar olmadan." Sanki o detayların ne olduğunu biliyormuş gibi hayal kırıklığıyla söylemişti.
"Neyle ilgili detaylar?" Dirseklerimi bacağıma yaslayıp öne eğildim. "Konuş Faruk. Sırlardan hoşlanmam." Dudakları aralanıp kapandı, kaşlarını çatıp bakışlarımızı ayırdı. Bardağındaki çayı tek dikişte bitirdi. Bardağı sehpaya bırakırken göğsünü şişiren bir nefes alıp verdi.
"Bekir'in Ali'nin katillerinden biri olduğunu başından beri biliyormuşum. Hafızam yerine geldiği kısmında Bekir'e hesap sorduğumu anımsadım." Geriye doğru doğrulurken onun birkaç hafta önce ölümden döndüğünü kendime hatırlatmak için birkaç saniye sessizce nefes alıp verdim. Öfkemi ona yönlendirebilirdim ama hafızasının tamamı onda değildi. Bir nedeni olamaz mıydı?
Yalanın bir nedeni olmaz Hakan.
Eğer Kübra'yla yolum kesişmese ve Ali'nin katillerini duymamış olsaydı, Faruk benden bunu bir ömür saklamaya devam mı edecekti?
"Faruk...Niye sakladığını da anımsadın mı?" Ses tonumu kontrollü tutmaya çalışsam da dudaklarımdan öfke dolu tonlamayla çıkıverdi. Hafızasının tamamı gelmeden ona neyin hesabını soracaktım.
"Hayır. Bekir'e hatırlamadığım birinin adını duyurursa onu öldüreceğimi söylediğimi hatırlıyorum yalnızca." Yani birinin adı duyulmasın diye Bekir'i tehdit etmişti. Birini korumak uğruna bana yalanlar söylemeye devam etmişti.
"Sana şimdi söylüyorum çünkü sebebim her neyse seni kandırmayı seçmiş olmaktan memnun değilim. Geçmişim tamamen geldiğinde kıçıma tekme vur." O kadar kolay değildi. Sigaralarımdan birini daha yakarken sessizce içmeye başladım.
Ali öldüğünden beri toplam altı ay olmuştu. Hatta yedinci ayı yarılamıştık. Nefesimi kesen ve kendimi bok gibi hissettiğim günlerim, haftalarım hatta aylarım olmuştu. Kübra göğsümdeki baskıyı hafifletecek kadar yakınım olana kadar geçirdiğim ızdırabı ve suçluluk duygusunun o boğucu hissini yaşadığımda en ufak bir ipucuna bile hasrettim.
Ali'yi kim öldürdü?
Her gece zihnimde yankılanan soru buydu ve Faruk bunu cevaplamak için bana Bekir'i verseydi veya o hatırlamasa da koruduğu her kimse onu söyleseydi eğer, şimdiye çoktan bu aptal intikam yükünden kurtulabilirdim.
Günlerce Ali'nin katilinin peşine düşmüştüm ve Faruk bana onu bulamadığımızı söylemişti. Kübra gelene kadar onların tek bir kişi olduğunu düşünüyordum ama Bekir'le beraber toplam altı kişinin elinde ikizimin kanı vardı. Dört ay boş yere birilerini araştırmak yerine sadece Bekir ve etrafındaki olaylara odaklanabilirdim. Faruk bana öğrendiği gün söyleseydi, Bekir'i öldürecek kadar büyük olan öfkemi kontrol edemeyeceğimi biliyordum. O zaman kontrolümü sikip atardım. Kardeşimin kanını akıtanlara asla merhamet göstermeden onun gibi toprağın altına gömerdim onları.
Faruk'un yalanı bana haftalarca boşa geçen zamandan başka bir şey katmamıştı. Şu an hafızasının bir kısmı olmayabilirdi ama yine de yalanı söyleyen oydu. Güvenebileceğim sayısız insandan ilki bile bana yalan söylüyorken o masadakilerin arkamdan kuyumu kazmalarına tek kelime söylemeye hakkım yoktu. Beni kardeşim kandırmıştı, elin adamları niye dürüst bir şekilde davranmalıydı ki?
"Nedenini hatırladığım ilk an sana anlatacağım. Yemin ederim." Başımı sağa sola salladım ve sigaramı söndürdüm. Artık nedenlerine inanabileceğimi hissedemiyordum.
"Neden? Siktiğimin nedenlerinden yoruldum Faruk. Herkesin her şeyi yapmasının sikik bir nedeni var." Sesim bahçede yankılandığında bize bir anlığına çevrilen bakışları umursamadım.
"Kardeşim-" Öfkeyle bakışlarımı ona çevirdiğimde sustu. Gerçekten kardeş olsaydık benden bu bilgiyi saklamazdı. Bedenimdeki o yangınla ortak bir şekilde ruhum yanarken bana Ali'nin katillerine yakın olduğumu söylemeliydi. Kübra gelene kadar aldığım tek koku o geceye ait is kokusuydu, bunu bilmiyor olsa da elinde bunu bastıracağım bir ipucunun oluyor olmasını hazmedemiyordum.
Aylardır benden aptal bir bilgiyi saklamıştı. Bunu bana yapan kardeşim dediğim adamdı. Kübra bile beni tanımadan Ali'nin katilleriyle ilgili olan gördüklerini, ona ne yapabileceğimi bilmeden anlatmamış mıydı? Kardeşim dediğim adam benim yıkımımı görmezden gelip benden gerçeği saklamaya nasıl cesaret etmişti?
"Keşke bunu hafızanı kaybetmediğin zaman cesaretle söyleyebilseydin. Çünkü o zaman cidden suratına bir yumruk geçirmem kolay olurdu." Derin bir soluk alırken elimi alnıma sürdüm.
"Çoğu günlerim gidip geliyor. Hakan, bunu senden niye sakladım ve şu an niçin söylüyorum bilmiyorum. Sadece özür dilerim kardeşim. Mantıklı bir sebebi vardır diye kendimi savunmayacağım ama vardır mutlaka bir sebebi."
"Sebebin ne olursa olsun bana yalan söylediğin gerçeğini görmezden gelmemi mi bekliyorsun?" Oturduğum yerden kalktığımda sandalyem yere devrildi. Günlerdir öğrendiklerim, aldığım tehditler, yılların yorgunluğu...Her şey birleşmişti ve patlamaya hazır bombaya döndürüyordu beni.
"Dört ay ben her gördüğüm kişiye potansiyel suçlu gözüyle baktım. Lan intikam yemini ettiğim günden beri aklımı kaçıracak kadar Ali'nin katillerine kafayı taktığımı bilmiyor musun? Aynaya her baktığımda kendimi değil, Ali'yi görüyorum ben."
Şu an hafızasının büyük bir kısmı geri dönmemişti ve kızacağım an, onun tüm geçmiş anılarına sahip olduğu zaman olmalıydı.
Sikimde bile değildi. Öfkem artık kontrolümü eline geçirmişti.
"Biliyorum."
"Biliyorsun. Bilmene rağmen bana yalan söylemek için nasıl bir sebebin olduğunu merak ediyorum. Ben, Ali'nin katilini bulamadıkça onun bana musallat olmasına da kendime onca eziyeti çektirirken kenarda oturup seyretmenin de akla mantığa uygun hangi sebebi olduğunu merak ediyorum."
"Özür dilerim." Faruk ayağı kalkarken gözlerinde oluşan pişmanlıktan nefret ettim. Yaptıklarından pişman olacak biri değildi, daima sağlam adım atardı. Attığı o adım ve aldığı o karardan pişmanlık duyacaksa ne diye cesaret edip böyle bir şeyi saklamıştı benden.
Tam tamına dört ay ben yaşarken yanıp kavrulmuştum.
Tam tamına dört ay ben aynalardan korkup kaçmamak için odamdaki aynalarda beni seyreden aksimin Ali oluşunu hazmetmeye çalışmıştım.
Tam tamına dört ay yaşamak için devam etmeyi düşündüğüm her saniye depoda yanan tenim tekrar tekrar aynı acıyla yanıp durmuştu.
Siktiğimin dört ayı dışarıya ne kadar güçlü olmaya çalıştıysam o kadar kendime güçsüz ve çaresiz kalıp durmuştum. İntikamıma tutsak kalmıştım.
"Sana demiştim ikiz. Herkes sana yalan söyleyecek." Zihnimde yankılan ses Ali'nindi. Olmadık anlarda ortaya çıkmasından nefret ediyordum. Bana tek hissettirdiği başarısızlık ve onun katillerini bulamamanın güçsüz hissettirmesiydi. "Kimseye güvenme demiştim."
"Sikerler." Sol koluma yayılan bir süredir hissetmediğim yangını tekrar hissettiğimde elimi koluma yaslayıp suratımı buruşturdum.
"Canını yakan etrafındaki yalancılar mı? Yoksa katillerimi bulamayışın mı?" İçeri girerken nefes alışverişim düzensizdi. Elimi koluma sürterken merdiven basamaklarını ikişer üçer çıktım. Acı katlanarak büyüyordu ve ilaçlarıma ihtiyacım vardı.
Adımlarım rastgeleydi ve tamamen uzaklaşmak adınaydı. Öfkemi Faruk'a yönlendiremezdim. Çünkü aptal sırlarlar dolu hafızası silinip gitmişti. Odaya girdiğimde Kübra'nın yatakta kıpırdanması adımlarımı durdurdu.
"Onu da yanında tutamayacaksın. Gidecek. Güçlenmiş olabilirsin ama hala Pakhan'la savaşamazsın. Kaybedeceksin. Yine." Aynalardaki yüzüm Ali'ninkine çevrilirken gözleri yatağa diktim.
"Gerçek değilsin. Kaygılandığımda ortaya çıkıyorsun." Mırıldanırken Kübra'nın gözleri aralandı. Bakışları önce yatmam gereken kısımda daha sonra ayakta dikilen bana kaydı. Uyku akan yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
"Uyku tutmuyor mu?" Hafifçe esnediğinde başımla onayladım onu.
"Ona bağımlı oldun. O da gidecek. Bu sefer ne gibi başarısız plan kuracaksın ikiz?"
Göğsümdeki şiddetli sancı ve zihnimde yankılanan Ali'nin sesi bedenimin titremesine neden oldu. Bu odadan nefret ediyordum.
Kübra'ya odaklan Hakan. Ona odaklan.
"Bu oda bana iyi gelmiyor." Diye itiraf ettiğimde başını ağır ağır sallayıp çıplak ayaklarını yataktan sarkıttı ve ikimizin yastığını kucağına alıp bana doğru adımladı.
"Senden kaçıyor. Yatağında yatmayacak kadar güçsüz olduğunu düşünüyor. Oda sana iyi gelmiyor mu? Senin anormal olduğunu anlayıp terk ediyor işte."
Ali'nin zihnimdeki sesi daima onun katillerini bulamadığım için yargılamak üzeri olurdu. Şimdiyse içten içe hissettiğim kaygılar ve düşünceler onun sesiyle bana işkence çektiriyordu.
"Nereye?" Sesim ilk kez korku dolu gelmişti kulaklarıma.
"Bu oda sana iyi gelmiyor. Başka odaya gidelim." Kalbim teklerken derin bir nefes aldım. Beraber gitmekten bahsediyordu. "Evde odadan bol ne var, gider yatarız birine." Yine çözmüştü işte. Herkes için küçük olan ama benim zihnimde büyük yer kaplayan ne huzursuzluğum varsa çözecek bir yol buluyordu.
Ali'nin sesi de kolumdaki ağrı da kesildi.
"Kolun tekrar mı ağrıyor?" Bakışları kolumdaki elimin üzerinde gezinirken gözleri kısıldı. Başıyla komodini işaret etti. "İlaçlarını içmeyi bıraktığını biliyorum ama lazım olur diye çekmeceye koydum." İlaçlara karşı olsa da ağrılarımı dindireceğini bildiği için ilaçlarıma karışmıyordu. "Rengin de soluk. Neyin var Kocam?"
"Bugün boktan bir gün." Sesimin tonlaması bana bile yabancıydı. Sanki yıllar öncesine dönmüş ve lise zamanlarımdaki Hakan olarak çaresiz hissettiğim anları yaşıyordum.
"Dün de boktan bir gündü. Bence boktanlıklar içinde iyi idare ediyoruz." Kıkırdadı. Uzanıp yanağımı okşarken dokunuşu rahatlatıcıydı.
Dört aydır hayatımı Faruk'a güvenerek hiçbir adım kaydedemeden kendimi yiyip bitirmekle geçirmiştim. Ali'nin katilini bulamadığım her gün onu görüşlerim artmıştı. Vicdanım beni terk etmiyorken zihnimi de hasta ediyordu.
Faruk susmuştu. Zihnimde onca gürültüyü susturacak adam...Benim kardeşim dediğim adam... Kendimi cezalandırışımı bilmesine rağmen susmuştu. Şu an zihninin parçalarının kaybolması umurumda bile değildi.
Boktanlıklara rağmen idare falan etmiyordum. Boktanlıklarla dolu bir hayatta boğulup duruyordum.
"Neyin var?" Yastıkları bıraktığında uzanıp yanaklarımı avuçladı. "Gözlerin niye hayal kırıklığıyla dolu?"
"Ali'yi duyuyorum. Susmuyor." Kaşları çatılır gibi oldu. "Ne yaparsam yapayım susmuyor. Sürekli azarlıyor. Beceriksizliğimi güçsüzlüğümü söylüyor. Dayanamıyorum." Ellerini kulağıma kaydırdığında alnımızı birleştirdim. "Susmuyor."
Kübra'nın konuşmak isteyişleri Ali'yi susturuyordu. Tekrar tekrar konuşmalıydı, susmamalıydı. Kübra konuşmadan kulaklarımı kapatırken dudakları yanaklarıma sırasıyla değdi.
"Yapabileceğim bir şey var mı? Konuşabilirim. Ben sabaha kadar susmadan konuşabilirim."
"Zihnimde bana işkence eden sesleri sustur." O konuştuğunda her bir ses kesiliyordu. Burnumdaki is kokusu siliniyordu. Duvarlarımdan sızan acıları da ihanetleri de bastırıp başım dik kalmaktan yorulmuştum. Her boktan probleme çözümü kendimin bulmasından da... Kübra yorulduğum anlarda elini uzatıyordu.
"Zihnindeki sesleri duyamayacağın kadar konuşurum. Çok konuşabilirim." Elimi beline kaydırıp kollarımı ona doladım. Zihnimdeki tek ses o olabilirdi. Yargılamazdı, daha güçlüsü olmadığım için hayal kırıklığı hissettirmezdi. Kübra benden utanmazdı.
"Konuş. Hiç susma."
🖤
Bölüm nasıldı?
İnstagram: ayseilhanl / #karanbey
TikTok: ayseilhanli / #karanbey
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 136.26k Okunma |
7.78k Oy |
0 Takip |
59 Bölümlü Kitap |