32. Bölüm
Ayşe Deniz / KARANBEY (Mafya) || TAMAMLANDI / K17 - YILMAZ III

K17 - YILMAZ III

Ayşe Deniz
ayseilhanli

Keyifli Okumalar <3

🖤

 

17. BÖLÜM - YILMAZ III

 

KARANBEY

"Boynumdaki izi şu an geçirecek bir krem yok mu?" Yeni doktor başını kaldırıp boynuma baktı. Karım görünce delirecekti, bu yüzden o çizik gitmeliydi.

"Tıp o kadar gelişmedi. Krem sürseniz de sürmeseniz de iyileşmesi için birkaç günü var." Boğazlı kazağımı giymeliydim o halde. "Dikişe ihtiyacınız olmasa da enfeksiyon kapmaması için pansuman yapmalıyız." Avucumdaki yarayı hızla sararken kaşlarım çatıldı. Sol elimin parmakları dışında sarmıştı elimi.

"Daha küçük saramaz mısın?" Sesimdeki sertlik doktorun irkilmesine neden oldu.

"Elinizi kullanmaya devam edeceğiniz için pansumanın açılmasını engelleyecek tek yol bu." İtiraz edip hayatını zindan edebilirdim. Vazgeçtim. Dikkatli karım sargıları görmese bile fark edecekti.

"Kullandığınız ilaçları en son iki ay önce almışsınız." Doktor eşyalarını toplarken göz ucuyla baktı bana. "Elinizdekiler tükenmiş olmalı. Reçete yazmamı ister misiniz?" Duraksadım.

Kübra benimle konuşmayı kestiği hafta boyunca uyku ilaçlarımı da ağrı kesicilerimi de kullanmıştım. Bunun dışında eskisi kadar sık kullanmadığımı fark ediyordum. Kübra bu eve girdiğinden beri benim ağrı kesicim ve uyku ilacım olmuştu.

"Benim ilacım var." İlacım karımdı.

"Tamam. Başka bir durum olursa yazarsınız." Oturma odasından çıktığında birkaç saniye sonra koşarak verandayı çıkan adımların sesini duydum. Kübra içeri girerken bakışları etrafta gezindi ve beni gördüğünde kaşları iyice çatıldı.

"Doktor niye geldi?" Bakışları hızla üzerimde gezinirken çığlık atıp eliyle ağzını kapattı. "Ne oldu?" Sehpanın yanından geçerken ayağını çarpsa da umursamadan yanımdaki boşluğa oturdu. "Kim yaptı?" Sargıya dokunup başını kaldırdı, boynumdaki ufak çiziği gördüğünde kaskatı kesildi.

"İyiyim." Parmak ucu babamın boynumda bıraktığı ize dokunurken bakışlarındaki dehşet büyümeye başladı. "İyiyim, ufak bir çizik."

"Kim?" Sesi boğulur gibi çıkarken çenesi titremeye başladı. Medine ablası hançerle gözleri önünde öldürülmüştü ve boynumdaki iz ona bunu hatırlatıyordu. Boynumu da sardırmalıydım.

O zaman daha tetikleyici olurdu Hakan.

"Babam." Gözlerindeki dehşetin yerini öfke aldı.

"Babanı boğduracağım."

"Buna izin veren bendim. Delirmesi gerekiyordu ki bunun için onu kışkırttım. Masanın ona-" Aninden omzuma elini çarptı.

"Önce seni boğduracağım." Çenemi tutup yüzümü sabitlediğinde dudaklarım keyifle kıvrıldı. Buna bayılıyordum ve her çenemi tutuşunun ardından onu zapt etmek istiyordum. "Nasıl sana zarar vermesine izin verirsin?"

"Öfkelendiğinde çok seksi oluyorsun." Siktiğimin kontrolü umurumda bile değildi.

"Şu an ciddi bir konu-Hakan." Çenemdeki elini tutuğumda çığlık attı. Sırtı koltuğa yaslanana kadar üzerinde yükseldiğimde gözleri kocaman açılmıştı. Bileklerini sağlam elimle başının üzerinde tuttuğumda bakışları dudaklarıma kaydı.

Evet Karım. Senden manyak derecede etkileniyorum.

"Sen son zamanlarda fazlaca şiddete meyilli bir kadın oldun. Farkında mısın?" Sarılmış elimin açıkta kalan parmaklarının tersiyle pembeleşen yanaklarını okşadım.

"Kocam sensin. Kalk üzerimden manyak."

"Manyak mı?" Cık cıklarken ağır ağır yüzünü seyrettim. "Çok ayıp. Şu an insafıma kalmışken beni sinirlendirmemelisin."

"İnsafına kalmışken mi? İstersem kurtulabilirim." Kaşlarımı kaldırıp alaylı bir bakışla gözlerine baktığımda kaşlarını çattı. "Kurtulursam bana yemek pişireceksin."

"Yemek mi?"

"Faruk söyledi. Ali kadar güzel yemek yapıyormuşsun. Karına yemek yapmayan kocayı kim ister? Kimse." Başımı eğdiğimde sustu. Bileğini tuttuğum ellerini bir kez olsun kıpırdatmıyor, şu an olduğumuz durumdan kaçmak istemiyordu. En ufak rahatsızlık belirtisi için bakışlarımı yüzünden ayırmıyordum. Rahatsız olduğunda veya tetiklendiğini anladığımda geri çekilecektim.

"İstesen de istemesen de senin kocanım. İtirazın mı var?" Sessizce bana bakıyordu. Gözlerimiz kesiştiği zaman hep yaşanan şeydi bu. "Hem sen mutfağa girdiğinde felaket senaryosu gibi etrafı yakıp yıkarken ben bir şey diyor muyum?"

"Öğreniyorum."

"Evimi iki kez yakmaya kalktın." Kübra kıkırdamaya başladığında başını sola yasladı. Boynunun duruşu bedenimi canlandırıcı hislerle çevreliyordu. Eğildim ve dudağımı boynuna değdirdiğimde kıkırdayışı kesildi.

"Biri gelip görecek bizi." Öpücüklerim kulağının arkasındaki hassas o deriye ulaştığında derin bir soluk aldı.

"Görürlerse ne düşünürler?" Aralanmış bacaklarının arasına dizimi kaydırdığımda bakışlarımı yüzüne çevirdim. "Dilini mi yuttun?" Dizimi gözlerini kapamasına neden olan o noktaya bastırdığımda dudakları aralandı. "Gözler Karım." Gözleri aralanırken benimkileri buldu. Gözleri arzuyla çevrelenmişti.

"Yukarı çıkıp ikimize bir bavul hazırla ve vakit kaybetmeden aşağı in. Seni kaçıracağım."

"Tamam." Bileklerini serbest bıraktığımda hızla altımdan kaçtı ve merdivene koşuşturdu. Kendisi bana asılırken fazlasıyla cesurken ben ona bunu yaptığımda utanıyordu. Zıtlıkların vücut bulmuş haliydi.

"Hakan." Faruk verandadan içeri girdiğinde yüzündeki ifade hiç hayra alamet değildi. Oturduğum yerden kalktığımda eliyle dışarıyı işaret etti. "Ben İtalya'ya gidiyorum. Kübra sizin kaçamağınızdan falan bahsetti. Ne zaman çıkacaksınız?" Kesinlikle bir sorun vardı.

"Ne oldu?"

"Gelince konuşuruz." Bileğindeki saate bakıp iç çekti. "Akşam uçak biletim var. Asya'nın yanına gideceğim. O zamana kadar başını belaya sokmazsın değil mi?" Gözleri elimdeki sargıya dokunduğunda kaşları çatıldı. Yeni fark ediyordu.

"Uzun mesele. Gelince konuşuruz." Bakışları beni bulduğunda ters ters baktı.

"Kendini gebertme. Bir kez daha hastanede seni bulursam kendine gelmeni beklemeden çekerim fişini."

"Kıyamazsın bana Faruk." Göz kırptığımda onun yaptığı gibi alaylı tonlamada konuşmaya özen göstermiştim. "Ayrıca Mert'in şu tepedeki evine gideceğim."

"Kalesine gitmen için izin mi verdi?" Başımla onayladım. O eve kimse girememiş, bunu deneyenler ölmüştü. Bu yüzden herkes tarafından uzak durulması gereken bir yerdi. Kimse onunla ters düşmek istemezdi.

"Oğlunu kurtardık ya Kübra'yla. Borcu vardı. İstedim evini. Kübra'nın korumaların olmadığı bir özgür alana ihtiyacı var." Gözleri kısıldı.

"Senin mi onun mu?" İkimizin de.

"Korumalar evin etrafında gezinecek zaten. Her şey yolunda tüm ayarlamaları yaptım ben." Başını salladı ve bir kez daha huzursuzca baktı saatine. "Sorun ne?"

"Hazırlanmalıyım. Havalimanına gideceğim." Odadan çıktığında acelesi huzursuzluğumu arttırıyordu. Peşinden verandaya çıktığımda Douglas, Faruk'un gidişini en az benimki gibi şüpheli bakışlarla seyrediyordu.

Yılmaz evinde bir şey olmuştu ve ne olduğunu bilmiyordum. Cebimdeki telefonu çıkarttım, Enrico'nun numarasını arayıp kulağıma yasladım. İlk çalışta açtı.

"Faruk, İtalya'ya gelecek." Onun Melih olması bir şey değiştirmiyordu. Daha önce yaptığımız anlaşma belliydi. Buradan bana bağlı olan kim giderse önce onu arayıp haber vermem gerekiyordu. Yoksa izinsiz girdiği düşünülüp Capo'lukta işkence çektiriliyordu.

"Adamlarına söyle ona dokunmasınlar."

 

KÜBRA

Hakan toplantıdan gelir gelmez arabaya atlayıp yola çıkmamızı sağlamıştı bile. Yol yukarı doğru kıvrılıyordu ve gitgide manzaranın yüksekliği nefesimi kesiyordu.

"Segreto'nun evi." Başıyla yolun sonundaki çitlerle çevrili evi işaret etti. "Oğlunu kurtardığımız için borcunu böyle ödüyor." Evin demir kapısının yanında durduğumuzda uzanıp parmağını okuttu. Başını arabadan çıkartırken yüzünü makine yaklaştırdı ve kırmızı bir ışık onun yüzünden aşağı kaydı ve yeşile döndü. "Sanırsın başbakanın evi." Hakan homurdanarak şifreyi girdiğinde cebinden çıkarttığı anahtarı kilide koydu ve çevirdi. Kapı sonunda büyük gürültüyle açıldığında Hakan anahtarı alarak yerine tekrar yerleşti.

"Dört aşamalı güvenlik mi? Neyi koruyor ki?" Göz ucuyla arabanın ilerlediği her bir yeri incelemeye başladım. Hakan'ın evine benziyordu ve neyin değerli olduğunu anlamaya çalışıyordum.

"Güvenliğe saplantılı. Sorgulamayalım ve bu güvenliğin tadını çıkartalım." Kapı ardımızdan kapandığında Hakan arabayı park etti ve indi. Peşinden inerken rüzgâr saçlarımı savurdu ve kar tanelerinin hafifçe gökyüzünden süzülüşüne hayranlıkla bakarken buldum kendimi. Burası bir hapismiş gibi büyük duvarlarla çevrili olsa da içerisi her çeşit ağaç ve çiçekle düzenlenmişti. Rüzgârın esintisi arasında suyun sesini duyabiliyordum. Etrafa baksam da sesin kaynağını göremedim.

Hakan, hazırladığım çantalarımızı indirirken benim yaptığım gibi göz ucuyla etrafını seyrediyordu. "Annem için burası cennet olurdu." Dudakları kıvrılırken bakışları çiçeklerde gezindi. Soğuğa rağmen dayanıklılardı. Onun arka bahçesine ekilen her çiçekleri anımsayınca dudaklarım kıvrıldı.

"Hava buz gibi. İçeri girelim." Çantalarla kapıya yöneldi ve kapıyı açtığında peşinden girdim. Ev dışarıdan çok daha soğuk gibiydi. Ellerimi birbirine sürterken Hakan, çantaları bırakıp oturma alanındaki şömineye yöneldi. Şöminenin içi çoktan doldurulmuş odunlarla doluydu. Hakan cebindeki çakmakla ateşi yakmak için çabalarken kalçamı koltuğa yaslayıp onu incelemeye başladım.

Ateş yakıyor, Kübra.

Saçma sapan nedenlere yükselemezsin kendine gel iç ses. Ateş yakıyor ne demek?

Hakan eğilip odunlara üfkediğinde odunlar tutuşup alevin yayılmasına izin verdiler. Hakan doğrulurken bakışlarını bana çevirip elini uzattı. Sessizce yaslandığım yerden ayrılıp buz gibi elimi, avucuna bıraktım. Beni şaşırtarak kucağına çekerken yere oturup ateşe dönmemizi sağladı.

"Arabadaki ısıtıcıya rağmen niye ellerin buz gibi anlamıyorum." Ellerimi, ellerine hapsederken yanağı yanağıma sürtündü ve benim gibi alevlere bakmaya başladı. Yanan şömineden mi yoksa kollarını bana dolayıp beni hapseden adamdan mı bilinmez şimdiden sıcacık hissedebiliyordum.

Hakan'dandır. Kolları sıcacık Kübra.

Ellerim elinin sıcaklığıyla ısınırken parmağındaki yüzüğüyle oynamaya başladım. Ailemi bulunca gitme isteğim her geçen gün azalıyor ve onunla kalmak istiyordum. Bu dünyanın karanlığını da kanını da kabullenmem demekti bu. Beni hapsedenlerin sefasını sürdürdüğü bu dünyayı kabullenmek çok zordu.

Evet, Hakan bu dünyanın parçasıydı. Yine de bana karşı diğerleri gibi acımasız davranmamıştı. İlaç içmek için Çetin evinin altını üstüne getirirken bir süre yatağa bağlayarak serumla vermişlerdi. Onlara karşı savaşımda daima kazanacak bir yol bulmuşlardı. Hakan onlar gibi değildi. İlaç istemiyorum dediğimde gözlerinde çözüm arayan o bakışı görmüştüm. Bana verecekleri ilaç sağlığımı düzeltmek için olsa da kabullenmekte zorluk çektiğimi anlamış ve asla beni bir yere bağlayıp vermek için zorlamamıştı.

Çetinler beni evlerine hapsettiklerinde içten içe yapayalnızdım. Kimse o evden çıkmak için denediğim yolları takdir etmemiş, daima o yolları engellemeye çalışmışlardı. Hakan Karan, kendisini hapsettiği bu karanlık mafya dünyasında yapayalnızdı. Kendi hür iradesiyle kaçmayı seçmeden savaşıp duruyordu. Faruk'un dediği gibi çekip gidecekti belki de. Yine de bunu yapamayacağını görebiliyordum. Hakan, bataklığa saplanmıştı. Bu dünyada ceketini alarak çıkıp gidemeyecekti.

Kendini hapsettiği bu dünyadan kaçamayacaktı.

"Sessizsin." Yüzüğüyle oynamayı bırakıp kucağında ona dönüp yüzündeki yorgunluk çizgilerinde gezdirdim bakışlarımı. Ali ona destek olmuş muydu bilmiyordum, tahmin etmek için müneccim olmama gerek yoktu. Ali ona destek olsaydı, kardeşini korumaya bu kadar saplantılı olup kendini karanlığa boğmazmış gibi geliyordu.

Faruk, bir sohbetimizde Ali'nin korkak olduğunu söylemişti. Babasını görünce kilitlenen ve zorlanırsa krize giren kırgın bir çocuk olduğunu... Hakan'da kırılmamış mıydı? Kırılmasına rağmen savaşmamış mıydı?

Hakan kırgınlıklarını ve yorgunluklarını bastırıp hayatını, kendini hapsettiği bu karanlığa bulamıştı. Ali'yi bunlardan uzak tutmuştu. Faruk onun yanında olsa da en büyük sınavları yine yalnızca kendisi vermişti.

Hakan en az benim kadar yıllarını yalnız geçirmişti. Kendi hayatının Bekir'i, Haldun'u, Hatice'si olmuştu. En çok kendisine acımasız olmuş, acılarını görmezden gelerek çığlıklarına kulaklarını kapamıştı.

"Ne düşünüyorsun?" Tekrar konuşması beni düşüncelerimden sıyırmıştı.

"Zeliha, sebzeleri doğramamı beğenmedi. Yemekleri senin yapman lazım. Bana kalırsak açlıktan ölürüz." Dudakları ağır ağır kıvrılırken kaşlarımı kaldırdım. Ona düşüncelerimden bahsetmek istemiyordum. Omuzlarında yeterince yük vardı, zihni daima güvenliğimiz ve ondan saklanılanları bulmak üzerine dolup taşıyordu.

"Bana yardım edip arabada kalan poşetleri taşırsan bir tabak sana da pişiririm." Hızla kucağından kalkıp elimi uzattığımda bakışları uzattığım elimden parmağımdaki yüzüğe kaydı.

"Hadi Kocam Bey. Açım ben." Elimi tutup yerden kalkarken gülmeye başladı. Faruk'un benim Türkçemle alay ettiği zamanki gibi gülmüştü.

"Açsan seni doyurmamız lazım. Karımın aç olmasına izin verirsem, bu beni nasıl koca yapar?"

"Sesindeki alay mı?" Kapıdan çıkarken peşinden koşuşturmaya başladım. Adamın bir adımı benim üç adımım gibiydi. Ne ara bu kadar uzaklaşmıştı? "Alay mı ediyorsun benimle? Açım ben. Bununla alay edilmez." Hakan'ın kahkahası kulaklarıma ulaştı. Bagajı açarken yüzünü görebilmiştim, gamzeleri belirdiği için duraksadım. Annesi ve Ali'yle çektiği o fotoğraftaki gibi gülmesini sağlayacakta alay edişlerine gıkımı çıkartmazdım.

"Bunları sen al, diğerlerini ben." Adımlarımı onun yanına atıp gösterdiği poşetleri aldım. Kendi poşetleri benimkinin üç katıydı. Zahmetsizce bir kısmını alırken diğerlerini yere bırakıp bagajı kapattı ve eğilip yere bıraktıklarını aldıktan sonra başıyla işaret etti. Hava buz gibiydi, itiraz etmeden koşarcasına içeri girdim.

"Eşyaları yerleştirebilir miyim?" Mutfağın ortasındaki ada tezgâha poşetleri bıraktığım hızla ona döndüm. Zeliha'yla aram iyi olduktan sonra mutfaktaki eşyaları yerleştirme işini kendi üzerime almıştım. Her şey benim kontrolümde dilediğim şekilde dizilirken mutlu oluyordum. Kiler ve buzdolabını yerleştirmek büyük bir terapiydi benim için.

Üzerimdeki kalın kıyafetlerden kurtulup koyu kırmızı kazağım ve siyah pantolonumla kaldım.

"Olur. Yemeği yaparım bende." Üzerindeki paltoyu ve ceketi çıkartırken gömleğinin bileklerindeki kol düğmelerini çıkartırken ceketinin cebine attı ve gömleğini dirseklerine kadar kıvırmaya başladı.

"Beni dikkatle izleyecek misin?" Gri gözleri onu seyretmemden memnun bir şekilde bakarken dudaklarımı ıslatıp ona arkamı döndüm. Ceketini çıkartıp kollarını kıvırışını ve yakasının birkaç düğmesini açıp rahatlayışını seyretmeye bayılıyordum. Yaralarını göstermekten çekinen adam artık umursamıyor gibiydi ve bu aramızdaki bazı dinamiklerin değiştiğinin kanıtıydı. "Bu aralar gözlerini benden alamıyor gibisin, Karan Hanım."

Manyak adam.

Kıkırdarken poşetleri karıştırmaya başladım. Dolaba yerleştirme sırasını anlamaya çalışırken Hakan tezgâha geçti ve yemek üzerine çalışmaya başladı. Hareketleri temiz ve belirli bir düzende ilerliyordu.

İşine dön Kübra. Bu kadar adamı seyretmek artık sapık olduğunu kanıtlar.

"Ne yapacaksın?" Sütü dolabın kapısındaki bölüme koyarken Hakan'a göz ucuyla bakarak sormuştum.

"Bonfile." O ne demekti? Gözlerim baharat döktüğü kaba kaydı. "Et." Kabı görebileceğim şekilde eğerken gördüğüm etle başımı salladım. Ete et demek yerine niye bonfile diyordu ki? Kafam iyice karışıyordu böyle. Her şeyin bir adı vardı.

"Bonfile et demekse niye bonfile diyorsun?" Hakan duraksarken dikkatle ona baktım.

"Bonfile etin en yumuşak ve lezzetli kısmı. Etin parçaları gibi düşün." Anladığımı belirtircesine başımı salladım. Şimdi anlamıştım.

"Nasıl yapacaksın eti?"

"Önce tavada etrafını kızartacağım. Sonra sebzelerle fırınlayacağım. Yanındaki salata senden. Bu yüzden hızlıca dolaba yerleştir." Dediğini yaparak eşyaları dolaba dizmeye devam ettim. Şimdiden karnım gurulduyordu.

"Faruk, Asya'nın yanına ne zaman gidecekti?"

"Bu gece." Başımı sallarken boşalttığım poşetleri sarıp çekmecelerden birine tıktım.

"Aniden Asya'ya gidişi şüphelenmeme neden oluyor. Yılmaz evinde bir şey mi oldu?" Ona söylemek için doğru bir anı bekliyordum. Faruk, kardeşini güvene aldıktan sonra açıklamamızı söylemişti. Hakan'la kaçamak yapacağımızı öğrenince onun kaygılanmasını istememişti. "Anlat bana. Yoksa yemek yok." Tehdit mi etti o?

"Çok kötüsün."

"Dökül Karan Hanım." Açtım ve Faruk'u satmakta sorun görmüyordum.

"Faruk anlatmadı mı?" Hakan, patates doğramaya ara verirken bakışlarını bana çevirdi. "Sibel'le evlenmelerine karşılık Asya'yla Yılmazlardan birini evlendirmek istediler." Hakan bıçağı o kadar sertçe bıraktı ki geriye doğru adımlarken buldum kendimi. Gözlerindeki bakış kararmış ve nefret dolu olmuştu.

"Böyle bir şeye cüret edemezler." Gözlerindeki korumacı o bakış en az Faruk kadar Asya'yı güvende tuttuğunun kanıtıydı. "Asya burada bile değil. Ne ara görüp de bu karara vardılar?"

"Ferhat dışında tüm Yılmazlar oradaydı. Bir de Erdal geldi. Kuzenleriymiş. Ben yoktum bu konuşma yapıldığında. Detaylara hâkim değilim doğrusu." Hakan elini yıkarken telefonunun olduğu paltoya yöneldi.

"Olmaz. Faruk, Asya'yı getirene kadar kimseye hesap soramazsın." Adımları duraksarken başını ağır ağır çevirdi. Şüpheli bakışlarının altında boğulurken yavaşça çenemi kaldırdım. "Hem Faruk hayır dedi bile."

"Tabi diyecek. Asya'yı bu dünyadan birine vermektense ölmeyi tercih eder." Tekrar tahtanın önüne geçerken bıçağı eline aldı ve tüm hıncını doğradığı sebzeden almaya başladı. "Bana niye anlatmıyor?"

"Sana benim de anlatmam lazımdı. Faruk öfkesinden delirmekten sana anlatmaya fırsat bulamamıştır. Hafızasını hatırlayamadığı her an için sana karşı kendisini kötü hissediyor zaten. Şimdi Yılmazlarla ortaksın, işini daha da zorlaştıran kişi olmak istememiştir. Hem acele ediyordu. Dönünce anlatır sana detayları."

Faruk ve Hakan o kadar çok birbirlerine benziyorlardı ki bunu göremiyor gibiydiler. İkisi de yüklenebildikleri kadar sorumluluğun altından kalmaktan çekinmiyordu. Problemlerini çözene kadar sessizce darbeleri karşılıyorlardı. Faruk'u anlıyordum. Hakan'ın omuzlarındaki bir dert daha olmak istemediği için söylememişti. Ben söylemiştim çünkü artık Hakan'da Faruk'ta yalnız değillerdi. Onlara destek de olurdum, dertlerini de paylaşabilirdim.

"Kardeşim tüm işlerimden daha önemli benim. Yılmazlar tek bir yanlış yaptığında iş anlaşmasını gözüm kapalı bitiririm. Kimse kardeşimin kıymetlisine el uzatamaz." Sessizce onun bıçağı kullanışına bakarken adımlarımı ona yönlendirdim. Daha önce yaptığım gibi kollarımı karnına doladım.

"Sakin ol, Kocam Bey." Parmak ucumda yükselip ensesine dudaklarımı değdirdim. "Gevşe. Öfkeli yemek yaparsan yemeklerin öfkeli olur. Yedikten sonra öfkelenirim." Bu saçmalığa inanmıyordum, sadece konuyu nasıl kapatıp odağını değiştireceğimi bilmiyordum. "Öfkelenince manyak bir kadına dönüyorum."

"Şu an beni sakinleştirmeye çalışıyorsun." Elimi göğsüne kaydırıp avucumu kalbinin üzerine yasladım. Kalp atışları hızlıydı ve teninin sıcaklığını hissedebilmek canlandırıcıydı.

"İşe yarıyor mu?"

"Biraz daha kollarını sıkmalısın." Dediğini yapıp daha sıkı sarıldığımda göğsünden yükselen memnuniyet dolu o sesle kıkırdadım. "İşte şimdi rahatladım."

"Buraya her şeyden uzaklaşmaya geldik." Ensesine tekrar öpücük kondurduğumda bıçağı bırakıp ellerini tezgâha yasladı. "Rahatla ve kontrolünü serbest bırak. Söz döndüğümüzde her şekilde seninleyim."

"Benimlesin." Sesindeki tınıdaki değişim kalp atışlarımın ritmini şaşırmasına neden oldu. Sanki onunla olduğum için memnun ve rahatlamıştı.

"Seninleyim." Karnımın gurultusuyla tüm o sıcak hava dağıldı ve geri çekildim.

"Önce karımı doyurmalıyım." Sesinde yemek yedirmekten çok daha fazlasını vadeden bir tonlama vardı ve dilimi damağımı kurutmuştu. Ondan uzaklaşmış olmama rağmen bedenimi saran sıcaklığa engel olamıyordum.

"Sen geç içeri, ısın." Cık cıkladım.

"Beni doyuracak adamı seyredeceğim." Hakan, omzunun gerisinden bana baktı. Gözlerindeki gri hareler, genişlemiş göz bebeklerinden neredeyse görünmez olmuştu. Bakışlarındaki arzuyla kalp atışlarım kulaklarımın uğuldayışına neden oldu. Buraya gelmeden önce bana hissettirdiği o duyguların devamında yaşanacakları arzulamama neden olduğunu biliyor muydu?

"Ne? Bir şey demedim ki." Ses tonumdaki şaşkınlığa engel olamamıştım. Onunla flörtöz konuşmadan adamın gözlerinde beliren duyguların nedeni ben olamazdım ki.

Hakan kesin sapık. Bir şey demeden bile yükseliyor Kübra.

"Tek bir cümleyi öyle anlamlara çekmeme neden oluyorsun ki." Başını sağa sola sallarken önündeki işe odaklanarak bakışlarımızı ayırdı. "Seni doyuralım bakalım." Sesini varla yok arası duyabilmiştim.

"Yemek yapmayı nereden öğrendin?"

"Ali. Mükemmel bir aşçıydı. Bahsettim daha öncesinde. Restoranları vardı." Hafifçe gülümserken fırının düğmelerine dokunup içindeki tepsiyi çıkarttı. "Aramızda kalsın ama annemden bile güzel yemek yaptığı olurdu." Dudaklarındaki gülüş silinirken hızla hazırladıklarını tepsiye dizdi.

Ailesinden bahsedişinden garip bir haz alıyordum. Anlatırken yüzünde oluşan gülüşleri de mutsuzlukları da özümserken onun hissettiklerini hissedebilme özgürlüğüne bayılıyordum.

"Odana girdiğim gün..." Tepsiyi fırına atıp tamamen bana döndü. Bunu yaptığım için bağırıp çağırmamıştı, yine de hoşuna gitmediğini belirtmekten çekinmemişti. Onun özgür alanına girmeye çalıştığım için kendimi kötü hissetmiş olsam da pişman olmamıştım. Onun o odadaki yalnızlığına ortak olmak istemiştim. Yalnızlığın ne demek olduğunu ve bir odanın ne denli cezalandırıcı olabileceğini tecrübe edinmişken onu orada aynalarla boğuluşuna izin vermek istememiştim.

"Annenle Ali'nin resmini gördüm. Annen çok güzel bir kadınmış." Gri hareleri hayranlıkla karışmış özleme bulanırken dudakları kıvrıldı.

"Güzel kadındı. Olduğu ortamın enerjisini hiçbir çaba göstermeden değiştirebilecek gücü vardı." Hayranlığı hüzne dönüşürken yavaşça yutkundu. "Ali, annemi çok seviyordu. Babamdan korktuğu kadar annemi severdi. Babamdan kaçmak için mutfağa giderdi. Belki orada annemle vakit geçirmek istediği içindir. Belki de babam mutfağa hiç girmediği içindir."

Ali ile ikiz olmalarına rağmen normal bir kardeş gibi benzerlikleri vardı. Gri gözleri ortaktı, gülüşleri gibi. Yine de farklı görünüyorlardı. Ali daha çok Ümit Karan'ı anımsatırken Hakan annesine benziyordu. İki kardeş anne ve babalarından ayrı ayrı parçaları taşıyor gibiydi.

"Annen, babanı seviyor demiştin." Bakışları daldığı düşüncelerden sıyrılırken benimkileri buldu. "Baban anneni seviyor muydu?" Bunları sormam belki de yanlıştı, yine de anlamaya çalışıyordum. Ümit Karan sevdiği kadını öldürmüştü, ondan olan çocuklarına da zulmetmişti. Bu nasıl bir psikolojik vaka ve manyaklıktı anlamaya çalışıyordum.

İnsan sevdiğine kıyar mıydı? Canını yakıp onu karanlığa boğar mıydı? Onu bencilce kendine hapsedip cehennemi yaşatır mıydı?

"Babam en çok kendisini seviyor. Anneme aşık olduğu zamanlar şu anki gücüne sahip değilmiş. Gücü, aşkının önüne geçmiş gibi düşünebiliriz." Keyfi kaçmışçasına rahatsızca kıpırdandı, bakışları huzursuzca etrafta gezindi.

Kendime bir not. Bir daha annesi ve babasının arasındaki aşı ve ilişkiyi ona sormayacaktım.

"Konuyu kapatalım ve gidip eşyaları yerleştirelim. Ne dersin?" Sesimi neşeli tutarken ellerimi birbirine çarptım. Omuzları gözle görülür şekilde rahatladı, oturduğum tabureden indim ve mutfaktan çıkıp çantamı omzuma astım. "Hangi odada kalacağım?" Omzumdaki çantayı çekiştirip omzuna asarak önüme geçti ve merdiveni çıkmaya başladı. Evin her bir detayı o kadar güzel ve canlandırıcıydı ki ömür boyu burada kalabilecekmiş gibi hissediyordum.

"Şu odada kalacağız."

"Ayrı odalarımız olmayacak mı?" Şaşkınca mırıldanırken açtığı kapıdan içeri girdim. Boydan boya bir cam vardı ve önünde inanılmaz bir deniz manzarası vardı. Geldiğim zaman duyduğum su sesinin nedenini şimdi anlayabiliyordum. Cama yaklaşınca bahçe duvarının ardında denizin üstündeki kayalıkları seçebiliyordum.

"Ayrı odada mı yatmak istersin?" Büyülenmiş bakışlarımı ona çevirdim. İstemezdim. Onunla uyumaya bayılıyor ve güvende hissediyordum. Ona cevap vermeden sürgülü camın kilidini çevirip açtım ve iki kişinin sığabileceği balkona adımladım. Rüzgâr saçlarımı savururken burnumu dolduran denizin ferahlatan kokusuyla gözlerimi yumdum sıkıca.

"Hakan burası çok huzurlu hissettiriyor." Etrafta silahlı adamlar ve karanlık mafya dünyası olmadan dünyanın bir ucuna kaçmışız gibi hissettiriyordu. Özgürlüğün bu kadar tatlı oluşu sersemleticiydi.

"Ömür boyu burada kalabilirmişim gibi geliyor." Bunun imkânsız olduğunu biliyorduk. Zaten bu evin bir sahibi vardı ve anlaşma sona erdiğinde Hakan'la yollarımız ayrılacaktı.

"Denizi sana sevdiren ne?" Hakan omzuma bir örtü bırakıp ellerini trabzana yaslayarak yanımdaki yerini aldı. "Denizi her gördüğünde gözlerinde garip bir hüzün beliriyor."

"Rüyalarımda gizlice denize gittiğimi görüyorum. Sanki bana yasakmış da bu yasağı çiğnemişçesine heyecanla karışık bir huzursuzlukla denize koşuyorum. Yine de Çetin evinden kaçtığımda oluşan bir huzursuzluk değil, hissettiğim. Uyanmadan önce birinin bana Volk dediğini duyuyorum. Sesindeki endişeyle siniri aynı anda bir kelimeye sığdırabilen biri beni her defasında uyandırıyor."

Volk. Bunu bana söyleyen ailemden biriydi belki de. Devamlı olarak zihnimde yankılanıyordu. Bazı anlamsız parça parça cümleleri anımsarken buluyordum kendimi. Eskiden zihnimin bir oyunuymuş gibi gelen düşüncelerim artık böyle hissettirmiyordu. Hatırlıyormuşum gibi emin olduğum anlar beliriyordu aniden. Bu da hatırlamaya yaklaştığım anlamına gelmez miydi?

"Ayrıca deniz özgürlükmüş gibi hissettiriyor." Gülüşümü genişletirken bakışlarımı ona çevirdim. "Kimse onu hapsedemez. İstediği uzaklığa dalgalarını ulaştırabilir. Sonra kaçıp geri de çekilebilir."

"Şimdi derdin anlaşıldı." Sesindeki samimi dolu tınıyla gri hareleri önümüzdeki manzarada ağır ağır gezinmeye başladı. "Denizlerin tersi de pistir. Dalgalarıyla huzur verdiği gibi kıyılara çarparak yakıp yıkabilir de. Senin canın yandığında daha cesurlaşman, dilediğin gibi yaşamaya çalıştığında da utangaç olman gibi. Deniz gibisin. Kendi içinde kontrollü, bir o kadar kontrolsüzlüklerin vücut bulmuş halisin."

"Bu bir iltifat mı?" Başını sallarken gözlerini benimkilere çevirdi. Aramızdaki her bir bilinmezlik onun gözleriyle silinircesine beni terk ederken onunlayken geleceği düşünmediğimi fark ediyordum. Sanki yan yanayken kaygılarımız toplanıp bizden uzaklaşıyor ve ne olacağını umursamadan vakit geçiriyor gibiydik.

"Bilmediğim bir şey söyle Kocam Bey." Elimle saçlarımı savurup onun kendini beğenirken konuştuğu gibi tepeden bakıyormuşçasına bir tonlamadan konuşmuştum. Göz kırpıp baştan aşağı onu süzmem keyfini yerine getirdi ve dudaklarındaki gülüşün beni iyi hissettirmesine izin verdim.

"Bizim eve iki egosu olan Karan fazla." Tamamen bana çevirdi bedenini, elinin tersi yanaklarıma tüy gibi dokunurken gözlerimi yarı yarıya kapattım. Dokunuşu rahatlatıcıydı. "Gitgide bana mı benziyorsun yoksa başından beri benim gibi deli miydin emin olamıyorum."

"Sana benim gibisi yaraşır demiştin."

"Sözümün arkasındayım." Eli yanağımdan ayrılırken avucunu şah damarımın üzerine sürerken parmakları boynuma dolandı. "Bana çok yakışıyorsun." Boynumun üzerindeki eline elimi yaslarken gözlerim dudaklarına kaydı. Elimi her boynuma sardığında onu öpmek istiyordum.

"Biliyorsun." Bakışlarım tekrar gözlerine kaydığında yüzünü hafifçe eğdi. "Beni öpmek istediğinde düşünmene gerek yok, Karım." Dudakları tüy gibi hafifçe dudaklarıma sürtünürken gözlerimi kapattım, titrek nefesim dudaklarımdan sıyrılırken meydan okurcasına çenemi kaldırdım.

"Belki de düşündüğüm seni öpmek değildir." Gülüşünün tınısı kulaklarımı doldururken bedenim tamamen gevşedi, ellerim yüzünü sıkıca tutarken onu gülüşünden öpmek için parmak ucumda yükseldim. Tamamen eğilirken boynumdaki eli gevşedi, belimi sıkıca tutup göğsümü bedenine yaslarken dudaklarını aralayıp öpücüğümü karşıladı.

Güm. Güm. Güm. Güm.

Göğsüme yaslanmış göğsünün altında atan kalp atışları en az benimkiler kadar ritmini şaşırmış, hızlanmıştı.

"Yemek yanacak." Dudaklarımız ayrıldığında sersemleşmiştim. Yemeği düşünmek istemesem de evi yakmak istemiyordum.

"Zamanlayıcısı var ve kendi kendini kapatacak." Tekrar ona uzandığımda kalçamdan beni tutup balkondaki oturma alanına çökerken bacaklarımı beline dolamama izin verdi. Aramızda büyüyen arzu bulutu patlamış gibiydi.

Dudakları yanağımdan çeneme kaydığında kalçamı kaydırıp onu hissedebilecek kadar yakınlaştığımda dişlerini çeneme geçirdi. Hissettiğim acıyla çığlık atamadan dudaklarımızı tekrar bir araya getirerek elini kalçama kaydırıp benim ona yaptığım baskıyı tüm bedenimi elektriğe vermiş gibi titreten sığ hareketlere dönüştürmüştü. Dudaklarımdan dökülen inilti dudaklarında kaybolurken göğsünden yükselen ses arzumu kademeli olarak arttırıyordu.

En az benim kadar yanıyordu.

En az benim kadar arzu doluydu.

En az benim kadar bunu istiyordu.

"Hakan." Dudaklarımızı tekrar ayırdığında çenemden boynuma doğru öpücük ve ısırıklar kondurmaya başladı.

"Durmamı söyle." Başımı sağa sola sallarken ellerimi saçlarına daldırıp başını kaldırmasına engel oldum. Kulaklarımı dolduran yalnız dalgalara çarpan suyun sesi değil ikimizin arzudan nefes alışverişinin gürültüsüydü.

"İstemiyorum." Dudaklarımdaki ıslaklığı dilimle temizlemeye çalışırken kalçamı bir kez daha salladım. "Durma."

"Eğer...Durmazsam...Asla seni bırakmam. Seni kendime hapsederim." Bu korkutmuyordu, tersine zihnimdeki karmaşayı benim yerime sonuca vardırıyordu. "Yemin ederim bencil bir piç olup seni geleceğime hapsederim Karım."

"Beni ilk öptüğünde de aynısını söylemiştin." Kıkırdarken dudağımı sakağına değdirdim. "Ayrıca beni bırakmanı isteyen kim?" Geri çekilirken gri harelerindeki arzuyla söylediklerimi anlamaya çalışır gibi bakıyordu. "Benim ailem olduğunu söylemiştin."

"Öylesin."

"Niye gideyim o zaman?" Başını sağa sola sallayıp alınlarımızı birleştirdi.

"Bu dünya seni mahvetmişken kalamazsın." Saçlarındaki elimi yanağına kaydırıp okşadım. "Burası senin pembeliğin için çok siyah, karanlık."

Onunla kalmayı seçmek delilikti belki de. Yine de umursamak içimden gelmiyordu. O beni esaretimdeyken tutup çıkarmış özgürlüğümü avuçlarıma güvenle bırakmıştı. Gerçek ailemin kim olduğunu da beni bulamadıkları her günün kırgınlığını da umursamayacağım kadar ailem olmuştu. Gerçek ailem çıkıp geldiğinde onların nasıl olacaklarını bilmemek yerine Hakan'la bildiğim sularda kalmayı seçmek delilikse ben delinin tekiydim.

Onunla kalmak istiyordum. Burada, dünyanın bir ucunda, karanlıkta. Çünkü onunla olmak karanlığıma ışık tutan gri gözlerine bakıp sıcacık hissetmek gibiydi. O benim fenerimdi. Geçmişimi hatırlasam da hatırlamasam da bana verilmiş aydınlıktı. Zihnimdeki boşlukları dolduran yeni anılar yaratan adamdı.

"Seninle olmayı seviyorum, Hakan." Geri çekilip gözlerimizi ayırmadı. "Senin yanında güvendeyim Karanbey." Yanağını tekrar okşayıp gülümsedim. "Beni tekrar renklere ulaştıran sensin Kocam Bey."

"Beni asıl özgürleştiren sensin Karım."

 

⚡ ⚡ ⚡ ⚡

Düşüncelerimizi boş verişimizi tetikleyen cümlesiyle ikimizin eline dolanmış kontrolümüz kayıp gitti. Dudaklarına kapandığımda koltuktan kalktı, kollarımı ve bacaklarımı sıkıca ona doladığımda içeri girmemizi sağladı. Tek eli kalçama kayıp düşmem için beni tutarken diğeri soğuk havanın geldiği sürgülü camı kapattı.

Yatağa sırtım değerken ağırlığını vermeden göğüslerimizi birleştirdi. Sanki aldığım nefesleri dudaklarıyla hapsetmiyormuşçasına kalp atışlarımın onunkiyle aynı anda kontrolden çıkmış olmasını hissetmek ona haz veriyordu.

"Karım." Öpücükleri şakaklarımdan yanağıma, oradan da boynuma kaydığında ellerinden birinin kazağımın altından çıplak karnıma kaydı. Bedenimde gezen haz bulutu gittikçe büyürken heyecandan titreyen elimle gömleğinin geri kalan düğmelerini aralamaya çalıştım. Hakan duraksarken titreyen ellerime baktı, kaşları çatıldı.

"İstersen durabiliriz." Üzerimden kalkmaya çalışırken afallayışı o kadar tatlıydı ki kıkırdamaya başladım.

"Heyecandan." Diye mırıldandım, bana bile yabancı gelen ses tonumla. Ellerimi, ellerinden kurtararak gömleğinin kalan düğmelerini çözerken gözleri gözlerimden ayrılmadı. Korktuğumu mu düşünüyordu, bakışlarını okuyamıyordum.

"Gömleğini çıkar." Son düğmeyi açtığımda elimi omzuna kaydırdım. Gözleri ağır ağır kapanırken dirseklerimi yatağa yaslayıp doğruldum. Dudaklarımı boynundan omzuna doğru ilerleyen yanık izlerinde gezdirirken göğsünden yükselen arzu dolu iniltiyle sırtını yatak başlığına dayayarak beni üstüne çekti. Bacaklarımı aralayıp onu hissedebileceğim haz dolu o teması tekrar sağladığımda ikimizden çıkan inilti birbirine karıştı.

"Kontrol sende. Bu seferlik sende." Sonrasında tekrar var olacak beraberliklerimizin imasını yaparken gömleğini tamamen çıkartıp yere attı. Avuçlarım göğsünden omzuna nazikçe sürtünürken ağır ağır yaralarının tenine bıraktığı izleri seyrederken buldum kendimi.

"Çoğu zaman boğazlı kazak giyiniyorsun...Gömleklerin boynuna kadar iliklenmiş oluyor." Eli kazağım altına süzüldüğünde uzanıp kazağım eteklerini yukarı çekiştirerek gömleğinin üzerine attım. Konuşmak için doğru bir zaman değildi, biliyordum.

"Evde bundan sonra böyle gezeceksin." Kıkırdadığımda eli sırtımdan sutyenimin kopçasının olduğu kısma kaydı, alaylı gülüşlerim silinirken parmağı kopçanın altına girdi.

"Bu ahlaksız teklife karşı ne diyebilirim?" Sutyeni açarak kollarımdan düşmesine izin verdi. "Soyunduğum zaman seni de üzerinde kıyafetlerin olmadan yatağımda görebilecek miyim, Karım?" Elleri karnımdan göğsüme kayarken heyecanla göğsüne yaslanıp dudaklarına yapıştım.

Konuşmak heyecanımı yatıştırmıyordu, daha çok geriyordu. Çünkü benden daha arsızdı sözleri. Onun gri harelerine öfkeden çok daha fazla yakışan tek şey arzu dolu oluşlarıydı.

Eli sırtıma kayarken oturduğu yerde dikleşti ve göğüslerimizin birbirine bastırışıyla iniltim dudaklarının arasında kayboldu. Dudaklarımızı ayırdığında köprücük kemiğime dişlerini geçirip emdiğinde iç çekip kalçalarımı salladım.

"Sikerler." İki eli kalçama kayarken kasıklarındaki şişkinliğe tekrar tekrar bastırdı beni. Dudakları ağır ağır göğüslerimin üzerinde gezinirken eli ensemden boynuma kaydı ve bakışlarım tavana sabitlenecek kadar beni geriye yasladı.

"Hakan." Göğüslerimden birini dudaklarının arasına aldı, emip ısırırken kasıklarıma süzülen o hazla gözlerim yarı yarıya kapandı. "Sdelai eto yeshchyo raz." Tekrar yap. Rusçası olmamasına rağmen diğer göğüs ucuma aynı tatlı işkenceyi tekrarladığında gözlerimi kapatıp tırnaklarımı omzuna geçirdim.

Sadece o ve bana yaşattığı o haz vardı. Etrafımı sarmış, beni istila ediyordu. Bana yaptığı işkenceyi seyretmeme izin vermeden bakışlarımı bile kontrol ediyordu. Bu kontrolün en ufak parçasına bile ihtiyacım vardı.

Eli göğsümden ayrılıp karnımdan aşağı kayarken ensemdeki tutuşu serbest bıraktı. Başımı eğip gözlerimi araladığımda dudakları utanmazca yaptığı o tatlı eziyeti sürdürdü.

"Ya nikogda ran'she ne chuvstvovala sebya tak khorosho." Daha önce hiç bu kadar iyi hissetmemiştim.

Türkçe konuşmamı söyleyeceğini düşünmüştüm, yapmadı. Gri hareleri en ufak rahatsızlığımı algılayabilmek için gözlerimden ayrılmamıştı. Eli pantolonumun düğmesini çözüp fermuarını indirdiğinde diğer eliyle beni sakinleştirmek istercesine sırtıma nazikçe dokunuyordu.

"Baskı yok ve ne zaman istersen dururum." Bunu söylememiş olsaydı bile gözlerinde gördüğüm zaten buydu. Bana zarar vermezdi, bunu kabulleneli baya oluyordu. Bedenlerimiz birbirine bu denli yakınken bile tek bir itirazımla kilometrelerce uzağa gidip beni bırakabilirdi.

Sessizce başımı onaylarcasına salladığımda pantolonumdan çıkmam için ellerini iki yanıma yasladı. Üzerinden kalkıp pantolonumdan kurtulurken yanaklarımın sıcakladığını hissedebiliyordum. Yatağa tekrar tırmanmadan önce tüm cesaretimi tekrar toplamaya çalıştım.

Bunu istiyordum. Hakan'a olabilecek en yakın şekilde yakınlaşmak istiyordum. Sadece endişeliydim. İlk seferki kadar canımın yanmasından endişeleniyordum. Yusuf'la olmak Hakan'ın sadece basit bir öpücükle hissettirdiklerinin yarısı kadar bile iyi hissettirmemişti.

"Bana her şeyi unutturabilir misin?" Kucağına tekrar otururken çenemi dikleştirdim. Bu bir cesaret savaşı değildi, yine de çenemi dikleştirmek ne istediğimi bilmek ve onu elde etmek için utancımın silip atmamı sağlıyordu.

"Neyi unutturmamı istersin?"

"Bilmem. Sadece..." Burnum burnuna değerken eli sahiplenici bir tutuşla tekrar boynuma dolandı. "Sadece seni hatırlayacağım şekilde bana geçmişi unutturabilir misin? Geçmişi gölgede bırakan adam olmanı istiyorum."

"Bunu yapabilirim." Elleri kalçama kayarken dudaklarımızı birleştirdim. Geçmişi hatırlamayacak kadar Hakan'ın verdiği hazda boğulmaya razıydım.

Eli iç çamaşırımın içine kaydığında dudaklarıma doğru inledi. Öpüşmenin kontrolünü ele alırken parmaklarından biri yavaşça en mahrem noktalarımda gezinmeye başladı. Parmaklarıyla acelesiz bir ritimde verdiği zevk sersemleticiydi, gözlerimi kapatıp başımı geriye attım.

"Gözler, Karım." Parmak sayısını ikiye çıkartırken ona doğru sallanıp gözlerimi araladım. Gri harelerine odaklanmak zorlu bir savaştı. Çenemi dikleştiremeyeceğim ve kaybedeceğim bir savaş...Seve seve kaybetmeye gönüllüydüm.

"Pozhaluysta, ne ostanavlivaysya" Lütfen durma.

"Rusça konuşman hoşuma gidiyor." Nefes nefeseydim, tüm bedenim hazzı kaldıramıyormuşçasına titrerken hafifçe güldüğünü duydum. Zihnim çöküyordu ve onu anlayabiliyorken Türkçe kelimelerim bir araya gelmeyip ona cevap vermeme engel oluyordu.

"Buna bayıldım, Karım." Gözlerim geriye kayarken çığlığım dudaklarımdan sıyrıldı. Ciğerlerim hızlı alıp verdiğim nefeslerden yanıyordu.

"Hakan, pozhaluysta." Lütfen.

"Durmamı mı istiyorsun?" Aniden durduğunda gözlerim aralandı ve tüm o haz dolu balonun yavaş yavaş söndüğünü hissettim. Kaşlarım çatılırken bundan keyif alıyormuş gibi kaşlarını havalandırdı. "Rusça konuşman hoşuma gitse de..." Parmaklarını tekrar hareketlendirdiğinde alnımı alnına yaslayıp omuzlarına tutundum. "Sana istediğini verebilmem için benim dilimden konuşmalısın."

"YA tebya prikonchu." Seni geberteceğim.

Cık cıkladığında parmaklarının ritmini hızlandırdı. "Konuşmadan da anlaşabiliriz." Başımı geriye atarken kalçalarımı hareket ettirdim. Fazlasına ihtiyacım vardı. Ona ihtiyacım vardı.

"Pozhaluysta."

"Durayım mı?" Elim bileğine dolanırken dudaklarımızı birleştirdim. Daha fazla oynamasına katlanamazdım. Bedenim bu kadar gerginliği kaldıramıyordu. Dudaklarımızı ayırmadan ellerim kemerini bulduğunda tüm şakacı ruh hali dağıldı ve bedeni ellerimin altında gerildi.

Oyun bitti.

Kemerini ve fermuarını açtığımda elimi boxerın üzerinden nabız gibi atan şişkinliğine bastırdığımda dudaklarıma doğru inledi. Elimi tereddüt etmeden iç çamaşırının altına kaydırıp onu tuttuğumda sırtım yatakla buluştu.

"Sıcaksın." Homurdanırken alınlarımızı birleştirdi. Gözlerini kapatmıştı. Elimi yukarı aşağı hareket ettirmem çenesinin kasılmasına neden oldu. "Sikerler." Elimi hızla uzaklaştırırken geri çekildi, gözleri zevkle parıldadı ve dudaklarını ıslatmaya ihtiyacı varmış gibi ağır ağır beni seyrederek diliyle ıslattı. Kalbim göğüs kafesime hiddetiyle çarparken pantolonundan kurtuldu.

"Benim sonum olacaksın."

"YA nikogda etogo ne pozvolyu." Ben buna asla izin vermeyeceğim.

"Durmak için son çağrı." Doğrulup iç çamaşırımı da çıkartıp atarken bakışları gözlerimden ayrılmadan üzerime çıktı. Bacaklarımı çıplak kalçasına doladığımda boxerını çıkartmış olduğunu anladım. Kasıklarıma sürtünürken dudaklarım aralandı.

"Karım?" Durdurmamı mı bekliyordu? Aklını kaçırmıştı.

"Moy muzh." Kocam. Yanağını avuçlayıp devam etmesini dilercesine baktım.

Yavaşça kendini ileri ittiğinde nefesimi tuttum. Bakışlarımız birbirine mühürlüyken konuşmaya gerek yoktu. O gözlerime baktığında beni anlayan tek kişiydi. Ona güvenmemi haykırıyordu, gri hareleri. Canımı acıtmayacağını, bana vereceği tek şeyin haz olduğunu...

"Hakan." Elimi sırtına kaydırıp tırnağımı geçirdiğimde elini yatağa bastırıp tamamen beni doldurdu. Refleksle elimi karnına yaslarken gözlerimi sıkıca kapattım.

"İyi misin?" Başımı onaylarcasına salladığımda bile hareket etmedi. Çok doluydum ve sanki nefes aldıkça onun varlığını bir nabız gibi hissedebiliyordum. "Gözler." İtaat edip gözlerimi araladığımda dudakları dudaklarıma sürtündü.

"Gözlerimde kalmanı istiyorum ve derin bir soluk almanı." Dediğini yaparken geri çekildi ve yavaşça tekrar çarptı. Uzun zaman olmuştu ve hala hissedebildiğim zevk yerine acıydı. Gözlerimi sıkıca kapatırken akacak olan yaşları engelledim.

Yatakta yuvarlanmamızı sağladığında gözlerim aralandı, hala nabız gibi atışını hissedebiliyordum. Hakan elini yatağa indirirken gözlerim içine baktı sessizce. Tüm kontrolü bana veriyordu. Ona alışana kadar tüm ipleri elime doluyordu. Yatakta arzuyla çevrelenmiş bakışlarını yüzümde gezdirirken uzanıyordu.

Kaçıp gidebilirdim, bana engel olmazdı.

Durmak isteyebilirdim, durmaktan çekinmezdi.

Ellerimdeki titreyişten nefret ederek karnının üzerine yasladım. Kalçamı hafifçe kaldırıp oturduğumda dudaklarını birbirine bastırdı. Parmaklarımı karnında kıvırırken haz, acının önüne geçene kadar aynı sığ ve ufak hareketlerimi tekrarladım.

Hakan'ın gözleri yarı yarıya kapanmış, tüm bedeni altımda kasılmış bir şekilde sabitti. Bana dokunmuyordu, ona dokunuşuma izin veriyordu.

"Moya zhena." Karım. Ondan bunu duymak tüm korkumu ve gerginliğimi silip attı. Artık hissettiğim acı değildi, hareketlerimin hızlanışına engel olamadım. Hakan ellerini yumruk yaparken gözlerini sıkıca yumdu.

"Gözler, Karanbey."

"Sikerler." Elleri tekrar kalçamı bulurken biri boynuma kayıp sıkıca tuttu ve tekrar yataktan yuvarlanmamızı sağlayarak dudaklarımı esir aldı. Kalçama kontrolsüz vuruşlarla çarpmaya başladığında dudaklarımızın arasından süzülen inilti tatmin ediciydi.

Ellerim tekrar sırtına kaydığında terden sırılsıklam ve hazdan nefes nefeseydim. Artık endişelerimden sıyrılmış, tek istediğim hazzın beni sarmasıydı.

"Güzel Rus'um benim." Yüzümdeki nemli saç tutamlarını çekerken nefes nefeseydi, göğsünden yükselen hırıltıyla başını geri attı. Yavaşça yutkunuşuyla hareket eden âdem elmasına uzandım ve dudaklarımı değdirdim.

"Güzel karım benim."

"Hakan." Sesimdeki ihtiyaç kademeli olarak bedenimi çarpan bir titreyiştendi. "Karanbey." Gözlerimin önünde oluşan yıldızlarla sırtım yay gibi gerildi.

"Adım ne?"

"Karanbey?" Çenemi tutup patlayacakmışım gibi hissettiğim o noktaya çarptı.

"Adım ne?"

"Karanb-" Haz balonu aniden patladığında çığlığımı dudaklarıyla yuttu ve hareketlerine devam etti. Hazzım bitmek bilmez döngüye girmişçesine bedenimi pelteye çevirirken Hakan elini ikimizin arasına kaydırıp o haz dolu noktayı okşamaya başladı.

"Adımı söyle." Aniden hazzım ikinci kez büyürken ellerine sıkıca tutundum.

"Hakan." Acımasızca ileri geri hareket ederken parmakları tekrar boşalmamı sağlayacak kadar gerilmemi sağlıyordu. "Hakan."

"Adım ne?"

"Hakan, dedim ya." Kendini birkaç kez daha itip son kez okşadığında bedenim infilak etti, dudaklarım aralanırken gözlerim kapandı. Hakan ağırlığını bana vermeden alnını omzuma yaslarken en az benim kadar bitkindi.

"Adım Hakan." Sesindeki boğuk tonlama ve nefesindeki kesikliğin nedeni bendim. Kıkırdamaya başladığımda başını kaldırıp bana baktı. Gözleri kısıldı.

"Teşekkür ederim." Hala tek parça halindeydik. Buna bayılmıştım. Kontrolünü kaybetmenin bu denli hazza bulayacağını bilseydim, daha öncesinde tüm kontrolümü ona verirdim.

"Ne için?" Cevap vermeden omuz silktiğimde yavaşça geriye çekildi ve hissettiğim sızıyla suratımı buruşturdum. Hala daha vücudumda hazzın o titreyişleri devam etse de kasıklarımdaki ağrı tadımı kaçırdı.

"Canını mı yaktım?" Başımı sağa sola salladım. Hakan beni dinlemeyip yataktan çıktı ve çıplağından utanmadan banyoya doğru yöneldi. Onun gidişini seyrederken bana yaşattığı hazzı tekrar isterken buldum kendimi.

"Gel." Yataktan doğrulduğumda geri döndü ve kucağına alıp banyoya yöneldi. Banyoyu inceleyemeden dolmaya başlayan küvete oturdu. Başımı göğsüne yaslarken ılıktan bir tık sıcak olan suyun yavaşça yükselmesinin tadını çıkardım. Kasıklarıma ulaşırken hafifçe inleyip yüzümü onun göğsüne bastırdım.

"Duştan sonra sıcak bir çay yaparım sana." Yükselen suyu avuçlarıyla saçlarıma döktüğünde tüm yorgunluğum bedenimi sardı. "Hala sancın geçmezse eğer bir yol düşünürüz." İlaç içmeyeceğimi iyi biliyordu.

"Ağrım çok yok." Diye mırıldandım.

"Yani canını yakmadığım konusunda yalan söyledin." Başımı kaldırdığımda kaşları çatılmıştı. Gözlerinde geçen pişmanlık canımı yaktığı içindi.

"Sızlıyor...Yani..." Yusuf'la olan o birlikteliği konuşursam Hakan'a saygısızlık yaparmışım gibi geliyordu. Bildiğim tek birliktelik Yusuf'laydı ve Hakan doğrusunu yaşattığında geçmişteki o birlikteliğin hiç doğru olmadığını fark ediyordum.

Geçmişteki acıdan ağlayıp seçimimin bedelini ödediğimi düşündüğüm için sesimi çıkartmadığım zamanı anımsadım. Her şey bittiğinde şu an hissettiğim rahatlamış ve hazza bulanmış halimin yüzde biri kadar bile iyi hissetmemiştim. Ağrılarım olmuştu ve ilaç almadığım için günlerce canımın yandığını gizlemiştim.

"Düşüncelere daldın." Hakan'ın gri harelerine bakarken üzerimde gezinen geçmişin ağırlığı altında boğulduğumu hissediyordum. "Anlat bana."

"Olmaz." Sesimdeki çatlaklardan sızan 18 yaşımdaki Kübra'ydı ve ağlamak için doğru bir zamanda değildik.

"Bana nazik davrandığın ve korkutmadığın için iyi hissediyorum, Hakan." Dudakları aralandı, Yusuf'u sormak istiyormuş gibi kaşları çatılmıştı. Sorarsa ona anlatmak için doğru kelimeleri seçemezdim ki. Bunu psikoloğumla konuşmayı aklımın bir köşesine yazarken gülümsedim.

"Su iyi geldi." Tekrar başımı göğsünde yasladığımda uzanıp suyu kapattı. Parmak uçları saçlarıma masaj yapmaya başladığında gözlerim ağır ağır kapandı.

Hakan'ın üstelemeyişinden memnundum. Az önce yaşadıklarımızın üzerine geçmişimdeki kırgınlıklarımın gölgesi düşsün istemiyordum. Mutluydum ve gerçekten iyi hissetmemi sağlamıştı.

"Ben senin canını yaktım mı?" Sesimdeki alaya engel olamadım. Açıkta kalan omzuma avucuyla su dökerken dudağı alnıma değdi.

"Biraz. Ama su, bana da iyi gelecek. Sırtım acıyor." Tırnaklarımı geçirdiğimi anımsarken suyun altından sırtına kaydırdım elimi. Elimi sürterken gözlerimi kapatıp huzurla geçirdiğimiz bu anın tadını çıkartmak için kendime izin verdim.

Kalp atışlarım yavaşlamış ve sessizlik etrafımızı koza gibi sarmıştı.

"Sırtına çay iyi gelir mi?" Hakan'ın gülüşünü duydum.

"Muhtemelen, şu an Karım yaralarıma iyi geliyor, her ne kadar onları o açtıysa bile." Şaşkınlıkla ciyakladım, bana resmen dolaylı yoldan laf atıyordu. Başımı kaldırdığımda gözlerinin kapalı olduğunu, yüzündeki gevşeyen o gamzeli gülüşünün olduğunu gördüm.

Son zamanlarda odasında bulduğum, o mutlu ve dertsiz tasasız halinin olduğu fotoğraftaki gibiydi. Yanımdayken gülüşlerini seviyordum, bana özelmiş gibi hissetmemi sağlıyordu. Uzanıp kalçamı kaydırdım ve gamzesine dudağımı değdirdiğimde gözlerini araladı.

"Gülmen hoşuma gidiyor."

"Gülüşlerimin nedeni seninle olmamdan." İtirafıyla dudaklarım kıvrılırken başını sola yaslayıp sessizce gülüşümü seyretmeye başladı.

"Hoşuma gitti." Yanaklarımın sıcaklayışı söylediklerinin içimi ısıtmasındandı. Elinin tersini yanağıma sürerken bakışlarım onun yüzünden boynuna ve vücudunu saran yanık izlerine kaydı. Suyun içindeki ellerimi yanık izlerinin üzerine koyup okşadığımda yanağımdaki eli sırtıma sürtündü.

Bedenimde hissettiğim yorgunluk aniden dağıldı ve yerini daha canlandırıcı bir his doldurdu. Sırtını küvete yaslamış elimin onun üzerinde kayışını büyük bir arzuyla seyrediyordu. Göğüslerimizi birleştirdiğimde iç çekti, dudaklarım omzundaki yanık izlerinde gezinmeye başladı.

"Ağrın var, Karım." Sahiplenici dokunuşu ensemden boynuma kaydı, sözünün aksine dudaklarımın hissinden ayrılmak istemiyor gibi tutuyordu boynumu.

"Su iyi geldi." Göğüslerim onun çıplaklığına değdikçe canlandırıcı his tamamıyla arzuya bulandı. Ellerimden birini karnına kaydırırken nefesi kulaklarıma çarpıyordu.

"Senin ağrın geçti mi Karanbey?" Ellerim kasıklarına ulaştığında gülüşü yarıda kesildi. Kafasını küvetin kenarına yaslarken gözleri yarı yarıya kapandı ve göğsünden yükselen ses banyoda yankılandı. Elimi belirli bir ritimde hareket ettirirken eli kalçamdan daha aşağı kaydı.

"Ellerin...Sikerler." Başını kaldırdığında elimi suyun altından daha hızlı hareket ettirince nefesi kesildi. Başı tekrar geriye düşerken ellerimden birini omzuna yaslayıp kalçamı kaldırdım ve onu girişime konumlandırıp yavaşça üzerine oturdum.

"Sikerler." Eli ikimizin arasına kayıp hazdan gözümü karartan o noktayı ovalamaya başladığında tamamen üzerine çökerek çığlığımın banyo duvarlarında yankılanmasına izin verdim.

"Sikerler." Dedim onun gibi.

Boynumu hafifçe sıkarken dudaklarıma yaklaşmak için tamamen dikleştirdi sırtını. Nefesimi kesen o dokunuşu devam ederken hareket etmeden onun etrafında bedenim kasılıyordu. Bu kadar hızlı sona yaklaşmak tüm zihnimi pelteye çevirirken dudaklarına karşılamak için dudaklarımı araladım.

Dudaklarımız birleştiğinde hareketlerimiz acele ediyormuşuz gibi kontrolden çıktı. Dudaklarımızı ayırmadan üzerindeki hareketimi kontrol etmemek için parmaklarını kalçama geçirmişti.

Onun kontrolsüz kontrolünü istiyordum. Benim kadar dağılışını ve hareketlerini hızlandırıp hazzı son nefesini alıyormuş gibi verebilsin istiyordum.

"Hakan." Tırnaklarımı omzuna geçirip dudaklarımızı ayırdığımda nefes nefese kulaklarına fısıldadım. "Fazlasına ihtiyacım var." Onun pimini çeken buydu. Kalçalarımın hareketinin kontrolünü eline aldığında omzuna tutunarak zevk dolu iç çekişlerimi serbest bıraktım.

"Sonum olacaksın." Dedi bir kez daha. "Seve seve gelmesini beklediğim güzel bir son."

İniltilerimiz, aceleci hazza ulaşmaya çalışmamız ve suyun küvetten taşarak banyoya dökülmesi... Hepsi o kadar hızlı ve kör ediciydi ki çığlıkla başımı geriye attığımda dudakları göğüslerime kaydı. Beni hazza boğan son hamlesiydi.

Çığlığım son kez banyoda yankılandığında peşimden homurdanarak içime boşaldı.

Üzerine yaslandığımda sırtını tekrar küvete yasladı ve içimden çıkmadan nefes nefese durup dinlenmemize izin verdi. Hala onunla doluydum ve bu içimdeki arzuyu belirli bir döngüyle canlandırandı.

"Kesinlikle seni asla yanımdan ayırmayacağım."

 

⚡ ⚡ ⚡ ⚡

 

KARANBEY

Tabaklara yemekleri doldururken Kübra bakışlarımdan kaçıyordu. Yanaklarında beliren o sevdiğim pembe tonu dudaklarımı kıvırmama neden oluyordu. Cesareti sandığımdan çok daha hızlı yok olmuş yine o çekinen ruh hali onu sarmıştı.

Üzerine kalın boğazlı kazağını giymiş ıslak saçlarını kafasında bir tokayla sıkıca tutturmuştu. Ev geldiğimizden çok daha sıcaktı ve duş sonrası açlığımızı hissettiğimizden aşağı inmiştik.

"Benimle içer misin?" Bakışlarını kaldırdığında başımla şarap şişelerinden birini işaret ettim. "Sarhoş olacak kadar içmeyeceğiz, baştan anlaşalım." Sarhoş hali sinir bozucu olduğu kadar tatlı olsa bile ertesi günde başının ağrısı için ilaç içmediğinden acı çekiyordu. İlaç içmiyorsa sarhoş olmasına izin vermiyordum.

"Sarhoş olmayı hiç sevmedim zaten." Kadehleri aldığımda tabakları aldı. "Şöminenin önünde yiyebilir miyiz? Masada toplantıdaymışız gibi oluyor." Sözüne itaat edip kadehleri yere bırakıp koltuktan yastıklardan birini daha alıp yere attım. Şarabı tezgâhtan alırken Kübra çoktan yastıklardan birine oturup tabakları ikimizin arasına bıraktı. Gözleri heyecanla yemekteydi.

"Baya acıktırdım seni." Karşısına otururken rahat eşofman giymeyi özlediğimi fark ettim. Çok nadir derin uyuyabildiğim için çoğu zaman aniden kalkıp gidecek şekilde pantolonumla yatardım. Ali'nin ölümünden sonra tetikte olacak düşmanlarım olduğu için kendimi bu şekilde koruyabiliyordum. Kübra eve geldiğinden beri rahat kıyafetlerime olan özlemim beni tüm rutinimden uzaklaştırıyordu.

Şarabı kadehlere boşaltırken Kübra çatalını eline alıp patateslerden birine batırdı, duraksadı. Ona yemeğini yemesini söyleyecekken boştaki elini kaldırıp konuşmama engel oldu. Çatalını kaldırırken ellerinin titremeye başlamasıyla kaşlarını çattı.

Zeliha'nın dediğine göre pratik yapmaya başlamıştı. Ara sıra mutfakta oturup bir süre önündeki meyve bakarken görmüştü onu. Kübra bana bu konuda deneme yaptığını söylememişti, onu kırdığım zamanlardı ve konuşmuyordu benimle.

Belki de artık sadece kendine ait olmak ve itaat etmek istiyordur Hakan.

Çatalı dudaklarına yaklaştıracak kadar bile yaklaşmış olması onun için büyük bir başarıydı. İlk zamanlar 'yemeğini ye' denilmeden çatalını bile kaldıramazdı. Şimdi ucundaki patatesiyle çatalını titreyerek tutuyordu.

Sabırla bekledim. Pes etmesini değil, savaşacağı o son noktayı aşacak kadar kendisini zorlamasını.

Şakağında ufak boncuk şeklinde biriken ter damlalarıyla tuttuğu nefesini serbest bıraktı. Belki de sorun onun zihninin kendisini engellemesiydi. Başka bir etmeni engellemeyecekti. Çatal tutan elini tutup indirdiğimde bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde geçen hüsranla kaşlarımı kaldırdım.

"Yemek soğuyor. Böyle olmaz ki." Elindeki çatalı alıp patates yerine bonfileden ufak bir parçayı bıçakla kestiğimde bakışları yaptıklarımı takip ediyordu. Çatalın ucundaki eti sosa batırıp dudaklarına uzattığımda gözlerimi kıstım. Deniyordum. Zihnini nasıl harap ettiklerini anlamaya çalışıyordum.

Dudakları yavaşça aralandığında çatalın ucundaki lokmayı ağzına aldı. Lokmayı çiğnerken komut almadan yediğini fark ettiği için gözleri kocaman açıldı.

Onun her şekilde başkalarına yardım duyacak şekilde zehirlemişlerdi. Yıllarca hapsolmasına rağmen onlara asla itaat etmedi, demişti Melih. Onu itaat edecek başka yönlerden tutup çekiştirmişlerdi.

"Yemeğini ye. Tabağın hepsini bitirirsen fazlası içeride var." Çatalını aldığında kendi yemeğimi keserken onun sessizce başını eğerek gülümsediğini gördüm. Ona yemeği yine kendisi dışında biri vermişti, bunu sorun etmiyordu.

"Çok lezzetli olmuş. Böyle yemek yapıyorsan evinde niye aşçı var?"

"Evimizde." Gözlerindeki memnuniyetle beraber dudaklarında beliren tebessüme bayılıyordum. "Ben yemek yaparsam masadaki işlerimi kim yapacak?"

"Senin yerine raconu ben keserim. Böyle yemek yapıyorsan masanın canı cehenneme." Ağzına büyük bir lokmayı daha tıkarken kıkırdamaya başladı. "Seni özel aşçım olarak hapsedeceğim."

"Oturup evimin kocası olmamı mı istiyorsun?" Yemeği boğazına kaçarken birkaç kez öksürüp şarabından büyük bir yudum aldı. "Nefes kesici bir adam olduğumu biliyorum, yemek yerken buna dikkat etmelisin." Kübra kadehi bırakırken gülmeye başladı.

"Oturup evimin kocası çocuklarımın babası olacaksın." Gülüşüm yavaşça küçülürken önümdeki kadehi tamamen kafama diktim. Biten kadehe tekrar şarap doldururken Kübra'nın kıkırdayarak tabağındaki eti kesiyor olduğunu gördüm.

Anlaşma bittiğinde uzaklara gidip yeniden evleneceğini söylemişti, çocuklarına beni anlatacağını. Ona hiçbir zaman bu tarz bir hayat veremeyeceğimi biliyordum. Onun için her şey olabilirdim. Güvendiği liman, korunaklı bir sığınak, onun için savaşan bir koca... Ama asla çocukları olamazdı. Ona çocuk veremezdim.

Kaşlarım çatılırken önümdeki tabaktaki eti kesiyormuş gibi yapmaya başladım. Yemek artık pek iştah açıcı değildi. Gerçeklerin ağırlığı altında ezilirken omuzlarım çöktü. Daha önce böyle bir isteğim olmamış hatta çocuğum olmayacağı için gayet halimden memnundum.

Şimdiyse eksik hissettiriyordu.

Ona asla istediği aile olamazdım.

"Dünyadan Hakan'a." Bakışlarımı kaldırdığımda işaret parmağını kaşlarımın ortasına bastırdı. "Kaşlarını çatmışsın yine. Yemekler kötü mü? Eğer öyleyse söyle, yeni aşçımı kovarım. Söyle hemen." Dudaklarındaki alaylı gülüşle elini alnımdan çekip kaşlarımı eski haline getirdim.

"Yok adamı niye işinden edeceksin? Boş ver." Yemeği sessizce yerken Kübra kaçamak bakışlarla bakıp duruyordu. "Ne?"

"Sorunun ne olduğunu anlatmanı bekliyorum." Tabi ki anlıyordu.

"Et fazla pişmiş, aşçın güzelim eti mahvetmiş."

"Hakan." Derin bir nefes aldım. Birbirimize anlatmazsak birbirimizi kırıp dökecektik. O bana açmıştı kendini. Ben hala bundan kaçıyordum. Korktuğumdan değildi, konuşmayı sevmiyordum.

"Sor Karım. Üç soru hakkın var."

"Üç çok az." Kadehimdeki şarabı yudumlarken kaşlarımı kaldırdım. Başımı devam etmesi için salladığımda Kübra çatalını bırakıp elini kucağına koydu. "Kızmak yok. Tamam mı?" Kaşlarımım tekrar kaldırdığımda ellerini salladı. "Sorum bu değil."

"Devam et." Beni eğlendiriyordu. Birazdan merak ettiği sorularla neşemi kaçıracaktı biliyordum.

"Buse konusunu konuşmuştuk. Anlatmıştın bana." Dudaklarını ıslattı. "Bebeğin senden olmadığından niye bu kadar eminsin?" Kalp atışlarım yavaşlarken kadehin sapıyla oynamaya başladım. "Gözlerindeki netliği görüyorum ama elinde senin çocuğun gibi evi basan sevgilin var."

"Sevgilim değil."

"Biliyorum. Eski sevgilin. Yani ona dönüp baktığımda o da elindeki bebeğin senden olduğuna o kadar emin ki."

"Hangimiz yalan söylüyor diye mi merak ettin?" Ses tonumdaki sertliği kontrol edemiyordum. Ona düşündüğü fikirlerin gerçek olmadığını açıklamıştım. Yine soruyordu çünkü açıklamam yetmemişti.

Sakin ol Hakan. Onun neyi merak ettiğini gayet iyi biliyorsun ve hıncını ondan çıkartamazsın.

"Hayır, öyle değil." Oflayıp rahatsızca kıpırdandı. "Sadece niye bu kadar emin olduğunu merak ediyorum. Buse de emindi."

Dilimin ucuna gelen kelimeleri dudaklarımı birbirine bastırarak durdum.

"O kadar karmaşık mı?" Değildi. Sadece soru soracaktı, irdeleyecekti. Anneme değecekti ucu ve onu anlatmak her şeyi saatlerce anlatmaktan çok daha yıpratıcıydı. "Bu kadar zor mu? Balkonda yaptığımız gibi arkamı döneyim mi sana? Gözlerime bakmadan daha rahat konuşabilirsen..." Hareketlendiğinde uzanarak elini tuttum. Onun gözlerine bakmak düşüncelerimi toparlamamı sağlıyordu.

Aynalara baktığımda nasıl beni cezalandıran yanım açığa çıkıyorsa Kübra'ya bakınca ve gözlerindeki yansımamı görünce onun bendeki Hakan'ı gördüğü gibi görüyordum kendimi. Yıllarca bastırdığım ve görmezden geldiğim kendimi... Bu yüzden bana bakmasını seviyordum.

"Ben baba olmuyorum. Gelecekte bir zamanda olmayacağım." Defalarca kez test yapmış ve kontrole gitmiştim. Hiçbir şekilde baba olmayacağım kesindi. Birden fazla doktordan aynı cevabı almak bundan adım gibi emin olmamı sağlıyordu.

Sadece bunu dile getirmek...Eksik hissettiriyordu. Olmadığımı bile bile hissediyordum.

Kübra ne söyleyeceğini bilemez şekilde gözlerini kırpıştırdı. Çenesi düşük olan karımın bile susturacak yol bulmuştum. Gözlerindeki duygu geçişlerini pür dikkat anlamaya çalışırken dudakları aralandı.

"Nutkun mu tutuldu?" Başını onaylarcasına sallarken dudaklarını ıslatıp bakışlarını etrafında gezdirdi. "Başka sorun yok mu?" Onun ne tepki vereceğini beklediğimi bilmesem de şu an ki tepkisi gerginliğimi dağıttı. Fazlasını bekliyordum. Hayal kırıklığı, acıma, bana bakarken gözlerinde oluşan o hayranlık yerine eksik oluşumu hatırlatacak herhangi bir bakış... Hiçbiri yoktu.

"Bilmiyordum." Elleri kucağında titrerken gözlerim kısıldı. Kendini suçlu hissettiğinde oluşan bir titreyişti. Tedirgindi. "Daha öncesinde çocuklarla ilgili şaka yaptığımda beni uyarmalıydın."

"Yeni kocan ve çocuklarına beni anlatacağın kısmı mı?" Başıyla onaylarken utançla bakışlarını kaçırdı. "Bunu sorun yapmıyorum." Düne kadar benim için bir ödül olan şey sadece bir anlığına onun istediği aile yapısına uyamayacağımı fark edince eksiklik gibi hissettirmişti. "Her şey yolunda. Kaldır bakışlarını."

"Özür dilerim." Şarabımı yudumlarken göz kırptım.

"Buse'nin benden bu kadar net bir şekilde emin olmasının sebebini bilmiyorum. Ortalama 9-10 öncesinde fiziksel ilişkimiz sonlandı. Hemen hemen hamile kaldığı zamana denk geliyor. Sanırım bu yüzden."

"O zaman Buse seni aldatıyordu."

"Ben öyle demezdim."

"Nasıl yani?"

"Beni aldatması için ona sırtımı dayayıp kalbimi avuçlarına teslim etmem gerekirdi. Bunu yapmadım." Kafası karışmış gibi kaşlarını çattığında ona daha açık anlatmam gerektiğini görebiliyordum. Daima en ufak detayları bilmek istiyordu.

"Buse'yle aramızda olan şey liseden beri aynı olmadı. Buse ile liseden sonra aramızdakiler sadece fiziksel ilişki olarak kaldı. Sadece...Çok meşguldüm. Kafam doluydu. Bu hayata bir kadını daha heba edemezdim. Onlarca neden sayabilirim. Hayatıma birini alıp onu tanıyıp birlikte olmak için tahammülüm de cesaretim de yoktu. Rastgele biriyle birlikte olabilecek midemde yoktu. Buse tanıdıktı ve o da hayatıma girip karanlığa hapsolmaya cesaret edemiyordu. Fiziksel bir ilişki olarak devam etti bizimkisi."

"Buse'nin gözlerindeki bakış fiziksel ilişkiden fazlası varmış gibiydi." Değildi. Buse en az benim kadar değişmişti ve geçmişte tanıdığımdan çok daha farklı bir kadın haline bürünmüştü.

"Ama yoktu. Buse benim bir kez canımı yaktı. Ondan sonra bir daha beni yakacak kadar samimi olmadı." Yaralarım tekrar sızlarken Kübra hafifçe öne kaydı ve tabakları kenara çekti.

"Bunu sorsam sorun olur mu bilmiyorum."

"Sor." Onun bana anlattığı gibi geçmişimi anlatırsam, rahatlayabilirdim.

Buse gibi sana korkarak bakacak ve seni suçlayacak, Hakan. Anlatma.

"Buse'yle aranızdakileri yalnızca fiziksel ilişkiye iten o son nokta neydi?" Duraksadım. Bunu dile getirmek zorluydu. İki kişiye anlatmıştım. İkisi de kaldıramamıştı. Kübra da kaldıramayıp arkasını dönebilirdi.

 

"Annemi öldürdüğümü kaldıramadı."

🖤

 

Bölüm nasıldı?

İnstagram: ayseilhanl / #karanbey

TikTok: ayseilhanli / #karanbey

 

Bölüm : 19.04.2026 21:55 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...